Unutulmuş Şairler Köşesi: Giriş | Berkay Şen

Nisan 18, 2026

Unutulmuş Şairler Köşesi: Giriş | Berkay Şen

I

Onlar için unutulmuş sıfatını kullanmak doğru mu? Onlar hiç bilinmedi ki unutulsunlar. Onlara tanınmak bahşedilmedi hiç. Ama onlar buna aldırmadılar. Yazdılar. Bazıları belki de bir şiir kitabı yayımlatabildi bir şekilde, bazıları zaten dergilerde şiirleriyle görülüyordu. Ama ne kadar biliniyorlardı? Çevreleri dışında kim tanıyordu onları şair olarak? Bir şair olmak ne demekti?

Benim şiir algıma göre, hatta birçok kişinin algısına göre, şairler sınıflandırılabilir. Büyük şairler vardır önce, bu şairler şiirimizde büyük bir kırılma yaratmışlar, yön değişikliğine sebep olmuşlardır. Nesilden nesle okunur büyük şairler, hatta bizzat okunmasalar bile okunmaları her zaman tavsiye edilir. Bir de iyi şairler vardır. Onlar da uzun süre okunmuşlar, edebiyat kanonlarında yer almışlardır. Vasat şairler sınıfı da mevcuttur. Bu şairler sadece dönemlerinde tanınır olmuşlardır, dönemlerindeki şiir hareketlerini takip etmişlerdir, bazıları çok da popüler olabilmiştir. Bir de kötü şairler vardır. Bu şairler de en azından şair olarak kabul edilirler.

Bizim bu şairlerimiz kötü şair değillerdir. Onlar, şair heveslileri midirler sadece? Böylece bir tabirle işin içinden sıyrılabilir miyiz? Evet onların hevesi vardır, ancak heves yeterli değildir, onlar büyük bir zahmetle şiirleri üzerinde çalışmışlar, sonra kitap olarak bastırmışlardır. Bu büyük bir cesarettir. Bizler ömrümüz boyunca ne kadar fazla hayal kurar, ne kadar fazla bir işe girişmek için kendimizle mücadele ederiz. Onlar ilk olarak hayal kurmuşlar, sonra da kendileriyle olan mücadelelerini kazanarak şiirlerini ifşa etmişlerdir.

Sadece tek bir şiir kitabı çıkan ve artık adı kaybolmuş şairlerin sayısını tespit etmek imkansızdır. Çünkü bu şiir kitaplarının çoğunun nerede olduğu veya olabileceğini tespit edemeyiz. Her yerden çıkabilirler. Belki bir ilçe kütüphanesinin deposundadırlar, belki de Ege’de butik bir otelin kitaplığındadırlar. Bilemeyiz. Her biri tesadüf eseri çıkabilir karşımıza.

Ben tesadüfleri zorluyorum. Peki neden?

Hikayemiz yirmili yaşlarımın başına kadar geri götürülebilir. Felsefi anlamda romantik, kendi içine kıvrılmış, bir yıkım dilini sürekli sürekli kuran bir genç olarak sahafları gezmek hoşuma giderdi (Verdiğim bu kişilik tarifinin başka bir şeylerden hoşlanması beklenemezdi zaten). Uzunca bir yalnızlık dönemindeydim, uzun, yoğun ve yanlış anlaşılmış bir yalnızlık. Sahafın birindeydim. O zamanlar Ankara’da sahaflar teker teker kapanıyor olsa da birkaç tanesini ayakta kalmaya devam ediyordu, hala devam ediyor. Kendime bir koleksiyon icat etmek istedim, belki o zaman bir anlamı olurdu yalnızlığın. Şiir kitaplarını koleksiyon etmekten daha iyisi de olamazdı. Araştırmaya gezmeye başladım. Güzel parçalar da buldum sayılır. Ama olmuyordu bir şeyler. Sonra garip bir şiir kitabına rastladım. Hayati Çakırer adında birinin şiir kitabı. Bir edebiyat bilimcisi adayı olarak tanımıyordum bu ismi. İlk sayfasını açınca şairin fotoğrafı ile karşılaştım. Normal bir adamdı, yüzü biraz mahzun gibiydi ama. İçim ısındı fotoğrafını görünce. Bununla beraber “Sayın Okurlar” başlığını taşıyan metni gördüm. Şöyle başlıyordu:

“Yapıtlarımı okumak zahmetine katlanmadan evvel, sizlere hayatımdan kısada olsa bahsetmeyi lüzumlu gördüm. Böylelikle okuyacağınız satırların daha çok anlam kazanacağına inanıyorum. Her şeyden evvel iki gözden yoksun olduğum için, yazılarımı dikte ederken tekrar, tekrar okuyup düzeltmeler yapamadığımdan, hafızanın yükü çoğalıyor. Dolayısıyle yapacağım hatalar için şimdiden affınıza sığınıyorum.”

