Masthead header

Sema Kaygusuz: “Bir görme biçimi olarak karaduygunluk dünyayı sevme tavrıdır aynı zamanda”

Kristeva’nın “Kara Güneş” kitabında  Nerval’in  El Dessıchado adlı şiiri çözümlenirken şöyle denir: “ ‘Kara Güneş’ zifiri karanlığın anlamsal alanını yineler, ama onu bir eldiven gibi tersine çevirir: Gölge, her şeye karşın kara görünmezliğiyle göz kamaştırıcı olarak kalan bir güneş aydınlığı halinde fışkırır.”

Sema Kaygusuz, Karaduygun’da “kara”nın anlamını bir eldiven gibi tersine çeviriyor. “Ebedi dulun dili”yle sarmalanmış karaduygunun kafasındaki seslerin birer sanrı değil, gerçekliğin ona has hissedişi olduğunu, bu hissedişin çokçası söylendiği gibi ölüme değil, ömre dönük olduğunu, karaduygu’nun “kara” halinin dünyanın  güzel bir yer olmayışına tutulan yas halinden geldiğini ve bu kara algıdan “göz kamaştırıcı olarak kalan bir güneş aydınlığı” fışkırdığını anlatıyor.

Sema Kaygusuz’la kitap hakkında yazıştık.

Yazmak, dünyanın uğultusundan kurtulmak  mı, uğultuyu dünyayla paylaşmak mı ?

Paylaşmak… daha doğru. Ama paylaşmak, göründüğü gibi pek kolay bir şey değil. Her şey herkesle paylaşılamaz. Sözgelimi merhameti seksen sekiz milyona pay edemiyoruz. Çünkü daha önce şiddet yerini kapmış, yayılmış, sıradanlaşmış. Merhamet ister istemez yabancı, ayrıksı bir şey haline gelmiş. Dolayısıyla dünyanın uğultusunu sadece onu işitenlere duyurabiliriz. Yani paydaş olanlar paylaşabilirler.

Sınıflamalar beraberinde  sınırlamayı ve yanılgıyı getirse de kederli misiniz, hüzünlü mü?

Böyle sorular yüzünden, insan kendini fazladan önemsemek zorunda kalıyor. İzninizle kendimden değil de, düşüncelerimden söz edeyim, benim için daha kolaylık olur.  Karaduygun’da geçtiği gibi insanları Hüzünlüler, Kederliler gibi derdest edip sınıflandıramayız. Zaten kitapta da okuru bu konuda uyardım. Bu ayırım, aşırıya kaçma pahasına yapılan bir spekülasyondur. Oradaki derdim, duyguların kitlesel tezahürünü ironik bir dille yansıtmaktı. Hüzün ve Keder başlı başına birer müessese olarak çıkabiliyor karşımıza. Hatta bunlar  popüler kültür temaları olarak yüksek gelir bile getiriyor. O bölüm, duygu müesseselerinin insanı nasıl da yavanlaştırdığını, tipikleştirdiği dile getiriyor. Ama asla, bir insan ya hüzünlüdür ya da kederli, demek istemedim. Bunun iması bile saçma olurdu.

“Ben bir eziğim.” diyorsunuz. Herkesin iktidar olmaya çalıştığı şu dünyada kendi payınıza  “eziklik”i ayırmanız “erk”e karşı koyuş mu?

Bilmem… biraz durum tespiti de diyebiliriz. Ya da bir tür orta sınıf ezikliği, diyelim. Ne iktidarda gözün vardır, ne de başkasına hükmetme arzun. Gün gelir, egemenle ezilen arasında kalır, iki tarafın şiddetine aynı anda maruz kalabilirsin. Bu tür bir eziklikten söz ediyorum.

Dünyayla “safra”sı aracılığıyla bağ kurmak, melankolik olmak, çokçası yargılanan bir ruh hali. Ölüme yakın durdukları söyleniyor, ama dertleri ölümden çok dünyayla. Gerçekleri çırçıplak görüp  bunu kimseye anlatamamak ve buna karşın “İmkansızdı imkansızdı dünyadan başka yere uzanmamız.” diye haykırdığınız açmaz. Acı bu çelişkiden mi doğuyor sizce?

Açmaz, daha yerinde bir yorum olur. Dünyaya aldanmadan, dünyaya katlanamadan dünyaya yerleşme hali… Melankoli üzerine yazılan birçok metinde, kendini melonkolik olarak tanımlayan birçok şairin, ressamın, yazarın vurguladığı gibi, bilmenin acısı. Bir de gerçekleri bütün çıplaklığıyla göremeyiz, bu fazla iddialı hatta büyüklenmeci bir yaklaşım olur. Gerçeği katlanabileceğimiz, gücümüzün yettiği ölçüde görürüz aslında.  Bir görme biçimi, alımlama hali olarak karaduygunluk, aynı zamanda dünyayı sevme tavrıdır bence.

Veysel ve Ezel’in öyküsü bize tutulmuş bir ayna, ama hep Sevinç var aynada. Çocuğu açlıktan ölürken yanına yolluk alabilen Sevinç. Aynada Veysel’i göreceğimiz günler gelecek mi sizce, Veysellerin çoğalma umudunu taşıyor musunuz?

Bence herkes aynı anda aynı yerde olmaya devam edecek.

Sema Kaygusuz’un fotoğrafı: Birhan Keskin

Söyleşiyi gerçekleştiren: Melike Uzun (1 Nisan 2012)

Benim versiyonum: İngiliz Dili ve Edebiyatı okumak

Cansu Yıldırım'ın "İngiliz Dili ve Edebiyatı okumak ne demektir?" başlıklı yazısından ilham alan yazılar çoğalmaya başladı. Hozep Santuryas'ın yorumu da bunlardan biri.

İngiliz Dili ve Edebiyatı okumak, tabula rasa muamelesi görmektir; Adem ve Havva’nın cennetten kovuluşu gibi dramatik, mitolojik, patolojik bir senaryonun Avrupa tarihini, parlamentolarını, mezhep farklılıklarını, cinselliği sarsmış olduğunu bir an önce kabul etmek zorunda kalmaktır. Antik Yunan’dan beri aynı şeylere gülüp ağladığımızı, sadece tarihin değişik dönemlerinde teknolojinin de yardımıyla bunların sunum şeklinin değişebileceğini kavramaktır; hem sonra gerçek kahramanın prens mi soytarı mı olduğunu tam bilememektir -ki mezuniyete hazırlık niteliği taşır. Bilekteki kurdele ve yakadaki gülhatminin, sonra belki duvardaki armanın giz çözen yanlarına aşina olmaktır. Liyakat madalyasının da tenekecinin eserinin de yeri geldiğinde toplumları sarsabileceğini duymak, sınavda işbu meselelerden sorumlu olmaktır. Belki siyah-beyaz bir sinema uyarlamasına gönderme yapan soruyu kotaramayıp 30 puandan olmaktır evet, ama üstelik zamanı gelince işin cız noktasını sokaktaki adamdan daha iyi anlamaktır ve fakat üşenmeyip olanı biteni anlatmaya da kalkmışsanız vay halinize!

Zamanın Ruhu, 7 kuşak öncemizin Britanyası ile örtüşüyor. İşte tam da bu yüzden referandumlar, kutuplaşma illeti ve baskı konusunda bu kadar keskin saptamalara sahibim. Yoksa müneccim olduğumdan değil!” diye uzun uzadıya haykırmak ve yine de engizisyon mağduru olmaktır. “Frenkçe” konuşabildiğin, yazabildiğin içinse mağduriyeti asla tatmamış ve tatmayacak olan kaymak tabakaya mensup zannedilmektir.En önemlisi de -pahada demeyeceğim ama- getiride hafif, yükte ağır bir unvan olan filolog sözcüğüne halel getirmeden yaşamaktır ki müstehzi bir tonda kullanacağım “Modern Zamanlar” dinamikleri içinde bu öyle pek de kolay bir iş değildir. Mesela İngilizce bile olmayan şu dizeleri soluk alıp vermek kadar istemsizce ilkeleştirmek ve elbette bedelini ödemektir: 

Asıl Adalet

insanlarda tek sıcak kanun 

üzümden şarap yapmaları 

kömürden ateş yapmaları 

öpücüklerden insan yapmalarıdır 

insanlarda tek zorlu kanun 

savaşlarda yoksulluğa karşı 

kendilerini ayakta tutmaları 

ölüme karşı yaşamalarıdır 

insanlarda tek güzel kanun 

suyu ışık yapmaları 

düşü gerçek yapmaları 

düşmanı kardeş yapmalarıdır 

hep var olan kanunlardır bunlar 

bir çocuğun tâ yüreğinden başlar 

yayılır, genişler, uzar gider 

tâ akla kadar

Paul Eluard

Kaynak:  hozepsanturyas.tumblr.com (1 Nisan 2012)

 

Yazarların takıntıları

Çoğu kez dergilerdeki biyografilerde karşılaştığımız küçük ayrıntılar yazarların garip halleri… Bu ayrıntılar, o yazar ve şairler ile kitap sayfalarında daha iyi iletişim kurabilmemize yardımcı olabiliyor.

Örneğin, Balzac’ın bir kahve tutkunu olduğunu biliyoruz. Ve Balzac okurken bir fincan kahveyi masamızda bulundurmak bizi hikâye kişisi ile sohbet ediyormuşuz hissine kaptırabiliyor. Bu derlemeyi yaparken, okuma saatlerimizi daha samimi bir hale getirmeyi amaç edindik. ‘Kitaplarla nasıl iletişim kurulabilir’ sorusuna verilebilecek bir cevap peşinde olduk.

Listenin şüphesiz en garip ismi Balzac! Kahveye olan merakını, yaşamı boyunca 50 bin fincan kahve içmiş olduğunun tahmin edildiğini aktararak kanıtlayabiliriz. Balzac‘ın bir başka alışkanlığı ise, her gün mutlaka belirli miktarda yazı yazması… Misal, her gün için belli sayıda sayfa yazmaya karar veriyormuş ve o sayıda yazmadan kalkmıyormuş masadan. Hatta amaçladığı sayfa sayısına ulaşamadığında, o sayıya ulaşabilmek için, kalan sayfaları kopya ederek dolduruyormuş.

Cahit Sıtkı, Ahmet Haşim ve hatta Reşat Nuri gibi, kendisinin çirkin olduğunu düşünerek içine kapanık bir yapıya bürünmüştür. Böylelikle bir yalnızlık duygusu geliştirmiş ve bu duygu şiirlerine ve hayatına ölüm korkusu olarak yansımıştır. Karamsarlık ve hoşnutsuzluk bu yüzden şairin şiirlerinin karakteristiğidir.

On dokuzuncu yüzyıl İngiliz şairlerinden Percy Bysshe Shelley’in okuma tutkusu eşine az rastlanır cinsten… Günde on altı saat, hem de ayakta durarak okuduğu olurmuş Shelley’in.

Schiller, masasında çürük elma bulundurmaktan hoşlanırmış. Bu elmayı aralıklarla koklamanın, onu çok daha farklı bir bağlama götürdüğünü, misal bir ormanda, yapraklar arasındaymış gibi hissettirdiğini düşünürmüş. Bazen banyoda su içinde yazmak gibi garip bir alışkanlığa da sahipmiş.

Hüseyin Rahmi Gürpınar ise eldivenleri olmadan çıkmazmış sokağa. 50 yıl, dört mevsim eldivenle dolaşmış. Bunun nedeni ise, Gürpınar’ın hastalık korkusuymuş. Yazarın bir başka garip yönü de, tığ ile örgü örmekmiş. Avrupa‘dan örgü modelleri getiriyor ve ördüğü takkeleri evde giyiyormuş.

Bernard Shaw, evinin bahçesine yaptırdığı bir kulübede yazmış tüm eserlerini.

Alexandre Dumas, yeni elbiseler giyip, bir de yakasına bir çiçek taktıktan sonra başlarmış yazmaya. Romanını bitirmeden evden çıkmamak için ayakkabılarını ve çalışma odasının anahtarını hizmetçisine verirmiş.

Tevfik Fikret‘in dört mevsim buzlu su içer ve sokağa şemsiyesiz çıkmazmış. Şemsiyeyi, göz göze gelmek, karşılaşmak istemediği kişilerden kaçmak için kullanırmış. Tolstoy‘u çok sevdiğinden, onun gömleklerine benzer gömlekler giyermiş. Arkadaşlarından hep sağ tarafında yürümelerini isterdi, sebebi sorulduğunda, kalbinin üzerini gösterip, ‘orada Nazime var’ (eşi) dermiş.

Görüldüğü gibi birçoğu yazarın, yazma eyleminde kendisini daha iyi hissetmesini sağlayan bu ayrıntılar, okur için oldukça garip durabiliyor. Bu listeyi daha rahat ve verimli yazabilmek için eşlerinden boşanan ya da küçük bir kasabaya taşınan Paulo Coelho gibi yazarlarla uzatmak mümkün. Görüldüğü gibi, bazıları takıntı halini alan bu alışkanlıklar, yazarların eserlerini de oldukça etkilemiştir. Okumalarımızda, müelliflerin hayat hikâyeleri hakkında bilgi sahibi olarak masa başına oturmak, sanırım daha iyi bir sonuç almamız için yardımcı olacaktır.

Cihat Albayrak ve Esra Dülger – edebiyathaber.net (1 Nisan 2012)

‘Okuma Sağanakları’ Milano’dan sonra ikinci ayağı ile Taksim Metro İstasyonu’nda açıldı!

Okuma Sağanakları "Çocuk" konulu fotoğraf sergisi büyük bir ilgiyle açıldı. Kitap okuyan çocukların fotoğraflarından oluşan sergi Taksim Metrosu'nda 19 gün süreyle ziyaretçilerle buluşacak.
 
Gönüllü üniversite öğrencileri tarafından kurgusal veya doğaçlama çekilen fotoğraflardan oluşturulan seçkide sergide okumaya, kütüphanelere, kitap ve çocuk ilişkisine dikkat çekiliyor.
 
Kültür Paylaşım Platformu'nun projelendirdiği ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi katkıları ile gerçekleştirilen Okuma Sağanakları "Çocuk" Fotoğraf Sergisi 26 Mart-15 Nisan tarihleri arasında Taksim Metro Yürüyen Bantlar sergi alanında ziyaret edilebilecek.
 
Okuma Sağnakları Sergisinin ilki Ekim ayında da İtalya'nın Milano şehrinde Biblioteca Centrale – Palazzo Sormani'de 1 ay süreyle sanatseverlele buluşmuştu.
 
