Masthead header

1443444516_Olga_Pakalovic_as_SafijaPera Müzesi’nin, “Günümüz İmgeleri: Saraybosna Güzel Sanatlar Akademisi’nden Yapıtlar” sergisine eşlik eden “Şimdi Saraybosna! Bosna-Hersek Sineması” programı 3 Ekim Cumartesi günü sona eriyor.

Bosna sinemasının son yıllarda ülkenin çalkantılı geçmişine ve güncel meselelerine değinerek akılda kalıcı ve beğeni toplayan filmler ürettiğini belirten Pera Müzesi Film ve Video Programları Yöneticisi Fatma Çolakoğlu, “Bu beş filmlik seçki, gelecek vadeden ve uluslararası tanınırlığa sahip yönetmenlere görünürlük sağlayan bir platform sunarken; ülkenin geniş kültürüne ve tarihine de ışık tutuyor,” diyor.

Bosna tarihine içeriden bir bakış

“Halime’nin Yolu” filminde yönetmen Arsen A. Ostojic’in Bosna Savaşı’nda ölen ve çok sayıdaki toplu mezarlardan birinde gömülü olan üvey oğlunun kemiklerini teşhis etmeye çalışan Halime’nin trajik fakat ilham verici hikayesini anlatıyor.

Jasmila Žbanić’ın “Saraybosna’da Bir Gün” filmi yüzyıl önce Avusturya Macaristan İmparatorluğu tahtının varisine karşı yapılan ve 1. Dünya Savaşı’na neden olan suikastı çok farklı merceklerden ele alıyor. Nedim Alikadić’in “Özdüşünme”si yalnızca 10 dakika süren bir mini-film… Yönetmen çocukluğunu, mesleğine duyduğu aşkı, kamerayla ilk tanışmasını ve evini terk etmeye iten savaş deneyimlerini anlatıyor.

edebiyathaber.net (1 Ekim 2015)

cocukAysel Gürmen’in Cemal Reşit Rey’in hayatını anlattığı Kuğu Kuşunun Şarkısı, Âşık Veysel’in hayatını anlattığı Uzun İnce Bir Yol ve Serhan Aytan’ın Tanburi Cemil Bey’in hayatını anlattığı Cemil’in Gizli Konserleri isimli kitaplar Pan Yayıncılık tarafından yayımlandı. 

7 yaşından itibaren bütün çocukların severek okuyacağı bu biyografik öyküler dizisi, ülkemizdeki müzik kültürünün çeşitliliğini göstermesi açısından büyük önem taşıyor.

Çocuklar, kendilerine kalan bu mirasın peşine düşmeli, mutlaka bu bestecilerin müziklerini dinlemeliler. Bu konuda da anna babalara ve öğretmenlere görev düşüyor.

Artık çocuklar da müziği okuyabilir.

edebiyathaber.net (1 Ekim 2015)

coksatanBabil.com verilerine göre Eylül 2015’te en çok satılan 10 kitap şöyle sıralandı:

  1. Bülbülü Öldürmek / Sel Yayıncılık
  2. Zamanın Kısa Tarihi / Alfa Basım Yayım Dağıtım
  3. Sofie’nin Dünyası / Pan Yayıncılık
  4. Kafamda Bir Tuhaflık / Yapı Kredi Yayınları
  5. Günübirlik Hayatlar /Pegasus Yayınları
  6. Sineklerin Tanrısı / İş Bankası Kültür Yayınları
  7. Karamazov Kardeşler / İş Bankası Kültür Yayınları
  8. Simyacı / Can Yayınları
  9. Bulantı / Can Yayınları
  10. Kardeşimin Hikâyesi / Doğan Kitap

edebiyathaber.net (1 Ekim 2015)

merve-kocak-kurt“Var olan her şey sayısız yokluk biçimleriyle kuşatılmıştır. Hiçbir şey yokken, her şey bir yerlerdedir. Zamanın, mekânın ve eşyanın hafızası her yeri doldurur. Bir kez var olmak, geri dönülmez bir biçimde yokluktan kopmaktır. Bir anımsama, bir izlenim, bir gölge olarak varlığın içinde asılı kalmaktır.” Böyle bir öykü (aynı zamanda kitap) girişi okuru elbette çarpacaktır.

Özellikle felsefi metinlerden hoşlanan okurun ilgisini çekebilecek nitelikte bir kitap Kendime İyi Geceler. Doğu Batı Yayınları tarafından okura sunulan öykü kitabından söz ediyorum. Kitabın yazarı Özcan Doğan… Farklı okumalara açık, katmanlı, derinlikli, biraz da Kafkavari diye nitelendirebileceğimiz öyküler yazıyor Doğan.

Kendime İyi Geceler’deki öyküler biraz ‘karanlık’. Karamsar yerine ‘karanlık’ kelimesini kullanmam boşuna değil. İnsanoğlunun iç dünyasını çoğu kişi karanlık dehlizlere benzetir ya, işte bu öyküler de öyle. Yazar, daha çok iç dünyamızın o karanlık dehlizleri arasında gezdiriyor bizi. Düşündürücü, sorgulayıcı, kimi zaman da kanırtıcı bir sessizlikle yapıyor bunu. “Yoklar Geldiler” diyor mesela: “Var olmayan her şey kendine özgü bir biçimde yoktur. Yakmak için verandaya taşıdığım odunlar artık yoklar. Ama yalnızca verandada olmayan odunlar halinde yoklar, yalnız ve yalnız öyle, başka türlü değil. Bazıları üst üste yığılı, bazıları dağınık, büyük ve küçük parçalar, gövdeler ve dallar halinde yoklar. Bazıları burada, bazılarıysa tam şurada yok.”

“Taşlar, diyorum. Siyah taşlar.”

“Ben dili”ni kullanmayı seviyor yazar. Ancak bu demek değildir ki üçüncü tekilli/ çoğullu öyküler yazmıyor. k.Ömür” öyküsünün kahramanları Nuran ve Metin gibi. Onlar. Belki de Soma’da yaşıyorlar. Adından bir şeyler sezinliyoruz aslında öykünün anlatacağına dair. Hani şu yakın zamanlarda habire çöken, yıkılan, kömür karası madenlere ve oradaki hayatlara dair bir öykü okuyacağımızı hissediyoruz.

