Masthead header

E-kitap 1000 barajını aştı

Türkiye’de 2010’da yayınlanan e-kitap sayısı 646 iken, 2011’de ilk kez 1000 barajı aşılarak bin 314 e-kitap yayınlandı.

Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de hızlı şekilde yayılan e-kitap uygulaması, yayıncılık sektöründe önemli bir pazar payı taşıyor.

Dijital yayıncılığın gelecekte daha da büyüyeceği ve önem kazanacağı öngörülürken, yayıncıların, yazarların ve dağıtımcıların planlarını buna göre yapmaları öneriliyor. Öte yandan alanın yeni olması ve yeni uygulamalar endişeleri de beraberinde getiriyor.

Basın Yayın Birliği Başkanı Münir Üstün, Türkiye’de dijital yayıncılık sektörünün çok yeni olduğunu, bunun bazı belirsizlikleri de beraberinde getirdiğini söyledi.

Uluslararası kitap fuarlarında katılımcıların ve ziyaretçilerin dijital yayıncılığı kabullendiklerini gözlemlediklerini anlatan Üstün, Türk edebiyatını yurt dışında tanıtmak için çevirinin yanı sıra teknolojiye de ihtiyaç olduğunu belirtti.

Elektronik kitap ticaretinin dünyada yayıncılık alanında önemli bir yeri olduğuna değinen Üstün, Türkiye’deki sektörün de buna göre hazırlık ve plan yapması gerektiğini bildirdi.

Dijital çağın gereklerine uyulması gerektiğini ifade eden Üstün, ”e-Kitap ticaretinde ve uygulamalarında gerekli güvenlik tedbirlerinin alınmasını çok önemsiyoruz. İçeriklerin ve hakların güvenliğinin sağlanması çok önemli” dedi.

Altyapı sorunları nedeniyle biraz ağır ilerlese de Türkiye’nin dünya ölçeğinde e-kitap satışlarını yakalayacağına inandığını dile getiren Üstün, şunları kaydetti:

”e-Kitap sevilirse çok ses getirecektir. e-Kitap gerçeğini ve internet teknolojisini kabul ederek mevcut duruma yoğunlaşmamız gerekiyor. Türkiye’de dijital yayıncılık henüz bebeklik döneminde. Bütün yayıncılar, yazarlar, çevirmenler kısaca yayın işiyle uğraşan bütün profesyoneller endişeli.

Bu endişenin nedeni alanın yeni olması ayrıca alışkın olmadığımız yenilikler getirmesi. e-Kitap bir çalışma ve maliyet getiriyor. Kitaplarınızı farklı formatlarda okuyucunun hizmetine sunmanız lazım. e-Kitap, KDV uygulaması, vergisi, satışı, takibi, güvenilirliği hepsi şu anda soru işareti. Yayıncılarımızın ve yazarlarımızın veya sektörün e-kitap konusunda yatırım yapma, düşünme, uygulama ve pazarlama yöntemlerinde hata yapmama zamanı.”

2011’de, bin 314 e-kitap yayınlandı
Elektronik yayıncılık sektörünün Türkiye’de yeni geliştiğine dikkati çeken Üstün, şu bilgileri verdi:

”e-Kitap, tüm yayıncılık sektörü içindeki yeri henüz yüzde 0,3 civarında ama yeni bir alan olmasına rağmen ciddi bir hacim büyümesi içine girdi. Sadece 2010 ile 2011 yılları arasında e-Kitap satışları yüzde 100’ü aşan bir büyüme yaşadı.

2010’da ülkemizde yayınlanan e-kitap sayısı 646 iken, 2011’de ilk kez 1000 barajı aşılarak bin 314 e-kitap yayınlandı. En çok yayınlanan materyaller e-kitap ve web ortamında yayınlanan online dergiler.”

Üstün, Türk eğitim sisteminde yeni bir uygulama olan Fatih Programı’na ilişkin, ”Bu devrim niteliğinde bir program. Türkiye’de etki gücü en yüksek programlardan biri olacak. Kitapla ilgili herkesi, her kesimi maddi ve manevi anlamda iyi etkileyeceğini umuyorum. 15 milyon öğrenciyi ve ailelerini kitapla, kültürle, internetle diyaloğa geçirecek büyük bir devrim” değerlendirmesinde bulundu.

Kaynak: ntvmsnbc.com (19 Haziran 2012)

1984 yeniden beyaz perdeye uyarlanıyor

George Orwell’ın popüler kültüre de pek çok referans armağan eden ünlü Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (1984) romanı tekrar beyazperdeye geliyor.

Noah Oppenheim’ın uyarlama senaryosu için çalışmalara başladığı proje Brian Grazer’ın yapım şirketi Imagine Entertainment tarafından hayata geçirilecek.
1949’da basılan ve Okyanusya isimli totaliter bir rejimle yönetilen bir ülkenin vatandaşı olan Winston Smith’in yaşadıklarını anlatan roman, Smith’in gizli bir ilişki yaşadığı bir kadınla birlikte Büyük Birader’e karşı başlattığı isyanı konu alıyor.

Daha öne 1984’de Michael Radford imzalı ve başrolünde John Hurt’ü izlediğimiz bir uyarlaması da olan yapım, distopik filmlerin en önemlilerinden biri olarak kabul ediliyor.

Filmin tamamını aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz.

Barak Obama’lı “Hope” posterleriyle tanınan sokak sanatçısı Shepard Fairey’in de bir şekilde dahil olduğu projenin detayları henüz belli olmasa da, şimdiden filmi bekleyenleri heyecanlandırmayı başardı.

Kaynak: beyazperde.com (19 Haziran 2012)

‘Game of Thrones’un yazarı, dizinin hızından endişeli

Game of Thrones’un yazarı George R.R.Martin, 5 kitap önde olsa da TV serisinin kendisine yetişmesinden endişeli…

Kısa sürede klasikleşen ‘Game of Thrones’ serisinin yazarı George R.R.Martin’in yazma hızının oldukça yavaş olduğu hayranları tarafından bilinen bir gerçek. Bu sebeple tüm hızıyla devam eden dizi serisi, konuyla ilgili yeni endişeler doğurdu: Acaba devam kitapları dizinin hızına yetişebilecek mi?

Yazar, TV serisini kendisini takip eden dev bir lokomotife benzetiyor ve altında kalmamak için gerekli gayreti göstereceğini söylüyor. Martin, ”Zaten okurlarım hızımdan şikayetçiydi. Şimdi onlara diziyi izleyenler de eklenecek” diyor. Serinin kendisine yetişmesinin en son isteyeceği şey olduğunu söyleyen Martin, aslında 5 kitap önde olduğunu ancak prodüksiyonun yazma hızından çok daha hızlı ilerlediğini, dolayısıyla hikayenin sonuyla dizinin sonunun aynı zamana denk gelebileceğini söyledi.

Dizinin fragmanı:

Martin şu anda orijinal ismi ‘The Winds of Winter’ olan 6. Kitap üzerinde çalıştığını ve sonrası için ‘A Dream of Spring’ ismini vermeyi kararlaştırdığı yedinci bir kitap olduğunu söyledi.

Martin, Game of Thrones serinin ilk kitabı olan ‘Buz ve Ateşin Şarkısı’nı 1996’da yazdı. İkinci kitap olan ‘Kralların Çarpışması’ ise 1998’de, ‘Kılıçların Fırtınası’ ise 2000 yılında okuyucuyla buluştu. Ancak son iki kitapta aradaki zaman açıldı. ‘A Feast for Crows’ 2005’te ve ‘A Dance with Dragons’ ise 2011’de okuyucuyla buluşmuştu.

Kaynak: ntvmsnbc.com (19 Haziran 2012)

Eylül Kural - 19/06/2012 - 14:07

Dizideki karakterler canlanıp George R.R.Martin’i hızlı olması için uyarabilirler. :)

Jonathan Franzen’dan yazmak üzerine 10 kural

Jonathan Franzen‘ın kurmaca için sıraladığı 10 kural:
  1. Okuyucu bir rakip ya da bir dinleyici değildir, o bir arkadaştır.
  2. Kurmaca ne tamamen yazarın kendi dehşetli macerasıdır ne de para için yapılan bir şeydir.
  3. Asla “sonra” ibaresini bağlaç olarak kullanmayın, onun görevini “ve” bağlacına yükleyin. “sonra”yı kullanmak, sayfada çok fazla “ve” bağlacı olmamasını sağlamaya çalışan tembel ve kulağı hassas olmayan yazarların bulduğu yetersiz bir çözümdür.
  4. Eğer birinci tekil anlatıcının sesi karşı konulmayacak derecede gerekli değilse, üçüncü tekil anlatıcıyı kullanın.
  5. Araştırmalarınızla ulaştığınız bilgi, herkes tarafından ulaşılabilir bir bilgiyse araştırmanızın değeri o bilgiyle birlikte azalır.
  6. En sade otobiyografiler bile saf bir yaratıcılığa ihtiyaç duyar.  Kimse Dönüşüm’den daha otobiyografik birşey yazamaz.
  7. Olayları kovalamaktansa sakince durup gözlemleyin.
  8. Bir insanın çalıştığı yerdeki internet bağlantısıyla iyi bir kurmaca yaratması çok olağan birşey değildir.
  9. İlgi çekici fiiller nadiren ilgi çeker.
  10. Acımasız olmadan önce aşık olmalısınız.

Kaynak: Guardian

Çeviri: Barış Berhem Acar – edebiyathaber.net (18 Haziran 2012)

Feridun Andaç yaratıcı yazarlık atölyesi başlıyor

Feridun Andaç ve Atölye Ceres iş birliğiyle temmuz ayında atölye çalışmaları başlıyor.

İnsan hayatının bir parçası olarak yazmak…

Feridun Andaç uzun yıllardır akademisyen olarak öğrencilerine sunduğu bilgilerini, şimdi Atölye Ceres’te sizlerle paylaşıyor.

Sadece yazma eyleminin değil, yazının, yaratıcılığın, okuma uğraşının, kurgu ve yazma yöntemlerinin ele alınacağı bir çalışmaya davetlisiniz. Çalışırken okuyup filmler izleyebileceksiniz.

Atölye çalışması iki farklı gün ve saat seçeneği ile başlıyor.

Çalışmalar haftada 1 gün 2 saat olarak gerçekleşecektir.

Temmuz Atölye Gün ve Saat Seçenekleri:

*  Çarşamba  19:00-21:00 ( 4 Temmuz 2012’de başlayacak)
*  Pazar     11:00-13:00 ( 8 Temmuz 2012’de başlayacak)

Atölye Ücreti: 250 TL (aylık)

Atölye çalışmaları  4’er aylık iki dönemi  kapsayacaktır. Her dönem 16 hafta, 32 saatlik bir zaman dilimini içerir.

Bu çalışmalara katılımcılarda şunlar göz önünde tutulacak:

Belli edebi türe ilgi duyanlar ama bir türlü yazamayanlar, bu tür üzerinde iyi-kötü yazma deneyimi olanlar, yönlendirilmeye gereksinme duyanlar katılacak. Her hafta belli konular üzerinde durulacak; önerilen kitaplardan okunacaklar üzerine yorum/değerlendirme/çözümleme yapılacağı gibi; katılımcıların verilecek konularda da yazdıkları yazılar okunup değerlendirilecektir.

Öneriler: Okuma önerisi olarak her iki dönemin ayrı ayrı kitap listesi katılımcılara verilecek. Ayrıca, iki dönem için, film izleme öneri listesi de sunulacağı gibi; izlenen filmlerden yola çıkılarak kurgu/hikaye etme, olayörgüsü kurma, anlatımda görsellik/yer-mekan duygusu, karakter yaratma konularında da sinemadan yararlanma konularında izlenilen filmler üzerinde konuşulup, kısa metinler yazılacak. Atölye çalışmalarında ağırlıklı olarak düzyazı (öykü/roman/deneme/günlük/anı) yazma biçimleri/yöntemleri üzerinde durulacak, bunlarla ilgili örnek metinlerle çözümleme çalışmaları yapılacaktır.

I.Dönem:

Ders konuları ana başlıkları:

Yazmak/okumak yöntemleri, anlatı/anlatım, edebiyat, yaratıcı anlatı, yorum/metin bilgisi

  1. Dil nedir?

*Sanatın dili.

*Araç olan dil, Amaçlanan söylem.

*Dil ve yaratıcılık

  1. Okuma uğraşı.

*Okuma yöntemleri

*Çoğul/katmanlı okuma

  1. Önce bir “yazıhane”niz olmalı.

*Yazmak için yer/mekân gerek.

*Araç gereçleriniz…

  1. Yaratıcılık deneyiminin aktarılması.

*Kendi yazarlarınız olmalı.

  1. Yazmak eylemi.

*Not tutmak neden gerekli?

*Günlük tutmak, yazma sabrı/deneyimi kazandırır.

  1. İnsan hayatının bir parçası olarak yazmak:

*Öykü yazmak,

*Deneme yazmak,

*Roman yazmak.

  1. Edebiyat nedir?

*Edebiyatın arka bahçesini oluşturmak.

*Anlatı türleri,

*Yaratıcı anlatı.

  1. Anlatım nedir?

*Anlatım biçimleri.

  1. Anlatı/anlatım/kurgu.

*Metin kavramı,

*Metnin yapısı,

*Metin tipleri.

10.Zamanın tanıklığında yazmak:

*Güncele bakmak,

*Toplumu/olayları okumak,

*Bireyden topluma, toplumdan bireye yönelmek.

*Üçüncü Sayfa haberleri neden önemli?

11.Bir anlatıyı okuma/yorumlama biçimi:

*Metni deşifre etmek,

*Kurgu nedir?

*Çözümleme yöntemleri.

*Roman, öykü, deneme, eleştiri çözümleme,

*Yolculuk anlatısı çözümleme.

12. Konu nedir?

*İzlek/tema nasıl oluşturulur,

*Kişiselleştirerek anlatma,

*Karakter yaratmak.

13.Yazma yöntemleri, Anlatma yordamı:

*Bakış açısı,

*Diyalog kurmak.

14.Görebilmek için yazmak:

*Kavramlarla düşünmek.

15. Yazmak/Yazar-İnsan.

*Yazıda görmek, Yazarak hayata katılmak.

*Deneme yazmak: Yazmayı öğrenmenin ilk yolu.

*Bir yazarın dünyasına bakmak.

16. Yorum: metnin yorumu/anlamı.

*Hatırlamak ve yaratıcılık.

*Yazmak, belleğin oyunu.

1.Dönem Kitap Okuma Listesi

1.     Ders: Dil ve Yaratıcılık

-Bir Yazarın İnancı, Joyce Carol Oates

-San Giovanni Yolu/ Paris’te Münzevi, İtalo Calvino

-Edebiyat Ne İşe Yarar, Rita Felski

-Michel del Castillo, İspanyol Kanı

-Louis Bnuel, Son Nefesim

-Günlükler: Virginia Woolf, Stefan Zweig, Cesare Pavese, Katherine Mansfield, Oğuz Atay

2.     Ders: Okuma Uğraşı

-Marcel Proust, Okuma Üzerine

           -Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda

-Haz.: Feridun Andaç, Yazarın Kitabı

-Jean-Paul Sartre, Sözcükler

-Saf ve Düşünceli Romancı, Orhan Pamuk

-Dosya K., İmre Kertész

3.     Ders: Önce Bir Yazıhaneniz Olmalı

-Roland Barthes, Yazının Sıfır Derecesi

-Haz.:Murathan Mungan, Yazıhane

-Marguerite Duras, Yazmak / Somut Yaşam

4.     Ders: Yaratıcılık Deneyiminin Aktarılması

-Amin Maalouf, Ölümcül Kimlikler

-Elio Vittorini, Sicilya Konuşmaları

-Dünya Nimetleri ve Yeni Nimetler, Andre Gide

5.      Ders: Yazmak Eylemi

-Stefan King, Yazma Sanatı

-Umberto Eco, Genç Bir Romancının İtirafları

-Ferit Edgü, Yazmak Eylemi/ Ders Notları

-Büyümenin Türkçe Tarihi, Haz.: Murathan Mungan

6.      Ders: İnsan Hayatının Bir Parçası Olarak Yazmak

-Sait Faik, Mahalle Kahvesi/Alemdağda Var Bir Yılan

-John Berger, Kıymetini Bil Herşeyin

-Nezihe Meriç, Çavlanın İçinde Sessizce

7.     Ders: Edebiyat Nedir?

-Jean-Paul Sartre, Edebiyat Nedir?

-Tzvetan Todorov, Edebiyat Kavramı

-Elias Canetti, Edebiyatçılar Üzerine

-Borges ve Yazma Üzerine

-Nermi Uygur, Denemeli Denemesiz

8.     Ders: Anlatım Nedir?

-G.Cabrera Infante, Şehirler Kitabı

-Hikmet Birand, Anadolu Manzaraları

-Isabel Allende, Yüreğimdeki Ülkem

-İtalo Calvino, Görünmez Kentler

-Truman Capote, Yerel Renkler

     9.Ders: Anlatı/Anlatım/Kurgu

-Osman Şahin, Sonuncu İz

-Ernst Hemingway, Kilimanjaro’nun Karları

-Bilge Karasu, Kılavuz/ Ne Kedili Ne Kedisiz

-Emin Özdemir, İnsanın Yüreğine Yolculuk

-Feridun Andaç, Öykü Yazmak Öyküyü Düşünmek

    10.Ders: Zamanın Tanıklığında Yazmak

-Anton Çehov, Altıncı Koğuş

-Nikos Kazancakis, El Greco’ya Mektuplar

-Eduardo Galeano, Biz Hayır Diyoruz

-Engin Geçtan, Zamane

     11.Ders:Bir Anlatıyı Okuma/Yorumlama Biçimi

         -Giorgio Manganelli, Düzyazının İnce Sesi

-Alberto Manguel, Okuma Günlüğü

-Nick Hornby, Hece Cümbüşü

12.Ders:Konu Nedir?

