Masthead header

Kanayan bir gül gibi | Feridun Andaç

“Az gelir övgülerim ve benim gökleştirmelerim,

Benim sitayişlerim, benim övgülerim.”

Boris Pasternak

“Tabii ki bilmezsiniz, annemden hiç söz etmedim size. Konuşmuyoruz uzunca bir süredir onunla.”

Kolay yaşamaktan söz etmişti. İnsanın istediklerini yapabilmesi için ekonomik  rahatlığının olması gerektiğini dillendiriyordu.

Söz bir ânda başka bir yöne evrilmişti.

Senin aklın gözlerinin kızarıklığındaydı, bakışlarındaki öfkede, elindeki buz torbasında…

Soru soran bakışlarını bastırmak istercesine annesinden söz etmişti belki de! Hiç yokmuş gibi davranırdı. Ara ara babasından, onun taşradaki avukatlığından söz ettiği olurdu.

Beklemekten canın sıkılmıştı. Odasına çıkarken, “siz gidin, gelirim ben,” demesine karşın beklemeyi seçmiştin.

İndiğinde, “elim kapıya sıkıştı telefondaki bir söz yüzünden,” diyebilmişti gecikme özrünü bildirerek.

Ağlamıştı.

Kordon’da yürürken, sakinleşmesi için elinden tutmuştun. Buz torbasını bırakmamıştı.

Bir ara:

“Farkında mısın el ele yürüyoruz,” demişti.

“Aaaa! Öyle mi? Ne ayıp,” diyerek, elini usulca çekivermiştin.

Bir süre susmuştunuz ikiniz de.

Söylediğinden pişman olmuşçasına yakınlaşıp elini tutmak istemişti bu kez. Pantolonunun cebinde kaskatı tutmuştun parmaklarını yumruk yaparak.

“Peki,” diyerek susmuştu.

Bakışları bakışsızdı.

Yemek masasına karşılıklı oturmuştunuz. Sizi bekleyen masada herkes yerini almıştı restorana vardığınızda.

Oturur oturmaz elindeki buz torbasına açıklama getirmiş, garsondan bunu değiştirmesini istemişti. Bir ân bu haline yönelen masadakilerin ilgisi gerginliğini arttırmıştı.

Sana bakmıyordu bile. Elini sıkıştırdığı o kapı senmişsin gibi soğuk, uzak, öfkeliydi.

Onun duygu durumunu anlatan ilk yakınlaşmaydı bu.

Aranızdaki mesafeden göremiyordun onu. Senin ilginle arada bir kanatlansa da; tutkusuz bakıyor, sözsüz kalıyor, yavanlık havuzunda gezinip duruyordu. Övgülediğinde ruhu okşanıyordu. Sonra sünüp kalıyordu öylecene. Issızlık ırmağında hercai gül gibiydi.

Bir gün etek giyerek çıkıp gelmişti karşına.

“Senin için giydim,” diyerek.

Tırnaklarının ojeli haline, yüzündeki makyaja; hatta gömleğinin açık üçüncü düğmesinin boynunun güzelliğini ortaya çıkarışına dikkatle bakmıştın. Baktığını fark edince, övgülemiştin de bu halini.

Gülümsemişti.

Bakışları bakışsızdı. İçteydi, derin bir sessizlikte.

Suskun ve yalnızdı her zamanki gibi.

İçinde dingince akan bir ırmak vardı. Bunu yer yer hissettiriyordu. Sevgi arayışını, güvensizliğini, şefkat sığınaklarında debelenişini anlıyordun.

Çantasında hep Salinger’ın “Çavdar Tarlasında Çocuklar” romanının İngilizcesini taşırdı, “Kutsal kitabım,” diyerek açar açar okurdu. Arada bir sana da hoşuna giden birkaç cümleyi çevirerek aktarırdı. Sen ona “gönülçelen” adını vereli beri yüzü çiçeklenmişti.

Kimdi, nasıl yaşardı, nasıl bir geçmişe sahipti; ne düşünür, neler hissederdi… Bu yanlarını pek göstermezdi. Sezinleyerek anlardınız onu. Bazen de ima ettiklerinden çıkarırdınız.