Metin bir madende işe başlamıştır. Her akşam birbirine benzer şeyler yapar. (Sol cebinden bir şey aldı. Siyah bir taş. Avucunda tuttu, gözleriyle süzdü kısacık. Sonra yatak odasına geçti. Taşı bir köşeye bıraktı. Baktı. Arkasını dönüp çıktı.) Her akşam birbirine benzer konuşmalar geçer eşiyle arasında. Öykünün sonundaki konuşma şöyledir: “Metin?”, “Efendim?”, “Taşlar, diyorum. Siyah taşlar.”, “Biliyorum. Dolup taşıyorlar.”, “Korkuyorum!”, “Hepimiz korkuyoruz.”, “Bu yapı bu yükü kaldırmaz!”, “Ama kimin umurunda.”, “Üstümüze yıkılacak!”, “Yıkılacak besbelli.”, “Altında kalacak herkes…”, “Kalacak…”

Memet ile Necla’nın öyküsü ise “Ama, Belki, Yok”. Rutinleşmenin sonucunda yaşanılan o kaçınılmaz ‘son’u anlatıyor. Günün birinde eve dokuz gibi gelir Memet. Ancak aranmamıştır o saate kadar. Eve vardığındaysa evi boş bulur. “Nerede kaldı kim bilir, diye sordu kendi kendine. Neden böyle olmuştu? Nasıl bu noktaya gelmişlerdi Necla’yla? Kesin olarak ‘şu’ diyebileceği bir şey söz konusu değildi. Ve tuhaf olan da buydu zaten. Sıradan tartışmaların dışında bir şey yoktu görünürde. Derinlerde olup biten şeyler ise bir isme ve şekle bürünemiyordu. Peki ne yapılabilirdi? Bilmiyordu. Tek başına bilmesinin bir önemi de yoktu. Ama ne olursa olsun, sonucunu birlikte yaşayacaklardı.”

kendimeKitaptaki öykü kahramanlarının bir kısmının adı yok. Ben, sen, o… Biz, siz, onlar ya da. Herhangi birimiz. Hepimiz. Kimimiz. Öykülerdeki ‘isimsiz’ kahramanlar aslında tanıdık suretler/ siretler… ”Kardeşim kalkıp harmana yöneliyor. Elleri ceplerinde, bir oraya bir buraya. Aralıklarla duruyor, yanı başında akan suyu dinliyor. Bir süre oyalanıyor böyle. Ardından dönüp eve giriyor. Ben daha var, diyorum… Akşamın soluk renkleri kaplıyor her yeri… Havada bir serinlik…”

“Akan kan teorisi”

“İki Ölüm Bir Ceset” adlı öykü, kitaptaki en ilgi çekici öykülerden biri. Ürkütücü bir konusu var. “Üst kurgu”nun da olduğu öyküde, kendi vücudu üzerinde çeşitli deneyler yapan bir kahramanımız var. Bu deneyler daha çok uzuvlarını kesip biçmeye dair. “Lupus her zamanki gibi yanımda. Sessiz ve sakin yatıyor. Ne zamandır keyfi yerinde. Büyük bir uyum içindeyiz ikimiz. Ne yapmak istediğimi anlıyor sanki.” diyor kahramanımız. Kolunu kesip köpeğine yediriyor. Bunu çok bilinçli bir şekilde yapıyor. Fakat hesaplayamadığı bir ‘kangren’le karşılaşıyor. Bir de notlar tutuyor bunları yaparken. İzler gibi okuyoruz: “Ve şimdi… An geçtikçe yozlaşan ve inatla kendini hatırlatan bir yarım kolla birlikte, her şeye rağmen, hayatı boyunca sürdürdüğü küçük zevklerini son kereler tatmaya çalışıyor. Kahvesini yudumluyor, sigaralarını birbiri ardına yakıyor, hep sevdiği müzikleri dinliyor ve tutkunu olduğu hikâyeleri okuyor yeniden. Erken bir kapanışı keyifle ve arzuyla karşılamak istiyor. Kaçınılmaz olanı bir trajediye dönüştürmek yerine, onu yaşanılır kılmak ve hatta süslemek istiyor.” Öykünün sonu da tahmin edilebilir bir son: “Ve nihayet, tümüyle ona ait olmaya başlıyor. Hayatıyla ve ölümüyle. Onun için bundan daha güzel ne olabilir ki…”

Kimi zaman deneme diline yakın bir dille karşılaşıyoruz Kendime İyi Geceler’de. “Akan kan teorisine göre, küresel felaketlerin, depremlerin, fırtınaların, sel baskınlarının ve küresel ısınmanın temel nedeni yeryüzünde akan kanlardır. Bu, sonuçları ve etkileri bakımından, tüm diğer küresel nedenlerin temelini oluşturur. Ötekiler bunun birer uzantısı, yan etkisi, sonucu ya da yansımasıdır. Küresel ya da bölgesel savaşlar, soykırımlar ve cinayetler akan kanın sonsuz kaynaklarıdır. Bu yolla her yıl, yeryüzünde, yüz milyonlarca metreküplük bir kan akışı gerçekleşir. Çok sayıdaki farklı noktalarda yoğunlaşan bu akışlar çeşitli yollarla tüm yeryüzüne yayılır ve her yere nüfuz eder.”

Kendime İyi Geceler’deki öyküler, bazen iki uzaklık arasındaki kısa bir yolculuk; bazen yılan gibi kıvrılan bir tren; bazen de uğultu halinde seyreden insanlar… “Bir Yerden Sonra”da diyor ki yazar mesela: “Dünyanın kaçıncı günündeyiz, bilmiyorum. Başlayalı hayli zaman oldu. Ve sonu gelmez gibi uzuyor. Bir gün bitmeye görsün, hemen yenisi çıkıp geliyor. Amaçlı ya da amaçsız bir yığın şey. İsteyerek ya da istemeyerek. Sıra dışı şeyler beklemiyorum kendimden. Batı cephesinde yeni bir şey yok.”

