Masthead header

Lizbon’a bir bilet iyi gelecektir | Selva Trak Ulupınar

Kendini tanımanın en etkili yolunun çok farklı bir yaşam sürmüş bir başkasını tanıyıp anlamaktan geçtiğini düşünen bir eğitimcinin felsefi macerasını anlatan “Lizbon’a Gece Treni’’, içeriği ve tema çeşitliliği ile okuru farklı yolculuklara çıkartan bir roman.

İlknur Özdemir çevirisiyle Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan kitap, etkileyici felsefesiyle bir başucu kitabı olarak çoklu okumaya değer nitelikte. Senaryolaştırmaya uygun kurgusuyla 2013 yılında Bille August yönetmenliğinde filme  alınmış olması ise ayrı bir kazanç.

Kitabın yazarı romanlarında Pascal Mercier adını kullanmayı tercih eden Peter Bieri, kahramanını kendi doğduğu Bern sokaklarıyla bütünleştirirken onun ileri derecede miyopluğunu kullanıyor. Eski diller uzmanı Raimund Gregorius -nam-ı diğer Mundus- göz bozukluğundan ürktüğü için yaşadığı kentin alışıldık ortamından uzaklaşmayı yıllar boyu aklından geçirmemiştir. Günün birinde bir kadının ağzından duyduğu kendisine çok yabancı bir dilin, Portekizce’nin tınısı hayatını değiştirir.  Elli yedi yaşındaki Gregorius, uzun yıllardır çalıştığı lisedeki görevini ansızın bırakarak Lizbon’a gitmek üzere yola çıkar: “…çünkü onun bir dilbilimci olarak ruhunda taşıdığı şey, aslında koca bir dünyaydı, daha doğrusu birkaç tane koca dünya,…’’

Lizbon seyahati, aslında bir insanın kendi içine yaptığı yolculuk olarak karşımıza çıkar. Yıllardır bütünleştiği kentten ayrılmaya karar vermek Bern’de biraz kar yağdığında dahi korkuya kapılan bu miyop kitap kurdu öğretmen için beklenmeyecek bir dönüşümün başlangıcıdır. Gözlük metaforuyla başkahraman Gregorius’un hayata bakış açısı ve yaşam tarzını eşleştirerek sunan yazar, olay örgüsü boyunca aynı metaforu kullanmaya devam eder. Nitekim Lizbon’da yapılacak isabetli göz ölçümü ve yeni hafif çerçevesiyle görüşü netleşip Bern’deki geçmiş yaşamının bulanıklığından ve ağırlığından kurtulan Gregorius’un, aynı zamanda ruh gözünün de açılmış olması, kariyerini ve tüm geçmişini bırakmasından duyduğu pişmanlık duygusunu soruşturmaktan vazgeçmesini de sağlayacaktır: “İnsanın ne derece gördüğü pek çok şeye bağlıdır.’’

Bu tarz gelişmelerle yazar, okura yaşam sanatı konusunda ışık tutma görevini de üstlenmiş olur; umut verici yeni ufuklar açma, kimi vakit acı gerçekleri su yüzüne çıkartma, farklı çözüm yolları sunma, kendini tanıma gibi kişisel gelişim konularını ustalıkla ince ince işler: “Zor kullan bakalım, kendine zor kullan, şiddet uygula ruhum; ama daha sonra kendini saymaya, saygı göstermeye zaman bulamayacaksın. Çünkü insanın bir tane hayatı vardır, bir tek hayatı.”

Gregorius, Bern’den ayrılmadan hemen önce bir İspanyol kitapçının tezgâhında rastlantı sonucu gördüğü Amadeus Prado’nun kitabını aldığında artık kesin olarak Portekizce öğrenmeye karar vermiştir. Portekizce’yi dillere aşinalığı sayesinde kısa sürede öğrenip kitabı tercüme etmeye başladığında Prado’nun yaşamına duyduğu hayranlık ve karşı konulmaz merak, Lizbon’da onun izlerini sürmesine neden olur. Diller ve kitaplar konusunda fanteziye ve mizah gücüne sahip bir adamın, Amadeu Prado gibi bir kişiliğin etkisinde kalmaması imkânsızdır: “Amadeu bir kitap okuduğunda daha sonra o kitabın harfleri kalmaz.’’

Bern ve Lizbon, Latince, İbranice, Almanca ve Portekizce, Prado ve kendisi arasında kalan kahramanın şehirler, diller, karakterler ve ruhlar arasında gidip gelen duygu durumu, romanın akışına yön veriyor: “Evler, ağaçlar ve yıldızlar gibi görmeyiz insanları. Onları, belli bir biçimde karşılaşma ve böylece kendi içimizin bir parçası yapma beklentisiyle görürüz. Hayal gücümüz onları kendi arzularımıza ve umutlarımıza uyacak biçimde kesip biçer,’’ Şehirler ve özellikle eski diller sarsılmazlıklarıyla Gregorius’un yaşamında önem taşırken kurgunun da temelini oluşturuyor. Farklı şehirler ve ülkelerle tanışıklığın, farklı sesler, tınılar duymanın insan yaşamındaki etkisi sıklıkla vurgulanıyor.