Tarih: 26 Mart – 15 Nisan 2012
 
Yer: Taksim Metrosu Yürüyen Bantlar Katı
 
Ayrıntılı bilgi için : kulturpaylasim.org
  
 
Kültür Paylaşım Platformu
 
Mehmet Lütfi Şen – Sergi Küratörü
Abdullah Turan – Kütüphaneci
Bahar Biçen Aras – Kütüphaneci
Ufuk Mazlum – Kütüphaneci

 

Hülya Soyşekerci, Faruk Duman’ın “Ve Bir Pars Hüzünle Kaybolur” adlı romanı üzerine yazdı

Faruk Duman, Ve Bir Pars Hüzünle Kaybolur’da, yaşamın, doğanın, ormanın özünü yoğunlaştırıp kitabın yapraklarına bir çiğ damlası gibi düşürüyor ve insanın yüreğinde hüzünlü bir tortu bırakıyor.
Okuduğum bazı kitaplar, tıpkı izlediğim bazı filmler gibi günlerce etkisini sürdürür ruhumun derinliklerinde. Faruk Duman’ın yeni romanı Ve Bir Pars Hüzünle Kaybolur’u okuyup bitirdikten sonra, hüzünlü bir düşselliğin, masallara özgü buğulu ve belirsiz bir atmosferin günler boyunca iç ve dış evrenimi kuşattığını duyumsadım. Kuşkusuz bu etkilenmede, yazarın olağanüstü dil ve biçem arayışları ve kurgu oyunlarının da önemli payı vardı.
İyi bir edebiyat eserinin nasıl olduğu konusunda bir kez daha düşündüm Ve Bir Pars Hüzünle Kaybolur’u okurken. Yazar tarafından, metnin içeriğinin biçimi deneyselleştirmesine izin verilmesi; var olan yazınsal kalıpların aşılarak yepyeni oluşumlara zemin hazırlanması… Bu farklılık ve sıra dışılığı yaratırken, dilin olanaklarının genişletilmesi; anlamların çoğaltılarak dil ve imge zenginliğinin sağlanması… Metnin odağından sonsuza doğru genişleyen bir çevrene açılıp okurun iç dünyasındaki duygulara, düşlere derinlik ve hakikilik kazandırılması… Kurmaca dünya içinde yaratılan atmosferin okurda kalıcı bir yer edinebilmesi… Ve daha birçok yazınsal özellik… Ve Bir Pars Hüzünle Kaybolur adlı bu kısacık romanda, yazın sanatının imkânlarının nasıl genişletilebildiğini keşfetme olanağı bulduğumu belirtmek isterim öncelikle.
Günümüzde yoğun anlamlı kısa romanların, çok olaylı, çok kişili, girift kurgulu romanların yerini almaya başladığına tanık olmaktayız. Son zamanlarda yazılan pek çok roman gibi, Ve Bir Pars Hüzünle Kaybolur da az sayıdaki sayfalara (dolayısıyla az sayıdaki cümle ve sözcüklere) yoğun anlamların yüklendiği, yer yer metin içi boşluklar ve susku noktaları yaratılıp okurun düşlerini harekete geçirmesinin beklendiği bir roman. Öyle bir roman ki; aynı zamanda masallar dünyasına göndermelerde bulunan; içinde sisli, büyülü bir masal ormanını gizleyen;  bir insanlık tragedyasını parsın, ormanın ve kahramanın üzerinden anlatan; her satırda insanı kendi büyüsünün içine çeken, Şamanist izler taşıyan sıra dışı bir metin… Romanın, insandaki merak ve keşif duygularını güçlü bir biçimde harekete geçirdiği de fark ediliyor her satırın gölgesinde.
Ve Bir Pars Hüzünle Kaybolur’da, yüksekokulu yarıda bırakmış, askerliğini yaptıktan sonra çocukluğunu geçirdiği kasabaya dönen bir gencin kasabadaki günlerine onun anlatımı ve ona özgü bakış açısından tanık oluyoruz. Ve romanın sonlarına doğru öğreniyoruz annenin bir zaman önce ölmüş olduğunu. Anlatıcı, annesini sürekli eski günlerin içinde; yaşarken, konuşurken, ev işleriyle uğraşırken… göstererek, canlandırarak anlatıyor. Çocukluk aşkı Ceren’in ona annesinin ölümünü/ölmüş olduğunu anımsattığı cümleye kadar öğrenemiyoruz bu acı gerçeği. Annenin kaybedilmesi,  masalların, düşlerin ve çocukluğun kaybedilmesi anlamına da gelir bir bakıma. Anlatıcı genç,  düşlerine, anılarına sımsıkı sarılırken anne imgesini de bırakamıyor…
Romanda mekân olarak, karlı, soğuk ve sert kışların geçtiği, yakınında kurdun, kuşun, ceylanın, parsın yaşadığı bir orman bulunan adsız bir Anadolu kasabası seçilmiş.  Mekânın belirli olmayışına zamanın belirsizliği de eklenerek, roman içinde bir “masal zamanı” ya da masallara özgü bir “zamansızlık” yaratılmış; okurken sık sık bir masalın içinde yol alıyormuşuz sanısına kapılıyoruz. Masalın içindeki zaman, bütün olay ve olguları belirliyor; kişilerin yaşantıları bu belirsiz zamanın içinde akıp gidiyor. Roman, yine bir masal gizemi ve belirsizliği ile sona eriyor. “Parsın hüzünle kayboluşu”, hem romana egemen olan hüzün duygusunu, hem de kayboluşun belirsizliğini ifade ediyor. Parsın sonu, uzaktan, ormandan gelen tüfek sesinin sayısı ile anlaşılabiliyor; buna dikkat edince parsın kaybolmasının ölümle özdeş bir kayboluş olduğu/olabileceği sonucuna ulaşıyoruz.
Başa dönersek; romanın anlatıcısı olan genç, yıllar önce ölen babasının çizmelerini giyerek sürekli ormanda dolaşıyor, ırmak boyunca yürüyor. Bazen sık çalıların, ağaçların, yaprakların arasına dalarak ormanın ruhunu duyumsuyor içinde; o ruhla konuşuyor sessizce. Ormanın içindeki her varlığın, her canlının, otun, ağacın, taşın, toprağın, suyun, yılanın dilini keşfediyor; sükûnetin içindeki o derin karmaşayı, çürümenin içinden fışkıran yaşamı, ormanın acımasız kurallarını çok yakından, kalpten görüyor. Ruhu, ormanın ruhuyla bütünleşmiştir artık. Romanda animizmin ve arkaik dinlerin yaşam algısı içinden geçerek, doğayla bütünleşen insanın keşfine çıkıyoruz gençle birlikte. “Ormanda dolanan göz” ün ne anlama geldiğini; onun nasıl bir varlık olduğunu düşünmeye, anlamaya ve düşlemeye başlıyoruz.
Bu romandaki insanlar da Yaşar Kemal’in roman kişileri gibi söylenceler üretirler. Bir “göz” anlatılır yıllar boyu kasaba halkı arasında; ormanda dolanan bu “göz”, her şeye tanık olan, her şeyi bilen bir gözdür. Ormanın uğultusu sürerken bu gözün insanların imgeleminde bin bir şekle bürünmesi, tekinsiz bir varlık gibi ağaçların arasında sessizce dolaşarak gökyüzünde asılıp kalması ve her şeyin içine sinmesi insanı ürpertir: “… ormanda dolanan gözdü; bu göz iri, kara bir dolunay gibi havada asılı durur, durdukça büyür, büyüdükçe bütün dikkatini bizim o zavallı, titrek pencerelerimize vererek. Böylece korkusuz. Belki dışarıya bir adım olsun atmamızı beklerdi.” (s.25) sözlerinde, ormanda dolanan gözün bir anlamda nazarı, uğursuzluğu temsil ettiği; bu durumun Şamanist öğelerle sarmaşan bir özellik taşıdığı dikkati çeker aynı zamanda.
Faruk Duman, 1974 yılında Beypazarı’nda vurulan son Anadolu parsına adadığı bu romanına, Jorge Luis Borges’in, tutsak bir leoparla ilgili birkaç cümlesiyle başlıyor. “Şimdi tutsaksın ama şiire bir sözcük katmış olacaksın.” sözüyle bitiyor Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe’sinden alıntılanan cümleler. Yazarın, yarattığı kahraman aracılığıyla anlattığı; ormanda özgürce dolaşan, yaşamını doğal çevre içinde sürdüren parsa dair bir hikâyedir aynı zamanda. Parsın, vahşetin altında gizlediği incecik insan sevgisi ve düşmanları nedeniyle uğradığı yıkım ve zarar, anlatıcının bakış açısından etkili bir biçimde dile getirilir.
Orman yakınlarındaki küçük bir evde yaşayan baba ile oğlu, parsın ve ormandaki yaşamın en büyük düşmanlarıdır; parsı yaralamak, ona acı çektirmek isterler. Tüfeklerini omuzlarından indirip pars ve başka orman hayvanlarına çevirerek dolaşırlar ormanda. Her an atışa hazırdırlar. O kadar vahşidirler ki, parsın yaşamını sürdürmek için ceylanlara yönelttiği doğal vahşet,  bu baba oğulun şiddet, vahşet ve kötücüllükleri yanında hiç kalır. Evde ayağı hafifçe aksayan genç bir kızın yaşadığı görülür;  babası ve ağabeyi ormana gidince evin işlerini yapan, neşeli görünen bir kızdır o. Romanın anlatıcısı, genç kız ile arkadaşlık kurmaya başladıktan sonra inanılmaz olaylara tanık olacaktır; bunların en kötü olanı, ağabeyin kız kardeşine uyguladığı korkunç şiddettir. Genç, evin penceresinden gizlice baktığında, ağabeyinin genç kızı yatağa bağlayıp onu kemerle kıyasıya dövdüğünü görür. Bu şiddetin arka planında çarpık bir cinsel sevginin yer aldığı gerçeği; yanlış duygularının yarı- farkındalığı içindeki ağabeyin zorlu ve çelişkili durumu; örtük, belli belirsiz bir anlatımla okurun sezgilerine bırakılır.
Ormanda sisin her şeyi belirsiz kılmasının sıklıkla tekrarlanması, romanın dokusundaki belirsizlik ve kayboluş temasını beslediği gibi, anlatılan olay ve durumları da belirsizlik atmosferi içine çekiyor. Doğayla bütünleşen, onunla bir olan insanın, doğayı bütün canlılığı ve varoluşu ile ifade etmesi, romanın görsel açıdan zenginliğini sürekli arttırıyor. Orman gezilerinin anlatımındaki yavaşlığın, sakinliğin; doğadaki seslerin, görüntülerin suskun bir gözlemci durumundaki anlatıcının bakış ve görüş açısından gösterilmesi ve duyurulmasının etkisi o denli yoğun oluyor ki, insanda sıra dışı ve modern anlatımlı bir filmi izliyormuş duygusu yaratıyor.
Ormanın, ağacın, yaprağın, taşın, toprağın sessiz dili yüreklerde derin anlamlar kazanıyor. Anlatıcının çocukluğundaki karlı gecelerden birinde, soba başında büyüklerden dinleyip de dile getirdiği avcı/av hikâyesinde, Avcı Kemal’in parsla; parsın ormanın içindeki gözle özdeşleştiğini görüyor; böylece anlatıdaki öznelerin birbirine dönüşüm serüvenini de ilgiyle izliyoruz. Özneler dönüşüyor, dağılıyor, parçalanıyor, tekrar toplanıp bir bütün oluşturuyor, sonrasında yine parçalara ayrılarak ormanın içine her bir parçasını bırakıyor… “Pars, parçalanmış bir hayvandır. Geceleri ormanda dolaştığı zaman. Vücudunun her bir parçasını, orada onun adına gözlerini dört açsınlar diye ormanın dört bir tarafına bırakırdı. Sözgelimi, bir tüy bir çalılığa takılır, hayvanın geçip gitmesinden sonra ansızın gözlerini açarak. Karanlığı onun adına süzmeye başlardı. Bu, yalnızca tüyün kendi çabasıyla oluşan bir şey değildi elbette. Her yanıyla görmeye, duymaya, koklamaya alışmış bir parsın, kendi parçalarına verdiği bir armağandı.” (s.69) diye anlatıyor genç anlatıcı. Bu anlatımda, kadim Şamanist inançların izlerini buluyor, nesneyle özdeşleşen canlıyı görüyor, nesnenin can bulup bir bütünlüğe varmak için çaba göstermesini ilgiyle okuyoruz. Nesnelerin ruhu söz konusudur burada; insan, canlı varlık ve nesne, bir bütünlük oluşturarak evrensel hakikatin bilgisine işaret ederler.  Bu konuda başka bir örnek de verilebilir: “Kapı kapanır, bu sessizlik kapısı bir zaman sonra usul usul genleşir, sonunda açıkça bir kalp gibi atmaya başlardı. Böylece burası evimizin kalbi idi. Sabah soğuklarında yakılacak kömürün, ocakta ısınacak çorbanın, birer uzuv gibi zonklayıp duran odaların kalbi.” (s. 44)
Roman olayının bitimine Rapunzel masalıyla paralellik kurularak işaret ediliyor son sayfalara yaklaşırken. Amansız bir kaçışın içindedir sevgililer, sonu belirsiz yolda asıl önemli olanın “Rapunzel gibi bir kez de olsa dünyanın güzelliklerini görebilmek” olduğu vurgulanır bir an.
Faruk Duman’ın roman dili bilinç akışını andırıyor; ama tam anlamıyla bilinç akışı da sayılmaz. Romanın kahramanı, zihninden geçenleri çoğu kez kısa ve kesik cümlelerle ifade ediyor. Bu cümlelerde bazı gramer kuralları bırakılarak zihnin özgürleşmesi sağlanıyor. Bağlaçlarla başlayan, bağ fiillerle biten anlatımlar, cümleleri farklı biçimde, kuralsızca birbirine bağlayıp, düş ve düşüncelerin birbirine ulanmasını sağlıyor; dolayısıyla zihnin akışı, “anlam ulanması” yoluyla özgür kılınıyor yazar tarafından. Arada kalan boşluklar da okurun yaratıcı imgelemiyle doluyor.
Faruk Duman, Ve Bir Pars Hüzünle Kaybolur’da, yaşamın, doğanın, ormanın özünü yoğunlaştırıp kitabın yapraklarına bir çiğ damlası gibi düşürüyor ve insanın yüreğinde hüzünlü bir tortu bırakıyor.
Hülya Soyşekerci – edebiyathaber.net (31 Mart 2012)

 

Eğitim Sen Batman Şubesi II. Şerzan Kurt Öykü Ödülü 2012

Eğitim Sen Batman Şubesi (Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası) Muğla Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü İkinci sınıf öğrencisi iken 12 Mayıs 2010 tarihinde, Muğla’da yaşanan öğrenci olayları sırasında uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybeden ŞERZAN KURT (1989-2010) anısına bir öykü ödülü düzenlemektedir.

Bu yıl ikincisi gerçekleştirilecek olan ödülün amacı; edebiyata özgün yapıtlar kazandırmak ve Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlallerine dikkat çekmektir.

Katılım Koşulları
1. Katılımcılar daha önce herhangi bir yerde (kitap, dergi, internet vs.) yayımlanmamış ve ödül almamış iki öyküyle yarışmaya katılabilirler.

2. Yarışmanın dili Kürtçe ve Türkçe’dir. Her dilde ayrı ödül verilecektir. Ödül paylaştırılmayacaktır.

3. Eserler 12 punto yazılmalıdır.

4. Öyküler 7 kopya olarak gönderilmelidir. Ayrıca eser sahibinin özgeçmişi (7 kopya olarak) iletişim bilgileri de başvuruda yer almalıdır. Son katılım tarihi: 15 Ağustos 2012
5. I. ŞERZAN KURT ÖYKÜ ÖDÜLÜ’nün sonuçlanmasının ardından hazırlanacak kitapta Seçici Kurul’un uygun göreceği eserlere yer verilecektir. Yarışmaya eser gönderenler bu hükmü kabul etmiş sayılacaktır.
6. Sonuçlar basın yoluyla açıklanacak olup,  ödüller ŞERZAN KURT’un doğum günü olan 8 Kasım’da gerçekleştirilecek bir etkinlikle verilecektir.

7. Ödül, özel olarak hazırlanmış bir heykelciktir. Para ödülü verilmemektedir.

Seçici Kurul
Adnan Binyazar, Ayşe Sarısayın, Jaklin Çelik, Hasan Özkılıç, Özcan Karabulut,        
Nejla KURT (Şerzan KURT’un annesi. Oy kullanmayacaktır.)

XELATA ÇÎROKAN YA ŞERZAN KURT A II. 2012
Eğitim Sen Şaxê Batmanê par ji bo bîranîna Şerzan Kurt(Şerzan Kurt dema li Zanîngeha Muğlayê de dixwend, li vir 12ê Gulana 2010an di pevçûneke di nav şagirtan de ji aliyê polîsekî ve hatibû kuştin) Xelata Çîrokan A Şerzan Kurt a I. li dar xistîbû. Îsal Xelata Çîrokan A Şerzan Kurt a II. li dar dixe. Ev xelata çîrokan li ser navê ŞERZAN KURT ji bo balê bikişîne ser binpêkirina mafên mirovan li Tirkiyê, bibe handan ji bo afirandina berhemên xweser û hêja yên wêjeyî tê dayîn.

ŞERTÊN TEVLÎBÛNÊ
1. Berhemên ku tevlî pêşbaziyê bibin divê berî niha li tu deverê(pirtûk, kovar, înternet hwd.) nehatibin weşandin.
2. Zimanê pêşbaziyê Kurdî (Kurmancî û Kirmanckî) û Tirkî ye. Ji bo her zimanekî wê xelatek bê dayîn, xelat nayê parvekirin.

