Masthead header

Gogol’ün “Burun” adlı kitabı, Mehmet Yılmaz çevirisiyle Can Yayınları tarafından Kısa Klasikler dizisinden yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Burun, Rus gerçekçiliğinin öncüsü Gogol’ün monarşinin hüküm sürdüğü çarlık döneminde kaleme aldığı Petersburg Öyküleri derlemesi içinde yer alan öykülerden biri. Ait olduğu yüzü terk eden bir burnun ve o burnun sahibi devlet memurunun gerçeküstü hikâyesini anlatıyormuş gibi gözükse de, dönemin Rusya’sına ve Rus toplumuna dair son derece gerçekçi bir bakış açısı sunan Burun aynı zamanda bir hiciv şaheseri. 

“Gogol uzun süre bu şakanın basılmasını istemedi; ama biz, bu öyküde öyle şaşırtıcı, akla sığmaz, neşeli, özgün şeyler bulduk ki öykünün elyazmasının bize verdiği zevki okuyucularımızla paylaşmaya razı olması için kendisini güçlükle kandırabildik.”
Aleksandr Puşkin

#kısaklasikler #rusklasikleri #rusgerçekçiliği #devletmemuru #bürokrasi #hiciv

Dizi: Kısa Klasikler
Tür: Öykü
Sayfa sayısı: 64
Fiyat: 8,50 TL      

NİKOLAY GOGOL, 1809’da Uk­ray­na’da doğ­du. Halk kültürünü yansıtmak­la bir­lik­te alı­şıl­mışın dışına çıkan ilk öyküle­ri Rus ede­bi­yatına ye­ni ve di­ri bir ha­va ge­tir­di. Genç yaşında ünle­nen Go­gol’ün ilk hayran­ları arasında şa­ir Alek­sandr Puş­kin ve eleş­tir­men Vis­sa­ri­on Belins­ki de vardı. Mirgorod Öyküleri ve Petersburg Öyküleri, Go­gol’ün Rus ede­bi­yatında­ki ye­ri­ni da­ha da sağ­lam­laş­tır­dı. Çar I. Ni­ko­lay döne­minde­ki yoz­laşmış bürok­ra­si­yi acımasızca ala­ya alan Müfettiş adlı güldürüsünün ge­ri­ci basından gördüğü büyük tep­ki üze­ri­ne Rus­ya’dan ayrılmak zo­run­da ka­lan Go­gol, çe­şit­li aralarla 1842’ye ka­dar Ro­ma’da ya­şadı. Ölü Canlar adlı ro­manı, serf­lik düzeni ve devlet yönetimindeki ada­let­siz­lik­le­riy­le feo­dal Rus­ya’yı yansıtıyor­du. Go­gol’ü ününün doru­ğu­na ulaş­tıran yapıtı Ölü Canlar ol­du. Rus ede­bi­yatının öncü isimlerinden ka­bul edi­len Go­gol, ya­şa­mı­nın son döne­min­de ruh­sal bunalım­lar ge­çi­rip 1852’de Mos­ko­va’da öldü.
 
MEHMET YILMAZ, 1956’da Eskişehir’de doğdu. 1981’de Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. 1983’te Konstantin Paustovski’nin öykülerinden derlediği Taşan Irmaklar‘ı yayımlandı. Çevirdiği eserler arasında Diriliş (Tolstoy), Ateş Meleği (Valeri Brüsov) yer alır. Türkiye Yazarlar Sendikası üyesi olan Mehmet Yılmaz, Bod­rum’da yaşıyor.
 
Kısa Klasikler serisinin diğer kitapları: Fyodor Dostoyevski: Uysal Kız; H.P. Lovecraft: Nyarlathotep;  Gustave Flaubert: Saf Bir Yürek; Lev Tolstoy: Polikuşka, İnsan Neyle Yaşar; John Stuart Mill: Düşünce ve Tartışma Özgürlüğü Üzerine; Platon: Kriton ya da Görev Üstüne; Herman Melville: Kâtip Bartleby; Anton Çehov: Altıncı KoğuşÖylesine Bir Hikâye; Alexis de Tocqueville: Demokratik ZorbalıkÇoğunluğun Zorbalığı; Henry David Thoreau: Yürümek; Émile Zola: Nasıl Ölünür; Arthur Schopenhauer: Mutlu Olma Sanatı; Edgar Allan Poe: Morgue Sokağı Cinayetleri; Jane Austen: Evlilik; Nikolay Gogol: Palto; Charles Dickens: İşaret Memuru; Oscar Wilde: Yalnız Sıkıcı İnsanlar Kahvaltıda Parıldar; Charles Darwin: Lapa Lapa Kelebek Yağıyordu; Desiderius Erasmus:  Tatlı Gelir Yaşamayana Savaş; Nikolay Gogol: Neva Bulvarı; Mark Twain: Hadleyburg’ü Yozlaştıran Adam; Jack London: Kızıl Veba; Sun Zi: Savaş Sanatı; Marcel Proust: Kıskançlık; İvan Turgenyev: Klara Miliç, Paul Lafargue: Tembellik Hakkı, Jean-Jacques Rousseau: Siyasal Gövde; Henry James: Ustanın Dersi; E.T.A Hoffmann: Altın Çanak

edebiyathaber.net (11 Haziran 2021)

Füruzan’ın iki uzun öyküden oluşan kitabı Sevda Dolu Bir Yaz Yunancaya çevrildi. Yunanistan’da Thanos Zaragkalis çevirisiyle “Ena kalokairi yemato agapi” adını alan kitap Çukatu Yayınevi tarafından yayımlandı.

Yunanistan’ın yüksek tirajlı Kathimerini gazetesindeki köşesinde kitaba yer veren eleştirmen Chryssa Spiropulu ise, “Füruzan’ın anlatım tarzı Katherine Mansfield’inkine benzer. Yazarın bazı anlatımlarında kahramanların iç dünyasındaki tasvirler, dış dünyadaki mekânlarla bütünleşir” diyerek yazarın edebiyatını değerlendirdi.

Sevda Dolu Bir Yaz’da iki uzun öykü tematik olarak birbirini tamamlar. Yazar öncü, ilerici, özgün bir anlatımla hikâyelerini oluştururken, anlatımına modernist bir boyut katar. Düz bir anlatım tarzı kullanmaktan kaçınır, kullandığı öz ve biçimle kendine has bir anlatım tarzı yaratır. Daha önce yaşanan ve gelecekte yaşanacak olan olaylara duygusallıkla odaklanır. Kişisel anılarda hüküm süren çelişkiler, yaşamın zorlukları, dertler, yaşanan hüzünler, aile bireylerinin ve dostların kaybı, hızla değişip kaybolan bir dünyada, zor durumlarda, hüzün dolu olaylar yaşanırken, kadınların candan dayanışması… Çok kişili bir panoramik fresk gibi, hikâyelerinde kişilerin yaşadığı ekonomik ve toplumsal çelişkiler yaşamlarını köstekler.

Birinci hikâyede, kentin güzel, varlıklı semtlerindeki, malikânelerde yaşayan –toplumsal saygınlığa sahip– aynı zamanda teorik olarak kendilerini yardımsever sayan bayanlar, sıkça görüştükleri aralarında sınıfının bahşettiği otoriter bir babaanne ile hizmetçiler, evlatlıklar ve konakta yaşayan gayri meşru küçük bir kıza gelecekte yaratabileceği etik sorunlara karşı baskıcı yöntemlerle çözümler üretmesi işlenir.

İkinci hikâyede yaşanan olaylar ise ailenin küçük kız torunu tarafından anlatılır. Aile bireyleri hayatlarındaki büyük zorluklara, başları dik, umut ve dürüstlükle göğüs gerer, Rum komşu ve dostlarının acılarını kendi acılarıyla birlikte yaşar, hüzünlerine destek olur. Ne ki yaşamın dayattığı acılar sonucu küçülen aile birlikteliği dağılır.

Kaynak: Literaedebiyat.com (11 Haziran 2021)



Philippe Djian’ın “Yansımalar” adlı romanı, Hakan Tansel çevirisiyle Ayrıntı Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Philippe Djian, metinlerinde kurduğu canlılık ve akıcı üslupla, hayata dair bilgece deyişleri, felsefi göndermeleri, içinde hep bir belirsizlik ve soru barındıran kimi tespitleriyle çağdaş dünya edebiyatında önemli bir yere sahip. Dostluk, cinsellik, şiddet, sadakat, arabalar, alkol ve tütün Djian’ın eserlerinin vazgeçilmez kavram ve motifleri arasında… Yaşamda kaybedenlerden yana zarını atan, ama bu esnada hırpalanmış insanların varoluşlarındaki parıltılara, hayatta kalma çabalarına da ustalıkla eğilen Djian modern edebiyatın istisnai kalemlerinden… 

Yansımalar romanı, başkarakteri Marc’ın hesapta olmayan ve apansız gelişen olaylarla mücadele ederek hayatını eski düzeninde tutabilme, daha da önemlisi “suçlu” olmadığı için kendisini “suçlu” ilan ettirmeme azmine odaklanmakta. Bu kadar da olur mu dedirtecek türden olaylarla; bir değil, tam iki cesedin –farklı zamanlarda– katili değil, ama adeta üzerine kaldıkları bir çeşit muhatabı olmak Marc’ın hayatına gerilim ve hızı dahil eder. Bu yönüyle Yansımalar romanı, polisiyeye kapı aralanan zengin bir anlatıya da dönüşüyor…

Hayatın bizi nereye sürükleyeceğini Tanrı bilir, Annie. Sonuçta ne elde edileceğini Tanrı bilir. Kolaylığı seçmeye karar veriyoruz, lakin birdenbire her şey karmaşıklaşabiliyor. Varoluşumuzun büyük bölümünü hatalarımızın bedelini ödemekle geçiriyoruz, bilirsiniz; bunu ben icat etmedim. Her gün teyit edilebilir.

edebiyathaber.net (11 Haziran 2021)

Uçanbalık Yayınlarının 2021-2022 Yayın Kataloğu yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Tudem Yayın Grubu, Uçanbalık markası ile 2-7 yaş arası çocukları nitelikli eğitim ve edebiyat kitapları ile buluşturmaya devam ediyor. Uçanbalık Yayın Kataloğu 2021-2022Uçanbalık Kültür ve Uçanbalık Eğitim olmak üzere iki ayrı bölümden oluşuyor.

