Masthead header

Kerr: İşleneceğini herkesin bildiği bir cinayetin öyküsü | İlker Cumhur

Santiago Nasar, 2014 yılında hayatını kaybeden Nobel ödüllü yazar Gabriel Garcia Marquez’in ünlü romanı Kırmızı Pazartesi’nin başkarakteri. Cezmi Kara ise Hiçbiryerde, Rıza, Pus, Saç, Ben O Değilim ve Yol Kenarı filmlerinin yönetmeni olarak tanıdığımız ama aynı zamanda da Kayıp Şahıslar Albümü -ki Cezmi Kara’nın da vücut bulduğu ilk kitaptır-, Malihulya, Çöl Masalları, Şehrin Kuleleri, Otel Odaları, Berber, Çölün Öbür Tarafı, Kadastrocu gibi roman ve öykü kitaplarının yazarı olan Tayfun Pirselimoğlu’nun Kerr’deki başkarakteri.

Bu karakterleri birleştiren şey ne diye soracak olursak da Kırmızı Pazartesi’nin o ünlü alt başlığına dikkatleri çekmemiz gerekir: “İşleneceğini herkesin bildiği bir cinayetin öyküsü.”

Evet, başlangıcı ve sonlanışı Kayıp Şahıslar Albümü ile aynı olan, ancak ortasında yaşananların farklılaştığı Kerr’e alt başlık olarak “İşleneceğini herkesin bildiği bir cinayetin öyküsü” demek yersiz olmayacaktır.

CEZMİ KARA’NIN “DEĞİŞMEYEN” KADERİ

Cezmi Kara, hayatını kaybeden babasının cenazesi için yıllar sonra döndüğü kentte bir cinayete tanık olur. Tren garında kendisini İstanbul’a götürecek olan treni beklerken karşılaştığı bu olayın ardından şehri terk etme konusundaki kararını değiştirir ve kendini karmakarışık ilişkiler ağının/olaylar silsilesinin tam ortasında bulur. Klasik Türk insanı çizgisinin dışına çıkarak “Gidelim, şahit yazarlar” demediği için başına gelmeyen kalmaz Cezmi Kara’nın…

DAVA’NIN VE İSA’NIN GÜNCESİ’NİN ÇAĞDAŞ BİR UYARLAMASI

Cezmi Kara, sadece Cezmi Kara olarak kâğıda dökemeyeceğimiz bir karakter. Santiago Nasar üzerinden çağrışım yaparak yazımıza başlamış olsak da romanın konusunu ve seyrini ele alınca Cezmi Kara için Kafka’nın Dava’sındaki Joseph K. ya da Melih Cevdet Anday’ın İsa’nın Güncesi’ndeki “İsa” karakterleri daha muteber örnekler sayılacaklardır. Cezmi Kara’nın yaşananlar karşısındaki kayıtsızlığı, olan bitene bir türlü anlam verememesi, karşısındaki kim olursa olsun kendisinden istenileni yapması da bu muteberliği katmerlendiren hususlar.

Romandaki iç mekân kullanımlarında, resmi ya da gündelik fark etmez, her alanda sigara içilebiliyor olması, tuvaletlerin pislikten geçilmemesi; kırık lavabolar, eprimiş halılar, rutubet kokan koridorlar, dökülen boyalar, “milli bir renk” hâline gelen gri ile boyalı duvarlar gibi örnekler ile Kafka’nın dünyasında yeniden gezintiye çıkıyor gibiyiz; yani Kerr’in re-roman boyutu yalnızca Kayıp Şahıslar Albümü ile sınırlı değil. Kerr, Dava’ya ve İsa’nın Güncesi’ne olan bağıntılarıyla mevzubahis eserlerin çağdaş bir uyarlaması gibi.