“Şuna bak, şunu gör, şu sözüme dikkat et, şu rengi sevdiğimi anla, şu yemekten hoşlanırım, şunu şunu sevmem” dercesine bir edaya bürünürdü yanında. O anlardı halinden gene de, sen de onu anlamaya çalışırdın. Arada bir parmak uçlarınız dokunurdu bir masada çay içerken. Yanardınız! Bunu ikiniz de hissederdiniz. Susardınız, uzunca bir süre. Sen bir şeyler yazar, o da “kutsal kitabı”na dönerdi.

Yalnızca her karşılaşma, buluşma ânındaki sözde, konuşmalarınızın seyrinde vardı. Öncesi bir hayatı yoktu sanki! Kendini sırlı kılmayı seviyordu. Yer yer ironik bir dile bürünürdü sözleri. Birini de anlatsa, bir olaya bir duruma da dönse böyleydi. Acısını anlardın.

“Siz, her gemiyi limanına almayan tuhaf bir sığınaksınız biliyor musunuz,” derdi. Gözleriyle seni kendinde tutmak isterdi. Ama bilirdin hep gitmelere ayarlı bir yüreği olduğunu. Susardın. O da susardı, bu yanlarınızı bildiğinizden.

Bir gün, topluluk içinde konuşurken, bir zamanlar Kürt  sevgilisinin olduğundan söz etmişti. Sözünü de buraya dayandırarak; “Anlayacağınız ben Kürtçüyüm, bir gerillayı sevmiştim bir zamanlar,” diyerek kahkaha atmıştı.

O günden sonra aranıza bir soğukluk girmişti, arayıp sormamıştın. Bir zaman sonra, ağlak bir sesle, insanlara neden güvenmediğini anlatarak söze başlamıştı telefonda.

“Hadi, gel, sana bir kahve ısmarlayayım, Kule’nin orada buluşalım,” demişti.

Senin ısrarla sizli konuşmana inat o arada bir “siz”, ama çoğunlukla da“sen” deyip duruyordu.

Şefkat arayışı ile uzaklaşma mevsimlerinin farkındaydın artık.

Sonra, baş başa konuştuğunuzda; “seni anlıyorum, ama o duygulara artık çok kapalıyım,” diyerek başka birinden söz edercesine o sırlı hayatının kapısını aralamıştı biraz.

O hissiz duruşuna bir anlam veremesen de, garip bir kedere bürünmüştün.

Hele bir konuşmanızda, bir sözüne karşılık:

“Hayır, yahu!” demesi, az çok onun duygu durumunu da anlatıyordu sana.

Bazen gökleştirmelerin yersiz, duygulanımların kendi sesinde kalması yaşama ezincinin ne anlama gelebildiğini de anlatıyordu  sana.

Hatırlardın arada bir o aklına düştüğünde şairin dizelerini:

“Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar

Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar

Mendilimde kan sesleri…”

Şair’in bunu “12 Mart” döneminde kırım kıyımdaki gençleri düşünerekyazdığını bilirdin. Kanayanın ne olduğunu anlardın.

Gene de, duygu düşünce dokunuşlarıyla örerken hayatınızın her ânını, birinin gelip size dokunmasını isterdiniz. Bir ırmakta birlikte akmayı, aynı çeşmeden avuç avuç birlikte su içmeyi…

Geçip gitmeli kendi yaşama ırmağından.

Duyguları böyle kristalize etmenin anlamı ne?

Şimdi, o imbat esintili akşamdasın. Karşında sızılı eli. Aslında belki de yüreği. Babası annesinden söz etmişti, öyle çıkarmıştın sözlerinden. Sırlıydı her biri. Bastırıyordu duygularını. En diptekini anlıyordun. Ah o uzaklık…

“Yatılı mı okumuş…” sonunu getirememiştin sözünün, başka bir sözle bastırmıştı sonrasında gelecekleri sezinleyerek…

Gözlerini kaçırmıştı senden.

Sen de sözünü esirgemiştin artık o günden sonra.

Bir bakış eğer sözle renk değiştiremiyorsa duygu diliyle konuşmanın anlamı yok.

Bırak kendi göğünde biriktirsin yağmur bulutlarını.

Toprağına su, suyuna hava, havasına da ateş gerek nasılsa.

Bırak, kanasın gül kendi bahçesinde.

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (26 Haziran 2018)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r