Öykü: Kurmaca oyunlar | Aysun Korkmaz

Temmuz 1, 2026

Öykü: Kurmaca oyunlar | Aysun Korkmaz

Nöbetten çıkmıştım. Günlerimi en temel gereksemelere indirgemiş şekilde yaşıyordum. Yaşayacak kadar yiyor, uyuyor, eve olabildiğince geç dönüyordum. Kapıyı açtım, kardeşim müzisyen takımını doldurmuş salona.  Göz ucuyla saydım, en az sekiz on kişiler. Aklınca neşeleneyim diye bana ortam yaratacak. İki ay önce iş bulup İstanbul’a taşındığında onun arkadaşlarına bu kadar sık ev sahipliği yapacağımı bilsem, hayatta üç kuruş maaşınla ne kira ödeyeceksin, gel yanımda kal demezdim. Bana bunu da yaptın ya pes artık dedim. Halimi görüp de acırlar ümidiyle yanlarında biraz oturdum, o gece kaç olaylı vaka geldi, bıçak çekilen, ex olan, ağlayan derken, hepsinin modunu düşürmeyi başardım, viski almaya mutfağa girdim.

Ayda mutfaktaymış. Ev sahibine yakalanmış hırsız gibi kaldı önce. Kendini tanıttı. Beni zaten tahmin etmiş, Cenk bahsedermiş. Salondaki muhabbetten sıkıldığını, kahve yapmak için filtre kâğıdı aradığını söyledi. Çekmeceden çıkardım, koridorun sonundaki oturma odasına yürüdüm. Bilgisayar oyunuma dalmadan kafamı boşaltamayacaktım.

Ne kadar süre geçti bilmiyorum, açık olan kapıyı tıklattı.

“Bölmüyorum umarım. Sigara içecektim, evde tek balkon buradaymış.”

Oturup asık suratla oyun oynamaya devam eden aksi ağabey görüntüsünden sıyrılmak istedim belki. Ona eşlik ettim.

“Zorlu bir gündü anlaşılan?”

“Öyleydi.” Gökyüzüne baktım. Aynı. Güneş doğuyor, günler geçiyor, işe gidip geliyorum. Maaşım hesabımda. Her şey tıkırında işliyor.

Oradan buradan konuşmaya başladık. O da Kadıköy’ü çok severmiş. Barlarından, antikacıların dükkân önüne serdikleri halılarla süslü ara sokaklarından, kedilerden, sahaflardan bahsettik. Köşedeki kocaman saksıya takıldı gözü. Sulansaydı limon ağacı olacak kuru dallara dokundu. Masamdan aldığı kalemle toprağı eşeledi, havalandırdı.

“Normal şartlar altında limon ağacı kışın bile yaprak dökmez,” dedi.

Lisedeki kimya hocamı düşündüm. “En doğru sözü buldun. Normal şartlar altında.”

Sigarasını söndürmek için bakındı. Pencere pervazındaki su şişesini uzattım. Limon ağacımdan değilse de küllük yaptığım izmarit dolu plastik şişeden utandım. Üşüdü, içeri geçtik.

“Ne oynuyorsun?”

“Sims 4. Karakterlerim var, onlara kafama göre dünyalar kuruyorum.”

“Duymuştum bunu ama pek bilmiyorum.”

Aslında oyun düşkünü biri olmadığımı göstermek için mi yoksa iletişim kurmayı özlediğimden mi bilmiyorum, yanımda kalsın istedim. Oyun gerçek hayattaki arkadaşlarımla dolu. Birbirine sinir olanları şirket ortağı, aşırı ciddileri meyhaneci, cimrileri hayırsever yapıyorum.

“Sana tanıştırayım. Bu sevgili kardeşim. Benzetmiş miyim?”

Gülümsedi.

“Onu bankada veznedar yaptım. Şu dilenen, ev sahibim. Rıhtımda vapur iskelesinde dilensin isterdim ama programa dışarıdan fotoğraf yüklenemiyor.”

“Ben de oyunlara düşkündüm ama oynadıkça nereye baksam çevremi ekrandaki görüntülerle görmeye başladım. Tasarım üzerineydi.  Hoşuma gitmeyen eşyayı bir tıklamayla hoop yerinden alıp olması gereken yere yerleştiriyordum. Giderek oyundaki normal, dış dünya anormal gelmeye başladı.  Bırak Ayda, dedim kendime.”

Ben de tam bu yüzden karşısından kalkamıyorum ya. Sekiz ay önce olsaydı salondaki muhabbete katılır, kokteyller hazırlar, bolca felsefi nutuklar atardım.

“Sen de müzisyen misin?”

“Evet müzisyenim ama belirli müzik aleti çalmıyorum. Yani profesyonel anlamda çalmıyorum.  Etnomüzikolojiyle ilgileniyorum.”

“Duymadım sanki. Tam olarak nedir?”

“Kabaca folklorla, antropolojiyle ilişkili. Müziğin arkasındaki kültürel bağlar hep ilgimi çekmiştir.”

