Masthead header

Üst üste medyaya yansıyan kitaplara sansür haberlerinin ardından, ilginç bir ‘kitap haberi’ daha ortaya çıktı.

İlkokul birinci sınıfların kaynak kitapları arasındaki Timaş Yayınları’nın çıkardığı ‘Paytak Penguenler ile Tanışalım’ adlı hikaye kitabında bazı penguenlere başörtüsü takıldı.

Hürriyet gazetesinden Şebnem Arat’ın haberine göre, kitapların denetlenmesi gerektiğini söyleyen Eğitim-Sen Genel Başkanı Ünsal Yıldız, “Çocuklar üzerinde bir yaşam biçimi inşa edilmeye çalışılıyor. Çeviri metinlerine müdahale ediliyor, hikaye kitaplarında hayvanlara bile başörtüsü takılıyor. Bu uygulamalar çok yaygınlaştı. Çocukların ilk 4 yıl soyut düşünme becerileri gelişmez. Bu nedenle karşılaştıkları kavramlar onlarda izler bırakacak. Uygulamalar bilimsel eğitime uygun değil” dedi.

Maltepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayla Oktay ise şunları söyledi: “Küçük yaşta çocuğun karşılaştığı her şey bilinçaltına yerleşir. İlkokul birinci sınıfta çocuğun maruz kaldığı bu görseller de aklında kalacak. Böylece ileride başörtüsüne daha alışkın olacak. Bu nedenle onları bir tarafa doğru yönlendirmek doğru değil. Kitaplar, belli fikirleri çocuğa aşılamamalı.

Timaş Yayınevi‘nin, Hürriyet Gazetesinin “başörtülü penguen” haberi üzerine yaptığı açıklama şöyle:
“İlk baskısı Ağustos 2011 yılında gerçekleştirilen ve bugün; 12 Mart 2013 tarihinde Hürriyet Gazetesi’nde haberi yapılan Paytak Penguenler, The Marching Penguins orjinal adıyla Kapp Books yayınevi tarafından yayımlanmış orjinaline sadık kalarak çevrilmiştir.
“Sevimli Hayvanlar” dizimizde 10 kitap bulunmaktadır. Bu kitaplar okul öncesi çocuklarına hitap etmektedir ve ders kitabı değildir. Sadece çocukların hayvanlar hakkında bilgi sahibi olmalarını amaçlamaktadır… Resimlerde ve metinde herhangi bir müdahale yapılmamıştır.
Bu haberde bir kasıt olduğunu düşünüyoruz. Kitabın içeriği ve görselleri incelendiğinde söz konusu haberdeki itham ve önyargıların asılsız olduğu görülecektir. Söz konusu haberin muhatabı ve kitabın yayımlayıcısı olarak her türlü soruya açık olduğumuzu belirtmek isteriz.”

13 Mart 2013

  • Muhammet Er - 14/03/2013 - 20:27

    Haberin “bazı” hassasiyetler yüzünden düşünülmeden hazırlandığı ortaya çıkmış oldu, Hürriyet’in okur temsilcisi Faruk bildirici, haberdeki hatalarını kabul etti ve “…(haberin)çok önemli bir eksiği vardı; suçlanan Timaş Yayınevi ile görüşülmemişti. Haberi yazan Hürriyet muhabiri Şebnem Arat, o gün Timaş’ı arayıp “başörtülü pengueni” sorsaydı; hem kendisi hem de gazete bu yanlışa düşmeyecekti. Tabii o haber sayfaya girerken de editoryal süzgecin devreye girmesi, “Suçlanan tarafın görüşü neden haberde yok” sorusunun sorulması gerekliydi.” diye bir açıklama yaptı.cevaplakapat

  • kalan sağlar bizimdir - 15/03/2013 - 14:39

    Kastî olarak yapılan, amacı ortalığı karıştırmak olan bir haberi aynı şekilde yanlış anlaşılmalara maruz bırakacak bir başlıkla okura sunuyorsunuz. Kitabın orijinalini görmüş/okumuş olsaydınız “bir ihtimal” bu şekilde yaptığınız haberlere yer vermemiş olurdunuz. Kaynak kitap olmayan bir kitabın da önemli bir ders kitabıymış gibi gösterilmesi konunun saptırılmasına en açık örnek. Sağduyuya davet ediyorum.cevaplakapat

Türkiye edebiyatı ile ilgili, dünyanın en büyük kitap fuarlarından biri olan Frankfurt Kitap Fuarı’ndan sonra, Oxford’da Ertegun House’da da bir sempozyum gerçekleştitirildi.

Sempozyuma, İngiltere ve Türkiye’den edebiyatçıların yanısıra akademisyenler katıldı. Oxford’da, Türkiye Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Ertegun House’un ortak düzenlediği sempozyumda Türk Edebiyatı konuşuldu. Sempozyumda konuşan İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Taraf Gazetesi Yazarı Prof.Dr. Murat Belge, Çağdaş Türk Edebiyatı’nın geldiği noktayı anlattı.

Türk yazarlarının, Türk kültür-sanat ve edebiyatının başka dillere çevrilerinin yapılmasından sonra, dünyada Türk edebiyatına olan ilgi giderek artıyor.Özellikle, Türkiye’nin 2005 yılından itibaren uygulamaya başladığı, uluslararası kitap fuarlarıyla birlikte Türk edebiyatı daha çok dikkat çekmeye başladı.Türkiye, dünyanın en büyük kitap fuarlarından biri olan Frankfurt Kitap Fuarı’ndan sonra, bu yılda Londra Kitap Fuarı’nın onur konuğu olacak.Türkiye’nin Kültürel programının ilk büyük etkinlikleri kapsamında, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Oxford’da Ertegun House ortaklaşa bir sempozyum düzenledi.

21. Yüz yılda ‘Türk edebiyatını okumak’ konulu sempozyumda konuşan İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Taraf Gazetesi Yazarı Prof. Dr. Murat Belge, Çağdaş Türk Edebiyatı’nın geldiği noktayı anlattı. Belge, Türk edebiyatçılarının cumhuriyetten önce milliyetçi olmadıklarını hatırlatarak, yazarların roman türü üzerinden milli konuları işlediklerine dikkat çekti. 20. Yüzyıl başlarında üretilen eserler hakkında da bilgi veren Belge, ilk denemelerin 1960’lı yıllardan sonra Ahmet Hamdi Tanpınar ve Oğuz Atay gibi ustaların elinde zirveye ulaştığını söyledi. 1980’li yılların hemen başını ise kadın yazarların hem işlenen konular hem de roman tekniği bakımından verdikleri olgun eserlerle zirveye ortak olduklarını anlattı. Belge, 21. Yüzyılın başında artık dünya edebiyatında boy gösteren Türk romancıların var olduğunu dile getirdi. Belge, günümüz yazarlarından İhsan Oktay Anar ve Hasan Ali Toptaş gibi isimlerin de çevrileri yapılarak, dünya edebiyatına kazandırılmasını arzu ettiğini dile getirdi.

Türkiye’de birçok yazarı dünya edebiyat piyasasına tanıtan Nermin Mollaoğlu ise beş yıl önce kurduğu Kalem Ajansı aracılığıyla gittikçe artan bir ivme yakaladıklarını söyledi. Mollaoğlu, 2012 yılında Türk edebiyatından 900 adet eserin 44 ayrı ülkede yayınlandığı ifade ederek, şimdi ki hedeflerinin 10 bin Türkçe kitabın dünya dillerine çevrilmesi olduğunu söyledi. Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Duygu Tekgül de, Türk edebiyatından İngilizceye ilk çevrilen kitabın Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu eseri olduğunu anımsatarak, en çok çevrilerin, 2001 ve 2008 yıllarında yapıldığını söyledi.

Sempozyum, katılımcılara verilen kokteyl ile sona erdi. Mart ve Nisan aylarında Yunus Emre Enstitüsü ve Londra Kitap Fuarında Türkiye’den gelen yazarlarla zenginleşecek etkinlikler devam edecek. 1-2 Mart tarihleri arasında, Oxford’daki Ertegün House’de gerçekleşen sempozyuma; İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Taraf Gazetesi Yazarı Prof. Dr. Murat Belge, İstanbul Şehir Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Yalçın Armağan, Ondokuz Mayıs Universitesi Öğretim Üyesi Profesör Yavuz Demir , Warwick Öğretim Üyesi Profesör Maureen Freely, SOAS Üniversitesi Öğretim Üyesi Yorgos Dedes, Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Duygu Tekgül, Sabancı Universitesi Öğretim Üyesi Dr. Hülya Adak, Exeter Üniversitesi Öğretim Üyesi Özlem Galip, Oxford Üniversitesi Türkçe Çalışmalar Bölümü Başkanı Laurent Mignon olmak üzere, Türk edebiyatı alanında uzman pek çok yerli ve yabancı akademisyen katıldı.

Haberin devamı için>>>

zamanbritanya.com (13 Mart 2013)

Romanı kullanmak!

F. Scott Fitzgerald, “Caz Çağı”nın yazarıydı. Bir bakıma da “Amerikan Rüyası”nın simgesi…

Yazdıklarının satır satır para ettiği dönemde savaş sonrası bir hayatın parıltısı sarmıştı her yanı.

Yaşanan zaman, tıpkı Dickens’ın İki Şehrin Hikâyesine başlangıç cümlesi olarak yazdığı zamanları hatırlatıyordu:

“Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, akıl çağıydı, ahmaklık çağıydı, inanç dönemiydi, inanılmazlık dönemiydi, Aydınlığın mevsimiydi, karanlığın mevsimiydi, umudun baharıydı, umutsuzluğun kışıydı…”

İyi şeylerin sonu gibi, Caz Çağı’nın da sonu geldi. 1929 bunalımı Fitzgerald’ın da sonunu hazırladı. Yazdıkları değer bulmaz, kabul görmez oldu.

Her şeyin dolar, sefahat, parıltı, şatafat, yozluk ve çürümüşlük olduğu çağdan bitik bir çağa sürükleniş… Onun ünü/kabul görmesi Hemingway’i  öylesine öfkelendirir ki yazmak için çok daha da hırslanır. Ama onun gibi olmaya değil, ondan daha iyi romanlar/öyküler yazmaya verir kendini.

