Masthead header

Kağıda yazılır hikayelerimiz

Bu heykeller kâğıttan. Kimi merdiven çıkıyor, kimi koltuğa oturuyor. Hepsinin bir anlamı var ve hikâye “Günlerden Bir Gün” diye başlıyor.

Kâğıt tekniğiyle benzerine az rastlanır figüratif heykeller üreten Esma Paçal Turam’ın yeni sergisi Galeri Apel’de açıldı. Turam, işlerinde metaforlarla konuşmayı seviyor. Merdiven, koltuk, şemsiye sıklıkla kullandığı objeler arasında. Merdiven hayatın iniş ve çıkışlarına işaret ediyor. Koltuk insanların mevki, pozisyon arayışına gönderme yapıyor. Şemsiye ise korunma ihtiyacının yansıması olarak karşımıza çıkıyor.

Her yaşadığı günün aslında olağandışı karşılaşmalar ve küçük küçük anlardan oluştuğunu nedense pek düşünmez insan. Bugün de, dün de ve muhtemelen yarın da öylesine yaşanıveren, “günlerden bir gün”dür. Ama ya öyle değilse? Esma Paçal Turam’ın işlerini bu yüzden seveceksiniz. Belki de o küçücük, havada asılı gibi duran zarafet timsali kâğıttan heykelciklere dokunmak; o sıradan günün kahramanları olan küçük insanların, bizlerin ve başkalarının hikâyelerini merak edeceksiniz.

Sıradan bir günde hikâyelerimiz

Esma Paçal Turam’ın işlerini en yalın biçimde kâğıttan figüratif heykeller olarak adlandırabiliriz. Oturan, dolaşan, yağmurdan kaçan, düşünen, sohbet eden, merdivenleri çıkan, inen, metroya yetişmeye çalışan incecik, uzun kâğıt figürler yapıyor Turam.

Galeri Apel’de 20 mayısa dek süren Günlerden Bir Gün adını verdiği sergide sıradan bir gün boyunca karşısına çıkan insanları ve onların hikâyelerini anlatıyor usulca. Tıpkı sergi için kaleme aldığı şu kısa metinde yazdığı gibi: “Yola çıkıyorum, yürüyorum uzun uzun/ Tanımadığım insanlarla karşılaşıp trafik ışığında bekliyorum/ Metro’ya biniyorum/ Binbir çeşit insanla, binbir çeşit düşünceyle birlikte yolculuk yapıyorum/ Hepimiz aynı yöne gidip ayrı noktalara ayrılıyoruz’’.

Esma Paçal’ın bembeyaz yüzlü, incecik insanları merdivenleri tırmanırken, şehrin “piyasa caddesi”nde turlarken bu coğrafyaya hem ait hem de değilmiş gibiler. Dünyanın herhangi bir mekânında, bambaşka bir ülkenin bilinmedik bir sokağında da benzer an’ların yaşanabileceğini söylemek istiyorlar bize adeta.

Kâğıt, hayatla beraber değişir

Esma Paçal’ın işlerinde izleyende hafiflik duygusu uyandıran bir şeyler de var. Bu, sanatçının en sevdiği malzeme olduğunu belirttiği kâğıttan ve onun beyaz, uçucu formundan kaynaklanıyor. Ama aynı zamanda Turam’ın dünyaya pozitif bakışıyla da yakından ilgili. Yaşama, insanlara da hep böyle baktığını söylüyor sanatçı. İnsanların hayat hikâyelerini merak ediyor, biyografi okumayı seviyor ve yaşanmış hikâyelerin içinde dolaşmaktan mutluluk duyuyor.

Kâğıtla çalışmaya 90’ların başında Avusturya’da başlayan ve o zamandan bu yana bu malzemeden hiç vazgeçmeyen Turam, dışardan kolay gibi görünse de, özellikle işler küçük boyutlu olunca, iki üç ayı bulabilen yorucu bir süreç yaşadığını anlatıyor. İşin sırrı her zaman kâğıtla doğru bir diyalog kurmakta saklı. Çünkü kâğıt da hayatın içinde değişen, yıllarla birlikte yaş alan bir malzeme. Kâğıt figürlerin yanı sıra, onların silikon desenleri ve bronza dönüşerek hayattan renkler alan işleriyle sanatçı son 10 yıllık üretiminin bir özetini sunuyor bu sergide.

Bir düdüklü tencere gibi

Heykel mezunu olan sanatçı 2000 yılında üniversiteden istifa ederek tüm üretimi enerjisini kendisine ve atölyesine vermiş. Çok sık kişisel sergi açmasa da yurtdışından davetler alan ve son yıllarda çeşitli grup sergilerine katılan Esma Paçal, kullandığı kâğıt tekniğinin tek ve biricik olması nedeniyle kısa bir süre önce ABD’de Columbia Üniversitesi’nden davet alarak burada ders de vermiş.

Seyahat etmekten, özellikle Çin, Hindistan, Uzakdoğu’dan büyük zevk aldığını söyleyen sanatçı, seyahatlerde biriktirdiklerini, dünyanın herhangi bir yerinde yaşadığı herhangi an’ı doğru zamanı gelince üretime ve işte bu heykellere dönüştürüyor. Kendi ifadesiyle o anlarda ‘sanki patlamak üzere olan bir düdüklü tencereymiş gibi’ oluyor.

Esma Paçal Turam’ın Günlerden Bir Gün sergisini izleyin. Sıradan bir günün ne kadar renkli olabileceğini kendi gözlerinizle göreceksiniz

Kaynak: Taraf (30 Nisan 2012)

Cem Dinlenmiş: Siyasetçilerle aramızın iyi olmaması gerekir

Siyasetçilerin mizahçılarla ilişkisini yorumlayan Penguen dergisi çizeri Cem Dinlenmiş, "Bir iktidar ilişkisi var ve böyle bir ilişki sağlıklı bir ilişki olamaz, ilişkinin kuruluş biçimi yanlış. Siyasetçilerle aramızın da iyi olmaması gerekir" dedi.

Ortaokul ve lise yıllarında "okuduğunuz bir hikayenin özetini çıkartın" konulu ödevlerle mükelleftik. Çıkartılan o özetler "copy-paste"ten öteye geçmez; hikayenin giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden alınan birkaç cümleyle halledilirdi. Penguen dergisi çizeri Cem Dinlenmiş de her hafta gündemin özetini çizgileriyle çıkartıyor. Ama "copy-paste" kolaycılığına kaçmadan, farklı bir üslupla…

"Her Şey Olur" başlıklı köşesinde politik karikatürün bağırmadan da yapılabileceğini gösteriyor Cem Dinlenmiş. Her hafta birbiriyle alakasız konuları sadece okurlarını değil, karikatüristleri de şaşırtarak bir arada çiziyor.

“Konuşma Balonu” söyleşilerinde bu hafta Cem Dinlenmiş’le konuştuk.

Penguen’de “Her Şey Olur” başlıklı köşenizde gündemle ilgili birbiriyle alakasız konuları bir arada çiziyorsunuz. Selçuk Erdem de “Cem’in yaptıklarını nasıl yaptığını ben de anlamıyorum, ben de okurla birlikte şaşkınlıkla izliyorum” diyor. Selçuk Erdem’i bile şaşırtan bu köşe nasıl doğdu?

Aklımda hep karikatür dışında bir şeyler yapma fikri vardı.Penguen’e girmeden çizgi romancı olmak, öyküler yapmak istiyordum. Bir şekilde hikaye anlatıcılığına küçükten beri özeniyorum. Bant için çizdiğim şematik bir şey anlatan tek kare bir illüstrasyon vardı, her şey iç içe geçmiş. Selçuk onu gördü ve böyle “bir gündem sayfası yapsan nasıl olur” dedi. Öyle başladı. O hafta bir şeyler çizdim, hatta onun da çıkardığı notlar vardı. O zaman bu kadar sıkı bir gündem takipçisi değildim. Bir de okul devam ediyordu ve ertesi sabah kalkıp okula gidecektim. Hatta o gün ilk kez her şey olur için dergide sabahladım sanırım. 6 yıl oldu devam ediyor, diğer köşeyi çizemediğim zamanlar oldu ama “Her Şey Olur” her hafta devam etti.

Mizah dergilerinde gündem sayfaları dışında politika ve gündeme dair çizgilere köşelerde rastlamıyoruz. Gırgır dergisinde de Bülent Arabacıoğlu’nun çizdiği benzer bir sayfa vardı. Siz neden politik ve gündeme dair bir köşe yapmayı tercih ettiniz?

