Masthead header

Category Archives: filiz gazi

Sessizin Payı ve İstanbul İstanbul Nurdan Gürbilek, Sessizin Payı’nda, Auschwitz’in tanığı olan Jean Amery’in bir anısını anlatmış. Zorunlu bir çalışmadan sonra kampa götürülürken Amery’nin gözü bir binadaki bayrağa takılır. İçinden bir Hölderlin dizesini tekrarlar: “Duvarlar sessiz ve soğuk yükseliyor, rüzgarda hışırdıyor yapraklar.” Dizeyi hatırlar ama şiir onda bir zamanlar uyandırdığı duyguyu uyandırmaz: “Yüksek sesle tekrarlar, […]

devamını oku »

“Cennette kalbin niyetiyle dilin niyeti birdir.” (İbni Zerhani, Kayıp Esrarın Hikmetleri) Sözcükler arasında en tuhaf sözcüktür “tuhaf.” Sözcüğün kendisini de anlatmak tuhaf. Kafanızda mıdır tuhaflık, yoksa hakikaten dünya mıdır tuhaf? İnsan olmanın sınırları içinde hemen her anlamadığınız, anlatamadığınız, inanılmayacak kadar iyi, inanılmayacak kadar kötü her şey için yetişen sözcük “tuhaf.” Biz tuhaf canlılar olduğumuz için […]

devamını oku »

“Materyalist, Marksist, ateist, hatta kâfir olmam önemli değildir. Marksist diyalektiğin keskin bıçağıyla en küstah karşıtlarımın kellerini kopardıktan sonra uslu uslu evime dönüp ilahi Hafız’ın Divan’ını ya da Mevlana’nın Mesnevisi’ni açarım; sözcüklerle, imgelerle sarhoş olurum; Melekler şölenine katılıp, tasavvufi sefahatin zevklerinden tat almaya hazırımdır.” Dinin sanat gibi bir şey olması gerekirdi esasında. Sanat, ne içindir sorusunun […]

devamını oku »

Saldırganlık bir içgüdü müdür? İlgili literatür böyle olduğunu söylüyor. Akla hatta daha çok müşfik duygulara aykırı olan bu özelliğin, seleksiyonla savaşı nasıl sonuçlanabilir peki? Konrad Lorenz, İşte İnsan’ını şöyle umutlu bir cümle ile bitiriyor: “Akıl ile seleksiyon işbirliğinin, pek öyle uzak olmayan bir gelecekte, hakiki, gerçek insanlığın o en yüce ve güzel talebini yerine getirecek […]

devamını oku »

Sadece iki gün, “çaplı çapsız” bütün yazarlar yazmama sabrı gösterseler büyük olasılıkla, ekonomik gücünün olmadığını iddia eden çoğu yayım aracının tutumlarının değişeceğini görme şansımız yüksek. Edebiyat sitesi olan Notosoloji için Duygu Bayar Ekren, dokuz yazara “Yazarlar nasıl geçiniyor?” diye sormuş. Bu sayede önemli bir konu gündeme getirilmiş oldu. Dileriz, fikir beyanlarının ardı arkası kesilmeyip, öncelikle ortada […]

devamını oku »

Medya; Baudrillard’a göre, sıcak bir haberi, soğuk kitleler diye tanımladığı seyirciye, gene soğuk bir nesne olan televizyon aracılığıyla soğuk servis ederek, her şeye “görülmüştür” damgası vuruyordu, o kadar. Seyrin göz doluluğu, zihninde bu doluluktan nasipleneceği anlamına geliyor muydu peki? Tabiî ki de hayır. “Kültürel belleğin hep özel taşıyıcıları oldu. Bunlara şamanlar, “bard” olarak adlandırılan kelt […]

devamını oku »

Başlı başına insanın matah bir şey olmadığı ortadayken,  “İnsanlığımdan utandım” ne demektir peki? Düşünülmeden söylenilen, altı üstü hiç eşelenmeden kabul edilen, mantık yürütme hususiyetiyle en kabul edilemez söz öbeğidir diyebiliriz. “Sigmund Freud bir keresinde ‘Birbirinden son derece farklı bir dizi insanı aynı şekilde açlığa terk edin. Kaçınılmaz açlık dürtüsünün artışıyla birlikte, bütün bireysel farklılıklar bulanıklaşacak ve […]

devamını oku »

