Masthead header

alivolkanerdemir_n

Söyleşi: Şirvan Erciyes

Oe Kenzaburo’nun Kurbanı Beslemek ve Murakami Haruki’nin Kadınsız Erkekler kitaplarını Japoncadan Türkçeye çeviren ve Erciyes Üniversitesi Japon Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı öğretim üyesi Ali Volkan Erdemir’le çeviri, Japon edebiyatı ve kültürü üzerine söyleştik.

Japon dilini hele de alfabesini düşündüğümde, Japonca öğrenmek neredeyse imkansız bir uğraş gibi geliyor. Dil öğrenme sürecinizi çok merak ediyorum açıkçası.

Japon dili öğrenimine Japon edebiyatı ve kültürüne ilgim dolayısıyla başladım. Akira Kurosawa’nın Yedi Samuray adlı filmini ilkokul beşinci sınıfta izlediğimde nedenini bilmeden çok etkilenmiştim. Lise yıllarında ise Mishima Yukio’nun romanlarını okumuştum. Çocuk sayılacak yaştaki kamikaze pilotlarının gözükaralığı ve hüznü bir yandan, dingin Zen keşişleri, meditasyon derken, bunları anlamak için işin kaynağı olan Japon dilini öğrenmek istedim. Ayrıca, Ankara Üniversitesi’nde Amerikan Kültürü ve Edebiyatı bölümünde öğrenim gördüğüm sırada, daha farklı bir şeylerle ilgilenmeyi de. Bunlar da beni Japon dili ve edebiyatını yerinde öğrenmeye yönlendirdi.

2015 yılı Japon dili ve edebiyatı öğreniciliğimin yirminci yılıydı ve bazen neden bu kadar kaprisli bir dille uğraşıyorum diye kendime sorduğumda, işte bu sözünü ettiğim edebiyat ve kültür ögeleri geliyor aklıma. Bir de farklı bir şeyler yapma isteği.

Bir akademisyen olarak öğrenciler yetiştiriyor ve Japoncadan Türkçeye nitelikli çeviriler yapıyorsunuz. Kenzaburo Oe’den çevirdiğiniz Kurbanı Beslemek 2015’in beğenilen kitapları arasında yer aldı. Oe’den üç uzun öykünün yer aldığı kitapta “Kurbanı Beslemek” diğer iki öyküden çok farklı, “Delilikten Kurtar Bizi” ve “Gözyaşlarımı Sileceği Gün” öykülerinde cinnetin sınırlarında dolaşan iki insanın duygu ve yaşantıları çetrefilli bir biçimde anlatılıyor. Okurken bile insanı zorlayan bu iki öyküyü çevirmek pek de kolay olmasa gerek.

Oe Kenzaburo’nun söz konusu öyküleri yazdığı yıllarda çok uzun cümleler kurmak, yazınsal nitelik olarak kabul ediliyordu. Dahası, Oe, Tokyo Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı bölümü mezunu; Fransız edebiyatının etkisi var yazdıklarında.

kurbani-beslemekÖyküleri içinde “Kurbanı Beslemek”, bence hâlâ güncelliğini koruyor ve insanlık bu kargaşa içinde yaşamaya devam ettikçe de –ettirildikçe demek daha doğru olabilir- koruyacak görünüyor. II. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Japonya’da küçük bir köye düşen ABD savaş uçağından kurtulan zenci asker. Kocaman, kara renkli bir adam. Köydeki Japonların hayatlarında ilk kez bir yabancıyla karşılaşmaları. İletişim noksanlığı. Zaman içinde düşmanlarının da aslında kendileri gibi insan olduğunu anlamaları. Zenci askerin köylüler için elinden geleni yaparak faydalı olma, anlamlı olma gayreti. Ama sonunda farklılığın dayatılması, düşmanlığın ağır basması ve insanın içindeki vahşi yanın daha fazla bastırılamaması. Kendi varlığını devam ettirmek için diğerini yok etmek!

“Delilikten Kurtar Bizi” ve “Gözyaşlarımı Sileceğim Gün” adlı öykülerde ise kendiyle, anne ve babasıyla, zihinsel engelli oğluyla, karısıyla, evliliğiyle, Japon imparatorluk sistemiyle kıyasıya bir mücadele veriyor Oe. Çok karanlık bir psikoloji içinde. Diğer yandan yaşama tutunmaya çalışması, iyi bir baba olma gayreti… Geçmişi yeniden kurma çabası, kendiyle, tarihiyle ödeşme çabası… Bencil bir yaşam gibi görünürken, ben’den geçip çoğalması… “Delilikten Kurtar Bizi”nin çevirisi sırasında şunu yazmışım

Oe’ye ithafen:

Oe Kenzaburo’ya-

yaşam alanına

dahil etmiş tüm evreni -bilmeden-

engelli çocuğunun sımsıkı tuttuğu ellerinde.

(7 Şubat 2015)

Haruki Murakami’den çevirdiğiniz Kadınsız Erkekler de yayımlandı. İki farklı yazarın kitabını yakın aralıkla çevirdiğiniz için ister istemez hangisi sizi daha çok zorladı diye bir soru geliyor aklıma. Bir de Japon diline ve kültürüne dair açıklamaların yer aldığı dipnotlar aracılığı ile okurla aranızda bir bağ kurulduğunu düşünüyorum ve bu konuda gösterdiğiniz özeni çok incelikli buluyorum.

Teşekkür ederim.

Oe Kenzaburo’nun karmaşık, noktaya hasret bırakan uzun cümleleri kadar Murakami Haruki’nin kısa, yalın cümlelerini Türkçeye aktarmak da pek kolay olmadı açıkçası; ama her ikisiyle uğraşmak son derece keyifliydi.

Murakami, Zen keşişi gibi; sade, yalın bir tarzla, kısacık cümlelerle kurduğu dünyada 21. yüzyıl kent insanını, yalnızlığını anlatıyor; aşkı da hani uçurumdan düşerken tutunmaya çalıştığınız son dal gibi işliyor. Günümüzde dayatılan onca şey içinde rafine bir yaşam sürenlerin, diğer bir deyişle müzik dinlemek ve kitap okumak dışında derdi olmayan kişilerin aslında ne kadar “normal” olduklarını da hissettiriyor.

Öte yandan her iki yazar da aynı şeyin peşinde kanımca. Oe, kışkırtarak, adeta şamar atarak sorgulatırken, Murakami yere düşüp dizini hafif kanatmış bir çocuğun başını okşayıp onu avuturcasına, nazikçe sorduruyor kişiye en temel, dipsiz soruyu: “Ben aslında neyim? Ben aslında kimim?”

Dipnot konusuna gelince, okuyucuya, abartıya kaçmadan, dipnotta bilgi aktarımının gerekli olduğunu düşünüyorum; özellikle de uzak (uzaktan kastım hem coğrafi hem de toplumsal boyut) kültürlerin eserleri için gerekli görünüyor. Kimileri bu bilgileri cümle içine yedirmeyi tercih ediyor, bence bu yazara ve metne ihanet. Ben klasik, doğal bir yaklaşım yeğliyorum; hem edebiyata sadık bir okur hem de çevirmen olarak.

kadinsiz-erkekler-kitabi-haruki-murakamiÇevirilerinizde akıcı, anlaşılır ve okuma hazzını geri plana itmeyen cümleler çıkıyor karşımıza ve ister istemez çevirmenin edebiyatçı olması gerektiğini düşündürüyor. Edebiyat birikimi olmayan birinin yaptığı çeviriler okuma hazzını sekteye uğratmaz mı, ne dersiniz?

Yüzünde edebiyat çizgisi olmayanların (bunu Murathan Mungan mı söylemişti?) edebiyat çevirisine kalkışması henüz yüksek lisans tezini yazma aşamasında olduğu halde, “benim akademik çalışmalarım” diyecek özgüveni kendinde bulan kişilerin durumu ile aynı bence.

Öte yandan Japoncadan kaynaklanan bir sıkıntı yaşıyorum; önerdiğim çözüm de yayınevleri tarafından kabul edilmedi; Japonca sözcüklerin transliterasyonu. Karışıklık çıkmaması, anlaşılır olması adına Türkçe okunuşuyla yazımı tercih ediliyor Japonca sözcüklerin; ancak Mishima’yı Mişima yazmak, Hanshin Tigers’ı, Hanşin Taygırs yazmak aslında Şıtaynbek, Kamü, Göte diye yazmak kadar ürpertici bir durum bence. Rusçada da var bu durum yanlış bilmiyorsam. Abecesi farklı dillerin kaderi mi?

Abecesi farklı olmasa bile pek çok yazarın adını yanlış telaffuz ediyoruz ne yazık ki. Ama ben söyleşiyi farklı bir alana kaydırmak istiyorum, ülkemizde Japon edebiyatı ve kültürüne yönelik ilgi ne durumda?

Son yıllarda tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de Murakami Haruki’nin eserleri çok okunuyor. Geçen yıl sonunda Japon edebiyatı dersimi alan öğrencilerimden pek çoğu, Murakami’nin bir eserini okuduktan sonra Japon edebiyatına ilgilerinin arttığını, başka yazarların eserlerini de okumak istediklerini belirttiler. Murakami, Nobel Edebiyat Ödülünü henüz alamamış olsa da, bence, dünyada Japon edebiyatı fahri konsolosu gibi bir görevi yerine getiriyor. Elbette bunu, onun eserlerinin dünya edebiyatına mı Japon edebiyatına mı dahil olduğu tartışmasını bir kenara bırakarak söylüyorum.

Japon kültüründa günümüzde en popüler olanlar anime, cosplay, manga ve Murakami’nin eserleri. Coşkulu, renkli bir dönem bu. Ve tabii ki haiku. Haiku, en cool şiir türü bence; hem bilge hem haylaz; oyun peşindeki kedi yavrusu kadar da sevimli.

Japonya bildiğimizi sandığımız, uzak coğrafyadaki bir ülke aslında. Tek bir Japonya ya da Japon insanından, dolayısıyla edebiyat ve kültüründen de söz edemeyiz bu yüzden. 30 günde Japonca öğretme iddiasında olan kitaplar, on adımda on iki adım atmak gibi bir yanılgıdır; benzer bir yanılgı da Japonları bağdaşık bir toplum olarak değerlendirmektir. Kendilerinin terk ettiği nükleer santralleri Türkiye’ye tesis etme pazarlığında yarışan Japonlar mı, yoksa bu santrallerin Türkiye’ye kurulmasının söz konusu edildiği dönemde bu durumu protesto eden Japonlar mı, hangisi “bizim Japonumuz”? (Aslında bu sorunun temelinde biz kimiz ve neyiz yatıyor, ama o apayrı bir konu.)