Aslında Gırgır’ın bıraktığı mirası devam ettiriyor dergiler. Bakıldığı zaman format olarak da aynı; boyutu, sayfa sayısı, ilk iki sayfada gündem karikatürleri… Buna yeni bir şey eklemenin kullanışlı bir fikir olduğu söylenebilir. Böyle bir ihtiyaç da vardı aynı zamanda. Çizilenler uçup gidiyor, bunun da önüne geçmek istedim. Haftalık çiziyoruz ama bunlar daha sonra bir araya getirildiğinde bir şey ifade edebilir. Bir almanak gibi… Bir yandan bugünü anlatırken düne ve geleceğe de göndermeler yapıp aslında sadece haftalık bir spektrumda yaşamadığımızı hatırlatan, olup biten her şeye dair bir şeyler olsun istedim. Tarih ve gerçeklik bütün bir şey çünkü ve sürekli akıyor. Benim için utanç verici olan şey, köşeye başladığım zaman Bülent Arabacıoğlu’nun o formatta bir sayfası olduğunu bilmiyordum. Tabi onunki gündemle ilişkisiz, bambaşka aslında. Hatırlatmak gerekir, tek bir çerçevenin içinde, bir done etrafında gündelik hayatı anlatan espiriler çizdiği bir seri. Bu tek bir karede çok sahne anlatma motifine aslında birçok biçimde rastlarız. Ama bana zamanla “Sen modern Bülent Arabacıoğlu’sun” diyenler, ona gönderme yaptığımı düşünenler olunca çok şaşırdım. Sonra dayım evindeki Gırgır arşivini bana verdiği zaman tek tek inceledim ve gerçekten hayranlık duydum. Farkına varmadan bu gelenek kendi içinde bazen tekrarlanarak bazen aynı kültürün içinde farklı renklerle devam ediyor.

Politik karikatürlerde dil sert oluyor ve o bazen çizgiye de yansıyor ama siz daha naif bir dil kullanıyorsunuz…

Şöyle bir şey var, Leman’dan Penguen’in kopuşunun bir anlamı vardı. Genel olarak söylediğim gibi birbirinin devamı,tekrar eden dergiler bunlar. Ama o dönem okur olan benim gözümden Penguen’in Leman’dan ayrıldığı nokta; politik farklılık en azından, bunun daha sevimli ve güleryüzlü yapılabileceği düşüncesi. Derginin editör kadrosu bunda başarılı oldu da denebilir. En tatsız, üzücü gelişmelere değinirken bile işin ters tarafından yaklaşma; abartılı bir ifadeye başvurmadan da sakin ve ince, belki çok bilmiş bir ukalalıkla ama zekayı elden bırakmadan bir yaklaşım getirme iddiası vardı. Ben de kendi köşemde belki haftalık mizah dergisi okurunun dışında kalabileceği ama onu da içine çekmek istediğim, olan biten her şeye dair bir şeyler söylemek istedim. Bunları yaparken de yeni ve telaşsız, pütürsüz bir dil kullandım. Ama kesinlikle yumuşak değil. Politize bir söyleminiz varsa bu serttir aslında, bunu yüksek sesle söylemenize, kaşlarınızı çatmanıza gerek kalmaz.

“Her Şey Olur”u günlük bir gazetede çizmeyi düşündünüz mü?

Düşünmedim, açıkçası birçok şeyi bir araya getirmek için bir haftalık süreç uygun. Bazen haftada birden fazla köşe yapabilecek kadar malzeme oluyor ama bazen de olmuyor. “Her Şey Olur”un esprisi de zaten birçok şeyin bir arada anlatılıyor olması. Oradan tek bir karikatür çizsem aynı etkiyi vermeyecek ben de çok tatmin olmayacağım.

Sizin için hep “genç çizer” deniyor. Penguen’de 7 yıldır çiziyorsunuz, yaş olarak da gençsiniz ama sanki 40 yılda geçse “genç” kalacaksınız…

O benim lanetim gibi oldu! Olsun, sıkıntı yok. Bir yandan "genç sanatçı" kisvesi karikatür camiasında çok hızlı eskiyen bir şey. Sürekli gençleşen bir okur karşısında yaşlanma katsayınız ikiyle çarpılıyor. Sinemadaki genç yönetmenlik kurumuyla karşılaştırarak da görebiliriz bunu. Aslında mizah dergilerinde çizer olmaya başlama yaşı eskiden çok daha düşüktü, 17-18 yaşında başlıyorlardı, ben de 20 yaşında başladım. Ben Penguen’e girdikten sonra gelenlerin yaşı daha da yükseldi, şimdi sanki 20-25 arası. Eskiden daha ziyade usta çırak ilişkisi varmış. Günümüzde öyle değil; yeni gelenlerin kendine özgü bir dünyası olması ve kendisiyle ilgili bir sürü şey keşfedip, görsel bir dil kurarak gelmesi bekleniyor. Çok da zor bir şey, bu yüzden belki yaş yükseliyor. Tamamen kişisel gösterinizi yaptığınız, kendi meramınızı anlattığınız bir alan.

Politik karikatürlerde bir spot yazılır ve balonlarda uzun olur. Siz çok kısa cümlelerle hatta birkaç kelimeyle anlatıyorsunuz derdinizi…

İçimden gelmiyor, bulabildiğim zaman yazıyorum ama çok konuşturmayı seçmiyorum. Aslında hep onu söylüyorum; yazardan önce çizer hissediyorum kendimi. Yazarlığım zayıf belki de… Mesela bir tiyatro projesi olsa benim ilgimi çekecek şey muhtemelen dekor ya da kostüm olurdu, kafam daha çok oralara çalışıyor. O yüzden esprilerde de görsel benzerlikleri, görsel hafızayı zorlayan göndermeler yapmayı seçiyorum.

Köşeyi özellikli, farklı kılan da o, az balon olması…

Beceremediğimiz şeyler bazen özellik oluyor. Ne kadar makbul bilmiyorum!

Karikatür ve resimlerinizde çizgileriniz benzer…

Benim için farklı şeyler değil; karikatür, çizgi roman, illüstrasyon ya da tasarladığım bir ürün, arkadaşıma gönderdiğim karta çizdiğim bir şeyler. Resim yapıyorum ama ressam gibi düşünmüyorum bir yandan aslında. İlgimi çeken de aslında böyle olması, ressam olmadan resim yapmak veya karikatürist olmadan karikatür yapmak.

Karikatüristlerin dolayısıyla Penguen’in de siyasetçilerle arası iyi olmadı, davalar açıldı. Geçtiğimiz haftalarda Egemen Bağış, twitter’da Penguen’in kapağıyla ilgili "Dalga geçmekle beraber, iyi espri yakalamışlar. Aferin" dedi. Bağış’ın yorumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok talihsiz bir açıklamaydı! Siyasetçilerle aramızın iyi olmaması da gerekir zaten. Çocukluğumuzda mesela; öğretmenlerin üzerimizde otoritesi var ve bize ne yapıp yapmamamız gerektiğini söylüyorlar. Bu sağlıklı bir durum değil, sizin hoşunuza gitmiyor ama adama çıkıp “karışma” diyemiyorsunuz, çaktırmadan hocayı çiziyorsunuz, teneffüste millete gösteriyosunuz. İşte bunu toplumsal bazda alırsanız bizim yaptığımız şey aslında biraz hocayı çizen öğrenci gibi. Bir iktidar ilişkisi var ve böyle bir ilişki sağlıklı bir ilişki olamaz, ilişkinin kuruluş biçimi yanlış. Bu kadar baskı ve kabalığın içinde Bağış'ın iyi niyetli yorumu olumlu olarak okunabilirdi ama "aferin" diyince işte direk otorite konuşuyor. Bir yandan Bağış gibi hem espri düzeyi hem de politika yapma düzeyi çok tartışmalı birisinin bizim espri konusunda olumlu bir yorum yapması, beğendiğini söylemesi falan, bana çok ağır geldi! Aslında çok umurumuzda da değil ama gülüyorum.

Söyleşiyi gerçekleştiren: Göksel Durutuna – ntvmsnbc (30 Nisan 2012)

1962 yılından bakınca 21. yüzyıl edebiyatı nasıl görünüyordu?

Bundan 50 yıl önce Seattle Times gazetesi, gelecekte kitapların nasıl olacağına dair yazarlara, öğretmenlere ve kitapçılara bir soru sordu. Alınan yanıtlar, günümüzün kitap dünyası düşünüldüğünde bazen şaşırtıcı bazen de komik.