3. Berhem divê bi 12 puntoyan hatibin nivîsandin.
4. Kesên ku tevlî pêşbaziyê bibin divê kurtejiyana xwe, navnîşana xwe 7 qopiyayên çirokên xwe bigihînin me. Dema dawî ya tevlîbûnê 15ê Gelawêjê 2012 e.
5. Piştî ku encama XELATA ÇÎROKAN A ŞERZAN KURT A II. eşkere bû, dê berhemên ku jûriyê maqûl dîtine wek pirtûkekê bên weşandin. Kesên ku tevlî pêşbaziyê bibin vê xalê dipejirînin.

6. Encamên pêşbaziyê wê bi rêya çapemeniyê bên eşkere kirin û xelat di 8ê Kanûnê de, di rojbûna ŞERZAN KURT de digel bernameyekê werin dayîn.

7. Xelat, peykerekê ku bi taybetî hatiye çêkirin e. Xelat wek pere nayê dayîn.  

DESTEYA HILBIJÊR
Ronî War, Dilawer Zeraq, Yaqob Tilermenî, Sîdar Jîr, Brahîm Ronîzêr, Ömer KURT (Bavê Şerzan KURT e. Wê ray bi kar neyîne.)

edebiyathaber.net (31 Mart 2012)

17. Tüyap İzmir Kitap Fuarı’nın Onur Konuğu Yaşar Aksoy seçildi

TÜYAP tarafından 14-22 Nisan 2012 tarihleri arasında düzenlenecek 17. İzmir Kitap Fuarı’nın onur konuğu Yaşar Aksoy olacak.

Yaşar Aksoy kimdir?

1947 yılında İzmir Karşıyaka’da doğdu. İstanbul Teknik Üniversitesi’nden (Y. Kimya Mühendisi-1971) ve Ege Üniversitesi’nden (Y. Endüstri Mühendisi-1976) mezun oldu. Mesleğinin yanı sıra 1965′ten itibaren İstanbul’da Akşam Gazetesi ve Türk Yolu dergisi, Demokrat İzmir Gazetesi, Yeni Asır gazetesi, Star gazetesi ve halen Hürriyet gazetesinde kültür sanat muhabirliği, kültür sanat yönetmenliği, araştırmacı ve köşe yazarı olarak çalıştı. Ege ve İzmir kültürü üzerinde yoğunlaşan kitapları yayınlandı.

Uluslararası İzmir Araştırmaları Merkezi’ni kurarak İzmir’i Fransa, İsrail, Yunanistan ve Amerika Birleşik Devletleri’nde tanıttı. İzmir Tarih Konferansları ve Gezileri’ni bundan 20 yıl önce başlatan Yaşar Aksoy’un yazıları, konferansları, kitapları ve sanat etkinlikleriyle yerel kültüre yaptığı katkılar sebebiyle Karşıyaka’da çocukluğunun geçtiği sokağa ve Asansör’de bir parka ismi verildi.

Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü’ne bağlı olarak “Devrim Tarihi” dersleri veren Yaşar Aksoy, 20 yıldır Çeşme Tarihi ve Kültürü’nü araştırıyor ve “Çeşme Arşivi”ni kurma çalışmalarını yürütüyor.

edebiyathaber.net (31 Mart 2012)

‘Otisabi’de en iyi bildiğim şeyi, kendimi çizdim’

Otisabi'nin çizeri Yılmaz Aslantürk, Pişmiş Kelle dergisinde "en iyi bildiği şeyi" çizmesi istenince "Başımdan Geçti Bunlar" başlığıyla hikayeler çizmeye başlamış. Ve o hikayelerin başkarakteri de kendisi yani Otisabi olmuş. Aslantürk, kadınlarla birlikte olmak için entrikalar çeviren Otisabi'nin sekste kırmızı çizgilerini anlattı.

Kadınlarla girdiği ilişkide entrikalar çeviren, oyunlar oynayan; pardösüsü, uzun favorileri ve Jaguar arabasıyla "sıra dışı" bir çizgi karakter Otisabi. Çizeri Yılmaz Aslantürk, "en iyi bildiği şeyi", kendisini çizerek başlamış hikayeye. Ev sahibi Nejat Amca ve komşusu Kaan da hikayelerde kadınlar dışındaki diğer karakterler.

Aslantürk, 12 yaşında bir kaza sonucu ikiz kardeşini kaybettikten sonra resim ve karikatür çizmeye başlamış. Güzel Sanatlar'daki eğitiminin ardından da mizah yolculuğu başlamış. Gırgır, Avni, Pişmiş Kelle dergisinin yanında gazetelerde grafikerlik yapmış. Okurları için bir fenomene dönüşen "Otisabi" karakteri de Pişmiş Kelle dergisinde çizdiği "Başımdan Geçti Bunlar" başlıklı hikayelerde ortaya çıkmış.

Yılmaz Aslantürk'le Otisabi'nin dizi projesini, ilişkileri, kadınların Otisabi'ye nasıl baktığını konuştuk.

Otisabi okurlarının şu sıralar en çok merak ettiği soruyla başlayalım. Dizi projesi ne durumda? Oyuncular belli oldu mu? Özellikle Otisabi’yi kimin oynayacağı merak ediliyor.
Otisabi’yi oynayacak oyuncu henüz netleşmedi. Dizilerde yan rollerde oynamış Otisabi’ye benzeyen, yetenekli bir oyuncu var, netleşmediği için söyleyip onu da heyecanlandırmayalım. Nejat Amca'yı Ali Erkazan oynayacak. Kaan karakteri için de birkaç aday var. Oyuncu olmayan, Kaan'a müthiş benzeyen, diken saçlı, çilli, konuşurken terleyen bir arkadaş, o olacak herhalde.

İnternette yayımlanacak, bir de Pay TV kanallarında D-Smart Sinema TV kanalında gece 11’den sonra yayımlanacak. Diyaloglarda kısıntıya, sansüre gitmemek için böyle bir şey tercih ettim. Bildiğimiz o 90 dakikalık dizilerden de olmayacak. 15'er dakikalık iki bölüm olacak. Hikayelerin aynı atmosferde çekilmesini sağlayacağız. Nisan sonu gibi yayında olacağız.

Neden interneti tercih ettiniz? 
Sansürlenmek zorunda… Nejat Amca küfürlü konuşan birisi onu biplediğimiz zaman hiçbir anlamı kalmayacak. Bir de ilişkilere dayalı haliyle seks de var gerçi abartılı gösterilmeyecek, usturuplu bir şekilde göstereceğiz. Sansürlemeyeceğiz de çok abartılı bir şey de olmayacak. Direk konu o olmayacak, o hikayede sonuç… Erkekler sevişmek için birlikte oluyorlar. Onu da ucundan biraz göstereceğiz.

Dizi projesinin ne kadar içindesiniz? Senaryo, oyuncu seçimlerine ne kadar dahil oluyorsunuz
Yapımcıyla o konuda bir anlaşmamız var. Çok olumlu, benim görüşlerimi çok önemsiyor. Oyuncu seçimlerinin hepsine katıldım. Hikayeleri senaryo haline getiriyorlar, ben tekrar modifiye ediyorum. Yıllar önce yazdığım dille şimdiki arasında çok fark var, biraz güncelleştiriyorum. Başta zaten her şeye burnumu sokucam.

Otisabi okurlarının şu sıralar en çok merak ettiği soruyla başlayalım. Dizi projesi ne durumda? Oyuncular belli oldu mu? Özellikle Otisabi’yi kimin oynayacağı merak ediliyor.

Otisabi’yi oynayacak oyuncu henüz netleşmedi. Dizilerde yan rollerde oynamış Otisabi’ye benzeyen, yetenekli bir oyuncu var, netleşmediği için söyleyip onu da heyecanlandırmayalım. Nejat Amca'yı Ali Erkazan oynayacak. Kaan karakteri için de birkaç aday var. Oyuncu olmayan, Kaan'a müthiş benzeyen, diken saçlı, çilli, konuşurken terleyen bir arkadaş, o olacak herhalde.

İnternette yayımlanacak, bir de Pay TV kanallarında D-Smart Sinema TV kanalında gece 11’den sonra yayımlanacak. Diyaloglarda kısıntıya, sansüre gitmemek için böyle bir şey tercih ettim. Bildiğimiz o 90 dakikalık dizilerden de olmayacak. 15'er dakikalık iki bölüm olacak. Hikayelerin aynı atmosferde çekilmesini sağlayacağız. Nisan sonu gibi yayında olacağız.

Neden interneti tercih ettiniz? 
Sansürlenmek zorunda… Nejat Amca küfürlü konuşan birisi onu biplediğimiz zaman hiçbir anlamı kalmayacak. Bir de ilişkilere dayalı haliyle seks de var gerçi abartılı gösterilmeyecek, usturuplu bir şekilde göstereceğiz. Sansürlemeyeceğiz de çok abartılı bir şey de olmayacak. Direk konu o olmayacak, o hikayede sonuç… Erkekler sevişmek için birlikte oluyorlar. Onu da ucundan biraz göstereceğiz.

Dizi projesinin ne kadar içindesiniz? Senaryo, oyuncu seçimlerine ne kadar dahil oluyorsunuz
Yapımcıyla o konuda bir anlaşmamız var. Çok olumlu, benim görüşlerimi çok önemsiyor. Oyuncu seçimlerinin hepsine katıldım. Hikayeleri senaryo haline getiriyorlar, ben tekrar modifiye ediyorum. Yıllar önce yazdığım dille şimdiki arasında çok fark var, biraz güncelleştiriyorum. Başta zaten her şeye burnumu sokucam.

Kadınlar da Otisabi karakteri üzerinden erkekleri tanıyor. 
Evet, “Seni seviyorum” diyor adam ama o günü kurtarmak için söylüyor. Şöyle bir şey var; erkekler ilişki başlatmayı biliyorlar ama ilişki sürdürmeyi bilmiyorlar. Sorun da orada çıkıyor zaten. İstiklal Caddesi’nde, kafede, barda kavga eden çiftler görüyorum. Kadın, canına tak etmiş bas bas bağırıyor. Ama adam “ne yaptım ben” diye bakıyor. Bir şey yapmıyorsun ki, bir şey yapsan o ilişki sürecek. İlişkilerdeki bu konuları anlatmayı seviyorum o yüzden Otisabi’yi çiziyorum.

Otisabi kadınlarla çok rahat ilişki kuruyor. 
Kompleksi yok çünkü reddedilmek onu yıkmıyor. Kadın onunla olacaksa değerli, istemiyorsa da asla ısrar etmiyor ya da gerilla gibi pusuda bekliyor, bir takım düzenekler hazırlıyor, oradan geçerken elde ediyor. Formülünü veriyorum aslında, ilişkilerin yürümesinin bir formülü var. Risklerini gösteriyorum.

Kadınlar buna tepki göstermiyor mu “biz bu kadar kolay mı elde ediliyoruz” diye. 
Tabii tepki gösteriyor. “Bu kadınlar nerede” diye erkekler de tepki gösteriyor. Elbette yok, böyle bir şey nasıl olsun. Bir adam olsun ve her akşam çıksın ve bulsun ve sonunda da istediğine kavuşsun. Öyle bir şey yok zaten. Öyle algılanmasının nedeni de bir sayfalık yer olduğu için başlayıp hızla bitmesi gerekiyor. Hiçbir ilişki o kadar kısa sürmüyor.

Kadınlarla arkadaşlığı hep evde, yatakta bitiyor.
Otisabi’den beklenen bir şey var: Kadınlarla beraber olacak. Bu “Süpermen niye evlenmiyor” gibi bir şey. Süper kahraman ne yani dünyayı kurtarırken gidip pazardan alışveriş mi yapsın. Bir beklenti var o beklenti Otisabi kadınlarla ilişkisi olacak ve bunda da başarılı olacak. Kurgusu bu kadar. Kadınla arkadaş olsa okurun beklentisi “onunla neden yatmadı” olacak.

'OTİSABİ'NİN DE KIRMIZI ÇİZGİLERİ VAR'
Kadınları elde etmek için oyunlar oynayan, entrikalar çeviren, birlikte olmak için her yolu mübah gören bir karakter. Hiç sınırları yok sanki…
Başarıya giden yolda her yol mübahtır. Ama her yol değil mutlaka bir takım kırmızı çizgileri, prensipleri var. Mesela; evli kadınla olmuyor, paralı seks yapmıyor, korunmasız seks yapmıyor.

Çizdiklerinizi erotik hatta pornografik bulanlar var.
Evet, var. Bu nereden baktığına bağlı. Otisabi’deki pornografi kısmı balonlarda. Her şey orada çok açık, net görünüyor. Yataktaki pozisyonlar falan yok, zaten usturuplu çiziyorum. Birebir göstermiyorum çok şart olmadıkça. Ya eli görünüyor ya bir bacak kalkmış oluyor… Balondaki o niyetler pornografik. Gerçek niyet orada çok açık göründüğü için rahatsız oluyorlar. Bir de kendisi de öyle düşündüğü için kendisini o kadar açık görmek istemiyor. Fermuarı açık yakalanmış ya da çatalı görünmüş gibi hissediyor ondan rahatsız oluyor.

Kadınlar ilişkilere daha çok emek harcadıkları için onlar daha bir derinlemesine bakıyorlar, anlıyorlar. “Bak yine yaptı ama helal olsun yapar” diyor. Bir okurla tanışmıştım. Bir arkadaşı hediye etmiş bir hikayeyi okumuş küfredip kaldırmış, birkaç gün sonra bir daha eline almış okurken “Aaa bunun aynısını yaptım” demiş sonra gerisi gelmiş.

'SUPERMEN DE TAYT GİYİYOR…' 
Otisabi yaz, kış pardösüsü üzerinde bir üniforma gibi hiç çıkartmıyor. 
Ben kendimi çiziyorum dedim ya benim de pardösüm vardı. Halâ da var pardösü giymeyi seviyorum. Bir çizgi roman karakteri olduğu için de okur gözünde netleştirmek gerekiyor. Okurun onu hatırlaması için objeler kullanması gerekiyor, bir marka gibi tasarlamak gerekiyor. O yüzden “ha bu Otisabi” desinler diye o pardösüyü çıkartmıyorum. Bu çizgi roman karakteri. Gerçek hayatta yaz-kış üzerinde olsa terlersin, pişik olur. Süpermen de tayt giyiyor, nasıl olacak? Deli derler adam öyle dolaşsa ama çizgi romanda öyle bir özgürlüğünüz var ve sonuna kadar kullanıyoruz.

Nejat Amca gibi bir ev sahibiniz oldu mu?
90'ların başında Kadıköy’de oturuyordum o zaman Nejat Amca gibi bir ev sahibim vardı. Emekli askerdi. Kadın Doğum Uzmanı bir doktor. Eşinden boşanmış, bakıcısıyla evlenmişti. Bütün para ona kalacak diye paniği vardı ve çok küfürbazdı. Ama aynı binada değildik. Kaan gibi bir komşum olmadı.

Hikayelerin sonunu hep bir yazıyla bağlıyorsunuz… 
Bir sayfa olduğu için kareler yetmedi. Orada, “şunlar oldu, bunlar oldu” diye yazma ihtiyacından çıktı. Ama şimdi o yazıyı seviyorum. Yine toparlayalım, şöyle bir sonuç var, kıssadan hisse gibi hikaye anlatan bir adam ya da günlük yazar gibi oluyor.

Otisabi dışında başka bir karakter yaratmak, başka şeyler çizmeyi düşünüyor musunuz?
Başka bir karakter yaratmak gibi niyetim yok bunu çizmeyi çok seviyorum. Ömrüm yetse 70 yıl daha çizerim. Tenten’e bakın adam ömrü boyunca Tenten’i çizmiş, Asteriks’i çizmiş. Niye kendimi riske atayım ki çiziyorum, okunuyor, her şeyini çok iyi bildiğim bir karakter. Bunu daha iyi nasıl yaparım derdindeyim. Her hafta hikaye bir öncekinden daha sert olsun, daha iyi olsun peşindeyim. Çizimde de öyle artık bilgisayarda çiziyorum ve işimi çok kolaylaştırıyor.

Yılmaz Aslantürk'ün her hafta Uykusuz dergisinde çizdiği Otisabi, Mürekkep Yayınları tarafından kitap olarak da yayımlanıyor. Serinin beşinci kitabı da geçtiğimiz günlerde çıktı. 