Uçanbalık Eğitim, bu yılı yepyeni bir eğitim setiyle karşılıyor. MEB Okul Öncesi Eğitim Programı’na uygun olarak hazırlanan Ana Sınıfı Seti, 6 fasikül, 5 eğitim kitabı, 2 kültür kitabı, 4 değerlendirme materyali olmak üzere toplam 17 parçadan oluşuyor. Ana sınıfına ait tüm kavramları ve kazanımları içeren set, hayal gücünü harekete geçiren, merak uyandıran sayfalarıyla çocukların odaklanma yeteneğini geliştiriyor.

Bilim, teknoloji, mühendislik ve matematiği bir araya getiren STEM felsefesini sanatın tasarım ve keşif gücüyle zenginleştiren STEMA Erken Öğrenme Seti ise okul öncesi dönemindeki çocukları düşünmeye, tasarlamaya, sorgulamaya ve üretmeye davet ediyor. 36+48+,60+ Erken Öğrenme Setleri de çocukları incelemeye, üretmeye ve düşünmeye yönlendiriyor. Bu yıl koleksiyona yeni eklenen Ana Sınıfı Kitapları, MEB’in Okul Öncesi Eğitim Programı ile uyumlu, tamamlayıcı kavramların yer aldığı zengin içeriğiyle çocukların matematik, görsel algı-dikkat, çizgi, sanat, robotik kodlama ve İngilizce alanlarında gelişimlerini destekliyor.

Uçanbalık Kültür, masaldan öyküye, tiyatrodan şiire uzanan geniş yelpazedeki kitaplarıyla çocukların okuma ve keşfetme serüvenine eşlik etmeyi sürdürüyor. Yirmiden fazla dinozor türünün arzıendam ettiği Dinozorların Şarkısı; ayrıca ”küçük” ve ”büyük” kavramlarının peşinde koşturan, duygusal bir büyüme kitabı olan Matilda ve Aydede, 2021’in öne çıkan kitapları arasında yer alıyor. 2019 Tudem Edebiyat Ödülleri’nde dereceye giren, sözcüklerle değil çizgilerle bilinmezliği aktaran Evden Çıktığımda ve gerek epik anlatımı gerekse etkileyici çizgisiyle korkuya meydan okuyan Gece Parlayan küçük okurların kitaplıklarına girmeye hazırlanıyor. Yayımlandığı ilk günden bu yana küçük-büyük herkesi güldüren ”Mıymıy Teyze” serisi de altıncı macerası Sokakta ile sevenleriyle buluşacak olmanın heyecanını yaşıyor. Bu arada, kütüphanelere bir aslan gireli tam 15 yıl oluyor! İçimizi okuma sevgisiyle dolduran Kütüphanedeki Aslan sıcacık öyküsüyle çocuk kitaplıklarının olmazsa olmaz eserlerinden biri olmaya devam ediyor.

Uçanbalık etiketiyle yayımlanan 200’den fazla eserin yer aldığı bu katalogda her kitabın ve serinin özeti, erken öğrenme programına uygun kavramlar, temalar ve kitapların hitap ettiği yaş grupları ayrıntılarıyla bulunuyor. Ayrıca çevrimiçi de uygulanabilir okul etkinlikleri seçkisi ve Okul Öncesi İlk Yıllar Programı (PYP) ile ilişkilendirilen Uçanbalık kitap listesi, kataloğun içeriğini zenginleştiriyor.

Uçanbalık Yayın Kataloğu 2021-2022; kitap, eğitim materyali ve etkinlik belirleme sürecinde hem öğretmenlere hem de ebeveynlere büyük kolaylık sağlıyor.

 Kataloğu incelemek için tıklayın.

edebiyathaber.net (11 Haziran 2021)

Peter N. Stearns’ın “Dünya Tarihinde Sanayi Devrimi” adlı kitabı, Nurdan Soysal çevirisiyle Say Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Sanayi devrimi insanlık tarihinde son üç yüzyıl içinde kaydedilmiş en önemli gelişmedir ve günümüzde dünyayı biçimlendirmeye devam etmektedir. Sanayileşme o kadar önemli bir olaylar silsilesidir ki bu süreçte ortaya çıkan yeni üretim yöntemleri ve örgütlenmeleri insanların yaşam, eğlenme ve siyaset yapma tarzlarını kökten değiştirmiştir.

Bu kitap sanayi devriminin dünya tarihini nasıl biçimlendirdiğini keşfederek, devrimi başlatan uluslararası faktörlere ve devrimin tüm dünyayı etkisi altına alışına özgün bir bakış açısıyla yaklaşıyor.

Yazar Peter N. Stearns sanayi devrimiyle ilgili kitapların çoğunun aksine konuyu başta İngiltere olmak üzere Avrupa ile sınırlı tutmayıp, Rusya, Japonya, Çin gibi küresel aktörlerin ve Brezilya, Türkiye, Mısır gibi gelişmekte olan ülkelerin yaşadığı deneyime de ışık tutuyor.

Dünya Tarihinde Sanayi Devrimi dünya tarihi, genel tarih ve iktisat alanlarında bilgi edinmek isteyenlere aradıklarını veren bir kitap.

“Bu kısa ve öz metin tam genel okura göre.”

—David Northrup, Boston College

edebiyathaber.net (11 Haziran 2021)

Henry James’in kaleme aldığı “Aspern’in Mektupları’’ son derece dingin bir novella olarak karşımıza çıkıyor. Olay akışı, 19. yy sonlarını yansıtan Venedik manzaraları esintisiyle eski, virane bir saray ve bahçesinde geçer. Kişiler ise bir editör, yaşlı bir kadın ve onun oldukça yaşlı teyzesinden ibarettir. 

Sade bir mekân ve az sayıda kahramanlar arasında kurulan olay örgüsü, Jeffrey Aspern’in gençliğinde sevdiği kadına yazdığı mektupların peşine düşen eleştirmen ve biyografi yazarı başkahramanın bu konudaki çabaları üzerine kurulu. Başkahramanın tek amacı, hayranı olduğu Aspern’in anısına, yaşamına dair katkıda bulunmaktır. 

Kurgunun sadeliği, düğüm bölümünün ve merak unsurunun novellanın sonuna dek sürmesine engel değil. Bu özelliğiyle okuru yormadan ve sıkmadan dingin bir atmosferin içinde bir okuma yolculuğuna çıkartıyor “Aspern’in Mektupları’’.

Evlerinde yıllardır münzevi bir yaşam süren ve neredeyse hizmetlilerinden başka kimseyle görüşmeyen teyze – yeğeni, yazar şöyle tasvir eder: “Böylesine  şiddetli bir gözlerden uzak yaşama peşin hükmüyle hiç karşılaşmamıştım; bu sessiz kalmanın da ötesindeydi -avlanmış yaratıkların ölü taklidi yapmalarına benziyordu. Bu iki hanımın ziyaretçileri ve dünyayla bağlantıları yok görünüyordu.’’

Yeğen Miss Tita’nın, kiracıları konumundaki kendisinden yaşça çok genç olan editöre duyduğu platonik aşk, olay akışı boyunca geçmişte Jeffrey Aspern’in, teyzesi Miss Bordereau’ya duyduğu aşk dışındaki tek sevgi bağıdır. Tutkulu bir aşk yerine bir yazarın edebî tutkusunun ön planda olduğu, bariz entrikalar yerine kibar çekişmelerin öne çıktığı kitap, sadeliğiyle kendine özgü bir tarzı yansıtıyor. Ana sahne, kurnaz bir yaşlı kadınla yeğeni gibi dış dünyadan kopmuş iki zorlu kadının arasında amacına ulaşmayı neredeyse sabit fikir haline getirmiş editöre ait. Öyle ki bu, çevresinden; “O mektuplarda evrenin bilmecesinin çözümünü bulmayı umduğunu sanacaklar,’’ tarzında yorumlar almasına neden olacak denli güçlü bir takıntı, belirlenmiş tek mesleki hedeftir.

Bir edebiyat âşığının, iki yaşlı kadını ikna ederek ellerinde olduğuna inandığı Aspern’e ait mektupları ele geçirmek için verdiği psikolojik savaş, dozunda ve tatlı bir gerilim oluşturuyor: “Yaşlı kadınlara zambaklarla saldıracaktım – kalelerini güllerle bombalayacaktım. Yığılmış karanfillerden oluşan dağın baskısına kapıları boyun eğecekti.’’

Henry James’in, sade üslûbu ile aktardığı anlatım tarzının okurun dikkatini çekmemesi imkânsız gibi görünüyor: “…çalıştım, bekledim, düşüncelere daldım, ümit ettim, altın saatler akıp gitti, bitkiler ışığı emdi, gizemli eski saray solup ardından gün biterken parlamaya başladı, nihayetinde kâğıtlarım Adriyatik’ten esen rüzgârla hışırdadı.’’

Venedik meydanlarının, sokaklarının ve gondollarının eşlik ettiği tasvirler, okuru olayların dışına sürükleyerek zihinsel bir şölen sunuyor: “Florian kahvehanesinin önünde oturuyor, dondurma yiyor, müzik dinliyor, tanıdıklarla sohbet ediyordum: Masaların oluşturduğu büyük küme ve küçük iskemlelerin dalgasız sakin bir gölü andıran Piazza’ya adeta bir kayalık çıkıntı gibi uzandığını gezmiş olanlar anımsayacaktır.’’

Kitap boyunca nesline göre oldukça uzun bir süre hayatta kalmış yaşlı kadının ruh durumu ve davranış tarzı ustalıkla ele alınmış. Öyle ki yaşlı kadının rolü, yeğeni Miss Tita’nın önüne geçiyor. Henry James’in bilinçakışı akımının öncülerinden olduğu ve romanlarında genellikle kahramanlarının sosyopsikolojik yapılarına ağırlık verdiği düşünüldüğünde bu eserindeki kahramanı üzerinde de titizlikle çalıştığı ortaya çıkmaktadır. 

Yazarın, yaşlı kadının mektupları kendisine teslim etmeme konusunda gösterdiği direnci ve bu konudaki kendi takıntısını okura yansıtma tarzı, anlatıdaki duyguların içtenliği yansıtma başarısına bir örnek olabilir: “Gün içinde keşke Aspern’den kalanlardan hiç haberim olmasaydı dedim ve… benim başıma gelen bu bela, en ölümcül insan çılgınlığı olan ne zaman durmamız gerektiğini bilmemenin haklı cezasıydı.’’

Viktor Bensusan çevirisiyle Sia Kitap’tan çıkan “Aspern’in Mektupları’’ ilk kez 1888’de The Atlantic Mentley Dergisi’nde yayımlanarak aynı yıl kitap olarak basımı yapılmış. Henry James’in, sinemaya da uyarlanan kitabını Byron’un mektuplarından ilhamla kurguladığı bilinmektedir. 