Caz Çağı’nın sözcüsü olan yazar, ünün de oyuncağına dönüşür bir süre sonra. Tutkulu aşkı Zelda ise o yıkımın bir başka gerçekliği olarak yaşantısında derin izler bırakır Fitzgerald’ın.

Kıssadan hisse:

Kaç zamandır bugünün yazılan romanından/romancısından söz eder dururum.

Söylediklerimi kanıtlarcasına ortaya dökülüyor bu yazıcılar.

Roman yazılıyor: Erkeklere, kadınlara kılavuz deniliyor.

Roman yazılıyor: Çerkezler için yeni bir dosya açılsın isteniyor.

Roman yazılıyor: Dersim’e dönün bakın deniliyor.

Roman yazılıyor: Kutsanan aşk dillendiriliyor.

Roman yazılıyor: Tarih şahlandırılıyor, cenk meydanları kuruluyor…

Roman insanı anlatır oysa. İnsana insanı ve toplumu anlatır. Bir olay/durum vb. kutsanmaz. Roman, bunların aracısı değil, bizatihi edebî dil ve biçimde yeniden tasarlanarak anlatımıdır; romancı da sözcü/kayıtçı değil, tüm bunları düşünüp tasarlayan edebî yaratıcıdır.

“Eleştirinin sefaleti” deniliyor.

Yıllar önce Fethi Naci’nin söylediklerine dönüyoruz: “Edebiyat var mı ki eleştiri olsun” ya da “Futbolumuz ne kadarsa romanımız da o kadardır”…

Geçenlerde televizyonda Müslüm Gürses konuşuluyordu. Söz yazarı Ahmet Selçuk İlkan şöyle bir söz etmişti:

“Ne zaman ki bu ülkede spor yazarı kadar müzik yazarı/eleştirmeni olur, işte o zaman iyi müzik yapılabilir.”

Buna kimin itirazı olabilir!

Demek ki sorun yalnızca edebiyat alanında değil.

Galiba ülkemizin bu temel sorununun çözümü için önce yazmayı öğrenmek ve bununla birlikte düşünmenin ilmine ermek gerekiyor.

 

Daha önce Ece Temelkuran’ın romanını okumaya başladığımdan söz etmiştim. Ancak yazarın birçok yazım hatası ve dil yanlışlarının yanı sıra şu cümleleriyle karşılaşınca, artık devam edemeyeceğimi anladım:

“O kadar büyüdü ki gürültü, genç erkeklerin yarım yamalak cümleleri arasına, kutsal bir işaret gibi yapıştırıverdikleri devrim sözcüğünü de duymadım, annelerinin iç eşliğinde yoğurdukları kuru ellerinin hışırtısını da.”

Bu yazıcılar yazıyı, dahası “roman”ı kullanarak “Pop Çağı”nın yıldızı olmak istiyorlar anlaşılan. Tabii ki bir de hep kazanmak.

Bu arkadaşlar neden oturup birer kişisel gelişim kitabı, tarih kitabı, sosyolojik analiz metni, aşka çağrı kılavuzu yazmıyorlar da roman yazmak diye tutturuyorlar! Yazamadıkları ortada. Bir de üst perdeden “eleştiri yok” edasını takınırlar.

Eleştiri her zaman “iyi edebiyat”a yüzünü döner, kötüsüyle işi olmaz.

Buyrun, size Şule Gürbüz’ü takdim ederim; eğer “iyi edebiyat” okumak istiyorsanız, hiç vakit kaybetmeyin, hemen başlayın derim.

Bir dahaki sefere onun metinlerini konuşacağız sevgili okurum.

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (12 Mart 2013)

Tüm yazıları>>>

  • dilek gürel - 14/03/2013 - 13:27

    Nihayet sonu gelmeyen E. Temelkuran güzellemelerine karşı bir görüş geldi. Bu şahıs gibileri, belki iyi şeyler de söyleyecekler gerçekten ama neden edebiyat diye zorluyorlar? Köşe yazısı gibi düşüncelerini rahatça aktaracağı alanlarda zaten daha iyi. Ama “dokunaklı roman” olunca çok satmak kolaylaşıyor. Temelkuran’ın ayrıca, toplumun sadece belli bir kesimine aşırı hassasiyet göstererek genelde çok duyarlıymış algılaması yaratmak ve dokunulmazlık oluşturmak başarısını da takdir etmeli.cevaplakapat

Edebiyat “edep” demez. Bu nedenle gerçekleri ve rüyaları anlatma hevesinin yazarların elinden alınmasına hayır demeliyiz.

Sormak gerekir: Dilimizde edebiyatın, ahlak, terbiye, toplum töresine uygun davranma anlamına gelen “edep” köküne yaslanıyor olması biz yazarlar için bir şans mıdır yoksa şanssızlık mı? İbre son zamanlarda “şanssızlık” cevabına doğru epey bir yol katettiğinden bugünlerde bize düşen, sanatçının hiçbir dönemde, hiçbir düzende edepli olamayacağını, eğer buna kalkışırsa olsa olsa saray dalkavuğu ya da yalancının teki olacağını çeşitli şekillerde açıklamak ve anlatmaktır.

Edebiyatı sınırlayan çizgiler, zamanında çizilmiştir zaten. Tarihte padişahın kusurlarını övmek, ona kasideler düzmek edep sayılmış; haşmetmeabı alkışlayanlar, cinayetlerini ve kusurlarını görmezden gelenler almıştır altın kesesini. Kulaklara hep aynı ninni fısıldanmıştır: “Sen ‘edepli’ olduğun müddetçe bu işi yapacaksın, beni övdüğün sürece”. Kelimelerini güç sahiplerine satanlar rahat bir yaşamla, ünle, şanla ödüllendirilirken iktidarı yerenler cezalandırılmıştır. “Sanma ki Osmanlı yanına kalır Tanrı’nın aslanı Şahoğlu gelir Darb ile tahtı elinden alır Harabende erkân sürülse gerek” diyen halk şairleri halktan büyük kabul görmelerine rağmen sıkıntı ve eziyet çekerek tamamlamışlardır ömürlerini.

Bu geçmişi esprili bir şekilde anlatan şu anekdota kulak verelim isterseniz: Padişah ava çıkmış, bakmış üstlerinden büyük bir kuş sürüsü geçiyor. Tüfeğini doğrultmuş ateşlemiş, ıskalayınca oradaki dalkavuklardan birisi yetişmiş imdadına: “Padişahım ne alicenapsınız, kuşların hayatını bağışladınız.”

Oysa sanatçı, yazar masumiyeti savunmak için gelmiştir yeryüzüne. Ve bizim masumiyetten anladığımız ile kutsal kitapların, anayasa kitaplarının, ders kitaplarının anlattıkları, anladığı örtüşmez birbiriyle. Örtüşürse edebiyat var olamaz.

Masumiyet bir bedenin kıvrımlarına sinmiş tabuları, ayıpları, günahları, bilinmeyenden duyulan korkuyu silkeleyip atabilmektir. Masumiyet hesapsızlıktır, bir çocuğun fütursuzluğuyla girişmektir dünyaya. Bir çocuğun sorduğu soruları sorabilmek; onun eline verilen oyuncakları kurcalayışı gibi paldır küldür akıp giden hayatı kurcalamaktır.

Aslında edebiyat satranç tahtasında yeni bir ahlakı öne sürmek, buna uygun olan taşları oynayıp, insanı içten içe kemiren öteki ahlakı devirmek için vardır da demek mümkün. Çünkü edebiyat kendi tanrısından başka tanrı tanımaz. Rüyalarında bulur yazar tanrıyı, rüyaların ahlak ve kural tanımayan şenlikli sahnelerinde. Rüyalar ne kadar iffetli ve ahlaklı olabilirse bir yazar da ancak o denli edepli olabilir.

Rüyalar bu dünyaya itiraflarımızdır ve yazarın masumiyeti de itiraflarından alır gücünü.  Ancak masum bir ruh yazabilir koskoca bir adamın küçük çocuklara olan “sapkın”lığını. Yeryüzünde küçük çocukları arzulayan ve bunu itiraf edemeyenler adına hediye etmiştir Nabokov edebiyat tarihine Lolita. Şu, “Kral Çıplak” diye bağıran küçük çocuğa benzer edebiyatçılar kısacası. Gülünç duruma düşeceğini bile bile tutamaz çenesini. Sadece o kadarla kalsa iyi, yazar çocuktan da cesurdur, kralın rolünü de üstlenir bir gün ve çırılçıplak çıkar okurların karşısına.

Masumiyet bu çıplaklıktır; herkes gerçeği, gerçek yüzünü gizlemek için çeşit çeşit maskeyle, kalkanla dolaşırken soyunmak, bütün örtüleri, perdeleri yavaş yavaş kaldırmaktır.

Yalanların etrafımızdaki dağlar kadar yükseldiği bir Anadolu kasabasında geçen yıllarımıza dair anlatılan hikâyelerden biridir. Zaten iştahlı bir kadın olan komşumuzun yemek yeme isteği ve etrafta gördüğü taze meyve sebzeye duyduğu arzu, hamileliği sırasında iyice kabarıyor. Ancak küçük bir devlet memuru olan kocasının eti budu, maaşı malum… Hele o zamanlar kışın erik, çilek, fasulye gibi turfanda meyve sebze de el yakıyor. Kendisini çok üzen durumu şakaya vurmaktan başka bir yol bulamayan adamcağız çareyi karısına şöyle demekte buluyor: “Atlara etrafı görüp ürkmesinler diye takılan şu gözlük var ya, sana da onlardan takacağım çarşıya indiğinde.”

Edebiyatçı hayatın içinden gelen bu hikâyedeki iştahlı kadın gibidir, her gördüğünü canı çeker, kaydeder, anlatmak ister, devletin ona takmaya çalıştığı ise işte o at gözlükleridir. Yazarın adı Yunus olur, Hayyam, Gülten Akın, Küçük İskender, Sabahattin Ali, Sezai Karakoç, Selim İleri, Didem Madak, Murathan Mungan, Edip Cansever… Doğduğumuz coğrafyadan çıkan, edebiyat tarihine mal olmuş her yazar ister şaraptan sarhoşluktan, ister kendi cinsine duyduğu aşktan söz etsin kütüphanelere, kitapçılara girmenin yanı sıra ders kitaplarına da girmeye layıktır. Üstelik orası burası kesilmeden, kanatılmadan…

Anadolu’nun hoşgörü felsefesini özümsemiş Bektaşi geleneğinden gelen ak saçlı, nefesinin kerametine inanılmış ve eşinin ölümünden sonra dedelik hizmetini sürdüren bir Alevi Ana’nın söyledikleri son zamanlarda içimi en çok ısıtan cümlelerdendir. Kendisiyle benlik, bencillik, seçtiğimiz yollar hakkında muhabbet ederken, “Bu hevesi sana Hak verdi. Herkese vermez bu hizmeti, onun kıymetini bilenlere verir” demişti.