Göksel Durutuna – ntvmsnbc.com (31 Mart 2012)

Kadın Yazarlar Derneği, bu yıl 8 Mart’ta bir dergi çıkarttı: ‘F’

İzmir’de üç yıldan fazla bir zamandır faaliyet gösteren Kadın Yazarlar Derneği, bu yıl 8 Mart’ta bir dergi çıkarttı: ‘F’ dergisi. Adını ‘feminizm’den alan dergi tümüyle kadınlar tarafından hazırlandı.

Kadın Yazarlar Derneği’nin dergisi “F”nin ilk sayısı geçtiğimiz 8 Mart’ta çıktı. Cinsiyet ve cinsel yönelim ayrımcılığı yapmayan, nefret söyleminden, ırkçılık ve militarizmden uzak duran bütün kalemlere açık olan dergi; kadınların düşünce, deneyim ve birikimlerini birbirleriyle paylaşmaları için ufak da olsa bir yol olmayı hedefliyor. Derginin amaçları arasında kadına dair sorulara yanıt aramak, edebiyat, tarih, ekonomi, felsefe ve benzer birçok alanda kadınların var oluş biçimlerini sorgulamak, kadınların tarihe bıraktığı izleri görünür kılmak, feminist teori ve feminist bakış açısı konusunda derinleşmek, feminist dili ve düşünceyi tartışmak ve sanat ve edebiyatta cinsiyetçilikten uzak yeni bir dil arayışında bulunmak da var.

Şiirden öyküye, denemeden makaleye, fotoğraftan resme, şiire kadar her türlü katkıya açık olan dergide, çıkış tarihi itibariyle genel olarak ‘8 Mart’ı, kadın kurtuluş mücadelesini, kadına yönelik erkek şiddetini merkezine alan yazılara, şiirlere ve söyleşilere yer verildi. Derginin önümüzdeki sayıdan itibaren her sayıda farklı bir tema ile çıkarılması planlanıyor. Önümüzdeki sayının dosya konusu ise ‘Mahremiyet’…

‘F’ dergisini çıkaran ‘Kadın Yazarlar Derneği’ 27 Ekim 2008’de İzmir’de yaşayan bir grup kadın yazar tarafından ‘eril dilden uzak alternatif bir edebiyat yapmak, kadınların duygu, düşünce, deneyim ve değerleriyle üretilmiş yeni bir edebiyat peşinde olan kadın yazarları buluşturmak, onların birbirlerinden güç almalarına katkıda bulunmak’ amacıyla kuruldu. Daha önce de ‘Paylaşalım Öğrenelim’, ‘Tanıklıklarla 12 Eylül / Kadınlar Anılarını Paylaşıyor’ ve ‘Kadınlar Edebiyatla Buluşuyor’ gibi projeleri hayata geçiren dernek, kadınların kendi emekleri ve güçleriyle çıkardığı bu dergiyle birlikte İzmir’de kadınların kendi sözlerini söyleyeceği bir alan daha açmış oldu.

Üç ayda bir çıkacak olan ‘F’ dergisi, söyleyecek sözü olan tüm kadınların kendilerine güç katmasını, özünü, sözünü, bakışını paylaşmasını bekliyor. (

Kaynak : Hülya Anbarlı
Uçan Süpürge Yerel Kadın Muhabirler Ağı, İzmir

Bu haber 29 Mart 2012 tarihinde istanbuldasanat.org adlı sitede yayınlanmıştır.

En güzel masal filmleri

Masalların bu kadar popüler olmasının nedeni, herkesin mutlu son istemesi olarak gösterilirken, Associated Press ajansının en güzel masal filmleri listesinin başında "Pan'ın Labirenti" yer alıyor.

En güzel masal filmleri listesine giren diğer 4 film şöyle sıralanıyor: "Prenses Gelin, Uyuyan Güzel, Kırmızı Pabuçlar ve Manhattan'da Sihir."

Pan'ın Labirenti (2006): Guillermo del Toro'nun filmi, 2. Dünya Savaşı sonrasında geçen fantastik bir yolculuğun hikayesi. Küçük bir kız, 1944 yılı İspanya'sında faşist yönetimin korkularından, yeni taşındığı evin arka bahçesinde keşfettiği esrarengiz bir labirent sayesinde kaçar. Labirentin içerisinde yaşayan Pan adındaki yaratık küçük kızın tüm yaşamını değiştirir. Film, sinematografi dalında Oscar ödülü aldı.

Prenses Gelin (1987): William Goldman'ın romanından sinemaya uyarlanan film, bir kahraman tarafından kurtarılan güzel prensesin fantastik hikayesini konu alıyor. Başrollerinde Billy Crystal, Mandy Patinkin, Wallace Shawn, Robin Wright ve Cary Elwes'in yer aldığı filmde, imkansız bir aşkın öyküsü, büyükbaba tarafından torununa anlatılıyor. Birçok festivalden ödüllerle dönen film, Willy De Ville'ın imzasını taşıyan "Storybook Love" adlı şarkıyla, en iyi film müziği dalında Oscar'a aday gösterildi.

Uyuyan Güzel (1959): Walt Disney'in masal uyarlaması olan film, zamanında en pahalı film ünvanını aldı. Filmde kötü güçler tarafından lanetlenmiş bir prenses olan Aurora'nın bu kötülükle olan mücadelesi anlatılıyor. Filmin müzikleri olarak ünlü besteci Pyotr İlyiç Çaykovski'nin eserleri kullanılıyor.

Kırmızı Pabuçlar (1948): İngiltere yapımı olan ve 1949 yılında en iyi sanat yönetimi ve en iyi müzik dallarında iki Oscar ödülü alan film, Hans Christian Andersen'in masalından uyarlama. Film, genç balerin Victoria'nın, kendisini bir yıldız yapan gösterinin besteci Julian Craster'e aşık olarak ölümcül bir hata yapmasını konu alıyor.

Manhattan'da Sihir (2005): Filmde, peri masallarındaki ülkesinden Susan Sarandon'un canlandırdığı kötü ruhlu kraliçe tarafından kovulduktan sonra kendisini günümüz Manhattan sokaklarının katı gerçekliğinde bulan güzel prenses Giselle'in öyküsü anlatılıyor.

Kaynak: ntvmsnbc.com

“Yeraltından Notlar’a insanlığın el kitabı, sözlüğü gibi bir anlam yüklüyorum”

Bu yılın en çok merak edilen filmlerinden Yeraltı 13 Nisan’da vizyona giriyor. En son 2009’da Kıskanmak filmiyle karşımıza çıkan Zeki Demirkubuz; Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ının serbest bir uyarlaması olan filmde, Ankaralı bir memurun yalnızlığı üzerinden insanoğlunun çelişkilerine bakıyor. Demirkubuz’laYeraltı’ndan yola çıkarak Dostoyevski sevgisini, insanın çıkmazlarını ve “kötülük”e bakışını tartıştık.

Not: Bu söyleşi filmle ilgili gelişmeler hakkında bilgi vermektedir.

Sıkı bir Dostoyevskici olduğunuzu, hatta onu kardeşiniz gibi gördüğünüzü söylüyorsunuz. Dostoyevski’nin diğer eserleri yerine, Yeraltından Notları tercih etmenizin özel bir sebebi var mı?

Dostoyevski hikâyeleri ya da romanları arasında film yapma arzu ve isteğimin en zayıf gözükeniydi Yeraltından Notlar. Uzun zamandır Budala’yı çalışıyorum, Suç ve Ceza’yı da çok eskiden beri çalışıyorum, yedi-sekiz versiyon yazdım. Zaman zaman Karamazov Kardeşler’e yoğunlaşıyorum. Tabii bunlarla birlikte bir de kendi senaryolarım, hikâyelerim olunca insanın bayağı kafası karışıyor. Bu kitabın daha soyut bir yanı var. İki üç sene önce Bekleme Odası’nın devamını çekme düşüncesi oluştu. Bekleme Odası’ndaki yönetmenin beş, on yıl sonrasını çekecektim. Asistanıyla evlenmiş, çocukları olmuş ama adamın kafası hâlâ aynı çalıştığı için eşinden ayrılmış, ilişkileri çocukları yüzünden devam ediyor. Adam biraz sertliğini kaybetmiş, yumuşamış, hatta biraz komikleşmiş, her şeyi ve kendini alaya alabilen biri olacaktı. Fakat bunun ayarını bir türlü bulamıyordum, ciddiyetle mizahi tonların ağır bastığı bir şey arasında gidip geliyordu. Filmde eşim Nurhayat, ben ve kızım Yazgı oynayacaktık; kendi deneyimlerim üzerinden trajikomik bir film yapma düşüncesiydi. Bunlar üzerine derinleştikçe, insanlık durumlarıyla ilgili düşündükçeYeraltından Notlar’ı hatırlamaya başladım. Tekrar okuma ihtiyacı hissettim. Okuduğumda kitapta o güne kadar fark etmediğim başka şeyler görmeye başladım ve bu beni daha çok heyecanlandırdı. Bir işe başlayıp bitirdiğim zaman bunu klâsik bir iş gibi görmem, bu sanatta büyük handikaptır. Yaparsın, yıllarca emek verirsin en son aşamada çöpe atabilirsin, bunu yapabilmek lazım. Bıraktım öbür işleri ve Yeraltı’na yöneldim. Çünkü mesele olarak daha çok şey sunabilme imkânı vardı. Yeraltından Notlar’a insanlığın el kitabı, sözlüğü gibi bir anlam yüklüyorum. Dolayısıyla film yapma konusundaki bütün riskleri de barındıran bir şeydi bu. Çünkü Yeraltından Notlar’ın her cümlesi ayrı bir kitap konusudur. Bu açıdan da Dostoyevski’nin bütün kitaplarından daha güçlüdür. Böyle bir duygu oluştu ve bu duygu araya bir yaz girmesine rağmen bırakmadı beni. Böyle bir duygu yazın da devam ediyorsa, o yazın telaşında ve gündelik hafifliğinde de kendini unutturmuyorsa bir değeri vardır. Ondan sonraki kışla birlikte, iyice yükseldi bu duygu. Bu hikâyenin duygusu biraz kıştır. Havalar kapanıp kasvet çöktükçe o duygular artıyor nedense. Filmin ilk versiyonunda adam yine yönetmendi, sadece hikâyeyi değiştirmiştim. Ama sonra bu süreç anakronik bir biçimde ilerleye ilerleye hikâyenin gücünü artırmak, izleyicide oluşabilecek öznellikleri gidermek duygusuyla birlikte karakter Ankaralı bir memur olmaya doğru kendiliğinden gitmeye başladı.

Seyircinin de empati kurabileceği bir karakter Muharrem.

Hem empati kurabileceği hem de bana çok büyük alanlar açmaya başladı bu tercih. Mesele öz olarak aynı. Bir meseleyi entelektüel bir yönetmen üzerinden başlayıp, Ankaralı memura da inandırıcı kılabilme öğretici bir şeydi benim için. Fakat sinemanın edebiyata ve yazıya göre sorumlulukları daha nettir, açıktır ve risklidir. Bir şeyi göstererek anlatmaya çalıştığında gerçeklik duygusu, inandırıcılık meselesi daha acımasızlaşır. Aslında herkesteki ilk fikir şu, Yeraltından Notlar Dostoyevski’nin filmleştirilmesi en zor kitabıdır. Bu ilk açıdan bakıldığında doğru fakat çok derinine girdikten sonra ben tam tersi bir şey gördüm. Kitabın ikinci bölümünde iki tane çok sinematik olay var: Omuz çarpma ile başlayan aşağılanma hikâyesi ve yemekteki aşağılanma hikâyesi. Birinci bölümde ise bu olayların anlam ve içeriğine dair inanılmaz önemli bir yazı var.  Bütün bunları düşündükçe o küçücük kitap dev bir olanak haline geldi. Bu kadar felsefi ve tanımlayıcı bir metni sinemaya yansıtmanın handikaplarından kurtulmak için bir tek şunu yaptım; son beş altı ay tamamen unuttum kitabı, hiç bakmadım ve inanılmaz bir eliminasyona tabi tuttum. Bütün büyük lafları yavaş yavaş atıp, onlara karşı soğuyup, yabancılaşıp tamamen kendi gözlemlerime, gündelik hayatıma, bende bir duygu uyandıran, empati kurabildiğim olaylara yoğunlaştım. Muharrem’i insan kılacak, gerçek kılacak şeylere ağırlık vermeye başladım. İşte o kül hikâyeleri, televizyonla konuşma, yumurta yapma, akşam işten çıkınca ne yapayım kaygısı… Bunu yapmadığım takdirde ortaya soyut düzeyde, geveze bir film çıkma ihtimali vardı. Böyle anakronik bir biçimde gelişti diyebilirim.

Diyaloglar daha azdı önceki filmlerinize göre. Yeraltı’nda görüntü daha ön plânda sanki.

Ama yemek sahnesini düşünürsek, orada diğer filmlerden daha çok diyalog var. Diyalogların az ya da fazla olmasının benim için bir önemi yok. Hikâyenin, kahramanlara yüklediğim kişiliklerin bir sonucudur tercihlerim. Bu gevezelik yaparak da olabilir, sessiz kalarak  da.

Biçime biraz daha önem verdiğiniz söylenebilir mi? Görüntüler, mekânlar, ışık mesela…

Aslında çok da değil. Bu filmde diğer birçok filmlerimde kullandığımdan daha az, neredeyse sıfıra yakın ışık kullandım. Ama dijital çekmenin verdiği imkânlar çok büyük; hem sabır hem de zaman konusunda. Benim de zaman içerisinde daha olgun, tez canlılığımı denetleyebilen bir adam olmamın da etkisi oldu. Ama böyle görünmesinin en büyük nedeni aslında sinemadaki teknolojik seviye. Bugün ülke sinemalarında biçim denen şeyin ciddi bir kısmının ülkelerin teknolojik imkânlarından kaynaklandığını da söylemek lazım. Bu filmi dünyanın en iyi kameralarından biriyle çektim, en iyi “color” programlarından biriyle çalıştık. Dolayısıyla böyle bir film çıktı ortaya. Masumiyet bu imkânlarla çekilseydi benim en güçlü, sinematografik filmim olabilirdi. Ama ben estetiği ve fotoğrafı sinemada kendinden menkul bir şekilde kullanmaktan ve göstermekten nefret eden biriyim.

Biçim adamın yalnızlığını, hayatını da yansıtan bir şey olmuş aynı zamanda.

Artık daha sakin ve biraz da zamanın, yaşın etkisiyle, bir şeyi anlatmak için gereken mesafe ve vicdan duygusunun kendi açımdan daha olgunlaştığını düşünüyorum. Bu biraz da hikâyenin getirdiği bir şey, biçimi belirliyor bir bakıma.

Nedensizlik girdabında kendi içine düşen ve burada bataklığa saplanan bir adamın hezeyanını anlatıyorsunuz. Aslında biraz da mecburiyet belki görüntüler ve ışık üzerinden anlatmak?

Evet, onun başka bir yolu yok. Bunu başka türlü zaten çekemezsiniz. O adamın çalışacağı iş yeri, o sokaklar, evin içi aşağı yukarı böyle olur. Ama ben teknik süreçten iyice kurtulup baktığımda mekânlar, kostümler, sokaklar itibariyle o adamın hayatında olabilecek düzeyde bir kirin gözüktüğünü düşünüyorum

Buradan hareketle filmin sonunda Muharrem’in evini yıkması, kendi kişisel yıkımını simgeliyor diyebilir miyiz?

İlk bakışta böyle düşünülebilir. Fakat ben o konulara böyle düşünülebilecek bir alan açmama rağmen özünde başka türlü bakıyorum. O sahneyi düşünürken ve çekerken bu dediğin benim aklıma hiç gelmedi, senin söylediğin hezeyan da… Ben bunları gerçeklik duygusunun içinde ele alıyorum, aksi takdirde bu hikâyenin herhangi bir vicdanı kalmaz. Seyircide marjinal bir şey izliyorum duygusu yaratır ki ben bunun için asla film çekmem. Benim için neydi diye sorarsanız, en basit haliyle şu: Ben duygusu denilen şeyin ölçüsünü kaçırdığımız zaman ve bu ben’imizle kurduğumuz ilişkiyi derinleştirdiğimiz ölçüde bunun tahribat dışında başka bir yolu yok. Ben bu filmi şöyle bir düşüncenin sonucunda çektim; insanın, insanlığın en tarihsel mücadelesi kendi ben’ine karşı olan mücadeledir. Bütün dinlerin, ideolojilerin, geleneklerin, kültürlerin bu ben’i terbiye etmek, hayatımızda yarattığı acıları ve neden olabileceği tahribatı önlemek çabasının bir sonucu olarak ortaya çıktığını düşünüyorum.