Rafları kitaplarla dolup taşmış o sahafta kutuların birinden rastgele çektiğim bu kitabın ilk satırlarını okuyunca gözlerim doldu. Çevreye bakındım tekrar. Sonra kitabın kapağını kapattım ve başlığı fark ettim: Aydınlığa Sesleniş. Artık gözlerimi tutamadım.

Tabi ki bu önsözün ve kitabın başlığının beni duygulandırması öyle şaşırılacak bir şey değil. Burada önemli olan kör bir şairin şiir kitabına böyle bir önsöz yazma ihtiyacı duyması ve okuyucularından özür dilemesi. Evet Hayati Çakırer haklıydı, onun durumunu bilmemiz bizi daha çok duygulandırıyor ve kitabını okuma isteği uyandırıyordu. Ben de hemen kitabı alıp çıktım, ilk gördüğüm çay bahçesine oturdum ve okumaya başladım. Sanki büyük bir hazine bulduğumu sanıyordum. Şiir kitabını yarım saatte bitirince öyle büyük bir edebi zevk aldığımı hatırlamıyorum. Çünkü zihnim ve edebi zevkim edebiyat tarihleri ve kuramsal kitaplar tarafından şekillendirilmişti, bunlara hazine demek filoloji camiasına ayıp olacaktı. Ama dönüp dönüp okuyordum. Burada başka bir şey vardı.

Önsözün devamında şair hayat hikayesinden bahsediyordu:

“Ankara’da 1930 yılında doğdum. Hayatımın ilk onaltı yılı normal okuma ve aile düzeninde geçti. Okul hayatımda çok başarılı bir talebe olmamakla beraber, sınıflarımı her yıl takıntısız geçip, lise ikinci sınıfa kadar gelmiştim. O yıl başlarında koyulan şeker hastalığı teşhisi, dolayısıyle tazı çocuk bünyemde bilhassa ilk planda yaptığı manevi tahribat, okul hayatımın sonu olmasına yetti. Kısa yoldan hayatı kazanmak zorunluluğu beni geleceğimle baş başa bıraktı. Çok yerde de felek sillesini vurdu. Tahribatını göz dibi damarlarında gösterdi. 1970 de ilk 1971 de ikinci gözümü kaybettim. Son duruma kadar yaşantımı (Ailemi ve iki yavrumu) kendi alın terimle yürüttüğüm için, bundan böyle kardeşlerimin samimi yardım teklifini kabul edemezdim. Arabamı satarak Ege de deniz kenarında bir yuva yaptırdım. Yaz tatilini geçirmek için gelen kardeşlerimden ve dostlarımdan aldığım pansiyon ücreti ile karanlık dünyamın yaşamını aileme aydınlık olarak aksettirmeye çalışıyorum. Çok şükür mutluyum.”

İller Bankasının yayınevinden çıkan bu kitabın hangi tarihlerde basıldığına dair emare yoksa da 1973’ten sonra olduğuna dair işaretler var. Bununla beraber benim aklıma takılan, Hayati Çakırer’in bu şiirleri kör olduktan önce mi sonra mı yazdığı.

Bir diğer merak konum da şiir kitabının önsözünde neden hayat hikayesini anlatmak ihtiyacı duyduğu. Neyse ki bu merakım böyle şiir kitaplarını toplamaya karar verdikten ve birkaç tane daha bulduktan sonra geçti. Bu şairler edebiyatın ve cemiyetin ruhuna uygun olarak, yani kendi şair kimliklerini adım adım öne çıkarak kuramadıklarından, kim olduklarını önceden anlatmak zorundaydılar. Hayati Çakırer gibi hayatında önemli kırılmalar olan ve bu kırılmaların şiirlerinin anlaşılmasında etkili olacağını düşünenler de yazmaktaydı önsöz.