Edebiyat kelimelerin kıymetini bilmektir. Biz hizmette kusur etmediğimizi düşünüyoruz. Gökkuşağı gibi, hayatlarımızın üzerinden geçen edebiyatın kıymetini her an, her dakika biliyor ve bize bu gücü bahşeden edebiyat tanrısına şükranlarımızı sunuyoruz. Ancak, artık tümüyle bağımsız bir edebiyat ortamı için edebiyatın ruhu olan kelimelere ve cümlelere itibarını iade etmenin zamanı da çoktan gelmiştir.

Edebiyat “edep” demez.

Bu nedenle gerçekleri ve rüyaları anlatma hevesinin yazarların elinden alınmasına hayır demeliyiz.

Gönül Kıvılcım – edebiyathaber.net (12 Mart 2013)

  • Kübra Oktay - 12/03/2013 - 13:45

    Bu yazıya söylenecek tek söz onun mükemmel olduğudur. Keyifle okudum. Birilerinin çıkıp bu gerçeği dile getirmesi de harika. Teşekkürler.cevaplakapat

  • Ali Altan - 14/03/2013 - 12:55

    Doğrudur, edebiyat ve edebiyatçının kendi tanrısı vardır.haşmetmeabı ne karşısına alır ne yanına.bu gerçeğe veya sanata edepsiz yollarla gidilir veya sanatçılığın ruhu budur, anlamına gelmez.satrançta görülmemiş, özgün bir stratejiyle oynamak ancak sanatçı kişiliğin harcıdır.ancak strateji de aynı zamanda bir adabdır zaten.kelimenin tam anlamıda budur.kendi özgün bakışında herkesin hakkını gözeterek konuşması, yazması, çizmesidir.sanatçıyı anlamadan(sanatçı olmadan, ruhunda kaynayan, taşmak için an kollayan, aynı zamanda ruhunu ezen yepyeni sözleri, notaları, renkleri bulunan diyemiyorum bile yalnızca anlamadan) onun dolaştığı yolları belli etmeye çalışmak da haşmetmeabları karşına alarak bir duruş oluşturmaktan başka ne bir sonucu vardır ne de başka bir amacı.cevaplakapat

  • Ali Altan - 14/03/2013 - 15:41

    beethoven eroica’yı napolyona ithaf ederkende, daha sonra alıp yırtarkende napolyonun ne yanındaydı ne de karşısında. ayışığı sonatını yazarken salt ifade gücünün edebiyatı vardı kendisinde yani edebi.aslında edebiyat kendi başına bir ruhtur ve edeb de o ruha yakışan en güzel giysilerdendır.cevaplakapat

  • hüseyin Bey - 14/03/2013 - 21:40

    Yazı edebiyatı mahdud çerçevelere hapsetmeye karşı; lakin toplumun hiçbir alanında sınırsız kavramı tam manasıyla vücut bulmadığı için bunu edebiyatta beklemek safiyane bir istektir. Ki sınırsızlık beraberinde özgürlüğü değil çirkinliği getirir.Edebiyat edep üzre olmalıdır toplumsal huzur bakımındancevaplakapat

Türkiye’nin ‘Odak Ülke’ olduğu Londra Kitap Fuarı 2013’ün kültür programı açıklandı. Londra Kitap Fuarı 2013 Odak Ülke Kültür Programı, Türkiye’nin tanınmış yazar ve yayıncılarını İngiltere’ye taşıyacak.

Program, İngiliz okurlarla Türk yazarları buluşturarak etkileşime geçmeleri için fırsat sunuyor. British Council Kültür Programı’nda, dört kente yayılmış 15 farklı mekânda düzenlenecek 40’a yakın etkinlikte Türkiye’den 20 yazar, bazıları İngiltere’den olmak üzere 35 panelist, çevirmen ve editör yer alıyor. Yazarlar, değişim halinde olan Türkiye’de yazarlık uğraşını ele alacak, edebiyat ve yazarlığın geleceğini tartışacaklar. Kültür Programı, Londra Kitap Fuarı’nda 11 yazarla dört seminer düzenleyecek Türkiye Uluslararası Kitap Fuarları Organizasyon Komitesi işbirliği ile hazırlandı.

British Council tarafından Kültür Programı’na katılmak üzere desteklenen yazarlar şunlar: İnci Aral, Oya Baydar, Fethiye Çetin, Fatih Erdoğan, Murat Gülsoy, Hakan Günday, Müge İplikçi, Ayşe Kulin, Mario Levi, Perihan Mağden, Bejan Matur, Murat Menteş, Murathan Mungan, Barış Müstecaplıoğlu, Aslı E. Perker, Elif Şafak, Ece Temelkuran, Ayfer Tunç, Ahmet Ümit ve Mehmet Yaşin. Uluslararası Kitap Fuarları Organizasyon Komitesi tarafından desteklenen yazarlar ise Beyazıt Akman, Filiz Aygündüz, Nazan Bekiroğlu, Esmahan Aykol, Faruk Şüyün, Turhan Günay, Buket Aşçı, Cem Erciyes, Tarık Tufan, Şav-kar Altınel ve Salih Zengin.

Londra Kitap Fuarı’nın Odak Ülke ‘Günün Yazarı’ etkinliğine Elif Şafak konuk olacak. Kültürel program kapsamında Elif Şafak seminerlere katılmanın yanı sıra imza günü etkinliklerine de katılacak. Konuk yazarlar ve diğer katılımcı yazarlar Londra Kitap Fuarı’nda farklı konuları ele alacaklar. Bu konular arasında ‘Değişim Halindeki Türkiye’de Yazarlık’, ‘Türkiyeli Çocuk Kitabı Yazarları: Çocukları Okumaya Yönelten Şeyler Nelerdir?’, ‘Çağdaş Türk Edebiyatı Nedir?’, ‘Türkiye’de Kitap ve Ekran: Rekabet mi, İşbirliği mi?’ ve ‘Türkiye’de Edebiyatın Geleceği’ gibi başlıklar yer alıyor.

12 Mart 2013

Haberin devamı için>>>

Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı tarafından, Halkbank’ın ana sponsorluğunda ve T.C. Kültür Bakanlığı’nın desteğiyle düzenlenen 24. Ankara Uluslararası Film Festivali görkemli bir açılış töreniyle Ankaralı sinemaseverlere merhaba diyecek.

24. Ankara Uluslararası Film Festivali, 14 Mart Perşembe akşamı kapatılma tehlikesiyle karşı karşıya olan Ankara’nın en köklü tiyatro sahnelerinden AKÜN Sahnesi’nde düzenlenecek açılış töreniyle başlayacak. Açılış törenini birçok sinema ve dizi filmlerinden tanıdığımız başarılı oyuncu Devin Özgür Çınar ve Türkiye’nin en çok izlenen kültür sanat programlarından Gece Gündüz’ün sunucusu yazar Yekta Kopan sunacak. Yaşayan en iyidoğaçlama yeteneğine sahip kadın caz sanatçılarından biri olarak bilinen Yıldız İbrahimova geceye şarkılarıyla eşlik edecek.

Gecede ayrıca Dünya Kitle İletişimi Vakfı adına gelenekselleşen “Özel Ödüller” takdim edilecek. Üç ayrı başlıkta takdim edilecek ödüllerden; “Aziz Nesin Emek Ödülü” ünlü karikatürist Tonguç Yaşar’a, “Kitle İletişim Ödülü” Stüdyo FM radyo programı adına Şebnem Savaşçı ve Yavuz Aydar’a ve “Sanat Çınarı” ödülü ünlü ressam Nevzat Akoral’a verilecek.

Geceye seçkin konukların yanı sıra Orhan Alkaya, Uğur Polat ve Beste Bereket gibi pek çok ünlü sima katılacak.

Festival ile ilgili tüm sorularınız için mediainfo@filmfestankara.org.tr adresiyle temasa geçebilir ve (312) 468 77 45 numaralı telefonu arayabilirsiniz.

Ankara Film Festivali’ni sosyal medyada takip etmek için: facebook, twitter.

edebiyathaber.net (12 Mart 2013)

Olaylara çocuk merakı ile bakan birbirinden güzel şiirlerden oluşan Çocukça’da  Süreyya Berfe, her bir dizesinde çocuk hassasiyeti ve zekâsını yüceltiyor.

Şiirleriyle çocuklara yepyeni ufuklar açan Süreyya Berfe, kitabın başında bu şiirleri yazdırdığı için çocuklara teşekkür etmeyi unutmuyor. Çocuklarla ders çalışmanın kolay, onlar için yazmanın zor olduğunu söyleyen Berfe, çocukların bu konuda kendisine yol gösterdiğini belirtiyor.

Hayatın getirdiklerine çocuk duyarlılığıyla yaklaşan 23 şiirden oluşan Çocukça, Burcu Yılmaz’ın çizimleriyle renkleniyor.

Abla

 Deniz çocuk olur/küçülür/kıyısında akşamın./İçinde/çocuk balıklar uyur./Deniz mavi saçlı ablası/      bütün çocukların.

 edebiyathaber.net  (12 Mart 2013)

İTunes’dan aldığınız albümler ve Amazon’dan aldığını E-kitap’lar, ikinci el olarak satılabilecek.

Normalde kitapçıdan aldığını bir kitabı hoşunuza gitmediği zaman ikinci el olarak satabiliyor veya bir arkadaşınıza verebiliyorsunuz. Ancak aldığınız bir e-kitabı, ikinci el olarak satmanız mümkün değil.

Bu durum iTunes’dan aldığınız bir şarkı veya albümde de geçerli. Ancak görünüşe göre bu durum değişmek üzere.

Geçtiğimiz Ocak ayında Amazon’un aldığı bir patent, tüm dijital materyallerin takası yönündeydi. Bu durum yayıncıları ve medya şirketlerini korkuttu. Ancak bu durumun aynısı, Amazon 13 yıl önce ikinci el kitap satmaya başladığında da olmuştu.