“Sevdiğin yolda ilerliyorsun, çok güzel, çok güzel.” Bunu neden böyle yineleyerek söylediğimi ben de anlamıyorum. Kendimi mi, onu mu ikna etmeye çalıştım emin değilim.

Oyundaki öteki karakterlerimi sordu, hoşuna gitmiş.

“Her birine yaşam amacı atfetmek gerekiyor bu versiyonda.” 

Açıklamak için ilgili sekmeyi açtım.

“İlk başta kurarken bunlar belirleyici ama sonrasında kolay ilerliyor.”

Yorum yapmadı, bana şöyle bir bakıp gözlerini ekrana çevirdi.

“Şu beyaz saçlı olan kim?”

“O bizim başhekim. Onu kentsel dönüşüm için komşularını gazlayan apartman yöneticisi olarak atadım.” 

Güldü, bu sefer dikkatle yüzüne baktım. Serin bakışına, saçının örgüsüne, sol kaşının üzerindeki bene. Beyaz tişört, kot pantolon giymiş. Böyle sade giyimi olmasa da havasında onu daha yalın kılan bir şey var.

Ekranda soldaki görselde Esra vardı, aynanın karşısında saçına fön çekmekteydi.

“Onun amacı nedir?”

“Sınıf arkadaşım. Onun kendini gerçekleştirebilmesi için elli erkeğin kalbini kırması gerekiyor. Görevi kalp kırıcılık.”

Zamanında Onur’un kalbini kırmıştı, ceza olarak kırk dokuz kişiyle daha çıkması lazım. Evsiz adını verdiğim tip zıvanadan çıkmış halde duvarı tekmeliyordu. Evine bilerek kapı koymamıştım. Sarhoş halde sağda solda gecelemesin, kendi evinde uyusun diye.

“Beş yıl öncesi. Ev arkadaşım Onur’la Nevizade’den dönüyoruz.”

Onu böyle zaman hiç kırılmamış, dümdüz devam ediyormuş gibi anlatmak ne tuhaf.

“Bizdeki de heves işte. Tıpta dördüncü sınıftayız, öğrenci halimize bakmadık. İlla gidilecek, fasıl eşliğinde rakı içilecek diyoruz. Verdiğimiz özel ders paraları neyse ki alnımızın akıyla oradan çıkmaya yetti. Dışarıda deli yağmur var. Durağa koştuk, körkütük sarhoşun teki dibimizde bitiverdi. Düştü düşecek. Birlikte otobüse bindik.  Bileti yokmuş, verdik. Yol boyu susmadı. Ailesini terk etmiş, bulduğu eve kıvrılıyormuş.”

“Sizinle eve geldi deme?”

“Geldi inanır mısın? Yani bir şekilde güvendik ya da biz çok saftık. Hayır diyemedik. Bizde uyku falan kaçtı tabii, sabahı sabah ettik, sonra uyandırıp evden postaladık.”

Odaya göz gezdirdi. “Bu ev miydi bahsettiğin?”

Başımı sallayarak onayladım. Boş bira kutularına, yere attığım tekli çoraplara, kitaplara onun gözüyle bakmak mahcup etti beni. Daha dün bilgisayar masasını yatak odama taşımaya niyetlendiğim, orada oyunu anlatmak durumunda olacağım aklıma düştü, kızardım. Kendime şaştım. Boğazım tıkanmadan Onur’u anlatırken düş bile kurabiliyorum. Ne zaman yemek yediğimi hatırlamasam da inadına domuz kadar sağlıklıyım demek.

“Başka özellikleri var mı oyunun?” dedi.

“Anlatayım. Sıkılırsan söyle ama.”

“Öyle olsa içeri geçerdim. Asıl sen yorgunsan söyle.”

“Uykusuzluğa alışkınım ben. Bu oyunda yaşam kendi kendine, hatta bilgisayar kapalıyken bile devam eder. Bak sana ne anlatacağım,” dedim ama anlatırken bile gülmekten kendimi alamıyorum.

“Üç dört ay öncesiydi sanırım. Oyunu açmadığım zamanlardı. Sonra fark ettim ki o ara benim oyun yememiş içmemiş hayatına devam etmiş. Hem de ne etmek. Ev arkadaşımla -ev arkadaşım erkektir belirteyim- bizim çocuğumuz olmuş ve çocuk uzaylı.” Böğürürcesine gülmüştüm.

“Çok iyi, gerçekten beklemezdim. Söyledin mi ona? Yani ev arkadaşına söyledin mi?” dedi.

Şüpheyle karışık şaşkınlık var gözlerinde. Biraz da hayal kırıklığı. Belki de ben öyle görmek istiyorum.

“Söylemedim. Ama düşündüğün şekilde değil, inan biz heteroyuz.” Söyleyebilseydim Onur’un da çatlarcasına güleceğini, “Oğlum bari kendini hamile yapsaydın,” diyeceğini düşledim.

“Sorun değil. Bunlarla sorunum yok.”