     -Sabahattin Ali, Değirmen/Kürk Mantolu Madonna/Kuyucaklı Yusuf

-Oya Baydar, Kayıp Söz

-Vedat Türkali, Bir Gün Tek Başına

-Paul Auster, Yazı Odasında  Yolculuklar 

13.Ders: Yazmak Yöntemleri/Anlatma Yordamı

     -Milan Kundera, Saptırılmış Vasiyetler

-Arthur Power, James Joyce/Büyük Yazarın Gizli Evreni

-Jean Baudrillard, Anahtar Sözcükler 

14.Ders:Görebilmek İçin Yazmak

-Alain de Button, Görmek ve Farketmek

-John Berger, Görme Biçimleri

-Maurice Merleau-Ponty, Göz ve Tin

-Elaine Scarry, Kitapla Hayal Etmek

15.Ders: Yazmak/Yazar-İnsan

     -Henry Miller, Hatırlamayı Hatırlamak

-Rainer Maria Rilke, Malte Laurids Brigge’nin Notları

-Danell Jones, Virginia Woolf’tan Yazarlık Dersleri

16.Ders:Yorum:Metnin Yorumu-Anlamı

-Susan Sontag, Sanatçı: Örnek Bir Çilekeş

-Umberto Eco, Yorum ve Aşırı Yorum

-Tzveton Todorov, Fantastik

Atölye Ceres’e ulaşmak için

Meşrutiyet Mah. Şair Nigar sok. No:8 Kat:2

Nişantaşı Şişli/ İSTANBUL

Telefon: 0212 296 41 30 | 0212 296 41 32

edebiyathaber.net (18 Haziran 2012)

Bakmayın siz hâlâ gazete eklerine yayınevlerinin bol bol ilân vermelerine…

Birçok yayınevinin bugünlerde en çok çalışan bölümüdür: Pazarlama nedir! Editörlük’ten sonra en fazla iş gücünün bulunduğu, belki çoğunda en az Editörlük kadar, hattâ onlardan da fazla kişinin çalıştığı, muazzam bir mesainin harcandığı bu bölümlerdeki amaç, eh bariz tabii, Editörlük katında üretilen ürünün satılması ve yayılmasıdır.

Bazen neyin değil de, ne kadar satıldığının asıl öneme sahip olduğunu düşündüren kitaplar okumamızın temel şeytanı, işte bu Pazarlama cehenneminin gittikçe harlanan alevidir pek sevgili blog okurları. Madem dünya bu hâle geldi, madem edebiyat da bu hâle geldi, o zaman bu Pazarlama cehennemini hangi yakıtla alevlendirmeye devam edecek yayınevleri? Bugün canım Şeytan’ın reprezantı olmak istiyor.

Biliyorsunuz, her sosyal değişimde olduğu gibi, yayınevlerinin/yazarların rota değiştirmelerinin de kaynağı ABD. Oradaki büyük yayın endüstrisinin bulduğu/denediği yol neyse, buraya da kopyala-yapıştır yapılarak kısa sürede yamalanıyor. Ancak bu gecikmenin yarattığı doğal seçilim nedeniyle söz konusu değişiklikler, buraya hep bir durak önce ulaşıyor. Örneğin edebiyatın reklâmının yapılmasının Türkiye’deki tarihi çok eski değil. Orhan Pamuk’un, (sanırım Benim Adım Kırmızı romanı ile) bilbordları süslediğinde epey bir tartışma konusu olduğunu dün gibi hatırlıyorum. Şimdiyse örneğin Elif Şafak, kitabının tanıtımını yapmak için reklâm ajanslarıyla çalışıyor. Birkaç yıl on yıl içinde yaşanan bu normalleşme, şimdi kitap için reklâm vermeyen yayınevinin, o kitabı neredeyse hiç satamaması anlamına geliyor. Bu durakta neyse ki çok fazla durup kalmadık, devam ettik. Aslında bundan sonra söyleyeceklerim de temel olarak reklâm/pazarlama mantığına dayanıyor, ancak özelleşmiş ve uzmanlaşmış bu dallarda yayınevlerinin neler yapabileceklerini özetlemek, belki de pazarlama boyutunun ne denli değiştiğini de rahatlıkla anlayabilmemizi sağlar.

Kitaplar için gazete eklerinde ve dergilerde reklâm vermenin, artık bir zorunlu seçmeliye dönüşmüş olması sebebiyle yayınevlerinde de, Pazarlama anlamında çok daha fazla iş gücüne ihtiyaç duyulmaya başlandı. Yalnızca gazete reklâmı değil, TV reklâmı, bilbord reklâmı, kitaplar için kısa fragmanların çekilmesi, insört (kitap aralarına konulan küçük kartoncuklar), afiş, dönkart… Bunların hepsini birleştirdiğimizde, bir kitabın Pazarlama bölümünde geçirdiği zaman da doğal olarak arttı. Öyle ki bazı yayınevleri, birim maliyeti düşürüp kârı artırmak için, kitabın Editörlük katında geçirdiği zamanı azaltıp, Pazarlama bölümünde geçirdiği zamana doğrudan aktarmayı tercih ediyorlar. Neden? Çünkü birkaç cümlenin daha doğru olması, birkaç maddi hatanın daha kaldırılması kitabın satışına “doğrudan” bir etki sağlamayacak, oysa fazladan verilecek bir reklâm, doğrudan kasa anlamına gelecek.

Bazı cenahlarda neyi değil nasıl sattığınızın öneminin gittikçe artması, bu Pazarlama bölümlerinin karmaşıklığının da dallanmasına neden oldu. Artık, İngilizcedeki deyimden faydalanırsam, “out of the box” (alışılmışın dışında) düşünme ve adım atma gerekliliği ortaya çıktı. Gazete eklerinde yarım sayfaya verilen “Edebiyat Şöleni” ilânlarının pek bir albenisi kalmadı. Bakmayın size hâlâ gazete eklerinde yayınevlerinin bol bol ilân vermelerine, onların hepsi bir varlık göstergesininin ilamı. (Gazete ve dergiler, hiçbir yayınevinin asıl mecra alanı değil. 30.000 tirajlı bir gazetenin kitap ekine 15.000 kişi ilgi duysa, bunun 10.000′i baştan sona her sayfaya baksa, 5.000′i şöyle bir sayfaları çevirse, sizin ilanınızın görünme oranını [günümüzün tabiriyleimpression] siz hesap edin. Oysa Facebook’a ya da Twitter’a yazdığınız bir mesajın katlanarak görünme olasılığı? Biri binlerce lira, diğeri ücretsiz, geri kalan her şey için…) Orası bir nevi, hmm nasıl desek de kimseyi kırmasak, yayınevleri çöplüğü. Kimin ne kadar yüksek öttüğü, kapladığı sayfa sayısına bağlı, ancak uyandırdıkları hane halkının sayısının burada pek bir önemi yok. Arıtk herkes Pazarlama denilen bu cehennemde başka mecralara yönelmek durumunda ve zorunda. Şimdinin ve geleceğin efendisi: İnternet.

Oraya geçmeden önce, bazı yayınevlerinin Pazarlama adına yaptıklarından birkaç örnek vereyim isterseniz. Orhan Pamuk’u listenin en başına koymak gerekir sanırım. Yanlış hatırlamıyorsam, Türkiye’de kitle iletişim araçlarıyla yaygın bir reklâm kampanyası yürüten ilk yazarlarımızdan biri kendisi. Örneğin Masumiyet Müzesiçıktıktan sonra NTV’de Banu Güven’le özel bir röportaj yapmıştı hatırlarsanız. O röportajda kitap daha çıkmadan, yayınevi kitabın bir kopyasını Güven’e önceden göndermiş. Başarılı bir girişim bana kalırsa. Batı’da daha yaygın olarak yapıldığına da kuşku yok. Yekta Kopan’ın sunduğu Gece Gündüz ya da Babaoğlu, Uluç, Akın ve Özgentürk’ün birlikte sundukları Yaşamdan Dakikalar’ın kitap tanıtım dakikalarında yer almak da birer pazarlama girişimi elbette. Murat Gülsoy’un Karanlığın Aynasında kitabının Gece Gündüz’de tanıtımı sırasında, Gülsoy’un aynadan kendine baktığı bir çekimi hiç unutmuyorum. Sırf o görüntü bile, pazarlama tekniği ve yaratıcılığının ne kadar önemli olduğunun anlaşılmaya başladığını göstermeye yetiyor. Elif Şafak’ı burada saymazsak olmaz. İskender romanı için Alametifarika ajansıyla çalışan Şafak, kitabının kapağında kendisini İskender olarak resmeden bir fotoğrafla çıkmıştı “okur”larının karşısına. Başarılı bir PR çalışmasıydı bana kalırsa.Aşk kitabının da erkekler okuyamıyor diyerek gri kapakla çıkarılması da keza, iyi bir tanıtım kampanyasıydı. Can Yayınları’nın, Oniki isimli kitabı için İstiklâl Caddesi’nde on iki adet savaşçı yürüttüğünü de belki çok azınız biliyordur. Dikilen özel kostümler, yapılan özel makyajlar, alınan izinler, kiralanan gençler; bunların hepsi Pazarlama bölümü için ek bir mesai. Ya da ya da, Melih Arat gibi bir yazar olarak siz de belki metaforik bir tanıtıma imza atmak isteyebilirsiniz, değil mi?

Büyük bütçelerle ve beyinlerle gerçekleştirilen bu tanıtım kampanyalarında da artık öyle bir yere geliyorsunuz ki, rekabetçi piyasanın olmazsa olmazı, ekstra bir şey koymanız gerekiyor. Ekstra bir yaratıcılık, bir farklılık, sıradanlıktan sıyrılmış bir aykırılık. İşte benim bahsetmeye çalışacağım şey, İnternet’in bu anlamda çok çok ciddi bir potansiyeli barındırması. Birçok yayınevi bunu zaten keşfetti ve doğru adımlarla ilerliyor, ancak burada da bir açmaza girileceği gün yakın. Facebook ve Twitter hesabı oluşturmak, bundan birkaç yıl önce önemli bir sosyal medya atağıyken, şu anda size ekstra bir geri dönüş getirmiyor. Çünkü, tıpkı gazete ve dergi reklâmlarının aldığı yol gibi, burada da bir normalleşme, tabana yayılma söz konusu. Bu paralelliğin yaşanmaya başlaması, tıpkı gazete reklâmlarından fragman üretilmesine geçilmesi gibi, burada da dikey bir hareketin yapılması gerekiyor; dikey geçişi oluşturacak bir yaratıcılık, bir farklılık. Bunu yayınevleri nasıl yapabilir?

İşte burada “out of the box” düşüncenin önemi ortaya çıkıyor. Bir yayınevi, bunca görünürlüğün arasında aslında hiçbir şeyin gerçekten görünmediğini fark ettiği anda, kendini hiç denenmemiş bir yola cesaretle atmalıdır. Öncü olmak, bu anlamda aykırı bir dikeylik yaratmaktır. Akıllı telefonların da normalize olması ve tabana yayılması, yayınevleri için bana kalırsa bulunmaz bir fırsat. Bundan 10 yıl önce, yalnızca akşamları İnternet’e girebilen genç nesil, şu anda İnternet’i olmayan ne bilgisayarı bilgisayar kabul ediyor, ne telefonu telefon. Böyle bir mecranın yayınevleri tarafından da mutlak suretle değerlendirilmesi gerekiyor. Şu anda hiçbir yayınevinin mobil internet sayfası yok mesela. Akıllı telefonlardan ya da tabletlerden giriş yaptığınızda normal web siteleri görünüyor. İlk adım olarak bunun yapılması şart. Daha sonra yayınevleri, kendilerine ait birer uygulama yapma işine girebilirler. Yayınevlerini, okurla/müşteriyle buluşturabilmek için albenili ve çekici uygulamalardan bahsediyorum, sıkıcı web siteleri değil. İstikrarlı ve nitelikli içerik üreten uygulamalar, sürekli “notification” (bildirim) verebilen uygulamalar, okuru bırakmayan, ona her zaman ulaşabilen uygulamalar. Güvendikleri kitaplar için, o kitabı okuyanların veya okumayanların zevkle kullanabileceği uygulamalar yaratabilirler. Yayınevleri kitaplarıyla ilgili viral videolar da oluşturabilir. Kitaplar için bir fragman hazırlamak bile artık standartlaşmaya başlamışken, viral kampanyalar farklı bir boyut katabilir yayınevlerine.

Yayınevleri, sadece kitapları için değil, yazarları için de böyle çözümler üretebilir. Elif Şafak’ın, İskender‘de yaptığı şey bu anlamda oldukça yenilikçiydi ve birçok tartışma yarattı. Bu da dolayısıyla kitabın ve Şafak’ın tanınırlığını artırdı. ABD’de yazarların blog sahibi olması, sosyal medyada yer alması ve “aktif” içerik üretmesi artık neredeyse bir zorunluluk. Türkiye’de “best seller” olarak yer alan yazarlar da bu yolu izliyor, ancak yetmiyor. Twitter hesabı açmak, evet bundan bir yıl öncesinde bile büyük bir artı sağlıyorken, artık standart bir hareket. Yazarlar, kendilerinin dahil olduğu filmler ya da fotoğraflar ya da içerikler üretmeliler. Kitaplarından manevra alan bu içerikler, yazarı ve kitabı aynı anda bir ürün hâline getirmeli. Sosyal medyanın sanal birlikteliği elbette güzel, ancak yazar, Twitter’ın başında durarak tweet’lerini kendi girdiğini kanıtlayan, kanlı-canlı bir insan olarak ortaya çıkabilmeli. Kendiyle dalga geçebilmeli, İnci Sözlük’ün ne olduğunu bilmeli, Bobiler’de ve Tumblr’da hesabı olmalı, herkese bağlanmalı, kendini de bir ürün hâline getirmeli. Bu konuda yazarlar, yayınevlerinden de reklâm ajanslarında da destek ve know-how almalılar. Madem bir kere başlattılar bu Pazarlama cehennemini, o zaman ateşi nerede ve nasıl harlayacaklarını da bilmeliler.

Öyle değil mi tüm değişen günahkârlar?

Ali Ünal – on8kitap.com (18 Haziran 2012)

Yaz için 10 yeni çocuk kitabı

Yaz geldi, okulların tatil olması ile birlikte çocukların tatil günlerini değerli kılacak eylemlerden biriside kitap okumak.

Çocuk ve gençler için nitelikli yayınlar yapan yayınevlerinin son çıkan kitaplarından,  Aydın İleri  bir derleme yaptı.

Küçük Ayı ile Ahlat Ağacı

Küçük Ayı ile Ahlat Ağacı kitabı, Küçük Ayının Uzun Yolculuğu’nun ardından çıkan bir macera. Annesinin sözünü dinlemeyen Küçük Ayı koşarken düşer ve hızla yuvarlanarak gidip bir ahlat ağacına çarpar. Derdi bu kadarla da bitmez. Çarpmasının hızıyla, olgun ve kocaman bir ahlat düşer kafasına. O sinirle bir tekme sallar ağaca Küçük Ayı. Başının zonklamasına mı yansın, ayağının acıdığına mı? Yalvaç Ural’ın ilk kez yayımlanan bu güzel okul öncesi kitabını Feridun Oral resimledi.


Tonino bir varm
ış bir yokmuş…

Okulu asmak, cezalandırılma korkusu olmadan şakalar yapmak için zaman zaman hepimizin aklına gelmiştir görünmez olma fikri; Tonino da, bir gün görünmez olsaydım ne güzel şeyler yapabilirdim, diye pek çok defa düşünmüştü. Bir gün önce ev ödevlerini yapmak yerine sinemada bir kovboy filmine gitmeyi tercih ettiği için, öğretmenin sınıfa girmesiyle daha da çok ister görünmez olmayı: “Tam o sırada öğretmen sınıfın kapısından içeri girdi, üstelik her zamankinden daha ciddi, hatta gergin bir hali vardı. Tonino ümitsiz gözlerle sınıfın kapanan kapısına ve kasım ayının sisli havasını içeri sızdırmayan pencerelerin dışındaki parmaklıklara baktı. Ah, keşke şimdi sisten bir pelerinin içine saklanarak sınıftan kaçabilseydi, en azından bir günlüğüne görünmez olabilseydi!”

Acayip Bir Deniz Yolculuğu

Edebiyatımızın çocuklara gönül veren güçlü yazarlarından Müge İplikçi, çocuklar için yazdığı ilk kitap olan renkli öykü Uçan Salı’dan sonra, okurlarını bu kez de kürekli, yelkenli Antik gemi Kibele’yle tanıştırıyor. 360 Derece Tarih Araştırmaları Derneği’nin deniz arkeolojisi çalışmalarından biri olan “Foça-Marsilya Tarihe Yolculuk” projesini çocuklara yakınlaştırmak için hazırlanan özgün kitap, Antik Çağ batıklarından yola çıkılarak aslına uygun inşa edilen gemi Kibele’nin gerçek yolculuğundan esinleniyor.