Kendime İyi Geceler, özellikle öyküye kafa yoranlara nitelikli bir okuma vadediyor. “Etkisiz, engelsiz. Boşluktan biraz fazlasıydı yalnızca. Ve yetersiz bir bütünlük olarak giderek hafifliyor, karanlığa karışıyor, dağılıyor, yok oluyordu. Uzaklarda, çok uzaklarda, henüz yaşanmamış, tanımsız, biçimsiz, yeni bir şey başlıyordu…”

“Mu(ğ/l)ak”ta anlatıldığı gibi “Sessiz, habersiz, oluverdi her şey.”

Gördünüz mü?

Merve Koçak Kurt – edebiyathaber.net (1 Ekim 2015)

Uykusuzluk 2. baski - kpkHenry Miller’ın “Uykusuzluk” adlı kitabı Haluk Erdemol çevirisi ve Notos etiketiyle yeniden yayımlandı.

Henry Miller yirminci yüzyılın başkaldırıcı yazarlarından. Kapitalizmi reddederken sosyalizmi efendi değiştirme olarak gördü. Anarşizmi Amerikan “doğaya dönüş” geleneğiyle, Beat Kuşağı ve “çiçek çocuklar” ile ilişkilendirilen Miller, Yitik Kuşak içinde de sayılmaz.

Miller’ın Uykusuzluk’ta (Insomnia) sözünü ettiği Japon kadın, 1967’de yetmiş altı yaşındayken tanışıp âşık olduğu kabare sanatçısı Hoki Tokuda. Yine bu dönemde yaptığı suluboya resimler de kendi resimleri arasında özel bir bölümü, Insomnia Dizisi’ni oluşturur.

“Henry mitolojik bir yaratığa benziyor. Yazıları ateşli, yıldırım gibi, girift, hain ve tehlikeli. Yazdıklarının gücünü, o günahtan arındırıcı, yıkıcı, gözüpek, korkunç gücünü seviyorum. Yaşama duyulan hayranlığın, coşkunun, her şeye olan tutkulu ilginin, enerjinin, taşkınlığın, gülüşün ve ansızın patlayan fırtınaların bu tuhaf karışımı aklımı başımdan alıyor. Her şey silinip süpürülüyor: ikiyüzlülük, korku, basitlik, yalancılık. İçgüdünün ortaya konması bu. Birinci tekil kişiyi, gerçek adları kullanıyor; düzenden biçimden hatta kurmacadan bile nefret ediyor.”

Anaïs Nin

edebiyathaber.net (1 Ekim 2015)

1441612265_Gormezden_Gelmeyelim_SergiAbdi İbrahim Otsuka’nın katkılarıyla hazırlanan ve şizofreni konusunda toplumsal farkındalık yaratmayı hedefleyen “Görmezden Gelmeyelim – Tarih Öncesinden Günümüze Şizofreni Serüveni” sergisi, 16-25 Ekim tarihleri arasında İstanbul’da, 5-15 Kasım tarihleri arasında ise Ankara’da ziyaretçilerle ücretsiz olarak buluşacak.

İlk çağlardan günümüze ruhsal hastalıkların tanısı ve tedavisinde kullanılan yöntemler, toplumun konuya yaklaşımı, bu serüvenin ana oyuncularından olan bilim insanları ve hekimler, ilginç görsel ve canlandırmalarla “Görmezden Gelmeyelim – Tarih Öncesinden Günümüze Şizofreni Serüveni” sergisinde.

Şizofreni konusunda toplumun farkındalık ve bilgi düzeyini artırarak, şizofreni hastalarına yaşamın her alanında destek olunmasını sağlamak amacıyla hazırlanan bu yenilikçi sergi, 16–25 Ekim 2015 tarihinde İstanbul Harbiye Askeri Müze’de, 05–15 Kasım 2015 tarihinde ise Ankara Cermodern’de ücretsiz olarak ziyaretçilerle buluşacak.

Konunun uzmanları tarafından hazırlanan zengin içeriği, üç boyutlu kutularda görsel ve işitsel efektlerle ve canlandırmalarla hazırlanan yaratıcı sergileme biçimleriyle Türkiye’de bir ilk olan “Görmezden Gelmeyelim – Tarih Öncesinden Günümüze Şizofreni Serüveni” sergisi, ziyaretçilere sadece izleyici olacakları değil, zaman zaman farklı duyularıyla deneyimleyebilecekleri bir serüven vadediyor.

Program

16–25 Ekim 2015

Harbiye Askeri Müze / İstanbul

05–15 Kasım 2015

Cermodern / Ankara

Bilgi:

www.gormezdengelmeyelim.com

edebiyathaber.net (1 Ekim 2015)

DîrokÇetoyê Zêdo ile Yavuz Akkuzu tarafından Kürtçe hazırlanan “Kürt Tiyatro Tarihi (Dîroka Şanoya Kurdî)”  Peywend Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Kendi alanında Türkiye’de  şimdiye kadar yayınlanan en kapsamlı çalışma olması nedeniyle öncü olan bu kitap, Kürt Tiyatrosu’nun kaynakları, bilinmeyenleri ve başlangıçtan 1990’lara kadar gelişimi hakkında, okura geniş bir perspektif alanı sunuyor.

Kürt Tiyatro Edebiyatı’nın oluşumların 1990’lara kadar geçirdiği evreler, Kürt Tiyatrosunun kaynakları ve tarihsel yönelimleri kitaptaki makalelerde irdelenmekte. Ayrıca “Geleneksel” Kürt Tiyatrosu biçimleri olan “Mîr Mîran (Mîrê Şaş), Kosegelî(Gaxand), Bûka Baranê, Bûkella (Kûkla), Sersal, Newroz Temsileri’nin yanında “dengbêj û çîrokbêj” geleneği hakkında önemli örnekler sunulmuş.

Bir bütün olarak Kürt Tiyatrosu’nun geçmişi ve etkinlik alanları, Kürtçe Tiyatro Terimleri ve Kavramları, ayrıntılı bir kronoloji de hazırlanmış.

edebiyathaber.net (1 Ekim 2015)

Yengeç YazarÖdüllü yazar Koray Avcı Çakman’ın 8-10 yaş grubu çocuklar için yazdığı “Yengeç YazarTudem etiketiyle yayımlandı.

Yosunlar pek meraklı… Üstelik de çok kötü dansçı. Denizkızı ise pek pasaklı, saçlarını daha sık taramalı… Denizler de çok mavi… Bu mavilik beni bezdirdi.