Peki tam tersini soracak olursam, bu konuda yazdığınız Japonya’da Türk İmgesinin Oluşumu, 1890-1914 adlı bir de kitabınız var, okurlarımıza Japon insanındaki Türk algısı hakkında bilgi verir misiniz?

Japonya’da 19. yy sonlarına değin Çin ve Avrupa üzerinden edinilmiş Türkiye bilgisi var. Dolayısıyla bunların içinde nitelikli bilginin yanı sıra ön yargılı ve egzotik olanların yer alması kaçınılmaz. 19. yy’dan itibaren Japonya’nın kapalılık politikasını bırakıp dünyaya açılmasıyla birlikte yoğun ilgi gösterdiği ülkelerden biri de Osmanlı İmparatorluğu. Osmanlı’nın üç kıtada farklı dil, inanç ve ırktan toplumları 600 yıl boyunca nasıl yönetebildiğini anlamak istiyor, kendi de bu yola girecek çünkü sonraki yıllarda. Öte yandan Tokutomi Kenjiro gibi yazarlar da kısa süreyle İstanbul’da bulunuyor. Aslında Tolstoy’la görüşecek; o zaman da bugünkü gibi İstanbul ulaşımda bir aktarma merkezi; zorunlu seçmeli ders gibi yolu bizden geçiyor yani. Bununla birlikte 1890 yılındaki Ertuğrul Fırkateyni faciasından sonra Türkiye’ye gelen Japonlar arasında yirmi yıla yakın bir süre İstanbul’da çeşitli faaliyetler gösteren Yamada Torajiro var; birkaç yabancı dil bilen, gazetelerde, dergilerde yazıları çıkan, Türk kültürü ve toplumu üzerine ilk elden bir de kitap yazan, uluslararası bir entelektüel bu kişi. İşte bu kısa ya da uzun zamanlı konukların Japonya’ya gönderdikleri mektuplardan, kaleme aldıkları seyahatname, dergi ve gazete yazısı ve kitaplar aracılığıyla aktardıkları “ilk elden” bilgiler, dikkate değer.

Japonya’yla Türkiye’nin birbirini resmi olarak tanımasının ve karşılıklı büyükelçilik açılışının ancak 1925 yılında gerçekleşmesi de gözden kaçırılmaması gereken bir diğer faktör.

Türkçeden Japoncaya çevrilmiş eserler var mı, Japon okuru Türk edebiyatı hakkında fikir sahibi mi? Japonya’da uzun yıllar yaşadığınız için bu konuda gözlemleriniz olmuştur diye düşünüyorum. Ve sizin Türkçe’den Japonca’ya bir eser çevirme projeniz var mı? Böyle bir teklif gelse hangi yazarların eserlerini çevirmek isterdiniz?

Evet, sanırım tahmin edilenin ötesinde var. Nasreddin Hoca çevrilmiş ilklerden biri. Nazım Hikmet’in şiirleri ve Ferhad ile Şirin’i; Turgut Özakman Şu Çılgın Türkler’i; Ahmet Hamdi Tanpınar, Dede Korkut, Aziz Nesin, Latife Tekin’in eserleri…

Elbette Orhan Pamuk; Benim Adım Kırmızı, Kar, Beyaz Kale, Babamın Bavulu, Yeni Hayat, İstanbul Hatıralar ve Şehir; Masumiyet Müzesi adlı kitapları çevrildi. Bizde 1968 ve 1994’te Nobel Edebiyatı almış iki Japon yazarın kitaplarının orijinal dilden çevirileri toplamı henüz bu sayıya erişebilmiş değil.

Japoncaya çeviri konusunda ise, öncelikle Sabahattin Ali’nin tüm eserlerinin çevrilmesini isterdim. Yusuf Eradam’ın haikularının, Metin Altıok ve Cevat Çapan’ın şiirlerinin.

Sırada yeni çeviriler var mı?

Evet, var ama nezaketsizlik olarak görmezseniz yeni çevirilerin ortaya çıkmalarını bekleyelim mi adlarını anmak için?

Mecburen bekleyeceğiz ancak sürprizler olduğunu biliyorum hiç olmazsa bu kadarını söyleyebiliriz sanırım. Zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim.

Bu değerli fırsat için asıl ben teşekkür ederim.

Söyleşi: Şirvan Erciyes – edebiyathaber.net (29 Ocak 2016)

  • Alper Çekin - 06/03/2016 - 14:21

    Socrates in Love kitabını da çevirseler ya, Crying Out Love in the Center of the World adlı filmi ve dizisi dahi olan bir kitap.cevaplakapat

yolNotos edebiyat dergisinin Türk sinemasına ayırdığı ve 383 kişinin katıldığı “Yüzyılın 40 Filmi” soruşturmasında Şerif Gören’in yönettiği “Yol” filmi birinci seçildi.

Soruşturmanın sonuçları ve yorumları Notos dergisinin 56. sayısında yer alıyor.

Soruşturmaya katılan 383 kişinin belirttiği toplam 287 filmden, en yüksek oyu alan ilk 40 filmin belirlendiği soruşturmada Senaryosunu Yılmaz Güney’in yazıp Şerif Gören’in yönettiği ve 1982 Cannes Film Festival’inde büyük ödül Altın Palmiye’yi kazanan ‘Yol’ filmi birinci olurken onu Nuri Bilge Ceylan’ın ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’sı izledi. Listenin üçüncü sırasında se ‘Umut’ filmiyle Yılmaz Güney bulunuyor.

İlk 10 film

1 Yol (Şerif Gören, 1982)
2 Bir Zamanlar Anadolu’da (Nuri Bilge Ceylan, 2011)
3 Umut (Yılmaz Güney, 1970)
4 Sevmek Zamanı (Metin Erksan, 1965)
5 Muhsin Bey (Yavuz Turgul, 1987)
6 Masumiyet (Zeki Demirkubuz, 1997)
7 Anayurt Oteli (Ömer Kavur, 1987)
8 Selvi Boylum Al Yazmalım (Atıf Yılmaz, 1977)
9 Susuz Yaz (Metin Erksan, 1963)
10 Sürü (Zeki Ökten, 1978)

Listede, Vesikalı Yarim (Ömer Lütfi Akad, 1968), Züğürt Ağa (Nesli Çölgeçen, 1985), Kış Uykusu (Nuri Bilge Ceylan, 2014), Tabutta Rövaşata (Derviş Zaim, 1996), Sonbahar (Özcan Alper, 2008) Uzak (Nuri Bilge Ceylan, 2002), Eşkıya (Yavuz Turgul, 1996), Babam ve Oğlum (Çağan Irmak, 2005), Gelin (Ömer Lütfi Akad, 1973), Kader (Zeki Demirkubuz, 2006) ilk on filmi takip eden diğer filmler oldu.

edebiyathaber.net (29 Ocak 2016)

  • Sevsen aslantepe - 29/01/2016 - 20:28

    Uçurtmayı vurmasinlarcevaplakapat

sanciSancı Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi’nin Ocak-Şubat sayısı yayımlandı.

Dergi bu sayısında Muzaffer Oruçoğlu’nu inceliyor. Özgürlüğü ve Çıplaklığıyla Bir Yaşam Serüveni: Muzaffer Oruçoğlu adlı dosyasında birçok yazar Oruçoğlu’nun çalışmalarını ele alıyor. Sancı Dergisi bu sayısında aynı zamanda 1. yılı vesilesiyle 7 Şubat 2016’da Cezayir Toplantı Salonu’nda gerçekleştireceği sempozyumun çağrısını kamuoyuna duyuruyor.

Dergide dosya çalışmasında; Arin İnan Arslan, Ahmet Telli, Cihan Erdoğan, Mehmet Çetin, Tekgül Arı, Levent Kaçar, İbrahim Ekinci, Dilek Kalyencioğlu, Ümran Düşünsel, Deniz Faruk Zeren, Feyzi Çelik, Vedat Küçükbingöl, Ahmet Soner, Tülay Tuncaboylu, Metin Kayaoğlu, Mehmet Akkaya, Mustafa Algın ve Oktay Kip’in Mehmet Akkaya ile gerçekleştirdiği söyleşi,

Yüz Çiçek’te;

Sait Çetinoğlu, Duygu Kıt, Emir Ali Yağan, Ayşegül Tözeren, Ali Zülfikar, Muzaffer Oruçoğlu, Doç. Dr. Nihal Kuyumcu’nun Prof. Dr. Zehra İpşiroğlu ile gerçekleştirdiği söyleşi,

Sinema-Tiyatro’da;
Zehra İpşiroğlu, Serkan Eker’in Drama Kumpanya-Kemal Oruç ile gerçekleştirdiği söyleşi, Özer İnal ve Tülin Özen ile gerçekleştirilen röportaj,

Karikatür’de

Askın Ayrancıoğlu, Pavel Constantin, Seyit Saatçi, Arsen, Darko Drljevic ve Vahit Akça,

Şiir’de;

Asım Gönen, Akın Yanardağ, Buket Şimşek, Murat Kahraman, Ahmet Akın, Murat Günışığı, Devrim Gür, Sinan Kurt, Xêce Snr ve Danyal Nacarlı’nın çevirisi ile Hilde Domin’in şiiri,

Öykü’de;

Burcu Polat, Emek Erez, Cemal Bahtiyaroğulları, Devrim Gür, Okan Eroğlu, Bênav Raperîn, Erdem Özgül,

Müzik’te ise;

Önder Alnargül yer alıyor.

edebiyathaber.net (29 Ocak 2016)

rp_Gamze-Erkmen-300x200.jpgBir gün elinize bir el ilanı geçse ve üzerinde, “Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet. Eski dostlarınız sizi aramaz mı oldu? Arkadaş edinmekte güçlük mü çekiyorsunuz? Kimse sizi anlamıyor mu? Başkalarıyla iletişim kurmakta zorlanıyor musunuz? Yalnız mısınız? Dert etmeyin. Artık JANUS var. İçinizde başkalarına yer açın,” yazıyor olsa, ilgilenir miydiniz? Daha önemlisi, yalnızlıktan kurtulmak için daha önce hiç tanımadığınız bir ölüyü içinize, zihninizin derinlerine almayı kabul eder miydiniz? İşte, Murat Gülsoy, Can Yayıncılık etiketiyle yayımlanmış “Yalnızlar için Çok Özel Bir Hizmet” isimli son romanında, bu sorulara ‘evet’ cevabını vermiş Mirat’ın, yalnızlığıyla başa çıkabilmek için JANUS’tan aldığı hizmetle birlikte başlayan yeni hayatını kaleme alıyor.