Son sahnede egosu yükseldiği için mi öyle davranıyor?

Egosu yükseldiği için ve kendinden kurtulamayan, dışarıya bakamayan, artık başkalarını göremeyen, kendisiyle ve ben’iyle o denli bir bağ kuran biri olduğu için. Başka türlü de olabilirdi bu. Ben duygusunun bizi götüreceği bir mecrayı orada aslında hissettirmek istedim. Muharrem’i boş verin, ben kendi hayatımda da bunu yaşıyorum.

Muharrem’in asıl meselesi başkası olamayacağını bilmenin, kendi varlığına mecburiyetin krizi mi?

Aynen öyle. Nitekim bu çoğu zaman büyük bir farkındalıkla birlikte bile gidebiliyor. “Ben neden böyleyim? Değerli olanın farkına vardıkça neden bataklığıma daha çok gömülüyorum?” denilip, o bataklığa gömülme süreci devam ediyor. O aslında bataklığa daha çok gömülmenin görsel hali.

Ben şöyle de algıladım aslında o sahneyi. Temizlikçi kadınla kavga ediyor, kadın ona “Sana göstereceğim, bunun bedelini ödeyeceksin.” diyor. Muharrem de belki korkusundan yapıyor. Diğerleri beni tahrip etmeden önce ben kendime zarar vereyim diyor.

Yok, o kadar olamaz. Onu süreçle birlikte düşünmek lazım. Filmde gösterilen zamanın da daha öncesinde başlayan, adım adım gelen bir nokta oldu.

Film boyunca Muharrem kendi iç dünyasında sürekli bir yıkım yaşıyor zaten…

Evet.

Ama ötekilerle kurduğu ilişkide de öyle değil mi? Arkadaşlarım beni rezil etmeden ben onların karşısında kendimi rezil edeyim der gibi.

O da bir tür ben duygusu, kendinden kurtulamama halinin bizi düşürdüğü komik, duruma göre trajik, acı verici ya da utanç verici şeyler… Ben duygusunun böyle bir kültürel yapıda, insan ilişkilerinin böyle olduğu bir dünyada kaçınılmaz sonuçlarından biri bu.

Muharrem’in aşağılık duygusu da hep kibriyle iç içe. Ben duygusundan kastınız herhalde biraz da bu.

Tabii. Nietzsche’nin bahsettiği “Onlar hep birlikte, bense tek başımayım.” gibi.

Filmde sürekli ben-biz gerilimi var zaten. Yemekte zirveye çıkıyor bu. Yemek sahnesinin sonunda her iki taraf da kendini muzaffer ilân ediyor. Muharem ben onları yendim diyor ve şarkı söylüyor, diğerleri de birlikte şarkı söylüyor. Bu biz-ben hiç uzlaşamayacaklar mı?

Uzlaşılacak, uzlaşılmayacak diyemiyorum ama şöyle bir şey söyleyebilirim. Dostoyevski’nin bana gösterdiği en büyük gerçeklerden yola çıkarak: Bütün gerçek egodan geliyorsa ve olgular insan bilincinden yola çıkılarak anlaşılacaksa, davranışlarımızın “ben” dışında bir nedeni nasıl olabilir? Mesele bu aslında. Ben dediğimiz şey özellikle bizim ülkemizde, aslında toplumsallığı içeren her yerde toplumsal kriterlere tabi tutularak ya da geleneğe, genel kurallara tabi tutularak anlaşılan, bu yüzden de anlaşılamayan, hep bencillikle karıştırılan bir şey olduğundan çok kötücül bir biçimde ele alınıyor. Oysa ben duygusunun içerdiği yığınla birbiriyle çelişik şey vardır. İyilik duygusundan nedensiz kötülüğe kadar, utanç duygusundan kendini gösterme arzusuna kadar, mütevazılıktan egosantrikliğe kadar bir yığın şey. İnsan bunların toplamıdır. İnsanın karnında bunların hepsi durur.

Yeraltından Notlar’da bu bir kısırdöngüye dönüşmüyor mu? Suç ve Ceza’da kurtuluşçu bir havaya giriyor ama burada sanki o yok.

Dönüşmüyor bence. O dekora, kırma dökmelere aldanıp bir mutsuzluk tablosu okumak doğru değil. Çünkü artık başka bir adam olamayacağını öğrenmek, bir anlamda da gerçekle bir bağ kurmak anlamına gelir bu. Belki ondan sonra bu adam hayatını değiştirecek. Çünkü insanın hayat ve kendisi karşısında düştüğü en sert durumlardan biri yaşamak zorunda olduğu gerçekten çok, belirsizlik ve anlayamama durumundan kaynaklanır. Bir idam mahkûmunu aylarca yarın öldürüleceksin diye beklettiğinde bu adamın hissedeceği şeyle, iki gün sonra idam edileceksin denilen durum arasında çok büyük bir fark vardır. Muharrem’i şöyle ya da böyle bir ibret tablosu olarak ele almıyorum. Bu nedenle Yeraltından Notlar’ın öyle bir kısırdöngü haline dönüştüğü konusundan çok emin değilim. Böyle bir ihtimal de var. Ama gerçeği bulup, gerçeğe dokunup oradan başka bir varlık, başka bir varoluş oluşturabilme ihtimali de var. Kaldı ki ilk filmlerimden beri sürekli gerçeğe iyilikle, değerli olanla olduğu kadar, değersiz ve aşağılık olanla da varılabileceğini göstermeye çalışıyorum.

Filmin sonunda Muharrem kadınla baş başa kaldığında “İyi olmak istiyorum ama olamıyorum.” diyor. Burada olumlu manada bir kırılma yaşayacak mı, derken tekrar hayvani hırıltıyı çıkarıyor. En sonunda zaten kendini tekrar kendi içine gömüyor. Bir kısırdöngü, çıkış yok hissi uyandırıyor bunlar.

Tabii, benim filmlerime bir umut ya da çıkış kriteri koyarsan benim orada diyebileceğim bir şey kalmaz. Çünkü meseleye bir umut-umutsuzluk, çıkış-çıkışsızlık kriteriyle bakmanın, iyi niyetli de olsa, son tahlilde ideolojik ve bir iktidar öğretisine hizmet ettiğini düşünen biriyim. Yani umut ve umutsuzluğun insanlık tarihindeki en büyük ideolojilerden ve insanın kendini yanıltma, gerçeklerden uzaklaşma açısından en büyük tuzaklarından biri olduğunu düşünüyorum. O sahneyi yazarken ben de bir sürü soru sordum kendime. Ama bunun gerçekliğine dair bir hayat sezgim var ve bu nedenle yapıyorum tüm bunları. Bütün o hikâyede Muharrem’in gücünün yettiği tek insan, bilmediğimiz nedenlerden dolayı, o kadın. Belki kadının kişiliğinden kaynaklanıyor bu, iyilik duygusundan, belki de çaresizliğinden. Orasıyla ilgilenmiyorum zaten. Benim ölçüm, o sahnenin insani bir durum olarak inandırıcı gelip gelmemesi. Benim hayatım sürekli bunlara tanık olmakla geçti. Ben bunu İtiraf’ta da anlattım, hatta orada daha net anlattım: Kadını önce dövüp, öldürmeye kalkıp sonra da ayaklarına kapanması. Bu durum insani mi, değil mi? Benim ölçüm bu.

Peki değişimi nerede göreceğiz? Dediniz ki belki filmin sonunda adam bambaşka bir hayat yaşayacak.

Değişimi göstermek gibi bir derdim olmadı benim. Onu ben insanlara bırakıyorum. Artık değişemeyeceğini, yani gerçeği kabul etmek bir değişimin başlangıcı olabilir mi, olamaz mı; ona artık izleyen karar versin.

Olumsuz bir tablo değil diyorsunuz.

Ben bir defa garabete, kötülüğe, utanca böyle bakmıyorum. Kişiliği ve yaşam duygusu olan bir insan ki insanlık tarihi bunun örnekleriyle doludur. Mesela pişmanlık duygusunun insan olma anlamında en değerli duygulardan bir tanesi olduğunu düşünüyorum. Düşünen bir insan neden bu konuya dediğim gibi baksın ki? Utanç duygusunun bir değeri varsa eğer, pişmanlık duygusunun bir değeri varsa bu hissettiğimiz utanç ve pişmanlık duygusu neden bir değişimin başlangıcı olmasın? Doğru değil mi? Bir kişisel ilişkinde bir insanın utandığını görmek seni umutlandırıcı bir şey olmuyor mu?

İnsan hayatında bir kırılma diyorsunuz.

Evet, sen bundan etkilenmez misin? Sen bunu umutlu bir duygu olarak görmez misin? Birinin utandığını görmek, kötülükte ısrar eden birinin bir aşamada kendinden utandığını, başını önüne eğdiğini görmek umutlu bir şey değil midir?

Umutludur ama pişman olduktan sonra devam ediyorsa…

İşte onu bilmiyoruz.

Muharrem pişman mıydı sizce?

Onu bilmiyoruz. Ben hiçbir zaman hiçbir filmimde öyle bir şeyi anlatma iddiasında değilim. Ben meseleyi koyup, kendimce anlamları oluşturum. Gidişat üzerinde hiçbir zaman böyle bir iddiada bulunabilecek biri değilim, bulunanlara da asla inanmam. O zaman daha açık konuşalım: İdeolojilere, toplumsal düşüncelere, dinlere dair taşıdığım kuşku ve koyduğum mesafenin nedeni bu zaten.

Muharrem, toplumun, siyasetin, bürokrasinin, otoritelerin kurguladığı birey olmaya karşı bir direnç sergiliyor diyebilir miyiz? Ankara’yı tercih etmeniz ya da Muharrem’in bir memur olması da bu açıdan anlamlı.

Aynen öyle. Bu filmi çekmemin birkaç tane önemli dürtüsünden bir tanesi budur. Çünkü bir ülkenin değerleri demek, bir ülkenin genel ahlâk anlayışı -ki bu bence çok yanlış bir terim ahlâk hiçbir zaman genel bir şey olamaz-, bir ülkenin düzeninin insanlara öğrettiği en temel şeylerden bir tanesi şudur: İnsanların kişilikleriyle, gerçekleriyle değil,  kimlikleri, nüfus cüzdanları, toplumsal konumlanışı itibariyle ele alıp böyle bir varlık haline getirme çabasıdır. Düzen ve iktidarların yapabildikleri oranda güçlenmesinin en büyük nedenidir. Düz baktığımız zaman, Muharrem memur ve kurgunun bir parçası. İşte Yeraltından Notlarkitabının iddiası da bu. Benim de bu filmi yapma iddia ve dürtülerimden bir tanesi. İktidarlar, düzen duygusu bunu böyle algılar. Ama onun gerçeğine gittiğiniz zaman siz o gördüğünüze inanmayın, çünkü bu adam boyun eğiyormuş, size uyuyormuş gibi görünse de başka bir hayatı var. Camus’nün söylediği “İnsan söylediklerinden daha fazla sakladıklarıyla insandır.” meselesi gibi. Bu da bu filmin iddialarından bir tanesi.

Muharrem burada tüm bu sahte ilişkilere karşı durarak özgürleşiyor mu? Bu bir özgürleşme süreci midir? Böyle bir özgürleşme insanı nasıl bir noktaya taşır?

Yaşadığımız her şey, ahlâklı-ahlâksız, iyi-kötü, doğru-yanlış her şey özgürleşmeye hizmet eder. Ama burada bu kavram kullanıldığı ve bir kriter haline geldiği zaman benim kendimi iyi hissetmediğim şöyle bir durum oluşuyor. Bu özgürleşme dediğimiz şey bir sınırı olan, şu şu şu olduğu zaman gerçekleşen bir şey olmadığı, bir süreç olduğu için ben buna özgürleşme desem bile özgürleşmenin bu ideolojik tanımı yüzünden böyle bir parantez açmak durumunda kalıyorum. Her insan, bırakalım Muharrem’i, ertesi güne uyanan her insan, o gece ölmeyen ve bir gün daha yaşayan insan biraz daha özgürleşmiş demektir aslında. Tabii bu özgürleşmeye nasıl bir anlam yüklediğimizle de ilgili. Hadi o kadar korkmayayım, çekinmeyeyim angaje olmaktan. Yanlış, doğru çok önemi olmadan şöyle baktığımızda hikâyeye, olup bitene ve kahramanlara; doğru ya da yanlış önemi olmadan itiraz eden, daha insan olmaya çalışan adam elbette Muharrem’dir.

Ama iki türlü hali var: Bir yandan üst-insan, belki kendini öyle hissediyor, bir yandan da uluyor, hırıldıyor. Hayvan sesleri ile insan olmayı da reddediyor gibi bir durum var.

Hayır, hayır.

Ya da insan olmak, en özüne gittiğimiz zaman durum bu mudur, hayvanlaşmak mı?

Çok güzel. Bakın, orada bu sahip olduğumuz bilgi ve kavramlara karşı acımasız bir şüpheciliği sürekli taşımamız gerekiyor. Bunu böyle gösterişçi bir okuma ile ele aldığın zaman hemen dediğin gibi söylenebilir. Sadece o değil, o belgesellere duyduğu ilgi, köpekleşmesi, o balıklar… Ama benim için şöyle bir şey bu: Hayvanla empati kurabilmek bir insanın hayvanlaşma eğilimi taşıdığına mı daha çok delalettir?

Ben hayvanlaşmayı olumsuz olarak söylemedim.

Ben o anlamda almadım zaten. Hayvanla empati insanlaşma eğilimine daha çok yöneldiğini gösterir. Çünkü böyle bir empatiyi gösterebilme gücü, bir hayvanla bire bir empati kurma, ondan kendine bir şey alabilme gücü göstermek bence insanlaşmaya dair bir şeydir.

Ama orada ulumasını ve kadına hırıldamasını nasıl açıklıyorsunuz?

Küçük bir oyun o.

Ama kadını kovuyor. Oyun olarak görmek basitleştirmek olmaz mı?

Hayır, hayır. Ben sadece ondan bahsetmedim, ulumaktan da bahsettim. İğrenç bir şarkıyı duyarsın ve kafana takılır. Dersin ki ya ne yapıyor bu insanlar, ne kadar iğrençleşti dersin. On adım yürürsün bu fikrini unutursun, bakmışsın taklit etmeye çalışıyorsun. Ben bu filmleri yaparken, oturup da anlamlarıyla değil de zaman zaman nedensiz, zaman zaman gözleme dayalı yaklaşmaya çalışıyorum. Zaten insanın akli olduğu kadar akıldışı bir varlık olduğunu duyumsatmak üzerine bir film ve roman bu.

Sizin çok dillendirdiğiniz bir şey bu, insanın akli olduğu kadar akıldışı bir varlık olması. Bu vurgu herhalde diğer filmlerinize nazaran en çokYeraltı’nda var.

Evet, en yüksek ve en açık olduğu film. Yıllardır bu fikir diğer filmlerimde hep muğlak bulundu. Yıllar önce hatırlıyorum, bu şey uğruna bir film yapacağım dedim. Ve bu film o film işte. Muharrem’e ve insana, kurgusal bir varlık haline getirme çabalarının bir parçası olarak sürekli akli olan dayatılıyor. Bu sürekli duygumuzun inkârına neden olan, bizleri sürekli sığlaştıran, sürekli düzenin ve iktidarın bir parçası haline getiren -ki ben kapitalizmin en büyük gücünün burada olduğunu düşünüyorum-  bir süreç. Dostoyevski, Nietzsche gibi adamların -ki üzerine kitap yazdı Nietzsche bunun- bu kadar basit gibi gözüken bu meseleyi delirecek kadar önemsemelerinin nedeni bu. Ben bu filmi yapıp da sloganlaştırıp, insanlara bir şey anlatmak isteyen adam pozisyonuna düşmek istemediğim için imtina ediyorum. Bu romantik bir muhaliflik duygusu değil. Ben buna yıllarımı verdim. Dostoyevski kadar üzerine kafa patlattım. Orada, akıldışılığındaki aklı da hissetmeye başladım. Yeraltından Notlar romanın en büyük mesajı şu: İki kere iki dört demek zorbalıktır, yaşasın iki kere iki beş, der. Yani özgürlüğü ve insanlaşmayı iki kere ikinin beş olduğuna inanmak olarak algılar. Şimdi bu aynı zamanda bir itirazdır. Muhaliflik duygusudur.