Sahi, bir yazar hep düşündüğünü söylemeli mi? Özellikle de sözleri yersiz yere kalp kırıyorsa? Denizlerin sakinleri, bir elinde kâğıt, bir elinde kalem her aklına geleni satır satır, takır takır yazıya döken Yanyan yengece bakalım nasıl bir ders verecekler?..

Hep tilki kurnaz olacak değil ya! Bu defa da kaplan kurnaz olursa ne olur? Peki, güçlü olan hiç yorulmaz mı? Büyük iddiayı kim kazanacak dersiniz? Koca pençeleriyle homurdanıp duran ayı mı, yoksa uzun uzun uluyup ortalığı tozu dumana katan kurt mu?

Her kitabında okurlarını yeni bir serüvenle buluşturan bol ödüllü yazar Koray Avcı Çakman, ormandaki hayvanları birer kahramanına dönüştürdüğü Yengeç Yazar’da, kitapseverleri düşler dünyasında kanat çırpmaya çağırıyor…

Kimler yok ki yazarın hayal dünyasından kitap sayfalarına uzanan hayvanlar arasında… Çiftlikteki herkesin sabrını sınamaya kararlı geveze bir hindi, kendini ormanlar kralı aslanın yardımcısı olarak atamaya çalışan kurnaz bir karga, bilge olmak için ağaca tüneyip kitap okumaya çalışan şaşkın bir kaz, öfkesi hiç dinmeyen huysuz yeşil bir ejderha, davetlere sürekli geç kalmasıyla ünlü yavaş bir kaplumbağa… Hepsi hayatın içinden, hayat kadar gerçek.

Koray Avcı Çakman, fabl-öykü türünde kaleme aldığı Yengeç Yazar’da birlikte yaşama sanatı üzerine iğneleyici atıflarda bulunurken, insani zaafları yönetmenin ne denli zor olduğunu da anımsatıyor.

edebiyathaber.net (1 Ekim 2015)

GENELAFISMimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin geçen yıl başlattığı ve her ay bir yazarı konuk ettiği Odak Yazar Söyleşileri ekim ayında başlıyor. 

Bu yılki söyleşi takvimi şu şekilde:

23 Ekim 2015 Cuma 15.30 Burhan Sönmez

20 Kasım 2015 Cuma 15.30 Murat Yalçın

18 Aralık 2015 Cuma 15.30 Nermin Yıldırım

19 Şubat 2016 Cuma 15.30 Mahir Ünsal Eriş

4 Mart 2016 Cuma 15.30 Ece Temelkuran

24 Mart 2016 Cuma 15.30 Karin Karakaşlı

15 Nisan 2016 Cuma 15.30 Alper Canıgüz

6 Mayıs 2016 Cuma 15.30 Kemal Varol

Söyleşiler, MSGSÜ Bomonti Kampüsü’nde gerçekleştirilecek.

Herkese açık ve ücretsiz.

Bilgi ve sorularınız için fefbomontietkinlik@msgsu.edu.tr adresine e-posta gönderebilirsiniz.

edebiyathaber.net (30 Eylül 2015)

sabahattin-aliSabahattin Ali’nin 1940 yılında yayımlanan “İçimizdeki Şeytan” romanı gerek ele aldığı karakterler, gerekse de içinde yaşadığı döneme ve topluma sığmayan anlatımıyla tam manasıyla bir başyapıt. Sabahattin Ali, romancılığının en etkileyici kilometre taşlarından biri olan “İçimizdeki Şeytan”, iki genç insan ve onları çevreleyen insanların; günlük yaşamları, düşünsel ve psikolojik dünyalarına soluksuz bir yolculuğa çıkarıyor.

Romanın başkahramanlarından olan Ömer, Balıkesir’den yüksek öğrenim görmek maksadıyla İstanbul’a gelen ve bir yandan Felsefe öğrenimi gören bir yandan da yakın bir akrabasının iltiması ile postanede pek de lüzumlu görülmeyen bir dairede çalışan memurdur. Fakat okuyucu Ömer’in esas uğraşının aslında ne olduğunu roman boyunca pekte anlamamaktadır zira ne yüksek öğrenime ne de işine dönük bir bağlılığı yoktur hatta keyfine geldikçe işyerine uğramaktadır. Yakın arkadaşı olan Nihat ile arasında geçen diyaloglarda hayatın sıradanlığından, insanların amaçsızlığından bahsetmekte ve lümpen bir elitizmle kendini toplumdan soyutlamaktadır. Hayata dair anlamlı bir beklenti üretmekten kaçınan, günübirlik bir hayat süren Ömer, bu duruma dair kafa yorduğunda ise tüm gayesizliğini, tembelliğini ve olumsuz davranışlarını içinde bulunduğunu iddia ettiği bir şeytana havale etmektedir. Nihat ile arasında geçen bir diyalog da Ömer’in şu ifadeleri bu anlamda oldukça çarpıcıdır:
Büsbütün daha güzel bir hayat, daha az gülünç ve daha çok manalı bir hayat istiyorum. Belki bunu arayıp bulmak mümkün… Fakat içimde öyle bir şeytan var ki… Bana her zaman istediğimden büsbütün başka şeyler yaptırıyor. Onun elinden kurtulmak boş. Yalnız ben değil, hepimiz onun elinde bir oyuncağız…”[i] Ömer’in bu ifadelerinde de kendini dışa vuran mana arayışı ve tüm olumsuz yanlarını kendisini kontrol eden bir içsel dürtüye havale eden bakış açısı, Macide ile tanışınca biraz duraksıyor olsa da kendi ile ciddi bir hesaplaşmaya girişinceye dek devam ediyor.

Romanın güçlü karakterlerinden biri olan Macide, ortaöğrenimini Balıkesir’de sürdürdüğü sırada piyanoya merak salmış, bu vesile ile de müzik öğretmeni olan Bedri ile tanışmıştır. Bedri ile arasında gelişen öğretmen-öğrenci ilişkisi zamanla niteliği belirsiz manevi bir bağa dönüşmüştür. Fakat piyano kursu vasıtasıyla sürekli yan yana gelen Macide ve Bedri’nin oldukça masumane olan münasebeti, okul müdürünün ilgisine mazhar olması da gecikmeyecektir. İşgüzar bir tedbir ile kursa müdahale eden müdüre, Bedri’nin sert çıkması ve bir müddet sonra okuldan ayrılması ile bu ilişki kesintiye uğrayacaktır. Macide’de gerek Bedri’nin bilinç dışı jestlerinin gerekse de bir tamamlanamamışlık hissiyatının etkisi romanda yer yer kendini gösterecektir.