Arkadaşım Nasreddin Hoca bir gün…

Yüzyıllardır pek çok farklı toplumun ve kültürün ortak belleğine renk ve mizah duygusu katmayı başarmış Akşehirli büyük halk kahramanı Nasreddin Hoca ve fıkraları, kapsamlı bir derleme ile günümüz çocuklarının kalbini yeniden fethetmeye geliyor!.. Arkadaşım Nasreddin Hoca, hep yapıldığı gibi, fıkraların gelişigüzel sıralandığı bir kitap değil. Çocukluğundan başlanarak, Hoca’nın değişik dönemlerine ait fıkralar, dokuz ayrı başlık altında toplanarak Süleyman Bulut tarafından, kıssadan hisse şeklinde yeniden yorumlanmış. İlham Enveroğlu’nun Nasreddin Hoca fıkralarının ruhuna sadık kalarak resimlediği bu güzel çalışma, çocuklarla sınırlı kalamayıp her yaştan okurun ilgisini çekebilecek türden.

 Muhteşem Bir Masal Şöleni

Çocuk ve gençlik yazınının usta kalemlerinden, “Kitap Perisi” Aytül Akal’ın, 1988 yılından günümüze anlattığı masalları ilk kez tek bir kitapta toplanıyor: Masal Masal Aytül Akal

Okurları tarafından uzun yıllardır sabırsızlıkla beklenen bu değerli kitapta, Aytül Akal’ın birbirinden güzel elli sekiz masalına yer veriliyor. Altı bölüme ayrılan Masal Masal Aytül Akal, yazarın değişik yıllarda yayımlanmış Geceyi Sevmeyen Çocuk, Canı Sıkılan Çocuk, Kardeş İsteyen Çocuk, Sabahı Boyayan Çocuk, Masalları Arayan Çocuk adlı masal dizileri ile tek tek basılan masal çalışmalarını bir araya getiriyor. Her bölümü farklı bir çizer tarafından yeniden resmedilen bu özel kitap, Aytül Akal’ın masal külliyatını toplu halde gözler önüne seren gösterişli koleksiyon baskısı ile de dikkatleri üzerine çekiyor…

“Tepesi ütü gibi, üç katlı, garip bir yer Buyaka Çocuk Evi.

Orada yaşayan çocuklar mı? Hiç sormayın, her biri bir âlem… Beş haneli sayıları kafadan çarpıp bölebiliyor, Üfürük Çiçeği Makinesi icat ediyor ya da kavanozda osuruk biriktiriyorlar…

Buyaka Çocuk Evi’nin üzerinde koskocaman ve kapkara endişe bulutları dolaşıyor. Burla, apar topar bir yolculuğa çıkıyor. Gittiği yer neredeyse dünyanın öteki ucu… Orada onu bekleyen sevimsiz bir sürpriz var. Ardında bıraktığı arkadaşları Buyaka Çocuk Evi’ndeki aksiliklerle uğraşıyor. Serinin bu kitabında inekler dâhil herkesin başında bir bela var! Buyaka Çocuk Evi serüveni Endişeli Bulutlar Arasında’yla devam ediyor.”

Clementine Mektup Yazıyor

Clementine, sevgili öğretmeninin Mısır’daki bir araştırma gezisine katılmak için bir seneliğine okuldan ayrılabileceğini duyunca kulaklarına inanamaz! Şimdiye kadar başka hiçbir öğretmen onun tez canlılığını, sürekli resim yapma arzusunu ya da saat oyununa duyduğu ihtiyacı anlayamamıştır. Üstelik onun yerinde Clementine’in bir türlü anlayamadığı bambaşka kuralları olan yeni bir öğretmen vardır artık. Clementine bir karar verir: Tek çözüm, sevgili öğretmenini geri getirtecek bir plan hazırlamaktır. Bu, öğretmeninin hayatının şansını mahvetmek anlamına geliyor bile olsa –eh, buna değecektir sonuçta. Öyle değil mi?

Mary Poppins Geri Dönüyor

Mary Poppins Geri Dönüyor, Mary Poppins – Gökten İnen Dadı’da tanıştığımız bu sihirli dadıyı Banks ailesine tekrar kazandırıyor! Doğu rüzgârının yönünün değişmesiyle geldiği gibi pat diye ortadan kaybolan Mary Poppins, yine okuyucularını -ve tabi ki Jane ve Michael’ı çok şaşırtacak- bir şekilde geri dönüyor ve macera kaldığı yerden devam ediyor! Jane abla olmanın sorumluluklarından yakınırken kendini odasındaki bir vazonun içine hapsolmuş bir şekilde buluyor. Bay Banks’in eski bakıcısı Bayan Lark, birden ortaya çıkıp Banks ailesinin düzenini bozmaya çalışınca Mary Poppins’in gazabına uğruyor. Çocuklar Mary Poppins’in kuzeni Bay Turvy ile tepetaklak bir gün geçiriyor ve üstlerinde isimleri yazan gizemli balonlarla gökyüzünde bir yolculuğa çıkıyor! Mary Poppins ile macera tam gaz tam şemsiye devam ediyor!

Şuşu ve Üçtekeri

Doğum gününde dayısı ile birlikte önce bir muhallebiciye sonra da bir oyuncakçıya giden Şuşu’nun kırmızı bir üçtekere âşık olması ve o gün uykuya dalana kadar üçtekerinden inmemesi anlatılıyor.

Sade ve anlaşılır metni sayesinde küçük yaştaki çocukların ilgisini çekebilecek Şuşu ve Üçtekeri, resimlerindeki birçok detayı da okuyucunun keşfine bırakıyor. Bu yolla çocuklara muhallebici, üçteker, üçtekerin güvenli kullanımı ve büyük aile gibi kavramları anlatmayı hedefleyen Şuşu’nun hikâyesinde çocukları eğlendirici ve öğretici birçok konu bekliyor.

Sinir Küpüyle Yaşamak

Okula git, eve dön, ödev yap… Annenle tartış, şımarık kardeşine katlan, kapıcı dırdırı çek… Alexander’ın her günü böyle geçiyordu ve artık canına tak etmişti. Çok öfkelendiği bir gün bir kâğıda bir şeyler karaladı. Derken nasıl olduysa oldu, o karaladığı şekil canlandı. Alexander’a şöyle dedi: “Benim adım Sinir Küpü. Ben seni bütün haksızlıklara karşı koruyacağım. Sen istemesen bile…”

Peki, Sinir Küpü ile yaşamak Alexander’ı mutlu edecek miydi?

Aydın İleri – edebiyathaber.net (18 Haziran 2012)

En popüler Sherlock Holmes yeniden aramızda

Sir Arthur Conan Doyle’un, yaşamı boyunca yazdığı dört Sherlock Holmes romanından en popüler olanı ‘Baskerville’lerin Köpeği‘ydi. İlginç bir yazım hikayesine sahip roman yeniden yayınlandı. Ama ‘polisiye’ değil ‘gotik edebiyat’ başlığıyla.

Bütün zamanların en tanınmış polisiye roman dedektifi Sherlock Holmes’in yaratıcısı Sir Arthur Conan Doyle, yaşamı boyunca ‘Holmeomani’ denilen Holmes çılgınlığına tutulmuş bütün dünyadaki Sherlock Holmes fanatiklerinin ‘canon’ diye adlandırdığıdört roman ve 56 uzun hikaye yazmıştır. Yazdığı bu dört romandan ‘Baskervillerin Köpeği’ üçüncü romanıdır ve en tanınanıdır.
Bu yapıtın yazılmasının ilginç öyküsünü okuyucularımıza anlatalım: Doyle  ilk romanı ‘A Study in Scarlet’ i zar zor yayınlattı; önce ‘Beeton’s Christmas Annual’de tefrika edilen roman 1888’de kitap olarak yayınlandı. Bir yıl sonra ikinci romanı ‘The Sign of Four’ bir başka dergide tefrika edildi ve bir yıl sonra yine kitap olarak basıldı. Ancak bu iki romanın o yıllarda pek dikkati çekmediği bilinmektedir. Asıl Holmes çılgınlığı 1891-1893 yıllarında dönemin en tutulan dergilerinden ‘Strand Magazine’de yayınlanan iki düzine kadar uzun öyküyle ve bunları resimleyen Sidney Paget vasıtasıyla ortaya çıkacaktır. Bu öykülerin büyüsü öyle tutar ki Sidney Paget’in Holmes’u canlandırmak için model olarak kullandığı kardeşi Walter Paget, Londra sokaklarında dolaşırken Londralılar birbirlerine onu gösterip ‘Bak Sherlock Holmes geçiyor’ demektedir.

Yazar, kahramanına karşı 

Bu arada Conan Doyle ile Sherlock Holmes arasındaki ilginç ilişkiye de değinmek gerekir. Holmes’un ünü yazarın şöhretini kat be kat geçmiştir. Doyle, bu durumun etkisiyle polisiye öykü yazma işini hep küçümser görünür. O tarihi romanlar yazmak, örneğin ünlü ‘Ivanhoe’ yazarı Walter Scott gibi olmak istemektedir. Hatta anılarında ‘Daha yüksek eserlerimi gölgede bırakmak eğilimi yaratan Holmes’e hiç dokunmamış olsaydım, edebiyattaki yerim şimdikinden daha da etkili olurdu’ diye yazacaktır. Doyle’un bu garip fikrinin doğru olmadığı; bugün esamisi bile okunmayan tarihi romanlarının unutulup gitmesi ama okuyucunun Sherlock Holmes’tan hiç tükenmeyen  ilgisini esirgememesiyle de kanıtlanmaktadır.
Yazar ile yarattığı kahraman arasındaki ilişkinin en çarpıcı örneklerinden birini oluşturan bu durum Doyle’un bütün ömrünce etkisini göstermiştir. Strand Magazine’de yayınlanan ilk altı öyküden sonra bu işten vazgeçmek istemiş ve öykülerin devamı için dergi yöneticilerinden kabul etmeyeceklerini umduğu bir bedel talep etmiş ama umduğunun aksine teklifi hemen kabul görmüştür. Böylece bir altı uzun öykü daha tefrika etmiştir. Bu arada Doyle annesine yazdığı bir mektupta ‘Sonunda bu Holmes’ ü öldüreceğim! Zihnimi daha iyi fikirlerden alıkoyuyor’ diyecek ama annesi ‘Hayır, yapmayacaksın, yapamazsın, yapmamalısın’ yanıtını verecektir.
İlk oniki uzun öykünün ardından Doyle, bir düzine yeni öykü için bu kez o günler için inanılması güç bir miktar parayı, 1.000 Sterlini isteyecek ve ‘Kabul etmeyeceklerini samimiyetle umut ediyorum’ diyecektir. Ancak önerisi kabul görecek ve bir düzine kadar yeni öyküsü daha Strand Magazine’ de yayınlanacaktır.
Ama Doyle’da saplantı haline gelen Holmes’ ten kurtulma duygusu ve kendi ifadesiyle ‘Edebi enerjisinin tek bir yönde yoğunlaşmasını doğru bulmaması’ onu kesin olarak Holmes’ ten kurtulmaya iter ve ‘The Final Problem’ isimli son öyküsünde Holmes’i ezeli düşmanı Moriarty ile birlikte Cenevre’deki Reichenbach Şelalesi’nden yuvarlatıp öldürür. Ancak Doyle bir hoşluk veya cinlik yapıp öyküde Holmes’ün cesedini buldurmaz, resmi ölüm raporu da yoktur. Yazarımız daha sonraları, bu durumun ‘bir talih eseri’ (!) olduğunu söyleyecektir.
Sherlock Holmes’ün ölmesi çok büyük tepki alır, Londra borsasının ciddi işadamlarının kollarına siyah yas bandları taktıkları, Holmes tutkunlarının sokakta ağladıkları görülür. Yazar bir mektup bombardımanına tutulur, bir kadın okuyucusu mektubuna ‘Seni gidi canavar!’ diye başlamaktadır. Strand Magazine ise okuyucu protestosunu teskin etmek için Holmes öykülerine ‘geçici olarak ara verildiğini’ yazmaktadır.
Doyle neredeyse on yıl kadar Holmes öyküsü yazmama kararında direnir. Daha sonra anılarında ‘koltuklarımı kabartan’ diye tanımladığı okuyucu istekleri mi, yoksa yeni öyküler için önerilen telif ücretleri mi kendisini etkiler bilinmez ama Holmes öykülerine döner. İlk önce Holmes’un ölmeden önceki bir macerası diye tanımladığı Baskervillerin Köpeği’ ni yayınlar. Bu eser yine Strand Magazine’de 1901-1902 arasında tefrika olunur. Sherlock Holmes tutkunları dergi çıktığı günlerde gazete bayileri önünde uzun kuyruklar oluştumaktadır. Yazarımız 1903’te ‘Boş Ev’ adlı öyküsüyle Holmes’ü yaşama döndürür ve ölünceye kadar otuzun üzerinde Holmes öyküsü yazar.
Yazılış öyküsünü anlattığımız Baskerville’lerin Köpeği’ndeki öykü hakkında okuyucularımıza başka bilgi vermeyeceğiz. Bunu eseri okumamış okuyucularımızın, bu polisiye roman klasiğini okurken keyiflerini kaçırmamak için yapıyoruz. Osmanlıca’da ‘sehl-i mümteni’ diye bir sözcük vardır; anlamı ilk okuyuşta basit ve kolay yazılmış etkisi yaratan ve kolayca taklidi ve benzeri yazılabileceği düşünülen ama bunu yapmaya kalkınca yapılmasının çok zor, hatta imkansız olduğu anlaşılan eserler demektir.
Birer sehl-i mümteni olduğuna şüphe olmayan Sherlock Holmes öykülerinin okunması polisiye romanseverler için ilk şarttır. Bugün bu klasiği okurken son dönemlerin çoksatanları olan ve öldürdüğü kadınların rahmini yiyen sapıkları anlatan veya Hazreti İsa’yı evlendirip çoluk çocuğa karıştırma saçmalığını yutturmaya çalışan ‘ünlü’ yazarların yanında Doyle’un öykülerinin nasıl fark yarattığını da göreceksiniz.

Neden “gotik”

Son olarak iki hususa değineceğim. İlki polisiye roman çevirilerinde zor rastladığımız çevri mükemmelliğidir. Çevirmen Can Ömer Kalaycı nefis bir çeviri yapmanın yanında dipnotlarıyla okuyucuya yararlı bilgileri vermekten geri kalmadığı için övgüye layıktır. İkinci husus ise yayımcının romanı ‘Gotik Edebiyat’ diye tanıtmasını pek kabul edemememdir.
Yapıtın gotik roman olup olmadığı tartışılabilir ama polisiye romanın en klasik eserlerinden biri olduğu hiç tartışılmayacak bir vakıadır. Kitabı okuyucuya sunurken ‘Polisiye Roman Klasiği’ demeyip ‘Gotik Edebiyat’ denilmesini anlayamadığımı söylemek isterim. Can Yayınları çok nitelikli polisiye romanlar yayınlamış ve bunların kapağı üzerine ‘Polisiye Dizi’ yazmışken Doyle’un bu klasik polisiye romanını ‘Gotik Edebiyat’ diye tanıtmasının nedeninin,inşaallah bir zamanlar moda olduğunu ve şimdi tedavülden kalktığını düşündüğüm polisiye romanı küçümsemenin sonucu olmadığına inanmak isterim.

Erol Üyepazarcı aksam.com.tr (17 Haziran 2012)

Gabriel Garcia Marquez Alzheimer mı?

Edebiyat dünyasına kazandırdığı ‘Kırmızı Pazartesi’, ‘Kolera Günlerinde Aşk’ ve ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ eserleriyle dünya çapında üne kavuşan Gabriel Garcia Marquez artık yazamayacak. Marquez’in sağlık durumunun kötüye gittiği açıklandı. 

Vatan Gazetesi’nin haberine göre 85 yaşındaki yazarın yakın arkadaşı Plinio Mendoza Kolombiya basınına konuştu ve “Uzun zamandır Gabriel ile görüşmedim ama oğlu Rodrigo, bana ünlü yazarın insanları tanıyamadığını söyledi” dedi.

Mendoza, Marquez’in insanlarla konuştuktan sonra onları hatırladığını belirtirken, “Gabriel’in hafızası zaten çok iyi değildi. Bazen nerede kaldığımı ve ne zaman geldiğimi sorardı, ama bazen de 30 yıl önceden bahsederdi” dedi.

Arjantinli La Nacion gazetesi de, Marquez’in anne ve ağabeyinin de Alzheimer hastalığına yakalandığını yazdı. Yazar 1982’de Nobel Edebiyat Ödülü almıştı.

hurriyet.com.tr (17 Haziran 2012)

Post-yapısalcılık (Postyapısalcılık) nedir?

Post-yapısalcılık terimi, içerdiği “post” öntakısının bildirdiği “sonralık” tan da anlaşılacağı üzere, yapısalcılığa karşı son derece önemli bir dizi eleştirinin dile getirildiği ortak bir felsefe düzlemini ya da çerçevesini ifade eder.

Bu eleştiri damarının çok büyük bir bölümü hiç kuşkusuz yakın dönemlerin en büyük felsefecileri Derrida, Foucault, Deleuze, Lacan ve Lyotard tarafından dillendirilip temellendirilmiştir.

