Tevfik el-Hakim, “Ruhun Dönüşü”nde, minimal ölçekte bir ulusun dönüşüm hikâyesini kaleme alırken, bunu hem birey hem de toplumsal bağlamda, bizzat insanın beşeriyetiyle yaparak meseleyi daha doğal bir biçime sokuyor. Oyun yazarlığı vesilesiyle bir melodram olan romanın kurgusunu aktif tutup diyaloglarla zenginleştirerek romanın katmanlarını açıyor ve aynı zamanda sembolizmden de faydalanarak okuru farklı biçimlerde düşünmeye ve romanı yönlendirmeye sevk ediyor.

19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında tüm dünya “yeni kıta”nın sömürgeleştirme politikaları nedeniyle kaynayan bir cadı kazanıydı. Avrupalılar, önceki yüzyıllarda aldıkları darbelerin hem rövanşını almak hem de Doğu’nun özellikle yeraltı kaynaklarını keşfettikten sonra buraya hücum etmeleri, kaçınılmaz olarak toplumsal dönüşümleri de beraberinde getirdi. Medeniyet o zaman her ne kadar Batı’dan yükseliyor olsa da derdi farklıydı. Dolayısıyla sanat ve edebiyata yansımaları da ona göre şekillendi. Ancak Doğu, yaşadığı taarruz sonucunda ibreyi kendi toplumuna çevirerek Batı’nın işgali altındaki dönüşümü sanat ve edebiyatla temize çekti. Bunun en önemli örneklerine Tevfik el-Hakim’in eserlerinde rastlamak mümkün.
1898 yılında doğan el-Hakim esasen bir oyun yazarı olsa da romanları, Batılı eserlerle karşılaştırıldı. Özellikle “Ruhun Dönüşü”, Tevfik el-Hakim’in Avrupalı yazarların düzeyinde yazdığı en önemli eseri arasında gösterildi. Ketebe Yayınları etiketiyle Güler Özdemir tarafından Türkçeye kazandırılan “Ruhun Dönüşü”, 1882 yılında Mısır’ı işgal eden İngiltere’nin boyunduruğu altında Mısır halkının yaşadığı değişimi, Kahire’de aynı evde yaşayan halası amcalarıyla etrafında gelişen olaylarla anlatıyor.
Evin okullu çocuğu Muhsin, halası Zenûbe, amcaları Abduh, Hanefi ve Selim’le birlikte yaşamaktadır. Ekonomik sıkıntılar nedeniyle her gün aynı yemeğe talim olan ancak akrabalığın getirdiği sevgi bağı nedeniyle bu meseleyi çok da takmayan ahalinin tek derdi günü kurtarmaktır. Saniye adındaki piyanoyla içli dışlı komşuları Saniye’nin, evlerinin karşısındaki kahvehanedeki erkeklerin bakışlarını üzerinden alamamalarının, “evde kalmış” Zenûbe’nin sinirlerini zıplatması, neredeyse tek dertleridir. Aynı sıradanlıkla geçen günler birbirini kovalarken, beş akşam üst üste aynı yemeğin sofraya gelmesi ufak tefek marazlara neden olurken, bir gün Saniye, piyanosunu tamir ettirmek için Muhsin’i eve çağırır. Saniye’nin evine giden Muhsin piyanoda bir anormallik göremez. Fakat orada Saniye’yle baş başa kaldığı zaman aralığında komşu kızına hafiften abayı yakar. Aslında abayı yakan tek kişi o da değildir. Amcaları da Saniye’nin peşinden koşmaktadır, evin karşısında bütün gün Saniye’nin balkona çıkmasını bekleyen Mustafa da. Muhsin, okulu tatil olduğunda memleketine döner ve Saniye’den bir mektup bekler. Zira onu piyanosunda hiçbir şey olmamasına rağmen evine davet etmesi bir sinyaldir. Muhsin, bundan, Saniye’nin de onda gönlü olduğuna inanır ve annesiyle babasının yanında kaldığı süre zarfında gözü, Saniye’den gelecek olası bir mektuptadır.
Muhsin memleketine döndüğünde aklı Saniye’de olmasına rağmen evdeki değişime kayıtsız kalamaz. Çünkü Muhsin’in babası İngiliz ve Fransız konuklarıyla yaşadığı toprakların kaderini belirleyen toplantılar yaparken annesi de kılığı kıyafeti üzerinden onu köylü gibi görünmekle suçlar. Ailesine göre köylüler, birer köledir. Bir tas çorbaya talim etmelidirler ve “sahipleri”nin isteklerini üç kuruşa yerine getirmelidirler. Muhsin bunlara şahit olup tekrar Kahire’ye döndükten sonra başta aynı evi paylaştığı akrabaları olmak üzere çevresine karşı bakışı tamamen değişmiştir. Kahire de aynı Kahire değildir. Kahvedeki düz gazoz, ismiyle ısmarlanır, erkekler giyim kuşamıyla birbirlerine hava atar hale gelmiştir. Yine de Saniye davası ev ahalisi için bitmemiştir. Ancak nihayetinde herkese mavi boncuk dağıtan Saniye, başka biriyle evlenince hem her şey sona ermiş hem de yeniden başlamıştır…
Tevfik el-Hakim, “Ruhun Dönüşü”nde, minimal ölçekte bir ulusun dönüşüm hikâyesini kaleme alırken, bunu hem birey hem de toplumsal bağlamda, bizzat insanın beşeriyetiyle yaparak meseleyi daha doğal bir biçime sokuyor. Oyun yazarlığı vesilesiyle bir melodram olan romanın kurgusunu aktif tutup diyaloglarla zenginleştirerek romanın katmanlarını açıyor ve aynı zamanda sembolizmden de faydalanarak okuru farklı biçimlerde düşünmeye ve romanı yönlendirmeye sevk ediyor.


