Ömer ile Macide’nin yolları bir İstanbul vapurunda kesişecektir. Ömer Macide’yi ilk gördüğü andan itibaren ondan etkilenecektir. Macide İstanbul’a konservatuarda okumaya gelmiş ve teyzesinin yanına yerleşmiştir. Fakat Ömer’in de akrabası olan bu kadın, Macide ile Ömer arasında hızlı bir bağ kurulmasına neden olacaktır. Ömer ile Macide’nin tanışıklığının hızlıca gelişmesi ve süreklileşen bir bağa dönüşmesi de gecikmeyecektir. Macide, kendisine oldukça etkileyici ve derin manalı sözler söyleyen bu adama karşı güçlü hisler beslemeye başlayacak, fakat bu ilişki ortaya çıkan sarsıcı bir durum ile boyut değiştirecek ve ikisinin de hayatında bir dönüm noktası olacaktır. Macide’nin babası ölmüş ve ailesinin Macide’nin eğitimi için gönderdiği para da kısa süre içinde kesilmiştir, eniştesi durumdan rahatsız olmaya başlamış ve Macide’nin evden ayrılmasına dek uzanan hoş olmayan durumlara sebebiyet vermiştir. Ortada kalan Macide, umarsız biçimde evi terk ederken Ömer’i kendisini beklerken bulmuştur. Ömer’in bu beklenmedik davranışı Macide’yi kendisine iyice yaklaştırmış ve evlenmeye karar vermelerine vesile olmuştur. Ömer ile Macide her ne kadar roman boyunca resmen evlenmeye muvaffak olamasa da beraber yaşamaya ve hayatı paylaşmaya başlamıştır.

Ömer’in içindeki şeytan olarak adlandırdığı olgu ile mücadelesi güçlü biçimde burada başlamaktadır. Kendince bazı kararlar almaya başlamış, Macide’ye karşı olan hissiyatının da etkisiyle sorumluluk almış ve artık düzenli olarak işine gidip, canhıraş çalışmaya başlamıştır. Fakat aldığı memur maaşı ile aybaşını getiremez olmuş ve ciddi bir geçim sıkıntısı baş göstermiştir. Aslında bu sıkıntıyı geçmişte de yaşamış olmasına rağmen bunu o kadar da dert etmemiştir. Fakat gerek Macide’nin varlığı, gerekse de bu durumun süreklileşmesi ciddi manada Ömer’i sıkıştırmıştır. Ömer yaşadığı bu ilk zorlukta olumsuz davranışlara girişmiş ve yine bir boş vermişliğin pençesine düşmüştür. Burada biraz Macide’den bahsetmek gerek: Macide, Ömer ile olan birlikteliği süresince Ömer’in belki de başka hiçbir insanın göremeyeceği yanlarını fark etmiş, onun tüm garabetini onun farklı varoluşuna yormuştur. Olduğu gibi kabul etmiş ve yaşadıkları sıkıntıları büyütmemiş, bunlara ortak olmaya gayret etmiştir.

Ömer ve Macide’nin çevresi, kısa süre içerisinde Ömer’in ahbapları tarafından sarılmıştır. Nihat, Profesör Hikmet ve yazar, şair gibi sıfatları olan ve hep çok bilen, fazlasıyla eleştiren bazı kimseler tarafından kuşatılmışlardır. Macide bu insanlardan hiç haz etmemiş olsa da bu durumu Ömer’e izah edememiştir. Ömer’in de bu insanlardan haz etmediğini fakat eski bir alışkanlığın etkisi ile bu insanlarla vakit geçirdiğini fark etmiştir. Ömer’in bu durumunu garipsememiş, onun hayata dair güçlü kararlar alsa da uygulayamayan, kendini hayat ırmağına bırakmış kağıt bir gemi olduğunu fark etmiştir. Ne çare ki daha ilk zamanlarda bu kağıt geminin hassas tabiatının çürüyeceğini hissetmiş ve bu korku hep içini kemirmiştir. Ömer’in ahbapları ile geçirdiği zamanlar, eve geç gelmesi ve bu sevilmeyen arkadaşlarla olan münasebetine kendisini de dâhil etmesi her geçen gün artan bir huzursuzluğa neden olmaya başlamıştır.

Macide ile Bedri’nin yolları tekrar kesişmesi de gecikmeyecektir. Ömer’in ahbapları olan ve münevver insanlar gibi görünen şahsiyetlerin davetlerine icabet ettikleri bir gün, ansızın Bedri ile karşılaşmış ve eski ahbaplıklarını yâd etmiş, Bedri hemen Macide’yi tanımıştır. Bu tanışıklık, Bedri’nin onları görmek için sürekli ziyaretlerine gelmesine ve para yardımında bulunmasına vesile olmuştur. Burada Bedri’den biraz bahsetmek gerek: Bedri, Macide ile geçmişte ki ilişkisinin izlerini taşımakta, ona karşı manevi bir yakınlık hissetmektedir. Fakat hiçbir şekilde bu hislerin etkisiyle bir yaklaşım geliştirmemekte, daha çok Ömer’in bir ahbabı hukuku ile davranmaktadır. İçten içe düşündüğünde Macide ile Ömer’i evli tezahür etmekte güçlük çekse de buna saygı duymakta, doğru olduğunu düşündüğü biçimde davranmakta ve bu konuda kendine karşı sert bir tutum sergilemektedir. Gerek Ömer’e gerekse de Macide’ye yol göstermekte, yaşadıkları sıkıntıları atlatmak hususunda kısıtlı imkânları ile destek olmaya çalışmaktadır. Bedri’nin insanları tanımak hususunda ki muazzam kabiliyeti, çeşitli durumlara ilişkin yaptığı yerinde değerlendirmeler Macide’de ciddi bir hayranlık uyandırmaktadır. Macide sık sık Bedri’yi Ömer’le kıyaslamakta ve ne kadar zıt karakterler olduğunu düşünmekte fakat her defasında Ömer’i sevdiğini kendine hatırlatmaktadır.

