
Nergis Ertürk’ü “Türkiye’de Gramatoloji ve Edebi Modernlik” adlı çalışmasıyla tanıdık (Çev. Merve Tabur, İletişim yay. 2018). Kitapta 19. yüzyıldan itibaren sözcük dağarcığında, dilbilgisinde gerçekleşen dönüşümlerin ve 20. yüzyıldaki alfabe ve dil reformunun Türk edebiyatında yarattığı etkiyi araştırıyor, gerçekten tartışılmaya değer tezler getiriyordu. Ertürk, modern Türk edebiyatı, kültür ve düşünce tarihi, erken dönem Sovyet edebiyatı ve kültürü ile karşılaştırmalı (post) kolonyalizmler, modernizmler ve yapısöküm üzerine çalışıyor. Uzun yıllardır ABD’de akademik çalışmalarını sürdürüyor. Pennsylvania State University Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü’nde doçent.
Ertürk’ün Türkçedeki yeni eseri “Kızıl Yazı Türkiye ile Sovyetler Birliği Arasında Edebiyat ve Devrim”. Ertürk, Kızıl Yazı’da 1920’lerden itibaren Türkiye Cumhuriyeti ile Sovyetler Birliği arasında kurulan siyasi ilişkilerin sanat ve edebiyata da yansımaları olduğu, Rusya’daki sosyalist devrimin bütün dünyayı olduğu gibi yakın komşusu Türkiye’yi de etkilediği tespitiyle yola çıkıyor.
Sovyetler Birliği’nin kurulması dünyada sadece güçlü bir siyasi etki yaratmadı. Dünya devrimini başlatacağı umulan bu ülkenin kültür ve sanatı da diğer ülkelerin yazarlarını, aydınlarını etkiledi, model oldu. Bu etkileşimde başlangıçta iyi ilişkiler kurduğu yakın komşusu Türkiye’nin önemli yeri vardı. İki ülke yöneticileri sıkı bağlar kurmakla kalmadı, birçok Türk aydını da Sovyetler Birliği’ne gitti, orada siyasi faaliyetlerde bulundu. Nergis Ertürk’ün de belirttiği gibi Cumhuriyetin ilk yıllarında siyasilerin yanında az sayıda da sanat ve edebiyat insanı da Sovyetler Birliği’ne gitti, orada sanat ve edebiyat çevreleriyle iyi ilişkiler kurdu ve onların sanatlarından, edebiyatlarından ilham aldı. Bunların ilk akla gelenleri kuşkusuz Nâzım Hikmet ve Vâlâ Nurettin. Onlarla birlikte, Nizamettin Nazif (Tepedelenlioğlu) var, ayrıca Abidin Dino, Suat Derviş gibi isimleri de anıyor Ertürk.
Kuşkusuz, Rus edebiyatının Türkiye’de tanınması daha eskilere dayanıyor. Ama cumhuriyetin ilanından sonra bu daha da hızlanmış ve Puşkin, Lermontov gibi yazarlarla başlayan çevirileri Tolstoy, Dostoyevski, Çehov, Turgenyev gibi dev yazarların eserlerinin Türkçeye çevrileri ile devam etmiş. Bu çevirilerin Türk edebiyatının modernleşmesinde olumlu etkisi olduğunu, Türkiye’de yeni kurulmakta olan hikaye, roman gibi türlerin gelişimini de etkilediğini biliyoruz.

Üstelik sadece karşılıklı eserler çevrilmekle kalmamış, Maksim Gorki gibi Sovyet yazarları, sanatçıları Türkiye’ye gelmiş,
Ertürk, devrim ihraç etmesi beklenen Sovyetler’in kültür, sanat ve edebiyat ihraç etmesinin, Türkiye gibi ilişkide olduğu ülkelerde bu etkinin nasıl sonuçlandığı üzerinde yoğunlaşmış. Bu yakın okumayı yaparken de “Türkiye Cumhuriyeti ile Sovyetler Birliği arasındaki tarihi ve siyasi ilişkileri derinlemesine incelemiş”, siyasi ilişkilerde yaşanan değişimlerin kültür alanlarına nasıl yansıdığını da araştırmış.