Geçtiğimiz perşembe günü ise Apple’ın bir patent başvurusu yayınlandı. Bu patentte kullanıcıların e-kitap, müzik, film ve yazılımı, takas etme sistemiyle ilgili bilgiler bulunuyordu. Sisteme göre kullanıcılarda bu materyallerin aynı anda sadece 1 kopyası bulunabilecek.

Bu sırada bir New York mahkemesi de inanların iTunes şarkılarını satın alıp satmasını sağlayacak bir şirketin, telif hakları yasasını ihlal etmediğine karar verdi.

Bu durumla birlikte Apple ve Amazon, patentleri hayata geçirmek için oldukça hızlı çalışmaya başlayabilir.

Özgür Yıldız – teknokulis.com (11 Mart 2013)

Ferhat Uludere’nin Trakya’yı ve Trakya yaşamını anlattığı romanı “1001 Fıçı Bira” Yitik Ülke Yayınları tarafından yayımlandı.

Trakya’nın tam ortasında bir kasaba Lüleburgaz ve bu kasabanın seksenli yıllarına damga vurmuş bir meyhane “1001 Fıçı Bira”… Yazar Ferhat Uludere, babası Kel Şükrü’nün kurduğu meyhanenin izinden giderek hem Trakya yaşamından kesitler sunuyor hem de imkânsız bir aşkın umutsuzluğunda kayboluyor, 1001 Fıçı Bira adlı romanında.

Roman, küçük bir kasabada, kasabaya sığmayacak kadar büyük düşler kuran insanların çıkışsızlığını eğlenceli ve alkollü bir dille anlatıyor.

Ferhat Uludere, doğup büyüdüğü kasaba olan Lüleburgaz’ı “zamanla ve mekânla sınırlı olmayan büyük bir meyhane” olarak düşlüyor ve 1001 Fıçı Bira da bu meyhanenin müdavimlerinin hikâyesini anlatıyor…

Çiçekçi deposunda, okul bahçesinde, evlerin avlusunda, dumanaltı dernek lokallerinde ve hatta mezarlıkta içip, içip ve daha da içip körkütük âşık olanların öyküsünü okurken o büyük sarhoşun “aksınnn” diyen haykırışını duyacaksınız.

Kitaptan:

Anne, ben nezarethanede kalacaksam bunun yüce amaçlar uğruna olmasını istedim hep, ama bir türlü olmadı. Hep sokaklarda içki içtiğim için içeri alındım. Başkomiser ne suç işlediğimizi sorduğunda, yanındaki memur küçümseyerek hep aynı cevabı verdi. “Umuma açık yerde alkollü içecekler tüketmek. ” Anne, tek suçumuz buydu hayatta; umuma açık yerlerde alkollü içecekler tüketmek. Suçluyum ben Anne, oğlun sandığın gibi temiz, lekesiz biri değil, umuma açık yerlerde alkollü içkiler tüketen bir serseri, ama suçluyum diye beni yargılama Anne; bu suçu kocan da işledi, büyük oğlun da işledi, hatta belki de o bu suçu aramızda en fazla işleyen kişi olarak suç dünyasına adını altın harflerle yazdırdı.

edebiyathaber.net (11 Mart 2013)

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) milletvekilleri “Cezaevinde kitap yasağına son verecek” kanun değişiklik teklifini TBMM’ye sundu.

Bilindiği gibi, cezaevlerinde süregelen kitap hakkı sınırlaması, tutuklu ve mahkumları en doğal hakları olan kendini geliştirme, yetiştirme olanağından yoksun bırakıyordu.

Ayrıca, mevcut kanundaki boşluk nedeniyle farklı cezaevlerinde farklı uygulamalar yapıldığı bir gerçek. Bu sıkıntıyı gidermek ve mahkumların kitaplara sınırsız erişimini sağlamak için bir kanun teklifi hazırlandı.

Teklif, CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, Malatya Milletvekili Veli Ağbaba, İstanbul Milletvekili Melda Onur, Muğla Milletvekili Nurettin Demir ve Manisa Milletvekili Özgür Özel imzalarıyla verildi.

11 Mart 2013

TÜYAP Bursa Fuarcılık A.Ş. ve Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliğiyle düzenlenen Bursa 11. Kitap Fuarı, 17 Mart’a kadar Bursa Uluslararası Fuar ve Kongre Merkezi’nde kapılarını okurlara açtı.

Bursa’da “Kitap Baharı”nı estirecek olan fuara bu yıl, 270 yayınevi ve sivil toplum kuruluşu katılıyor. Dokuz gün süresince söyleşi, panel, şiir dinletisi, okuma saatleri ve çocuk etkinlikleri gibi 70 kültür etkinliği ve imza günlerinde 600 yazar okurlarıyla buluşacak.

Fuar alanındaki sergiler

Bursa Kitap Fuarı her yıl olduğu gibi bu sene de önemli sergilere ev sahipliği yapıyor. Güney Özkılınç ve Deniz Dalkılınç’ın hazırladığı Bursa tarihine, kültürüne, değer katmış Bursa’da iz bırakmış kadınların fotoğraflarından oluşan “Bursa’nın Kadın Yüzü” fotoğraf sergisi Bursa Fuar ve Kongre merkezinde ziyaretçiler ile olacak.

Fuar’ın diğer bir sergisi Faruk Akbaş’ın 8 yıl boyunca Anadolu’nun farklı coğrafyalarında çektiği “Anlar ve İzler” başlıklı fotoğraf sergisi olacak. Faruk Akbaş’ın Kamil Koç – Yolculuk dergisi için Anadolu’nun tarihî, doğal ve kültürel değerlerini anlattığı fotoğraf sergisi fuar boyunca sergilenecek.

Bursa 11. Kitap Fuarı, 16 Mart’a kadar 10.00-19.30, kapanış günü olan 17 Mart 2013 tarihinde ise 10.00-19.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir.

11 Mart 2013

Kimi zaman alnını karışlamak, kimi zaman bir karış yol alamamak deyimiyle hatırlarız “karışımızı”. Bazen bir gezgin edasıyla çıkar karşımıza, dünyayı karış karış gezeriz. Günlük yaşamda bizim için her zaman bir ölçü birimi olur karışımız, her şeyi karışlamaya kalkarız. Bir karışla, hayal gücümüz ve tüm yaratıcılığımızla neleri karışlamayız ki.

Çocukların en yaratıcı yanı hayal kurmada sınır tanımamaları, ta ki bu sürece engel olan büyükleri onların hayal dünyalarına müdahale edene kadar. Çocuk kitapları da çocukların yaratıcı yanlarını pekiştirecek, kışkırtacak nitelikte olsa ne güzel olacak. Didaktik, eğitmeyi amaçlayan metinlerle çocuklara yapılan edebiyatın,  çocukların keyif alacağı okuma sürecini baltaladığına değinerek yazımıza başlayalım.

Yazar ve çizer, mizah ustası Behiç Ak’ın ilk olarak 1997 yılında yayınlanan, Benim Bir Karışım isimli kitabı, Günışığı Kitaplığı  etiketiyle geçtiğimiz günlerde raflardaki yerini aldı.  İki kitaplık “Tombiş Kitaplar” serisinin il kitabı olan Benim Bir Karışım, nitelikli edebiyat eserinin zamana nasıl meydan okuduğuna tanıklık ediyor.  Serinin ikinci kitabı Bizim Tombiş Taştan Hiç Anlamıyor  çok yakında okurla yeniden buluşacak.

Kahramanımız Memo annesiyle lunaparka doğru yolculuk yaptığı sırada mahallenin onarım işlerini yapan Ali Usta ile karşılaşır. Ali Usta, karşısındaki Memo’ya elini uzatır. Memo Ali Usta’nın elini sıkarken aklından ne kadar büyük elleri var ustanın, diye düşünür.  Ali Usta bu durumu anlar. Ellerinin ne kadar büyük olduğunu, bu büyüklüğün nedeninin de sürekli inşaatlarda çalışması olduğunu söyler. Eller açılır, büyüklükler karşılaştırılır. Memo’nun üç karışı Ali Usta’nın bir karışına eşit gelir. Memo bunu kendine sorun eder. Herkesten saklaması gereken bir sır olduğunu düşünür. Ellerinin hep küçük kalacağından kaygı duyar.  Sırrını söyleyebileceği bir kişi vardır. Arkadaşı Zeynep’in kendisini anlayacağını düşünerek piyano başındaki arkadaşına benim karışım çok küçük, senin karışın küçük mü, der. Zeynep bildiği tek şeyin karışının “sekiz nota” olduğunu söyler.  Memo karışının küçük olmasının utanılacak bir şey olmadığını düşünür ve merakla, karşılaştığı herkese karışının uzunluğunu sormaya başlar. Ağabeyine, annesine, babasına…  Birbirinden faklı yanıtlar alır. Herkes kendi yaratıcılığıyla, ihtiyacına ve mesleğine göre farklı yanıtlar verir.

Çiçekçi bir karanfilin kokusunun en güzel alınacağı mesafedir, dedi. Yaşlı bir amca ağır işiten kulağının konuşulanı en iyi duyacağı mesafedir, dedi. Gözleri bozuk olan arkadaşı Ayşe bir kitabı rahat okumak için en iyi mesafe olduğunu söyledi. Soru sorduğu her kişi kendi öznel durumunun gerektirdiği farklılıklardan ve yaratıcılığından yola çıkarak yanıtlar veriyordu.  Behiç Ak’ın diğer kitapları gibi çocuklara yaşamdaki farklılıkları gösteren, merak etmeye özendiren, çocuğu soru sorma konusunda sınırlandırmayan elden düşürülmeden okunacak çok keyifli bir kitap.

Bu keyifli kitabı okurken vapur yolculuğu yapıyordum, çocukluğumda yaptığım karışlamalar geldi aklıma. Çocukluğuma bir selam çakıp başladım karışlamaya; çok uzaktaki güneşi,  daha yakındaki Galata Kulesi’ni, Kız Kulesi’ni, Topkapı Sarayı’nı, Boğaziçi Köprüsü’nü, vapuru kovalayan martıları karışladım, boğazda gezen diğer vapurları, balık avına çıkan takaları, Üsküdar sahilinden bizi kitap okumaya çağıran Şemsipaşa İlçe Halk Kütüphanesi’ni karışladım…

Sahi sizin karışınız ne uzunlukta. Anneler babalar çocukluklarımızla beraber dünyayı karışlamaya ne dersiniz. Karışlamaya kitaplarla başlamalı?