icimizdeki-seytan-608590-Front-1Ömer’in durumu her geçen gün içinden çıkılmaz bir hal almakta, yanlış bulduğu davranışları yapmaya devam etmektedir. Çalışma arkadaşlarından olan veznedar Hafız Efendi, kendisine sürekli yardım eden kendi halinde bir memurdur. Her defasında borç istediği ve zor durumda dahi onu boş göndermeyen bu adam, gün gelmiş başka birine yardım etmek adına bir miktar parayı kasadan almış ve yerine koyamamıştır. Bu durumun fark edilmesini geçici yöntemlerle ertelemeye çalışsa da buna muvaffak olamamıştır. Girdiği çıkmazın bir hal çaresine bakabileceği fikriyle durumu Ömer’e anlatmıştır. Ömer ise ilk anda bu duruma çok üzülmüş ve elinden bir şey gelemediği için de mahcubiyet duymuştur. Fakat geçim sıkıntısı onu iyice köşeye sıkıştırmış ve “içindeki şeytan”ın en ahlaksız biçimde dışarıya çıkmasına neden olmuştur. Ömer her durumda kendisine yardım eden fakat şu anda çok zor ve çaresiz durumda kalan bu babacan adama şantaj yapmış ve kasadan istediği miktarda parayı kendisine vermezse durumu açık edeceğini söylemiştir. Hafız efendinin ise bu durum karşısında ki tutumu oldukça çarpıcıdır:

Sana teşekkür borçluyum evlat… Bu dünyanın suratına tükürülmeye değmez olduğunu, bu dünyada suratına tükürülemeyecek bir tek, ama bir tek insan bile bulunmadığını sağlam şekilde ispat ettin. Böyle biri mevcut olsa o sen olurdun ve şimdi buraya gelinceye kadar içimde bir şüphe vardı. Şu kâinatta belki bir de iyi taraf vardır, fakat görmek bize nasip olmuyor diyor ve seni düşünüyordum. Bir daha teşekkür ederim. Beni boş hayallerle avunmaktan, yaptığıma pişman olmaktan kurtardın.[ii]

Bu bölümde Hafız Efendi, durumun içinden çıkılmaz bir hal aldığını anlamış ve kasadan bir miktar para daha alıp ortadan kaybolmayı kafaya koymuştur, Ömer de bu ahlaksız şantajı tam bu esnada yapmıştır. Hafız efendi, Ömer’in bu davranışı vesilesiyle yaptığının vicdan azabından kurtulmuş ve insanların namertliği konusunda artık kesin bir hükme ulaşmıştır. Ömer ise bu olaydan sonra muazzam bir zihinsel harbin içine düşmüş, kendinden utanmış ve vicdan azabı ile kavrulmuştur. Aldığı para adeta ruhunu kemirmeye başlamış ve duyduğu derin pişmanlığın etkisiyle bu parayı gizlice Nihat’ın evine bırakarak ondan kurtulmuştur. Burada da görüleceği üzere iki karakter de aldıkları kararlar konusunda endişeli olsa da ortaya çıkan durum birini rahatlatmış, diğerini ise tarif edilemez berbat bir haleti ruhiye sürüklemiştir.

Ömer’in içine düştüğü durum daha büyük hatalar yapmasına neden olmuş ve Macide’nin ondan giderek uzaklaşmasına vesile olmuştur. Macide Ömer’i terk etmeye karar vermiş ve bir mektup kaleme almıştır. Ömer’in uyuşamayacağı bir insan olduğunu fark etmiş ama kabahati Ömer’e atmamış, onun aslında hep böyle bir insan olduğunu, aslında değişenin kendisi olduğunu idrak etmiştir. Burada dikkat çeken husus ise düşünüş biçimine Bedri gibi, güçlü bir insan profilinin yaptığı tesirdir. Zira Bedri duruşu, yaklaşımları ve vakur tavırları ile dimağındaki insan şemasına o kadar uygundur ki istemli ya da istemsiz olarak düşüncelerini etkilemiştir. Bir insanın sadece varoluşsal özelliklerinden dolayı bazı tutarsızlıklar, kararsızlıklar teşkil etmesi normal miydi? Bu normal olsa bile hayatını devam ettirmesi için uygun bir gerekçe miydi? Macide bu konuda net bir karar vermişti. Zira Ömer’i aslında tabiatı itibari ile sevmekten vazgeçmemiş ama onunla olamayacağına da kesin kanaat getirmiş ve bu kararını uygulamıştır.

Ömer ise Nihat’la geliştirdiği münasebetin neticesinde şüphelenilerek polis tarafından yakalanmış ve hapsedilmiştir. Bu zaman diliminde Bedri yine yardımlarına koşmuş ve onları yalnız bırakmamıştır. Fakat bu süreç Ömer’in belki de kendini yeniden var etmesinin yolunu açan bir hesaplaşmaya girişmesi içinde oldukça uygun şartlar yaratmıştır. Hayatında anlamsız biçimde tutunduğu zayıf dallardan kurtulup, kendini var etmek adına bir hamle yapmaya girişmiştir. Ömer hapisten çıkacağı gün ziyaretine Macide’yi kabul etmemiş ve Bedri’ye şunları söylemiştir:

Bugüne kadar ne yaptığımı düşündüm. Bir sıfırdan başka netice alamadım. Hayatta hiçbir şey yapmamış olmaktan daha korkunç ve utandırıcı bir şey var mı? Son zamanlar da “Fena bir şey yapmıyorum ya” der ve kendimi temize çıkarırdım. Fakat hadiseler gösterdi ki fena olmayışım tesadüf eseriymiş, zaruret olmamış. Nitekim hayatın ilk çelmesinde yuvarlanıverdim. İyilik demek kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde taşımamak demektir. Bende bu cevher fazla miktarda mevcutmuş[iii]