Post-yapısalcı felsefe salt bir felsefe konumu olmaktan öte dilbilimden yazın kuramına, toplumbilimden insanbilime, ruhbilimden göstergebilime pek çok disiplinin bir araya geldiği ortak bir düşünme düzlemidir. Nitekim post-yapısalcı felsefenin temel savlarından biri de başta felsefe olmak üzere disiplinler arasındaki sınırların çözüştürülüp yok edilerek, disiplinlerarası hatta disiplinlerötesi yeni bir söylem olanağını yaşama geçirmektir.

Post-yapısalcı felsefe anlayışında, özellikle felsefe metinlerinde görülen bilgiyi dizgesel yollarla temellendirme çabası sırasında, sorunsuz olduğu düşünülerek yapılan belirtik ya da örtük varsayımların ortaya konarak sorun haline getirilmesi amacı oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Bu açıdan bakıldığında post-yapısalcı felsefenin önemli bir bölümünü yazarlarca ya da okurlarca metinlerde oluşturulan anlamların nasıl oluşturulduklarını sorgulamaya yönelik bir anlam, dil ya da metin felsefesi oluşturmaktadır.

Post-yapısalcı felsefenin en önde gelen düşünürlerinden Derrida özellikle Nietzsche ile Heidegger’in başlattıkları özgün eleştirel düşünce damarını izleyerek, bütün bir Batı felsefesi geleneğinin insan düşüncesinin ya da var oluşunun sınırlarını çiğnemek pahasına bilgi ile gerçekliğin özsel yapısını bulgulamak amacıyla gerçekleştirmiş olduğu araştırmalara ilişkin yapısökümcülük adıyla anılan kapsamlı bir eleştirel okuma sunmaktadır. Derrida’nın bir dizi eleştirel okumadan oluşan yapısökümcü eleştirisinin önemli vurgularının başında “sözmerkezcilik eleştirisi” gelmektedir. Buna göre Derrida, Platon’dan Husserl’e gelinene dek bütün klasik Felsefe metinlerinin birtakım sıradüzenli ikilikler (varlık/hiçlik, gerçeklik/görünüş, konuşma/yazı) üstüne kurulduklarına, bu ikiliklerde yer alan ilk terimin her durumda daha sağlam, şaşmaz bir kesinlikte doğru, bütün düşünce dizgeleri için Arşimet Noktası olma işlevini yerine getirecek denli güvenilir bir dayanak olarak görüldüğüne parmak basmaktadır.

Derrida yaptığı yapısökümcü okumalarda çeşitli stratejiler izleyerek, klasik felsefe metinlerinin bilinçdışı kaynaklı dile getirilmemiş yönlerini ortaya serip metnin üstüne kurulduğu ikilikçi yapıyı çökertmeyi amaçlamaktadır. Buna bağlı olarak da metnin içinde ilk okunuşta tutarlı ve mantıksal olan ayrımların gerçekte kendi içinde tutarsız ve mantıkdışı oldukları gösterilmiş olmaktadır.

Yapısökümcü yaklaşımda, anlam metnin dışında bırakılandır ya da metince görmezden gelinip kendisine karşı suskun kalınan. Nitekim yapısökümcülük tam da kuramlar ile kavramsal dizgelerin varlığına meydan okumak olduğu için, gerek Derrida gerek onun yolundan yürüyenler mantıksal tanımlara, ussal temellendirmelere, felsefe uslamlamalarına daha bir dikkatlice yaklaşmakta, bunların yerine metnin gidimli ve çizgisel olmayan yönlerini, metinde dillendirilen sözcük oyunları ile retorik öğeleri daha bir öne çıkarmaktadırlar. Bu bağlamda yapısökümcülüğün başlıca izlencelerinden biri, metinlerin gerçek dünyadaki olgulara ya da şeylere göndermede bulunmayıp yalnızca başka metinlere göndermede bulunabileceği saptamasına bağlı olarak, metinlerin başka metinlere nasıl ve ne biçimlerde göndermelerde bulunduklarının izini sürmektir. Bu temel izlenceye dayanaklık eden düşünceyi Derrida, “Metnin dışında metinden başka hiçbir şey yoktur” tümcesi ile dile getirmektedir.

Yapısalcılık, bilindiği üzere, İsviçreli dilbilimci Ferdinand de Saussure’ün ölümünden sonra öğrencilerince Genel Dilbilim Üstüne Dersler başlığıyla yayımlanmış derslerinde ortaya attığı düşüncelerden çıkılarak çatısı kurulmuş bir felsefe anlayışıdır. Geleneksel “temsilci” ya da “yansıtımcı” dil anlayışının doğruluğunu bütün bütün yadsıyan Saussure, bunun yerine “biçimsel” bir dil anlayışı geliştirmektedir. Buna göre, dil ne sanıldığı gibi fiziksel nesneler ile sözcükler arasındaki karşılık gelme ilişkisine dayalıdır, ne de anlamlar zihinde olduğu varsayılan birtakım kendilikler (düşünceler) aracılığıyla oluşuyordur. Saussure’ün yapısalcı dil yaklaşımında, hem “gösterenler” (sesler ile imler) hem de “gösterilenler” (düşünceler) ait oldukları özel dil dizgesinin biçimsel yapısı uyarınca anlamlarım edinmektedirler. Burada sözü edilen biçimsel yapı, bir yanda sesler öbür yanda düşünceler olmak üzere her türden dilsel öğe arasında kurulu bulunan özdeşlikler ile ayrımlar dizgesine karşılık gelmektedir.

Saussure dili işte bu biçimsel yapıyla özdeşleştirerek, gerçekte dilin nasıl işlemekte olduğunu tam olarak açıklamamasına karşın yüzyıllardır süregelen geleneksel dil anlayışına son noktayı koymuştur. Levi-Strauss’un kültürel insanbilimi, Saussure’ün yapısala dil görüşünün kapsamının genişletilerek toplum bilimlerinin bir başka alanına başarıyla uygulanışına çok iyi bir örnektir. Yapısalcı dilbilim yaklaşımının temel ilkelerini, insanbilimin kendisine konu edindiği akrabalık ilişkileri ile söylen dizgeleri gibi görüngülere uygulayan Levi-Strauss, söz konusu görüngüleri her durumda “gösteren/gösterilen” ayrımı doğrultusunda betimlemektedir. Sözgelimi akrabalık ilişkileri bağlamında, gösterilenler akrabalık ilişkilerine yönelik bir kültürün düşüncelerine karşılık gelirken (akrabalık ilişkilerinde sevgi ile saygının dereceleri ya da ensest tabusunun yeri gibi), gösterenlerse bu düşünceleri dile getiren özgül birtakım pratiklerle (gelenekler, görenekler, kuttörenler gibi) eşdeğerdirler. Aynı Saussure’ün savunduğu gibi Levi-Strauss’un yaklaşımı da başından sonuna dek “temsil” mantığı üstüne kurulu dil tasarımının bütünüyle yadsınması amaçlanarak uygulanmaktadır. Örneğin Levi-Strauss, bir toplumu ya da kültürü akrabalık ilişkilerine yönelik taşınan birtakım temel düşüncelere karşılık gelen belli yaşam pratiklerinin yerine getirilmesi olarak, başka bir deyişle toplumun kendisini kavrayışının maddi imgeleri olarak görmek yerine, toplumun ya da kültürün, hem pratiklerin hem de düşüncelerin ortaklaşa paylaştıkları biçimsel yapı tarafından yapılandıklarını belirtmekte, buna bağlı olarak da açıkça bir dizgenin içerisindeki değişik öğeler arasındaki ayrımların izini sürmektedir. Bu anlamda bir toplumun düşüncelerini ya da yaşam pratiklerini kavrayabilmenin yolu, sanıldığı gibi kesinlikle o toplumun öznelerinin kafalarında olup bitenlere bakmaktan geçmemektedir.

Post-yapısalcı felsefenin yapısalcılık eleştirisinin ilk aşamasının Foucault’nun Şeylerin Düzeni (ya da Sözcükler ile Şeyler) başlıklı yapıtında sunduğu yapısalcılığa yönelik kazıbilimiyle yakından ilgili olduğu söylenebilir. Öteden beri öznelliğe tanınan merkez konumu yadsıyan yapısalcı görüşü bütünüyle destekleyen Foucault, zihinsel temsillerin kaynağı ve beşiği olarak öznelliğe göndermede bulunmak amacıyla kullanılan “insan” teriminin ya da insan kategorisinin, yalnızca modern düşüncenin olumsal bir özelliği olduğunu, insan yaşamı ile düşüncesinde hiçbir yeri bulunmadığını savunmaktadır. Nitekim kitabın kapanış bölümünde Foucault daha da ileri giderek, başta Levi-Strauss’un insanbilimi ile Lacan’ın ruhçözümlemesi olmak üzere, yapısalcı toplum bilimlerindeki en yeni gelişmelerin hiçbir biçimde insan kategorisine dayalı bir düşünme kipi aracılığıyla gerçekleştirilmediklerine parmak basmaktadır.

Bu tür bilimlerin öznel temsil yetisini göz önünde bulundurmaksızın da insan gerçekliğini tanımlamanın olanaklı olduğunu göstermesi bakımından son derece önemli bir işlevi yerine getirdiklerini belirten Foucault, ruhbilim ya da toplumbilim gibi modern toplum bilimlerinin ise tıpkı Kant’ın felsefesi gibi en başından bu yana öznelliğin önceliği üstüne kurulup işletildiklerini ileri sürmektedir. Bunun yanında “yapısalcı insan bilimleri”nin aynı anda insanın nasıl olup da hem dünyanın anlamının kurucu kaynağı hem de dünyada bulunan öteki nesneler gibi herhangi bir nesne olarak görülebildiği gibi büyük bir sorunu da çözdüklerini öne sürmektedir.

Foucault’nun yaklaşımında, yapısalcı insan bilimleri bu son derece önemli sorunu “bilinçdışı bilinç “, tasarımını ortaya atarak çözmüşlerdir.: Filozofların salt bilinç düzeyinde kalarak; aynı anda insanın nasıl olup da bütünüyle yaşam, emek, dil gibi insan bilimlerinin temel kategorileri doğrultusunda hem dünyanın içinde bulunan bir nesne olarak betimlenebilir olduğuna hem de içindeki bütün nesneleriyle birlikte dünyayı kuran aşkın bir özne olduğuna yönelik kendi içinde tutarlı bir açıklama getirmeleri olanaklı değildir.

Foucault burada görünen açmazın, ancak insan da dahil olmak üzere bir bütün olarak dünyanın kendisinin, dünya içinde bir nesne olmayan bilinçdışı bir bilinç tarafından kurulmuş olabileceği düşünüldüğü vakit ortadan kalktığının alanı çizmektedir. Bununla birlikte Foucault, yerleşik modern toplum bilimlerinin yalnızca bilinçdışı bilincin işleyişlerinin sonuçlarını betimlemekle sınırlı kaldıklarını, buna bağlı olarak da ne doğrudan bilinçdışının doğasına yönelik bir açıklama önerdiklerini ne de bilinçdışının olanaklılık koşullan üzerine tek bir söz olsun söyleyebildiklerini ileri sürmektedir. Foucault’nun istediği türden bir açıklama yalnızca yapısalcı toplum bilimlerince, özellikle de Lacan’ın ruh çözümlemesi ile Levi-Strauss’un insanbiliminde sunulmaktadır. Dolayısıyla Foucault’ya göre olağan toplum bilimleri ile yapısalcı toplum bilimleri arasındaki kilit değerdeki ayrım, olağan toplum bilimlerinin tam tersine yapısalcı toplum bilimlerinin bilinci, dolayısıyla da onun dünya temsillerini çok daha remel ilkelere dayanarak açıklayabiliyor olmasında kendisini göstermektedir.

Daha da ayrıntılandırılarak söylenecek olursa, Lacan da Levi-Strauss da temsilci olmayan ruhbilimsel ve kültürel yapılara yönelik bir betimleme sundukları gibi, bilincin temsillerinin işleyişini de açıklamaktadırlar. Foucault bir anlamda bu yapısalcı toplum bilimlerinin, varsaydıkları temel insan kategorilerinin temelsizliğini göstermek yoluyla modern toplum bilimlerinin dayanaklarını çökertmeye yönelik bir açıklama sunduğuna dikkat çekmektedir. Gelgelelim bunu yaparlarken, bu kategorinin (“insan”) merkezi konumda olmaktalığını bütünüyle yıkmakta olduklarına da ayrıca dikkat çeken Foucault, insan gerçekliğini anlamaya yönelik en derinlikli yaklaşımın bundan böyle özne ile onun öznel temsilleri uyarınca değil, ancak bilinçdışı kaynaklı yapısal dizgelerin izi sürülerek sunulabileceği sonucuna varmaktadır.,

Nitekim insan bilimlerinin üstüne kurulduğu temel insan kategorisini yıktıklarından dolayı, Foucault bu yapısalcı bilimleri “karşıbilimler” diye tanımlamaktadır. Yapısalcılığa karşı düşünsel yaşamının en başından beri güçlü bir duygudaşlık beslemiş olsa da, Şeylerin Düzeni’nde yapısalcılığa alttan alta yöneltilen kimi önemli sorular, Foucault’nun sonraki döneminde son derece yetkin bir biçim kazanan post-yapısalcı bakış açısından açık izler taşımaktadır. Bu bağlamda üstünde en çok durulması gereken konu, Foucault’nun kitap boyunca izlediği kendi yöntembilgisinin değergesidir. Nitekim yapısalcılığın modern düşüncenin ötesine geçerek “insanın ölümü”nü muştulamasını övgüyle karşılamakla birlikte, Foucault’nun kendi yaklaşımının yapısala olup olmadığı, daha doğrusu ne ölçüde yapısalcı olup ne ölçüde yapısalcı olmadığı çok açık değildir. Bunun temelinde hiç kuşkusuz, Foucault’nun kendi yapıtlarında aynı bir tarihçi gibi düşüncenin zaman içindeki “artzamanlı” gelişimini yazarken, buna karşı yapısalcı çalışmaların düşünce dizgelerine yaklaşırken “eşzamanlı” zaman dilimlerinin dışında bir zaman tasarımı kurgulayamıyor olması yatmaktadır.

Şeylerin Düzeni, kendisini bütünüyle belli bir dönemdeki düşünce dizgelerini, Foucault’nun kendi terimcesiyle “episteme” leri ilgilendiren sorunlarla sınırlandırdığından bu durumdan kaçınmayı başarmaktadır. Bununla birlikte kitabın belli yerlerinde, özellikle de İngilizce çevirisine yazdığı önsözde, bir “episteme” den bir başka “episteme” ye geçişin nedenlerine yönelik temel tarihsel sorundan bütün bütün bir kaçınma olanağı bulunmadığını açıkça dile getirmektedir. Öte yandan daha sonra, özellikle Hapishanenin Doğuşu ile Cinselliğin Tarihi’nin birinci cildinde bu temel sorunu ele alırken yaklaşımı açık bir biçimde post-yapısalcıdır.

Hiç kuşkusuz Foucault’nun post-yapısalcı felsefeye yapağı en önemli katkılardan biri de kendisini “iktidarın soykütüğü”nün çıkarılmasına yönelik çalışmalarda göstermektedir. Foucault’nun post- yapısalcılik anlayışında “iktidar tasarımı” nın kilit değerde bir önemi bulunmaktadır. Nitekim Foucault’nun gözünde bir “episteme”den bir başkasına geçişi olanaklı kılan nedensel etmenler, doğrudan iktidar ilişkileriyle ilintilidirler. Foucault’nun anladığı biçimiyle iktidarın, her biri yapısalcılığın düzenli dizgelerinin dışına düşen üç temel özelliği bulunmaktadır:

(1) iktidar üretkendir; belli bir dizgenin getirdiği sınırlamalara bağlı olarak yalnızca baskın ya da dışlayıcı bir gücü dışa vuruyor değildir; yeni bilgi bölgeleri ile yaşam pratiği alanları da yaratmaktadır;

(2) iktidar, tek bir denetim merkezi içine yerleştirilebilir bir şey değildir; toplumsal dizgenin bütününe sayısız yerel güç alanlarıyla yayılmış durumda bulunmaktadır. Söz konusu alanlar birbirleriyle etkileşim içindedirler ama hiçbir durumda kendi içinde bütünlüklü, dolayısıyla da birleşik bir iktidar rejimi oluşturmazlar;

(3) iktidar, bilgi dizgelerinden ayrılamayacak denli onlarla iç içe geçmiş olsa da, bu tür dizgeler içindeki gösterenler ile gösterilenler arasındaki oyundan çok daha fazla bir şeydir; bir bedenin bir başkası üzerindeki belirleyici eylemidir. Foucault’nun bilgi ile iktidar arasındaki ilişkiye yönelik çalışmaları, pek çok konuda sunduğu düşünsel olanaklar bir yana, özellikle modem toplumsal denetim yöntemleri üzerine düşünmek için son derece üretken yollat sunmaktadır.