Selva Trak Ulupınar – edebiyathaber.net (10 Haziran 2021)

Hürer Ebeoğlu’nun “Rüyaların Yazıldığı Yer” adlı romanı Küsurat Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Her gün olduğu gibi bu sabah da akrebi, yelkovanı, zamanı ve önemi olmayan saatlerinin zili çalınca yataktan kendilerini sökerek kalktılar. Ayaklarını soğuk, yılanımsı terliklere sokarak uzun süredir kimsenin tatlı tatlı süzmediği suratsız suratlarını aynanın önüne koyup, çirkin dişlerini fırçaladılar. Hepsine birer vahşi batı hüznü boca eden enine çizgili Daltonumsu pijamaları düzgünce katlayıp dolaba koydular ve onlara birer nikâh töreni sıkıntısı iğneleyen gri takımlarının içini etleriyle, etleri tutan kemikleriyle doldurup çölün ortasında rüyaların yazıldığı yere doğru süresi belirsiz bir otobüs yolculuğuna çıktılar. Evet, onlar birer rüya yazıcısıydı ve Dünya gezegenindeki insanların rüyalarını yazıyordu…

Cam bir levha üzerine durmadan rüya yazan rüya yazıcılarının kimi işinden çok memnunken kimi bambaşka heyecanlara atılmaktan çekinmiyor. Sonuçta yazıcıların da bir zamanlar duyguları vardı! O duygular uğruna kendini ateşe atan yazıcıların rüya ile gerçek arasında kalan zihinlerine eşlik etmek, rüya yazıcılarını yakından tanımak ve yepyeni bir evrene adım atmak için sayfaları çevirmeye başlayın!

Küsurat Yayınları etiketiyle okuyucusuyla buluşan Rüyaların Yazıldığı Yer, gri takım elbiseleri içindeki birbirinden orijinal karakterlere sahip, “Gelgelelim,” kelimesini yerli yersiz kullanan rüya yazıcılarının evrenine doğru bir maceranın kapılarını aralıyor.

Yazma serüvenine televizyon dizisi senaryolarıyla başlayan Hürer Ebeoğlu’ndan sıradışı bir roman.

“Bazen bir anlığına kendi bilinçaltınızın içine düşersiniz ya, uzay gibi soğuk ve siyahtır orası; bir çatırdama, uğuldama duyarsınız, dünyanın dönerken çıkardığı gıcırtıdır belki de duyduğunuz, o sonsuz boşluk içinde zihniniz daha berrak hale gelir.”

“Yaşam, içinde siyahla beyazı barındırdığı için güzel ve eşsiz. Sen siyahı yaşadın. Beyaz da var.” 

Kalemini daha önce adını bile duymadığımız bir evrene çeviren Hürer Ebeoğlu, Rüyaların Yazıldığı Yer ile absürd mizahın engin sularında sıradışı, biraz da mantıkdışı bir maceraya demir atıyor.

Yazar Hakkında: 28 Mayıs 1981’de İzmit’te doğdu. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema-TV Bölümü’nde okudu. Hanımın Çiftliği, Dila Hanım, Tövbeler Tövbesi, Kaçak gibi televizyon dizilerinin senaryosunu yazdı. İlk romanı Kulağakaçan Böceği 2017 yılında yayımlandı. 2018 Gio Öykü Ödülleri’nde başarı ödülü kazandı. Öyküleri Varlık Dergisi’nde yayımlandı.

edebiyathaber.net (10 Haziran 2021)

Mithat Cemal Kuntay’ın “Üç İstanbul” adlı romanının 15. baskısı Oğlak Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Türk romanının kilometre taşlarından biri daha Oğlak Klasikleri arasında…

Yirmiyi aşkın, önde gelen roman kahramanı, bir romanı roman yapan bütün ruh çözümlemeleriyle karşınızda. Bir o kadar sayıda gerçek tarihi kişilikler ile başka yardımcı unutulmaz tipler romana ustaca yedirilmiş…

Simsiyah ve 33 yıl sürmüş Abdülhamit dönemi baskısıyla “İstibdat İstanbul’u…”

Özgürlük adına iktidara gelenlerin yönetimde olduğu ama Abdülhamit’e rahmet okutturan “Meşrutiyet İstanbul’u…”

Batan bir imparatorluğun bütün sefaleti ile ülkeyi işgal edenlere yaltaklanmada birinci olanların “İşgal İstanbul’u…”

Ve bütün bu İstanbul’ları dikey olarak kesen bir yazar hayatı: Muharrir Adnan Bey.

Bugüne kadar yapılmış olan bütün sıralamalarda ilk 10’a girmiş olan efsanevi roman Üç İstanbul’u okumuş olanlara katılmak isteyenlere…

edebiyathaber.net (10 Haziran 2021)

Edebiyatçıların yaşamlarını, yazdıkları mekânları, son zamanlarda okuduğu kitapları bu defa yakınlarının gözünden mercek altına almaya çalıştık. Yazar Akın Ersöz’ü, eşi Ayşen Ersöz ile konuştuk.

Yazılarını nerede yazar? Yazarken denk geldiğinizde o an yaşadığınız ilginç bir anınız oldu mu?

Akın, çevresini çok iyi gözlemler. Yolda yürürken, otobüs ya da uçakla seyahat ederken hatta alışveriş yaparken bile gözlem yapar. Ayrıntılar ilgisini çeker. O sırada çocukların ya da benim sorduğum soruları cevaplayamaz bile. Yolculuklarında hem el çantasında hem de bavulunda defterleri vardır. İlgisini çeken şeyleri not alır. İnsan ilişkileri çok iyi olduğundan sohbet etmeyi de sever. Bu konuşmalar bazen yazılarına taslak oluşturur. Alınan notlar ve gözlemler son aşamada çalışma odasında bilgisayarda yazıya dönüşür. Yaşadığımız ilginç bir anımız olmasa da Akın’ın üzerinden yıllar geçse de anları, durumları unutmaması ve bize kare kare anlatması şaşılacak bir durumdur.

Eşinizle yazı/ okuma üzerine neler paylaşırsınız?

Eşim hem mesleği gereği hem de yazar olmasından dolayı iyi bir okurdur. Ben de üniversite yıllarından başlayarak çok değişik yayınları severek okurum. Akın ile okuduğumuz kitapları okumalarımız bittikten sonra konuşuruz. Bir kitabı almaya karar verme aşamasında o kitabın yazarını tanımıyorsam Akın’a sorarım. Düşünceleri bazen kararsız kaldığım bir kitabı okuma konusunda bana yol gösterici olur.O daha çok öykü ve roman ağırlıklı okur. Ben ise farklı türlerde ve alanlarda kitaplar okumayı severim. Onun okumadığı kitapları bazen onunla paylaşırım. O kitaplar ilgisini çekmese de yorumumu sabırla dinler. İkimiz de dergi okumayı severiz. Edebiyat, sanat, gezi hatta popüler bilim dergileri izliyoruz. Salgın günleri izin vermiyor ama birlikte kitapevi gezmeyi de çok severiz.

 Yazdıklarıyla ilgili sizden ne tür fikir/ öneri alır?

Öykülerini yazarken öneri almaz. Ancak yazdıktan sonra bazen öykülerini okutur, öyküyle ilgili düşüncelerimi sorar. Gerekli görürse öyküde değişiklikler yapar.

Yazı yazarken vazgeçemediği ritüelleri nelerdir?

Genellikle küçük not defterlerine ya da kâğıtlara yazar. Bu notlar daha sonra bilgisayarda öyküleşir. Yazı yazarken sessiz bir ortam ister ve yazdıklarına odaklanır. Yazarken çay içmeyi sever.

 Son olarak, elinde en son gördüğünüz kitapları öğrenebilir miyiz?

Okuma listelerimizi Cumhuriyet Kitap gibi kitap eklerinden yararlanarak birlikte hazırlarız. Belirlediğimiz 8-10 kitabı son bir yıldır kitapevlerine gitmek yerine maalesef internetten istiyoruz. Daha önce söylediğim gibi ortak okumalarımız olan kitaplar hakkında da konuşuruz. Eşimin son günlerde okuduğu kitaplar şunlar: Son Adım (Ayhan Geçkin ), Kum Tefrikaları ( Ömür İklim Demir ), Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde ( Mahir Ünsal Eriş ), Veba Geceleri ( Orhan Pamuk ), Ayna Çarpması ( Murat Özyaşar )

edebiyathaber.net (10 Haziran 2021)

Konak Belediyesinin düzenlediği “Kadın Öyküleri” Kısa Öykü Yarışması’nın bu yılki konusu “Kadınlar, Kentler, Umutlar”.

YARIŞMA ŞARTNAMESİ

A)YARIŞMANIN AMACI

Konak Belediyesi “Kadın Öyküleri” Kısa Öykü Yarışması; edebiyat dünyasına yeni yetenekler kazandırmak, olağanüstü bir süreçten geçtiğimiz bu günlerden geleceğe eserler bırakmak, kentin kültür sanat hayatına hareketlilik kazandırmak, hem edebiyat meraklılarının üretimini arttırmak hem de kadın yazarların edebiyat dünyasına katılmalarını teşvik etmek amacıyla her yıl düzenli olarak yapılması planlanan bir etkinliktir.

B)YARIŞMAYA KATILIM ŞARTLARI

1-Yarışmaya başvuru ücretsizdir.

2-Yarışma 18 yaş üstü ve SADECE KADIN katılımcılara açıktır.

3- Yarışmaya, Konak Belediyesi çalışanları, birinci derece yakınları ile jüri üyeleri ve birinci derece yakınları katılamazlar.

4-Yarışmaya katılım bireyseldir. Ortaklaşa yazılan öyküler kabul edilmeyecektir.

5-Yarışmaya her katılımcı yalnızca bir eserle katılabilir.

6-Yarışmaya katılımlar sadece e-mail yoluyla kabul edilecektir.

7- Yarışmaya katılan kişiler, şartnameyi kabul etmiş sayılır.

C)YARIŞMAYA KATILACAK ESERLERİN ÖZELLİKLERİ

1-Yarışma dili Türkçedir.

2-Yarışmanın konusu “Kadınlar, Kentler, Umutlar” olarak belirlenmiştir.

3- Yarışmaya gönderilen eserler kısmen veya tamamen yayınlanmamış, başka bir yarışmaya gönderilmemiş ve ödül almamış olmalıdır.

4- Yapıtlar özgün olacak, herhangi bir yapıtı çağrıştırmayacak, bir yapıttan kopya bulundurmayacaktır. Özgün olmadığına kanaat getirilen eserler değerlendirme dışı tutulacaktır.