Üniversitede matematik öğretmenliği yapan Mirat Alsan, maruz kaldığı baskılar sonucunda emekli olmaya karar veriyor. Yeni hayatının başlamasıyla giderek artan yalnızlığından içten içe rahatsızlık duyduğunu hissedince, soluğu, el ilanı dağıtan bir gençten aldığı kâğıt parçasındaki yalnızlar için çok özel bir hizmet verildiği iddia edilen JANUS isimli bir çeşit zihin aktarım merkezinde alıyor. Mirat’ın, “ölen kişilerin zihinlerinin başkalarının zihinlerine aktarılabildiğini” iddia eden bu merkezle tanışmasıyla, beyninin içinde yerleştirilen ölüler ile kalabalıklaşan yalnızlığının, giderek nasıl daha karışık bir hale geldiği, yine Mirat’ın kaleminden okura aktarılıyor.

Kitap birbirinden ilginç dört bölümden oluşuyor. Kurguyu içeren Mirat’ın yeni hayatı anlatılmaya başlanmadan önce, okur ilk olarak “Sonra Yavaş Yavaş Delirdim” başlıklı önsöz ile karşılaşıyor. Bu önsöz, okurun bildiği diğer klasik önsözlerden biraz farklı çünkü önsözün içerisinde Borges’e bir mektup var. Hem de öylesine yazılmış bir mektup değil. İrdelendiğinde, Mirat’ın hikâyesinin anlatıldığı kurgunun çok daha derinlemesine sorgulanmasını sağlayacak kadar derin, kitap bittikten sonra yeniden okunacak kadar da önemli bir metin olarak okurun karşısına çıkıyor. Bununla birlikte, mektupta aslında başkarakterin neden ve nasıl yazdığına, yazmak ile ölüm arasında nasıl bir bağ kurabildiğine dair birden çok ipucu olduğundan, önsözü atlayarak hikâyeye geçmeyi tercih eden okurun, kurgu hakkında biraz olsun eksik kalacağı hissi uyandırıyor. Öyle ki, “Gerçi bir yerlerde demiştin; biz zaten ölülerle konuşan ölüleriz ama bunu unutuyoruz çoğu zaman, diye. Haklısın,” diyerek, okuru başkarakterin iç dünyasına yavaş yavaş sürüklemeye başlıyor. Başkarakter ve aynı zamanda kurgu içindeki yazar Mirat’ın, Borges’i Tanpınar ile kıyaslaması ise mektubun en etkileyici yanlarından bir bölümü. Borges ile Tanpınar’ı tanıştırdığı satırlar ise, kurgu ile bu kıyaslama arasında adeta bir köprü görevi görüyor. Ölmüş diğer usta yazarları da selamlayan başkarakter, bedeninin içinden birkaç ölü çıkardığını ve sonra yazdığını söyleyerek, kurguda merak unsurunu daha önsöz bölümünden zirveye taşımış oluyor.

yalnizlar icinİkinci bölüm yani kurgunun anlatılmaya başlandığı bölümde okurun ilk dikkatini çeken başkarakterin ismi oluyor. Alışılmışın dışında bir isim olarak Mirat’ın anlamının ayna olduğunu ilerleyen sayfalarda açıklayan başkarakterin, insanlara isminin Murat değil de Mirat olduğunu açıklama çabasından bıkmış tavrı ile birlikte eskimiş bir ceketin yıllar sonra çöpe atılması ve yerini yenisinin alması, isim, eşya gibi kavramların insanın karakteri üzerindeki etkilerini sorgulamasına kapı aralıyor. Okura, taşıdığımız isimlerin ya da sahip olduğumuz ve asla vazgeçemediğimiz, bizimle özleşmiş eşyalarımızın bizi nereye kadar biz yaptığı ya da bunların aslında ne kadar önemli sayılabileceği sorularını sorduruyor. Var olduğumuzu, ismimizle, cismimizle kanıtlamanın veyahut bağımlısı olduğumuz eşyaların, onlardan fiziki olarak kurtulsak bile, aklımızın bir köşesinde yer etmesi sayesinde başkalarının aklında da yer edinebilme düşüncesinin, belki de yalnızlığın bize oynadığı bir oyun olabileceği ikilemini akıllara getiriyor.

Kitabın temelinde Mirat’ın, yalnızlığının varlığı, yarattıkları ve getirdiği çaresizlik sonucu, zihninin içine bir ölüyü alıp onunla yeni bir hayatı paylaşabilmesi, onun gibi davranıp biraz olsun, sıkıldığı benliğinden uzaklaşabilmesi en saf haliyle okura aktarılıyor. Kitap, yalnızlığın bir insanı getirebileceği son noktaları, deliliğin sınırlarında dolaşan, zihnine ölüleri aldıktan sonra başına neler geleceğini bilmeden ve daha da önemlisi umursamadan, belki de gerçek kimliğine bu şekilde erişebileceğine inanan bir karakteri barındıran kurgusuyla, okuru etkisi altına almayı başarıyor. Adeta kazanma hırsı uğruna hiçbir strateji belirlemeden savaşın ortasına kendini atan bir komutan gibi, Mirat da yalnızlıkla mücadele uğraşısında ayakta kalmaya çalışıyor, zafere ulaşmaya, benden çıkıp biz olmaya, en basit ve insani haliyle ise derdini anlatabileceği ve onu gerçekten dinleyecek birilerine ihtiyaç duyuyor. Okur da bu şekilde Mirat’ın zihninde yaşamaya başlayan ölü karakterler Esra ve Tuncay ile tanışmış, onların karakterlerini Mirat’ın davranışlarından çözmeye başlamış ve sonunda da yalnızlığın en acı yüzüyle tanışmış oluyor.

Biçimsel olarak pek çok kitaptan ayrılan kitapta, aynı paragraf içinde kimi zaman birinci kimi zaman üçüncü tekil şahıs kullanıldığı görülüyor. Bu da, Gülsoy’un, yazar olan başkarakter Mirat eliyle yalnızlığı biçimsel olarak, kurgudan bağımsız ve farklı bir yöntemle temaya dâhil ettiğini gösteriyor. Ayrıca, olağanüstü bir olay üzerinden işlenmiş olan kurgunun tek bir türe ait olmadığı rahatlıkla anlaşılabiliyor. Bu da okurun aynı kitabın içinde birden farklı türe tanık olmasını sağlıyor, bir nevi okuru doyuma ulaştırıyor.

Okur, sonsöz ve ekler bölümüne geldiğinde yalnızlık ve yazarlık ilişkisinin tam ortasında buluyor kendini. Başkarakter, yalnızlıktan kurtulmanın, yegâne çıkış yolunun yazarak kurtulmaktan geçip geçmediği hakkında kendiyle konuşurken, ölüme, intihara, deliliğe dair notlarını paylaşıyor. Borges’e yazılan bir mektup ile başlayan hikâye, Nerval’e ait dizelerini işleyerek son buluyor. Sayıların anlamlarını içeren ekler bölümüyle birlikte, kısa notları, okuru başkarakterin yaşadığı içsel sorgusunun dibine kadar indirmeyi başarıyor. Ve akıllarda yer edecek pek çok satır arasında, yalnızlıkla nasıl mücadele edilebileceğine dair özelikle yazma eylemi hakkında oldukça ilgi çekici gözlemlere yer veriliyor.

Ben metinlerden ördüğüm bu labirentte kendimi kaybedeceğim. Değil başkaları, asıl ben bulmamalıyım kendimi. Gücüm yettiği kadar yazmaya devam edeceğim. Metinlerin arasında oluşan bu sonsuzluk beni ürkütmüyor artık. Gözümü dikip bakıyorum kendi yarattığım uçuruma…”

Gamze Erkmen – edebiyathaber.net (29 Ocak 2016)

otizm ve kardesim_kapakBazen nefes aldığımız yerlerden tıkanıyor hayat. Dünya savaşlar, felâketler, açlık ve gözyaşıyla sarsılıyorken umudu korumak zorlaşıyor. Kötülükten uzak günler düşlerken tedirgin bir karamsarlığın kucağında buluyoruz kendimizi. Kitaplar insanlığa belki en çok da böyle zamanlarda iyileştirici güçlerini sunuyor. Anlattıklarıyla, başımızı başka hayatlara çevirebileceğimizi, yerleşik yargılarımızı gözden geçirebileceğimizi, farklılıkları anlayabileceğimizi, herkesi, her şeyi kendimizi ölçüt alarak yargılamaktan vazgeçersek dünyanın daha güzel bir yer olabileceğini hatırlatarak yapıyorlar bunu. Pek çoğu, etrafımıza başka gözlerle bakmaya çağırıyor bizi. Böyle kitaplar, sıkıntılarla birlikte güzel şeyler de olduğunu gösterip umut oluyorlar. Otizm ve Kardeşim ile Barış’ın Gezintisi de böyle kitaplardan.