GÜNÜMÜZ TÜRKİYESİ’NİN ALEGORİK ANLATIMI

Kerr, tüm bu detayların toplamı olarak Ahmet Öz’ün kitap için yapmış olduğu “dev bir alegori” tanımlamasını da sonuna kadar hak ediyor. Pirselimoğlu da kitaba yazdığı sonsözde bu alegorinin ortaya çıkış zorunluluğundan bahsediyor: “Bu garip, her şeyin birbirinin içine girdiği memlekette, olabilecek bütün ihtimallerden daha fazla ihtimalin bulunduğu, her şeyin müphem, her şeyin her şeyde mündemiç olduğu memlekette, her ipin ucunun bir başka ipe bağlı olduğu, her ipin ikiden fazla ucu olduğu, olan bitene mana arayanların biçare kaldığı bu memlekette, kimsenin kendisi olmadığı, herkesin başkası olduğu bu memlekette Cezmi Kara’nın tuhaf kaderinin değişmemesini asla anlayamıyorum.”

Misalen Cezmi Kara’nın örgüte dâhil edilmesinin tek gerekçesinin örgüt mensubu olduğu iddia edilen kişileri tanıyor olması bizlere bir şey hatırlatıyor mu? Herhangi bir örgüte mensup olmak için karşısındaki insana bir merhaba demenin dahi yeterli olduğu günler çok da geride kalmış değil. Ya da bir gün ülkenin cumhurbaşkanından korktuğunu iddia edenler ertesi gün muhalif kesimler için, “Bunlar Dostoyevski’yi İsviçre peyniri sanıyor” dediğinde hep birlikte ibret almadık mı? Sokak ortasında dövülerek öldürülen gencecik çocukların katillerine ödül sunarmışçasına ikişer-üçer yıllık hapis cezaları Patagonya mahkemelerinde verilmedi.

Yürütme erkinde görev alan kişilerin karışmış olduğu yolsuzlukları aklama konusunda yasama organı olan meclisin işlev gördüğü ülke Muz Cumhuriyeti değildi. Mecliste yapılan bu oylamada “Yolsuzluğa karışan isimlere Yüce Divan yolu açılsın” diye oy veren iktidar partili milletvekillerine kayırmacılık yapmadıkları gerekçesi ile “hain” yaftası yapıştıranların “din” üzerine nutuk atabildiği ülke neresidir diye sormaya da gerek yok. İşsizliğin hat safhaya ulaştığı bir dönemde insanlık ile dalga geçercesine, “Avrupalıların işe ihtiyacı varsa onlara iş kapısı olabilecek Türkiye var” diyen kişi hangi ülkenin başbakanıydı? Komşusu olan bir ülkeyi tek adam rejimine dayandığı gerekçesi ile yerden yere vurup savaş çığırtkanlığı yapanların bir başka tek adam rejimine sahip ülkedeki kral hayatını kaybedince ulusal yas ilan etmesi absürt komedi dizilerinde bile karşımıza çıkmadı.

İSİMSİZ KAHRAMANLARDAN “ANLAMSIZ” DİYALOGLAR

Saydığımız tüm bu saçmalıkların alegorik anlatımına, Cezmi Kara’nın, kasabadan hâllice olan şehirdeki insanlar ile kurduğu diyaloglar eşlik ediyor. Bu diyaloglar Şener Şen ve Cüneyt Arkın filmlerinden repliklerin kullanıldığı eski dönem telefon şakalarındaki “anlamsızlığı” da anımsatıyor. Telefon şakalarında pekâlâ eğlenceli ve komik olan bu durum romanda ise oldukça gergin ve merak uyandırıcı bir hâlde. Örneklendirelim:

“ (…)
CK: Kalkan mı, ne kalkanı?
1.K: Füze kalkanı, ne kalkanı olacak?
2.K: Kalkan balığı değil ya.
(…)
1.K: Bir çay daha?
CK: Yok.
1.K: Ihlamur?
CK: Yok.
1.K: İmamla ne konuştunuz?
CK: Hiç.
2.K: Onu gördün mü sahiden?
CK: Kimi?
2.K Tren garındaki olayı diyorum.
(…)
2.K: Her neyse, kalkan diyorduk.”