1984 yılına ait, “de yayınlarından” çıkmış Red Türküleri, Pierre Seghers’ten, Okay Gönensin tarafından çevrilmiş. Kitaptaki tüm şiirler Nazi İşgaline direnen, toplama kamplarına, cezaevlerine gönderilen, kurşunlanarak öldürülen şairlere ait. Demek ki neymiş diyor insan, şairlerin en hası devrimcilerden çıkar. Bir “susuyor” demek vardır bir de “döktüre döktüre susuyordu” demek. Bir “o kadar karamsar olma” demek vardır […]

devamını oku »

En yakın iki uğraş yazmak ve resim yapmak. Bir yazar olarak iki meziyete de aynı anda sahipseniz, ister istemez farklılığınız birkaç adım öne çıkarıyor sizi. Bu yüzden olsa gerek Minare Gölgesi’ni okumaya başladığınızda yazarı Engin Ergönültaş’ın aynı zamanda bir çizer olduğunu bilmeseniz de tahmin edebilirsiniz. “Sabaha karşı nasıl bir uysal rüzgâr çıktı ise, her bir kar […]

devamını oku »

Meseleye nereden bakarsak bakalım, mahalleden konuşursak; çokeşlilik tarumar eder. Çoklu “uzuvlar” kafayı karıştırır. “Tekeşlilik, erdemlerimizi ve kötülüklerimizi toplayan bir mıknatıs gibi, büyük soyutlamaları gerçek kılar; tıpkı bir zamanlar dinin yaptığı gibi. İman, umut, güven, ahlak; bunlar ailevi sorunlar oldu artık. Nitekim tekeşliliğin karşısına ikieşliliği ya da çokeşliliği değil de sadakatsizliği koymamız bundandır; o bizim dünyevi […]

devamını oku »

Barthes’in Camera Lucida’sı görme mirası (alışkanlıklar, kanıksananlar) diye bir kavramın da olduğunu fark ettiriyor okuyucuya. Tavsiyesi daha dikkatli bakmak değil sadece. İlk olarak görme mirasını reddetmek ve buna göre gördüğünü daha dikkatli düşünmek. Gördüğümüz çoğu şeye tepkimiz “ortalama duygularla” olur. Hafif ve geçicidirler. Kısa süreli heveslerdir. İlgiyi hak edecek kadar “görme”nin üzerine düşündürmezler. Bir cafede kahve […]

devamını oku »

Sartre’nin “Bulantısı”nda Antoine Roquentin Otodidakt’a sorar: “Issız bir adada olsanız yazar mıydınız? Başkaları tarafından okunmak için yazmaz mı insan?” Dolaylı olarak ya da direk çoğu söyleşide sorulan bir sorudur bu: “Niçin yazıyorsunuz?” Bildiğiniz cevaplar verilir. Yazmak, çocukluğumdan beri tek tutkum. Yazarak, var olabiliyorum. Yazıya sığınıyorum. Yazmazsam ölürüme kadar gider cevaplar. (Ki yazmak öldürür esasen başka […]

devamını oku »

– Anlıyorum ama esas patron kim olacak bu düzende? – Patronsuz toplum olacak – Anladım da. Sürünün önünde illaki birileri olacak. Onlar kim olacak onu soruyorum. – Iıııııım… Ya işçiler ya da topluma yol gösterecek seçilmiş kişiler. Daha karar vermedik. – Hmm… (Bugüne kadar süren zorunlu sessizlik) Uydurdum bu diyalogu. Marksizmin ezcümle özeti gibi gelir. […]

devamını oku »