Behiç Ak Kimdir?

1956 yılında Samsun’da doğan Behiç Ak, İstanbul’da mimarlık öğrenimi gördü.  1982’den beri Cumhuriyet gazetesinde Kim Kime Dum Duma başlığıyla bant karikatür çiziyor.  Çocuk kitabı yazarlığı ve çizerliği, oyun yazarlığı ve sanat yönetmenliğinin yanı sıra belgesel film alanında da çalışmaları olan sanatçının resimli çocuk kitaplarından bazıları,  Japonya’da da yayımlanan Gökdelene Giren Bulut, Kedi Adası, Rüzgârın Üzerindeki Şehir,  Uyurgezer Fil ile Büyükanne ve Miyop Ejderha. Bunlardan Yüksek Tansiyonlu Çınar Ağacı (1. baskı: 2009, 7. baskı: 2012), Günışığı Kitaplığı tarafından özgün bir tasarımla yenilendi.

Behiç Ak’ın, Günışığı Kitaplığı için “Gülümseten Öyküler” adı altında yazıp çizdiği kitaplar her yaştan okurun büyük ilgisini topluyor. Yazarın, yine Günışığı Kitaplığı tarafından yayımlanan Karikatür Kitabı (1. ve 2. baskılar: 2012), 30 yıllık karikatür birikimini çocuklara sunan özel bir albüm. Kedilere düşkünlüğüyle tanınan sanatçı, İstanbul’da yaşıyor. İstanbul’un kentsel ve tarihi dokusuna sahip çıkan girişimlerde etkin olarak çalışmalar yürütüyor.

Behiç Ak, Astrid Lindgren Anma Ödülü 2014 adayı!

Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği (ÇGYD), karikatürleri, çocuklar için yazıp resimlediği kitapları, oyunları ve belgesel çalışmalarıyla Türkiye’de ve yurt dışında milyonlara ulaşan yazarımız Behiç Ak‘ı, çocuk edebiyatının en yüksek para ödülü olan Astrid Lindgren Anma Ödülü’ne (Astrid Lindgren Memorial Award – ALMA) aday gösterdi.

Aydın İleri – edebiyathaber.net (11 Mart 2013)

Virginia Woolf’un özgün adı “The First Common Reader” olan “bir okur olarak: edebiyat yazıları” adlı eserinin birinci kitabı Alakarga Sanat Yayınları’nca yayınlandı.

“Byron’ın başbelası Richard Edgeworth, telgrafı az kalsın icad edecekti. Duvara tırmanır, tekerleklerin engellerden rahatça geçebilmesi için makinalar icad ederdi. Asla gülmeyen Swift, bir ömür boyu devlerin arasında yaşadıktan sonra cüceleri cazibeli bulmaya başlamıştı. Cassandra Austen, kız kardeşi Jane fazla ünlenince etrafın ilgisinden korkmuş, ona gelen mektupları yakmıştı. Ulysses, hafızalardan

silinmeyecek bir afetti. Yoğun bir cüret, müthiş bir felaketti,” diyen Woolf’un, bir okur olarak edebiyat dünyasına ışık tutan eserinin birinci kitabı okurlarıyla buluşuyor.

Dizinin ikinci kitabı olan The Second Common Reader da kısa bir süre sonra yayımlanacak.

“ ‘Romana uygun malzeme’ diye bir şey yoktur: Her şey, romana uygun malzemedir; her duygu, her

düşünce, beynin ve ruhun her bir niteliği işe yarar, hiçbir kavrayış boşa gitmez. Roman sanatının hayata gelip aramızda durduğunu hayal edelim; hiç şüphesiz kendisini kırıp zulmetmemizi, aynı zamanda yüceltip sevmemizi isterdi; çünkü bu sayede gençliği tazelenir, bağımsızlığı güvence altına alınmış olurdu.”

edebiyathaber.net (9 Mart 2013)

Bülent Ecevit Üniversitesi (BEÜ) ev sahipliğinde Zonguldak’ta düzenlenen “8’inci Fen, Edebiyat, Fen- Edebiyat, Dil ve Tarih Coğrafya, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakülteleri Dekanları” toplantısı başladı.

2 gün süren toplantının açılışına Zonguldak Valisi Erol Ayyıldız, Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) Yürütme Kurulu üyeleri Prof. Dr. Durmuş Günay, Prof. Dr. Tufan Düzpınar, Prof. Dr. Mehmet Şişman, çeşitli üniversitelerin rektörleri, fen, edebiyat, fen-edebiyat, dil ve tarih coğrafya, insan ve toplum bilimleri fakültelerinden 140’a yakın dekan katıldı.

Açılış konuşmasını yapan BEÜ Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Kemal Büyükgüzel, toplantıda fen edebiyat fakültelerinin durumu ve sorunlarının masaya yatırılacağını söyledi. BEÜ Rektörü Prof. Dr. Mahmut Özer ise toplantının tüm yüksek öğretim sisteminde fen edebiyat fakültelerinin mevcut durumunun iyileştirilmesine katkıda bulunmasını dilediğini söyledi.

YÖK Yürütme Kurulu üyesi Prof. Dr. Durmuş Günay da fen edebiyat fakültelerinin bugün karşılaştığı sorunları konuşmak, analiz etmek ve öneriler geliştirmek üzere toplandıklarını kaydetti. Özellikle 2008’den sonra Türk yüksek öğretiminde kontenjan bakımından ciddi bir genişleme olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Günay, şöyle dedi:

“Bu genişlemenin yol açtığı çok iyi gelişmeler var, ama sorunlar da var. Kontenjan sihirli bir mesele. Yükseköğretimi kıymete bindirdi, büyük bir değer kattı. Akademisyenler çok değerli oldu. Bu arada bazı sorunlar da ortaya çıktı. Bu da doğal bir şey. Öncelikle 2013 yılında alacağımız kontenjanı belirlemeliyiz. Bu toplantının sonucu da kontenjan belirleme konusunda bize yol gösterecektir, ışık tutacaktır.”

9 Mart 2013

Dünya Kitle İletişim Araştırma Vakfı tarafından, Halkbank’ın ana sponsorluğunda 14-24 Mart 2013 tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan 24. Ankara Uluslararası Film Festivali bu yıl da heyecan verici bir programla sinemaseverlerin karşısına çıkıyor.

Festival bu yıl kültürel boyuta vurgu yapmak için ‘Doğu’yu mercek altına alıyor ve Türkiye’de hemen hiç bilinmeyen ülke sinemalarından on filmlik bir seçki oluşturuyor. Arap Baharı’ndan ‘Oryantalist Bakış’a, göç olgusundan toplumsal sorunlara uzanan bu kapsamlı seçki, doğunun beyaz perdedeki yansımasını görünür kılıyor. Farid Mirkhani’nin “The Tender Moment of Sand”, Shamil Aliyev’in “Çölçü”, Saman Moghaddam’ın “Ye Asheghane-ye Sadeh”, Ebrahim Forouzesh’in “Hotchpotch”, Christina Saab’ın “Che Guevara Died in Lebonan”, Nhue Giang Pham’ın “Tam Hon Me” ve Lala Akhundova’nın “Işık Şehri” bölümde yer alan filmler arasında.

Sinema Avrupa – Daniel Schmidt Retrospektifi:  Sinema Avrupa bölümü İsviçre sinemasına damgasını vurmuş isimlerden biri olan Daniel Schmid retrospektifine ve hümanist karakteriyle kalpleri kazanan ve bu yıl 50. yaşını kutlayan Çek Yeni Dalgası akımının ender bulunur filmlerine yer veriyor

Ölümünün 50. Yılında Nazım: Bu bölümde Mehmet Eryılmaz’ın “Nazım Hikmet Şarkıları” adlı belgeseli gösterilecek.

Paneller: Festivalde bu yıl iki önemli panel yer alacak bunlardan biri festivalin ana temasının tartışılacağı “Doğu İmgeleri” diğeri ise  “Sinema-Tarih” paneli.

Özel Ödüller: Festivalin bu yıl ki özel ödülleri üç ayrı başlıkla dağıtılacak. Aziz Nesin Emek Ödülü ünlü karikatürist Tonguç Yaşar’a, Kitle İletişim Ödülü “Stüdyo Fm” adlı radyo programına ve Sanat Çınarı ödülü ise ressam Nevzat Akoral’a verilecek.

Jüriler:

Ulusal Uzun Metraj jürisi Tomris Giritlioğlu, Şenay Gürler , Ercan Kesal, Cemil Kavukçu ve Ezel Akay’dan oluşuyor. Ulusal Belgesel Film Yarışması’nın jürisinde ise Coşkun Aral, Bingöl Elmas, Mehmet Eryılmaz , Berrin Karakaş ve Serdar Öztürk yer alıyor. Ulusal Kısa Film Yarışması’nın jürisinde Hakan Bıçakçı, Mahmut Fazıl Coşkun, Yiğit Özşener, Elif Tasçıoğlu ve Özgür Yaren var. Ayrıca bu yıl festivalde tüm filmleri Akademia Jürisi yer alacak. Jüri şu isimlerden oluşuyor: Agnieszka Ayşen Kaim, Tanıl Bora ve Sevilay Çelenk.

Ulusal Uzun Metraj Yarışması: Festivalin Ulusal Uzun Metraj kategorisinde yarışacak bu yılki filmler şöyle: Aziz Ayşe, Babamın Sesi, Tepenin Ardı, Güzelliğin On Par’ Etmez, Yük,Rüzgarlar, Evdeki Yabancılar ve Şimdiki Zaman.

Ulusal Belgesel Film Yarışması: Ön eleme sonunda belgesel dalında yarışacak adaylar şöyle: Beklemek, Bir Düş-tü Sulukule, Devasa Yapboz: Oinoandalı Diogenes’in Epikurosçu Yazıtı, Dom, Dünyayı Kurtarmaya Çalışanlar, Faîlî Dewlet , Gündöndü, Yaşam Marangozu ve Yuva.

Ön eleme sonunda kısa film dalında yarışacak adaylar, kategorilere göre şu şekilde belirlendi:

Kurmaca Kısa Filmler: Birlikte, Fırtınanın Sarhoşları, İstirahat Odası, Kök, Mavi Kalpli Kadın “Ağıt”, Mod, ON, Saat Adam, Sus, Veda Makamı.