Bu anlatımdan da anlaşılacağı gibi Ömer’in içine girdiği hesaplaşma; kendisini ters yüz etmesine vesile olmuştur. Evet, Ömer itiraf etmektedir: Eğer bir şeytan vardıysa bu içindeki başka bir mahluk değildi, bizzat kendisiydi, muhakemesini yapamadığı, tutarsızlıklarla dolu hayatı ve bunu yaratan toplumsal çevreydi. Ya içindeki bu cevheri söküp atacak ya da kendisini esir ettiği çelişkileri onu toprağa gömecekti. Ömer, bu durumu kendisi yaratmamıştı, sürekli kendisini çevreleyen insanlar ve toplum onu süratlice bu kanaldan aşağı yuvarlamışlar ve hayatının muhasebesine yapmaya fırsat yaratacak bir etkileri olmamıştı. Bu anlamda Ömer’in aşağıda ki anlatımları dikkate değerdir:

Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması… İçimizdeki Şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu… İçimizde şeytan yok, içimizde aciz var… Tembellik var… İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: Hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var…”

Romanda Bedri’nin bilgece anlatımlarında aslında Ömer’in çevresindeki münevver gibi görünen insanların çok kişilikli, gerçekte olduğundan farklı teşekkülde insanlar oldukları anlaşılmaktadır. Etkileyici söylemleri, politik nutukları sadece bir görüngüden ibaret olan insancıklar… Esasta meczup ve kendilerini oldukları gibi var edemeyen acizler bütünü olan bu insanlar, dönemin aydın profiline de okkalı bir tokat niteliğindedir. Bu münevverlerin hayata dair tutunacakları en güçlü aidiyetleri: Kiminin parası, kiminin edebi söylevleri, kimininse politik nutuklarıydı. Fakat tüm gösterişine rağmen ufacık bir gedik bulduğunda tüm bayağılığı ile kendini dışa vuran küçük esnaf kurnazlığından fazlasını temsil edemezdi bu insanlar. Burada modern insanın en büyük krizine işaret edilmektedir. Aslında kapitalist modernitenin[iv] toplum ve insan varoluşuna en ciddi tesiri, buradaki aydın karakteri üzerinden oldukça çarpıcı şekilde yansıtılmaktadır. Bu tesir, insanları kendi varoluşsal gerçekliklerinden uzaklaştıran, kişiliklerini, tutumlarını ve düşünüş biçimlerini pazarda satılan bir nesneye çeviren bir makinenin dişlilerini ifade etmektedir. Bu dişliler arasına giren hammadde ile çıkan ürünün uyuşmazlığının yarattığı yabancılıktır bahsedilen. Yalnız biçimsel bir değişime uğramakla kalmayan, kendi tabiatını inkâr edip kimyasını da tahrip eden bir toplumsal depresyona işaret edilmektedir. Bu problem günümüz insanın da en yakıcı problemlerindendir. Öyle ki sevdiğimiz yemekleri, okuduğumuz kitapları, dinlediğimiz müzikleri; bizi kendi benliğimize taşıyan, içsel bir ihtiyacın ürünü olmaktan çıkaran ve sadece toplumun görmesini istediğimiz biçime dönüştüren şey, şeytanın ta kendisidir. Sosyal medyada paylaşmadığı müddetçe yediği yemekten, gezdiği yerlerden haz alamayan, parmağında tek taş pırlantayı görmeden aşkı fark edemeyen insanın krizidir aslında anlatılmak istenen. İnsanların kendilerini sorgulama, davranışlarını muhakeme etmekten uzaklaştıran toplumsal algı, insanın kendi gerçekliğine yabancılaşmasına vesile olmakta ve aslında kalabalıklar arasında derin bir yalnızlığı yaşamasına neden olmaktadır.

Yazımın başında da belirttiğim gibi bu eser yazıldığı zamana ve topluma sığmamıştır. Sabahattin Ali’nin kahramanlarının yaşadığı kriz, günümüz toplumunun ve bunun en küçük hücresi olan insanın krizidir. İnsanın şahsına münhasır var oluşunu, vücudunun bir uzvunda çıkan bir “ben”e dönüştüren ve sürekli gizlemesine vesile olan şey nedir? Toplumun insan düşünüşü, aldığı kararlar ve kararsızlıklarına tesiri var mıdır? İnsanın kendi davranışlarının sorumluluklarını taşımaktan alıkoyan nedir? Dikkatli bir okuma ile bu kitapta bu sorulara dair ciddi sorgulamalar ve cevaplar bulacaksınız.

[i] İçimizdeki Şeytan-Sabahattin Ali -Yapı Kredi Yayınları /Sayfa 97

[ii] İçimizdeki Şeytan-Sabahattin Ali -Yapı Kredi Yayınları /Sayfa 184

[iii] İçimizdeki Şeytan-Sabahattin Ali -Yapı Kredi Yayınları /Sayfa 249

[iv] Buradaki “kapitalist modernite” kavramı daha çok yakın tarihin sosyolojisi ve iktisadı ile ilişkilidir.

Serdar Arin – edebiyathaber.net (30 Eylül 2015)

1443523042_iaff_2015_logoÜlkemizin en köklü festivallerinden 52. Uluslararası Antalya Film Festivali’nin yarışmalı bölümlerinin yönetmelikleri ve başvuru formları, festivalin resmi internet sitesi www.antalyaff.com adresinde yayımlandı.

Bu yıl 29 Kasım – 6 Aralık 2015 tarihleri arasında gerçekleşecek festivalin, geleneksel “Ulusal” ve “Uluslararası” yarışmalarına katılım ve başvuru süreçlerini anlatan yönetmelikle birlikte, başvuru formlarına festivalin internet sitesi üzerinden ulaşılabilir.

Ayrıca bu yıl, senaryosunun üçte birlik kısmı Antalya’da çekilecek olan uzun metrajlı film projelerinin de ilk kez destekleneceği “Antalya Film Destek Fonu” ile “Kısa Film” seçkisinde yer almak üzere katılım göstermek isteyen kısa filmciler de, ilgili yönetmelik ve katılım koşullarını www.antalyaff.com adresinde bulabilirler.

Geçtiğimiz yıl ilki gerçekleşen ve hem ulusal hem de uluslararası sinema sektörlerinde ses getiren “Antalya Film Forum”, proje geliştirme ve post prodüksiyon aşamasındaki ulusal filmleri bu yıl da desteklemeye devam ediyor. Antalya Film Forum’a ait “Kurmaca Pitching Platformu”, “Belgesel Pitching Platformu” ve “Work in Progress” bölümlerinin yönetmelik ve başvuru formları da bugünden itibaren web sitesi üzerinden görüntülenebilecek.