Kendi yöntemini “soykütüksel tarih” Foucault, bu yöntem uyarınca düşünce tarihinde son derece önemli değişimlere, kopmalara ya da kırılmalara yol açmış birtakım nedensel süreçlerin izini sürmektedir. Post-yapısalcı düşünme tutumu üzerinde son derece derin etkilerde bulunan bu soykütüğü çıkarma yönteminde temel amaç, söylemsel olmayan pratikler (yaşam olayları) ile söylem dizgeleri (bilgi yapılan) arasındaki bağlantının ortaya serilmesidir. Bu bağlamda Foucault’nun temel savı bilgi (söylem) ile iktidar (söyleme dökülmemiş pratikler, özellikle de bedenlerin denetimi) arasında kendisinden hiçbir biçimde kurtulunması olanaklı olmayan bir ilişkinin bulunduğu yönündedir. Bilgi ile iktidar arasındaki bu kaçınılmaz ilişki üstünde dururken, Foucault’nun kafasında bulunan, bilgiyi önce özerk bir başarı olarak (katışıksız bilim), sonra da bit eylemi gerçekleştirmek için kullanılan aygıt (teknoloji) olarak gören yerleşik Baconcu düşünce değildir. Tam tersine burada Foucault’nun ileri sürdüğü, bilginin hiçbir durumda iktidardan bağımsız olamayacağı, bilginin yayılımı ile iktidarın yayılımının en başından beri eşzamanlı olageldikleridir.

Öte yanda, Foucault’nun savım bilgiyi iktidar ile özdeşleştirecek denli sonuna dek götürmemeye de ayrı bir özen gösterdiği görülmektedir. Sözgelimi bu anlamda, bilginin toplumsal ya da siyasal denetimin dışavurumundan öte bir şey olmadığını asla ileri sürmemektedir. Kendisinin de belirttiği üzere bilgi ile iktidar her anlamda özdeş kılınacak olursa böyle bir durumda bu ikisi arasındaki ilişkiyi olanaklı kılan biçimlerin bulgulanma olanağı bütün bütün ortadan kalkmaktadır. Bu noktada Foucault’nun “olumlayıcı” görüşü, kendi mantıkları gereği istedikleri denli nesnel, hatta evrensel geçerlilik savında bulunurlarsa bulunsunlar, son çözümlemede bütün bilgi dizgelerinin şöyle ya da böyle verili oldukları toplum içindeki iktidar rejimleriyle bağlantılı olduklarıdır. Tersinden söylenecek olursa, iktidar rejimleri zorunlu olarak denetlemek istedikleri nesnelere ilişkin bilgi yapılarının kurulmasına neden olmaktadır Gerçi bu “bilgi” kimileyin kendi nesnelliğiyle kendisine yol açan egemenlik dizgesinin dışına çıkılarak, kendisine kaynaklık eden iktidar rejimlerinin aleyhine işleyebilmektedir. Foucault bu çözümlemelerinin ışığı altında, özel bir duruma, modern toplumsal bilimsel bilgi alanları ile modem dünyada insan bedenlerin denetlemek amacıyla sıklıkla başvurulan disiplin altına almaya yönelik pratikler arasındaki ilişi üzerine yoğunlaşmaktadır. Bu noktada yapağı örnek olay çalışması, hapishane pratikleri ile başta suçbilim olmak üzere suç ve cezayla ilgilenen öteki toplumsal bilimsel dallar arasındaki ilişki üzerinedir. Ancak Foucault burada hapishane tasarımını, okullarda, fabrikalarda, askeriyede uygulanan disiplin altına almaya dönük modern pratikleri de işin içine katarak çok genel bir bağlama taşımaktadır. Sunduğu çözümlemelerle hapishanenin bütün disiplin altına almaya yönelik pratiklere nasıl sızdığım; nasıl ve hangi biçimlerle hem bir model hem de söz konusu pratiklerin ana yayılım kaynağı olduğunu açıklıkla göstermektedir. Yine aynı yaklaşımla ruhbilim ile cinselliği denetlemeye yönelik pratikler arasındaki ilişkiyi de araştıran Foucault, genelde ruhbilimin, daha özeldeyse ruhçözümlemenin cinsel davranışı denetlemeye, en önemlisi de sapkın olduğu düşünülen birtakım cinsel tutumların önüne geç- meye yönelik bir iktidar rejimiyle yakın bağlantı içinde olduğunu öne sürmektedir.

Aynı Foucault’nun yapısalcılığın iktidarın gerçekliği karşısında toplumsalı kavramakta birtakım eksiklikleri bulunduğunu ileri sürmesi gibi, post-yapısalcı felsefenin bir başka önemli düşünürü Jean-François Lyotard da arzunun gerçekliği karşısında genelde yapısalcılığın, daha özeldeyse yapısalcı ruhbilimin sınırlarına dikkat çekerek yola koyulmaktadır. Lyotard’ın eleştirisini anlamak için öncelikle bu eleştiriyi ruhbilime yönelik en önemli yapısalcı yaklaşımın çerçevesine, yani post-yapısala felsefeye çok büyük katkılarda bulunan Jacques Lacan’ın Freudcu ruh çözümlemeyi yeni baştan yapılandırımı bağlamına yerleştirmek gerekmektedir. Lacan’ın Freudcu ruhçözümlemeyi yeniden yapılandırırken ortaya attığı en önemli sav, bilinçdışının da bir dili bulunduğu, bundan da önemlisi bilinçdışının dilinin de bütün dil dizgeleri gibi kendine özgü bir yapısı olduğudur. Lacan’ın burada dilden anladığı açıkça Saussurecü anlamıyla dildir; anlamlan bütünüyle dizge içinde yerine getirdikleri işlevler uyarınca belirlenen göstergeler dizgesi: Nitekim Lacan doğrudan Saussurecü dil tasarımı üzerinden giderek, bilinçdışının dış dünyadaki nesneler ile özsel bir bağlantısı olmadığı, bilinçdışının arzularının ya da dürtülerinin anlamlarını bütünüyle onun içinde edindikleri göstergebilimsel dizgenin dışında hiçbir şeye gönderme yapmadıkları saptamasında bulunmaktadır.

Buna karşı ortodoks ruhçözümleme, sözgelimi Heinz Hartmann’ın “ego/ben ruhbilimi”, yetişkin ego bilinci ile bilinçdışı arzuların bastırılmaları gerçeği uyarınca düzene konulan olgunlaşmasını tamamlamış büyüklerin “nesnel” dünyasını göz önünde bulundurmaktadır. Oysa Lacan, gerek ego’yu gerekse onun dünyasını imgesel diye adlandırdığı alana yerleştirmekle kalmayıp imgeselin simgesel olanca simgesel alana bastırılışının altını önemle çizmektedir. Bir başka deyişle, Lacan bilinçdışını kendi içinde özerk bir göstergeler dizgesi olarak görmektedir.

Lacan bunun yanında bir “Gerçeklik” alanına olanak tanıyor olmakla birlikte, bu alanın varlığını simgesel yapıların ulaşılmaz sınırlarının dışına taşımaktadır. Dolayısıyla, arzu ilkece hiçbir biçimde doyuma kavuşturulması olanaklı olmayan bir eksikliğe karşılık gelmektedir. Bilinçdışının bir öğesi olan arzu, gerçeklik alanındaki pratiklerle doyuma ulaştırılamaz çünkü farkli dizgelere sahip bu iki alan arasında bir ilişki söz konusu değildir.

Öte yanda hem Lacan’a hem de öteki yapısalcı ile post- yapısalcı düşünürlere karşı Lyotard, dilsel olmayan nesnenin özerkliğini ve önceliğini savunmaktadır. Ancak bu kesinlikle nesnenin değişik dilsel kategoriler yoluyla biçim kazanmamış bir deneyimde zihne “verili” olan olduğunu ileri süren “temeldenci sav” ı hortlatmak anlamına gelmemektedir. Nitekim Lyotard dil öncesi dilden bağımsız bir deneyim olmadığı düşüncesinde en ufak bir kuşku olsun duymamakla birlikte, bunun böyle olmasından deneyimin içeriğinin dil yoluyla bütünüyle tüketilebilir olduğunun çıkmayacağını da açıklıkla dile getirmektedir.

Lyotard bu söylediklerini kendi sözleriyle şöyle örneklemektedir: “Ağacın yeşil olduğunu söyleyebiliriz, ama bu, rengi tümcenin içine yerleştirmek demek değildir.” Bu açıklamadan hareketle Lyotard, Lacan’ın asla kendisine ulaşılması olanaklı olmayan nesnenin ulaşılmazlığından, olmayışından duyulan eksiklik olarak arzu tanımını tümüyle çürütülmüş olduğunu düşünmektedir. Nasıl ki algı kendine özgü içeriğiyle bilincin dilsel yapılarına indirgenemeyecek bir nesne tarafından doyuma kavuşturulamıyorsa, aynı biçimde arzunun da bilinçdışının dilsel yapılarına indirgenemeyecek bir nesne yoluyla doyuma kavuşturulması olanaksızdır. Bu bakımdan, “arzu” her durumda bütünüyle yapısala bilinçdışı anlayışının sınırlarının ötesine uzanan bir post-yapısala yaklaşımı gerekli kılmaktadır.

Lyotard’ın post-yapısalcı arzu açıklamasının toplumsal ve siyasal düşüncenin geleceği üzerinde son derece önemli içerimleri bulunmaktadır. Nitekim çoğu post-yapısalcı düşünürün de belirttiği gibi, ruhbilimsel arzu ile siyasal iktidar arasında aynı madalyonun iki ayrı yüzü olmayı andırır biçimde yakın bir ilişki söz konusudur. Buna göre, arzu iktidarca sınırlanan, iktidarın bu sınırlamalarına karşı savaş verendir. O nedenle arzunun Lyotard’ın toplumsal ve siyasal düşünce- sinde çok temel bir kategori olarak yer alması hiç de şaşırtıcı bir durum değildir. Nitekim Lyotard ortaya koyduğu düşüncelerinde çok çeşitli arzuların yeşertilmesinin temel değeri üstüne dayalı, hem kuramsal hem de pratik boyudan bulunan bir “libidonal siyaset” anlayışı geliştirmenin uğraşısı içindedir.

Aynı Foucault gibi, bilgi ile iktidarın özce iç içe geçmiş denli yakın bir bağlantı içinde olduklarını düşünen Lyotard, arzular çokluğunu bozup altüst edenin kaynağında, Marxçılık ya da liberalizm gibi bütüncül toplumsal yapıların evrensel geçerlilik savlarının yattığım ileri sürmektedir. Lyotard bütün bunların yanında, kaçınılmaz bir çatışkı ilişkisi içinde olduklarım düşündüğü adalet ile doğruluk arasındaki ilişkiye büyük bir özenle yoğunlaşarak, adil olmayan belli durumlar ya da eylemler üzerine araliksız doğru yargısında bulunduğumuzun, üstüne üstlük bu yargıların kendilerinin de insan toplumlarının doğasına yönelik genel bir açıklama temelinde temellendirilme gereksinimi gösterdiklerini düşünme eğilimi içinde bulunduğumuzun altını çizmektedir. Bir başka deyişle, adaletin gerçekleştirilmesine yönelik ortaya atılan birtakım reçete çözümlerin genel kuramsal betimlemeler yoluyla temellendirilebileceklerini düşünmekteyizdir. Bu saptamalarından hareketle Lyotard, genel domya yapılan bu başvurunun tam da kendisinin değme bir adaletsizlik örneği olduğunu, çünkü genel bir betimin dogası gereği kendisine seçenek oluşturan bütün görüşleri yanliş diye görerek, bütün bu görüşlere dayandırılmış arzulan da yadsıyıp dışlayan bütüncül (totaliter) bir toplum resmi sunduğunu belirtmektedir.

Ne var ki Lyotard’ın bakışında, bu türden bir dışlama arzular çokluğunun değeriyle bütün bütün ters düşmektedir. Lyotard buna bağlı olarak “differend” kavramı doğrultusunda yeni bir adalet görüşü sunmaktadır. Lyotard’ın sözcük anlamı “anlaşmazlık”, “uyuşmazlık” olan “differend” den tam olarak anladığı, farklı bakış açıları arasındaki (dil oyunları anlatılar, arzular) “bağdaştırılamazlık” ya da “ölçüştürülemezlik” tir. Buna göre bağdaştırlamazlığın en temel göstergesi, “differend”i tanımlayan ayrımlar arasında arabuluculuk yapacak ortak bir ölçütün olmayışıdır. Siyasetin, dolayısıyla etik ile sanatın başlıca amacının olabildiğince çok sayıda “differend” ler üretmek, bunların varlığını da elden geldiğince korumak olduğunu savunan Lyotard, burada özellikle küresel ölçekli dışlayıcılıklarıyla dikkat çeken doğruluk savlarının “totaliter terör”üne karşı bir siyasal savaşım içinde olmanın son derece önemli olduğunu vurgulamaktadır. Lyotard’ın düşünsel çalışmalarının pek çok bakımdan post-yapısalcı felsefenin genel toplum ve siyaset anlayışının biçimlenmesinde etkili olduğu söylenebilir. Post-yapısalcı yaklaşımın hem en köklü hem de en keskin uzantısı olan bu anlayış, gerek felsefede gerekse toplum bilimlerinde öteden beri yürütülen geleneksel tartışmaların çerçevesi dışında bir toplum ve siyaset görüşü sunduğu gibi, geleneksel ölçüler uyarınca kuramsallaştırılma çabalarına karşı da son derece güçlü korunaklar ve direnç noktalan barındırmaktadır.

Kaynak:  Felsefe Sözlüğü; A. Baki Güçlü; Erkan Uzun; Serkan Uzun; Ü. Hüsrev Yoksal-Bilim ve Sanat Yayınları

(17 Haziran 2012)

 

Türkiye bu utançtan kurtulmalı

Gazetecilere Özgürlük Platformu’nun İstanbul Adalet Sarayı önünde her gün saat 12.00’de düzenlediği Tanıklık Günleri’ne TGC adına Başkan Vekili Turgay Olcayto katıldı.

Turgay Olcayto ceza yasalarında gerekli değişikliklerin mutlaka yapılması gerektiğini bir gazetecinin bile içerde olmasının demokrasi utancı olduğunu söyledi.

Ceza yasalarında iyileştirmeler yapılmadan Terörle Mücadele Yasası’nın (TMY) 6 ve 7’inci maddelerinin değiştirilmesi sağlanamadan bu demokrasi utancının süreceğini belirten Turgay Olcayto, “Türkiye bu utançtan kurtulmalı” dedi ve şöyle devam etti:

“Ülkede gazetecileri, yazar-çizerleri, bilim insanlarını, sanatçıları, üniversite öğrencilerini ve gençleri potansiyel suçlu gören siyasal zihniyetin bir an önce değişmesi gerekiyor. Çağdaş demokrasiye ancak böyle ulaşılabilir.”

Tutuklu bulunan Gün TV Genel Yayın Koordinatörü Ahmet Birsin,DİHA Batman muhabiri Gülsen Aslan, Aydınlık Dergisi’nden Hikmet Çiçek, Ekmek ve Adalet dergisinin Ankara Temsilcisi Mustafa Gök, Demokratik Modernite dergisinin editörü Selahattin Aslan ve Vatan muhabiri Çağdaş Ulus’a meslektaşları, arkadaşları ve aileleri tanıklık etti.

www.tgc.com.tr (17 Haziran 2012)

Sinema ve edebiyat ya da “ikimiz bir fidanın güller açan dalıyız”

Sinemanın tarihini incelerken onu ortaya çıkaran ruhun, gelişim hızını katlamış evrensel bilinç evriminin birikimini göstereceği yeni alanlar bulma arzusuyla edebiyatı ve tiyatroyu (öncelinde görsel, sonrasında işitsel) teknolojinin imkânlarını kullanarak somutlaştırmak isteyen bir aşırı gerçekçilik olduğunu görmüştük.

Büyüleyiciliği kendinden önceki bütün sanat dallarının unsurlarını bünyesinde barındırabilmesinin altında yatan Sinema, en belirgin özdeşliğini de edebiyat ile, özellikle de edebiyatın roman formuyla kurdu. Gelişim sürecinde ilk başlarda anlattığı düzenli bir şeyler olmayan sinema, insanın sadece görsel heyecanını tatmin ederken zamanla anlatacağı bir öyküye, bir konu bütünlüğüne ihtiyaç duydu. Hem gün geçtikçe yalın görselliğe doyan seyirci perdedeki sınırın aşılmasını istiyordu.

Böylece sinemanın edebiyatla ilişkisi başladı ve bu sürecin devamında edebiyat sinemanın diğer türlerle ilişkiler hiyerarşisinde en süt sıraya yükseldi. Bu ilişkinin sebeplerinden birisi Sinemanın emekleme döneminde “Sinema Yazıcılığının” profesyonel bir meslek olarak kendi varlığını geliştirememiş olmasıydı. Günümüzdeki gibi öykü-senaryo konusunda uzmanlaşmış üreticiler de olmayınca roman dünyası hem sinema yapımcıları, hem de sinema sanatçıları ve yazarları için filmin içsel yapısalını oluşturma babında önemi azımsanamaz bir depo haline geldi.

Bir sinemacı için popülerleşebilmiş, halkın geniş kesimlerine kendisini okutmayı başarmış bir edebi eser hem ticari, hem sanatsal yönüyle hazır bir malzeme niteliğindedir. Romanın okuyucu kitlesi, film için hazır bir izleyici kitlesi haline gelmiştir ve okuyucu hayal dünyasına karışmış romanın beyaz perdede somutlaşmasını mutlaka arzular.