50 yıl önceki insanlar, bugünlerde bakın nasıl bir edebiyat dünyasına sahip olacağımızı hayal ediyorlarmış:

  • Kitapların dağıtımı daha farklı olacak. Normal kitapçıların dışında marketlerde, eczanelerde ve benzin istasyonlarında da kitap satılacak.
  • Baskı ve kâğıtların artan maliyeti, mikrofilme geçişi gerektirecek. Özellikle ders kitapları ve kalın kitaplarda. Bugün ciltli kitaplar ne tutuyorsa, o zaman da mikrofilmli kitaplar o kadar tutacak. Ayrıca evlerde de az yer kaplayacak.
  • Birçok ailenin evinde, kitapları duvara yansıtan projektörler olacak. Şimdi körler için okunan kitaplar, o zaman herkesin müzikçalarında dinlenebilecek.
  • Kitaplar, uzay yolculuklarından ciddi biçimde etkilenecek ve daha yumuşak, daha hızlı ve düz olacak.
  • Akademisyenler, evlerindeki televizyon aracılığıyla İngiltere’deki ya da Roma’daki bir kütüphanenin kayıtlarını tarayabilecekler.

Kaynak: on8kitap.com (30 Nisan 2012)

Video: Masumiyet Müzesi Sempozyumu

Aşağıda, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü tarafından 5-6 Mayıs 2012 tarihleri arasında düzenlenecek olan "Masumiyet Müzesi"nin tanıtım videosunu izleyebilirsiniz. 

edebiyathaber.net (29 Nisan 2012)

Fen-Edebiyat mezunlarına müjde!

Fen-edebiyat mezunlarına öğretmen olma yollarının kapatılması ile ilgili öğrencilere müjdeli haber geldi. YÖK'ün 3 Mayıs'taki toplantıda kararı revize edeceği öğrenildi.

Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İsmail Naci Cangül, YÖK'ün 3 Mayıs'taki toplantıda fen-edebiyat, dil tarih coğrafya ve ilahiyat fakültelerinde pedagojik formasyonu kaldıran düzenlemeyi değiştireceğini söyledi.

Hızlı değişimler yanlışlara yol açıyor

Fen-edebiyat fakültesi öğrencilerine öğretmenlik yolunun kapanmaması için üç yıldır YÖK nezdinde görüşmelerde bulunan Uludağ Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İsmail Naci Cangül, yasak kararının haziran ayında yapılacak Lisans Yerleştirme Sınavı (LYS) sonrasında tercihlerini yapacak olan yüz binlerce öğrencinin ve yakınlarının da kafasını karıştırdığını aktardı. Geçtiğimiz günlerde yasalaşan yeni kademeli eğitim sistemiyle (4+4+4) özellikle liselerde öğretmen ihtiyacının artacağına dikkat çekerken, "Gerek fen-edebiyat gerekse eğitim fakülteleri 'garanti öğretmen yapacağım' diye çocukları almıyor.

Nihayetinde mezun olduktan sonra KPSS ve benzeri sınavlar var. Fen-edebiyat mezunları için 90-95 puan alamayanlar zaten öğretmen olamıyor. Kaldı ki 4+4+4 sisteminde binlerce öğretmen ihtiyacı doğacak." dedi. Prof. Dr. Cangül, son 20 yılda uygulanan politikaların ve anlık kararlar neticesinde ortaya çıkan hızlı değişimlerin öğretmen yetiştirmede yanlışlara yol açtığını dile getirdi.

YÖK sorunu çözecek

İsmail Naci Cangül şunları kaydetti: "Eğitim fakültelerinde fizik, kimya, biyoloji, matematik, felsefe grubu, Türkçe, tarih ve coğrafya alanlarında ortaöğretim öğretmenliklerinin, ilköğretimde de matematik, fen bilgisi ve sosyal bilgiler öğretmenliği gibi alanlarda ikinci eğitimler kapatıldı. Eğitim fakülteleri tarafından diğer fakülte mezunlarına verilen pedagojik formasyon sertifika programlarının yenilerinin açılmamasına karar verildi. Tüm bunların amacı, öğretmen yetiştirme konusuna bir düzenleme getirmek. 3 Mayıs ve sonrasındaki YÖK toplantılarındaen önemli konuların başında gelen öğretmen yetiştirme konusu sağlıklı bir çözüme kavuşturulacak. YÖK Genel Kurulu üyeleriyle yaptığımız görüşmelerdekonunun 3 Mayıs ve devamındaki toplantılarda kesinlikle çözüleceği bilgisi yer alıyor. Fen-edebiyat fakültelerinin de ağırlıklı olarak içinde olacağı bir çözüme ulaşılacağı söylendi." Cangül'ün verdiği bilgiye göre 2012 YGS'ye giren 1,8 milyon öğrenciden 1 milyon 260 bin 795'i fen bilimleri testinde, 870 bin 80'i matematik testinde, 253 bin 918'i sosyal bilimler testinde, 31 bin 249'u da Türkçe testinde sıfır çekti. Cangül, bu rakamların son yıllardaki öğretmen yetiştirme politikalarının sonucu olduğunu dile getirerek, altyapı ve insan kaynakları çok daha zengin olan fen-edebiyat fakültelerinin formasyon desteğiyle en iyi öğretmenleri yetiştirebileceğini ifade etti.

Kaynak: ensonhaber.com (29 Nisan 2012)

 

Bilgi Üniversitesi’nde 5. Türkiye Yayıncılık Kurultayı

Bu yıl beşincisi gerçekleşecek olan kurultayda Türkiye yayıncılığının çeşitli sorunları iki gün boyunca çeşitli oturumlarda tartışılacak.

İstanbul Bilgi Üniversitesi ve Türkiye Yayıncılar Birliği’nin 10 yıldır birlikte düzenledikleri Türkiye Yayıncılık Kurultayı 3-4 Mayıs 2012 tarihlerinde Santral Kampüsü’nde gerçekleşecek.

Çok sayıda yayıncı, yazar, gazeteci, bilim insanı ve bakanlık yetkililerinin konuşmacı olarak katılacağı kurultayın sonunda hazırlanan sonuç bildirgesi kamuoyu ile paylaşılacak.
 
“Yayınlama Özgürlüğü”nden “Dijital Yayıncılığın Sorunları”na, “Eğitim Yayıncılığı”ndan “Çocuk Yayıncılığı”na kadar çok sayıda konunun tartışılacağı kurultaydaki oturumlara kendi alanlarında deneyimli 30’a yakın yazar, bilim insanı, yayıncı, uzman ve bakanlık yetkilisi katılacak.
 
Bu yıl beşincisi gerçekleşecek olan kurultayda Türkiye yayıncılığının çeşitli sorunları iki gün boyunca çeşitli oturumlarda tartışılacak ve kurultay sonunda alınan kararlar bir bildirge ile kamuoyuna açıklanacak.
 
Yayıncılık dünyasında gelenekselleşen ve iki yılda bir yapılan Türkiye Yayıncılık Kurultay’ında  alınan kararların önemli bir bölümü uygulamada da işlevini yerine getirmiş ve bunun sonuçları özellikle korsan kitapla mücadelede kendini göstermiştir.
 
Bu yıl da kurultayda özellikle yayınlama özgürlüğü, yayıncılıkta dışa açılma ve dijital yayıncılığın hukuki çerçevesi gibi konuların, Türkiye’de var olan sorunlara ışık tutacağı ve uygulama konusunda yol gösterici olması bekleniyor.
 
Ayrıca kurultayın açılışında Türkiye yayıncılığında önemli bir dönüm noktası olacak; Yayıncılar Meslek Birliği (YAY-BİR), Edebiyat ve İlim Eserleri Sahipleri Meslek Birliği (EDİSAM) ile İngiliz Telif Hakları Lisanslama Ajansı (CLA) arasında “Toplu Lisanslama ve Karşılıklı Temsil Sözleşmesi” imzalanacak.
 
Kaynak: t24.com.tr (29 Nisan 2012)

 

 

II. Turgut Uyar Şiir Ödülleri sonuçlandı

Bencekitap ve BenceSanat tarafından bu yıl ikincisi  düzenlenen Turgut Uyar Şiir Ödülleri sahiplerini buldu.

Hami Çağdaş, Gültekin Emre, Ahmet Özer, Abdullah Nefes ve A. Galip’ten oluşan seçici kurul kararı ile;

Birinci, "Dilsiz Nehir" dosyası ile Zarife Kaya ikinci “Sabır Masalı" dosyası ile Yelda Karataş olmuş; üçüncülüğe "Aşk Sınaması" dosyası ile Rıfat Eroğlu ve "Deliler Sever Yarasını" dosyası ile Deniz Karanfil layık görülmüştür.

Ödül töreni Mayıs ayında gerçekleştirilecektir. 