5-Yarışmaya katılacak eser, Word belgesi A4 boyutunda, en fazla 3 sayfa olacak şekilde, Times New Roman yazı fontu ve 12 (on iki) punto ile, 1,5 satır aralığı bırakılarak yazılacaktır.

6-Dil bilgisi, yazım kuraları ve noktalama işaretlerine dikkat edilmelidir.

Ç) ESER TESLİMİ

1-Eserler konakoykuyarisma@gmail.com mail adresinden yada 422 sok no:73 Konak Belediyesi Kadın ve Aile Hizmetleri Müdürlüğü Türkyılmaz Mahallesi Konak/İzmir adresinden kabul edilecektir.

2-E-mail’in konu kısmına “Kısa Öykü Yarışması Başvurusu” yazılacaktır. İçeriğine de rumuz (en az 6 harfli, anlamlı veya anlamsız harf ve sayılardan oluşmalıdır), eser sahibinin adı, soyadı, eserin ismi, eser sahibinin ikametgah adresi ve telefon numarası yazılmalıdır. Ek dosya olarak; ismi verilmiş eser dosyası ve Ek-1 deki Başvuru Formu doldurulup eklenmelidir.

3- Eser son gönderim tarihi 1 Eylül 2021’dir.

D) ESERİN DEĞERLENDİRİLMESİ

1-Yarışmaya gönderilen yapıtlar şartnameye uygunluk açısından ön jüri değerlendirmesinden geçer. (Ön jüri Konak Belediyesi Kadın ve Aile Hizmetleri Müdürlüğü personellerinden görevlendirilir)

2- Şartnamede belirtilen hususlar dışında düzenlenen başvurular değerlendirmeye girmeden elenecektir. Ön değerlendirme sonucunda uygun görülen yapıtlar Jüri’ye gönderilir. (Ön jüri değerlendirmesini geçemeyen eser sahiplerine katılım belgesi düzenlenmez.)

2-Jüri, incelemelerini 15 Kasım 2021 tarihine kadar tamamlar.

3-Seçici kurul tarafından her eser 100 (yüz) üzerinden puanlanır. Puanlamalar gizli olarak yapılır. Eşit puan almış eserler yeniden değerlendirilip bir sıralama yapılacaktır.

4- Ödül alan eserler ve jürinin uygun gördüğü eserler Konak Belediyesi tarafından kitap olarak basılacaktır. Konak Belediyesi yarışmaya katılan eserlerin, yayın yer ve zamanını tayin etme, kısmen veya tamamen yayınlama yetkisine sahiptir. Konak Belediyesi yarışmaya katılan eserleri, süre ile sınırlı olmaksızın yayma; süresiz olarak her türlü mecrada umuma iletme (dijital ortam dâhil), eğitim ve kültür kuruluşlarına gönderme hakkına sahiptir.

5- Sonuçlar 16 Kasım 2021 günü Konak Belediyesi sosyal medya hesaplarından ve web sayfasından açıklanacak, ödül töreni 22-28 Kasım 2021 haftasında düzenlenecektir.

E)YARIŞMA TAKVİMİ

Son gönderi Tarihi: 1 Eylül 2021

Jüri Değerlendirme:5 Eylül -15 Kasım 2021

Sonucun Açıklanması: 16 Kasım 2021

Ödül Töreni: 22-28 Kasım 2021 Haftası

ÖDÜLLER

Birincilik Ödülü: 5.000 TL+Plaket

İkincilik Ödülü:4.000TL+Plaket

Üçüncülük Ödülü:3.000TL+Plaket Jüri Özel Ödülü:2.500TL+Plaket

JÜRİ ÜYELERİ

Handan Gökçek- Yazar

Müge İplikçi- Yazar

Raşel Meseri- Yazar/Yönetmen

Nergis Seli- Yazar

Hülya Soyşekerci- Yazar/Eleştirmen

ESER GÖNDERME ADRESİ

Mail: konakoykuyarisma@gmail.com Posta: 422 sok no:73 Konak Belediyesi Kadın ve Aile Hizmetleri Müdürlüğü Türkyılmaz Mahallesi Konak/İzmir

Yarışma Koordinatörü: Aslı Yapağılı

İletişim Numarası: 0507 4722107

Web Adresi: www.konak.bel.tr

EK:1 Konak Belediyesi Kadın ve Aile Hizmetleri Müdürlüğü’ne Konak Belediyesi Kadın Öyküleri Kısa Öykü Yarışması için hazırladığım öykü, özgün ve tümüyle kendime ait olup, daha önce hiçbir şekilde yayınlanmamış ve ticari amaçlı kullanılmamış, hiçbir yarışmada ödül almamıştır. Bu eseri daha önce düzenlenen hiçbir yarışmaya göndermediğimi, bu hususun tespiti halinde, yarışma dışı kalmış sayılacağımı kabul ettiğimi ve ödülü almış olmam halinde dahi, aldığım ödülü kuruma iade edeceğimi, bu yarışmaya ait Özel Şartname hükümlerini aynen kabul ettiğimi, bu eserin ve mali, fikri ve sınai hakların, işleme, aslını ve işlemesini çoğaltma, yayma, temsil, dijital iletim de dâhil olmak üzere bütün yayın araçlarla umuma iletim hakları (yazılı olarak çoğaltabilme, satabilme, basabilme veya yayınlayabilme yurt içi ve yurt dışı kuruluşlara ücretsiz verebilme, satma, tekrar yayınlayabilme, işleyebilme, internette ya da herhangi bir mecrada kullanabilme) ve komşu haklarını kuruma sınırsız ve süresiz olarak, tam ve alt ruhsatla devrettiğimi kabul ve taahhüt ederim. …../…../2021 İMZA KATILIMCININ RUMUZU: ADI VE SOYADI : T.C. KİMLİK NO : A D R E S : DOĞUM TARİHİ : TELEFON : ESERİN ADI:

edebiyathaber.net (10 Haziran 2021)

Son iki yıldır kulağa çılgınca gelebilecek birçok talebi zorlanmadan karşıladım. Hatta bir rutin içerisine girdiğimi bile iddia edebilirim. Bir cerrahın açık kalp ameliyatında kaburgaları ayırıp kalbe ulaşması, bacaktan aldığı damarı eskisi ile değiştirmesi ve kesip biçtiği bu bedeni tekrar çalışır hale getirmesi nasıl tanrısal bir mucize gibi gelirse insana ve cerrah için çoğunlukla günde birden çok kez icra ettiği mesleğinden ibaretse, benim için de son derece sıradanlaşmıştı mesleğim.

Meslek dedimse, ne bir kurumsal karşılığı, ne bir odaya kaydı, ne de bir adı vardı. İşim “hiçbir şey yapmamak” üzerine kuruluydu. Aslında pek saygın bir teknik üniversitede tahsil gördüm. Okulumu ve fakültemi seçerken belirli bir kariyer amacı gütmedim. Akademik başarım doğduğumdan beri ayrıksı bir yaşam sürmemden kaynaklanıyordu sanırım. Kökü etrafındaki tüm bitkileri kurutan, kendi habitatında özgün bir yaşam süren nadir bir bitki gibiyim. Sosyal bir beceriye ihtiyaç duymadım hiç. Duygular için kana karışması gereken kimyasalları, erken kesilen göbek bağım ile plasentamda bırakmış olabilirim. Diğer yandan elime geçeni sünger gibi beynime çekebilme yeteneğine sahibimdir. Son derece hızlı okuyabilir, edindiğim bilgileri insanüstü derinliğe sahip hafızamın odalarında uzun süreler boyu saklayabilirim. Elime geçen bir kullanma kılavuzu da olabilir, kalın ciltli eski bir klasik roman da. Durum böyle olunca ezberci sistemde parlak bir öğrenci olabilmem şaşırtıcı değil. Sıra iş güç edinmeye geldiğinde ise durum değişti.

Birkaç iş deneyimim oldu. Sosyopat falan değilim ama iş hayatında sürdürülmesi gereken ilişkiler ağı beni çok zorladı. Her gün aynı binaya girip, sabah dokuzdan akşam altıya dek aynı işi görmek, yatay dikey çeşitli kurallı kurumsal ilişkiler yürütmek ve o ortamda tutunmaya çalışmak beni öldürüyordu. Yapmayı en çok sevdiğim şeye sığındım. İşi bıraktım, bilgisayarıma gömüldüm. Bloglar okudum, internet sitelerinde sörf yaptım, sosyal medya hesaplarını dolaştım… Sanal alemin kuralsızlığı ve hızı kendimi iyi hissetmemi sağladı. Bir yandan ufak tefek yazılım işleri almaya başladım. Faturalarıma ve internet ücretimi ödememe, karnımı doyurmama ve günde birkaç bira içmeme yetiyordu kazandığım. Ancak halen, tek çocuklarını sorgusuz sualsiz kabul etmiş ve mesafeli yapısı ile tatminkar bir ilişki yürütttüğüm mühendis anne babamdan kiram için para desteği almaktaydım.

Gelir artışı konusunda çözüm ararken birinin sosyal medya hesabında “hiç tanımadığım birine içimi dökmek, teselli edilmeden koşulsuz dinlenmek istiyorum!” şeklindeki isyankar paylaşımı zihnimde minik bir mum yaktı. Cevaplamasını beklemiyordum ama “ben sizi dinlerim” diye mesaj attım. “Ne zaman, nerede?” diye dönüt alınca fikrini değiştirmesine olanak tanımayacak hızda yer ve saat bildirdim, buluştuk.

Karşımda gayet hoş görünümlü, benden olsa olsa birkaç yaş büyük, işinde gücünde bir kız oturuyordu. İki votka ısmarladı ve anlatmaya başladı. Yaklaşık iki saat boyunca, kah ağladı kah güldü ama hep konuştu. Hatta bir ara bana sarıldı. Ona son derece doğal olarak sıkıca karşılık verdim ve sırtını sıvazladım. Hiç bir söz etmeden, fakat göz temasını da kesmeden dinledim onu. Her gün ilgili ilgisiz izlediğim bir ton videoya gösterdiğim ilgiden farkı yoktu benim için. Sonunda onu öğüt vermeye kalkmadan dikkatle dinlediğim için teşekkür etti, yaşadığının bir çeşit aynalanma etkisi yarattığını, kendini çok daha iyi hissettiğini söyledi ve “ne kadar?” diye sordu. Omuz silktim ve “önemli değil” dedim. Masaya bir miktar para bıraktı, elimi sıktı, böylece ayrıldık.