Aylardır iş dışında kimseyle konuşmayan ben, tutmuş anılarımı anlatıyorum. Belki de bu yüzden Ayda’nın “bunlarla” sözüyle ne demek istediğini sormadım. Hayat beni ters köşeye yatırmıştı. Bak, gözünü dört aç uyarısı da yapmadan. Ben de ne yakalarsam kâr telaşıyla o günleri bulup oyuna yüklüyordum.

Gülümsedi yine. Gamzelerini yeni fark ettim.

“Şimdi çok huylandım. Az biraz tanıdığına göre beni, acaba oyununda olsaydım ne olurdum diye düşünmeden edemedim,” dedi.

Alık alık gülüşüne takılmam sadece viskiden olmasa gerek. Gözündeki muzip pırıltı bana da bulaştı. Mutfaktan bir tabure getirip sandalyemin yanıma koydum.

“Gel otur sen tanımla.” Bu sözümü nasıl anlarsa anlasın.

“Olasılıklara bakmam gerek öncelikle. Nereden açılıyordu?”

Karakter oluşturma penceresini açmadan önce Onur’un abisiyle basketbol maçı yaptığı spor salonu bölümünü kapattım. Nasılsa kapansa da oyun devam eder. Orada iki kardeş büyümeye devam edebilirler. Abisi öldüğünde Onur beş yaşındaymış. “Yas çocuğuyum oğlum ben,” derdi. Oyunda ömrü boyunca yaptığı gibi kendini anne babasının yüzünü güldürmeye adamıyor. “Şebeklik benimkisi,” derdi. Oyunda okulunu bitirdi. Sınır tanımayan doktorlara katıldı. Başının belası kendinden kurtulana kadar oralarda bir yerde doktorluk yapmakta.

“Ev arkadaşınla ilgili bir şey sorabilir miyim? Konuşmak istemeyebilirsin. Cenk anlatmıştı.”

Ses çıkarmadan ne söyleyeceğini bekledim.

“Bahsettiğin kişi. Nevizade’ye gittiğiniz yani. Senin intihar eden arkadaşın mıydı?”

Elim titredi, bilmekle duymak birbirinden ne kadar uzak. Her duyduğumda daha küçülüyorum. Ahmaklığımdan, anlayamamaktan. Bilgisayarı kapattım. Balkona çıktım. Sokak lambalarının titreşen ışığıyla cırcır böceklerinin sesi geceyi daha sessizleştirmiş. Onur’un dilinden düşürmediği tekerleme vardı. Bir öyküde okumuş. O an içimde yankılandı yine. “Ne kadar çabuk öleceği anlaşılmaz ağustos böceğinin sesinden.”

“Kusura bakma Ayda, çok yorgunum.”

Nereden başlanır ki anlatmaya. Beynime iğne gibi batan bazı anlar var. Yanıp sönüyorlar. Nasıl atladım bunları? Yaşıyor olan benken, kendime yine de acımayı başarabildiğimi nasıl anlatabilirim. Onu elime bir geçirsem eşek sudan gelinceye kadar dövmek istediğim nasıl ifade edilir?

Oysa Ayda’yı evine bıraktığımı, limon ağacını iyi etsin diye yanıma aldığımı, günün yorgunluğunu üzerinden atışını seyrettiğimi düşlemek istiyorum. Onun evinde gününü nasıl geçirdiğini kursam. Usulca anahtarı masanın üzerine koyuşunu, ayakkabılarını, montunu çıkarışını izlesem. Lambayı yakmaktansa perdeyi açıyor. Geceleri şehrin ışıklarının salona dolmasını tercih edermiş. Loş ışıkta her şeyi unuttuğumu fark ederim. Düşünmedikçe görürüm ki durulmuş, hafiflemiş, âşık olmuşum.

Tıkanıyorum, düşte bile olmuyor. Bırakmıyorsun ki beni, diyorum Onur’a. Harbiden nur topu gibi çocuğumuz oldu oğlum. Adı bok böceği. Debelenip duruyor. Ağzından çıkan ilk söz agu, baba, mama falan da değil, ha bire neden, neden deyip duruyor.

Gözlerimi ısrarla yakalamak için dosdoğru baktı. “Pardon, çıkayım ben. Gitsem iyi olacak.” 

Sadece iki adım ötemdeydi. Yine de doğrudan ona bakamadım. Bir silüet halinde durduğu kapıyla mı konuştum, duvarla mı emin değilim. Bulanık görüyordum. “Üzgünüm, gerçekten seninle ilgisi yok.”

Arkasını dönmüştü, bu sözümle durdu. Omuzları düşmüştü. “Anlıyorum. Ne zaman istersen ya da istersen, beni arayabilirsin.”

Üzerine bastığı halının saçaklarına takıldı gözüm.  “Hoşça kal,” dedim. Kendimi boğulurcasına balkona attım. Ağaç her zamanki yerindeydi.  Kuru dallarına öylece bakakaldım. İkimiz de dımdızlak kalakaldık.

Yorum yapın