Kendi dünyaları olan çocuklar

Otizm ve Kardeşim’de yazar Ouisie Shapiro, kardeşi otizmli olan, yaşları yaklaşık beş ile on beş arasında değişen on dört çocuğun anlattıklarını derlemiş. Bu çocuklar otizmi televizyon, kitap, okul, arkadaş aracılığıyla değil, otizmli bir kardeşle yaşayarak, kendi deneyimleriyle öğrenmiş. Bizlere de kendi gördükleri, kendi algıladıkları şekliyle anlatıyorlar. “Raquel otizmli. Annem ve babam bana otizmin bir hastalık olmadığını söyledi. Ama bu onu başkalarından farklı yapan bir durum. Görüntüsü farklı değil, sadece farklı davranıyor. Kendi dünyasında yaşıyor ve konuşmayı bilmiyor.” Bu sözler on bir yaşındaki Paloma’ya ait. Onun gibi, Luke için de otizmli olmak bazı farklılıklar taşımak anlamına geliyor: Otizmli insanlar herkese benzemiyor ve başka çocukların yapabildiği şeyleri yapamıyorlar.” Otizmli çocukların kardeşleri de otizmin getirdiği zorlukları onlarla birlikte yaşıyor. Kimi kardeşinin restoranda dayanılmaz gürültüler çıkarmasından, kimi alışveriş sırasında her şeyi oraya buraya fırlatmasından, kimi istediği olmadığında çığlıklar atmasından, kimi söylenenleri anlamamasından söz ediyor. Öte yandan onlar kardeşlerinin özel yeteneklere sahip çocuklar olduğunun farkında. Pauline’nin kardeşi Ron birçok şeyi ezbere sayabiliyor, Emma’nın kardeşi Jesse gördüğü telefonların yerini ve rengini hiç unutmuyor, Justin nefesini çok uzun süre tutabiliyor, Mary Gwen okyanusta saatlerce yüzebiliyor…

Başka insanlara tuhaf gelen takıntıları, alışılmamış davranışlarıyla otizmli kardeşleri bu çocukları sabırlı olmaları gereken durumlarla karşı karşıya bıraksa da onlar pek şikâyetçi değil. Kardeşlerinin her şeyi, “yapmak zorunda oldukları için yaptıklarını” biliyorlar. Çünkü küçücük yaşlarında “farklı” olanı anlayabilmeyi, bir arada yaşayabilmeyi, karşıdakini olduğu gibi sahiplenip sevebilmeyi öğrenmişler. Küçük Troy otizmli kardeşi Sam’i daha iyi anlayabilmek için kendini onun yerine koymayı denemiş: “Bence otizm, lambaları yanmayan karanlık bir odada olmak gibi. Bunu bir keresinde denedim, ışıkları söndürüp bir daha açamayacağımı düşündüm. Gerçekten çok korkunçtu!

barisin gezintisi_kapakOnlar, anlamaya çalıştıkları kardeşlerindeki farklılıkları değil, insanların bu farklılıklara bakışını yadırgıyorlar: Amber, “Bazı insanlar Ravi gibi çocukların öğrenme güçlüğü çektikleri için aptal olduklarını düşünüyor. Bu beni çileden çıkarıyor. Ben erkek kardeşimle gurur duyuyorum,” derken çok şey anlatıyor bize. Christian da öyle: “Çocukların otizmin gerçekten zor bir durum olduğunu bilmeleri lâzım. Bence otizmli olmak çok zor bir durum. Bir şeyler anlatırsın ama kimse seni anlayamaz… Sokakta yanlış bir şey yapan otizmli bir çocuğa rastlarsanız ona sakın bağırmayın. Bilin ki o yanlış şeyi elinde olmadan yapıyordur. Otizmli insanları oldukları gibi kabul edip onlara saygı göstermelisiniz.”

Beni bu kitaba en çok bağlayan da bu sözlerin uyandırdığı duygular oldu. Birçok duyarlılığımızı bireysel deneyimlerimiz sonucunda kazanıyoruz. Bir mesele kendi hayatımızın ne kadar yakınındaysa o kadar ilgimizi çekiyor. Belki bu kadar samimi satırlarla dolu bir kitabın ortaya çıkmasını da yazarın yeğeninin otizmli olmasına borçluyuz. Ancak meselelerin içinde, en yakınında olanlara kulak vererek de duyarlılıklarımızı geliştirebiliriz pekâlâ. Özellikle çocukları, başka insanları anlamayı kolaylaştıran bu tür kitaplarla buluşturmak, onlara vereceğimiz pek çok şeyden daha değerli.

Otizm ve Kardeşim bize başka türlü gelen hayatları uzaktan süzmek yerine daha yakından, üstelik pek de aklımıza gelmeyen bir açıdan görebilmeyi sağladığı için güzel bir kitap. Kardeşleri otizmli olan çocuklara, kendi yaşadıklarını yaşayan pek çok arkadaşı olduğunu gösterdiği için de çok anlamlı. Onlara kardeşlerinden utanmanın yersiz olduğunu, birlikte güzel zaman geçirebileceklerini, kardeşlik ilişkilerinin diğer çocuklarınkinden hiç de farklı olmadığını hatırlattığı içinse cesaret verici.

Kardeşlik her güçlüğü yener

Otizmi kardeşlerin bakışıyla anlatan bir başka kitap da Barış’ın Gezintisi. Kitap otizmli Barış’la ablalarının birlikte parka gittikleri bir gün başlarından geçenleri anlatıyor. Bu öyküde, ablaları farklı davranışları olduğu için başta Barış’ı parka götürmekte isteksiz davranıyor. Çünkü Barış herkesin yaptığı şeyleri yapmıyor, herkese ilginç gelen şeyler onun hiç ilgisini çekmiyor. Örneğin, pastanede birbirinden lezzetli yiyeceklere bakmıyor bile, sadece tavanda dönüp duran pervaneyi izliyor. Çiçeklerin mis gibi kokularından hoşlanmıyor ama binaların tozlu tuğlalarını koklamaya bayılıyor. Parka gittikleri gün yaşadıkları, ablalarına özellikle de Sevgi’ye, Barış’ın bu “tuhaf” davranışlarını anlayışla karşılamayı öğretiyor. Bu kısa öykü bir yandan otizmi tanımamızı sağlıyor bir yandan da otizmin, kardeş olmanın güzelliklerini yaşamaya engel olmadığını gösteriyor.

Otizm ve Kardeşim 8 yaş ve üzeri, Barış’ın Gezintisi 7 yaş ve üzeri için tavsiye edilmiş; bu kitaplardan sadece çocukların değil biz yetişkinlerin de anlayış, saygı ve kardeşlik adına öğrenecekleri var.

Şermin Korkusuz Aslan – edebiyathaber.net (29 Ocak 2016)

47nci_kahire_uluslararasi_kitap_fuari_kapilarini_acti_h82594_ed961Ortadoğu’nun ve Arap dünyasının önemli kültür etkinlikleri arasında yer alan 47’nci Uluslararası Kahire Kitap Fuarı, başkentin doğusundaki Medinet en-Nasr bölgesinde açıldı.

21 Arap ve Afrika ülkesi olmak üzere toplamda 35 ülkenin katıldığı fuarda, 850 yayın kuruluşunun faaliyet göstereceği öğrenildi. Bahreyn’in şeref misafiri olduğu açıklanan fuarda, Mısırlı yazar Cemal el-Gitani’nin hayatı ve eserleri de tanıtılacak.

Tarih, din, felsefe, siyaset ve fen gibi birçok farklı alanda kitapların yer aldığı fuarda, çocuk kitaplarının yanı sıra ikinci el kitap ve dergilerin yer aldığı Sur el-Özbekiyye bölümü de yer alıyor. Fuar faaliyetleri çerçevesinde sanat ve edebiyatın farklı alanlarında ünlü isimlerin konuşmacı olarak çağrıldığı bir dizi seminer ve konferans düzenleniyor. Fuar 10 Şubat’a kadar ziyaret edilebilecek.

1969’dan bu yana düzenlenen Kahire Kitap Fuarı, Ortadoğu’nun en önemli kitap fuarları arasında yer alıyor.

edebiyathaber.net (29 Ocak 2016)

gunlerden-kirmiziPolat Özlüoğlu’nun öykülerinden oluşan “Günlerden Kırmızı”, NotaBene Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

O gece dal gibi anamın yüreği ağzından, dili dudağından, canı içinden çıkmış. Ondanmış böyle gezmesi odalardan odalara kendini bilmeden, ondanmış böyle suskun tetikte ceylan gibi beklemesi pencerenin önünde, ondanmış böyle iğne ipliğe dönmesi, delik deşik giyinmesi, ondanmış böyle aklı uçmuş, yüreği dut gibi kurumuş gölgelere karışması, ondanmış böyle gözlerinin susuz kuyular gibi kararıp iki çukur olması. Her şey ondanmış yani. Abimin varla yokluğuymuş bütün bunlara sebep.”

Kırmızı aşkın rengi değil Polat Özlüoğlu’nun öykülerinde. Savaşın, genç ölümlerin, isyanın ve acının rengi. Kırmızıyı bu topraklarda aşkın rengi kılmak için yazan, yazarken boylu boyunca yaşayan, kanatan, kimi zaman dindiren, ama fena halde gören bir kalem.

Günlerden Kırmızı gerçeği taşıyor edebiyata, görmeye davet ediyor, gördüklerimizi unutmamaya… ‘Gördüm’ diyenlerin öykülerini yaşamak için.

edebiyathaber.net (29 Ocak 2016)

ENVER_AYSEVEREnver Aysever’in yeni gösterisi “Tavan Arası Sohbetleri” 9 Şubat Salı 20.00’de Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde düzenleniyor.

Etkinlik bülteninden

“Tavan Arası Sohbetleri”, bugüne kadar izlediğiniz müzikli gösterilerden çok farklı… Hepimizin hem izleyicisi hem de katılımcısı olduğumuz aykırı bir gösteri. Bu nedenle biz “seyirciye ev ödevi veren ilk gösteri” diyoruz.

Memleketimizdeki ucuz gösterileri yeteri kadar seyretmedik mi? Şimdi NHKM’nin sıcak tavan arası ortamında yan yana olalım, konuşalım, geçmişi hatırlayalım, kendimizle cesurca yüzleşelim, geleceğe mektuplar yazalım.

Gece bekçisinin rüyasını görmek için Tavan Arası’nda buluşalım. Bu rüyanın parçası olmak hepimize iyi gelecektir. Kim bilir,  belki de rüyalarımızı paylaşırız Enver Aysever ile Tavan Arası’nda…

Detaylı bilgi için:

Nâzım Hikmet Kültür Merkezi

Ali Suavi Sokağı (Sanatçılar Sokağı), No: 7 Bahariye – İstanbul

0 216 414 22 39

Ender Özer

0 555 404 41 22

edebiyathaber.net (29 Ocak 2016)

mirjamMirjam Pressler’in ergenlik sancılarına dair romanları olan Acı Çikolata, Haydi, Konuş Artık! ve Mucize Torbaları, Zeynep Ersözlü çevirisiyle Kelime Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

İlk romanı Acı Çikolata’nın kahramanı Eva, otoriter ve kontrolcü bir evde büyüyen kilolu bir genç kızdır ve kiloları yüzünden özgüvensizlik sorunu yaşamaktadır. İlk olarak 1980 yılında yayımlanmış olmasına rağmen bu romanın ele aldığı meselelerin eskisinden daha da şiddetli biçimde geçerli olduğunu söyleyebiliriz.