Hemen o akşam “kiralikbiri” adlı bir sosyal medya hesabı açtım. Açıklama kısmına “hiçbir şey yapmayan adam” yazdım. Yine aklımın çöplüklerinden derlediğim yöntemleri kullanarak takipçilere ulaştım. Kısa bir süre sonra mesaj kutumda “ne yaptığını tam anlamadım ama bu akşam bir konsere gitmek istiyorum. Bana eşlik edecek kimse yok. Benimle gelebilir misin?” şeklinde bir soru gördüm. İşte başlıyorduk, “tam olarak bunu yapıyorum, zaman ve mekan bildir lütfen” diye cevapladım. Çıkmadan evvel de bir özçekim yapıp “ ‘kiralık biri’ bugün konsere götürülüyor” yazdım. O akşam müşterimin ellerini kollarını sallayarak rahatça eğlenebilmek için yanında oturan birinin samimi ve gülümseyen bir suratla onu onaylamasına ihtiyaç duyduğunu gördüm.

Ertesi gün kendime bazı kurallar belirledim,

-Gerçek adını paylaşma.

-Adresini ve telefonunu verme, mesaj kutusundan iletişim kur.

-Kimseyle birden fazla görüşme.

Derken, doğum günü yemeğine eşlik etmemi ve ona bir hediye almamı, sınavdayken kapıda beklememi, onu koklamamı ve kötü kokup kokmadığını dürüstçe söylememi, yazdığı öyküyü, çaldığı gitarı dinlememi ve fikrimi belirtmemi, taşınacak olup eşyalarını toplarken yanında bulunmamı, yılbaşı ağacını onunla süslememi, köpeğini gezdirirken beraber yürümemi, kendi reçetesi ile hazırladığı yemekleri denememi, ona çiçek göndermemi, kendine manikür yaparken anlattığı dedikoduları dinlememi, korktuğu bir tahlilin sonucunu alırken eşlik etmemi, pikniğine katılmamı, sadece memelerine bakıp boyutlarının aynı olup olmadığını bildirmemi, annesinden nefret ettiğini kimseye söyleyemediğinden bana tüm detayları ile defalarca anlatmasına izin vermemi ve daha nicelerini talep edenler oldu. Hepsini rahatlıkla yerine getirdim. Diğer yandan hamile kalmak isteyip yardım bekleyen, sevgilisini takip etmemi talep eden, eski sevgilisini kıskandırmak için el ele gezmek isteyenler gibi ahlaksız görevleri reddettim. Görevler konusunda seçiciydim, hem de paşa gönlümün kararıyla!

Gördüğüm herkes, vıcık vıcık, iç içe ilişkiler kurarken, bu kadar çok yalnız insan olduğunun farkında değildim doğrusu. Sanal alemdeki mutlu insanların sahteliğini artık hepimiz görebiliyorduk da kırgınlığını imalarla anlatan, direkt iletişimden sakınan, sınır koyunca ayıplayan, çok gülerse korkutan, hiç gülmezse burnu havadalıkla yaftalayan bir toplumda bu kadar dışlanmış birey olması görülmeyen tarafıymış işin.

Hepsinin içindeki boşluk öyle büyüktü ki, o tarafa doğru fısıldandığında bile yankılandığından kimselere göstermek istemiyorlardı bu yanlarını. Bir daha karşılaşmayacakları birini kiralamak o boşluğu açmak için  biçilmiş kaftandı. Böylelikle hatırı sayılır bir gelirim olmuştu. Yaşadığımız sahte ama bir bakıma çok da filtresiz paylaşımdan hoşlanıyordum da. Ta ki bir hafta öncesine kadar…

Yine aynı yolla bir mesaj aldım. “Evimi temizleyeceğim, atmam gerekenler var, bana eşlik edebilir misiniz?” İlk anda bir zamanlar haberlerde sık gösterilen “çöp ev”ler aklıma geldi. Sanıyorum potansiyel müşterim çöplerinden kurtulmak istiyor ama tek başına vazgeçmek onu zorluyordu. Hep yaptığım gibi profillini inceledim. Orta yaşlarda, çok sıradan görünümlü bir ev hanımıydı. Bahçesindeki gülleri, annesi ile içtiği kahveleri, kedisini falan paylaşmıştı. İşi kabul ettim. Dar sokaklardaki asansörsüz eski apartmanlardan birinin bahçe katında yaşıyordu. Beni binanın giriş kapısında karşıladı. Profilindeki fotoğraflarından biraz farklıydı. Saçları yağ içindeydi, kendisine büyük gelen bir çiçekli elbise giymişti ve sırtındaki siyah hırka üzerinden dökülüyordu. Hayal ettiğim çöp ev sahibi ile uyumluydu durum. İçeriye birlikte girdik.  Çürümüş çöp ya da ıslak kalmış bez benzeri bir koku çalındı hafiften burnuma. “Kahvenizi nasıl alırsınız?” diye sordu ince, çatlak ve çocuksu sesi ile. Öyle kolay tiksinmek huyum değildi ama koku tüm iştahımı kaçırmıştı, istemedim.

“Hay Allah misafirsiniz, böyle olmadı ama…” dedi yine son derece çekingen haliyle, teşekkür ettim.

 “Şöyle buyrun lütfen” diye kibarca yer gösterdi.

Evdeki tüm eşyalar en az kadınla yaşıttı. Buna rağmen bakımlı ve temizdiler. Çeşitli köşeler dantellerle bezeliydi. Gördüklerim durumun çöp ev vakasından farklı olduğunu anlatıyordu. Her zamanki soğukkanlılığımı koruyarak bekledim. Televizyonda türlü taciz, tecavüz ve cinayet olaylarını gözler önüne serme misyonu taşıyan gündüz programı açıktı. Gözüm kayınca kadın kısa bir kıkırdamadan sonra

 “Annem çok sever. Bendede alışkanlık olmuş, izlemesem bile açıyorum bu programı” dedi ve kapattı.

 “Annem… Doğduğumdan beri her anımız birlikte geçti. Gözü gibi baktı bana. Emekli öğretmendir. Bir meslek sahibi olamayışıma kızgındır hep aslında. Hayal kırıklığına uğrattım onu. Ben hiç evlenmedim, çocuğum da yok ama anlıyorum yine de. Uğraştı didindi ama demek ki onun kadar akıllı değilmişim, okuyamadım. E işte ben de babamın kaybından sonra onu hiç yalnız bırakmadım. Ne derse yaparım. Babamdan kalan emekli maaşı ile aldığım şu akıllı telefona çok bakmama kafasını taktı son zamanlarda. Asabidir biraz. Ben de pek sabırlıyımdır, tamamlarız işte böyle birbirimizi” dedi ve yine yersiz, tiz bir kıkırdama geldi peşinden.

“Bakın üzerimdekiler onun. Bir kaç gündür çıkarmadım.Kendimi güvende hissediyorum içinde. ” yüzü şimdi de dudağını büzmüş bir çocuk gibi hüzünlü bir hal almıştı.

“O gün bana yemeği sen yap dedi annem. Kendisi de salonda örgü örüyordu. Soğanı doğradım, ocağa koydum, sandalyeye oturdum , açtım telefonumdan youtube videolarını, çok komiklerdi, dalmışım, hem gülüyorum hem izliyorum. Yanmış soğanlar, annem bağıra çağıra mutfağa daldı. Anında ayağa fırladım. Hemen ocağa doğru yürüdüm ama bağırmaya devam etti. ‘çekil Allah’ın beceriksizi, ver şu telefonu, atılacak artık bu çöpe, yeter, zaten bir işi beceremezdin iyice bozuldun…’ diyerek sandalyeye bıraktığım telefonu almaya yeltendi. O sırada nasıl oldu bilmiyorum, düdüklü de ağırmış demek, kafasına…” yine bir kıkırdama, sonra dudak bükme…

“Ne var yani, bir tek o telefona bakarken eğleniyorum …”

Bu yaşıma dek ilk kez içimde böylesi şiddetli bir dürtü hissettim, korku ile birlikte kaçma hissi…

O sırada, “gelin göstereyim” dedi ve ayağa kalktı. Mutfağa doğru yürüyordu.

Dış kapıya sırtımı verdim. Her an açabilmek üzere elim tetikteydi. Mutfak kapısızdı ve bulunduğum yerin tam karşısındaydı. Buzdolabını açtı, rafları çıkarmış, kadını don atlet iki büklüm dolaba yerleştirmişti.

“Düdüklüyü kafasına vurunca hareket etmedi bir daha, bir süre sonra da bir koku başladı, ben de kıyafetlerini çıkarıp kendim giydim ve onu  buzdolabına koydum. Ölmüş müdür? Atalım mı?”

Kapıyı açtığım gibi kaçtım dışarı. Akşama dek düşündüm. Meslek etiği gereği gördüğümü unutmalıydım. Sonra “başlarım mesleğine de, etiğine de!” deyip polise ismimi vermeden ihbar ettim. İşte böylece kariyerim son buldu…

edebiyathaber.net (10 Haziran 2021)

  • Sevil Görkem - 11/06/2021 - 06:29

    Bu öyküye bayıldım. Çok duru ve güzel bir anlatımı var. Daha ilk cümleden yetkin bir yazar olduğu anlaşılıyor.cevaplakapat

Okul hikâyelerini oldum olası severim. Pek çok okurun da çok sevdiğini düşünüyorum. Neden okul hikâyeleri sevdiğimizi düşündüğümde onlarda kendimizden çok şey bulduğumuzu görüyorum.  Bir buçuk yıldır okuldan uzakta bir eğitim hayatı geçiren çocuklara, Okula Harika Bir Dönüş selamıyla merhaba diyen ikili var: Saç renginden dolayı bir çizgi roman karakterinin adı verilen bir erkek çocuk ve öğretmen dâhil sınıfın en uzunu, ilginç saç modeliyle bir kız. Bonnie ve Mortimer’den bahsediyorum. Hangimiz küçük yaşlarda tatlı tatlı atışmadı ki. İki karakterimiz tatlı tatlı didişiyor ilk kitapta. Bunda cinsiyetlerinin farklı olmasının yanında bireysel farklılıklarının büyük etkisi var. İkisi de fiziksel özellikleri bakımından olağanın dışında. Bu da onlarda bir çeşit savunma mekanizması ortaya çıkarmış. Bu itki ile şekillenen didişmeler lezzetli diyaloglara dönüşmüş.

Yenilik ve değişim çok istenen durumlarmış gibi görünse de her yaşta az ya da çok kaygı yaratır. Kitabın üç anlatıcısı da ayrı ayrı sebeplerden kaygılanıyor. Yazar, kurguda merak ögesini tırmandıran çatışmaya kaygıyı dâhil ederek okuru da hikâyeye çekiyor; onu kitabın bir parçası haline getiriyor. Benzer kaygıların cenderesinde boğuşan küçük okurları eğlenceye dönüşebilecek bir yerden yakalıyor Agnès Cathala. Kitapta bir sonraki kitabı müjdeleyen paslar, karakterlerin sağlam bir ön çalışma ile oluşturulduğunu gösteriyor. Bonnie’nin en sevmediği yemek olan bezelyenin bir sonraki kitapta tekrar arzıendam etmesi bunun göstergesi. 