Ama ondan sonra iki kere iki beşin iktidarı gelmeyecek mi?

O apayrı bir konu. Şu andaki derdimiz iki kere iki dördü yıkmak.

Ama akıldışılığı da akılla savunuyorsunuz. O da akılın bir parçası değil mi?

Akıldışılık dediğimiz zaman aklı inkâr etmek anlamına gelmiyor. Sonuçlarını yaşadığımız akıldan bahsediyoruz. Yani akıldışılık, Nietzsche’nin o akıldışılığa yaptığı vurgu, aklı inkâr etmek değildir. Aklını belki bugüne kadar yeryüzünde en üst düzeyde kullanan adamlardan biri olarak bunu zaten yapamaz. Ben de yapamam. Ama muhakeme gücünden yoksun bir akıl vardır. Ya da akıl gibi görünen bir öğreti de çoğu zaman akıldır. Bugün koskoca insanlara doğdukları andan itibaren bir şeyler öğretiliyor ve bu insanlar ben akıllıyım diye, gerçekte kendine ait hiçbir bağ olmadığı halde bunların taşıyıcılığını yapıyor. Akıl dediğimiz şey, şüphenin ve sorgunun sonucu, bir vicdan muhakemesiyle elde edilen pür deneyim ya da bilgidir.

Kavramları şöyle algılamayın, böyle algılamayın diyorsunuz ama onları da algılamayınca bir belirsizlik ortaya çıkıyor. Muhalefet nasıl olacak?

Evet başka bir çarem yok.

Çözüme dayalı bir muhalefet değil o zaman bu.

Doğru.

Başta konuştuğumuz kısırdöngü de bununla alakalı değil mi?

Haklısınız, bunu kabul ediyorum. Çünkü adalet, adil bir dünya duygusu, dünya derdi olan, insanca yaşamak gibi bir derdi olan bütün insanların bana fikirlerim ya da filmlerimi izledikten sonra söyledikleri bu, ki bu insanlar Müslüman olabilir, sosyalist olabilir. Benim konumlanışım açısından aşağı yukarı hepsi aynı. Bunu kabul ediyorum. Orada bir haklılıkları var. Ama bu haklılık nedenleri itibariyle bir haklılık değil, sadece sonuç. Ben daha büyük, derin bir yerden itiraz ettiğimi düşünerek burada ısrar ediyorum. Bunu anlıyorum ve hak da veriyorum. Ama insanın doğası gereği böyle bir adalet duygusunun, böyle bir adil dünya özleminin hiçbir şekilde gerçekleşmeyeceğine dair fikrim varsa ben de bir şey yapamıyorum bu konuda.

Paralel olarak filmde tamamen bir değersizlik duygusu, sinematografisi var. Bütün bu değersizlikten sizin üretmek istediğiniz değeri tanımlamanız mümkün mü?

Yıllardır bunun açıklamasını yapmakta çok zorlanıyorum.. Bunun açıklamasını yapmak zorunda kalmak beni biraz utandırıyor doğrusu. Yani görüntüde haklı gibi gözükse de gerçekte haklı olmayan şöyle bir durum var. Bir adam hem özyaşamı itibariyle hem ahlaki dertleri itibariyle böyle bir şeyi neden anlatsın, neden bu alanda gezinsin? Bu adamın bunları anlatmakla ilgili gerçek derdi, özlemleri ya da arayışı bu kadar mı muğlak? Bu, benim bu ülkede tabi tutulduğum en büyük acımasızlıklardan bir tanesi. Bireysel olarak yaşadığı çok ağır şeylerden bile hiçbir zaman şikâyet etmemiş biri olarak bu konu beni bayağı üzüyor. Bir insanın sekiz-dokuz tane film yapıp, yirmi senedir bu meselelerle ilgili hiçbir beklentisi olmadan uğraşması için deli olması lazım zaten.

Aslında sorum sadece Yeraltı filmi içindi.

Bir açıdan bakıldığında bütün filmler için söyleyebiliriz bunu. Daha açık söyleyeyim o zaman. Doğruyu gösterme meselesi çok karışık bir mesele. Ben zaten gerçeği de göstermiyorum, gösteremem de zaten. Ben sadece gerçeği duyumsatmaya çalışıyorum. Hem bir film yapacaksın hem soruları ve kuşkuları ön plâna çıkarmaya çalışacaksın hem de açık şeyler söylemekten, didaktik olmaktan imtina edeceksin. Çünkü bunlar bir sanat yapıtının vicdanını ve ruhunu zedeleyen, sanat yapmayı gereksizleştiren bir durum.

Biraz tartışmak istediğimiz, filmlerdeki muhalif hava. Siz bireyleşmeyi bir muhalefet olarak görüyorsunuz, kollektivizme karşı şüphenize de katılıyorum, orada bir sıkıntı yok. Ama Muharrem’in içsel durumu nasıl muhalefet yaratabilir ki?

Ben o cümleyi hiçbir zaman kullanmadım. Ben muhalefet yapmıyorum.

İki kere iki dört yerine, iki kere iki beş diyorsunuz. Düzene yönelik bir muhalefet yok mu Yeraltı’nda?

Bu her şeyden önce bir tür düzen eleştirisidir. Ama düzen eleştirisidir derken, mesela muhaliflerin de eleştirisi anlamına gelir. Muhaliflerin de içinde olduğu… İki kere iki dört değil de beş meselesine ben biraz buradan bakıyorum. Nietzsche ya da Dostoyevski’ye yakınlık hissettiğim yan daha çok bu. Orada muhalefet meselesi işin içinde girdiğinde konu biraz çetrefilleşiyor. Çünkü benim buna yüklediğim anlam biraz karışık. Anlaşılacak derecede basit bir film bence Yeraltı. Ama filmi okumaya gelince, mesele böyle bir hâl alıyor. Şimdi muhalefet falan boş verin, insanın tanımına dair gördüğüm başka bir şey var. Biraz önce konuştuğumuz yer; bana bir memur, bir işçi sunuyor düzen…

Ama siz düz bir memur göstermiyorsunuz ki, o zaman düz bir memur gösterirdiniz. Sonuçta kurgulanmış memuru eleştiriyorsunuz. Eleştiri de mi demeyelim?

Ben şimdi Muharrem’in düz bir memur olduğunu iddia etsem sana.

Tamam, kabul ederim.

Ben yüzlerce adam ile delillendirebilirim sana bunu. Orada işte senin gerçekle kurduğun ilişki ile benim gerçekle kurduğum ilişkiye gelir konu. Çünkü ben biraz önce dediğim gibi, insanın gösterdikleriyle, söyledikleriyle değil sakladıklarıyla insan olduğu düşüncesi üzerine film yapıyorum. Mesela bir köye ya da kasabaya uzaktan bakarız ve ne kadar şirindir deriz. Biraz içerisine girdiğin zaman her yer bir gayya kuyusudur. Benim anlatmaya çalıştığım şey bu: Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bunu Amerikan filmlerindeki paranoid bir mesele olarak söylemiyorum. Üstelik iyi bir şeydir bu. Ben mesela insanların geceleri vahşi, çok kötü şeyler yaşayıp, büyük günahlar işleyip, gündüz yine normal olmaya çalışmalarını, gündüz iyi insanmış gibi gözükmeye çalışmalarını iyi bulan biriyim. Buna ikiyüzlülük bile demiyorum. Ama görüntünün, artık böyle ideolojik bile olmaktan çıkıp büyük bir yanılsama haline gelmesiyle, gerçeğin her geçen gün büsbütün dışlanan, yok sayılan bir şey haline gelmesiyle ilgili bir derdim var. Muharrem de bu derdin bir sonucu.

İnsanın sakladıklarının da kurgunun bir parçası olmadığını nereden biliyoruz?

Bilmiyoruz. Muhtemelen öyledir ama o başka bir şey.  Mesela benim devrimlere dair duyduğum inançsızlığın nedenidir bu. Çünkü bir ülkede bir devrim olur, devrimci gözüken şey bir süre sonra bir önceki iktidarın yerini alır. Zaten duyumsatmaya çalıştığım fıtrat işte bu.

Görüntünün ardında saklı bir Muharrem var ama o Muharrem’in de sahici olduğunu nereden biliyoruz?

Ben Muharrem’e bir sahicilik iddiasında bulunmadım. Öyle bir kriterim de yok. Ben zaten hiçbir filmimde kahramanlar, iyiler-kötüler diye ayırmam karakterleri. Bir de ben bir şeyleri cevaplamıyorum gerçekten.

Eşeliyorsunuz sürekli…

Sorular soruyorum ve bunu yaparken de en insani hakkımı kullanıyorum. Ben de böyle bir insanım, benim kafam da böyle çalışıyor. Filmlerim ikiye bölüyor insanları. Bazılarında benlik durumları yüzünden inandırıcı olmadığı hissi, böyle olur mu duygusu geliştiriyor ya da bunu kabul edersek bunun ucu nereye gider duygusu… Ama aynı zamanda da sokağa çıktığında, kendi hayatında karşılaştığında evet diyorsun. Muharrem de aynı şekilde ikiye bölüyor insanları. Eskiden sıkılıyordum bu durumdan, kızıyordum hatta, kimse beni anlamıyor diyordum.  Ama giderek bunu daha çok önemsemeye başladım. Bu izahı zor bir şey… Zaten bu benim sinemadaki iddiam. Yoksa ben niye 12 Eylül filmi çekmiyorum çünkü benim için izahı kolay bir şey bu. Hâlbuki beni korkutan anladığım şey değil, belirsizlik. Ben insanlara eğlence ya da mesajlar vaat etmiyorum, muğlaklık vaat ediyorum. Çünkü bu izahsızlığı ben en mutlu olduğum zamanlarda da yaşıyorum. Ben mutlu bir adamım, iyilik duygusunun egemen olduğu, inanılmaz yaşam sevinci olan bir adamım ama bu işin bir yanı. Bir taraftan o izahsızlık, kendi kendime kaldığımda sürekli aklımda olan bir şey. Çünkü izah etmek için genel olana, verili olana, öğretili olana ve egemen olana teveccüh göstermek durumundasın. O yetmediği zaman işte bu izahsızlık ve belirsizlik duygusundan ötürü, karanlık bile olsa, burada bir şeyler yapmayı daha ahlâki buluyorsun.

Yeraltı’nda da diğer filmlerinizde de sürekli kendi üstüne kapanan bir anlatım var. Bu anlatım kendi içinde ne kadar çeşitlenmeye müsait? Bunu sizin genel filmografiniz için de sormak istiyorum. Çünkü filmleriniz bir yerde de tefekkür süreciniz, sizi nereden nereye taşıyorlar?

Çok doğru bir soru bu. Ama şu çok net, benim hiçbir zaman böyle bir amacım, nereye, kim gibi açık sorularım ve dolayısıyla da açık cevaplarım olamıyor. Çok yenildiğimi, çok yorulduğumu hissettiğim zaman, artık dur dediğimde kendi kendime sorduğum dertler bunlar. Ama bu bir yanıyla da vicdan haline geldi. Öyle bir şey yok, yani bu bir yere gitmez.

Yani kendi içinde döner durur.

Evet, bu kendi içinde döner durur, dediğin gibi. Gitmek gibi bir amaç belirlediğimde, o zaman ben bu filmin sonunu şöyle bitirmem lazım. Mesela Muharrem o kadına ağlar, sonra o ani kötücüllük yerine, iyi bir şey yapma namzedi haline gelir. Sokağa çıkar, evi temizlemeye kalkar.

Böyle bir şey beklemiyoruz sizden. Şok oluruz herhalde.

Böyle bir şey gerektirirdi. O zaman filmlerin hiçbiri olmazdı. Kader’in sonu o zaman öyle bitmez. Aksi takdirde ideolojik dilin bir parçası haline gelmeye başlardı. Yani Lermontov’un  “tatlı yediğiniz yeter, mideniz bozuldu, biraz da acı yeme zamanı”, diyerek Çağımızın Bir Kahramanı’nı yazma refleksini taşıması gibi bir şey bu.

Dostoyevski ile bu kadar hemhal olmanız muhakkak eserlerinizi zenginleştiriyor fakat bu kadar etkisi altında olmanın ifadenizi sınırlandırdığını da düşünüyor musunuz hiç?

Sınırladığı gibi göründüğünü biliyorum. Ama beni sınırlayamaz. Aksine beni beslediği için böyle bir ilişki var. Ama bunun böyle ya da daha kötü, daha farklı şekillerde göründüğünü görebiliyorum. Bu benimle de çok ilgili değil. Çok net hatırlıyorum ki ben çocukluğumda da bu temalarla ilgiliydim. Hayata belki sezgileriyle de olsa böyle bakan biriydim. Gösterilenin arkasında başka bir şey arardım. Mesela ilk acıyı fark ettiğim an, bana top alınmadığı ya da babam beni dövdüğü için değildi. Her gün hortumla dayak yerdim ama hiç acı çekmezdim. Canım acırdı da ruhum acımazdı. Bir gün sıcak bir yaz tatilinde okula gittim. Bomboş okul, iki tane çocuk bahçede top oynuyor; güneş, ter… Neden bilmiyorum ben ilk acıyla o gün orada, hiçbir neden yokken tanıştım. Böyle bir insan olduğum için bir gün tesadüfen Dostoyevski’yle karşılaştığımda sahiplenmeye başladım. Ama bu Dostoyevski yüzünden olmadı tam olarak, ben öyle bir çocuk olduğum için oldu. Ben binlerce yazı okudum. Mesela Balzac’tan da çok etkilendim ama Dostoyevski’ninki farklı oldu. O güne kadar belki anlatamadığım, kendime göre bile dillendiremediğim şeyleri anlatmamın faydası oldu ve bana bir ufuk açtı.

Aslında hiç Dostoyevski’ye atıf yapmadan da yapabilirdiniz.

Çok kolay yapardım.

Yapıyorsunuz da.

Yapıyorum zaten. Şu kadarını söyleyeyim: Ben Yeraltı'nı kimseye hiçbir şey söylemeseydim, ismini de başka bir şey koysaydım, hiç Dostoyevski’yi dillendirmeseydim, kim bana bir şey diyebilirdi ki?

Engin Günaydın ilk başında aklınızda mıydı?

Değildi. Bekleme Odası kaynaklı olduğu için her aşamada senaryo, karakter ve öyküler sürekli değişti. Dolayısıyla kimin olabileceği konusuna girmek bayağı bir angajman olurdu. O yüzden hiç girmedim ona. Zaten ben hiçbir dönemde bunu yapmıyorum. Teknik anlamda son ana kadar o olanağı kullanıyorum ki her an daha iyi bir seçenek olabilir diye. Ama Engin aklıma geldiği zaman da hiçbir tereddüt etmeden direkt yakıştırdım ona. İyi iki de olmuş, benim filmlerim oyuncularla ilişkiler açısından çok kolay geçmiyor. Artık hayatım boyunca hem insan hem de oyuncu olarak benim için çok önemi insanlardan biri.

Daha önceki filmlere göre burada oyuncu-yönetmen ilişkisi farklı mıydı?