Geçmişte Ben Hur’u veya Spartaküs’ü, günümüzde ise Da Vinci’nin Şifresi veya Kızıl Nehirler ve adını sayamayacağımız onlarca roman aynı tutum ve kaygılarla beyaz perdeye taşınmıştır. Roman formunu etkin bir sinema malzemesi olarak kullanma konusunda Amerikan Sineması’nın tecrübeleri ileri düzeyde olsa da, diğer dünya sinemalarında bu konudaki tecrübesini her geçen yıl artırmaktadır.

Sinema ve edebiyat iki ayrı sanat dalı olarak farklı amaçlara hizmet etmezler. Her ikisinin de amaç ve kaygısı insanın estetik derinliğini doldurabilme heyecanıyla ürün ortaya koyabilmektir. Sinemacı ve edebiyatçı aynı sanatsal heyecan ve enginlikle karşılarındaki somut malzemeyi yetenekleri ölçüsünde yoğurabilme, işleyebilme, ona yeni bir yapısal form kazandırma hakkına, özgürlüğüne sahiptir.

Farklarına değinecek olursak karşımıza ilk çıkan kendilerini var etme sürecinde kullandıkları araçlar olacaktır. Edebiyat eser doğururken daha içsel ve sembolik argümanları bünyesinde eritmeye çalışır, ana malzemesi dildir ve yazarın akademik bir eğitimden ziyade derin bir gözlem gücü ve kendi usullerini kurup onları terbiye sürecine sokabilme yeteneğine ihtiyacı vardır. Lakin sinemacı edebiyat yazarının bu özelliklerine ihtiyaç duyarken, ana malzeme olarak görüntüyü kullanmak zorundadır.

Akademik olarak da bir birikime ihtiyaç duyar ve görsel, işitsel teknolojinin imkan ve kabiliyetlerini sindirmiş olmak durumundadır. Amiyane bir tabirle cümle sayfada durduğu gibi perde de durmaz ve bu olumsuz durumu olumlu hale getirmek için yönetmen görüntüleme gücünü adeta aşmak için çırpınır. Onun kelimelerin simgeselliğiyle beyinde derin anlamlı bir çağrışım yapma lüksü olmadığından, az görüntüyle çok şey anlatmak zorundadır. İletiştirebilme yetileri ile hem edebiyat hem de sinema toplumun iletişim ihtiyacının ardından sahiplendiği kozmopolite, eğlence, haber alma-verme, sosyalleşme v.b. gibi özelliklerinin gelişimini sağlasalar da bunları farklı üsluplarla gerçekleştirirler.

Bu açıdan filmler popülerleşebilme konusunda daha şanslı olduklarından hitap kitlesi otomatik olarak edebiyata göre fazla olacaktır. Edebiyatın belki de en hoş özelliği maliyet konusundaki olanağıdır çünkü edebi eser biriktirdiği derinliği fışkırtacak bir ruh, bir kalem ve bir top kâğıda ihtiyaç duyar. Tek kişilik bir çabadır. Edebiyatçının sıkıntıları ve kazançları kendinden başka çok az kişiyi etkiler lakin Sinemacı eserini üretmeye başlarken resmen sınırlarını endüstriyel öğelerin belirlediği bir kaos içerisine girmiştir. Zamanı, parayı, kişileri, malzemeyi kullanırken adeta bir işletmeci ruhu ile hareket etmek zorundadır.

Edebiyatçıların aylaklık lüksünün bir parçasına bile Sinemacı sahip değildir. Edebiyatçının başarısızlığı tek kişilikken, sinemacının başarısızlığı asla tek kişilik olmaz. Çünkü edebi eser kişiselleştikçe niteliklerini belirginleştirirken, film bir ekip çalışmasının ürünü olarak doğar. Son olarak edebiyatın yegâne malzemesi dil olduğundan konusunu gerçekçi kılma noktasında asla sinema kadar başarılı olamaz. Sinema ses ve görüntü imkânlarıyla fantastik, gerçekdışı bir olayı dahi izleyiciye gerçekmişçesine sunabilir.

Romanın filme uyarlanması aslında uzaktan göründüğü gibi basit bir iş değildir. Bir romanın senaryo haline sokulması hem yapımcı, hem yönetmen hem de yazar için başlı başına bir yeni eser oluşturma, romanı senaryo olarak yeniden doğurma sıkıntısıdır. Filmin romanın ulaştığı noktaları bire bir sinemaya aktarması, onu beyaz perde üzerinde tüm unsurlarıyla birlikte özdeşleştirmesi imkânsızdır.

bir yana romanda tasvir ve tahlillerle verilen birçok soyut ve somut bütünlüğün -ki bu bütünlükler romanı çekici kılar- görsel ve işitsel imkânlarla beyaz perdeye bire bir yansıması imkânsıza yakındır. Tabi bu bir film senaryolaştırılamaz demek değildir lakin izleyici romanın roman, filmin ise film olduğunu bilerek iki farklı esere yaklaşabilmelidir.

Örneğin elimizdeki senaryo dosyaları ortalama 100 ile 120 sayfalıktır. Oysa bu romanda 800 sayfaya kadar çıkar. Dolayısıyla 800 sayfalık bir unsurlar bütününü, yüz sayfaya indirgerken, bu sekiz yüz sayfanın kapsadığı unsurların birçoğu senaryo sürecinde silinecektir. Bu yüzden her zaman romanı okumuş izleyicinin uyarlama filmden şikâyetçi olduğunu, sürekli bu uyarlamada romanın kaybolmuş eksikliklerini konu ederek yakındığını görürüz. Seyirci müşteriliğinin kaygısıyla romanın dünyasında bıraktığı keyfin aynısını perdede de yakalamak ister. Bu yüzden hiçbir uyarlama roman okuyucusunda yüzde yüz memnuniyet sağlamayacaktır. Burada önemli olan az önce söylediğimiz gibi romanın roman, filmin ise film gibi algılanması gerektiğidir. Peki, öyleyse neden yapımcılar edebiyat sinema uyarlamalarını hala cazip görmektedirler.

Öncelikle yazımızın başında belirttiğimiz gibi roman depolarında alışılmış senaryo ve senaristlerin eserlerinin aksine daha orijinal ve daha zengin bütünlüklere sahip hikâyeler durmaktadır. Ayrıca hazır bir roman, senaryo sürecinin ihtiyaç duyduğu zaman, girişimler, ekstra masraflar, enformatik destek gibi unsurlardan zaten kurtulmuştur. İşin ekonomik boyutu derinleşince, romanın etkilediği insan kitlesinin hazır seyirci olarak bir köşede durmasının yanında, romanın karizmasının film için farkında olmadan büyük bir reklâm kampanyası yürütmüştür. Lakin zamanla telif konusunda edebiyatçılarla sinemacılar arasındaki ekonomik anlaşmazlık her edebi eserin filmleştirilmesini zorlaştırmış, yapımcı ve yönetmenler özellikle günümüzde orijinal senaryo yazdırma yolunu tercih etmişlerdir.

Süreç nasıl gelişirse gelişsin, günümüzde Sinema en sıkı dostluğunu hala edebiyatla devam ettirmektedir ve insanlığa, insan dehasının yegâneliğini gösterme arzusuyla sunacağı birçok eser için hala edebiyatın yeni üretilerini arzulamaktadır.

Ömer Şahin – futuristika.org (16 Haziran 2012)

Le Guin’in “Rüyanın Öte Yakası” adlı romanı üzerine | Mavi Tuğba Ateş

“Akıntılarla taşınan, dalgaların elinde oradan oraya savrulan, okyanusun olanca gücüyle akıllara durgunluk veren mesafelere çekelenmiş denizanası, gelgitin dipsiz kuyusunda sürüklenir. Işığın parıltısını geçirir ve karanlığı içine alır. Herhangi bir yerden herhangi bir yere –çünkü denizin derinliklerinde pusula yoktur, daha yakın ve daha uzak, daha yüksek ve daha alçak vardır yalnızca-taşınan, savrulan, çekelenen denizanası öylece asılı kalır ve salınır; ayın hükümranlığındaki denizde gündelik dirimin uçsuz bucaksız nabzı atarken, onun nabzı belli belirsiz ve hızlıdır içinde. Öylece asılı kalan, salınan, nabız gibi atan bu savunmasız ve güçsüz yaratığın en büyük silahı, varlığını, seyrini ve iradesini ellerine emanet ettiği o koca okyanusun gazabı ve kudretidir. 

Ama buracıkta o inatçı anakaralar yükselir. Çakıllı sığlıklar ve sarp kayalar suyu delerek çırçıplak dışarı uğrar; ölümcül ışığın ve istikrarsızlığın yaşam idamesine elverişsiz o kurak, korkunç mekânına taşar. İşte artık, artık akıntılar aldatır, dalgalarsa ihanet eder, kayayla ve havayla çarpışmak için yaygaracı köpüklerle atılıp sonsuz döngülerini kırarak, kırılarak… 

Her şeyiyle denizin sürüklenmesinden olma bu yaratık, gün ışığının kupkuru kumlarında ne yapar? Ya akıl ne yapar her sabah uyandığında?” diyerek başlıyor roman. Doğadan insana aktarım biçimiyle okuyucusunu karşılayan yazar, ‘denizanası’ imgelemiyle okuyucusuna ‘merhaba’ diyor ve gizemli bir anlatım başlıyor. İnsanın içinde yaşadığı koşullar ya da içinde yüzdüğü koşul denizi, insana özgü –kendi yaşamında kendisi olarak- var olabilme olanakları sunar. Kitabın bütününde de bu koşulları zorlayışın resmi çiziliyor. Dr. Haber, George, Lelache tüm olayların kendi etraflarında döndüğü ve romanın merkezine oturtulan fantastik kahramanlardır.

Rüyalarımızın gerçeklik üzerindeki etkisi ya da gerçekliğin rüyalarımız üzerindeki etkisi şizofrenik bir kurgu ile romanın çıkış noktasını oluşturuyor. George, rüya görmekten korkan ve ‘etkili rüya’ görmek istemeyen bastırılmış bir karakterdir: “Giyim kuşamı sıradan, memur standartlarına uygun; saç kesimi muhafazakâr, omuz hizasında, sakalı kısa. Saçları açık renk, gözleri renkli, kısa boylu, narin yapılı, açık tenli, hafif yetersiz beslenmiş, sağlığı yerinde, yirmi sekiz ila otuz iki yaşında. Saldırgan değil, kendi halinde, pısırık, bastırılmış, geleneksel” Rüyalarından korkuyordur; çünkü gördükleri tüm dünya düzenini değiştirebilecek derecededir. Öyle ki George, teyzesinin ölümünden bile kendisini sorumlu tutmaktadır; gördüğü rüyanın tesiriyle ölmüştür teyzesi. Bir nevi gördüğü rüya gerçeklik kazanmıştır. Bu durumdan korkup yasal olmayan yollardan ilaçlara başlamıştır; bunun da tesir etmediğini görünce ve ilgililerce yakalanma korkusunun baskısında Dr. Haber’in ‘Gönüllü Terapi Tedavisi’ (GTT) içinde bulur kendisini.  Tek isteği bir daha ‘etkili rüya’ görmemek ve normalleşmektir. Ne var ki bunun –rüya durumunun- ona özgü bir yetenek olduğunun da bilincindedir. Dr. Haber, özel kliniğinde araştırmalar yapan -hırslı, kendinden emin, inatçı,  idealist- bir psikiyatristtir.  Zamanla George’un rüyalarının dünya gerçekliği üzerinde etkili olduğunu keşfeder. ‘Artırıcı’ ismini verdiği cihazla George’un beyni üzerinde çalışmaya koyulur. Bu makine, hastasını iyileştirmek yerine onun etkili rüya görme özelliğini olumlu yönde artırmak üzerine çalışmaktadır. Dr. Haber, hipnoz yoluyla hastasına telkinlerde bulunur. Hakikaten de dünya üzerinde bir şeyler değişiyordur. Okuyucu da bu değişikliğe şaşarak tanık olur. Gel zaman git zaman George, doktorunun kendisini kullandığını, bir takım güçlerinden faydalanmaya çalıştığını düşünür. Başlarda Dr. Haber George için şunları der: “Elimizdeki vaka, rüya görmekten korkan bir özne: bir rüyafobik. Uyguladığım tedavi modern psikolojinin klasik geleneği doğrultusunda basit bir koşullanma tedavisi temelde. Hasta burada kontrollü koşullar altında rüya görmeye sevk ediliyor; rüya içeriği ve duygusal tepkiler, hastanın hipnoz telkinleriyle yönlendirilmesi suretiyle belirleniyor. Özneye güven içinde, keyifli bir şekilde vs. rüya görebileceği öğretiliyor, yani onu fobisinden kurtaracak olumlu bir koşullanma bu. Artırıcı bu amaç için ideal bir araç.” Dr. Haber, başlarda iyi niyetlidir ama sonlara doğru kendi olumlu hedefleri için hastasını kullanır. Bir rüya ile dünyadaki bütün eşitsizlikleri –ten rengi eşitsizliğini bile- kaldırır. Herkes gri tenli olur; savaşları yok edip insanlığı barışsal bir ütopyanın gerçekliğine kavuşturur. Büyülenir.

George, Dr. Haber’a olan kuşkusunu yatıştırmak için avukatlık bürosuna başvurur. Orada Lelache ile tanışır. Onunla  tanıştıklarında Lelache’in avukat olduğuna okuyucu da George da -yazar tarafından-inandırılır; ancak kitapta ilerledikçe bunun da bir rüya halinden ibaret olduğu anlaşılır. Şöyle ki Lelache -gerçekte- bir avukatın sekreteridir. Lelache, Dr. Haber’in ofisine denetime gelir. Her şey normal  görünüyordur. Bir süre sonra George ile Lelache evlenir; fakat bu evliliğin de bir rüya halinden ibaret olduğu, hiçbir gerçekliğinin bulunmadığı sonra sonra anlaşılır. Kitabın sonlarına doğru, George’un beyni üzerinde çalışırken Dr. Haber, -okuyucu ters köşe edilerek-  akıl hastanesine yatırılır. Oldukça fantastik-psikolojik kurguyla yazılmış olan bu romanda uzaylılarla dünyalılar birlikte yaşamaktadır. Hatta öyle ki George kitabın sonunda bir uzaylının yanında çalışmaya başlamıştır.

Yazarın cümle kurgusundaki güçlülük, eserin biçim incelemesinde ilk göze çarpanlardan…  Kitabı okurken yetişkin gerçekliğinden uzakta, çocuksu bir hayal gücü saflığı ile kuşanılıyor; uzaylılarla dünyalıların bir arada yaşaması, tüm insanların gri tenli olması; değişen yeryüzü şekilleri arasında kayıp giden zamanda kaybolmak okuyucu için işten bile değil. Filmi de çekilen bu romanda, konunun dar bir çerçevede işlenmiş oluşu –hayal gücü zenginliğine rağmen- romanın sürükleyiciliğine gölge düşürmüş. Romanda, okunulan kısımda sadece küçük bir kesitinin yer aldığı hissine varılıyor. (Esasen kitabın bütünü, başı ve sonu daha farklı olan bir romanın bir parçasıymış gibi…) Aynı konu etrafında sürekli aynı tekrarlarla dönüldüğü görülür. Bu tekrarların -kitabın türüne uygun- fantastik hayal gücü ile süslenmesi, tekrarların esere zaman zaman sıkıcı bir boyut katmasına engel olamamış. Eserde verilmek istenen belli bir amacın olmayışı ve eserin toplumsal kaygı taşımaktan uzak oluşu ona soyut bir hâl katmış.

George’un kendine çekilerek saklandığı bir dağ evine giden Lelache’in gözleminden yazar, onun içinde bulunduğu ormanlık alanı tasvirlerken, kişileştirirken okuyucu bu tasvirin içinde soluk alıp veriyor: “Dere avazı çıktığı kadar bağırıyor, orman çıt çıkarmadan nefesini tutuyordu.” Bu tek cümleyle bile okuyucu, ıssız ve ürpertici bir ormandan akan nehrin rahatsız edici tonunu hissedebiliyor. Bu da yazarın cümlesindeki gücün okuyucu içine nasıl işlediğinin örneğidir. Yine unutmamak gerekir ki eserin başında George’un tasvir edilişindeki başarı tablosu da bütün hatlarıyla net bir şekilde bir insan yapısını görmemizi sağlıyor.

Sekizinci bölüme gelindiğinde eserin başka bir boyut kazandığı ve kendi içinde bir dönüm noktasını yaşadığı görülür. Burada uzaylılar da esere dâhil olur. Bu bölüme kadar durağan olan roman, bu bölümle birlikte heyecanla okuyucusunu sürükleyen bir ivme kazanır.

Kitabın bütünü düşünüldüğü zaman okuyucu, -allak bullak- bir belirsizliğin gölgesinde adeta demleniyor.  Oldukça dalgalı bir denizde yazarın sözcüklerine tutunup boğulmamak için çabalarken kitabı bitirdiğinizde denizin durulduğunu, dinginleştiğini ve içinizdeki tatminsiz taşların olması gereken yerlere oturduğunu hissediyorsunuz. Roman yarım bırakılmış;  bazı soruların cevaplarını Ursula K. Le Guın –bile isteye- okuyucuya buldurmak istemiş. Her şey okuyucu önüne hazır  halde sunulmamış. Öyle ki okuyucu ile yazar iş birliği içinde ortak bir yola çıkıyor, ama farklı yönlerden…  Kitap, Lelache ile George’un yeniden buluşması üzerine, uzaylının gözleminden –kitabın başındaki deniz imgelemine gönderme ile- sonsuza uzanan ve ucu açık bir metinle son buluyor: “Uzaylı, dükkânın camlı ön cephesinin gerisinden, akvaryumdaki bir deniz yaratığı dışarıyı nasıl izlerse öyle izledi onları, geçip gittiklerini ve sisin içinde gözden kaybolduklarını gördü.”