İkinci kitap Mortimer’in bir hayali ile başlıyor. Karagöz ile Hacivat, Kavuklu ile Pişekâr kültüründen gelmiş olmanın da etkisiyle mizahi ögelerle kuvvetlenen karakter tasarımı, okuru tiyatro izliyormuşçasına canlı bir sahneyle karşılıyor. Bu kez üçüncü anlatıcı okulun kantininin aşçısı Philippe. Özellikle küçük yaş gruplarında tekrarlar kadar yenilikler de okuru etkiler. Yazarın üçüncü ve yeni bir anlatıcı seçmesi kurguyu hareketlendirmiş.

Aşçı Philippe pek çok şeyi mesleki duyarlılıkla yiyecekler üzerinden tanımlamış. ”Misket limonu sarısı, patlıcan moru, kerevizle kayısı kadar farklı bir ikili …” gibi. Karakterlerini olaya dâhil ederken onların kullandığı dili böylesi bir dikkatle oluşturması Fransızların dil hususunda ne kadar hassas olduklarını ispatlar nitelikte.

Bonnie ve Mortimer ilk kitapta gazetecilik yaparken bu kitapta bir çeşit kantin dedektifi oluyor çünkü kantinin mutfağında tuhaf şeyler oluyor. Uyumsuz ikili bu uyumsuzluktan heyecanlı bir maceraya ulaşıp Philippe’ye ilham oluyor. Günlük hayatın karmaşası içinde dikkat etmediğimiz detaylara odaklanmanın nasıl keşif dolu bir yola evrileceğini gösteren ikinci kitap bütün çocuklara cesaret aşılayan sonuyla, aydınlık bir gecede yıldız izleme zevkine eşdeğer bir okuma zevki yaşatıyor.

Gazete haberini okuyor hissi veren sayfa tasarımıyla, kitabın sonunda yer alan kitabın içeriği ile ilgili oluşturulan bulmacalarıyla, kapağında çizerin ve çevirenin adlarına da yer verilerek emeğin taçlandırılmasıyla çocuk edebiyatına şık bir başlangıç yapan Hayalkurdu Yayınları’nın yolu açık olsun. 

Öğrencilerine birbirleriyle kaynaşıp okula çabucak ısınma fırsatı veren bir ilk gün etkinliği sunan öğretmen, Mortimer’in deyimiyle Bayan Fosforlu, işini son ana bırakmasının azizliğine uğramış; otoriter maskesini düşüren bu durum sınıfı kahkahaya boğmuştu. Kitabın kahramanlarının yaşadıkları bu olayla, yeni döneme ağız dolusu kahkaha ile başlamaları kadar yayın dünyasına da ağız dolusu kahkaha ile başlamak iyi bir yöntem olmuş. Bu nedenle Hayalkurdu Yayınları’nın Genel Yayın yönetmeni Sevgili Alper Beşe ve serinin çevirmeni Sevgili Gözde Koca’ya birer soru yönelttik:

Sevgili Alper Beşe; şiir, öykü, deneme gibi türlerde çeşitli eserlerinizle tanıdığımız bir yazarsınız. Çocuk edebiyatında yayıncı olarak yer almanızdan mutluluk duyduk. Yayımlamak için Bonnie ve  Mortimer ikilisinin yer aldığı bu kitabı seçme nedenlerinizi öğrenmek isterim.

Yalnızca Fransa’nın değil dünyanın en saygın yayınevlerinden Gallimard yıllardır yakından takip ettiğim bir kuruluş. Hayalkurdu’nun ilk kitaplarını seçerken 110 yılı arkasında bırakmış bu yayınevinin çocuk ve gençlik yapıtları yayımlayan markası Gallimard Jeunesse kataloğuna ayrı bir özen gösterdik. Bonnie ile Mortimer ikilisi tüm hınzırlıklarıyla diğer kitapların, karakterlerin arasından sıyrılarak kendilerini bize göstermeyi başardı. Kitabı incelediğimizde öykünün dili, çizimlerin gücü bizi çok etkiledi. Bu ikilinin maceralarını Türkçeye kazandırmanın yayınevi kimliğimiz açısından da olumlu olacağını düşündük. Çevirmenimiz Gözde Koca’nın özenli çevirisi sayesinde kitaplar orijinal dilinde olduğu gibi okumayı yeni öğrenmiş 7–8 yaşındaki çocuklarımızın okuma becerilerine katkı sağlayacak bir yapıya kavuştu. Hikâye hakkında ipucu vermeden birkaç söz söylersem, kahramanlarımız her çocuğun kendinden bir şeyler bulabileceği; büyümenin zorluklarını, arkadaş ve aile çevresi ile ilişkileri yeni bir gözle değerlendirmesine yardım edecek iki zeki karakter. Serinin üçüncü kitabı Fransa’da kısa süre önce yayımlandı. Biz de çocuklarımızı Bonnie ile Mortimer’in yeni macerasıyla buluşturmanın hazırlıkları içindeyiz.

Sevgili Gözde Koca, kitapta geçen “musakkaka” gibi dil oyunları çok keyifliydi. Eseri dilimize kazandırırken nelere dikkat ettiniz? Kitabın sonundaki bulmacalar nasıl hazırlanıp dilimize uyarlandı?

Sevgili Agnès Cathala, çocuklara dilin, belki de hayattaki çoğu şey gibi, bölünmez bir kalıp olmadığını, yaratıcılığın ve mizahın hayatın renkleri olduğunu çocuklara hissettirmek, yaşatmak için eserinde bolca kelime oyununa yer vermiş. Bu seriyi dilimize kazandırırken muzip dilini korumaya, dil farklılığından doğan engelleri kaldırmaya özen gösterdim. Seriyi ilk okuduğumda “Nasıl yaparım? Bütünlüğü bozmadan hedef dilde bu kitapları okuyacak çocukların yüzünü aynı üslupla nasıl güldürebilirim?” şeklinde çeşitli sorular belirmişti aklımda. Ancak bilgisayarın başına geçip de hikâyenin komik dünyasına bir kere girince gerisi ip söküğü gibi geldi aslına bakarsanız. Kıpır kıpır yaşayan bir dil ve hikâyeydi bu, elbet bir yol bulunurdu! Sonuçta gülmek evrenseldir. Bu kelime oyunları için verdiğiniz örneklerden musakka aslında şanslı olduğum bir kelime oyunuydu. Çünkü musakka, Orta Doğu ve Balkan mutfaklarında yer alan, dünyaca tanınan bir yemek, dahası Fransızcada da okunuşu aynı. “Kaka” kelimesi de çocuk dilinde evrensel sayılabilecek ıkınma sembolizmine sahip olduğu için Farsça, Yunanca, Ermenice ve Latincenin yanı sıra Fransızcada da okunuşu ve yazılışı aşağı yukarı aynı, bu kısmı olduğu gibi korudum dolayısıyla. Bu tür esprili kelime oyunlarını orijinaline sadık kalarak, aynı etkiyi yaratacak şekilde dilimize kazandırmayı hedefledim. Bir başka örnek olarak ise Bonnie’nin, Mortimer’in Berryscope gazetesi için yazdığı ilk makalesini “yüzeysel” bulduğunu söylemesini gösterebilirim. Fransızcada bu, “superficiel” olarak geçiyor. Mortimer kaynak metinde, “Superficiel’in -ficiel’ini atıyorum ve bunun süper bir makale olduğu sonucuna varıyorum,” diyor. Ben de bu kullanımı, “‘Yüzeysel’in -sel’ini atıyorum ve yüz puanlık bir makale yazdığım sonucuna varıyorum,” şeklinde uyarladım. Bu kullanımı, dilimize olabildiğince uyarlayarak ve soruların yapısını bozmadan boşluk doldurma modelinden yola çıkılan ipuçları eşliğinde Türkçeleştirmeyi tercih ettim. Serinin ikinci kitabındaki bulmaca sayfasındaki görseli ise baştan aşağı değiştirmemiz gerekti. Sorulara ve cevaplara olabildiğince sadık kaldık, fakat kelimelerin birbirini tamamlamasını, kutucukların kesişmesini sağlamak için bulmacayı bolca gözümün önünde canlandırmam, kutucukları numaralandırdığım bir kâğıdın üzerinde aklıma gelen farklı varyasyonları deneme yanılma yöntemiyle defalarca test etmem gerekti. Üzerinde çalıştığım kâğıt siline siline aşındı ama emeklerimizin sonucunu aldık ve ortaya harika bir uyarlama çıktı. Serimizin grafik uyarlamasını yapan sevgili Mehmet Sobacı ve genel yayın yönetmenimiz Alper Beşe bu etkinliğin uyarlama çalışmasına çok değerli katkılarda bulundu.

Bu serinin dilimize kazandırılmasının arkasında işini seven, çocukların dünyasında bulunmanın verdiği heyecanla harıl harıl çalışan, fikir alışverişine her daim açık, dayanışmayı seven harika bir ekibin mutfak çalışması bulunuyor. “Her türlü ayrımcılığın ortadan kalktığı, insan eliyle yaratılan çevre felaketlerinin son bulduğu bir dünya hayaliyle” yola çıkan, çocukların dünyasında edebiyat komşuluğunun ne denli zenginleştirici olduğunun bilincinde çok anlamlı ve eğlenceli kitap seçimleri yapan bu ekibin bir parçası olmak harika bir tecrübeydi. Yayın dünyasına yeni katılan bu güzel yayınevinin yolunun ve ufkunun açık olmasını diliyorum.

Ayşe Yazar – edebiyathaber.net (10 Haziran 2021)

Kırgız edebiyatının dünyaya açılan kapısı, bozkırın bilge kalemi Cengiz Aytmatov’un tüm eserleri Ketebe Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı.

Tanıtım bülteninden

Ketebe Yayınları’nın titiz çalışması ile Aytmatov külliyatı özgün dilinden çevirilerle ilk defa tek bir çatı altında toplanıyor. “Selvi Boylum Al Yazmalım”, “Gün Olur Asra Bedel” gibi gönüllere taht kurmuş birçok eser Ketebe aracılığıyla bir kez daha okurla buluşuyor.