Birinci karakter olarak Bandocu’yu, ikinci karakter olarak Milis’i gösterdiğimiz bu diyalog kitap üzerinde de temas etmemiz gereken bir noktayı işaret ediyor. Tıpkı İsa’nın Güncesi’nde olduğu gibi Tayfun Pirselimoğlu’nun Kerr’inde de karakterleri isimleri ile tanıyamıyoruz. Kasap, manifaturacı, cüce berber, protezci, yüzbaşı, kel polis, peruklu savcı gibi karakterler ile adını bir türlü öğrenemediğimiz Cezmi Kara’nın terzi olan babası da romana eşlik eden başlıca karakterler. Tabii Kayıp Şahıslar Albümü’nün efsunlu karakteri Meryem’i de unutmamak gerek.

KUSURSUZ TESADÜFLER VE MUTENA BİR DİL

Kayıp Şahıslar Albümü, üzerinde çok düşünülmüş, ilmek ilmek işlenmiş ve tesadüflerin üzerine inşa edilmiş bir romandı. Aynı şeyler Kerr için de geçerli. İpin ucu ne zaman kaçacak, karakterler arasındaki bağlantı ne zaman sekteye uğrayacak diye beklerken böyle bir durum asla nihayet bulmuyor; roman içerisindeki tüm karakterler -ve hatta nesneler- belirli bir rol ve misyon üstlenerek okuyucunun zihninde soru işareti bırakmıyor.

Tayfun Pirselimoğlu, dil konusundaki titizliği ile de oldukça dikkat çekiyor. Eğer, “Bir lisan, bir insan” sözlerini kabul edecek olur isek bu kitabın okuyucuya katacağı çok fazla şey olduğunu söyleyebiliriz. Ancak tabii ki bir “Osmanlıca” sözlüğünü ya da sozluk.gov.tr’ye erişim için bir akıllı telefonu Kerr’in yanında hazır bulundurmakta yarar var. Cesamet (irilik), şeamet (uğursuzluk), ünsiyet (tanışıklık), şehevi (erotik), muhkem (dayanıklı) gibi onlarca sözcüğün okuyucuya, özellikle yirmili yaşlardaki okuyucuya zorluk çıkaracağı su götürmez bir gerçek.

PİRSELİMOĞLU’NUN SİNEMA KÜLLİYATINA EDEBİ ESERLERİNDEN YAPTIĞI İLK EKLEME

Kerr, bir yönüyle daha Tayfun Pirselimoğlu külliyatında nevi şahsına münhasır bir konum elde ediyor. Öyle ki, girizgâhta belirttiğimiz yönetmenlik deneyimine kendine ait bir romanı ilk kez senaryolaştırarak ekleme yaptı usta sinemacı. Başrolünü Erdem Şenocak’ın üstlendiği ve Cezmi Kara’nın Can’a dönüştüğü Kerr, 2021’de Altın Portakal’da, 2022’de ise Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde en iyi yönetmen ödüllerini kazandırdı Pirselimoğlu’na ve 95. Oscar’da En İyi Uluslararası Film dalında Türkiye’nin aday filmi oldu.

Tekrardan kitaba dönerek bitirmemiz gerekirse, romanın akışında Cezmi Kara’ya sıklıkla sorulan “Memleketin hâli hakkında ne düşünüyorsun” soruları karşısında Cezmi Kara’nın bir yanıt bulamayışı ve sürekli olarak uyumak istemesi, uyumayı bir kaçış yolu olarak görmesi Melih Cevdet Anday’ın Telgrafhane isimli şiiri ile de uyum gösteriyor. Son kertede, Anday’ın bu şiirini tüm kitabın özeti mahiyetinde paylaşmakta yarar var.

“Uyumayacaksın
Memleketinin hâli
Seni seslerle uyandıracak
Oturup yazacaksın
Çünkü sen artık o sen değilsin
Sen şimdi ıssız bir telgrafhane gibisin
Durmadan sesler alacak
Sesler vereceksin.
Uyuyamayacaksın
Düzelmeden memleketin hâli
Düzelmeden dünyanın hâli
Gözüne uyku giremez ki…
Uyumayacaksın
Bir sis çanı gibi gecenin içinde
Ta gün ışıyıncaya kadar
Vakur metin sade
Çalacaksın.”

edebiyathaber.net (14 Eylül 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r