Evet. Biz daha önce Yazgı’da çalıştık. Onun da benim de tam anlayamadığımız bir şekilde, biraz da talihsiz bir şekilde oldu. Sonucu iyi oldu aslında, ben çok beğeniyorum orada da. Onun olabilirliği duygusu çok iyi geldi. Sonraki ilk görüşmemizde edindiğim duygu çok iyiydi. Ama asıl iyi şeyleri belli zorlukları aştıktan sonra bulduk. Onu bu kadar sevmeme neden olan şeylerden bir tanesi de o zorlukları aşabilme gücü göstermesi. Oyuncuların şöyle bir masumiyeti vardır, buna klâsik anlamda masumiyet demiyorum, iyi oyunculuk-kötü oyunculuk meselesi bence ikinci, üçüncü plândaki bir şeydir. Oyuncunun iyi mi, kötü mü olduğunu en fazla yeterli emek vererek yazdığınız bir tekst, setteki hazırlığınız, set öncesi hazırlığınız, neyin peşinde olduğunuz meselesi belirler. Oyuncuya kötü bir tekst verip, dünyanın en iyi oyununu oynatamazsınız. Sinema bunun örnekleriyle dolu.

Söyleşiyi gerçekleştirenler: Celil Civan, Tuba Deniz

Kaynak: hayalperdesi.net (30 Mart 2012)

CerModern’de ‘Eleştirel Roman Okuma Seminerleri’ başlıyor!

 

‘Eleştirel Roman Okuma Seminerleri’ üst başlıklı atölye etkinliği, CerEdebiyat ve Dünyanın Öyküsü dergisi işbirliği ile 6 Mayıs 2012 tarihinden başlayarak Ankara’da, CerModern yerleşkesinde gerçekleştirilecektir. 

 

Yazar A. Galip’in yürüteceği atölye / seminer programı, on iki hafta süreyle her Pazar günü 11.00-13.00 arasında, ikişer saat olacaktır. Öngörülen toplam yirmi dört saat içinde, katılımcılara roman türleri, romanın geçirdiği evreler, roman kuramı ve akımların özellikleri, roman sanatının sorunları, (roman yazmak isteyenlere somut örneklerden hareketle) romanların hazırlanma ve yazılma süreçleri hakkında bilgi verilecek, öneriler sunulacaktır.

Atölye çalışmaları, diğer bir deyişle Eleştirel Roman Okuma Seminerleri, bir yöntem olarak etkin katılımı ve yaratıcılığı benimsemektedir. Okumak pasif bir eylem değildir. Yaratıcılık okumayla başlayan bir süreçtir. Okumak, sadece bilgilenmek diye değerlendirilmemelidir. Okumak, aynı zamanda doğru bağlantılar kurmak ve hayal gücünü canlandırarak yeni olanaklara kapı aralamanın ilk adımıdır. Eleştirel Roman Okuma Seminerleri, eleştirel okur-yazarlık üzerine yaratıcı bir paylaşım süreci olarak kurgulanmakta ve adlandırılmaktadır. Okumayı öğrenmek, atölye çalışmaların giriş derslerini oluşturmaktadır. Eleştirel Roman Okuma Atölyesi, temel edebiyat metinlerinin ve aşağıda adı verilen romanların nasıl okunacağı sorusuyla başlamaktadır. Bu çerçevede katılımcılardan derslerden önce aşağıda adları verilen kitapların okunması istenmektedir.

Her okurun mutlaka yazar olması gerekmez, ama yazar olabilmek için iyi bir okur olmak zorunludur. İyi bir fotoğrafçı, iyi bir sinemacı olmanın koşulu gördüğünün, izlediğinin ne olduğunu bilmekten ve onun benzerleri arasındaki yerini ayırt etmekten geçer. Romanı eleştirmek, eş deyişle değerlendirmek, öncelikle onun ontolojisini, varlığını ortaya koymak ve hakkında doğru, geçerli önermeler kurmakla başlar. Bu da roman okuyucusuna belirli kültürel eşikleri aşmış olma zorunluluğu getirmektedir. Atölye çalışmalarında okurlardan yazar kadar edebiyat ve roman bilgisine sahip olmaları beklenmektedir. Bir diğer beklenti, roman okumalarının katılımcılara bu donanımı sağlamasıdır
Her atölye çalışmasında, kendi alanını tarihsel bir perspektifle ele almanın yanı sıra, teknik bilgileri, o türe özgü temel soruları ve sorunları topluca tartışma ortamı sağlaması amaçlanmaktadır.  Atölye çalışmalarında sanat kuramları, akımları, manifestoları tartışılacak, tarihsel bir yer edinmiş romanlar eleştirel olarak değerlendirilecektir.

Seminerlerde okunacak romanlardan hareketle aşağıdaki konu ve sorular tartışılıp yanıtlanacaktır:

Okuma-yazma ilişkisi ya da metne götüren yollar
Edebiyat bilgisi ya da edebi olan nedir?
Yazın türleri ve türler arası ilişki
Kullanmalık metin, işlevsel metin, kurgusal metin
Öykü, roman, biyografi ve tarih yazarlığı
Romanda kurgu, anlatı zamanı ve anlatılan zamanRomanda tip oluşturmak, karakter yaratmak
Gördüğünü yazmak, yazdığını görmek 
Metin ve eleştiri ya da metni yeniden yazmak
Eleştiri ve değerlendirme
Edebiyat ve eleştiri kuramları
Yaratıcılığın boyutları, beğeninin sınırları
Edebiyat ve bilgi ya da edebiyat ve felsefe
Dönem edebiyatı, çoksatanlar ve sanat

Eleştirel Roman Okuma Seminerleri katılımcılara romancı ya da eleştirmen olma sözünü vermiyor, ancak iyi birer okur olma sözünü vermektedir! 

Okunacak Romanlar:

  1. Don Quijote, M. De Cervantes
  2. Trisram Shandy Beyefendinin Yaşamı ve Görüşleri, Laurence Sterne
  3. Tutunamayanlar, Oğuz Atay
  4. Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, Bilge Karasu
  5. Bay Sahtegi, Vüsat O. Bener
  6. Aylak Adam, Yusuf Atılgan
  7. Yeni Hayat, Orhan Pamuk
  8. Bin Hüzünlü Haz, Hasan Ali Toptaş
  9. Tol, Murat Uyurkulak
  10. Amida Eğer Sana Gelemezsem, Özcan Karabulut

 
6 Mayıs 2012- 22 Temmuz 2012 Pazar günleri Saat: 11.00-13.00 arasında gerçekleştirilecek atölye/seminer çalışması katılım ücreti: 600TL
 Atölye katılım bedelini CerModern ziyaretinizde elden yapabileceğiniz gibi Banka havalesi ile de yatırabilirsiniz.

Ayrıntılı bilgi için

Kaynak: cermodern.org (30 Mart 2012) 

Dünyanın Öyküsü’nden ses getirecek soruşturma: 2011 yılının beğenilen öyküleri

 

Heyamola Yayınları tarafından çıkarılan, Füruzan’ın yayın danışmanlığını, Özcan Karabulut'un genel yayın yönetmenliğini yaptığı Dünyanın Öyküsü dergisi 2. sayısında, “2011 Yılının Beğenilen Öyküleri” başlığı altında bir soruşturmaya yer verdi. Soruşturmada, şairlerden öykücülere, romancılardan eleştirmenlere, dergi genel yayın yönetmenlerinden yayınevi editörlerine, yeni yazarlardan usta yazarlara uzanan geniş bir edebiyat çevresinden, 2011 yılında okuyup beğendikleri en fazla 10 öyküyü bildirmeleri istendi.

Yazarları değil, her kuşaktan yazarların beğenilen öykülerini öne çıkarmayı amaçlayan soruşturmaya 61 edebiyatçı yanıt verdi. Oluşabilecek herhangi bir spekülasyondan kaçınmak için soruşturmaya yanıt veren yazarların adları ve beğendikleri öyküleri tek tek açıklandı. Soruşturma sonucunda yaklaşık 400 öykülük bir beğeni listesi ortaya çıktı.

Soruşturmaya katılan edebiyatçıları ve 2011 yılının beğenilen öykülerini Dünyanın Öyküsü dergisinin Nisan-Mayıs sayısında okuyabilirsiniz.

DÜNYANIN ÖYKÜSÜ DERİGİSİNDE BU SAYI BAŞKA NELER VAR?

Dünyanın Öyküsü’nde bu sayı 17’si “mikro öykü” olmak üzere toplam 24 öykü var. Bunlardan 7’si çeviri öykü. Alexandru Ecovoiu, Deyan Enev,Mustafa Balel, Haydar Ergülen, Jale Sancak, Gönül Kıvılcım ve Engin Barış Kalkan öyküleriyle, Yasunari Kawabata, Yuri Alyoşa, Augusto Monterroso, Hertha Kräftner, Anatoli Gavrilov, Haşim Hüsrevşahi, A. Adnan Azar, Necmi Zekâ, Ayşegül Tözeren, Pelin Yılmaz, Hilal Karahan, Işık Kansu, Emel Kayın, Kerim Dönmez, Ferit Sürmeli, Süreyya Köle ve Tarhan Gürhan “mikro öykü”leriyle öyküseverlerin karşısına çıkıyor.  Ayrıca dergide Kenan Hulusi Koray’ın bir öyküsüne de yer veriliyor.

Tahsin Yücel’le söyleşi

Usta yazar ve edebiyat eleştirmeni Tahsin Yücel’le Faruk Duman konuştu.

Konuk tür: Şiir

Şair Sina Akyol Depremşiir adlı şiiriyle bu sayıya konuk oldu.

Kısa/Küçürek/Mikro Öykü Dosyası

Bu sayının sürprizlerinden Kısa/Küçürek/Mikro Öykü Dosyası, yazarlara ve okurlara türlerin demirden kafesler olmadığını kuramsal yazılar ve nitelikli öykülerle bir kez daha anımsatıyor. Dosyada kuramsal yazıların yanı sıra çok sayıda yerli ve yabancı yazardan mikro öykü örneklerine de yer veriliyor.

Köşe yazıları ve yazılar

Dünyanın Öyküsü’nün bu sayısında Adnan Binyazar, Emin Özdemir, M. Sadık Aslankara, İnci Aral, A. Ömer Türkeş, Ömer Lekesiz, Kemal Gündüzalp ve Faruk Duman köşe yazılarıyla, Adnan Özyalçıner, Sevinç Özer, Birsen Karaca, Şerife Yalçınkaya, Ayşegül Köksal ve Çiğdem Ülker ise yazılarıyla yer alıyor.

Masabaşı Söyleşileri

Bu bölümde Yavuz Ekinci ve Mehmet Şarman’ın “sanat-kök-dil” üzerine karşılıklı söyleşisi yer alıyor.

Öykü’Forum: Bursa 

Bursalı edebiyatçılar Ali İpek, Pelin Yılmaz, Serap Gökalp, Şaban Akbaba, Şafak Pala ve Nursel Aras, başta Bursa öykücülüğü ve öyküleri olmak üzere öyküye dair pek çok konuyu masaya yatırıyor.

Diğer yazılar

Öykülerin Serüveni bölümünde Leyla Ruhan Okyay “Öykülerim ve Ben” derken, Yaşayan Öykü bölümünde Halil Genç Orhan Kemal’in öykücülüğünü yazdı. Gül Durmaz edebiyatımızın ilk hikâye dergisi Resimli Hikâye’yi, Hürriyet Yaşar genç öykücü Birgül Oğuz’un Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’nü kazandığı ilk öykü kitabı Fasulyenin Bildiği’ni, Gültekin Emreise Almanya’nın Modern Öykücüler adlı dergisini tanıttı. Nemika Tuğcu, Günyüzü Atölyesi’nde yazarlık serüveninin başındaki öykücülere yol gösterirken, Tekgül Arı Dünyanın Öyküsü dergisinin Ankara’daki Yaratıcı Yazarlık Atölyesi’nin çalışmalarını aktardı. Öykü Bülteni ise dünyadan ve Türkiye’den öyküyle ilgili etkinlikleri, haberleri derledi.

Kaynak: medyatava.com (30 Mart 2012)

 

Geveze kitap tatilde

'Geveze kitap tatilde', farklı çocukların birbirinden heyecanlı serüvenlerini minik okurlara sunuyor.

Cumhuriyet kitaplarından çıkan ve Attila Şenkon kaleme aldığı kitap çocuklara yeni bir heyecan getiriyor. Yazar Şenkol 'Geveze Kitap Tatilde' kitabında şöyle sesleniyor:

Uzun bir tatil yaptım.
Gittiğim her kentte
farklı çocuklarla tanışıp
birbirinden heyecanlı
serüvenler yaşadım.

Şimdi yeniden senin elindeyim.
Başımdan geçenleri anlatmak için
sabırsızlanıyorum.
Hazırsan başlayayım mı?

Kaynak: www.cumhuriyet.com.tr (30 Mart 2012)

Bu dünyadan Virginia Woolf geçti

Dün İngiliz feminist, yazar, romancı ve eleştirmen Virginia Woolf'un ölümünün 70'inci yıldönümüydü. Woolf, 28 Mart 1941'de 59 yaşında hayatına son verdi.

Modernist hareketin en önemli kişilerinden biri olarak tarihe geçen ve roman türünün gelişimine büyük katkıda bulunan Virginia Woolf, 25 Ocak 1882'de Londra'da dünyaya geldi.

Victoria Devri'nin tanınmış yazarlarından olan Sir Leslie Stephen'ın kızı olan Woolf, kadınların ikinci planda kalması nedeni ile okula gönderilmedi. Fakat kendisini babasının kütüphanesinde geliştiren Woolf, 1895 yılında bir gazetede kısa hikâyelerini yayınlattı.

Bloomsbury Grubu

1904'te babasının ölümünden sonra kardeşleriyle Bloomsbury'ye taşınması hayatında ciddi bir dönüm noktası oluşturdu.

Bloomsbury Grubu, içinde birçok ünlü edebiyatçıyı barındıran ve cinsel konulardaki özgürlükçü tavırlarıyla tanınan bir grup entelektüelden oluşuyordu.

Grupta bulunan birçok kişi eşcinsel ya da biseksüeldi. İnsanlar onları etik bir grup olarak görüyorlardı.

Grupta John Maynard Keynes, E. M. Forster, Roger Fry, Duncan Grant ve Lytton Strachey gibi ünlü kişiler vardı.

Evliliği

Virginia Woolf, 1912 yılında Leonard Woolf ile evlendi. Leonard Woolf, eşi için bir basımevi kurdu. Bu da Virginia Woolf'un yazdığı kitapları yayımlatması için bir fırsat oldu.

Ölümü

Woolf, "Perde Arası" adlı romanını yazdığı sıralarda artık kendini yeterince yetenekli hissetmiyor, yeteneğini kaybettiğini düşünüyordu.

Savaş korkusu, yeteneğini kaybetmenin vermiş olduğu stres, dehşet ve korku sonucu ruhsal bunalıma giren Woolf, 28 Mart 1941'de içinde bulunduğu duruma daha fazla dayanamayıp evlerinin yakınlarında bulunan Ouse Nehri'ne ceplerine taşlar doldurarak atlayıp intihar etti.

Feminist hareketin klasik bir kitabı…

Woolf'un 1929 tarihli "Kendine Ait Bir Oda", feminist hareketin klasik bir kitabı olarak kabul ediliyor.

Kadın hareketinin elden düşürmediği önemli kitaplardan biri olan "Kendine Ait Bir Oda", Virginia Woolf'un belki de en kolay okunan kitabı. Çünkü konu çok somut: "Kadın ve Edebiyat"

Erkeklerin kadınlara bıkıp usanmadan tekrarladıkları "ezeli" ve de "ezici" bir soru var: "Bizler kadar düşünme yeteneğiniz olduğunu ileri sürüyorsunuz. Madem öyle, neden Shakespeare gibi bir deha çıkaramadınız?"

Virginia Woolf, bu "yakıcı" soruya, tarihsel ilişkilerin kökenine inip kütüphane raflarında şöyle bir gezindikten ve de kısa bir kadın edebiyatı tarihçesi çıkardıktan sonra esaslı bir yanıt getiriyor. Ve şöyle sesleniyor kadınlara:

"Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!.."