Deneysel Kısa Filmler: Aralık, Çözüm, (kafes), Net 17950, Origin The USA, Sisyphos, Vaha.

Festivalin öne çıkan diğer bölümlerini Söz Yok Sinema Var bölümünün öne çıktığı “Dünya’dan Kısa Kısa” ve içinde Resim’den Sinema’ya bölümünün de yer aldığı “Dünya’dan Belgeseller” oluşturuyor.

Festivalin bul yılki bilet fiyatları şöyle;

ÖĞRENCİ 8TL

TAM 11TL

BEYAZ GECELER 16TL

ALMAN KÜLTÜR MERKEZİ VE ÇAĞDAŞ SANATLAR MERKEZİNDEKİ GÖSTERİMLER ÜCRETSİZ.

BİLETLER KIZILIRMAK SİNEMASINDAN VEYA  MYBİLET’DEN ALINABİLİR.

Ayrıntılı programa festivalin sitesinden ulaşılabilir.

edebiyathaber.net (9 Mart 2013)

Emrah Polat’ın yeni romanı Yüzler, Sel Yayıncılık tarafından yayınlandı.

Romanda, üç karakterin bir günü anlatılırken geri dönüşlerle karakterlerin ve ülkenin yakın geçmişinden kesitler de görülüyor. Bu, aynı zamanda 12 Eylül ’80 ile karşılaşan ve çaresizlik içinde savrulan insanların da tarihi. İkiyüzlülük ise, Ankara’nın kendine özgü dokusunun fon olarak kullanıldığı romanın önemli izleklerinden biri.

Arka kapak yazısı:

Hayata karşı mağlup olmuş ya da baştan kaybetmiş insanların yolları mutsuzluk üzerinden kesiştiğinde birbirlerinin iç ya da ikinci yüzünü görmeye çalışırlar. Gündelik konuşmalarındaki belli belirsiz acıdan, kabullenilmiş yenilgilerden tanırlar birbirlerini; mutsuz evlilikler, işsizlikler, hayal kırıklıkları, hep başka bir dünya düşü.

Emrah Polat Yüzler’de, ülkenin kaderini değiştiren sürecin gölgesinde tutunmaya çalışan hayatların bugününü ve geçmişini, daha bütün bir resmin kırık dökük bir parçasını içtenlikle anlatıyor… Bilenlerin çok sevdiği, diğerlerinin hiç anlamadığı kendine has dokusu, atmosferi, dışardan donmuş gibi görünen ritmi, sokakları ve yokuşlarıyla, Seyranbağları, Mamak, Ulus, Türközü’yle Ankara’nın ve ona has karakterlerin öyküsü; durgunluğun içinde patlayan, sıradanlık içinde devinen, derin ve dingin, yorgun ve öfkeli…

Yazar hakkında:

Emrah Polat, (1974) ODTÜ Sosyoloji bölümünü bitirdi. Köpek  Adamlar isimli ilk romanı 2012 yılında Arnavutluk ve Bulgaristan’da, 2013 yılında ise Romanya’da yayınlanmıştır.

Tadımlık bir bölüm okumak için tıklayınız.

  • çağlar uslu - 24/01/2014 - 11:11

    Selam Emrah Bey,

    Kitabınızı eşim Fadime Uluya hediye etmişsiniz o vesileyle tanışma şansım oldu,
    benim çocukluğum ve ilk gençlik yılların ankarada geçtiği ve seyran bölgesini tanıdığım için kitap zaten başka dikkatimi çekti hemen okumaya başladım ve bir çırpıda okudum,
    hikayeyi çok içten anlatmışsınız tempo oldukça akıcı, oldukça etkili cümle kuruluşları var fatoşla da paylaştım bunları o da çok beğendi, bu tarz karekterlere özel gündelik diyaloglar çok doğal siz de gerekli noktalarda güzel açıklamalarla doğallığını bozmadan zenginleştirmişsiniz,
    tabi bunlarla birlikte benim için kitabınızın en güzel yanı, sahip olduğu gri puslu atmosferle özdeşleşmiş ankara havası ve onun kaybeden insanlarını çok güzel vermişsiniz, insan yaşadığı şehri okurken içinden farklı duygular geçiyor gerçekten, yeni kitaplarınızı dört gözle bekliyor olacağım
    saygı ve sevgilerimle,
    Çağlarcevaplakapat

Ey dünyanın bütün kadınları, memelerinizin gücü adına birleşin!

Haftada bir gün, yaz ise bahçede leğenin içinde; kış ise odalardan birinin duvarına gömülü banyo dolabında yıkarlardı bizi. Banyo dolabı da nedir diyenler? Şimdinin 80’e 100 cm duşakabinini al duvara göm, açılır kapağını şeffaf plastik cam yerine ahşap yap; banyo dolabı odur işte.

Analarımız bize karşı sabırsızdılar. Ee tabii kadın dünyanın çamaşırını elinde yıkıyor. Üstüne bir o kadar çocuk, öteki ev işleri, zaten tarlada çalışmaktan yorulmuş. Bundandır ki neslimin kafataslarıyla hamam tasları arasında kıymetli bir ilişki vardır. “Anneeee çok sıcak!”, “Tak! Kıpırdama!”; “Ayyy, yandım!”, “Tak! Kıpırdama dedim sana!”.

Onlu yaşlarımın başı… Hava güzel ki annem sabah erkenden büyük kazanı ateşe vurmuş. Banyo, çamaşır günü… Önce çocuklar yıkanacak, sonra çamaşırlar. Benim kirazlar henüz açmamış ama açtı açacak. Bahçede yıkanmak istemiyorum. Annem “Kim görecek?” diye tutturmuş. Deyip durduğu şey: “Bahçenin etrafı hep duvar!”. Arada bir de “El âlem senin kuru götüne mi meraklı?” diyor. Anamın ısrarcı sesine teslim olup giriyorum leğene. Leğene adım atarkenki halimiz için hep beraber: “Anamm, anam o benim” diyelim. “Hangi çılgın bana zincir vuracakmış?” sorusunun cevabı olarak!

O kuru beden huzursuz zihinle birleşip kıpırdandıkça kalıp sabun ve banyo tasının tok vuruşlarından bolca nasibini alıyor tabii. Üstüne üstlük kafa köpüklü göz kapalıyken “Kolay gelsiiin” diyen bir ses bizim bahçeye dalmaz mı? Aman Allah’ım! Ellerimle neremi kapatacağımı şaşırıyorum. Kulaklara su dolmuş, uğultudan sesin sahibini de çıkaramıyorum.

Leğenin başında dikilip muhabbete başlıyor. “N’apıyonuz?” Sanki ne yaptığımız ortada değilmiş gibi. Sonra “Oooo” diyor. “Senin kirazlar çiçek açmış kız! Memişlere bak!” Öyle sinirleniyorum ki leğenden avuç avuç su alıp sesin geldiği yöne savuruyorum: “Git şurdan beee! Manyak! Defol!” Ben delirdikçe “Yakında kocalık olur bu”, “Ne kızıyon, yiğit malı meydanda olur” diyerek elini artırıyor. O sırada anamı da bolca ıslattığımdan hamam tası da kafama ritmik olarak inip inip kalkıyor.

Annem “Naciye, git kızım sen de! Sabah sabah başka işin mi yok?” deyince tanıdım sesin sahibini. Yörüklerin benden taş çatlasın iki yaş büyük olan kızı. Annemin “Bak, gördün mü? Evinin bütün işini yapıyor. Evi hep o çekip çeviriyor” diyerek bana örnek gösterip kafa ütülediği kız.

Sırf memeleri benimkilerden iki sene önce pırtladı diye, başta analarımız olmak üzere bütün kadın akraba, konu komşu teyzelerin kız çocuklarına karşı kullandığı yarı ayar, yarı argodan mürekkep o çokbilmiş hükümran kadın dilini kullanma hakkını kendinde gören kız çocuğu.

Yörüklerin kızına ne olduğunu biliyorum. İlkokulu bitirip önce Kuran kursuna gitmişti, sonra tarlalara, kocaya, çoluk çocuğa…

Ben ise yıllar sonra en şahanesinden mavra konusu oldum. Her sabah duş almam, güne şekersiz hazır kahveyle başlamam nasıl bir malzemeyse Bay Sakal benimle “Amerikalı” diye kafa bulurdu. Evliliğimizin ilk yıllarında “Amerikalı, babanın evinde de her sabah yıkanıyor muydun?”, “Annen da neskaave mi içiyordu sabahları?” diye dalga geçti benimle hiç bıkmadan.

Sabahleyin duştan sonra elimde kahve fincanımla kanepedeyim. Üzüm kız hemen kucağıma kurulup mırıl mırıl nakaratlı şarkısını söylemeye başladı. Zaten ona kalsa hep bornozla ya da beyaz polar pijamalarımla yaşamam gerekir evde. Kucağımdan sökerek indirmem gerekiyor böyle hallerde. İn kızım deyince tırnak çekip çemkiriyor bana: “Miiiuvv”. Üzümce “hayır” demek.

Kucağıma göbeğini açarak yayılınca her tarafını okşaya okşaya sevdim ben de onu. “Aman da kızımın patileri de varmış, aman da kuyruklu kızım, zillim, aman da göbişi de varmış…” Severken severken ellerim ilmek kadar memelerine dokunduğunda Naciye’yi hatırlayıp irkildim. Yine de çenem devam ediyordu: “Aman da memişleri de varmış”, “Kızımın memeleri de varmış!

Zihnimin kabul etmediği ama dilimden teklifsizce dökülen bu sevme biçimi kaç bin yılın tortusu? Kim bilir? Kibariye yıksın ortalığı “Kim bilir?” Bilmeden bu dilin esiri olmuşuz sanırım hepimiz.

“Üzüüüm” dedim sonra, “Özür dilerim kızım, özür dilerim.” “Hııı” dedi. “Özür dilerim, dünyanın bütün memelilerinden özür dilerim.” “Hııı” dedi yine. “Kutlu Mart ayı geldi ya saçmalıyor bizimki” demeyip “Hıı” diyordu kızım.