Ertürk’e göre Moskova’ya giden ya da kaçmak zorunda kalan komünist yazarlar Sovyet edebiyatının güçlü etkisi ile yeni bir edebiyat üretmiş. Bu yeniliğin sadece neyin anlatıldığı değil nasıl anlatıldığı açısından da önemli olduğunu örnekliyor. Kuşkusuz, Sovyetler’in öncelikle kendi yazar ve sanatçılarına önerdiği (hatta dayattığı) “sosyalist gerçekçilik” sadece içerik açısından değil biçimsel olarak da Sovyet devrimine uygun değişimi öngörüyordu. Nergis Ertürk, özellikle ilk yıllarında Sovyet estetiği içinde avangard, modernist, deneysel, biçimsel yenilikçi çok farklı eğilimler bulunduğuna dikkati çekiyor. Nâzım Hikmet, Mayakovski’nin şiirde kullandığı biçimi kendi şiirlerinde nasıl uyguladığını zaten açıklamıştı. Ertürk, esas etkinin Nâzım Hikmet’in başyapıtı saydığı “Memleketimden İnsan Manzaraları” ve 1962’de yani daha geç bir tarihte yayınladığı romanı “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim”de görülebileceğini anlatıyor.
Nâzım Hikmet’i ve eserlerini ele almayı doğru örnek olarak kabul edebiliriz. Ama Nâzım Hikmet’in başyapıtlarından sayamayacağımız “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim”de Lenin ve sonrası sosyalist düşüncesinin edebî karşılıklarını bulmak biraz zorlama geldi bana. Hele biçimsel sorunları bilinçli olarak yapılmış olarak değerlendirip bunun da Nâzım Hikmet’le Lenin’in yazış biçimleri arasında bağ olduğunu söylenmesi oldukça tartışmalı bir çıkarım.
Vâlâ Nurettin’in erotik adaptasyon tefrika romanları, Nizamettin Nazif’in tarihi romanı “Kara Davut”, Abidin Dino’nun sahnelenme olanağı bulamayan tiyatroları ise edebiyat içi sayılabilecekleri tartışmalı eserler. Ertürk, bu eserleri yakından okuyarak yorumluyor ve Sovyet Edebiyatının Türk edebiyatını nasıl etkilediğini örneklemiş oluyor. İlginç okuma, önemli çıkarımlar yapıyor ama bu eserlerin Türk edebiyatı’nı temsil ettiklerini söyleyebileceğimizi sanmıyorum. Ertürk bir de Suat Derviş’in çok okunmuş, popüler romanı “Fosforlu Cevriye”sini yakın okumuş ve Cevriye’nin sosyalist gerçekçiliğin “olumlu kahraman” tipini dönüştüren bir figür olarak ele alınması gerektiğine karar vermiş. “Sosyalist gerçekçi” bir roman olduğu sonucuna varmış. Bu tez de çok tartışmalı görünüyor.
“Kızıl Yazı”yı ilgi ve merakla okudum. Büyük bir emek eseri bir çalışma ve mümkün olan tüm kaynaklara ulaşmaya çalışmış, yani tek yanlı ya da önyargılı bir yaklaşım getirmemiş. Kitap yalnızca yayımlanmış eserlere dayanmıyor. Kullanılan kaynaklar arasında, Komintern belgeleri, süreli yayınlar, çeviri kayıtları, tiyatro belgeleri, kişisel yazışmalar, Sovyet yayın organları bulunuyor. Bu açıdan da oldukça kıymetli ve gelecek yıllarda başvuru kaynağı olacaktır.
Ama “Kızıl Yazı” ne tarih kitabı, ne edebiyat eleştirisi. İkisinin karışımı, siyasi tarih üzerinden edebiyat, edebiyat üzerinden siyasi tarih okunuyor sanki. Ertürk satır satır metinleri inceliyor ama edebi yöne, niteliğe pek bakmıyor. Ele aldığı eserlerin Türk edebiyatı içindeki konumlarını ise hiç önemsemiyor. Vâlâ Nurettin’in, Nizamettin Nazif’in, Abidin Dino’nun yakın okumaya alınan bu eserlerinin Sovyet Edebiyat dünyası ile bağlarını anlıyoruz, esinlenmişler, etkilenmişler ama Türk edebiyatı’na nasıl bir etki yapmışlar, Türkiye’deki sosyalist gerçekçi sanat ve edebiyatta nasıl yer almışlar (ya da alamamışlar) ve edebiyatı geliştirmişler ya da köstek olmuşlar anlayamıyoruz.
