
Yalvaç kadınlarının aşkı, başladığı çağda bitmiyor. Birinin susturulduğu yerde diğeri konuşuyor. Bin yıllar geçiyor. Biri taş yontuyor, biri film çekiyor, biri inancı uğruna evliliği reddediyor, biri ateşin içinden geçiyor. Bazı aşkların yalnızca iki insan arasında yaşanmadığını, insanın kendisiyle, bedeniyle ve özgürlüğüyle kurduğu bir tutkuya ve hesaplaşmaya dönüştüğünü okuyoruz.
Babalar ve Kızları‘yla Turgut Özakman İlk Roman Ödülü’nü kazanan Selda Uygur, Bilgi Yayınevi etiketiyle yayımlanan ikinci romanı Yalvaç’ta farklı çağlarda yaşamış kadınların hikâyelerini “tutku”nun izinde birbirine bağlıyor. Romanı okurken kendi aşkının ve bedeninin sahibi olmaya karar veren bu kadınları çok seviyoruz ve onların direnişine katılıyoruz.
“Âşık kadınlar tehlikelidir. Kendilerinden önce nefesleri yola çıkar.
Mezar taşlarına yazılacak ağıtların peşine düşmezler.
Sarkmaya başlayan memelerinden çekinmezler. Düşen elbise askılarını
omuz başlarına geçirip memelerini toplayıp yola düşerler.
İlk cadının selamı var sana. Dinle onu.“
Kadın Bedeninden Çağlara Yayılan Bir İsyan
Tarihöncesinden Antik Roma’ya, erken Hıristiyanlık döneminden günümüz İstanbul’una uzanan Yalvaç; farklı çağlarda yaşayan Gece, Alva, Livia ve Tekla’nın hikâyelerini bir ruhun çağlar boyunca süren yolculuğuyla birbirine bağlıyor. Bu yolculuk hem mistik bir ruh aktarımının hikâyesi hem de kadın bedeninin binlerce yıldır maruz kaldığı tahakküme karşı kesintisiz bir direnişin anlatımı.
Kadın Bedeni Tahakkümün Alanı mı, Özgürlüğün Başlangıcı mı?
Yalvaç’ın en güçlü yanlarından biri, kadın bedeninin tarih boyunca nasıl denetlenmeye çalışıldığını göstermesi. Kadının nasıl giyineceği, kiminle evleneceği, cinselliğini nasıl yaşayacağı, inancını nasıl sürdüreceği, ne üreteceği ve hatta nasıl yaşayıp nasıl öleceği üzerine kurulan erkek egemen düzen, romanda farklı çağlarda farklı biçimlere bürünüyor. Gece’nin çocukluğundan Livia’nın işkence gören bedenine, Tekla’nın evliliği reddedişinden yetişkin Gece’nin taciz karşısındaki öfkesine kadar “Kadın kendi bedeni üzerinde söz sahibi olmalı.” düşüncesi farklı biçimlerde karşımıza çıkıyor. Yalvaç, bu hakkın nasıl kazanılabileceğini anlatıyor. Yaratarak, direnerek ve susmayı reddederek…
Livia, kendisine köleliği dayatan dünyaya karşı heykel yontuyor. Gece, kendisini görünmez kılmaya çalışan dünyaya karşı film çekiyor. Tekla, bedenini başkalarının belirlediği bir evliliğe teslim etmek yerine inancını ve iradesini seçiyor. Alva ise sınırları zorlayan, toplumun çizdiği çemberin dışına taşan bir figür olarak karşımıza çıkıyor.
Sanat, hayatta kalma biçimine dönüşüyor. Bir kadının taşta kendi ellerinin izini bırakmasıyla başka bir kadının kameranın arkasına geçmesi arasında binlerce yıl geçse de kadının başkaldırısı değişmiyor.
Eril tahakkümün kadına biçtiği makbul kimlik; itaat eden, sınırlarını bilen, bedenini denetleyen ve başkalarının beklentilerine göre yaşayan kadındır. Oysa arzulayan kadın kendi iç sesini keşfeder. Kendi arzusunu keşfeden kadın, yönetilemez. Bu yüzden romanın kadınları yalnızca erkeklere karşı değil, onları tanımlayan bütün kalıplara karşı mücadele ediyor.
Yalvaç’ta geçmiş hiçbir zaman gerçekten geçmiş değil. Binlerce yıllık kadın hafızasını bir sarmalın içinde keyifle okuyoruz.
Yalvaç’ı ilginç kılan önemli unsurlardan biri de beden hafızası fikri. Gece, Alva, Livia ve Tekla birbirlerinden binlerce yıl uzakta yaşıyor. Fakat hikâyeleri birbirinden kopuk değil. Bir kadının yaşadığı acı, diğerinin bedeninde yankılanıyor. Birinin yarım bıraktığı mücadele, diğerinde devam ediyor. Susturulan sesler, başka bir çağda yeniden duyuluyor. Kadınların başından geçenleri kronolojik bir çizgi yerine sarmal bir hafıza içinde düşünmemizi sağlıyor.
Romandaki Hekate imgesi de bu açıdan son derece anlamlı. Üç başlı tanrıça; geçmiş, şimdi ve gelecek arasında duran bir eşik. Kadınların farklı çağlardaki hikâyelerini birbirine bağlayan bu sembol, bugünün dünyasında kadına atfedilen rolleri yeniden düşünmenin bir yolu oluyor. Gece’nin çocukluğunda TRT’de yayınlanan Sibel Egemen klibinde gördüğü Hekate heykelinden başlayan yolculuk, onu yıllar sonra Yalvaç’a götürüyor. Böylece hikâye başladığı yere dönüyor…
Bir kadın, kendisi için yazılmış hikâyeyi reddedip kendi hikâyesini yazmaya başladığında ne olur?
Merak ediyorsanız mutlaka Yalvaç’ı okuyun.


