Eserleri… 

* Dışa Yolculuk (1915)
* Gece ve Gündüz (1919)
* Jacob'un Odası (1922)
* Mrs. Dalloway (1925)
* Deniz Feneri (1927)
* Orlando: Bir Yaşamöyküsü (1928)
* Kendine Ait Bir Oda (1929)
* Dalgalar (1931)
* Londra Manzaraları (1931)
* Flush, Bir Köpeğin Romanı (1933)
* Yıllar (1937)
* Üç Gine (1938)
* Perde Arası (1941)
* Virginia Woolf'un Günlükleri
* Pazartesi ya da Salı

Kaynak: cnnturk.com (29 Mart 2012)

Sibel Doğan, Metin Aktaş’ın “Harput’taki Hayalet” adlı romanı üzerine yazdı

Metin Aktaş “Harput’taki Hayalet”le vatan bildiği yerde “yabancı” olmuş insanların bu topraklarda bıraktığı derin izlerin peşinden okuruyla güzel ve bir o kadar da hüzünlü bir yolculuğa çıkıyor. 
 
“Yanımda, her şeye rağmen bana yabancı, bütün yakınlığına rağmen benden ayrı, benden başka bir insan…”
 
Metin Aktaş’ın “Harput’taki Hayalet” adlı son romanı, öncelikle işlediği konuyla övgüye değer.   Ermeni tehciri’ni ele almış yazar. “Hepiniz Ermeni’siniz Hepiniz Piçsiniz” söylemleriyle milliyetçiliğin bebekten katil yaratmaya programlandığı ülkemizde  “temiz kan”a sahip olmayan ötekilerin yaşadıklarına tanık oluyoruz. Bu tanıklık her ne kadar kurgu olsa da yazarın romanını sağlam bir araştırmaya dayadığı fark ediliyor.
 
1910’lu yıllarda Doğu Anadolu’da Kürt genci Roc ile Ermeni Sato arasındaki masalsı aşkı Ermeni tehcirinin gölgesinde anlatıyor yazar. Hazar Gölü kıyısında yaşayan seksen beş yaşındaki Baran, torunu Roc’un Osmanlının yaptığı savaşlar için askere alınmasını istemez. Üç oğlunu ve iki torununu bu savaşlarda cephede kaybetmiştir. Baran’ın önünde iki seçenek vardır : Ya oğlu Serdar’a yaptığı gibi askere alınmaması için Roc’un da bacağını kesecektir ya da onu medreseye yazdıracaktır. İkinci seçenek için oğlu Serdar’la konuşur. Ne gerekirse yapacaklardır. Roc ve babası Serdar Harput’taki medreselere doğru yola çıkarlar. Yalnız medreseler öğrencileri kabul etmek için çok fazla rüşvet istemektedir. Serdar, oğlunu her şeyini kaybetme pahasına Deli Hacı’nın başında bulunduğu Sara Hatun Medresesine yazdırır. Roc medreseye gelirken karşılaştığı kızı aklından çıkaramaz. Görür görmez aşık olmuştur ona. Sara Hatun medresesinde sık aralıklarla öğrenciler öldürülür ve medresede asılı bulunan öğrencilerin Ermeniler tarafından öldürüldüğü söylentileri hızla yayılır. Sadece medresede değil dışarda da Osmanlı milislerini Ermenilerin öldürdüğü söylenmekte o güne kadar dostça yaşayan halklar birbirine düşman edilmektedir. Bundan sonrası çorap söküğü gibi gelir. Bir gün önce selam verdiği komşusuna satırlarla saldırır, karısına tecavüz eder, dükkanlarını talan eder, mallarının üstüne konar.  Roc, Hamidiye milislerinin komutanı olan dayısını öldürüp Dersim’e kaçar. İsmini değiştirir ve farklı bir kültürün içinde eski yaşantısından uzaklaşır. Yazar bu bölümde Alevilerin yaşayış tarzını yakından izlediğini sezdirir okuyucuya. İnançlarını nasıl yaşadıkları, cem törenleri, gündelik hayat ritüelleri tek tek çıkar karşımıza.
 
Yazar, tanrı anlatıcıyı kullandığı romanında merak unsurunu baştan sona  canlı tutmayı başarıyor. Harput’taki Hayalet oldukça başarılı tasvirler, yerli yerinde ve merak uyandıran bir açılışla başlıyor.  İlerledikçe Metin Aktaş’ın  o yıllara dair iyi bir okuma yaptığını anlıyoruz. Yalnız kitapta yer alan bazı diyaloglarla(“Aç şu sandığı kafayı yiyecem.”sf.297) yarattığı anakronizm, araştırmalarıyla temelini ördüğü romanının atmosferini zedeliyor. Yaşantılarındaki farklılıkları, yaşadıkları destansı aşkla eriten bu iki gençle yazar doğuda yıllardır süregelen olayları cisimleştiriyor. Aktaş, belki, yarattığı bu masalsı ortamı bozmamak, okuyucularının kendilerini bu büyülü dünyada hissetmelerini sağlamak için kadın tasvirlerini hep aynı şekilde  yapıyor. Hemen her kadının kitapta sedef gibi beyaz dişli, uzun, ince ve iri gözlü betimlenmesi o masalsı dünyanın devamı olsa gerek. “Çok güzel bir kadındı Gülizar Hanım. Geniş bir yüzü, iri, siyah gözleri, uzun kirpikleri, kağıt gibi incecik dudakları, sedef gibi dişleri vardı.(sf.419) “Düzgün,sedef gibi beyaz dişleri vardı.”( sf.226) “Adın ne senin? dedi kız; gülümsüyordu. Sedef gibi beyaz dişleri vardı.”( sf.27) …Uzun incecik bir boyu olan kızın iri siyah gözleri…(sf.226) Kadın uzun boylu incecikti…(sf199) Roc’un yaşlarında uzun saçlı, uzun boylu, ince, çam yeşili iri gözlü güzel bir kız…(sf.26)
 
Romanda, olaylar zinciri nerdeyse tamamen Roc’un etrafında gelişiyor. Sadece son bölümde Sato’nun  dolayısıyla Harput’taki Ermenilerin yaşadıklarına onların bakışıyla tanık oluyoruz.
 
Wadad M. Cortas bir anlatısında, düşüncelerini paylaşırken aslında bizim yaşadıklarımıza da tercüman oluyor: “Çok uzun süredir herkes burada dostluk ve sevgi bulmuştu. Pasternak’ın yazdığı gibi, ‘Tanrının krallığında vatandaş yoktur.’ Buna her zaman inanmışımdır. Bizler ulusal engeller çerçevesinde düşünen insanlar değildik. ‘Yabancılar’ bir zamanlar topluluğumuzun can damarıyken, aramızda geleceğimizi mahveden  ‘yabancılar’ olduğunu nasıl düşünebilirdik?”
 
Metin Aktaş, “ Harput’taki Hayalet”le vatan bildiği yerde “yabancı” olmuş insanların bu topraklarda bıraktığı derin izlerin peşinden okuruyla güzel ve bir o kadar da hüzünlü bir yolculuğa çıkıyor. 
 
Sibel Doğan – edebiyathaber.net (29 Mart 2012)
 

Öykü Aytulun yazdı: Muhteşem Kızlar’ın Muhteşem Hikayeleri

Beatrice Masini'nin Kral Kızının Armağanı, küçük bir çocuğun korku, acı, gözyaşı ve cesaretle sınanıp hayatta gerçekten neyin değerli olduğunu keşfetmesi üzerine bir kitap. Bu kitabın, kız çocuğuna aba altından değnek gösteren geleneksel masalların tersine, yeni bir pencere açacağı kesin.

Kitap -tanıtım yazısını okuduğumda- bana çocukluğumda anlatılan bir masalı hatırlattı. Ölmek üzere olan bir padişah ve üç oğluyla ilgili bir masaldı bu. Soru çok farklı değildi. Gerçekten değerli olan ne? Beatrice Masini'nin Kral Kızının Armağanı kitabında da bu soruya yanıt arıyoruz.

Aileler, çocuklarına sürekli bir şeylerin değerlerini kavratmaya çalışırlar. Bu, bir aileye sahip olmak, harika yemekler yiyebiliyor olmak, güzel oyuncaklarının olması olabilir. Çoğumuz, küçükken tabağımızda yemek bıraktığımızda annemiz tarafından tehdit edilmişizdir.  Annelerin bunu yapmaktaki amacı basittir. Dünyada bir sürü aç insanın olduğunu ve bizim yemek yiyebildiğimiz için şanslı olduğumuzu anlatırlar. Çocuklarına bir şeyleri fark ettirmeye çalışırlar.

Çoğu zaman bu konuşmalar çocukları çok sıkar ve öğütleri dinlemek istemezler. Ama anlatmak istediklerinizi  ilgi çekici bir anlatıya dönüştürebiliyorsanız çocuklar  gerçekten severek dinleyecektir.  Kral Kızının Armağanı’nda bunun başarıldığını görüyoruz.

Uma, kralın 7 çocuğundan en küçüğü ve tek kız çocuğudur. Yaşlı kral, sona yaklaştığını hissettiğinde bütün çocuklarını yanına çağırır ve onlardan bulabildikleri en değerli şeyi ona hediye getirmelerini ister. En güzel hediyeyi getiren, tahtın varisi olacaktır. Peki bu adil midir? Uma daha on yaşındadır ve savananın zorlu koşullarına gögüs gerebilecek güçlü bir erkek değildir. Kral bunun farkındadır. Zaten Uma'nın sahip olması gereken şey güç değildir. Cesaret, sevgi ve zeka onun bütün sorunlarını çözebilir.

Uma, tüm cesaretini toplayıp yola koyulur. İşi gerçekten zordur. Güzel bir hediye bulması ve vahşi hayvanlardan korunması gerekmektedir. Kimi zaman da pes edecek olur. Ama yapamaz, annesi gözünün önüne gelir. '' Kimi zaman kendimiz için bir şeyler yaparız, kimi zaman başkaları için… Kimi zaman da bu ikisi aynı şey olup çıkar.'' Vazgeçmeyi kafasından attığı noktada Uma'nın macerası başlar. Uma, ne zaman vahşi bir hayvanla karşılaşsa ve ne zaman hayatı tehlikeye girse yeni bir şey öğrenir. Bir başkası için kendi hayatını tehlikeye atar, en az kendisi kadar küçük bir yavruyu beslemek uğruna aç kalır ve bu sırada acıyı öğrenir. Gözyaşlarının ne kadar değerli olabileceğini fark eder.

'' Savanada yaptığım yolculuk sırasında iki şey öğrendim: Gözyaşlarının güzel ve değerli olabileceğini ve büyümemize yardımcı olanın kendi başımıza yapmayı öğrendiğimiz şeyler olduğunu… Annem bunu bana söylemişti söylemesine; ama ne anlama geldiğini ancak tehlike altında anladım. Ve hiç korkmadım… Daha doğrusu pek korkmadım. ''

Uma'nın annesi de sıradışı. Kralın karşısına geçiyor ve Uma'nın da diğer erkek çocuklarla eşit olması gerektiğini onun da bu göreve çıkması gerektiğini söylüyor. Anne-kız gerçek birer mücadeleci. Ve şu bir gerçek ki Uma, kendi başına vermek zorunda kaldığı mücadele sayesinde pek çok şey öğreniyor. Uma’nın öğrendiklerini çocuklar da zevk alarak okurken  öğrenecekler.

Bu kitabın, kız çocuğuna aba altından değnek gösteren geleneksel masalların tersine, yeni bir pencere açacağı kesin.

Öykü Aytulun – edebiyathaber.net (29 Mart 2012)

Rus Edebiyatı buluşmaları

Türk Rus Kültür Vakfı Başkanı Fatih Baltacı, Marmara Üniversitesi Sultanahmet Rektörlük binasında gerçekleştirilen etkinlikte yaptığı konuşmada, Aleksandr Sergeyeviç Puşkin’in Rus edebiyatının en parlak meşalesini tutturmuş bir şair olduğunu belirterek, “Ünlü Türk şairi Yahya Kemal Beyatlı’nın dediği gibi, bir milletin şiiri, çağlar boyunca elde ele gezen bir meşaledir. Puşkin, ölümünden 175 yıl sonra böyle bir dinleyici kitlesini kendine çekebilmektedir” dedi.

Türk Rus Kültür Vakfı’nın en büyük gayelerinden birinin Rus ve Türk toplumları arasında evrensel bir dil olan sanat aracılığıyla kültür köprüleri kurmak olduğunu söyleyen Fatih Baltacı, “Sanat aracılığı ile iki ülke arasında daha büyük dostluklar inşa edeceğiz” dedi.

Tüm Rusya Puşkin Müzesi Müdürü Prof. Dr. Sergey Nekrasov da konuşmasına, ”Puşkin olmasaydı Rus edebiyatı ve dili olamazdı” diye başladı. Puşkin’in yetenekleriyle tüm dünya halklarının kalbine girdiğini vurgulayan Nekrasov, 1837′de hayatını kaybeden Puşkin için 1879′da faaliyete geçen müzenin Rusya için çok önemli olduğunu kaydetti.

”Puşkin Ödülü” sahibi şair Ataol Behramoğlu ise yaptığı konuşmada kendisi için Puşkin’in hürriyetin sesi olduğunu şu sözlerle ifade etti: “Puşkin benim için hürriyetin sesidir. Kişisel ve toplumsal hürriyetin sesiydi” Behramoğlu, önce akıcı Rusçası ile ardından da Türkçe, Puşkin’in şiirlerini okudu. Etkinliğe, İstanbul Vali Yardımcısı Kazım Tekin ile Türk ve Rus davetliler katıldı.

Rus sanatçı Vitali Romanov’un da Puşkin şiirleri okudu. Moskova Tchaikovsky Devlet Konservatuarı Opera Tiyatrosu solisti soprano Evgeniya Dushina ve bariton Nikaloy Efremov birbirinden etkileyici romanslarla etkinliğe renk kattılar.

Kaynak : haberler.com (29 Mart 2012)

BU Yayınevi 2012 Gençlik Edebiyatı Fantastik Roman Yarışması

2012 yılıyla birlikte 30. yılını kutlayan BU Yayınevi, yeni bir edebiyat yarışmasıyla daha okurlarını selamlıyor.

Geçmiş yıllarda olduğu gibi, gençlik edebiyatına yeni eserler ve yazarlar kazandırma misyonundan hareketle düzenlenen BU Yayınevi 2012 Gençlik Edebiyatı Fantastik Roman Yarışması’nın katılım şartnamesini için BURAYA, şartnameyi indirmek için de BURAYA tıklayabilirsiniz.

Kaynak: buyayinevi.com

Ünlü şair Adrienne Rich öldü

Amerikalı ünlü şair ve yazar Adrienne Rich, 82 yaşında öldü.

Rich'in oğlu Pablo Conrad, uzun süredir eklem iltihabından muzdarip olan şairin Santa Cruz'daki evinde hayata veda ettiğini açıkladı. 

1963'te yayımladığı "Snapshots of a Daughter-in-Law" adlı şiir kitabıyla uluslararası ün kazanan Rich, eserlerinde kadın hakları, ırkçılık, cinsel ayrımcılık, ekonomik adalet ve lezbiyenlik gibi konulara değinmişti. 

1969'dan itibaren "Kadın Özgürlüğü" hareketinde aktif rol alan Rich, 1976'da yayımladığı "Kadından Doğan: Deneyim ve Kurum Olarak Annelik" kitabı ile anneliğin bir anlamda kurum olduğu tezini ortaya atmıştı. 

1997'de o zamanki ABD Başkanı Bill Clinton tarafından "National Medal of Art" ile ödüllendirilen Rich, hükümetin "gayri ahlaki politikaları" nedeniyle ödülü reddetmişti. 

Rich, Beyaz saray'a gönderdiği mektupta, "Amerika'da zenginlik ve güç eşitsizliği giderek daha da büyüyor. Halkın büyük bir kısmı hiçe sayılırken ABD başkanı, seçilmiş bazı sanatçılara böyle ödüller veremez" diye yazmıştı. 

Rich ve arkadaşları, 2003'de ABD'nin Irak'ı işgal etmesini protesto etmek için Beyaz saray'daki şiir konulu sempozyuma katılmayı da reddetmişlerdi

1953'de ünlü ekonomist Alfred Conrad ile evlenen üç çocuk sahibi olan Rich, 1970'de eşini terk etmiş, 1976'dan sonra yazar sevgilisi Michelle Cliff ile yaşamaya başlamıştı.

Rich'in bazı öyküleri Türkçe'ye de çevrilmişti. 

Kaynak: cnnturk.com (29 Mart 2012)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z