Haydi, Konuş Artık! adlı romanında ise ana karakter Karin’in daha büyük sıkıntıları vardır. Bekâr bir annenin iki çocuğundan en büyüğü olarak, küçük kardeşine bakma görevi onun üzerindedir. Kardeşini çok sevse de onca sorumluluğun altından kalkamaz ve hastalanır. Ergenliğin getirdiği fiziksel ve ruhsal değişikliklerin ağır yüküyle içine kapanması, kimseyle, hatta annesiyle bile iletişim kuramaması sebep olmuştur hastalanmasına. Sorunlarını ancak konuşarak çözebileceğini zamanla anlayacaktır.

Mucize Torbaları’nda da, taşınıp yeni bir hayata başlama – belki de büyüyüp yetişkin olma- fikrine karşı çıkan 11 yaşındaki Samuel’i görürüz. Çocukluğunun son demlerinin tadını çıkaracakken, annesinin evi bir süreliğine terk edip bütün işleri Samuel, ablası ve babasına bırakmasıyla yetişkinlerin alması gereken sorumluluklarla tanışır. Ağır sorumluluklar değildir bunlar, ama Samuel’i olgunlaştıracak kadar etkilidir.

edebiyathaber.net (29 Ocak 2016)

aclikTiyatro Sarı Sandalye, Knut Hamsun’un “Açlık” romanından uyarlanan “Açlık” oyununu Şubat ayı boyunca sergileyecek.

Tanıtım bülteninden

“Açlık”, insan ilişkilerinin karmaşıklığını, insan topluluklarında ortaya çıkan zalimlikleri, bir genç yazarın trajik hikâyesi üzerinden anlatıyor.

Yazan: Knut Hamsun
Yöneten: Doğa Nalbantoğlu
Çeviren: Behçet Necatigil

Kristiana sokaklarında her şey gayet iyidir, müthiş bir hava, ilham, güzel kadınlar, yardımsever insanlar… Kahramanımız umut dolu, doludizgin yazarlık kariyerinin basamaklarını tırmanır… Etraftaki herkes, her şey kahramanımızın macerasına biraz daha heyecan katar ve hayatı durdurulamaz bir akışa girer… Kendisi istese bile durdurulamaz…

Oyun programı

4 Şubat Perşembe  Kumbaracı 50  20.30
8 Şubat Pazartesi  Afife Jale Sahnesi  20.30
18 Şubat Perşembe  Afife Jale Sahnesi  20.30
26 Şubat  Cuma  Kumbaracı 50  20.30

İletişim: 0539 796 62 39

edebiyathaber.net (28 Ocak 2016)

Bizansin_Yapi_UstalariRobert Ousterhout’un kaleme aldığı, Fügen Yavuz’un çevirdiği Bizans’ın Yapı Ustaları, Koç Üniversitesi Yayınları (KÜY) etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Pennsylvania Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’nde Bizans Sanatı ve Mimarisi profesörü ve Antik Çalışmalar Merkezi direktörü Robert Ousterhout’un kaleme aldığı kitap, Bizans mimarisine bir yandan Bizanslı yapı ustalarının bakış açısından yaklaşırken, diğer yandan dokuzuncu ve on dördüncü yüzyıllar arası Konstantinopolis yapılarına odaklanıyor.

Mimarlık ve Sanat Tarihi kategorisinde yayınlanan kitap, Bizans mimarisini, ağırlıklı olarak da dokuzuncu yüzyılla on beşinci yüzyıl arasında Konstantinopolis bölgesinde inşa edilmiş olan kiliseleri inceliyor. Robert Ousterhout, Bizans mimarisine bir yandan Bizanslı yapı ustalarının bakış açısından yaklaşırken, diğer yandan dokuzuncu ve on dördüncü yüzyıllar arası Konstantinopolis yapılarına odaklanıyor. Yazar, tasarım ve inşaat süreçlerinde en sık karşılaşılan sorunları tespit ediyor. Yazılı kanıtları, arkeolojik kayıtları ve özellikle de ayakta kalmış olan yapıları analiz ederek Bizans mimarisinin, bilindiğinden çok daha yaratıcı ve yenilikçi olduğu sonucuna varıyor.

Ousterhout, ustaların tuğla ve harçtan çatı kiremitlerine, temellerden kubbelere kadar tüm malzemeleri nasıl seçtiklerini, ürettiklerini ve kullandıklarını anlatıyor. Zengin süslerle dekore edilmiş, mermer levhalar, mozaik ve fresklerle kaplı kilise iç mekânlarını, karmaşık ikonografik programlarıyla birlikte, yapı ustasının görüşleri çerçevesinde konumlandırıyor. Ousterhout, aynı zamanda Rusya, Balkanlar ve İsrail’deki ustalara da değiniyor.

edebiyathaber.net (28 Ocak 2016)

trenler-cildirirsaOrhan Berent’in ilk romanı Trenler Çıldırırsa İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Trenlere tutkun makinistlerin İzmir’le ve kadınlarla olan tuhaf ilişkilerinin anlatıldığı roman, bu üçünü başarılı bir biçimde bir araya getirerek nostaljik bir hava yaratıyor. Berent’le romanı çerçevesinde demiryolları, trenler ve İzmir üzerine söyleştik.

Trenlere dair detaylar okuyoruz roman boyunca. Bu durum için romanın en ilginç yönü diyebiliriz. Trenlere karşı ilginiz nereden geliyor?

Tam olarak bu ilgiye ne sebep oldu bilemiyorum ama çocukluğumdan beri trenlere meraklıyım. Özellikle buharlılara. İzmir bu konuda çok şanslıydı. Seksenlerin ortasına kadar İstanbul ve Ankara’dan farklı olarak buharlı trenler şehir içi ulaşımda bile kullanıldı. Bu yüzden hayatımın her anında hep var oldular. Küçükken babam beni at yarışlarına götürürdü, trenle giderdik. Dedem Basmane Garı’ndaki bir büfede çalışırdı. Oyunlarımız arasında tren tekerlekleri altında bozuk para, çivi ezdirmek gibi bizim kuşağa has oyunlar vardı. Bir de evimiz iki büyük garın tam ortasındaydı. Ya Alsancak ya da Basmane Garı’na gider, manevra yapan trenleri seyrederdim. Boş vakitlerimde de yine trenle banliyölere ufak yolculuklar yapardım. On altı yaşından itibaren Tariş’te mevsimlik işçi olarak çalışmaya başladım. Yolum Alsancak Gar sahasındaki demiryolu atölyesinin içinden geçiyordu. Üniversite çağında da Ege Üniversitesi kampüsünde yüzeyde seyreden bir demiryolu vardı. Ağaçların arasından çıkıp da Ziraat Fakültesi’nin uygulama tarlasından dumanlar savurarak tüm haşmetiyle geçen treni seyretmek aklımı başımdan alırdı. Sanki nefes alan canlı bir varlıktı benim için. Şimdi ise oraya metro çalışıyor. Eski sihirli havası kalmadı. Bu gibi şeyler yok olmaya yüz tuttuğu için on yıl önce bir fotoğraf makinesi edinip İzmir ve Ege bölgesini dolaştım. Özellikle elektrifikasyon sonucu yok olacak eski istasyon binaları, atılacak malzemeler, kıyıda köşede kalmış lokomotifler, su kuleleri hiç olmazsa fotoğraf karelerinde yaşasın diye iki bine yakın fotoğraf çektim. Zaman zaman TCDD’deki dostlarım haber eder, eğer idarenin elinde kalmış bir iki buharlı makine turist gezileri için İzmir’e onarıma gelmişse mutlaka gidip fotoğraflarını çekerim.

Trenlere karşı olana benzer bir ilginiz de İzmir’e karşı olan. İzmir Trenler Çıldırırsa’da bir roman mekânı olarak bize ne söylüyor?

Benim asıl endişem gentrification. Yani şehirlerin kadim mekânlarının eski özelliklerini kaybedip sentetikleşmesi.orhan-berentBizler bu korkunç değişime yetişemiyoruz. Ortak hafızamız her geçen gün boşalıyor. Zaten bu şehir 1922’de yanıp yıkılmış, bir de bunun üzerine hoyratça gelen değişimler geçmişle bağımızı koparıyor. Doğduğum mahalle limanın arkasındaydı ve her tarafımız eski Rum evleriyle doluydu. Daha sonra taşındığımız semtte ise 1930’larda ya da 40’larda yapılmış en fazla üç katlı evler vardı. Şimdi hiçbiri kalmadı. Limanın arkasında ve büyüdüğüm mahallede şimdi gökdelenler yapılıyor. Ben kaydedici olmaya çalışıyorum. Yaşadıklarımı bir şekilde insanlarla paylaşmak ve eski İzmir’i hatırlatmak istiyorum. Romanımda kent bu değişimlerden ötürü insanlarla birlikte can çekişmekte. Standartlaşmaya, tektipliliğe dikkat çekmeye çalışıyorum. Yaptığımın kör bir nostalji olduğunu sanmıyorum. Bu sene birkaç kereliğine Ankara’ya gittim ve Cebeci’nin eski dokusunu taşıyan demiryoluna yakın bir kesiminde konakladım. Orada iki, üç ay kalsaydım mutlaka dönüşümde birkaç öyküyü de heybemde getirirdim. Artık şehirlerle değil şehir azmanlarıyla karşı karşıyayız. Boş bir alan bırakmamacasına sıkışmışlık ve kanserli bir büyüme.

Farklı zamanlarda geçen iki ana yol üzerinden ilerliyoruz. İlkinde Mümtaz Usta ile Ayşe, ikincisinde makinist Caner ile Mücella var. Bu ilişkilerin gidişatını belirleyen şey yalnızca trenler mi, yoksa başka unsurlar da var mı?