 “Hiçbir hükümet reformunun ya da ekonomik reformun insanları sefaletten kurtaramayacağı anlaşılınca, bu din tek umut aracı olarak kaldı. Gerçekler halkın düşmanıydı, çünkü gerçekler korkunçtu; Bokonon da halka giderek daha kapsamlı yalanlar sağlamayı iş edindi kendine.” Kurt Vonnegut bu. Kafası zırdeli çalışırdı. Aynı sonuca nasılsa 1000 ayrı hikâye ile varmayı başarırdı. Atıyorum, kafasına göre “ykjnvgh” yazmış […]

devamını oku »

“Çocuklara dokunanları yasalar alıkoyamıyor ve cemaat kirli köşelerinde onları yetiştiriyorsa ne yapabiliriz onları yok etmekten başka? Kim kaldırabilir bir çocuğun çilesini? Ben kaldıramam! Hayır, herkesin bir insanlığı olmayabilir ama bir çocukluğu olmalı, değil mi!” “Soğuk Ses”, “kırılmış çocuklara, kadınlara” diye başlayan bir kitap. Kitaba iskambil kâğıtları ile oynar gibi, klasik okur davranışıyla şımarıkça göz atarken […]

devamını oku »

“Nancy bu mücadelede de onunla birlikteydi ve daha sonraları odasına döndüğünde ve hasta önlüğünü sıyırıp ona o görünür tümseği, vücuduna gömülü olan defibrilatörü gösterdiğinde, bakamamıştı. Ona, ‘Sevgilim’ dedi, ‘bunu beni korumak için taktılar- üzülmene gerek yok.’ ‘Seni korumak için taktıklarını biliyorum. Seni böyle bir şeyin koruyabilecek olmasından memnununum. Ancak onu görmek beni afallatıyor, çünkü’ deyip […]

devamını oku »

Yolun sonunda göreceğinizi umduğunuz şeyden çok, yolda “çekilenler” çeker insanı. Keşfetme aşkı için düşülmez yollara. Göçebe olanın hikâyeleri herkeslerden çok çalımlıdır, alımlıdır. Hangimiz içten içe biraz daha “anlatmak” için düşmeyiz ki yollara. Sıcacık evinizden, konforunuzdan ayrılıp, maceralara atılmanız, sokakları arşınlamanız, gittiğiniz yerin “en”lerini araştırmanız, bir iki hediyelik eşyayı çantanıza tıkıştırmanız, iki kare fotoğraf karesine kafanızı […]

devamını oku »

“Zulüm Politikaları”nda Kate Mıllett der: “Cinsiyet de ırk gibi sınıf, rütbe ve kölelik demektir.” Sınıfsal meselelerin günlük hayattaki dominant tatbikleri birçok cinsiyetçi sorunun üzerine düşünmeyi bir başka bahara bırakma vaadiyle çıbanbaşı olarak önceliğini alır. Cerahatte her şeyden biraz vardır aslında, “tek başına” olan hiçbir şey nasıl sorun olamıyorsa. Ünsiyet gereği mantığın sınırlarını zorlasa dahi, kadın […]

devamını oku »

Louis-Ferdinand Céline, “Gecenin Sonuna Yolculuk“u, otuz beş yaşında yazmaya koyulmuş. Hayatı tanımayı tamamlamış, tanımadığınız kalanına da şaşırmayı bıraktığınız bir yaş neredeyse. “Gençken, en su katılmamış kayıtsızlıklar, en sinik öküzlükler için bile, özürler icat etmeyi başarırız, yok tutkulu kapristi ya da kim bilir hangi acemi romantizmiydi diyerek. Ancak daha sonra sırf 37°’de ayakta kalabilmek için dahi […]

devamını oku »

Antikalıklar çağındayız, o kesin. Kimsenin kimseye “Antika mısın nesin!” diye çıkışmaya yüzü yok. Postmodern zaman denilen, peyderpey yanına uğrayıp bir makas alıp mevzuların işinden tereyağından kıl çeker gibi çıkmamamızı sağlayan şey. Hikâye de antika: Louis Aragon bir Fransız televizyonunun Antenne 2 kanalına Jean Ristat ile bir söyleşi dizisi yapar. Aragon tüm bu söyleşiler boyunca yüzüne […]

devamını oku »

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z