Mavi Tuğba Ateş – edebiyahhaber.net (16 Haziran 2012)

Bu yılki Tiyatro Festivali çok özeldi

Uzun bir maratonu geçen hafta bugün noktaladık. 5 Mayıs’ta Türkiye’de Çin Kültürü Yılı etkinlikleri nedeniyle Şanghay Şarkı ve Dans Topluluğu, Pekin Operası, Ejderha ve Aslan Sokak Tiyatrosu’nun gösterileri ile başladığımız koşuşturma, 5 Haziran’da Tiyatro Pangar’ın“Macbeth”i ile noktalandı.

Bir ay boyunca, 22 mekânda, genelde günde 4, kimi zaman 6 sahnede, farklı seanslarda oyunlar izleyerek ve de bazısında yüzümüz gülerek, bazısında yüzümüz hafif asılarak Kadıköy, Üsküdar, Caddebostan, Beyoğlu arasında gittik geldik…

Kimi zaman Hamursuz Fırın’a ya da Balıkçılar Çarşısı’nda Sahne Beşiktaş’a, Hasköy İplik Fabrikası’na, Galata Rum İlköğretim Okulu’na kadar uzandık… Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi özellikle büyük sayılabilecek yapımlar için cankurtaranımız oldu. “İKSV’nin 40. yılında 40 yapım” buluşumuzu çok sevdik ama, çok koşturduk. Tiyatro Festivali 24 bin seyircinin üstünde yüzde 80 dolulukla kapandı.

‘Özgürlükler ve Sorgulamalar’

Tiyatro Festivali, Şakir Eczacıbaşı’nın her zaman altını çizdiği gibi, bugüne kadar oluşturduğu programlarda daima insan haklarından, özgürlüklerden yana olan, bağnazlıkları kıran, düşünceyi yücelten oyunlar sunmuştur. Bu yıl da tema “Özgürlükler ve Sorgulamalar” olarak belirlendi. Festivalin konuğu olan pek çok yerli ve yabancı yapım bu sorun çevresine odaklanıyordu.

Seyircinin festivale giderek artan ilgisinin nedeni de burada, bu genel duruşta aranmalıdır. 30 gün süresince yerlisinden yabancısına tüm oyunlarda seyirciyle sahne arasında yaşanan alışverişi, etkileşimi yakalamamak imkânsızdı. Bunu, bu yıl yurtdışından gelen konuklar, basın mensupları da gözlemlediler ilginç bir biçimde. Tabii, bir yandan bu dinamik atmosferden etkilenirken, öte yandan tiyatro dünyasında yaşananlara anlam vermekte zorlanıyorlardı. Nasıl zorlanmasınlar ki? Biz zorlanmıyor muyuz?

Sanatı kendi dünya görüşünün kalıplarına tıka basa doldurmaya çalışan, sanatçıyı “sen kimsin!” olarak algılayan bir başbakan, sanatın kılcal damarlarına ulaşmaya çalışıyor. Muhafazakâr sanatla başladık, operada mescide doğru ilerliyoruz… Bir yandan bu konular gündem oluştururken öte yandan kaşla göz arasında hayata geçirilecek yasal uygulamalar, hep yapılageldiği gibi, hedefine ulaşmasın!

Ortak yapımlar ve sonrası

Sevgili Cüneyt Türel’i festival başlamadan çok kısa bir süre önce kaybettik ve “Elin Elimde” oynamadı maalesef ama, o iki gün Küçük Sahne’de Evren Ercan’ın provalar süresince amatör bir kamerayla çektiği, Zeynep Özbatur Atakan’ın kısa sürede kurgusunu yaptığı bir film paylaşıldı seyirciyle. Bence, Cüneyt’in hiç tükenmeyen tiyatro sevdasına bir gönderme olarak kalacak bu belge.

Bu yıl, “Elin Elimde” ile birlikte dört projede ortak yapımcı olmak gibi olumlu bir adım attık. “İçtima-i Hakiki”, “Üç Faz” ve “Ah Smyrna’m Güzel İzmir’im”. Ne güzel ki bu önerimiz topluluklar tarafından olumlu karşılandı ve hayata geçti. İnanıyorum ki, 2014’te, festival ortak yapım projelerine katkı payını daha yüksek tutabilecek ve belki kendi yapımını da hayata geçirebilecektir, tıpkı 2004’te “Nâzım’a Armağan”da olduğu gibi… Böylesi adımlar kuşkusuz festival kapsamında yapısal birtakım değişikliklerin gerekliliğini de ortaya koyacaktır.

18. Tiyatro Festivali bu yıl atölye çalışmalarına, eğitim projelerine geçen yıllara oranla daha fazla ağırlık verdi. Hemen belirtmeliyim ki atölyelerin tümü davet değil, başvuru esasına göre yapıldı. Bu tür eğitim çalışmalarının her yıl yapılması planlanıyor. Bu arada, tabii ki Refik Ahmet Sevengil Sergisi ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın doğumunun 100. yılı nedeniyle SALT Galata’da yapılan Ubor Metenga buluşması dolu dolu geçti.

Evet, bir festival böyle geçti, ama biz maratonu bitirmedik. 21-22 Haziran akşamları İKSV’nin kuruluşunun 40. yılını kutlamak için ünlü Katalan topluluk La Fura Dels Baus’un çarpıcı gösterisi “İstanbul İstanbul”u izlemek üzere Haliç Camialtı Tersanesi’ne bekliyoruz sizleri.

Dikmen Gürün – cumhuriyet.com.tr (16 Haziran 2012)

 

IMPAC Dublin Jon McGregor’un

Britanyalı romancı Jon McGregor, Türkiye ’de Yapı Kredi’den çıkan ‘Köpekler Bile’ (Even the Dogs) romanıyla dünya edebiyatının en saygın ödüllerinden IMPAC Dublin’e değer görüldü.

Toplumun kıyısında yaşayan alkolikler, uyuşturucu bağımlıları ve evsizler üzerine bir roman olan ‘Köpekler Bile’yle 100 bin euro tutarındaki para ödülünün sahibi olan McGregor, 2002’de yayımlanan ilk romanı ‘Önemli Şeylerden Kimse Söz Etmezse’yle prestijli Man Booker ödülüne aday gösterilen en genç yazar olmuş ve edebiyat dünyasına sağlam bir giriş yapmıştı. Yazarın üç kitabı da Türkiye ’de Yapı Kredi’den çıkmıştı. 2003 yılından bu yana verilen IMPAC Dublin ödülünün ilkini ‘Benim Adım Kırmızı’yla Orhan Pamuk kazanmıştı. Geçen yıl ‘Aşk’ romanıyla Elif Şafak’ın da aday gösterildiği IMPAC Dublin’in adayları 45 ülkedeki 162 halk kütüphanesinin önerdiği romanlar arasından seçilip uluslararası seçici kurulun dikkatine sunuluyor.

Kaynak: radikal.com.tr (16 Haziran 2012)

Fazlı Levent Oğuz’dan, “Özgürlük Tutkusu” adlı öykü

Eve ilk geldiğinde köşesine çekilmiş, hiç kıpırdamadan durmasına şaşırmadım; hepimiz yeni bir ortama girdiğimizde bu duyguyu yaşarız, kendimizi güvensiz, savunmasız hissederiz. Önce ortamı inceleriz, belli bir zaman sonunda hareket etmeye, konuşmaya, orada bir şeyler yapmaya başlarız, gerçek kimliğimize dönmemiz epey zaman alır; en azından kendimi ve çevremdeki birçok insanın böyle olduğunu düşünüyorum. Ama bazıları da vardır, her yerde aynıdır, ne yad bilir ne yabancı; daha içeri girer girmez sanki kendi eviymiş, yıllardır orada yaşıyormuş gibi başlar konuşmaya, gülmeye, eğlenmeye, yerinde rahat oturur, oraya ait eşyaları rahatça kullanır, kimseye aldırmaz, garipsemez. Böyle davranışlar beni rahatsız etmiştir; kendi evim dışında rahat olabildiğim çok az yer olmuştur. İnsanın kendi evi gibisi yoktur; ancak evimizde kendimizle olabiliriz, dışarıda ne yaşarsak yaşayalım eve gelince gerçek duygularımız açığa çıkar, her türlü maske, sahtelik, yalan, hile bu dört duvar arasına girince kaybolur; evde bütün sırlar kendini açığa vurur. Başka yerler, başka mekanlar bizden hep ister, bir şey bekler; böyle konuşmamalısın, böyle davranmamalısın, böyle yürümezsin, burada böyle giyinerek gezemezsin, bu kıyafet uygun değil, sakalı almıyoruz, yüksek sesle konuşmak yasak, çimlere basmamalısın, oraya arabanızı bırakamazsınız, size uygun oturma yerimiz üst kattadır, biraz daha alçak sesle konuşursak, insanı çıldırtan bir sürü uyarı, kural; hepsinden tek kaçış yolu evimizdir.

Uzun zamandır yalnız yaşıyordum. Bu durumdan çok şikayetçi olmasam da, evde bir ses, bir arkadaş olur diye aldım onu. Büyük bir kafesin içinde bir sürü kuşun arasındaydı, diğerleri gibi değildi, ötmüyor, oradan oraya uçmuyordu, köşesine çekilmiş masum bir şekilde etrafındaki cıvıltıyı, karmaşayı seyrediyordu. Önce hasta olabileceğini düşündüm, sordum, sağlıklı olduğunu öğrenince onu almaya karar verdim. Güzel bir kafes seçtim, yemini, suluğunu, aynasını aldım; elimi uzattığımda hiç tereddüt etmeden gelmesine sevinmiştim; demek ki benimle gelmek istiyor diye düşündüm.

Eve geldiğimizde, yerini hazırladım, suyunu yemin verdim, istediğinde çıkıp dolaşabilsin diye kafesini açık bıraktım. İlk başlarda yerini yadırgaması normaldi, yerinde hiç kıpırdamadan duruyordu, etrafı seyrediyordu. Beklentim ilk günden ortama alışması değildi, muhabbet kuşlarının birkaç kelime de seslendirebildiklerini biliyordum, onunla sürekli konuşmaya karar vermiştim. Öyle de yaptım, yaşadığım her şeyi ona anlatıyordum, sanki beni anlıyormuş gibi en ince ayrıntısına kadar başımdan geçenleri anlatıyor, onunla göz göze gelmeye çalışıyor, bir tepki vermesini bekliyordum. Ben ne kadar çabalarsam çabalayayım onun bana aldırdığı yoktu, yemlerini bile çok az yiyordu, kafesinde neredeyse hiç yer değiştirmiyor, ne aynasına bakıyor, ne ziliyle oynuyordu; mavi ve beyazdan oluşan tüylerini temizliyordu, sürekli başı kanatlarının arasında kendi dışında hiçbir şeyle ilgilenmiyordu.

Onu ilk aldığımda isin düşünmüştüm, birkaç güzel kuş ismi bulmuş karar verememiştim; artık onun bana olan ilgisizliği karşısında isim vermekten de vazgeçmiştim. Tekrar hasta olabileceği ihtimalini düşünerek aldığım yere gittim; belki yanlış bir şey yapmıştım, kuş bakımı konusunda çok fazla bir şey bilmiyordum. Kuşu satın aldığım yerde alırken konuştuğum çocuk yoktu, orta yaşın üstünde görünen bir amca oturuyordu. Selam verip ona durumu ilk günden olanları anlattım. Amca durumu çok sakin ve normal karşıladı, yılardır kuşlara baktığını söyledi, onların da insanlardan bir farkı olmadığını onların da duyguları olduğundan, bizler gibi istekleri, yaşama olan bağları olduğunu anlattı. İstersem getirebileceğimi ve yerine başka bir kuş alabileceğimi söyledi. Amcanın sözlerinden çok etkilenmiştim, onu değiştiremezdim, tüm garip hallerine, bana ilgi göstermese de ondaki bu farklılığa alışmıştım, öyle ya küçücük kuş benim istediğim gibi davranamazdı ya; demek onun da bir kişiliği vardı, bizler gibi duyguları, hayalleri, beklentileri…

Eve döner dönmez yine onunla ilk aldığım günün heyecanıyla ilgilenmeye, konuşmaya başladım. O ise aynı tavırla bende ki bu heyecana bir anlam verememiş gibi yüzüme bakarak kanatlarıyla oynamaya devam ediyordu. Artık onu daha çok sevmeye başladığımı, ona daha çok bağlandığımı söylemeliyim. Onu anladığımı düşünüyordum, biraz da kendime benzetiyordum; birisinin yapmak istemediğim bir şeye zorladığında basıl kendi kabuğuma çekildiğimi, nasıl oradan uzaklaşmaya çalıştığımı, onunla arama mesafe koyduğumu ve nasıl mutsuz olduğumu düşünüyordum. Benim için mutluluk neyse onun için de aynıydı, aramızda bir fark yoktu. Tek fark yaratılışlarımızdaydı, onunla uzak da olsak yine ortak duygularımız olduğunu biliyordum; ötmese de, kafesinden hiç çıkmasa da artık onu seviyordum, yine eskiden olduğu gibi ununla her şeyimi paylaşıyordum.

Bir sabah yine neşeyle onunla konuşmaya çalışıyor, bir yandan müzik dinliyor, kahvaltımı hazırlıyordum. Kafesinde hiç kıpırdamadan beklemeye devam ediyordu. Yanına yaklaştım, konuşmaya çalıştım, yine başını kanatlarının arasına alıp beklemesine devam ediyordu. Kafesini temizlemek hem de biraz temiz hava almasını sağlamak için balkona çıkardım. Balkonda masanın üzerine bıraktım, kafesinin kapağını açıp, aynasını suluğunu alıyordum ki, birden hareketlendi ve elim ile kafesin kapısı arasındaki nasıl geçtiğini hala düşündüğüm boşluktan çıkıp uçtu ve gitti. Arkasından elimde ayna öylece bakakaldım, karşıdaki evin çatısına kondu, birkaç saniye bekledi ve sonra da oradan uçup gitti; ardından ne gidebildim, ne de dur diyebildim, yapabileceğim hiçbir şey yoktu; aylarca hiç kıpırdamadan, tek ses çıkarmadan beklemiş, kapağı açtığımda uçup gitmişti. Sanki ömrü boyunca bu anı beklemişti, kendini bu ana hazırlamıştı, o an geldiğinde hiç tereddüt etmeden uçup gitmişti. Üzülmüştüm, iletişimimiz olmasa da birlikte yaşayabileceğimizi sanıyordum; ama gittiği için ona kızamıyordum, onun yerinde olsam ben de aynı şeyi yapardım, ondan benimle yaşamasını isteyemezdim, ondan kendi isteği dışında bir ortamda kalmasını isteyemezdim, buna hakkım yoktu. O istediği hayata uçmuştu.

Kafesi temizleyip balkona astım, kapağını açık bıraktım; gelmeyeceğini biliyordum ama uzaktan görürse onu düşündüğümü bilsin istiyordum…

Fazlı Levent Oğuz – edebiyathaber.net (16 Haziran 2012)

Steinbeck’ten yazarlığa yeni başlayanlara mektup

Yetenek tek başına bir yazar yaratamaz. Kitabın ardında mutlaka bir insan olmalı!

Ralph Waldo Emerson

John Steinbeck’in 1963 yılında, yazarlığa başlayanlar için kaleme aldığı yazı:

Birçok mükemmel hikaye yazdım, ama şansımı deneyip yazmanın dışında onların nasıl yazıldığını hala bilmiyorum”

Sevgili Yazar:

Stanford’daki hikaye yazma kursuna katılmamın üstünden çok uzun zaman geçmesine rağmen, o zamanki tecrübelerimi çok iyi hatırlıyorum. Gözlerim parlıyordu ve güzel hikaye yazmanın gizli formülünü öğrenmek için kendimi hazırlamıştım. Bu yanılsama çok kısa sürdü. Bize söylenene göre iyi bir hikaye yazmak için sadece bir yol vardı: o da iyi bir hikaye yazmak. Hikayenin nasıl yazıldığını görmenin dışında, iyi bir hikaye yazmak ancak yazıldıktan sonra anlaşılabilir. Bize söylediklerine göre hikaye yazmak en zor biçimdi, bu iddialarına ispatı olarak da dünyada çok az güzel hikaye olmasını gösteriyorlardı.

Bize söylenen ilk kural çok basitti: Etkileyici bir hikaye, yazardan okura bir şeyler iletmeli ve bu iletilenler, hikayenin mükemmelliğinin ölçütü olmalıydı. Bunun dışında, bir kural yoktu. Bir hikaye etkileyici olduğu sürece herhangi bir şey hakkında olabilir ve herhangi bir tekniği ya da anlamı içerebilir. Bu kuralın bir alt başlığı olarak, bir yazarın ne söylemek istediğini yani ne hakkında konuştuğunu bilmesi gereklidir. Örnek olarak, hikayemizin özünü bir cümleye indirgemeye çalışırken, onu üç-altı ya da 10 bin kelimeye kadar genişletebilecek kadar iyi bilmeliyiz.

