Masthead header

Category Archives: okumalık

Bir dergi yazıhanesini, yayınevini ilk görüşüm 1976’dadır. Lise 2’deydim. Edebiyat öğretmenimiz, şair yazar Mehmet Başaran’ın yönlendirmesi ile Cağaloğlu Yokuşu’ndaki Varlık Yayınları’na gitmiştim. Amacım indirimli kitap almaktı. O zamanlar yayınevleri kendi kitaplarını bürolarından indirimli satarlardı. Varlık’ın bulunduğu iş hanına girdim, merdivenleri tırmandım, yayınevinin tabelasının bulunduğu kapıyı çaldım. Satış yerine girmeyi umuyordum, karşıma bir masada oturan bir […]

devamını oku »

Esiyordu ya rüzgâr, bedevi pazarına erişen sesi dalga dalga kırarak çöl tufanına katıyordu ya ömrümüzü…Bizi can aldanmasına götüren, iyiliklerin ancak gölgede anlaşılabildiği bir çağdan söz etmek şimdi nafile biliyorum.     Her bir bakış kendi avlağını yurt bellemiş. Beng-ü bade çağlarının demindedir. Bunun için şaraba ve Hayyam’ın rubailerine can üşürmeye  gerek yok.        Öyle almaşık bir zamandayız ki; […]

devamını oku »

Italo Calvino’nun benzersiz anlatısı Görünmez Kentler şöyle başlar:           “İnsan oradan yola çıkar, üç gün hep doğuya giderse, Diomira’da bulur kendisini. Kentin altmış gümüş kubbesi, bütün tanrıların bronzdan heykelleri, kalay kaplı yolları, kristal bir tiyatrosu, bir kulenin tepesinde her sabah öten altın bir horozu vardır.”        Kuşkusuz onun anlattığı mitolojik bir kent olmasa da düşseldir. Ama olmayan, […]

devamını oku »

Post-yapısalcılık terimi, içerdiği “post” öntakısının bildirdiği “sonralık” tan da anlaşılacağı üzere, yapısalcılığa karşı son derece önemli bir dizi eleştirinin dile getirildiği ortak bir felsefe düzlemini ya da çerçevesini ifade eder. Bu eleştiri damarının çok büyük bir bölümü hiç kuşkusuz yakın dönemlerin en büyük felsefecileri Derrida, Foucault, Deleuze, Lacan ve Lyotard tarafından dillendirilip temellendirilmiştir. Post-yapısalcı felsefe […]

devamını oku »

Geçen zamanın izlerine bizleri döndüren olayların yansılarını okumak bir yanıyla tarihi hatırlama biçimi ise, diğer yanıyla da bellek yolculuğudur. Bunu da, sıklıkla, tarihsel metinlerle ulaşılabilecek bir şeymiş gibi görürüz. Bir bakıma da adını koyarız: Tarih(i) okumak. Tarih, yalnızca tarih kitaplarında okunur diye bir sava katılamam. Yaşanmışlığın izlerini taşıyan anılar, çağ tanıklığını getiren romanlar tarihin farklı […]

devamını oku »

Umberto Eco, bir defasında kendisini ziyarete gelen misafirlerin çoğunun geniş kütüphanesini (30 bin kitap barındırıyordu) görünce kendilerini tutamayarak, “Ne çok kitap var. Bunların hepsini okudunuz mu?” diye sorduklarından şikâyetçi oldu. Soru, Eco’nun tabandan tavana kadar dolu kitaplığının aslında bir gösteriş için olduğunu ima ediyor. Yazar Nassim Taleb bunu onaylayarak böyle bir koleksiyonu “antilibrary” olarak adlandırarak, […]

devamını oku »

Fakir Baykurt’un ölümünden kısa bir süre önce ‘tamamladığı’ Eşekli Kütüphaneci* romanını okurken; yazarın konumu, işlevi ve yazarlık tavrını düşündüm ister istemez. Baykurt; inanmış, bağlanmış bir yazardı. Kimileri onu, ‘köy edebiyatı’ yapıyor diyerek, burun kıvırmış; kimileri ‘kaba gerçekçi’, kimileri de ‘toplumcu’ yazar gibi nitelendirmelerle bir yerlerde görmeye, göstermeye çalışmış durmuştu Tüm bunlardansa, onun kendini nasıl gördüğü; […]

devamını oku »