Suat Derviş’in komünist bir yazar ve aydın olduğunda hemfikiriz ama “Fosforlu Cevriye”nin tartışmalı sosyalist gerçekçiliği bir yana Suat Derviş’in hak ettiği şekilde Türk edebiyatı içinde yer alması da oldukça yenidir.
“Kızıl Yazı” altbaşlığında belirtildiği gibi “Türkiye ile Sovyetler Birliği Arasında Edebiyat ve Devrim”i ele alıyor, yani karşılıklı bir ilişki olduğunu öngörüyor ama ortaya çıkan metin sadece Türk yazarları üzerine kurulu. Dolayısıyla ilişkinin Sovyet ayağı pek anlatılmıyor.
Ele aldığı yazarlardan Nâzım Hikmet ve Suat Derviş’in eserleri yoğun olarak Rusçaya çevrilmiş, hatta Derviş’in sadece Rusça baskısı olan Türkçe orijinali bulunamayan romanları bile var. Peki Sovyet okurlar bu Türk romanlarını okudu mu? Sovyet eleştirmenler Nâzım Hikmet ve Suat Derviş’i ve Sovyet ülkelerinin dillerine çevrilen diğer Türk yazarlarını nasıl değerlendirdi? Bunlar incelenmemiş. Bu haliyle ilişki tek yanlı gibi. Belki de Türk yazarlarını ve eserlerinin varlığı yeni bir araştırmanın, hatta ikinci cildin konusu olacak.
Bir eleştiri de Ertürk’ün Sovyet etkisini çok geniş yorumladığı yönünde. Her biçimsel yeniliği doğrudan Sovyet etkisiyle ilişkilendirmek fazla iddialı bulunuyor. Bence de, Türk – Sovyet edebiyatı ilişkileri, Ertürk’ün de örneklediği gibi, sadece birkaç yazarla sınırlı kalmış. Bu birkaç yazarın da Nâzım Hikmet dışında Türk edebiyatında etkili ve dönüştürücü bir etkisi olmadığını biliyoruz. Türkiye’de toplumcu gerçekçi edebiyatın öncülüğünü yapmış şair ve yazarların, örneğin 40 Kuşağı’nın içinde bulundukları siyasi baskı, hapsedilme, sürülme tehditleri altındayken Sovyet edebiyatı ve sanatının öncü eserlerine ulaşıp okumalarının mümkün olmadığını kendi anılarından biliyoruz. Sosyalizmin temel metinlerini okuyamadıkları gibi “Sosyalist gerçekçilik” gibi gelişmeleri ancak ikincil kaynaklardan, makalelerden yani yetersiz kaynaklardan öğrenebildiklerini yine anılarında anlatıyorlar. O zamanlar Türkiye’de en yaygın yabancı dilin Fransızca, biraz da Almanca olduğunu biliyoruz. İzlenebilen kaynaklar da o dillerden. O nedenle Sovyet Edebiyatını okumaları da dönüştürücü etkisini anlayıp uygulamaları da mümkün değildi. Avrupa etkisini ele almadan Türk edebiyatında dönüşümleri anlamak ve sadece Sovyet etkisi ile açıklamak mümkün değil.
“Kızıl Yazı”yı kıymetli ve duayen bir çevirmen, Selahattin Özpalabıyıklar Türkçeye kazandırmış. Birçok göndermeleri olan, terminolojisi edebiyat eleştirisine aşina olmayanlar için ağır gelebilecek, zor bir metin. Bilindiği gibi uzunca bir süredir “Türk Edebiyatı” mı yoksa “Türkçe edebiyat” mı diye bir tartışma var. Çeviride dikkatimi çekti, hem “Türk edebiyatı” hem “Türkçe edebiyat” kullanılmış. Doğrusu orijinal metinde bunların karşılıkları nelerdir, merak ettim. Bu açıklamanın bitmek bilmeyen bu tartışmaya katkısı olacağını umuyorum.
“Kızıl Yazı”, Türk edebiyatı tarihi üzerinde düşünen okur ve özellikle eleştirmenler ve akademisyenler için ufuk açıcı, dikkatle okunup tartışılması gereken bir eser. Türk edebiyatını, sosyalist gerçekçiliğin etkisini, Türk ve Sovyet edebiyatlarının ilişkisini merak edenler için kaynak bir kitap.
* Kızıl Yazı, Nergis Ertürk, çev. Selahattin Özpalabıyıklar, Tetes Kitap, Mayıs 2026.

