Turgut Uyar kimdir

4 Ağustos 1927’de Ankara’da doğdu. 22 Ağustos 1985’te İstanbul’da yaşamını yitirdi. Babası subaydı. İlk öğrenimini çeşitli kentlerde tamamladı. 1946'da Bursa Işıklar Lisesi’ni, 1947'de Askeri Memurlar Okulu’nu bitirdi. Bir süre orduda subay olarak görev yaptı. 1958’de ordudan ayrıldı. Türkiye Selüloz ve Kağıt Fabrikaları Ankara Bürosu ile Sanayi Bakanlığı'nda çalıştı. 1968'de emekliye ayrıldı. İstanbul'a yerleşti. Yaşamını serbest yazar olarak sürdürdü. 1969'da öykü yazarı Tomris Uyar ile evlendi. İlk şiiri "Yad" Haziran 1947’de Yedigün dergisinde çıktı. Çeşitli dergilerde yer alan şiirleriyle adını duyurdu. Ölçülü, uyaklı ilk dönem şiirlerinde daha çok kişisel yaşantısı üzerinde durdu. Aşk, ayrılık, ölüm temalarını işlediği bu dönem şiirlerinde Garip akımının izleri görülür. Daha sonra yoğun imgelerin ve simgeci bir söyleyişin etkili olduğu şiirleriyleİkinci Yeni'nin başlıca şairlerinden biri oldu. Sanatını halk şiirinin deyişleri ve divan şiirinin biçimlerinden yararlanarak geliştirdi. Büyük kent yaşamını bütün karmaşıklığı, parçalılığı ve sarsıntılarıyla içeren bir şiir oluşturdu. Lirik şiirin geleneksel sınırlarını zorladı. Şiirle düzyazı arasındaki ayrımı ortadan kaldırdı. Son dönem şiirlerinde başlangıçtaki zengin doku giderek yalınşlaştı, daha karamsar olmaya başladığı görüldü. Türk şiiri üzerine yazıları ve edebiyat eleştirileriyle de ilgi topladı. Şiirleri İngilizce, Fransızca ve Sırpça'ya çevrildi.

edebiyathaber.net (29 Nisan 2012)

Ödüllü oyun sezonu kapatıyor

17'nci Sadri Alışık Tiyatro Ödülleri'nde "Seçici Kurul Özel Ödülü" alan "Anlaşılmaz Konuşmalar" isimli oyun, sezonu kapatmaya hazırlanıyor.

Tiyatroperest'in ikinci oyunu olan "Anlaşılmaz Konuşmalar"ı izlemek isteyen tiyatroseverler için bu akşam, sezonun son üç fırsatından biri.

Saat 20.00'de Oyuncular'da sahnelenecek oyunun yönetmenliğini Hakan Çimenser yapıyor, oyuncularıysa Ahmet Varlı, Onur Özaydın, Zeynep Dinsel ve Gözde Çetiner.

Kaynak: Hürriyet (29 Nisan 2012)

Malatya Kitap Fuarı’nı Kültür Ve Turizm Bakanı Günay açacak

Malatya Kitap Fuarı'nın açılışını Kültür ve  Turizm Bakanı Ertuğrul Günay yapacak.

Malatya Valiliği'nden yapılan yazılı açıklamada, Malatya Okuyor  Kampanyası'nın ulaştığı  başarıyı taçlandırmak ve halkın okumaya olan ilgisini arttırmak amacıyla Malatya'nın ve bölgenin ilk ulusal kitap fuarını açmak için çalışmaların devam ettiği belirtildi.

Kültür ve  Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın katılımıyla 1 Mayıs Salı günü açılacak fuarda, yazar, şair ve araştırmacıların kitapseverlerle buluşturulmasının planlandığı ifade edilen açıklamada, Malatya Valiliği ve Malatya Belediyesi işbirliğiyle düzenlenen fuarın günsüreceği duyuruldu.

Fuarın, 250 yayınevi ile 100'ün üzerinde ünlü yazar ve şaire  ev sahipliği yapacağı vurgulanan açıklamada, fuarla kitap  alışverişi kültürünün oluşturulmasının da  hedeflendiği kaydedildi.

Yeni belediye binası yanında 5 bin metrekarelik kapalı alanda düzenlenecek fuara, Elazığ,  Adıyaman, Erzincan,  GaziantepKahramanmaraş ve Sivas'tan katılım sağlanması için  reklam çalışmaları ve bu şehirlerin üst düzey yöneticileriyle işbirliği yapıldığı bildirildi.

Açıklamada, fuara 300 binin üzerinde katılımcının gelmesinin beklediği belirtildi.

Kaynak: AA (29 Nisan 2012)

 

‘Leman’cılara fuar sansürü’ iddiası

Bünyesinde Leman Yayınları, Cadde Yayınları, Leman, Yeni Harman ve Red dergilerini bulunduran Leman Yayın Grubu’nun Malatya Valiliği ve Belediyesi tarafından düzenlenen Malatya Kitap Fuarı’na önce ısrarla davet edildiği, ancak daha sonra yer kalmadığı gerekçesiyle fuara katılımının engellendiği öğrenildi.

Malatya Valiliği’nin öncülüğünde Malatya Belediyesi ve bazı kurumlarının katkısı ile düzenlenen, 1 Mayıs tarihinde kapılarını kitapseverlere açacak olan Malatya Kitap Fuarı’nı organize eden komite, Şubat ve Mart aylarında çok sayıda yayınevini Malatya Kitap Fuarı için davet etti. Fuara davet edilen yayın gruplarından biri de Leman Yayın Grubu’ydu.
 
Ancak, ‘Malatya Valiliği Leman Grubu’nu fuarda görmekten memnuniyet duyacak’ şeklinde iltifatlar eşliğinde ısrarla kitap fuarına davet edilen Leman Grubu’na kısa süre sonra ‘Fuarda yer kalmadı. Bu nedenle fuara katılmanız mümkün değil’ şeklinde sürpriz bir geri dönüş yapıldı.
 
Leman Grubu Yönetmeni Tuncay Akgün: Malatya’da Olmayı Çok İstiyorduk
Konuyla ilgili olarak görüştüğümüz Leman Yayın Grubu Genel Yönetmeni Tuncay Akgün, Malatya Kitap Fuarı’na katılmayı çok istediklerini, ancak valilik ve organizasyon yetkililerinin gerçekçi olmayan bahanelerle daveti iptal ederek katılımın engellenmesinden üzüntü duyduklarını söyledi.
 
Leman Yayın Grubu’nun kitap fuarına katılması için Bursa Kitap Fuarı’nda oldukları sırada (10-18 Mart) Malatya Kitap Fuarı’na katılım için davet edildiklerini belirten Tuncay Akgün ‘Bizi arayan organizasyon yetkilileri Malatya Valiliği’nin Leman Grubu’nu fuarda görmeyi çok istediğini söylediler. Defalarca telefon görüşmesi oldu. Bir bakıma bizi ikna etmek için çaba harcadılar. Böyle bir davetten ve özellikle valiliğin Leman Grubu’nu fuarda görmek istemesinden çok  memnun olduk. Bir bakıma bizi imrendirdiler yani, fuara davet eden organizasyon yetkilieri. Biz de, daha sonra Leman’a gösterilen yakın ilgiden dolayı,  kısa bir değerlendirme sonucunda fuara katılacağımızı bildirdik ve resmi prosedürlerin hazırlanması için iletişime geçtik. Ancak, tam da bu sırada kötü bir sürprizle karşılaştık’ dedi.
 
Tuncay Akgün’ün ‘Kötü bir sürpriz’ olarak tanımladığı durum, önce ısrarla davet edilen Leman Yayın Grubu’na katılım prosedürlerinin hazırlanması aşamasında ‘Fuarda yer kalmadığı için katılımınız mümkün değildir’ cevabının verilerek, fuara katılım yolunun kapatılmasıydı.
 
Leman’a Fuara Katılım Yolunun Kapatılması Bir Çeşit Sansür

Tuncay Akgün, Leman Yayın Grubu’nun fuara katılımının gerçekçi olmayan bahanelerle ve anlaşılmaz bir tavırla engellendiğini belirterek, ‘Biz Leman Grubu olarak Malatya’da olmayı çok istiyorduk. Hazırlıklarımızı da yapmaya başlamıştık. Ama gerçekçi olmayan bahanelerle fuara katılıma yolumuz kapatıldı. Önce ısrarla davet etmeleri, daha sonra anlaşılmaz bir tavırla katılamayacağımızı bildirmelerinin izahını yapmak çok zor, anlaşılmaz bir durum. Açıkçası üzüldük’ dedi.
 
‘Fuara katılmanızın engellenmesini muhalif söylem ve tavrı olan Leman Grubu Yayınları’na yönelik bir sansür olarak değerlendiriyor musunuz?’ şeklindeki sorumuza Akgün ‘Arka planda neler yaşandı elbette tam bilmiyoruz. Ama önce bizi isteklendiren, bize övgüler eşliğinde yapılan ısrarlı davetten sonra fuara katılımımızın mümkün olmadığını bildirmeleri bir çeşit sansürdür’ cevabını verdi.
 