Tren ve trencilik genç cumhuriyetle birlikte insanların hayatında altmışlı yıllara kadar önemli bir yer tutuyordu. Bunu Mümtaz’ın Ferit’e anlattıklarında rahatlıkla görebiliriz. Sanayi devrimi yapamamış bir toplumda kurumların öne çıkıp mensuplarının hayatını şekillendirmesi anlaşılır bir şey. Harbiyelilik, Mülkiyelilik, Sümerbankçılık, Tekelcilik, trencilik, gemicilik vesaire… Seksenlerden itibaren bu yavaş yavaş çözülüyor. Doksanlarda ve iki binlerde ise sokakların kaybolup yerini sitelerin aldığını görüyoruz. Birbirinden habersiz ve sözümona güvenli alanlara kümelenmiş insan yığınları. Bu da yabancılığı körüklüyor. Caner ile Mücella’nın ilişkisinde bunu görebiliriz. Tam bir geçiş evresi. Caner Ege’nin taşrasından gelmiş bir genç. Kırklı yıllarda yaşasaydı kurum ruhuyla belki tutunabilirdi. Ama tam da çözülmenin başlangıcına denk geldiği için Mücella gibi biriyle teselli buluyor. Biraz oedipal gözükse de durum tam anlamıyla bu.

Romanınızdaki bölüm isimleri bize ne anlatıyor? Amnesia, Dementia, Obsession…

Trenlere olan düşkünlüğümün kimi zaman nevrotik olduğundan kuşkulanırdım. Vardır herhalde, ne bileyim. Romanda bu yüzden karakterlerin geçirdiği varyantları yaşadıklarına paralel olarak bir takım aşırılıklarla ya da duygudurum bozukluklarıyla isimlendirdim.

Romanda nostaljik bir hava da var. Yaklaşık elli yıl öncesinden başlıyoruz hikâyeye. Dolayısıyla konu ve seçtiğiniz nostaljik üslup birbirini tamamlıyor. Üslubunuz hakkında ne söylemek istersiniz?

Üslubumun eski olması bilinçli bir seçim değil. Determinist olmak gerekirse belki de metinde anlatılanların getirdiği bir sonuç. Bilgisayarımın bir köşesinde geçmiş yıllarda yazdığım trenlerde ve vapurlarda geçen birçok öykü var. Bunlar hep zamanında kendimi eğlendirmek ve vakit geçsin diye kaleme aldığım şeyler. Fakat bu romanın bir tür memleket hikâyesi havasını taşımasını Levent Cantek’e borçluyuz. O olmasaydı bu metin daha çok nesneye dayalı soğuk bir hava taşıyacaktı. Bir de şu var: Önemli olanın kaydetmek olduğunu düşünüyorum. Bir elli yıl sonra elle tutuşturulan gazlı makas fenerleri, vagonların arasından tüten su buharları, körfezde ya da boğazda seyreden kuğuya benzer vapurlar, demiryoluna komşu tek katlı, bahçeli ve mutlaka ağaçlı sevimli evleri kimse hatırlamayacak. Bu kaçınılmaz. Benim çocukluğumda İzmir’in Kordon boyunda en fazla iki katlı köşkler vardı. Şimdi apartmanlar Çin Seddi misali birbirine yaslanmış. Rüzgâr bile arka sokaklara ulaşamıyor. Diyeceğim şu, biz kaydedelim de ileride mutlaka açıp birileri bakar.

Söyleşi: Onat Özlü – edebiyathaber.net (28 Ocak 2016)

Bavul Dergi, dopdolu içeriği ve zengin yazar kadrosuyla raflarda. Dergi, Şubat 2016 sayısının kapağını Azer Bülbül’e ayırmış.

bavul 5Not: Bu bir ilandır.

edebiyathaber.net (28 Ocak 2016)

  • semih bilgiç - 28/01/2016 - 15:50

    Şiirlerimi uygun görürseniz,yollarım.tivitırda takip ediyoryz birbirimizicevaplakapat

  • musa yılmaz - 22/03/2016 - 14:06

    WAYY BEE : AZER BABA.. Adam Ölmeden Önce Kıymetini bilmediniz.. Öldükten sonra…cevaplakapat

can-oktemer“Biz kimiz? Nereden geliyoruz?

Nereye gidiyoruz? Beklentimiz ne?

Bizi ne bekliyor?”

Ernst Bloch

Joshua Ferris, son dönem Amerikan edebiyatının en çok konuşulan, geleceği en parlak görülen genç yazarlarından biri. Ferris’in edebiyat dünyasındaki bu yükselişi, ona saygın edebiyat ödüllerinden hatırı sayılır başarılar olarak geri dönmüştü. 2009 yılında Siren Yayınları‘ndan çıkan Ve İşimiz Bitti romanıyla PEN/Hemingway ödülünü almış ve National Book Award’a adaya gösterilmiş. 2010 yılında çıkardığı ve yine Siren Yayınları’nın Türkçeleştirdiği Bilinmeyen romanı da edebiyat çevrelerinden olumlu eleştiriler almış. Bu listeye geçtiğimiz aylarda ülkemizde de yayınlanan 2014 yılının Man Brooker finalisti ve aynı yılın Dylan Thomas ödülünü kazanan Makul Bir Saatte Yeniden Uyansam kitabı eklendi. Makul Bir Saatte Yeniden Uyansam, Joshua Ferris’in diğer kitapları gibi Siren Yayınları tarafından yayınlanan üçüncü romanı. Kitabı Begüm Kovulmaz Türkçeleştirmiş.

Sahiden ne için yaşıyoruz?

Makul Bir Saatte Yeniden Uyansam’da Paul O’Rourke’un hikayesine tanıklık ediyoruz. Paul O’Rourke, New York’lu bir dişçi. Ağız sağlığına ve özellikle diş ipi kullanımına obsesiflik derecesinde takıntılı. O’Rourke, hayata kötümser bakan, dünyayla ilişkisini kesmiş, etrafında neler olduğuyla ilgilenmeyen bir nihilist. Hayatının neredeyse tamamını diş tedavilerine ve beysbol takımı Red Sox maçlarını takip ederek geçiriyor. Sevgilisi Connie (kendisi aynı zamanda O’Rourke’un dişçi kliniğindeki yardımcısı) tarafından terk edilmiş, çevresinde dostu olmayan ve kati suretle sosyal medya kullanmayan biri. Bir dönem Tanrı’ya inanmayı denemiş ama bu girişimi pek olumlu neticelenmemiş. Onun bu hali Woody Allen’ın “sana göre bir ateistim, Tanrı’ya göre soylu bir muhalif” sözünü hatırlatıyor ister istemez.

Dışarıdan bakılınca doktorumuzun gayet iyi bir yaşama sahip olduğu görülüyor, parası var, New York gibi bir şehirde yaşıyor, dilediği gibi yaşamakta özgür amma velakin O’Rourke sahip olduğu konfora rağmen bir iç huzursuzluğa sahip. Bu iç huzursuzluğunu gidermek için, spora gidiyor, alışveriş merkezine gidiyor ama olmuyor, gideremiyor ruhunu saran boşluğu, mutsuzluğu. Her şeye sahip ama hiç bir şeye sahip olmayan yapayalnız biri olduğunu fark ediyor zamanla. Bu boşluk hissi onu bir takım sorulara götürüyor haliyle: Hayatın anlamı ne? Ne için yaşıyoruz? Eninde sonunda öleceksek neyin için bu toz duman, sıkıntı? Bu sorular insanoğlunun hayatı boyuca cevap aradığı ve arayacağı sorular. Paul O’Rourke da bu sorulara cevap arayan bir karakter. Felsefi bir takım cevapların peşinde değil kendisi, ruhunu saran iç sıkıntısını, kendisini rahatsız eden o boşluğu kapatmaya çalışıyor aslında. Halbuki Otostopçunun Galaksi Rehberi’ni okusaydı hayatın anlamı hususunda ikna edici bir cevap alacaktı. Lakin O’Rourke’un varoluşsal krizi çok derin öyle kolay kolay kapanacak gibi değil.

Bir gün, kliniğe gizemli bir adam geliyor. Tedaviden sonra gizemli adam O’Rourke’a bir Ulm olduğunu söyleyip ortadan kayboluyor. O’Rourke için fazlasıyla anlamsız olan bu kelimeyi kendisi ilk başta haliyle hiç ciddiye almıyor. Lakin işler tam tersi bir şekilde seyir ediyor ve olaylar bir nevi o kelimenin dişçimizin hayatına girmesiyle başlıyor. Gizemli adamın kendisine Ulm olduğunu söylemesiyle beraber, sosyal medya kullanmayan O’Rourke adına bir twitter hesabı, dişçi kliniği adına da bir web sitesi açılıyor. Açılan twitter hesabından, Tanrı’dan kuşku duymayı öğütleyen kadim bir dini cemaat olan Ulm’lar hakkında paylaşımlar yapılmaya başlanıyor. Üstelik bu paylaşımların bazıları antisemitik söyleme de sahip. Yine kendisinden habersiz olarak açılan kliniğinin web adresinden de yine bu cemaat hakkında bilgiler giriliyor bu da yetmezmiş gibi klinikte çalışanların da özgeçmişleri yayınlanıyor. O’Rourke çevresine bu tweetlerin kendi hesabından atılmadığını kanıtlamaya çalışırken diğer taraftan kliniği adına açılan web sitesinin kapatılması için uğraş veriyor.

makul-bir-saatteTüm bunlar olurken, Ulm cemaatinin çok önemli bir üyesi olan Grant Arthur tarafından mailler almaya başlıyor. Bu kişi ona bu cemaatin tarihi hakkında bilgiler vermeye, O’Rourke’un da bu cemaate üye olduğunu bahsediyor. O’Rourke, bir taraftan kimliğini çalan bu kişileri bulmaya çalışırken zamanla Grant Arthur tarafından gönderilen gizemli maillerin etkisine girmeye başlıyor. Dişçimiz kendisini bir nevi Dan Brown hikayesinin içerisinde buluyor. Kendisi ve çevresi hakkında her şeyi bilen bu gizemli adamın izini sürmeye ve gerçekte kim olduğunu bulmaya çabalıyor. Bu durum kendisinde takıntılık yaratıyor; bütün zamanını bu gizemli cemaat hakkında bilgi toplamaya ve Grant Arthur’la mailleşmeye harcıyor. Gerisi, kitabın arka kapağında yazdığı gibi Tanrıtanımaz dişçimizin Tanrı’yı aramasının absürt hikayesi oluyor.