Lizbon’un yüz yıllık sarı tramvayının, ara sokaklarının, kiliselerinin ve tarih kokan binalarının havasını solurken bu iki insanın yaşamlarının kesişme noktalarını takip etmek kitabın en keyif verici özelliklerinden biri olarak ortaya çıkıyor. Yazar, kahramanı Gregorius aracılığıyla Prado’nun -ki Prado usta bir söz avcısıdır- kitabının içindeki bölümleri romana aktarma yoluyla okuru yaşam felsefesinin derinliklerine çeker.

Prado’nun yaşamına girmiş eski aşkları, arkadaşları dahil pek çok kişinin peşine düşerek tanışan Gregorius’un kendi yaşamına dair verilen ayrıntılar ve psikolojik tahliller de düşünüldüğünde olay içinde olay örgüsü kurulmuş olması romanın bir başka önemli özelliği olarak karşımıza çıkıyor. Bu bağlamda anlatımın yer yer giriftleşmesi, kitabın sürükleyiciliğinden bir şey kaybettirmediği gibi bir romandan beklenen doyuruculuğu arttırıyor.

Yazar, yüzeysel ve sinsi insanların zehirlerine karşın dua eden insanları görmeye ihtiyaç duyan yaşam yorgunu Prado aracılığıyla yeri geldikçe dinî konulara da yer veriyor satır aralarında. Bu tarz ifadeler her defasında, dış dünyanın ruhsuzluklarından, sıradanlıklarından,  incinmişliklerinden ve kalabalığından kaçış arzusunu yansıtıyor: “Katedrali olmayan bir dünyada yaşamak istemem. Onların güzelliğine ve görkemine ihtiyacım var. Kiliselerdeki keskin serinlik beni sarsın istiyorum. Oradaki zorunlu sükûnete ihtiyacım var.’’ Romanın bu tarz bölümleri zaman zaman okurun, kendini dinler felsefesinin içinde bulmuş gibi hissetmesine neden olacak denli keskin bir tablo çiziyor: “Merkezinde bir idam sahnesi olan bir dini itici buluyorum… Bir düşünsene, ya bir darağacı olsaydı, bir giyotin ya da bir garot. Bir düşün, o zaman dinsel sembolümüz nasıl olurdu.’’

Yazarın hemen her ruhun hissedip dile getirme imkânı bulamadığı duygu ve düşünceleri en ince ayrıntısına dek dile getirme yetisi, okuma zevkini körüklerken sayfaların arasında dolaşma arzusunu sürekli kılıyor: “Kötü bir şey mi bu, yabancılık ve uzaklık?… Birbirimizin karşısında duyduğumuz yabancılığın sağladığı korumaya minnettar mı olmalıyız? Ve onun mümkün kıldığı özgürlüğe?’’

Gregorius’un karşılaştığı olaylar ve yol ayrımları kimi vakit karşısına keskin dönemeçler olarak çıksa da o büyük bir gayretle içinden gelen yolu takip ederek sezgilerinin peşine düşer. Bu ilginç ve duyarlı kahramanın başından geçmiş olan bir evliliğe ve yaşamına giren binlerce öğrenciye, kadın -erkek onca insana karşın geldiği nokta dikkat çekicidir: “… ne zaman biri beni anlamaya çalışsa kaçma yolunu seçiyordum. Sonra sakinleştim. Ama geriye şu kaldı: Beni tam olarak anlamalarını istemiyorum. Hayatımı tanınmadan yaşamak istiyorum. Başkalarının körlüğü benim güvenliğim ve özgürlüğüm.’’

Bir roman yazarı olan Mercier’in şiir hakkındaki düşünceleri ise âdeta kitabın bonusu olarak keyif veriyor: “İnsan şiire bayılmazdı ki. Okurdu onu. İnsanı nasıl harekete geçirdiği, değiştirdiği hissedilirdi. Kendi hayatının bir biçime, bir renge, bir melodiye kavuşmasına nasıl yardımcı olduğu. Onun hakkında konuşulmazdı, hele akademik bir kariyerin malzemesi hiç yapılmazdı.’’

Romanın “Yola Çıkış, Karşılaşma, Deneme, Geri Dönüş’’ başlıklı bölümleri aslında sadece Gregorius’un değil, insanoğlunun yaşam çizgisinde aldığı yolun durakları olarak da genellenebilir.

Kitapları mevsimlerle birlikte düşündüğümüzde kanımca tam bir kış kitabı olan “Lizbon’a Gece Treni’’, tıpkı kahramanlarının yaptığı gibi bir fincan altın pırıltılı kırmızı assam çayı eşliğinde okunmaya değer, ruhları ısıtacak bir roman.

Selva Trak Ulupınar – edebiyathaber.net (10 Şubat 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r