Ağzı yarı açık, alt dişleri görünüyor, meraklı gözlerini dikmiş bana. Küçük çocukların durmaksızın sordukları soruların onlarca kez sabırla cevaplanması için gösterdikleri “Nee!”, “Hıı” tepkisi gibiydi sesindeki ton. (Yani ye beni, diyor.)

O gözlerini, o dişlerini yerim senin” deyip memelere dokunmadan yumuldum tekrar. Kutlu Mart ayında bulunmamız icabıyla kendi kendime konuşmaya devam ettim.

− Üzüm’cüğüm, 8 Mart benim için aynı zamanda kardeşlik günüdür.

− Hıı.

− Dünyanın her yerindeki emekçi kız kardeşlerimin varlık günü ve ikiz kardeşlerimin doğum günü. Yok yahu, takke ikizlerinin değil, bildiğin ikiz kardeş!

− Hıı.

− Hey Allah’ım! Anladım, bu konuya giren çıkamayıp iyice batağa saplanıyormuş! Ben slogan bağlarına vurayım kendimi en iyisi: Ey dünyanın bütün kadınları, memelerinizin gücü adına birleşin!

− Hıı.

Nee? Yine mi olmadı? O zaman büyük kadınların ellerinden, küçük kadınların gözlerinden öperim şimdilik.

Hacer Günebakan (8 Mart 2013)

  • yasemin y - 16/07/2014 - 23:05

    hacer hanim, yaziniz beni gecmise goturdu. Bende nefret ederdim legende bahcede banyo. cok ta komikti tabiiki.
    sevgiler saygilar,
    almanya/16.07.2014
    yasmincevaplakapat

Kutlukhan Kutlu, ON8 için yazdı:

Tanıdıklarımdan, hatta yeni tanıştığım insanlardan duymaya alıştığım bir şey bu: “Diyorum ki ben de işten ayrılsam, evde otursam, çeviri yapsam.”

Hayatınızda bir ofiste, hele ki pek fazla esneklik alanınız olmayan bir ofiste düzenli olarak dokuzdan altıya çalıştıysanız, kimi zaman pestiliniz çıkana dek oradan oraya koştururken, kimi zaman mesai bitimi için dakikaları sayıp Pikachu’nuzla Godzilla’nız arasında destansı düellolar düzenlediyseniz (herhalde bunu herkes yapmıştır, değil mi???), böyle bir fikrin cazibesini size anlatmaya bile gerek yok. Evde çalışmanın, serbest çalışmanın getirdiği güzellikler ve özgürlükler, Pazartesi Sendromu denen modern zaman canavarından kurtuluş arayan maceraperestlerce ayrıntılı şekilde kayda geçirilmiş durumda zaten: İstediğiniz saatte kalkabiliyorsunuz. İstediğiniz zaman ara verebiliyorsunuz. Yılın istediğiniz zamanlarında tatile çıkabiliyorsunuz. Çalışma ortamınızı istediğiniz gibi düzenleyebiliyorsunuz. Başınızda patron yok. İşyeri çekişmeleri ve kulisleri yok. Vesaire. (Ki o “vesaire”yi de yabana atmayın; aralarında arzuya bağlı sessizlik ve “prezentabl olma” zorunluluğuyla vedalaşmak gibi kıymetli birtakım maddeler bulunuyor.)

… Arama motorları bile yapıyor!

Evden çalışmanın da kendine göre öcüleri var tabii. Mesela yakanızı bir an bile bırakmayan bir “çalışmam gerekiyor” hissi, ya da başka bir deyişle Vicdan Azabı anahtarının Açık konumunda takılı kalması.  Ama bence asıl sorun, bu tür planların hatırı sayılır kısmında çeviri yapmanın bir amaç değil de, ofis hayatından yakayı kurtarıp kapağı eve atmak için bir araç olarak görülmesi. Hem de en erişilebilir araç. Ne de olsa çoğu iyi eğitim görmüş çalışanın bir yabancı dili var, değil mi? O yabancı dilde bir metin okuyup onu çocukluğundan beri konuştuğu kendi diline çevirecek altı üstü… Pek zor olmasa gerek?

Doğruya doğru. Çeviri yapmak hakikaten de çok zor bir iş değil. Diyelim ki belli bir seviyede İngilizcesi olan herkes, muhtemelen bir kitabı önüne koyup onu bir şekilde Türkçeye çevirebilir. Eh, sonuçta Google bile çeviri yapıyor! Mesele şu ki, çeviriden çeviriye epey fark var. Üstelik sadece üslup açısından da değil. Yaşadığımız görecelikler çağında bile gayet ayırt edilebilir şekilde, kalite açısından da fark var. Elinize çok sevdiğiniz bir yazarın Türkçe bir kitabını alıp otuz-kırk sayfada kendinizi devam etmekte zorlanır hale gelmiş bulduysanız, kötü bir çevirinin bir kitap üzerindeki yıkıcı etkilerine tanık olmuşsunuz demektir.

Çevirinin, özellikle de edebi çevirinin en ilginç taraflarından biri, hem doğruları yanlışları olan teknik bir iş, hem de güzelleri ve çirkinleri olan yaratıcı bir iş olması. Yani teknik açıdan yanlışı olmayan “çirkin” (kötü) bir çeviri yapabileceğiniz gibi, teknik açıdan yanlışları olan “güzel” bir çeviri de yapabiliyorsunuz. Ve enteresandır, salt “İngilizce bilmek” (ya da başka bir dil bilmek) bu iki terazi için de yeterli olmayabiliyor. Hatta o dili “çok güzel konuşmak” bile yetmiyor. Edebi bir metni doğru anlayabilmek bambaşka bir şeyi, iyi konuşmanın ötesinde mutlaka bir okuma birikimini de gerektiriyor. Farklı edebi eserlere ve edebi bakış açılarına aşinalık, kavrayışınızı da seçeneklerinizi de artırıyor. Öykü ve roman çevirmenliğini gözüne kestirmiş arkadaşlar arasından fikrimi soranlara, daha çok İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü ve diğer dillerdeki muadillerini önermemin sebebi bu (eh, bir de kendi okulum olduğu için torpil geçiyorum muhtemelen).

“Kahretsin dostum, burası leş gibi çeviri kokuyor!”

Böyle çifte dikenli bir uğraşta kendinizi sürekli olarak doğruluk/yanlışlık ve güzellik/çirkinlik terazisinde tartıyorsunuz. Pek öyle beyninizi rölantiye almaya, boş bulunmaya gelen bir iş değil doğrusu, çünkü biraz dikkatiniz dağıldığında, biraz otomatiğe bağladığınızda klavyenizden hemen “çeviri kokan” cümleler dökülmeye başlıyor. Dolayısıyla her an kendinize gramer açısından doğruluğun ötesinde bir de “Türkçe’de ben böyle bir cümle kurar mıydım?” sorusunu sormanız gerekiyor.

Yanlış anlamalar da cabası tabii. Hani bir deyimi ya da kalıbı bilmemekten gelen komik hatalar vardır, dillere pelesenk olur ya… (“Beni deli gibi sürüyorsun”; “Burada kedi savuracak yer yok”, “Tamamen sol taraftan geldi”.) Çeviri hataları konusunda en büyük eğlence bunlardan çıkıyor, ama unutmayın ki nihayetinde herkesin başına gelebiliyor böyle şeyler. Bazen kaçırılan deyimler bu kadar bariz olmuyor, daha az biliniyor, o yüzden de daha zor fark ediliyor, o kadar. İşin doğrusu bazen dikkat de yetmiyor; kendinizi hayatta o âna dek edinmiş olduğunuz birikimin kollarına bırakmaktan öte yapacak pek bir şey gelmiyor elinizden. Bu yüzden kaynak dil (yani çevirdiğiniz orijinal metnin dili) ve o dili kullanan toplumun kültürü, sürekli kendinizi geliştirmeniz gereken bir alan; bir noktada yeni bir şey öğrenip çok eskiden yaptığınız bir çevirinin hatalı olduğunu fark etme tehlikesi yakanızı hiç bırakmıyor.

Çevirmen hislerim zil çalıyor!

Açıkçası bu da, çeviride Örümcek Hisleri gibisinden bir “işkillenme sistemi” geliştirmenin ve sözlüğe bakmanın önemini gösteriyor. Bazen farkına varılacak özel durumlar olduğunun bile farkına varamıyorsunuz ya, oralarda biraz işkillenme işe yarıyor doğrusu. Dövüş Kulübü tarzı çeviri kuralları çıkarıyor olsaydım, herhalde ilk iki sıraya “Emin olma, aç sözlüğe bak!”ı koyardım. Üstelik sadece hata yapmamak için değil; daha güzel çeviri yapmak için. Çünkü edebi çeviri biraz da yazarlıktır, ortaya sizin kelimelerinizle bir metin çıkarmaktır; cılız karşılıklarla sönük cümleler kurarsanız, ortaya çıkardığınız metin keyfisiz olur ve orijinale de haksızlık edersiniz. Çevirmenler biraz da bu yüzden “Bir program varmış, hiç de fena çeviri yapmıyormuş” şeklindeki önerilere yorgun bakışlarla karşılık verirler.

Öte yandan sizi temin ederim, bizler sürekli ürkek bakışlarla etrafına bakıp sözlüğe davranan küçük kaygı böcekleri ya da kendimizi çalışma masamıza bağlayıp yazının bütün araçlarıyla sopalayan mazoşistler değiliz; çoğumuz çevirdiğimiz metinde bir tür sahiplik hissinden kaynaklanan hakiki bir manevi tatmin bulduğumuzdan bu işi yapıyoruz. Çünkü sözünü ettiğim bu kaygının kaynağı, tuhaf bir şekilde bir tatmin kaynağına da dönüşüyor: İyi bir çeviri yaptığınızı hissetmenin tatmini. Özellikle de incelikleri ve tuzakları olan zor bir romanı hakkıyla tercüme edip basılmış kitabı elinize aldığınızda yaşadığınız his manevi açıdan bayağı bir doyurucu oluyor.

Bu arada, o “manevi” tatmine sıkı sıkı tutunsanız iyi olur…

Tamamen duygusal… Gerçekten!