Modern hayat eleştirisi

Joshua Ferris, Makul Bir Saatte Yeniden Uyansam’da din, inanç, cemaatler gibi kavramları ana eksenine yerleştirse de asıl eleştirisini modern hayat üzerine yapıyor. Hayatlarının tamamını çalışmaya adayan “tembellik haklarını” unutan, boş zamanlarını nasıl değerlendireceğini bilmeyen beyaz yakalı huzursuzluklarını, sosyal medya ve tüketim bağımlıklarını resmediyor romanında. Ferris, kitapta özellikle son yıllarda müthiş artış gösteren internet bağımlığına dikkat çekiyor. Artık hayatımızın bir parçası haline gelen akıllı telefonlara mesela kitapta “egocihazı” diye adlandırıyor.

Yazar gerçek hayatta da sıkı bir internet muhalifi olduğunu, hiç bir sosyal medya mecrasında hesabı olmadığını röportajlarında sıklıkla belirtiyor. Kitabın da önemli bir kısmının bu meseleye ayrılmış olması şaşırtıcı değil haliyle. Başlarını akıllı telefonlarından kaldıramayanlar, karşılıklı sohbet ederken bile elleri bir anda telefonlarına gidenler, akıllarına gelen her şeyi google’a soranlar, selfie çekmeden duramayanlar, hayatlarının her anlarını sosyal medyadan paylaşanlar, romanda Joshua Ferris’in eleştiri oklarından nasiplerini alıyorlar.

Kitapta da bu durum çok eğlenceli bir şekilde hicvedilmiş. Grant Arthur’dan gelen mailler dişçimizi o kadar bunaltıyor ki, kendisi çözümü kliniğin internetini keserek bulacağına inanıyor. Kliniğin diğer çalışanları ise birer sosyal medya bağımlısıdır ve internetin kesilmesiyle birlikte ne yapacaklarını bilemiyorlar, elleri terlemeye, titremeye başlıyor. Tıpkı gerçek hayatta twitter ve facebook’a girilemeyince insanlarda yaşanan panik havası gibi durum oluşuyor klinikte. Sorunun kaynağının O’Rourke olduğunu öğrenince de ona büyük tepki gösterip interneti yeniden açtırıyorlar. “Yarım saat sonra, iki aydır, belki de on yıldır yaptığım en iyi dolguyu bitirdiğim esnada 2 numaralı muayene odasında kıstırdılar beni. iPad’leri, ego-cihazları ve bakışlarında cinai öfkeyle, bir çocuğa ya da evcil hayvana zarar vermişim gibi nefretle peşime düşmüşlerdi.”

Makul Bir Saatte Yeniden Uyansam, beysbol tutkusu, din, cemaat ve internet bağımlığı üzerine çarpıcı bir modern hayat eleştirisi sunuyor özetle. Bunu yaparken de ağır teolojik söyleve ya da klişelere başvurmuyor, mizahı ve eğlencesini bir an olsun kesmeden aktarıyor hikayesini. Joshua Ferris, O’Rourke üzerinden hepimize bir ayna tutuyor, hepimizin hayatlarının son sürat bir şekilde aynılaştığı- hatta instagram’da kullandığımız filtrelerin bile- alışveriş yapmaktan, tweet atmaktan, araba, ev almaktan başka bir şey yapmayı bilemez hale gelen modern insan halleriyle dalgasını geçiyor. O’Rourke aslında sizsiniz, hepimiz işte hepimiz aynı boşluğun içinde debeleniyoruz diyor bir anlamda. Lakin kitapta da bu boşluktan nasıl çıkılacağına dair ufak da bir ipucu da veriyor; kafanızı cep telefonlarınızdan kaldırıp etrafa baksanız, sıkıcı alışveriş merkezlerinde zamanınızı harcamasanız, basit yaşamayı, olayları akışına bırakmayı deneseniz her şey daha kolay olacak diyor. O’Rourke da kitapta zamanla bütün olayın bu olduğunu anlıyor ve hayatın sırrını çözmüşçesine ‘evraka’ diyor “Neden akışına bırakmayalım? bisiklete bin, güneşin batışını seyret, film indir ve hiçbir şey için endişelenme. Bu kadar basit olduğunu bilmiyordum.” Hem zaten boşuna dememişler: “Hayat basit, zor olan basit yaşamak.”

Can Öktemer – edebiyathaber.net (28 Ocak 2016)

ben napoli radyosuSerdar Koçak‘ın ilk kez 90’lı yıllarda yayımlanan “Ben Napoli Radyosu” adlı kitabı, Yitik Ülke Yayınları etiketiyle yeniden yayımlandı.

Kitabın arka kapak yazısında okura şöyle sesleniyor Serdar Koçak: “Bir ren geyiği gibi kımıltısız ve koşarak yerleri süpürüyorum. Sarı bir ışık camlardan yerlere düşüyor, üzerime ağaç yaprakları gibi konuyor, tenim gündüz ışığından korkmuyor onu emerek değiştiriyor radyonun düğmesi çevirdin mi çıt diye açılıyor, izmaritler birikiyor, aralarından uzun ve temiz olanları seçiyorum. Ben filtreli sigara içerim yüzerken yanımdan motorlar geçip gider. Bir defasında eski bir yazda Kalamış’ta tam dalmıştım ki üzerimden bir motor geçti; motor başıma çarpmış ben bayılmışım ilk beyin ameliyatımı orada oldum, üzerinden dokuz yıl geçti, ben öyle sanıyorum. Dosyamı çaldım raftan, okudum. İntihara teşebbüs ettiğim yazılı, ben yaşamayı severim yatağıma yaptığımda kaygan sıcaklığı, bağlanmayı, idam edilmeyi severim.”

edebiyathaber.net (28 Ocak 2016)

kirmizi-sacli-kadinNobelli yazar Orhan Pamuk‘un yeni romanı “Kırmızı Saçlı Kadın”, Yapı Kredi Yayınları etiketiyle 2 Şubat Salı günü okurla buluşacak.

İlk baskısı 200 bin adet yapılan 204 sayfalık roman, 12 liradan satışa sunulacak. Pamuk’un kitap kapağını ise Dante Gabriel Rosetti’nin 1860 tarihli Regina Cordium adlı yapıtı süslüyor.

Pamuk, Kırmızı Saçlı Kadın’da okurunu 30 yıl öncesinin Gebze’sine götürüyor. Liseye başladığı yıl babası polisler tarafından götürülen ve bir daha ondan haber alamayan bir çocuğun gözünden anlatılan romanda Beşiktaş’taki evlerinden Gebze’ye taşınan bir anne ile oğulun öyküsü var. Roman, bir gencin yaşadığı aşk hikâyesiyle büyük bir insani suçun peşinden gidiyor ve şu sorularla baş başa bırakıyor okuru: İlk aşk deneyimi bütün bir hayatı belirler mi? Yoksa kaderimizi çizen yalnızca tarihin ve efsanelerin gücü müdür?

Orhan Pamuk’un “Aslı’ya” (Akyavaş) ithaf ettiği roman, Nietzsche’nin Tragedya’nın Doğuşu, Sophokles’in Kral Oidipus ve Firdevsî’nin Şehname adlı eserlerinden alıntı üç epigraf ile başlıyor. YKY’nin dün servis ettiği romanın ilk 20 sayfasından tadımlık bir bölüm:

“Aslında yazar olmak istiyordum. Ama anlatacağım olaylardan sonra jeoloji mühendisi ve müteahhit oldum. Okuyucularım, hikâyemi anlatmaya başladım diye olayların sona erip arkada kaldığını da sanmasınlar. Hatırladıkça olayların içine daha çok giriyorum. Bu yüzden sizlerin de peşim sıra baba ve oğul olmanın sırlarına sürükleneceğinizi hissediyorum.

1985’te Beşiktaş’ın arkalarında, Ihlamur Kasrı’na yakın bir apartman dairesinde yaşıyorduk. Babamın Hayat adlı küçük bir eczanesi vardı. Eczane haftada bir sabaha kadar açık kalır, babam nöbet tutardı. Nöbetçi olduğu gecelerde babamın akşam yemeğini ben götürürdüm. Uzun boylu, ince, yakışıklı babam kasanın yanında yemeğini yerken ilaç kokusunu koklayarak dükkânda durmayı severdim. Otuz yıl sonra bugün, kırk beş yaşımda ahşap dolaplı eski eczanelerin kokusundan hâlâ hoşlanıyorum.

Hayat Eczanesi’nin çok müşterisi yoktu. Babam nöbetçi olduğu gecelerde o zamanlar moda olan taşınabilir küçük bir televizyona bakarak vakit öldürürdü. Bazan da babamı, ziyarete gelen arkadaşlarıyla alçak sesle konuşurken görürdüm. Siyasi arkadaşları, beni görünce konuşmayı bırakır, benim, tıpkı babam gibi yakışıklı ve sevimli olduğumu söyler, sorular sorarlardı: Kaçıncı sınıfa gidiyordum, okulu seviyor muydum, ileride ne olacaktım?

Siyasi arkadaşlarının yanında babamın huzursuz olduğunu gördüğüm için dükkânda fazla kalmaz, boş sefertasını alır, soluk sokak lambalarının ve çınar ağaçlarının altından yürüyerek eve dönerdim. Evde anneme, babamın siyasete meraklı arkadaşlarından birinin dükkânda olduğunu söylemezdim. Çünkü annem, babamın başının yeniden belaya gireceğini ya da durup dururken gene bizi bırakıp gideceğini düşünerek endişelenir, babama ve arkadaşlarına sinirlenirdi.

Ama babamla annemin aralarındaki sessiz kavgaların tek nedeninin siyaset olmadığını da fark ederdim. Bazan uzun süreler küsüşürler, aralarında neredeyse hiç konuşmazlardı. Belki de birbirlerini sevmiyorlardı. Babamın başka kadınları, pek çok başka kadının da onu sevdiğini seziyordum. Bazan annem başka bir kadın olduğunu benim anlayacağım bir şekilde konuşurdu. Annemle babamın kavgaları beni çok hüzünlendirdiği için onları düşünmeyi, hatırlamayı kendime yasaklamıştım.