Yazdığı eserlerle dünya edebiyatının ustaları arasına giren Cengiz Aytmatov’u aslında ülkemizde sinemaya uyarlanan 1977 yapımı “Selvi Boylum Al Yazmalım” hikâyesiyle hemen herkes tanıyor. Eserde yaşanan destansı aşk hâlâ sevginin ne olduğunu sorgulayanlara rehberlik ederken bozkırın usta kalemi Aytmatov, kitaplarında insana dair en temel meseleleri geniş bir bakış açısı ve güçlü üslubu ile ele alıyor.

Cengiz Aytmatov’un kitapları, sadelikle bilgeliğin harmanlandığı ve ortaya yüreğe dokunan eşsiz hikâyelerin çıktığı birer derya olarak karşımızda duruyor. Ketebe Yayınları’nın ilk defa tüm eserleri bir araya getirdiği külliyat, titiz bir çalışmayla kendi dilinden Türkçeye çevrilerek okura sunuluyor.

Aytmatov’un Kırgızistan bozkırlarının sesini dünyaya duyurmaktaki başarısının altında evrensel hikâyeler anlatabilme gücü yatıyor. Kitaplarda doğa betimlemelerinin güzelliği okuru sarıp sarmalarken, yazar doğayı yaşayan, nefes alıp veren ve sürekli değişen kahramanlardan biri gibi resmediyor. Hikâyelerin başkahramanlarının iç sesleri ise diyaloglardan daha çok öne çıkıyor. Sessizliğin ve boşluğun ortasından çıkan bu sözler söylendiği dönemi aşarak bugünün ve geleceğin okuruna pusula oluyor. 

AYTMATOV’UN ZAMANSIZ MASALLARI

II. Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkileri Cengiz Aytmatov hikâyelerinin en önemli temalarından birini oluşturuyor. Oğullarını ve eşlerini askere gönderen bozkırdaki kadınların yaşam mücadelesi, hasretleri ve alt üst olan hayatları Aytmatov’un penceresinden başarılı bir şekilde okura aktarılırken, dönemin Sovyet Rusya’nın bir parçası olan Kırgızistan’ın, rejim ve kendi gelenekleri arasındaki gelgitleri bir yan unsur olarak arka planda  yer buluyor. Cengiz Aytmatov ise var olan durumu aktarırken insanlıkla ilgili daha temel meselelere eğiliyor. 

İnsan eliyle gelen modernleşmenin doğaya etkileri, okuma aşkıyla yanan çocukların ayrıldıkları köyleriyle arasında açılan mesafeler, makinaların toprakla buluştuğu o ilk anlar büyülü bir dille vücut buluyor. Yazarın her bir hikâyesi yokluğun varlıkla, sevginin kötülükle, emeğin sömürüyle imtihan olduğu birer zamansız masala dönüşüyor.

Pek çok eseri beyaz perdeye uyarlanan Cengiz Aytmatov, sinematografik kurguları kadar derin iç sesleri aktaran bir yazar olarak okura büyük bir edebi şölen vadediyor. Edebiyatın iyileştiren ve dönüştüren etkisini tatmak isteyen herkes bu şölene davetli.

Cengiz Aytmatov’un Ketebe Yayınları’ndan çıkan eserleri:

Cemile

Kızıl Elma / Oğulla Görüşme

Beyaz Gemi

Deve Gözü / Baydamtal Irmağında

Yüz Yüze

Toprak Ana

Yıldırım Sesli Manasçı / Askerin Oğlu / Beyaz Yağmur

Selvi Boylum Al Yazmalım

İlk Öğretmenim

Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek

Elveda Gülsarı

Erken Gelen Turnalar – Sultanmurat

Gün Olur Asra Bedel

CENGİZ AYTMATOV

1928’de Kırgızistan’ın Talas eyaletine bağlı Şeker köyünde doğdu. Gençliğini II. Dünya Savaşı sonrasının zorlu atmosferinde geçiren yazar, erken yaşlardan itibaren çeşitli işlerde çalıştı. Cambul Veterinerlik Teknik Okulu’ndaki eğitimi sırasında edebiyata yöneldi. 1952 yılından itibaren yayımladığı makaleler ve kısa hikâyeler sayesinde Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsü’ne kabul edildi ve 1958 yılında mezun oldu. Eğitimi boyunca kısa hikâyeler yayımlamaya devam etse de, esas başarısını 1958 yılında yayımlanan Cemile adlı romanıyla yakaladı. Söz konusu romanı izleyen yıllarda Aytmatov, önde gelen Sovyet yazarlar arasındaki yerini alarak Literaturnaya Gazeta ve Yazarlar Birliği gibi birçok kültürel kurumun yönetim kurulunda yer aldı. Edebi çalışmaları Lenin Ödülü ve Devlet Ödülü gibi çeşitli ödüllere layık görüldü. Kırgızistan’ın 1991 yılındaki bağımsızlığından sonraki yıllarda siyaseten aktif bir yaşam süren yazar, 10 Haziran 2008 tarihinde, Almanya’nın Nürnberg şehrinde hayata veda etti. Yüzden fazla dile çevrilen eserlerinde, mitleri ve folklorik unsurları çağının siyasi meseleleriyle sentezlemiş, modernlik ve gelenek sorunlarıyla, insan-doğa ilişkilerini yoğun bir biçimde ele almıştır.

edebiyathaber.net (10 Haziran 2021)

Ben Fine’ın “Sosyal Sermaye Sosyal Bilime Karşı” adlı kitabı, Ayşegül Kars çevirisiyle Yordam Kitap tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Sosyal sermaye kavramı, ilk başlarda, ailenin eğitim hayatını nasıl etkilediğini ortaya çıkarmak maksadıyla kullanıldı. Ancak zaman içinde bu kavram; ulusların, toplumların ve bireylerin neden zengin ya da yoksul olduklarını açıklamaya muktedir bir araca dönüştü. Dünya Bankası’nın “kalkınmanın kayıp halkası” olarak tanımladığı sosyal sermaye, Rusya’dan Üçüncü Dünya’ya ve oradan da Kuzey Amerika’nın varoşlarına kadar sosyoekonomik analiz ve politikaların her alanına nüfuz etti; öyle ki, elinin değmediği konu kalmadı.

Ben Fine, öncelikle sosyal sermaye kavramının kökenini Becker, Bourdieu, Coleman ve Putnam’ın çalışmaları boyunca takip eder ve sosyal bilimler literatürünün kapsamlı bir değerlendirmesini sunar. Sosyal sermaye kavramının, ekonomi politikle doğrudan yüzleşmekten bir kaçış olduğunu ve kökenleri ve evrimi sonucunda nasıl kaotik bir hal aldığını açıklar.

Kitabın ele aldığı ana konular arasında şunlar yer alıyor: İktisat ve diğer sosyal bilimler arasındaki ilişkinin değişimi; “ya yayın yaparsın, ya da silinip gidersin” düşüncesi ve uzmanlaşma ile birlikte bilimsel bütünlüğün nasıl zarar gördüğü; ekonomi politiği, iktidarı ve çatışmayı görmezden gelirken, sosyal sermayenin nasıl olup da neoliberalizm ve devletçilik arasında hassas bir dengede yol alıyormuş gibi göründüğü; sosyal bilimler arasında gerçek anlamda bir disiplinler arasılığın sağlanması için, kültür ve toplum kuramına sığınmak yerine, kültür ve toplum kuramı yanında ekonomi politiğe de bir yer ayrılması gerektiği…

Bu oldukça güncel metin, öğrenciler, araştırmacılar ve akademisyenlerin yanı sıra kamu politikalarıyla ilgilenen farklı mesleklerden insanların ilgisini de çekecektir.

edebiyathaber.net (10 Haziran 2021)

Dolores Reyes’in “Toprakyiyen” adlı romanı, Saliha Nilüfer çevirisiyle Can Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

“Toprağı yuttum, yeni gözlerimle görebileyim diye…”

Her köşesinden adaletsizlik fışkıran Buenos Aires varoşlarında yaşayan isimsiz kız, dürtülerine uyarak toprak yemeye başlayınca doğaüstü bir yeteneği ortaya çıkar: Toprakla temas edenlere dair gaipten görüntüler görebilmektedir. Kaybettiklerinin izini bulmak isteyen insanlar, bahçesine toprak dolu şişeler bırakmaya başlar. Artık Toprakyiyen diye anılacak kız
toprağın gizlediği ürpertici sırları çözerken bir yandan da kendi kaderini çizmeye çalışacaktır.

Toprağı okşadım, avucumu kapadım, María’nın ve onca kızın, başka bir kadının bedeninden olma sevgili kızların gittiği yere açılan anahtarı elimde tutarak ayağa kalktım. Toprağı tutup yuttum, biraz daha, biraz daha, yeni gözlerim ortaya çıksın ve görebileyim diye.

#fantastik #büyülügerçeklik #karanlık #toprak #doğa #olgunlaşmak #gizem #arjantin

Toprakyiyen‘e ilgi duyanlar için ek öneriler: Gabriel García Márquez: Aşk ve Öbür Cinler, Samanta Schweblin: Ağızdaki Kuşlar, Mario Vargas Llosa: Kent ve Köpekler, Sophie Mackintosh: Su Kürü, Luis Sepúlveda: Aşk Romanları Okuyan İhtiyar

Dizi: Can Çağdaş
Tür: Roman
Sayfa sayısı: 176
Fiyat: 26,50 TL         

DOLORES REYES, 1978’de Buenos Aires’te doğdu. Öğretmen, feminist, aktivist, yedi çocuk annesi. Buenos Aires Üniversitesi’nde Klasik Edebiyat okudu. İlk romanı Toprakyiyen‘i 2019’da yayımladı.

SALİHA NİLÜFER, 1972’de İstanbul’da doğdu. İngilizce ve İspanyolcadan çeviri yapıyor. İlk şiirleri kitap-lıkLudingirraAğır olBay Düzyazı‘da yayımlandı. Sebastian Knight Bir Endülüs Hikâyesi (roman) 2006’da, Yokoluş Serüveni (şiir) 2016’da, Ekosemelek Kuklaları İş Başında (çocuk kitabı) ise 2018’de yayımlanmıştır. Başlıca çevirileri: İnsanın Bir Dakikası, Tuhaf Zamanlar, Dünya ve Ben, Cennet Başka Yerde, Yasak Bölge ve Çekişme Diyarında, Bütün İnsanlar Yalancıdır, Karasevdalılar, Yasak Olmayan Hazlar, Yedi Deli Adam, Portekiz’e Yolculuk.

edebiyathaber.net (10 Haziran 2021)

Hoda Barakat’ın ödüllü romanı “Akdeniz Sürgünü”, Mustafa İsmail Dönmez çevirisiyle Delidolu Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Savaşın gölgesinde canlanan anılar…

Hoda Barakat, kendisine Necib Mahfuz Edebiyat Ödülü kazandıran Akdeniz Sürgünü‘nde, iç savaş sonrası harap olmuş Beyrut’ta, babasının kumaş dükkânının yıkıntıları arasında hayatta kalmaya çalışan, halüsinasyonlar gören yalnız bir adamın çokkatmanlı hikâyesini anlatıyor. 
 
