Masthead header

Anadolu’ya yüzümüzü dönmek… | Feridun Andaç

Bu topraklarda kin ekip nefret biçtiğimizi düşünüyorum.  Kimse kimseyi sevmediği gibi, düşüncelerine de tahammül edemiyor. Evde, sokakta, okulda, işte uğraşta, özcesi; hayatın her alanında, “benim gibi düşünün, yoksa…” zihniyeti egemen. Bu, bir tür “fikir zaptiyeliği”dir, kim ne derse desin.     

Senin gibi düşünmediğim için varım, sen de varsın. Hayatın zenginliği de buradadır işte. Anodolu’nun binlerce yıllık uygarlık katmanlarına baktığımızda bunu çok iyi görebiliyoruz.     

Vatikan Müzesi’nden fotoğrafları izliyorum tek tek…Dünyanın her yerinden seçerek taşıdıkları heykelleri, objeleri kurdukları  fanus dünyada sergilemişler. Efesli Artemis’ten Apollon’a, Saint Héléne’den Mısır mumyalarına kadar bir dolu şey…Her biri Akdeniz uygarlığının simgesi… Koruma, kollama, sunma olağanüstü. Ama şu var, bir inanç adına kurulmuş ve tümlenmiş bir mekânda hiçbir ayrım gözetilmeden bir araya getirilmiş her şey. İnsanlığın ortak mirası dinsel bir mekânda sergileniyor…      

Hıristiyanlığın gezindiği/kabul gördüğü coğrafyaların mitolojik tarihlerinin izlerini sürebiliyorsunuz burada…dışlamak yerine sahip çıkmak, korumak…      

Sanırım, bu anlayışı egemen kılan Rönesans kültürüdür. Avrupa, karanlık çağlardan geçip oralara hiç de kolay gelmedi.      

Üzerinde yaşadığımız coğrafyanın zenginliğinin farkında olamamak… Dahası fark etmeye başladığımız süreçte bunun aniden /adım adım kesintiye uğraması…Ve usul usul, sezdirmeden yeni bir karanlık çağ yaratma çabası…        

Hümanist kültürün öncüllerinin ülkemizde başlattıkları “Mavi Anadolu” akımını bile yaban görüp karalayanlar, Anadolu’nun birikimi, uygarlık değerlerini bilmeyenlerdir. Eski çağları bilmeyenlerin yeniyi adlandırması, yeni düşüncelere açık olması düşünülemez.        

“Mavi Anadolu” kitabını, belki de bu zorunluluktan, kaleme alan Azra Erhat şunu söylüyordu: “Batı kültürüne yöneldiğimiz zaman, Fransız, İngiliz veya Alman felsefesini, edebiyatını, sanatını incelerken, bunların hep bir temele Yunan-Lâtin İlkçağına dayandığını gördük. Bu temele kök salmış Batı düşüncesini, temele inmedikçe, iyice kavrayamayacağımızı anladık. (…) Türkiye’de kurulacak bir hümanizma yalnız Yunan-Lâtin İlkçağına dönmekle  de meydana gelemezdi. Anadolu Hitit uygarlığının da merkezidir. Lydia, Phrygia, Karia gibi küçük Asyalı denilen uygarlıkların arasında Yunan ancak Anadolu’nun konukları arasında bir konuktur. Her gün Anadolu topraklarının altından bu tabakalaşmış uygarlıkların kalıntıları meydana çıkıyor.”(*)     

Yakın zamanda, Bursa’daki Aktopraklı Höyüğü’nde yapılan kazılardaki buluntular tarihteki ilk çiftçinin izlerinin Anadolu’da olduğunu kanıtlar düzeyde. Kazı başkanı Prof. Dr. Joachim Burger’in tespitleri önemli: “Çiftçi toplumların çekirdek bölgesi, Anadolu’nun güneyi ve güneydoğusu. Bugüne kadar yapılan çalışmalar sonucunda çıkan izler bizi Anadolu’ya getirdi.”      

Üretim ekonomisinin olduğu yerde farklı düşünceler filizlenir, sanat gelişir, insanlar arasındaki iletişim kültürü zenginlikler içerir. Üretimin olduğu yerde devinim vardır, keşif ve merak vardır. Yüzyıllardır Anadolu’yu var eden uygarlıkların her katmanında bunu görmek mümkün. İşte Anadolu’nun bu çağlarını aydınlatmak yolculuğudur   Cumhuriyet’te başlayan, Mavi Anadolucularla da hümanist bir kültür yaratmak çabası…       

İsmet Zeki Eyuboğlu’nun “Tanrı Yaratan Toprak”, Halikarnas Balıkçısı’nın “Mavi Bir Düş” olarak yazıp yazıp durduğu Akdeniz bu uygarlığın kültür atlasını var eden bir “kıta” aslında, onun deyimiyle: “Altıncı Kıta Akdeniz”.       

Bir yanıyla da Akdeniz’le beslenen bu yarımadanın var ettiği kültürel  birikim bugün yepyeni bir kültür yaratmada en önemli kaynak. O geleneği anlamadan, buna sahip çıkmadan kurulacak “yeni”nin “kitch” bir anlayışı yansıtacağı kesin. Ki, her gün her alanda bunun örneklerini görmekteyiz. Siyasetin dilinin bu denli yaban olmasını, yaşama kültürünün bu denli yozlaşmasını öylesi bir bilinç yoksulluğuna, geleneği hiç, ama hiç mi hiç bilmemeye bağlıyorum.      

Koçi Bey, risalesinde, Sultan’a şu öğüdü verir:      

“Benim kerâmetlû padişahım, kazasker kazasker defter okuyup, ‘Falan kazayı falana’ dediği vakit, saâdetle şöyle buyurun:       

‘O arzettiğin kadı, bilgili midir? Bu işe lâyık mıdır? Sakın bu makâma lâyık olmayan bir  kimse olmasın. Günahı senin boynuna. Bir hoşça imtihan eyle. Câhile kadılık verme.”       

Zaman değişse de bu topraklarda insan ve yönetim anlayışı pek değişmiyor, diyesi geliyor insanın!       

Sizin sahip çıkamadığınız, öğrenmediğiniz bir uygarlığı gelip başkaları sahiplenir; kurdukları cam fanuslu mekânlarda bunlara “mirasımız” diye titrer dururlar! Ve bizler de, ha bire kin ve nefret tohumları ekerek avunuruz bu topraklarda…       

Bilmem buna siz ne dersiniz sevgili okurum?

_______

(*) Mavi Anadolu, Azra Erhat; 1969, Bilgi Yay., 159 s.

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (15 Haziran 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r