Hikaye yazmanın gizli formülü, gizli içeriği budur. Bundan fazlası yoktu, biz yazarlık yolunda artık yalnızdık. Bazı  kötü hikayelerin içine atılmalıydık. Eğer mükemmelliğin tüm sırlarını keşfetmeyi umsaydım, benim çabama verilen notlar bana gerçekleri gösterirdi. Ve eğer adaletsiz bir şekilde eleştirildiğimi hissetseydim, yıllarca editörlerin takdirleri benim değil hocaların tarafını tutardı. Okulda yazdığım hikayelerin düşük notları yayınevlerince yüzlerce defa reddedilen hikayelerimde yankılandı.

Bu adil gözükmüyordu. İyi bir hikaye okuyabiliyordum, hatta onun nasıl yazıldığını biliyordum. Niçin ben böyle bir hikaye yazamıyordum?  Belki de iki hikaye birbirine benzemeye cesaret edemediği için okuduğum güzel hikaye gibi yazamıyordum. Yıllar geçtikçe, birçok mükemmel hikaye yazdım ve şansımı deneyip onları yazdığım dışında onların nasıl yazıldığını hala bilmiyorum.

Eğer hikaye yazmada bir tılsım varsa, ve ben bu tılsımın var olduğuna inansam bile hiçkimse bunu kuşaktan kuşağa aktaracak bir reçete haline getiremez. Formül, sadece yazarın önemli bulduğu şeyleri okura iletme dürtüsünde gizlidir. Eğer yazar bu dürtüye sahipse, bunu iletecek bir yol bulur. Bir hikayeyi iyi yapan mükemmelliği ya da bir hikayeyi kötü yapan hataları algılamalısınız. Aslında kötü hikaye dediğimiz, etkisiz olan hikayedir.

Yazdıktan sonra bir hikayeyi değerlendirmek çok zor değildir, fakat yıllar geçse de bir hikayeye başlamak beni ölüm fikri kadar korkutur. Korkmuyorum diyen yazar mutludur, fakat  vasat olduğunun ve iyi bir hikaye yazmaktan çok uzakta olduğunun farkında değildir.

Bana söylenen tavsiyelerin birazını hatırlıyorum. Bu tavsiyeler, aşırı heyecanlı ve bereketli yirmili yaşların coşkunluğunu hissettiğim ve tüm dünyanın yazar olmaya çalıştığına inandığım zamanlardaydı.

Bana söylenen şey; “iyi bir hikaye yazmak çok uzun zaman alacak ve hiç para kazanamayacaksın. Avrupa’ya gitmen senin için daha iyi olabilir.”

“Niçin?” dedim,

“Çünkü Avrupa’da fakirlik şansızlıktır fakat Amerika’da fakirlik utanç verici bir şeydir. Fakirliğin utancına katlanıp katlanamayacağını merak ediyorum.”

Depresyona girmek çok uzun zaman almadı. O zaman herkes fakirdi ve çok fazla da utanılacak bir şey değildi. Ve fakirliğe katlanıp katlanamadığımı asla bilemeyeceğim. Fakat hocamın bir konuda haklı olduğuna eminim. Yazar olmak gerçekten çok uzun zaman aldı. Ve hala devam ediyor, ve yazar olmak asla daha kolay olamaz.

O bana onun öyle olmadığını söyledi.

Kaynak: rjgeib.com

Çeviri: Barış Berhem Acar- edebiyathaber.net (15 Haziran 2012)

“Dağda Duman Yeri Yok” üzerine: Birken birçok olabilmek | Melike Uzun

Sofu,  insan olabilmenin yolunun başkalarının acılarını hissetmemizden geçtiği bilgisine sahiptir. “Asıl büyüklük, birken birçok olabilmektir.” der. Yazar, zorunlu göçü alışılmamış bir dil ve kurguyla  anlatırken okuyucunun da bu bilgiye ulaşmasının, “birçok olabilmesini”n yolunu açar.

Edebiyatın gerçekle bağı, bu bağın niteliği, tartışılagelen konulardandır. Yaşananların, yakın tarihin ateşi içinden, o ateşle yanarken sıcağı sıcağına anlatılamayacağı öne sürülür  genellikle. Abdullah Ataşçı  “Dağda Duman Yeri Yok” ta bu önermeyi tersine çeviriyor.  Zorunlu göçü anlatırken kurmacanın gerçeğe olan mesafesini hiç daraltmıyor. Acıyı ve zulmü anlatırken ağlak bir dilin, yüksek sesli cümleler kurmanın tuzağına  düşmüyor.

Okuyucuda “mahşer yeri” duygusu bırakan bir köyde olup bitenler romanın eksenini oluşturuyor. Bu mahşer yeri, romanın başlangıcında, bir tren yolculuğunda betimlenen  Mustafa’nın ve diğer köylülerin  zihninde yaşamaktadır. Mustafa, köyün  bilgesidir, herkes tarafından Sofu, Şeyh olarak tanınır.  Belleğinde tüm  köy halkını taşıyan Sofu( Mustafa)  her ne kadar mahşeri yaşasa da insan olabilmemizin yolunun başkalarının acılarını ruhumuzda hissetmemizden geçtiği bilgisine sahiptir. “Asıl büyüklük, birken birçok olabilmektir.” der. Yazar zorunlu göçü alışılmamış bir dil ve kurguyla  anlatırken okuyucunun da bu bilgiye ulaşmasının, “birçok olabilmesini”n yolunu açar.

Romanın özünü de herkesin acısını duyabilen “Sofu” ile yalnızca kendi çocukluk travmasına odaklanan, başkalarının yaşadıklarına yüreğini, içini kapayan Halil’le arasındaki çatışma oluşturur. Romanın ilk bölümü Sofu’nun  hatırlayışlarına ayrılır. İkinci bölümde ise hatırlayan Halil’dir.  Ancak en sonunda bu ikisinin birbirinden ayrılamayacağını anlayan okuyucuda bir ruh kararması oluşur. Yaşanan yangından canını kurtarmış, artakalana, bir avuç küle bakan, omuzları çökkün insana dönüşür okuyucu. Her şey yaşanıp bittikten sonra olan bitene acıyla bakan izleyenler, bir de  her dünyevi mahşerde olduğu gibi başkalarının acılarını kendisine güç ve erk yolu yapan birkaç insan kalmıştır romanın sonunda.  Hayatta kalan, bu birkaç roman kahramanı ve okuyucudur.  Mahşer yerinde olup bitenler masalsı bir tülün ardına gizlenmek istense de bu coğrafyada yaşayanlar bilir ki her şey gerçektir. İşte bu noktada roman kahramanlarından Halil’le birlikte mahşer yerine bakakalırız ruh kararmasıyla.

Romanı iki düzlemde okumak mümkün. Birincisi Anadolu’nun doğusunda son otuz yıldır yaşanan sürecin bir kesiti olarak toplumsal okuma, ikincisi insanın iç dünyasını temel alan bir okuma. Ancak bireysel serüvenler toplumdan ayrı düşünülemeyeceğine göre bu okumalardan birini seçmek doğru olmayacaktır. Doğru olan iki düzlemin kesiştiği noktaları belirlemektir. Çünkü,  “Ölümün doğurgan olduğu topraklar”  “kendinde birikerek” arınan,  “başkalarını da içinde taşıyarak” çoğalan insanlar yaratır. Her bir roman kahramanı  kişisel serüveninin acılarıyla  kıvranırken kendi yaşadıklarını önemsizleştiren, herkesi ortak noktada birleştiren  travmayı yaşar: Göç zorunluluğu. Bu süreçte roman kahramanlarının seçtiği yollar, yaşantılarının ruhlarında açtığı yaralarla şekillenir. Köy halkının dışladığı Araf ve babası tarafından sözle ve dayakla aşağılanan Halil’in, ceviz ağacının dalına asılacak kadar “küçük” bekçinin sonradan “erk”e hizmet eder hale gelmeleri bunun örnekleridir.

İlk bölümde, mahşer yerinin karmaşası içinde  yaşayanların öyküleri anlatılır. Firdevs ve Tahir’in  zorlukları aşarak bir araya gelmelerinin ve çocuksuz evliliklerinin, feodal bir toplumda pek çok kadının başına gelebilecekleri imleyen Beyaz’ın, Mahmut’un şehirde tıp okuyan kızı Berivan’ı “yüksek mevki”de kişilere layık görmesine karşın Berivan’ın  “değer verilmemişlerin eşitliği için” kendini feda eden Musa’yla fikir ve gönül yoldaşlığının hikayelerini öğreniriz.

Köyün kaderi ise iki kahraman üzerinden anlatılır özellikle. Bu dünyaya ait değilmişçesine yaşayan, bu yönüyle romanın büyülü dilini oluşturan bu iki kahraman Bese ve Nuri’dir.

Bese ve onun köy halkıyla ilişkileri, doğuştan kötü saydıklarımızı kaçınılmaz olarak “kötü”ye dönüştüren toplumsal algının eleştirisi olarak var olur. Bese ve oğlu Araf kendini doğuran bir kehanet gibidir romanda. Kendilerini daha baştan kötü sayan insanlardan kötülükleriyle öç alır sanki Araf.

 

Nuri’nin üç yaşında başlayan yetimliği, kışın yolları kasabaya ulaşmayan bir mekanda yaşamanın ağırlığıyla başlar, bu ağırlığı halk efsaneleştirir: “… iki kadın Sipe dağının eteklerinde Murat’a bakan üç taşın peyda olduğunu söylemiş. Bu taşlardan biri şaha kalkmış bir at şeklindeymiş. Biri yerde yatan bir kadın, diğeri de onun üzerine eğilip öylece kalakalmış bir erkekmiş. Bu üç taşın Nuri’nin annesi, babası ve atları olduğuna yemin etmişler.” Nuri’nin üç yaşında efsaneyle başlayan yaşamı büyülü bir dünyada sürer. Güzelliğini çıplaklığıyla sergileyen bir peri-kadının peşine düşmesi, tünele kadar onu izlemesi ve ardından gördüğü ak-sakallının ona yaşadığı yerin gerçeğini fısıldaması: “Komşu köylerin çoğu boşaltıldı. Sizle beraber birkaç köy kaldı. Onlar kalacak bir süre daha. Bunun karşılığında kendilerinden neler verdiklerini şimdi bilmiyorlar. Siz belki bir kere öleceksiniz. Bana inan. Onlar her gün… Ölseler bile ölmeye devam edecekler. Sizin gitmeniz iyidir. Aslolan sonrası. Ne yapıp edip geri dönmelisiniz.”

İlk bölümün adı olan “Tünel” romanda,  trenin yol aldığı mekan olarak gerçekliğe yakın dursa da, yaşananların önceden kestirildiği, anımsandığı bir mekan olarak düşe yakındır, bir anlamda göçün ve acının simgesidir.

İkinci bölümde ilk bölümde yer alan kahramanların anımsandığına tanık oluruz yine, ancak anlatıcının belleğindeki çoğu kişi ölmüştür.  Birinci bölüm büyülü bir gerçekliğe dayansa da dilin kullanımı klasik anlatıya yakındır. İkinci bölümde bölünmüş bir benliğin sayıklamaları gibi ilerler anlatı. Şizofren bir bölünmeye gönderme yapan  bu sayıklama hali, değişen mekanla uyumludur. İlk bölümde “köy” temelken, ikinci bölümde köyden göç etmek zorunda kalan iki karakterin “şehir”deki hali söz konusudur. Bu yüzden,  anlatım birinci tekil kişiyle ilerlerken zaman zaman ikinci tekil kişiye dönüşüverir. Bu kişilerin hangi karaktere denk düştüğünün karıştırılması şehirde yaşanan “kimlik” ve “bölünmüşlük” sorununun doğal bir yansıması gibi çıkar karşımıza. Dilin bu değişimi romanı güçlendiren en önemli unsurdur kanımca.

“Okuyucu” isimli ikinci bölümün sonunda öyle bir sürprizle karşılaşırız ki, romanı bitirmenin rahatlığına kapılamayız.  Biz, olup bitenleri uzaktan  okuyup  izlerken anlatılan kahramanlardan  biri olabileceğimizi hissederiz. İşte, ruh kararması da burdan doğar ve bu ruh kararmasının  olaydan çok dil ve kurguya dayanması romanın başarısıdır.

Melike Uzun -edebiyathaber.net (15 Haziran 2012)

Elif Şafak reklamda oynadığı için aldığı eleştirilere yanıt verdi

Elif Şafak, Habertürk ekranlarında Balçiçek İlter’e konuk oldu. Gündemdeki tartışmaları yorumlayan ünlü yazar kredi kartı reklamında oynamasından dolayı aldığı eleştirilere de yanıt verdi.

Bir roman yazarı olarak kredi reklamlarında rol aldığı için popüler kültür eleştirileri alan Elif Şafak, kendini “bir edebeyitaçı olarak rol modeli olmak istedim” diyerek savundu. Şafak, yazar kimliğine vurgu eleştiriler için “edebiyat bir sırça köşk değildir” diyerek yanıtladı.

“Elit kesim ne yaparsan yap eleştiriyor zaten”

“Elit kesim içindeki adacıklar da var, ne yaparsan yap eleştiriyorlar zaten. Yeni olan farklı olan denenmemiş olan her şeye aynı tepkiler veriliyor Türkiye’de. Ben o tepkilere çok da kulak vermiyorum. Ama okurlardan gelen eleştirilere büyük önem veriyorum. Ben bu reklamın mesajını sevdim. Dünyaya tıpkı reklamdaki gibi insanların da iki kanatla geldiğini düşünüyorum. Hepimiz dünyaya kanatlarla geldik, yetenkelerle geldik, kişisel kabiliytlerle geldik, uçabiliriz… Bunu teşvik edebiliriz… Bence bu ülkede edebiyatçıların rol modeli olarak gösterilmesi önemli bir şeydir. Bir sporcunun rol modeli olrarak gösterilmesi önemli bir şeydir. Bir heykeltraşın, bir müzsiyenin, ressamın… Buna edebiyatçılar da dahildir. Edebiyatçılar diğer sanatçılardan daha öte varlıklar değiller. Edebiyat bir sırça köşk değil. Sadece bireysel yeteneklerin teşvik edilmesi gerekiyor. Ben bir edebiyatçı olarak rol model olmak istedim.”

Kürtaj yasağı çok sayıda kadının ölümüne yol açacak

Elif Şafak gündemdeki kürtaj tartışmasına da katılırken, yasaklanmaması gerektiğini savundu. Şafak, kürtaj yasağının merdiven altı uygulamalar sonucu çok sayıda kadın ölümüne neden olacağına vurgu yaptı.

“Birçok alanda yaşadığımız sorunu burada da yaşıyoruz. Çok çabuk kutuplaşıyoruz. Çok hırçın söylemler çıkarabiliyoruz. Daha yapıcı daha sakin konuşmamız lazım. Özellikle biz kadınların daha çok konuşmamız lazım. Hiçbir kadının durup dururken bu konuyu hafife alarak kürtaj olacağını zannetmiyorıum. Kürtaj yasaklanırsa, kürtaj imkansızlaştırılırsa ben birçok kadının bundan çok zarar göreceğini düşünüyorum. Çünkü kürtajın yeraltına inmesine sebep olacak bir yasak. Özellikle Türkiye’deki gibi kadına yönelik şiddetin çok yaşandığı, tecavüzlerin çok yaşandığı, ensestin yaşandığı ve henüz konuşulamadığı bir ülkede birçok kadının kürtajı ne sebeplerle olmaları gerektiğini dahi bilmiyoruz. Bu kadınlar için yolu tıkamak, kapıları kapatmak demek bu anlama geliyor. Parası, imkanları olanlar yurtdışına çıkıp kürtaj olup dönecekler ama böyle bir imkanı olmayan ve zaten nice zorluklar yaşayan birçok kadın, birçok kızkardeşimiz, birçok genç kız ehil olmayan, steril, hijyenik olmayan, tıbbın ulaşım alanının dışındaki yerlere gitmeye başlayacaklar. Belki canlarından olacaklar, belki ömür boyu çekecekleri fiziksel rahatsızlıklar kalacak onlarda. Onun için bence böyle birşeye sebep olunmamasıdır doğru olan. Kürtajın yasaklanmasından da imkansızlaştırılmasından da oldukça endişe duyuyorum. Kürtajı yasaklamak kadınları çok zor durumda bırakacak.”

 Kaynak: gazeteciler.com (15 Haziran 2012)

Önder Yıldız - 15/06/2012 - 19:54

Lise yıllarında sıkça dinlediğim bir şarkı vardı, sözleri düştü aklıma: “Nereden baksan tutarsızlık, nereden baksan ahmakça” idi sözleri.
Bu dizeleri, Türk Hava Yolları işçileri adına ‘yazar’ımıza ithaf etmeli. Hem de melodisiyle birlikte.

Önder Yıldız - 15/06/2012 - 20:08

Elif Şafak’ın yetenekli biri olduğunu düşünmesem de sayfanın “Steinbeck’ten Yazarlığa Yeni Başlayanlara Mektup” başlıklı paylaşımından bir alıntıyla ona hatırlatmada bulunmak istiyorum: “Yetenek tek başına bir yazar yaratamaz. Kitabın ardında mutlaka bir insan olmalı!”
Bknz:
http://www.edebiyathaber.net/steinbeckten-yazarliga-yeni-baslayanlara-bir-mektup/

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z