Issız, yer yer gerçeküstü ve hatta distopik sayılabilecek bir şehir manzarası fonunda, hayal ile gerçeğin birbirine karıştığı metinde yazar, Doğu Akdeniz kültürünü ve felsefesini incelikli bir şekilde yansıtıyor, Lübnan’ın zengin kültürel kumaşının nasıl dokunduğuna dair şiirsel bir anlatı sunuyor.
 
Güçlü tarihsel arka planında, Orta Doğu’daki giyim tercihlerinin evrimine ve bunun günlük hayattaki etkilerine de yer veren roman; geriye dönüşlerle örülü hikâyesini savaş, travma ve insan üzerinden şekillendiriyor.

“İpekten kadınlar vardır; annen de ipekten, büyüdüğünde sen de anlayacaksın.”

Akdeniz Sürgünü, Lübnan İç Savaşı’nın yaşandığı puslu yıllara götürüyor, Beyrut’u yerle bir eden bombardımanlardan birinde harap olmuş bir kumaşçı dükkânının kapılarını sonuna kadar açıyor. Kumaşlar ve renkler arasında buğulu bir kompozisyon kuran yazar Hoda Barakat; okuru, dünyaya bir de ketenin, kadifenin, ipeğin, dantelin yani kumaşların gözünden bakmaya çağırıyor. Baba yadigârı bir dükkânın yıkıntıları arasında, sanrıların ve halüsinasyonların esiri olmuş bir adamın geçmişiyle hesaplaşmasını gözler önüne seren eser; kâbusu andıran bir şehirde, eski güzel anıların, tekinsiz mutlulukların izini süren kahramanının iç dünyasını ustalıkla aktarıyor. Okurlar, kitabın yaydığı eski Beyrut ışıltısı eşliğinde insan ruhunun karanlık dehlizlerinde dolaşırken, rengârenk kumaşların iyileştirici özelliğini âdeta teninde hissediyor.

Bazı kumaşlar gibi insan ruhunun da ”sentetik” sayılabilecek bir değişim ve dönüşüm sürecinden nasibini alabileceğine dikkat çeken roman, insanların mekân ve zaman ekseninde kumaşın değerini ve önemini unutmalarından dem vuruyor.

Damıtılmış hikâyesinin yanı sıra üslubu ve diliyle de farklılaşan Akdeniz Sürgünü, Beyrut’u yaşayan ve yaşatan, sofistike bir metne dönüşüyor.

“Bana dön ve kadifeyi anlat. Benim nasıl kadifeye dönüştüğümü anlat.”

edebiyathaber.net (10 Haziran 2021)

Netflix’in popüler yapımlarından Stranger Things’in yeni sezon kadrosuna katılan oyuncular belli oldu. Dizinin dördüncü sezonunda Amybeth McNulty, Myles Truitt, Regina Ting Chen ve Grace Van Dien yer alacak.

Atlanta’da çekimlerine devam edilen Stranger Things’in dördüncü sezonunda diziye katılan yeni karakterler şu şekilde:

Amybeth McNulty (Anne with an E), Vickie karakteriyle havalı, konuşkan, grubun zekisi diye de tabir edebileceğimiz ve sevilen kahramanlarımızın dikkatini çekecek bir rol ile izleyiciyle buluşacak.

Myles Truitt (Queen Sugar, Black Mafia Family), Patrick karakteriyle seyirciyle buluşmaya hazırlanan yetenekli, iyi bir hayatı ve sosyal çevresi olan Hawkins basketbol takım yıldızı. Ta ki şok edici olaylar hayatını kontrolden çıkarana dek.

Regina Ting Chen (Queen of the South, The Falcon and The Winter Soldier), öğrencileriyle, özellikle de sorunlu olanlarla, yakından ilgilenen popüler bir rehber öğretmen Ms. Kelly rolünde dizinin hayran kitlesi ile buluşmaya hazırlanıyor.  

Grace Van Dien (Charlie Says, The Village), Chrissy rolüyle Hawkins’in amigosu ve okulun en popüler kızı. Ancak dışarıdan mükemmel görünen bu karakterin altında karanlık bir sır yatıyor.

Stranger Things Sosyal Medya Kanalları

 Twitter: @Stranger_Things

Instagram: @StrangerThingsTV

Facebook: @StrangerThingsTV

https://www.netflix.com/tr/title/80057281

Fotoğrafa bakmanın hüznü. Belki teknolojiyle beraber ortadan kalktı bu. Nihayetinde senkron çalışan parmaklar ve tekrar organize olan pikseller, bakmanın, hatırlamanın ve incecik hüznün salındığı zamanı kısalttı. Hâlbuki tüm bunların mayasında zaman var. 

Yeni fotoğrafa bakma deneyimleri dinamik ve çok renkli olsa da, eski deneyimler bir nevi yavaş sinemayı andırıyordu. Zira Jim Morrison’ın da mükemmelen tariflediği üzere, bir bakıma yapay olarak döllenmiş ölü fotoğraflar bütününden oluşuyor filmler. Bir dikdörtgenin içinde: Durağan, ama onun çok ötesinde. Özellikle eski zamanlarda insanlar, binlerce ayrıntıyla bezeli bu ölümsüzleşme şansına erişebilmek için nesiller olarak doluşurlardı kâğıda. 

İletişim Yayınları’ndan çıkan Savaş Meydanları, nesillerin doluştuğu eski bir fotoğrafa bakıyor olma hâli. “Yavaş edebiyat” olarak da tanımlanabilir belki. Jean Rouaud’nun kaleme aldığı; ölümün, hüznün, zamanın dokuduğu ipek gibi bir roman bu. 

Üç kuşaktan ölümle kendini üç parçaya ayırıyor Savaş Meydanları. Ancak ölüme rağmen, ölümün ötelemeye gücünün yetmediği o minik ayrıntılarla sarıp sarmalamaya başlıyor bizi. Değişmeyen hava durumları, İsa heykelleri, bir büyükbabanın artık hurdaya çıkması gereken arabasının özellikleriyle… Bir fotoğrafa bakmak da böyle değil midir? Her şey gider, zaman geçer, elde tutulan kaliteli kâğıdı dahi tüketerek geçer hem de; nihayetinde geriye kalan tek şey, ayrıntılardır. Es geçemediğimiz, daha önemsiz göremediğimiz ayrıntılar. 

Yaşsız, isimsiz anlatıcımızın anılarında süzülür giderken önce babayı, ardından inatçı halayı ve son olarak büyükbabayı kaybediyoruz. Dolayısıyla roman da anımsamanın, bakmanın ritmine bürünerek geriye doğru akıyor bir bakıma. Ölüm geleceğe, hatırlamak geçmişe koşar adım uzanıyor: Bu canhıraş tezat da romanın belkemiğini oluşturuyor: Artık yakalanamayacak zaman. Hoş, yakalansa da üzecek zaman. 

Kitabın son bölümü ise bir fotoğrafa bakıyor olmanın kaskatı, seyreltilemez gerçekliğine sahip. Düşünün hele; filmler, belgesel ve haberler bile katı gerçekliğine ikna etmek, seyircisinin kafasında tek bir sığınılacak alan bırakmamak için kullanır fotoğrafı. Dolayısıyla Savaş Meydanları da böyle bir sığınağa erişmemizi engelliyor. Marie Hala’nın savaşta ölen kardeşi ne epik bir çıkarım ne de didaktik bir savaşın içinde romanda. Çamura yarı yarıya saplanarak kendi kendini gömmeye çalışan ölülerin ayağına takılarak yol alıyor, zehirli gazdan dolayı gencecik ciğerleri paramparça oluyor diğerleri gibi… Yazar savaşın tüm bu yoğun, mide bulandırıcı, tüyler ürpertici gerçekliğini soğukkanlılık ve zarafetle anlatıyor. Korkunç mizansenin zarif tasviri bir flaş gibi patlıyor beyinde, zihin adeta analog makine gibi işliyor. Rouaud’nun cümleleri bir ışığın duyarlı yüzeyin üzerine düşerek tepkime yaratması misali, zihnimize düşerek bu duyarlı yüzeyi işliyor. Tek farkı var zihnimizle fotoğrafın: Fotoğraf bir şekilde, iki boyutlu olma talihsizliğini üzerinden atamıyor. Zihnimiz ise –iyi ki ve ne yazık ki!– boyutlandırıyor. Unutamayacağı ve üstesinden gelemeyeceği kadar. 

İletişim Yayınları’ndan çıkan Savaş Meydanları Şirin Etik tarafından, Jean Rouaud ile raks edercesine başarılı şekilde kazandırılmış dilimize. Bu zarafet içerisinde zaman akıyor; geriye incecik hüzün ve onun tuhaf getirisi, belirgin ama abartısız bir mizah kalıyor. Bir fotoğraf elimizdeki, lâkin bu sefer ne okurun parmakları senkron işlemek için, ne de fotoğraf hızlıca tüketilmek için telaşlı… Bu sefer farklı: Gözleri cümlelerde gezindirmek ve sonrasında onları hafifçe kapamak kafi. 

Büşra Uyar – edebiyathaber.net (9 Haziran 2021)

Nahid Sırrı Örik’in “Saray Kadınları” adlı kitabı Oğlak Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Nahid Sırrı Örik, imparatorluktan cumhuriyete geçiş döneminin yazarıdır. Bir dönemin kuruluşunu olduğu gibi, bir dönemin çöküşünü de gözlemlemiştir. Üstelik babasının görevi nedeniyle sarayın çöküşünü yakından izleme olanağını da bulmuştur. Gerek tarih merakı, okumaları, araştırmaları, gerekse bu içeriden edinilen bilgiler onu çöken Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarına ilişkin yazarlar içinde ayrıcalıklı bir yere koyar.

Bu nedenle onun kaleminden Saray Kadınları biraz tarih, biraz anı, biraz dertleşme biraz da sohbettir. Osmanlı ailesinin kadınlarına ilişkin birbirinden renkli bu anıları sadece Nahid Sırrı Örik bu kadar iyi anlatabilirdi.

Serdar Soydan’ın derlediği Saray Kadınları ile Nahid Sırrı Örik bir kez daha Oğlak Yayınları’nda.

edebiyathaber.net (9 Haziran 2021)


Ç o k   O k u n a n l a r