Leman Grubu Sadece Dergi Yayınlamıyor 2 Yayınevini de Bünyesinde Barındırıyor

Malatya Valiliği’nin yetkilendirdiği fuar komitesi üyelerinden birinin ‘Leman’a sadece davet maili gönderilmiş. O da mail listesindeki her kuruluşa gönderilen bir maildi. Leman bir dergi olduğu için maille yapılan davet geri çekildi. Çünkü biz yayınevlerini fuara davet ettik’ şeklinde bir açıklamasının olduğunu söylediğimizde ise Tuncay Akgün ‘Böyle bir şey doğru değil. Çünkü defalarca telefonla görüşmeler yapıldı. Konuşmalar, diyaloglar oldu arkadaşlarımızla. Diğer yandan ise, Leman Yayın Grubu sadece Leman Dergisi’nden ibaret değil. Bunu bizi davet eden insanlar da biliyor. Bugüne kadar çok sayıda kitap yayınlayan Cadde Yayınları, Leman Yayınları da bizim grubumuzun bünyesinde yer alıyor. Türkiye’de kurumsal nitelik taşıyan hemen her kitap fuarına da katılırız. En son Bursa ve İzmir kitap fuarlarına katıldık’ diye konuştu.
 
Kitap Fuarları Özgür Olmalı

Malatya Valiliği öncülüğünde düzenlenen Malatya Kitap Fuarı’nın ‘İnsan Okudukça Özgürdür’ sloganı ile kapılarını okuyucuya açacağını hatırlatan Tuncay Aktürk, ‘Özgürlük söylemi sözde ve sloganda kalmamalıdır. Kitap fuarları kitabın ve okuma eyleminin ruhuna uygun olarak özgür olmalıdır. Okuyucu her politik görüşten kitaba ve yazara ulaşabilmelidir. Okuyucunun tercihlerine yön verecek idari tasarruflar kitap fuarlarının varlık amaçları ile örtüşmez. Kitap fuarlarını diğer fuarlardan ayıran temel özellik kitap fuarlarının ticari faaliyet olmanın ötesinde düşünsel anlamda bir zenginlik üretmesidir. Bu nedenle fuara gelen okuyucu, muhalif bir politik duruşa sahip olsa da farklı düşünce dünyalarına ait kitaplara, yazınsal değerlere ve yazarlarına özgürce ulaşabilmelidir. Bu hususu engelleyecek her tavır, kitap fuarlarının asıl işlevini yok etmeye hizmet eder’ dedi.
 
Davet Ederlerse Malatya’ya Gitmeye Hazırız

Malatya Kitap Fuarı’na katılma isteklerini hala canlı tuttuklarını da söyleyen Aktürk, ‘Şayet olanak yaratılırsa, yaşanan bu olumsuzlukları düşünmeden Malatyalı okuyucularımızla buluşmak isteriz. Çünkü Malatya’da bir hayli yoğun Leman okuyucusu ve Leman Grubu yayınlarını takip eden çok sayıda kitapsever var’ dedi.
 
Fuar Organizasyon Cephesi Ne Diyor?

Leman Yayın Grubu’nun Malatya Kitap Fuarı’na önce davet edilip, daha sonra ‘Yer kalmadığı gerekçesiyle’ fuara katılımının iptal edilmesine yönelik iddialarla ilgili olarak görüşlerini aldığımız fuar organizasyonunda görevli bir yetkili ise, uygulamayı ‘Leman Grubu ile ilgili sorun, sadece yayınevlerine gönderilmesi gereken davet mailinin yanlışlıkla dergi yayıncılığı yapan Leman Grubu’na da gönderilmiş olmasından kaynaklanıyor. Biz sadece kitap yayınlayan yayınevlerini çağırdık, bu nedenle de Leman’a yapılan davet geri çekildi’ sözleri ile savundu.

Kaynak: blog.milliyet.com.tr (28 Nisan 2012)

Nedim Gürsel’in kitabı Türkiye’de Yargıtay’da, Almanya’da ödül yolunda

Nedim Gürsel’in kitabı “Allah’ın Kızları”nın Almancası çıkar çıkmaz, Almanya’da yabancı yazarlara verilen önemli edebiyat ödüllerinden birine layık görüldü. Türkiye’de bu kitap nedeniyle yargılanan Gürsel, beraat etti. Ancak karar temyiz edildiği için dava Yargıtay’da…

Nedim Gürsel, Türkiye’de tartışılan ve yargılanan kitabı “Allah’ın Kızları”nın,  Almanca çevirisinin yayınlanmasından çok kısa bir süre sonra, Almanya’da “Uluslararası Edebiyat Ödülü”ne aday gösterildi.

6 yazar arasında yer alıyor. Kitabı Türkiye’de yayınlandığında hakkında ceza davası açılan ve “dine hakaret” suçlamasıyla yargılanan ünlü yazar, beraat etmiş, ancak karar temyiz edilmişti.

Davası Yargıtay’da bekleyen yazar, Berlin’de eserleri “Dünya Kültürleri Evi – Uluslararası Edebiyat Ödülü”ne aday gösterilen 6 yazar arasında yer alıyor.

Eserleri 12 dile çevrilen yazar, 1976′dan bu yana önce Türkiye’de ve sonra da Fransa’da çok sayıda edebiyat ödülüne layık görülmüştü. Şimdiye kadar 6 kitabı da Almanca’da yayınlanan, Berlin’i konu alan 2 kitabı bulunan (2006′da yayınlanan “Çıplak Berlin” ve 2011′de yayınlanan “Şeytan, Melek ve Komünist”) ve sık sık Almanya’ya gelip, bilimsel, edebi etkinliklere katılan Gürsel, böylece ilk kez önemli bir Alman edebiyat ödülüne yaklaştı.

Berlin’deki “Dünya Kültürler Evi”nden yapılan açıklamada jürinin ödül sahibini 23 Mayıs’ta belirleyeceği bildirildi. Ödül töreni de 6 Haziran’da yapılıyor. İlk kez 2009′da başlatılan “Uluslararası Edebiyat Ödülü”, kitabın yazarının yanısıra, çevirmenine de veriliyor. “Allah’ın Kızları”, şimdiye kadar çok sayıda eseri Türkçe’den Almanca’ya kazandıran Barbara Yurtdaş tarafından çevrilmişti. Ödül, yazar için 25.000, çevirmeni için de 10.000 euroluk parasal bölüm de içeriyor.

“Uluslararası Edebiyat Ödülü”ne Gürsel’le birlikte aday gösterilen diğer yazarlar da şöyle: Jaume Cabre (Katalonya), Mircea Cartarescu (Romanya), Tom McCarty (İngiltere), Peter Nadas (Macaristan), Tea Obreht (ABD).

2009 yılından beri verilen “Uluslararası Edebiyat Ödülü”nün daha önceki sahipleri de (yazarlar ve çevirmenleri) şöyle:

Daniel Alarcon ve Friederike Meltendorf (2009), Marie Ndiaye ve Claudia Kalscheuer (2010), Michail Schischkin ve Andreas Tretner (2011).

Kısa bir süre önce “Allah’ın Kızları” kitabının Almancası’nın tanıtımı için Berlin ve Hamburg’da, çok sayıda edebiyatseverin ilgi gösterdiği toplantılara katılan ünlü yazar, ödüle aday gösterilmesini şöyle değerlendirdi:

“Dünya Kültürleri Evi’nin bu ödülü, sanıyorum Almanya’da yabancı yazarlara verilen en önemli ödül. Ve ilk kez bir Türk yazarı, “short liste”de yer alıyor. O bakımdan elbette sevindirici. Ama rekabet oldukça çetin gibi görünüyor. Kitabın tanıtımı için gerçekleştirilen toplantıların, özellikle Berlin’de ‘Literaturhaus’daki toplantının büyük ilgi görmesi beni çok sevindirmişti. Umarım ‘Allah’ın Kızları’ bu ödülü alır..”

Almanya’nın önde gelen yayınevlerinden Suhrkamp Verlag tarafından yayınlanan “Allah’ın Kızları” (Allahs Töchter),  Almanya’da yazın çevrelerinde büyük ilgi çekmiş, Frankfurter Allgemeine Zeitung (FAZ) ve Die Zeit başta olmak üzere önde gelen gazetelerde geniş ve olumlu tanıtım yazıları yayınlanmıştı. Tageszeitung da (TAZ) yazarla yapılan söyleşiye tam sayfa yer verdi. Gürsel’in ağzından “Türkiye, giderek daha dindarlaşıyor” başlığı altında yayınlanan söyleşide, yazar kitabını “İslam inancını anlamaya ve aynı zamanda sorgulamaya çalışan bir roman” olarak tanıtıyor ve hakknda Türkiye’de açılan davanın kendisini şaşırttığını vurguluyor.