Babamı en son ona yemek götürdüğüm bir gece eczanede gördüm. Lise birdeydim; sıradan bir sonbahar akşamıydı. Babam televizyondaki haberleri seyrediyordu. Daha sonra tezgâha yerleştirdiği yemeğini yerken, ben biri aspirin, diğeri de C vitamini ve antibiyotik isteyen iki müşteriye baktım ve parayı çekmecesi hoş bir zil sesi çıkararak açılan eski kasaya koydum. Eve dönerken son bir bakış attım babama; bana kapıdan gülümseyerek el salladı.

O sabah babam eve gelmemiş. Bunu öğleden sonra okuldan dönünce annem söyledi. Gözlerinin altı şişti, ağlamıştı. Babamın bundan önce olduğu gibi eczaneden alınıp Siyasi Şube’ye götürüldüğünü zannettim. Orada ona işkence eder, falakaya yatırır, elektrik verirlerdi.”

Kaynak: Zaman (28 Ocak 2016)

Chagall_Kapak_Yeni.inddRessam Marc Chagall’ın “Hayatım” adlı kitabı İsmet Birkan çevirisiyle Jaguar Kitap tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Bir sanatçı nasıl doğar? Eğer Chagall’ın doğumundan bahsediyorsak cevap hazır: Ölü.
Chagall’ın otobiyografisi Hayatım, ressamın doğarkan çıkan yangın sonucu “ölü doğumu”nu ve hayata dönüşünü anlatan satırlarla açılıyor. Sonrasında ise bir sanatçının doğuşuna kendi ağzından tanıklık ediyoruz. Chagall, tüm tablolarına sinen Vitebsk’i ve ailesini, tıpkı kendi resimlerinde olduğu gibi, düzyazıda da kendisine has bir üslupla anlatıyor. Etkileri İkinci Yeni şiirine dek uzanan Chagall, sanatçı olmanın bir sanat kolundaki yetkinlikten daha fazlası ve bir “duyuş farkı” olduğunu gösteriyor Hayatım’da.

Chagall tablolarının bugüne dek Türkçede eksik kalan parçası, İsmet Birkan’ın çevirisi ve Marc Chagall’ın kitap için yaptığı özel çizimlerle…

“Bu sayfalar boyanmış bir yüzeyle aynı anlamı taşıyor. Tablolarımda bir gizli köşe olsaydı bunları oraya sokuştururdum. Ya da belki kişilerimden birinin sırtına, ya da duvar resmimdeki Çalgıcı’nın pantolonuna yapışırlardı.”

“Ressamlar kadar şairlerin de çok öğreneceği şey var ondan. Ben kendi payıma, kimsede Chagall’daki kadar adamı çarpan, bozan, alıp götüren şiirsel çağrışımlar görmedim.”
Cemal Süreya

“Chagall bu imgeleri nereden buluyor bilmiyorum, kafasında bir melek olsa gerek.”
Picasso

edebiyathaber.net (28 Ocak 2016)

kucuk_kirmizi_dugme_kapakGöknil Genç’in “Küçük Kırmızı Düğme” adlı kitabı, Vaghar Aghaei’nin desenleriyle okumayı bilmeyen ve yeni öğrenmiş çocuklar için Can Çocuk etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

MSGSÜ Devlet Konservatuvarı’nda Öğretim Üyesi olarak viyola eğitmenliği yapan Göknil Genç’i, çocukları klasik müziğin büyülü dünyasıyla buluşturduğu kitaplarından tanıyoruz. Yazar, müzisyen ve akademisyen Göknil Genç çok yönlü sanat üretimini çocuklarla buluşturmaya devam ediyor. Yazar bu kez kızı Yaz’ın hikâyesini kaleme aldı; hem minikleri hem de okumaya henüz başlayan genç okurları bir düğmenin sürprizlerle dolu yaşama serüvenine ortak ediyor.

Küçük kırmızı düğme mutluydu. Örgülü saçlı kızın en sevdiği paltosuna dikilmişti. Dostunun sesine ve göremediği yüzüne en yakın yerde yaşıyordu. Küçük kızın yakasında, tam çenesinin altında. Her sabah onun sesiyle güne başlamak güzeldi ama bir dileği vardı küçük kırmızı düğmenin; paltoyla birlikte kışlıkların arasına karışmadan önce dostunun yüzünü bir kez olsun görebilmek. Ama korkuyordu. Ya onu dostuna bağlayan ipler kopar da, hiç buluşamazsa kalpleri?

“Düğmeleri çok seven, Küçük Kırmızı Düğme’yi bir sabah hayal cebinden çıkarıp yazmam için bana armağan eden kızım Yaz’a ve bir düğmeden dünyalar yaratabilen tüm anneannelere ve torunlarına…” ithafıyla okurla buluşan Küçük Kırmızı Düğme, Vaghar Aghaei’nin desenleriyle okumayı bilmeyen ve yeni öğrenmiş tüm çocuklar için Can Çocuk raflarında!

“Dostunun gözlerini görmeliydi. İki arkadaşın kalbini ancak gözler birleştirirdi. Kendi renginden ne kadar eminse, bundan da o kadar emindi.”

Göknil Genç

2006 yılında Sihirli Mozart adlı ilk kitabıyla yazarlık yaşamına başlayan Göknil Genç devam eden yıllarda klasik müzik ve çocuk edebiyatını birleştiren çalışmalarını sürdürdü.  Kitaplarında klasik müzik bestecilerinin yaşam öykülerini, müzik dilini, orkestra ve enstrümanlarını anlatan Genç’in 2008 yılında yazdığı “Mozart- Küçük Dahi” adlı çocuk oyunu da 2014-2015 sezonunda İstanbul Devlet Opera ve Balesi tarafından sahnelendi. Müzik (Viyola) eğitimine 1989 yılında İ.Ü. Devlet Konservatuvarı’nda başlayan Genç  1999 yılında aynı üniversiteden mezun oldu, Almanya’da başladığı lisansüstü eğitimini MSGSÜ Devlet Konservatuvarı’nda tamamladı. 1997 yılından bu yana resital, orkestra ve oda müziği konserleri vermekte olan Genç  halen  MSGSÜ Devlet Konservatuvarı’nda Öğretim Üyesi olarak viyola eğitmenliği görevine devam etmektedir. Sihirli Mozart, Bach Yürürken, Chopin Küle Dönüşen Kalp, Değirmenci ile Baykuş, Emekli Vagon, Böcek Orkestrasının Muhteşem Turnesi ve Böcek Orkestrasının Muhteşem Sınıfı adlı 2 kitaplık serisi serisi Can Çocuk Yayınları’ndan çıktı.

edebiyathaber.net (28 Ocak 2016)

artistik-bellekArtistik Bellek Dergi’nin 8. sayısı Orhan Veli ve Şiir özel sayısı olarak raflarda yerini aldı.

Serdar Ağbaba, Orhan Veli şiirinin gelişimini ele alırken; Merve Kırman şairin öykücü yönünü yazdı. Nazlı Hatipoğlu, Orhan Veli’nin Nahit Hanım’a yazdığı mektuplarından yola çıkarak Bir Garip’ten Mektuplar başlıklı yazıyı kaleme aldı. Cemal Erdem, Orhan Veli şiiriyle tanışmasından ve onunla olan yolculuğundan bahsetti.

Merve Kırman, Türk şiirinde modernizm üzerine çalışması İmkânsız Özerklik ile tanınan akademisyen Yalçın Armağan ile Orhan Veli şiiri üzerine konuştu.

Yekta Kopan, Serdar Ağbaba’nın sorularını yanıtladı.

Beş Soru Beş Yazar bölümünün bu sayıdaki konukları: Behçet Çelik, Hakan Bıçakçı, Özgür Çakır, Sinan Sülün, Su Özdoğu.

İlki bu sayıda yer alan Yazarın Seçtiği bölümünde Ayşegül Kocabıçak, Herman Merville’in Kâtip Bartleby isimli kitabından bahsetti.

Zafer Yalçınpınar, Kübra Sırmalı, Gece İşareti, Bekir Dadır, Berk Cömert, Aslan Kocaman ve Büşra Bayrak şiir özel sayısına şiirleriyle katkıda bulundular.

edebiyathaber.net (28 Ocak 2016)

Uyku_Zaman___HikayelerimAntoine de Saint-Exupéry’nin ünlü kitabı “Küçük Prens” ve çizer James Newman Gray’in kitabı“Uyku Zamanı Hikâyelerim” çocuklar için Pena Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Fransız yazar ve pilot Antoine de Saint-Exupéry tarafından yazılan, 1943’te yayımlanan “Küçük Prens”, dünyanın en çok satan ve okunan kitapları arasında yer alıyor. Eserde bir çocuğun gözünden büyüklerin dünyası anlatılıyor.

Bir sabah, uçağının motoru bozulunca Sahra Çölü’ne düşen bir pilot, gün doğumunda garip bir sesle uyandı: “Lütfen… Bana bir koyun çiz.” İşte başka bir gezegenden gelen meraklı Küçük Prens’le böyle tanıştı. Küçük Prens Dünya’ya gelmeden önce birçok gezegene uğramış, birçok insanla zaman geçirmişti. Küçük Prens’in hikâyelerini merakla dinleyen pilot, çok önemli bir şey öğrendi: “İnsan sadece kalbiyle görür. Asıl önemli olan gözle görülmez.”

Fransız pilot yazar Antoine de Saint-Exupéry 1900 yılında Lyon’da doğdu. Eserlerinde genelde kendi anılarını ve pilotluk maceralarını işleyen yazarın en ünlü yapıtı Küçük Prens, tüm dünya tarafından beğeniyle okundu. Barışçıl dünya görüşünü eserlerine yansıtan Saint-Exupéry, 1944 yılında, savaş sırasında uçağının vurulmasıyla açık denizde kayboldu.

Pena Yayınları’nın çocuk kitapları dizisine eklediği Uyku Zamanı Hikâyelerim” ise eğlenceli rüyalara dalmadan önce zevkle okunacak yeni masallar içeriyor. Kitap, uykudan önce çocuklarına anlatmak üzere farklı masal arayan ebeveynlere şimdiye kadar duyulmamış 12 yeni masal sunuyor. Çocuklar, birbirinden sevimli karakterlerle tanışıp maceradan maceraya koşacak!

Pena Yayınları’nın çocuk kitapları; renkli resimleri ve kolay okunabilen metinleriyle okumayı yeni söken çocuklara da okuma sevgisini aşılayacak, hayal güçlerini zenginleştirecek.

edebiyathaber.net (27 Ocak 2016)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z