Hayati Çakırer’in şiirinde öyle yüksek edebiyat bulamayacağız. Derin felsefeler de yok. Ama bu demek değil ki onun şiirleri boştur; onun şiirinde insan vardır, saf insan. Tıpkı inceleyeceğimiz diğer şairler gibi. Onlar tüm eksikliklerini, travmalarını, huzursuzluklarını, gözlemlerini, hayallerini ve bütün varlıklarını şiir dilinin biçimsel zorlayışlarına girmeden aktarabilmişlerdir. O yüzden onlara çok yakınlık duyacağız. Samimi hissedeceğiz onları. Belki de yüksek edebiyatın sınırlarının bazen ne kadar da bozuk olduğunu göreceğiz.

Bazen uzun psikolojik tahlillerin, kapsamlı analizlerin söylemeye çalıştığı şeyleri kırklı yaşların başındaki bir kadın avukat şair bir çırpıda söyleyecek şiirlerinin bir dizesinde. Bazen de korkunun bir insanı ne hale getirebildiğini çok açık bir şekilde hissedeceğiz. Bazen de doğanın büyük anlatıların dışında nasıl da canlı olabileceğini gözlerimizin önüne getirecek genç bir üniversiteli.

Koleksiyonuma işte Hayati Çakırer’den sonra karar verdim. Ankara’daki sahafları gezdim. Şunu istiyordum: “Ağabey, 1950-1980 yılları arasında basılmış şiir kitaplarını arıyorum.” Sahaflar o zaman depolarının şiir bölümlerini gösteriyorlardı, ben de geçip arıyordum. Sahaflardan bulduklarım değerliydi ama bazen o kadar alakasız yerden de çıkıyorlardı ki işte o zaman daha büyük bir zevk alıyordum. Mesela bir başka şairi, Uşak’ın bir köyünde kahvehanede bulmuştum. Bir tanesini kafenin birinden rica etmiştim. Bir diğerini mezattan bulmuştum. Liste böyle uzayıp gider.

İlk başta sadece bir şiir kitabı olan şairleri hedeflemiştim. Ama toplamaya başladıkça bunun gerçekten zor olacağını gördüm. Bunun da belli başlı sebepleri vardı: En önemlisi onları bulabilmekti. Hayati Çakırer’in kitabı İller Bankası’nın yayınlarından çıkmıştı ki bu önemli bir şeydi o zamanlar için. Küçük illerde ufak matbaalarda kırtasiyelerde elli atmış tane basılan ve eşe dosta dağıtılan şiir kitapları ne olacaktı? Daha sonra, zamanında dergilerde şiirleri yayımlanmış ve o şiirleri kitaplaştırmış şairler de mevcuttu. Onlar da unutulmuştu.

Dönem olarak 50-80 arasını seçmem de tesadüf değil. 1950 sonrası yayın hayatının hareketlendiği biliniyor. Özellikle 1960’tan sonraki özgürlük ortamının birçok kişiyi şiirlerini bastırmaya ittiğini düşünüyorum. Belki de İkinci Meşrutiyet’teki dergi furyası gibi o dönemde de bir şiir hareketliliği vardı. Garip hareketinin mirası da bu şairler için hayati önemdedir. Bir de işin nostaljik boyutu var tabi ki.

Bu şairleri incelemekle ne kazanacağız daha başka? Onlara iade-i itibar yapmış olmayacağız, görmediğimiz bilmediğimiz insanları tanımış da olmayacağız. Onlar en nihayetinde edebiyat dünyamızın görünmez parçalarıdır. Bazı okumuş olan şairlerde dönemin büyük şairlerinin izlerini de görebileceğiz. Ama beni en çok heyecanlandıran, insanın o saf halinin edebiyat formunda, en basit haliyle yer alabilmesinin büyüsü. Bir şiir meftunu olarak, hatta yüksek edebiyattan gözü dönmüş biri olarak, bu isimlerin dizelerinde bulacaklarımız bize çok şey öğretecek. Edebiyatı bir şeyler öğrenebileceğimiz aracılar olarak görmeye karşı olmama rağmen bu şiirlere hayatın sırrını yansıtan bir ayna olarak bakmam garipsenebilir. En nihayetinde edebiyatın doğasının kurgu olduğunu biliyoruz. Ancak bu şiirlerde edebiyatın kurgusal işlevi öylesine geçirgendir ki bir dizeden insan ruhunun içeriklerini sezebiliriz. En azından birkaç ufak yorumla yapabiliriz bunu.

Öyleyse böyle bir maceraya sürüklenmeme vesile olan Hayati Çakırer ile başlayalım. Modern zamanların Homeros’u ile..

Yorum yapın