Gürsel’in Almanca’ya çevrilen 6 kitabı:

1. Allah’ın Kızları / Allahs Töchter – Suhrkamp, Berlin, 2012 (Çv. Barbara Yurttaş)

2. Yedi Dervişler / Sieben Derwische – Insel, Frankfut – 2008 (Çv. Monika Carbe)

3. Resimli Dünya / Turbane in Venedik – Ammann, Zürih – 2002 (Çv. Monika Carbe)

4. Boğazkesen, Fatih’in Romanı / Der Eroberer – Goldmann, Münih – 2002  (1. baskı Ammann, Zürih, 1988) (Çv. Ute Birgi)

5. Uzun Sürmüş Bir Yaz / Ein Sommer ohne Ende – Dağyeli, Frankfurt, 1988 (Çv. Eva Warth-Karabulut)

6. İlk Kadın / Die Erste Frau – Dağyeli, Frankfurt, 1986 (Çv. Eva Warth-Karabulut)

“Uluslararası Edebiyat Ödülü” o’na verilirse, eserlerinde ve hayatında önemli bir yeri olan, akademik çalışmalar ya da kitap tanıtımı gibi etkinlikler için sık sık davet aldığı Berlin’e, bu kez ödül almak üzere gelecek. Ve böylece, o da Orhan Pamuk, Yaşar Kemal gibi, eserlerini Türkçe kaleme alan ve yazdıklarıyla Almanya’da da ödüllendirilen yazarlar arasında yer alacak.

Kaynak: haber.dk (28 Nisan 2012)

 

Formasyonun çöküşü

Eğitim fakültesi sayısı son 10 yılda 63'ten 97'ye, fen edebiyat fakültesi sayısı 91'den 184'e çıktı. Halen 600 bin öğretmen adayı var.

YÖK’ün, fen edebiyat, dil tarih coğrafya ve ilahiyat fakültelerindeki öğrencilerin öğretmen olmalarını sağlayan pedagojik formasyonu kaldırması üniversitelerde gösterilere yol açarken, bu kararı aldıran istatistikler hem mezunların istihdam sorunları, hem de üniversitelerdeki arz talep dengesi dikkate alınmadan gerçekleşen büyümeyi gözler önüne seriyor: Eğitim fakültelerinin sayısı son 10 yılda 63’ten 97’ye, fen edebiyat fakültelerinin sayısı ise 91’den 184’e yükseldi. Eğitim fakülteleri yüzde 54, fen edebiyat fakülteleri yüzde 102 büyüdü. Halen, mevcut öğretmen sayısına eşdeğer sayıda, yani 600 bin öğretmen adayı eğitim görüyor. 
YÖK’ün 5 Nisan’daki genel kurul toplantısında aldığı karar sadece fen edebiyat fakülteleriyle ilgili değil. Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi’ndeki okulöncesi öğretmenliği ve İngilizce öğretmenliği programlarına, mevcut uzaktan eğitim öğretmenlik programlarına öğrenci alınmayacak. Bu bölümler kapatılacak. Okulöncesi öğretmenliği, rehberlik ve psikolojik danışmanlık, özel eğitim bölümü öğretmenlikleri hariç tutularak eğitim fakültelerindeki ikinci öğretim programları kapatılacak. Bu yolla 15 bin kontenjan kısıtlanmış olacak. Bu karardan mevcut fen edebiyat fakültesi öğrencilerinin etkilenmemesi ve mağdur olmaması içinse YÖK’ün çalışmaları sürüyor. 3 Mayıs’taki genel kurulda bu yönde karar alınması bekleniyor. 
YÖK üyesi Prof. Dr. Mehmet Şişman pedagojik formasyonun kaldırılmasının ardında MEB ile birlikte yaptığı öğretmen istihdamındaki sıkıntıları, arz talep dengesizliğini gidermeye yönelik çalışmaların olduğunu belirtiyor. Şişman, Milli Eğitim Bakanlığı’nın, öğretmen yetiştirme ile ilgili bir stratejik belge ve plan hazırlama çabası içinde olduğunu belirterek “Temel konu, nicelikten çok nitelik üzerinde yoğunlaşma gereğidir. Bu çerçevede Mili Eğitim Bakanlığı’nın öğretmen ihtiyacı, beklentileri ve mezunlar dikkate alınarak Öğretmen Yetiştirme Çalışma Grubu, YÖK Genel Kurulu’nun takdirine bazı öneriler sundu” diye konuştu. Prof. Dr. Şişman rakamlarla ortaya konan durumun öğretmen yetiştirmede yeni bir strateji geliştirilmesini gerekli kıldığını belirterek şu istatistikleri verdi:
* Fen edebiyat fakülteleri sayısı yüzde 102 arttı 
* Türkiye’de 87 temel alanda ve 146 branşta öğretmen istihdamı gerçekleştiriliyor. 
* Eğitim fakülteleri her yıl 40 bin mezun veriyor. 
* Eğitim fakültelerinin sayısı son 10 yılda 63’ten 97’ye, fen edebiyat fakültelerinin sayısı ise 91’den 184’e yükseldi. 
* Son 10 yılda eğitim fakülteleri yüzde 54 büyürken fen edebiyat fakülteleri yüzde 102 büyüdü. 
* Fen edebiyat fakültelerindeki öğrenci ve mezun sayısında da önemli artış var. 2001-2002 ile 2009-2010 yılları arasında eğitim fakültelerinde okuyan öğrenci oranı yüzde 13.63, mezun öğrenci oranı da ise yüzde 27.39 arttı. 
* Son 10 yılda fen edebiyat fakültelerinde okuyan öğrenci sayısındaki artış çöküşü göz önüne seririyor. Okullarda artış oranı yüzde 67.12, mezun öğrenci oranı ise yüzde 44.63 olarak gerçekleşti. 
* Şu anda halen MEB’de istihdam edilen öğretmen sayısına eşdeğer sayıda öğretmen adayı, eğitim fakülteleri ve öğretmenliğe kaynaklık eden diğer fakültelerde eğitim görüyor. 

10 yıl önce 72 bin kişi atama bekliyordu, şimdi 350 bin kişi 
Türkiye’de 148 bin öğretmen açığı varken Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı İsmail Koncuk, 10 yıl önce atama bekleyen öğretmen sayısı 72 binken bugün yanlış politikalar yüzünden 350 binlere çıktığı görüşünde: 
“Adam gibi atama politikası oluşturamayanlar, en kolay yolu bulmuş ve fen edebiyat fakültelerini oyun dışı bırakmayı tercih etmiştir. 200 bin öğrencinin umutlarını tükettiklerini fark edemeyenler, bir çırpıda fen edebiyat fakültelerini gözden çıkarıyor. Eğitim fakültesi mezunlarının öğretmen olarak, öncelikli atanmasına kimsenin itirazı yok. Ancak, bugüne kadar fen edebiyat mezunlarını öğretmen olarak atayanlar sizler değil miydiniz? Bugün, sadece 11 üniversiteye bağlı eğitim fakültesinde, lise branş öğretmeni yetiştirilmektedir. Bu kararınız, gelecekte lise branş öğretmeni ihtiyacı yaratmayacak mıdır? Yeni ihdas ettiğiniz 4+4+4 sisteminin branş öğretmeni ihtiyacını arttıracağını da söyleyen, aynı Milli Eğitim Bakanlığı değil mi?"

Umay Aktaş Salman – Radikal (28 Nisan 2012)

Schumann’lar ve Brahms’ın bilinmeyen hikayesi

Dünyanın müzikal tarihçesinde derin izler bırakmış isimleri konu eden çalışmalarıyla tanıdığımız Aydın Büke, yeni kitabı Romantizmin Işığı Clarada kaldığı yerden devam ediyor… Robert Schumann’ın karısı olarak tanınmakla yetinmeye mahkum bırakılan Clara’nın büyüleyici ışığı ve  iki erkeğin ve milyonlarca hayalperestin hayatını değiştiriyordu aslında… Ve Büke tarafından anlatılana dek, değme filmlere taş çıkaran bu hayat hikayesini bilmiyorduk!

1 Ekim 1853 günü, Robert ve Clara Schumann’ın Düsseldorf’taki evinin kapısını bir müzisyen çaldı. O tarihte henüz tanınmamış olan delikanlı Hamburg’dan geliyordu ve adı Johannes Brahms’dı. Genç Brahms o gün, Düsseldorf kenti müzik yöneticisi Robert Schumann ve dönemin en ünlü piyanistleri arasında sayılan karısı Clara Schumann’a kendi bestelerini çalmış, her ikisinin de beğenisini kazanmıştı. Robert Schumann kısa bir süre sonra onun hakkında övgü dolu bir yazı kaleme alacak ve bu sayede delikanlının adı müzik çevrelerinin dikkatini çekecekti.