Edebiyatta eleştiri neyin karşılığıdır? Son zamanlardaki okumalarımla açımlayarak bir yanıt aramaya çalıştığım soru(n)lardan. İletişim Fakültesi’nde “Günümüz Türk Edebiyatı” dersinde eleştiri üzerinde dururken, sıklıkla bu türden sorularıyla karşılaşmıştım öğrencilerimin. Faulkner’ın getirdiği düşünceden yola çıkıp eleştirinin bir okur, yeni yazmaya başlayan bir yazar için neden gerekli olduğunu anlatmış; örnekler, önermeler getirmiştim. Faulkner, usta bir yazarın eleştiriye gereksinmesi […]

devamını oku »

Fareler ve İnsanlar‘ın Nobel ödüllü yazarı John Steinbeck (1902-1968) iyi de bir mektup yazarıydı. Aşağıda, 1958 yılında, yatılı okulda okurken, Susan isimli bir kıza âşık olduğunu söyleyen büyük oğlu Thom’un mektubuna verdiği cevap var. Steinbeck’in bilgelikle, şefkatle, iyimserlikle, zamansızlıkla alakalı son derece etkileyici sözleri okurlarda iz bırakacak nitelikte: New York 10 Kasım 1958 Sevgili Thom, […]

devamını oku »

“Yazmaya başlayınca en güç şey samimi olmaktır.” Andre Gide’ Auguste Strindberg’in Gizli Günlük’ünü(1) okuyorum bu günlerde. Hiç geçmesin dediğim an’ların git-gelinde kapıldığım bu okuma yolculuğunda, günce okumanın sıkıntılı bir yanını da olabileceğini düşünmemiştim doğrusu. Strindberg’in yazdıklarının, kendisine dair anlattıklarının böylesi bir yanı var. Kafka’nın, Zweig’ın, Mansfield’in, Woolf’un, Pavese’nin günlüklerini anımsıyorum da..Onların yazdıklarında da böylesi bir […]

devamını oku »

Kendinize uygun gördüğünüz isimle mi anılmak istersiniz ya da size yakıştırılan isimle mi? Yaşarken bunu belki belirleme şansınız var ama öldükten sonra insanların insafına kalmışsınız. 18 Nisan büyük şairimiz Oktay Rifat’ın 33. ölüm yıldönümüydü, bu soru takıldı yine aklıma. Çünkü Oktay Rifat’ı her anışımızda sosyal medyada yaşanan olay tekrar gerçekleşti, bazı paylaşımlarda şairden “Oktay Rifat […]

devamını oku »

Dil, bir çağrıdır.  Varoluşumuzun dışavurumu, bilincimizin yansısıdır. Orada, sesinin bizi içine aldığı anlam, buluştuğumuz her nesneyi, karşımıza çıkan her görüntüyü, söze durduğumuz her insanı bütüncül yanlarıyla anlatır bize. Anlam ve anlatım… Bizi biçimleyenlerin gerçekliğini bunlarda bulduğumuz gibi, ötesindeki yazı, sözün getirip önümüze yığdığı her bir şeyi ayıklama işini de üstlenir. Yani, sözden yazıya geçişle başlayan […]

devamını oku »

“sesimi taşlar gibi dinliyorsun taştansın ve duymaksızın unutuyorsun” Furuğ Gelin bir dönemeç diyelim ona. Çetin bir yer. Duygu burgaçlarından geçirdiğiniz bakışlarınızla karanlığa gömülüyorsunuz bir ânda. Gri, puslu bir karanlık. Sözle uyanan bir dünyanın yeniden kuruluşu gibi kendini veriyorsun o ışıksız, günsüz güncesiz zamana. Bir ses beklerken, gözlerinden geçirdiğin, bir zamanlar seni delicoş kılan satırların ezberindesin: […]

devamını oku »