Evet, para konusundan söz ediyorum. Çevirmenlikte para, nadideliğiyle, düzensizliğiyle ve dakiklikten yoksunluğuyla tam bir assoliste benziyor ve nitekim assolistlere benzer nazıyla meslek hayatınızın kritik unsurlarından biri haline gelmeyi başarıyor. İlginçtir, çevirdiğimiz Harry Potter kitapları vesilesiyle ilköğretim okullarını gezerken düzenli olarak karşılaştığımız sorulardan biriydi bu: “İyi para kazanıyor musunuz?” Tüm çocukluğum boyunca -hem de annem çevirmen olmasına rağmen!- bu soruyu kendime bir kez bile sormadığımı fark ettim ve “Tevekkeli değil çevirmen olmuşum!” diye düşündüm. İşin özü: Bu işi yaparak zengin olmayı unutun. Şimdi bana inat gidip tam da bunu başaran birileri olacaktır belki (imkansız değil tabii – şimdiden tebrikler!) ama genellikle çeviri, maddi getirisi pek de tatmin edici olmayan bir iş. O yüzden işin manevi yanından ciddi bir tatmin duymuyorsanız, muhtemelen bu meslek size göre değil demektir.

Bu bağlamda… Yazarların olduğu gibi, çevirmenlerin de iki türlüsü var: Sadece çeviriyle geçinenler ve çeviri gelirini başka işlerle destekleyenler. Mesela ben çeviri yapmakla yazı yazmak arasında paylaştırıyorum işimi; aralıksız çeviriden yorulan beynime iyi geliyor. Ayrıca yazarlık yapmanın çevirmenliğe, çevirinin de yazarlığa epey faydasını gördüm. Bir taraftan başka işler yapan birçok çevirmen var: Gündüzleri bir ajansta çalışan ya da ders veren, hatta akademik kariyer yapan. Evet, bu tercihlerin bazılarında denkleme tekrar bir çeşit “işyeri” ve “patron” giriyor… Ama en azından düzenli bir iş sayesinde buluşma ayarlamaya çalıştığınız arkadaşınıza “Sahi bugün günlerden neydi?” diye sorup telefonun karşı tarafından kopan dehşet dolu nidalarla muhatap olmuyorsunuz!

Son olarak şunu söyleyebilirim: Edebi çeviri işini profesyonel olarak, hele ki tam mesaiyle yapacaksanız, okumaya, kitaplara ve dile karşı özel bir tutkunuz olmalı. Unutmayın, bütün gün onlarla başbaşa olacaksınız!

Kutlukhan Kutlu – ON8 (8 Mart 2013)

  • Bir çevirmen - 08/03/2013 - 14:27

    Bu yazı için “[ş]imdiye kadar yazılmış en nitelikli ve kapsamlı çeviri yazısı” diyenler var (!)cevaplakapat

  • Vecihi - 09/03/2013 - 00:07

    Bir çevirmen olarak hiçbir zaman çok zor bir mesleğim olduğunu iddia etmedim, ancak dışarıdan bakıp da talip olan hemen herkes dünyanın en kolay mesleğini yaptığımı iddia ediyor.

    Yıllardır duyduğum “Evde oturmanın cazibesi” nedir, ne işe yarar, biri onu açıklasa ya bana. O 700 sayfa çeviri gününde bitecek bir defa. Sonra da parasını almak için 6 ay koşturacaksın. Durum buyken otursan ne olur, ayakta dursan ne olur, salsa yapsan ne olur?

    Bütün gün pijamayla oturma, geç yatıp kalkma, dilediğinde işe ara verme özgürlüğünün cazibesi başlangıçta göz boyasa da, kısa süre sonra yerini ayın 1’inde para yatmasına duyulan dehşetengiz bir özleme bırakacaktır, emin olun.cevaplakapat

  • IMPRIMATUR - 14/03/2013 - 18:35

    Çevirmenlik yapıyorsanız zaten size zor geliyor olamaz. Ama yorucu bir iş. Zihinsel anlamda çok ama çok yorucu. Gerçekten beyninizi dinlendirmeye ihtiyaç duyuyorsunuz. Ben son 4 yılı evde olmak üzere 8 yıldır çeviri yapıyorum. Kitaplara, İngilizce’ye ve dile olan düşkünlüğümden dolayı bana kesinlikle iş yapıyorum gibi gelmiyor, daha çok bir hobi. İyi kazandığım da söylenebilir. Ama bu işi ancak ve ancak severseniz yapabilirsiniz. Tamamen duygusal veya değil, sırf para için yaparsanız bir yere kadar tahammül edebilirsiniz.cevaplakapat

  • aynura veliyeva - 25/10/2013 - 22:06

    merhaba ruscam cok iyi ikinci anadilim zaten.rusyada dogdum ve okudum cok iyi rusca-turkce ve ya turkce-rusca ceviri yapa bilirim evdencevaplakapat

  • Alper Güler - 29/04/2014 - 14:58

    Marmara Maliye mezunuyum.4 sene New York şehrinde kaldım ve dil kursu aldım.İngilizce alanında her türlü çevirileriniz için bana alpergeos@yahoo.com.tr adresinden ulaşabilirsiniz.cevaplakapat

  • Muhabat Abdullaeva - 20/11/2014 - 01:15

    Inglizce rusca turkce iyi derecede
    Rusca ana dilim
    Universite mezunuyum uluslar arasi iliskiler bolumu Kirgizistan BIshkek
    muhabat.2209@mail.rucevaplakapat

  • rumeysa degirmenci - 10/01/2015 - 20:35

    iyi derecede İngilizce ceviri yapilir amerikada egitim aldim dönüşlerini beklerimcevaplakapat

  • Mustafa GÜLER - 26/01/2015 - 21:33

    odtü elektrik-elektronik mühendisliği bölümü 4. sınıf öğrencisiyim. i̇ngilizce-türkçe veya türkçe-ingilizce çevirilerinizi özellikle teknik alanda olmak üzere uygun fiyata yapabilirim. e-mail: mustafagulerg@gmail.comcevaplakapat

  • h büşra kumru - 07/02/2015 - 11:24

    Kayseri Erciyes Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden 2013 yılında mezun oldum. ingilizce-türkçe ve türkçe-ingilizce çeviri yapabilirim. bana ulaşmak için aşağıdaki mail adresine yazabilirsiniz.

    hbskumru@hotmail.comcevaplakapat

Şair Haydar Ergülen, Yazarın Karanlık Odası başlığını taşıyan edebiyat etkinliğinde okurlarıyla buluşuyor.

Yapı Kredi Kültür Merkezi’nin düzenlediği Foto biyografik söyleşiler etkinliğinde her ay yazarlarla anılara yolculuklar yapılmaya devam ediliyor.

Yazarlar, albümlerinden seçtikleri çok özel fotoğraflar eşliğinde yaşamlarının dönüm noktalarından, ailelerinden, arkadaşlarından,iş çevrelerinden, edebiyat dünyasındaki ilişkilerinden ve dostluklarından bahsediyorlar. Bu ayki konuk ise şair Haydar Ergülen. Yazarın Karanlık Odası başlığını taşıyan edebiyat etkinliğinde Ergülen, özel hayatından kesitleri kendi ağzından anlatıyor.11 Mart’ta gerçekleşecek söyleşi Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi’nde saat: 18.30’da.

edebiyathaber.net ( 8 Mart 2013)

İzafi dergisi son dönem Türk edebiyatının genç yazarlarını ele almaya devam ediyor: Derginin yeni sayısında Aslı Erdoğan dosyası var.

Aslı Erdoğan dosyasını, Ahmet Ergenç, Filiz Gazi, Yeliz Şenay, Oylum Yılmaz, Nazlı Doğan ve Şenay Tanrıvermiş hazırladı.

Dergi, Oğuz Atay’ın ortaokulda yazdığı “Yolculuk” adlı metni okuyucusuyla buluşturuyor.

Dergide Rus yazar Danııl Kharms’ın “Bilge İhtiyarın Anıları”, Yunan yazar Antonis Samarakis’in “Nehir”, Bora Abdo’nun “Ben Gizlidir”, Figen Alkaç’ın “Israrı Kanadında”, Sultan Komut’un “Sayıklamalar-Bir”, Hasan Uygun’un “Kelebek”, Çiğdem Aldatmaz’ın “Şu Gelen Süleyman Olabilir mi?” öyküleri yer alıyor.

Derginin bu sayıdaki şair ve şiirleri: Hüseyin Kıran, “Küstah Hayvan Tavrıyla”; Mehmet Said Aydın, “Taş”; Ümit Erdem Bazıncı, “Kişi Zamirleridir”; Baran Çaçan, “Aşağıda”; Bekir Türker, “Korkma Plastik”, Emrah Tahiroğlu, “Cansız Atlar Kalır Geriye”; Nihat Abay “Dar”; Necmettin Topçu, “İsmi Anılmayan Çiçek”; Orkun Destici, “Bana da Bir Şey Sen Anlat”; Yeşim Özsoy, “Kalp Saati”. Yavuz Acun da “Dilê Gerok” adlı Kürtçe şiiriyle dergide yer alıyor.

Hasan Maç, geçmişten günümüze ruh ve beden yörüngesinde en eski büyük âşıkları, edebiyat ve felsefe üzerinden “Aşk Kadınları: Ölümsüz Ruhlar ve Çürümüş Ten” yazısında ele aldı. Ökkeş Koska, gazetecilerin kara bahtı olan ocak ayında, ölüm yıldönümü olan Hrant Dink’i ve aramızdan henüz ayrılan Mehmet Ali Birand’ı “Adalete Borcumuzu Ödemeden Barışa da Borçlandık” başlığıyla ele aldı.

Hasip Bingöl, “Kendine İcra Eden Çeviri: Tîjbazî” başlığıyla Türkçe şiirleri neden Zazacaya çevirdiğine değiniyor. Tayfun Topraktepe-Tomris Sakman Lizbon’a Gece Treni kitabını ele aldı.

Hindistan ve İran’da kendisine ölüm fetvaları çıkartılan Hindistanlı yazar Salman Rüşdi ile Jack Livings’in yaptığı keyifli röportajı, Didem Çelik Yılmaz çevirdi. Elif Akan, Veysi Altay ile “Faili Dewlet” belgeseli üzerine konuştu.

Sinema bölümünde Kenan Tekeş, Tepenin Ardı filmini “Tepenin Ardındaki ‘Olmak’” başlığında ele aldı.

Cenk Erdem’in “Müzik ve Psikoloji İlişkisi” adlı yazısıyla derginin sayfaları kapanıyor.

edebiyathaber.net (8 Mart 2013)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z