Düsseldorf’taki bu karşılaşma üç kişinin de yaşamını derinden etkilemişti. Kısa bir süre sonra yaşama veda edecek olan Robert Schumann bir anlamda, kendi çizgisini devam ettirecek varisi bulmuş, 19. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa’nın en önemli bestecileri arasına girecek Brahms ise izlemesi gereken yolu öğrenmişti. Müzik tarihçileri bu bestecilerin göz alıcı yaşamlarını derinlemesine inceleyerek 1800’lü yılların ikinci yarısında Fransız Liszt ve Robert Wagner ‘in karşı cephesinde yer alan kesimin öyküsünü defalarca kaleme almışlardır.

Bu öykülerde çoğunlukla gölgede kalan Clara Schumann aslında çağının en önemli müzisyenleri arasındaydı. Günümüz insanı için “Robert Schumann”ın karısı olan Clara, yaşadığı dönemin en tanınmış konser piyanistiydi ve aslında Robert Schumann, çoğu kez “Clara’nın kocası” olarak anılmaktan hoşnut değildi. Robert’in 46 yaşında akıl sağlığını yitirerek yaşama veda etmesinin ardından Clara kırk yıl daha yaşadı; çok sevdiği “Johannes” ise hep yanı başındaydı. Aralarındaki ilişki zaman zaman tutkulu bir aşkı andırsa da temelinde yatan köklü bir dostluktu…

Romantizmin Işığı Clara, gölgede kalmış, yetenekli bir kadın piyanistin beklenmedik öyküsünü anlatırken hem müzik hem de dünya tarihinin akışını değiştiren bir dönemin de portresini çiziyor. Her satıra sinen büyüleyici müzikse hiç susmuyor ve benzerine az rastlanır bir keyife dönüşüyor bu kitabı okumak…

AYDIN BÜKE

AYDIN BÜKE, 1958 yılında İstanbul’da doğdu. Kabataş Erkek Lisesi’nin ardından İstanbul Devlet Konservatuvarı Yüksek Bölümü’nden (bugünkü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı) mezun oldu. Avusturya’daki üç yıllık müzik eğitiminden sonra, İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın sınavını kazanarak bu kurumda Flüt Sanatçısı olarak çalışmaya başladı. Halen bu görevini sürdürmektedir. 1995-2004 yılları arasında TRT-Radyo III’te klasik müzik programları hazırladı: Vivaldi’den Beethoven’a, Enigma, Müzik Portreleri, Yeni Kayıtlar, 99’da Andıklarımız, Arya, 2000 Yılında Bach, Operanın Doruğu, Müzikal Sunu. 1998 yılında Mozart ve Lorenzo Da Ponte’nin ortak çalışmalarını konu alan, İki Dahi Üç Opera adlı kitabı, 2001’de Bach – Yaşamı ve Eserleri adlı ikinci kitabı çıktı. Mozart’ın 250. doğum yıldönümü nedeniyle kaleme aldığı Mozart – Bir Yaşamöyküsü adlı kitabı Ocak 2006’da, Müziği Yaratanlar - Barok Dönem adlı kitabı (İpek Mine Altınel ile ortak çalışma) 2006 Kasım ayında yayımlandı. Çeşitli dergiler için müzik yazıları yazmakta ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Müzik Tarihi dersleri vermektedir.

edebiyathaber.net (28 Nisan 2012)

Kürt edebiyatının dikenli yolları

Son yıllarda Türkçe'ye de çevrilen Kürtçe metinler varolmak için uzun ve meşakatli bir yol katetti.

Kürtçe alfabe otuz bir harften oluşuyor; a, b, c, ç, d, e, ê, f, g, h, i, î, j, k, l, m, n, o, p, q, r, s, ş, t, u, û, v, w, x, y, z

Gorani, Kurmanci ve Sorani olmak üzere üç Kürt lehçelesiyle yazılan Kürt edebiyatıyla ilgili İslamiyet öncesine dair kaynaklar bulunmasa da bazı kaynaklar, Hakkâri doğumlu Ali Hariri'yi ilk Kürt şairi olarak gösteriyor.

Kürt edebiyatının kollarından sözlü edebiyatın tarihi binlerce yıl öncesine kadar dayanırken, yazılı edebbiyatın gelişimi, daha geç oldu. Türkiye, Irak ve İran devletleri içindeki eski Kürt beyliklerinde yetişmiş isimlerin eserleri Klasik Kürt edebiyatını oluşturdu. Sözlü edebiyat ise dengbejlerin günümüze kadar getirdikleri destanlar, kılamlar, stranlar gibi sözlü ürünlerden oluşuyor.

Elî Herîrî, Melayê Cizîrî, Melayê Bateyî, Mele Perîşan, Feqiyê Teyran ilk dönem Kürt şiirinin önemli isimleri olarak biliniyorlar.

''Öncelikle Ehmedê Xanî ‘nin 17. yüzyılda yazdığı Mem û Zîn’ine kulak kabartmak gerekir. Hem Kürtçesi hem Türkçesi olan bu kadim metin muazzam bir aşk hikâyesine odaklanırken dönemi de çok iyi tasvir eder. Bir yandan kavuşup mutlu olan iki aşığı, diğer yandan sevip kavuşamayan iki aşığın trajik hikâyesini anlatırken dönemin sosyal yaşantısına da ışık tutar. Bu metin bize mutlu aşkın yazılı tarihi yoktur önermesini de hatırlatır.'' (Abidin Parıltı, Kürt Edebiyatı Okuma Kılavuzu)

SÜRGÜN…
Kürt edebiyatı sürgünle uzun yıllar birlikte yaşayan bir dil oldu. 1898'de basılan ilk Kürtçe gazetede yer alan yazılar da sürgündeki ilk metinler olarak kabul ediliyor.

''Kürt edebiyatı denince akla ilk gelen kelime sürgündür. Bir anlamda Kürt edebiyatı sürgün edebiyatıdır da. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren toprağından kopmak zorunda kalan, var olma mücadelesini bu topraklarda sürdüren Kürtler asimilasyona uğramamak, bu kadim kültürü hem var etmek hem diriltmek için yoğun çabalar göstermiştir.'' (Abidin Parıltı, Kürt Edebiyatı Nereden Nereye)

1932 yılında yayınlanan Hawar dergisi de Kürt edebiyatı için büyük önem taşıyor. Bugüne kadar ulaşan birçok yazarın ve önemli metnin çıkmasını sağlayan dergide Celadet ve Kamuran Bedirhan, Osman Sebrî, Nûredîn Zaza, Qedrî Can, Cigerxwîn gibi isimler yer aldı.

İLK KÜRTÇE ROMAN
İlk Kürtçe roman 'Şivanê Kurmanca'yı Erebe Şemo yazdı. 'Dımdım Kalesi', 'Kürt Çoban' gibi kitapları Türkçe'ye de çevrilen Şemo'nun ardından İbrahim Ehmed, Rehîmê Qazî gibi isimler geliyor.

1950'lerden sonra Musa Anter, Canip Yıldırım, Edip Karahan gibi isimler Kürtçe üzerindeki baskılara ve yasaklamalara rağmen Kürt edebiyatının gelişimine büyük katkılar yaptılar.

HEP SÜRGÜN…
''1980 darbesinden sonra Kürt yazarlar için yeniden sürgün yolu görünmüştü. Bu aşamadan sonra özellikle 1990’lı yıllarla birlikte İsveç’te çok ciddi bir entelektüel çaba ortaya çıktı. Firat Cewerî’nin editörlüğünde Nûdem dergisinin yayın hayatına başlaması ve birçok yazarın onun Hawar’ın yeniden dirilişi olarak görmesi, ustaların ve yeni yola çıkanların aynı sayfalarda buluşması bu dergiyi bir cazibe merkezi haline getirdi. Mehmed Uzun’un bazı romanlarının tefrika halinde burada yayınlanması, Firat Cewerî, Hesenê Metê, Rojen Barnas, Mustafa Aydoğan, Süleyman Demir, Mehemed Dehsiwar, Fawaz Hûsen, Emin Narozi gibi yazarlar Kürt edebiyatı için çok önemli eserler verdiler. Mahmud Baksi de bu dönemde yazdığı romanlar ve kullandığı mizahi dille dikkatleri üzerine çekti. '' (Abidin Parıltı, Kürt Edebiyatı Nereden Nereye)

DİKENLİ YOLLARI AÇAN ADAM
Mehmed Uzun, Kürt romanının dilinin dikenli yolunu açmıştırYaşar Kemal

Kürt romanının en önemli ismi ise hiç kuşkusuz Mehmed Uzun. İki yıl önce, mide kanseri nedeniyle hayatını kaybeden Uzun'un, Kürtçe, Türkçe ve İsveççe çalışmaları yirmiye yakın dilde yayınlandı. Uzun'un 'Siya Evine', 'Nar Çiçekleri' gibi birçok eseri uluslarası alanda ödül kazandı. Çokdilli ve çokkültürlü bir yazar olan Uzun, hakkında açılan davalar nedeniyle hayatını sürgünde geçirmek zorunda kalmıştı.