Her ne kadar Edebiyat Haber maceram 2010 yılında başlasa da, dergiciliğe olan ilgim küçük yaşlara kadar uzanır. İlk deneyimim Lise 2’deydi. Ankara Seyranbağları Lisesi’nde öğrenciydim. 1989 yılıydı. Bir grup arkadaşla birlikte yarı “politik”, yarı “edebi”, amatörün de amatörü karikatürlerle süslü bir fanzin çıkarıyorduk. Fanzin’i o dönem çoğaltmak bir dertti, dağıtmak başka… Çetin yıllardı, yasakların sert […]

devamını oku »

Çoğu kez dergilerdeki biyografilerde karşılaştığımız küçük ayrıntılar yazarların garip halleri… Bu ayrıntılar, o yazar ve şairler ile kitap sayfalarında daha iyi iletişim kurabilmemize yardımcı olabiliyor. Örneğin, Balzac’ın bir kahve tutkunu olduğunu biliyoruz. Ve Balzac okurken bir fincan kahveyi masamızda bulundurmak bizi hikâye kişisi ile sohbet ediyormuşuz hissine kaptırabiliyor, diyor. Bu derlemeyi yaparken, okuma saatlerimizi daha samimi […]

devamını oku »

Nicedir Michel Del Castillo’dan söz etmek istiyordum. İspanyol Kanı * ile Kardeşi ‘Budala’yı* önceki  yıllarda art arda okumuştum. Kardeşim ‘Budala’da Dostoyevski’nin dünyasına yolculuğa çıkarırken, kendi yazarlık serüvenine dönük bir tür bağlanışın öyküsünü dile getiriyor. Evet, bir yazarın bir başka yazarın dünyası ile alışverişi, bunun dip sularında gezinişi. Algıladıkları, benimsedikleri, dönüştürdükleri bütünüyle bu öykünün özünü oluşturuyor. […]

devamını oku »

Cemal Süreya şiir üzerine birçok değerlendirmelerde bulunmasına rağmen genel bir şiir tarifi yapmamıştır. Başka şairler tarafından yapılan tanımlamaları değerlendirir. Süreya’ya göre her şiir tanımının, bakış açısına bağlı bir doğruluğu vardır.Şiire bakışlar farklı farklı olsa da Süreya her anını şiirle yaşayan, ince eleyip sık dokuyan ve az üreten bir şair. Düşüncesinde öne çıkardığı özellik, şiir eyleminin […]

devamını oku »

Uyandım sabahına, gecenin tozunu atan gün seninle. Çağrısı olan bir bakışın tutkusudur aramızda çağıldayan. Çıktım senin şafağından, gece eski gece değil artık. Gün her gün yeni bir zaman ışığını taşıyor; bakınca, orada gözlerin var, yaşama çınıltın, teninin alevlendiren esrimeleri bir de. Dokunmak gözlerine, dudaklarına, omuz başlarına, ısısına ellerinin…İçe çekilen bir deniz gibi duruşun, ara sıra […]

devamını oku »

Türk şiiri kendi içine kapalı bir kutu gibidir. Dışarı doğru ses vermez. Şiirimizin gücü ile övünürüz ama Dünya’da şiirlerimiz, şairlerimiz çok az bilinir. Dünya dillerinde kitapları yayımlanan şairlerimizin sayısı da bir elin parmaklarını geçmez. Nâzım Hikmet dışında klasikleşmiş çok az şairimizin şiir kitapları yabancı dillerde yayımlanmıştır, onlar da pek okur bulamamıştır. Kendi kendimize şiirimizi yazıp, […]

devamını oku »

Esrime Gözün taşıdıklarına mı tutukluyuz yoksa, ya da bilincin kavrayışına mı? İkisi de birbirini taşımıyor mu duygu düşüncelerimize… Gene de, ben, rüyaların gizini çözememişimdir… Rüyalarımız, belki de o saklı ben’imizdir… Yalnızca bastırılmış duyguların dile gelişi olarak açıklamak çok sıradan, Freud, bu anlamda çoktan aşıldı sanki! Yazarak rüyaları bir anlam yaratmak istemem, ama yazarım, çünkü oradadır […]

devamını oku »

Ç o k   O k u n a n l a r