Vatandaşlıktan atılmıştım, bir daha Türkiye’ye dönmemin imkanı yoktu, yine de şansımı denemeye karar verdim: bütün cesaretimi toplayarak Türkiye’nin Stockholm Büyükelçiliği’ne müracaat ettim, kısa bir süre babamı görmek, sadece ama sadece ‘güle güle babacığım’ diyebilmek için Türkiye’ye gitme izni istedim onlardan. Cevap katiydi; hayır, gidemezsin! Babamın günleri sayılıydı, sayılı gün tez geçti, vefat haberi ulaştı bana.(Muhsin Kızılkaya, Sen û Ben )

15. yüzyıldan beri yaşayan Kürt dili ve edebiyatı son yıllarda Avrupa Birliği'ne uyum süreci ve sonrasında 'Demokratik Açılım' çerçevesinde tekrar gündemde. Kürtçenin serbestleşmesiyle birçok eser Türkçe'de de yayınlansa da Kürt dili hala sürgün ve yasaklarla anılıyor.

Kaynak: ntvmsnbc.com (28 Nisan 2012)

John Lennon’ın el yazısından albüm taslakları

John Lennon'ın "Plastic Ono Band" adlı albümü üzerine çalışırken yazdığı şarkı sözlerinin taslakları görsellerde yer alıyor.

Albümün tümünü sayfanın altındaki videodan dinleyebilirsiniz.

edebiyathaber.net (27 Nisan 2012)

Ünlü isimlerin kütüphaneleri

Kişisel kütüphaneler, güçlü karakteristik özellikler barındırırlar. Aşina olduğumuz isimlerin kütüphanlerini merak edenler için fotoğraflar:

Woody Allen

 

Sting

 

George Lucas

 

Karl Lagerfeld

 

Diane Keaton

 

Jay Walker

 

Richard A. Macksey

 

Biltmore House

Kaynak. bookriot.com (27 Nisan 2012)

“Hanımların Dikkatine” Yunus Nadi Öykü Ödülü’ne değer görüldü

Gazeteci Yunus Nadi'nin adını yaşatmak için 1946'dan itibaren verilmeye başlanan kültür-sanat ödüllerinin öykü dalında bu yılın kazananı Can Yayınları'ndan çıkan "Hanımlar Dikkat" adlı eseriyle Seray Şahiner oldu. 

Seray Şahiner Kimdir?

1984 yılında Bursa’da doğdu, İstanbul’da büyüdü. İlköğrenimini Oruçgazi İlköğretim Okulu’nda, ortaöğrenimini Pertevniyal Anadolu Lisesi’nde tamamladı. 2007 yılında İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi, Gazetecilik Bölümü’nden mezun oldu.

2011’de Marmara Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü’nden, Sinema Anabilim Dalı’nda yüksek lisans derecesi aldı.

'Aylık Paldır Kültür Dergisi Hayvan’da ve Birgün Gazetesi’nde çalıştı. Uzun süre gitar ve resim dersi aldı, izcilik ve dağcılık yaptı. Dönemsel olarak, garsonluk, konfeksiyonda el işçiliği ve makinecilik yaptı.

2006 yılında Varlık Dergisi’nin düzenlediği Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde, "Gelin Başı" isimli öykü dosyası "Dikkate Değer" bulundu.

2007 yılında "Gelin Başı" isimli kitabı Can Yayınları’nca yayımlandı.

Sırrı Süreyya Önder’e senaryo asistanlığı yaptı. 2008’de İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda sahnelenen “Yedi Tepeli Aşk” oyununda, "Gelin Başı" kitabında yer alan üç öyküsü sahnelendi. 2010-2011 sezonunda "Gelin Başı"ndaki öykülerden uyarlanan "İadesiz Taahhütsüz" adlı oyun, Tiyatro Boyalıkuş tarafından sahnelendi. 2011’de ikinci öykü kitabı “Hanımların Dikkatine” Can Yayınları’nca yayımlandı.

edebiyathaber.net (27 Nisan 2012)

Okul Kütüphanecileri Standartlarını Belirliyor

Okul Kütüphanecileri Derneği, Marmara Eğitim Kurumları’nın ev sahipliği ve işbirliğiyle  “Okul Kütüphanesi: Nitelikli Yatırım Nitelikli Gelecek” temasıyla Türkiye’de ilk kez  Okul Kütüphaneleri Standartlar Çalıştayı düzenliyor.

Okuma kültürüne yön veren kurumlardan biri, belki de en önemlisi olan okul kütüphaneleri alanında tüm gelişmiş ülkelerde standartlar bulunmaktadır. Türkiye’de bu konuda hiçbir standartın olmayışı, Okul Kütüphanecileri Derneği’nin de dikkatini çekmiştir. Gelişmiş ülkelerde standart düzenleyen kurumların başında dernekler gelmektedir. Okul Kütüphanecileri Derneği, bu noktadan hareketle, konuya dair sorumluluk hissederek misyonu ve vizyonu gereği harekete geçip çalıştay düzenleme kararı aldı.

Türkiye’de gerek kamu gerekse özel okullardaki okul kütüphanelerinin sorunlarına dikkat çekmek amacıyla 2000’li yılların başında temelleri atılan ve 17 Aralık 2010 tarihinde resmi olarak kurulan Okul Kütüphanecileri Derneği’nin (OKD) misyonlarından biri, “her öğrencinin öğrenmeyi öğrenirken çağdaş kütüphane hizmetlerinden faydalanabilmesi için gereken her türlü çalışmayı gerçekleştirmekte önder olmak”tır. Bu nedenle OKD gerçekleştirdiği tüm toplantılarda, geleceğimizin teminatı çocuklarımızın yaşam boyu öğrenimi esas alan, değişen dünya ile uyumlu, çağdaş eğitimde tartışmasız önemli bir yeri olan okul kütüphanelerinin sorunlarına kamuoyunun dikkatini çekmeyi amaçlamaktadır.

Gelişmiş ülkelerde standartları olmayan bir kurum düşünmek olanaksızdır. 28 Nisan 2012 Cumartesi günü Marmara Eğitim Kurumları Kampusunda gerçekleşecek olan çalıştay ile okul kütüphanelerinde yönetim, fiziki koşullar, teknoloji, hizmet ve koleksiyon (derme) adları altında dört ana konu başlığındaki standartlar ortaya konulacaktır.

Çalıştayın amacı:  konu hakkında yapılmış ve yapılacak tüm çalışmaları bir araya getirmek, konunun mesleki uzmanları ve ilgili akademisyenleriyle birlikte Türkiye’de okul kütüphaneleri standartlarını belirlemek, bu sayede bu konuda kamuoyunda farkındalık yaratmak şeklinde belirlenmiştir.

Türkiye’deki tüm okul kütüphanecilerinin ve okul kütüphaneleri ile ilgilenen herkesin katılımına açık olan çalıştayın tek gün içinde, iki ana oturumda gerçekleşmesi planlanmıştır. Çalıştay sonucunda hazırlanan standartlar, Milli Eğitim Bakanlığı başta olmak üzere ilgili tüm kurum ve kuruluşlara sunulacak, kamuoyuyla da paylaşılacaktır. Standartların uygulanmasında Okul Kütüphanecileri Derneği takipçi bir görev üstlenecektir.

Aydın İleri – edebiyathaber.net (27 Nisan 2012)

 

“Ekotopya”nın yazarı Callenbach öldü

Kült romanı "Ekotopya" ile çevrecilere ilham kaynağı olan ünlü Amerikalı yazar Ernest Callenbach, 83 yaşında hayata veda etti.

Callenbach'ın eşi Christine Leefeldt, ünlü yazarın Berkeley'de kanser nedeniyle öldüğünü söyledi.

Pennsylvania'da 1929 yılında doğan ve çocukluğunu bir çiftlikte geçiren Callenbach, 1958'te California'da "Film Quarterly" dergisini kurmuştu.

ABD'den ayrılıp kendilerine ekolojik hayat anlayışı çerçevesinde bağımsız bir ülke kuran insanların öyküsünü anlattığı Ekotopya kitabı, dünyada ekolojik bilincin gelişmesine büyük katkı yapmış ve Türkçe'nin de dahil olduğu çok sayıda dile çevrilmişti.

Aynı zamanda daha basit bir yaşam için konferanslar veren Callenbach'ın "Ekoloji Cep Rehberi" adlı eseri de Türkçe'ye çevrilmişti. 

 

Callenbach Ekotopya hakkında konuşuyor: 

Kaynak: cnnturk.com (27 Nisan 2012)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z