“Uluslararası Yarışma”, “Kısa Metrajlı Film Seçkisi” ve “Antalya Film Destek Fonu” için son başvurular 12 Ekim 2015 tarihine kadar web sitesi üzerinden devam ederken “Ulusal Yarışma”ya başvuracak “Uzun Metrajlı Kurmaca”, “Belgesel”, “Animasyon” ve “Deneysel” türde yerli yapımlar için son başvuru tarihi 26 Ekim 2015 olarak belirlendi.

edebiyathaber.net (30 Eylül 2015)

onur-bilge-kulaAdorno, “Edebiyat Üzerine Notlar”ın üçüncü bölümünde yer alan “Angajman”[1] adlı denemesinde “edebiyatta angajman olur mu?” veya “angaje edebiyat olur mu?” sorunsalını irdeler. TDK sözlüğünde “angajman”ın Türkçe karşılığı “bağlılık” olarak verilmiş. Bu karşılığın angajmanın bütün anlam yelpazesini kapsamadığını düşünüyorum. Angajman kavramı, “yanlılık”, “yan tutma” olarak da Türkçeleştirilebilir. Fakat Adorno’nun “angaje edebiyat”tın karşıtı olarak “özerk edebiyat” anlatımını yeğlediği düşünüldüğünde, bu kavramı “bağımlılık” anlamında kullandığı da söylenebilir.

Adorno’ya göre, her biri salt özgünlük özelliği taşıyan sanat yapıtları, birbirine asla katlanamaz. Böyle “iyileştirilebilir bir toleranssızlık”, salt tekil sanat oluşturuları için değil, “sanatın davranış tarzları” için de geçerlidir. Nesnelliğe ilişkin “iki tavır” vardır: Yanlı/bağımlı sanat yapıtı, “fetişi”, “yararsız oyunu”, hatta “politik bakımdan en yüksek düzeyde apolitik olanı büyüsünden arındırmaktan” başka bir şey istemez. Dikkatleri, “gerçek çıkarlar uğruna yürütülen savaşımdan” başka yönlere yöneltir. Özerk sanat yapıtıysa, taşıdığı sanat kavramı uyarınca, bu tür görüşleri “felaket” olarak görür. Bu sonuncu anlayış gereği, “kendi saf somutlaşımının özgürlüğü ve yükümlülüğünden” vazgeçmek demek, sanat yapıtı olmaktan vazgeçmiş olmak demektir.

Sanat yapıtlarında “biçim kazanan şey, yanlı/bağımlı sanat yapıtının özerk sanat yapıtı için varsaydığı gibi, kısa sürede sanat yapıtının karşı çıktığı var-oluş ile aynılaşır.” Bu seçeneklerden her biri, “karşıtıyla birlikte kendisini de yok sayar.” Angaje sanat, doğası gereği gerçeklikten uzaklaştığı için, “sanata olan mesafeyi” ortadan kaldırır. Angajmanı tümüyle yadsıyan ‘sanat, sanat içindir’ görüşüyse, “kendisini saltlaştırmasından ötürü gerçeklikle olan o kopmaz ilişkiyi” yoksayar. Söz konusu ilişki, “sanatın gerçekten bağımsızlaştırılmasında polemikçi bir önsel olarak bulunur.” Sanatın yaşam kaynağını oluşturan “gerilim”, bu iki “kutup” arasında eriyip gider.

Politik anlamda dile getirilmiş olsa bile “kendisini, öznenin her türlü angajmanının uysal biçimiyle alay eden” propagandaya indirgemeyen angajman, politik açıdan çok-anlamlıdır.” Biçimcilik ve özgürlükçü var-oluşçuluk bunun karşıtı için savaşmaz.

Adorno’nun değerlendirmesi uyarınca, Sartre‘ın “yazarın işi anlamlarladır” sözü doğrudur; ancak yetersizdir; çünkü yazınsallaştırılan hiçbir sözcük, iletişimsel konuşmadaki anlamını yitirmez. Bununla birlikte, edebiyat sözcüğün “dış anlamını” dönüştürür. Ayrıca, Sartre’ın edebiyata verdiği “özel konum”, kuşkuyla karşılanmalıdır. Dışsal anlamların edebiyattaki parçacıkları, “kaçınılmaz olarak sanattaki sanatsal olmayan öğedir.”

Sanatın dolayımı veya dışa-vurum aracı biçimdir. Biçim yasaları, bunlardan değil, söz konusu iki öğeden çıkarımlanabilir. Sanat yapıtından “bir şeyler söylemesini” talep eden, “amaçtan uzak, kapalı sanat yapıtına karşı karşıt politik konum ile birliktelik kurar.” Dili, “imlemi” deşeleyen ve “anlama uzaklığıyla daha baştan pozitif anlam algısına başkaldıran bir metni dinlemek yerine”, bağlanmaya, yanlılığa övgü düzenler, “edebiyatın kavramsal anlamını angajmanın önkoşulu” sayan Sartre’ın “Gizli Oturum” adlı yapıtını “derin” bulacaktır.

Nasyonal sosyalistler, “kültür Bolşevizm’i” diye adlandırdıkları her şeye karşı duydukları “nefreti” “kurumsallaştırmıştır.” Bu nefret tutumu, hala “aynı türden oluşturular” üzerinde alevlenmektedir ve “otoriter öz-yapı” ile örtüşmektedir. Her türlü gelenekçilik ve korumacılık bu kapsamda görülebilir. İster kendisini “eleştirel”, ister “sosyalist” olarak adlandırsın her türden “yazınsal gerçekçilik” de “bu her şeye yabancı ve yabancılaştırıcı” düşman tutumla bağdaşabilir.

Adorno’nun deyişiyle, “anlaşılmaz olanın şoku içinde kendisini ileten şeyi” anlamaksızın, konuya ilişkin tartışma bir “gölgeler savaşımı”na benzemektedir. Kuramsal bakımdan “angajman ve eğilim” ayrımlaştırılmalıdır. Angaje sanat, “daha önceleri frengiye, düelloya, kürtaj maddesine veya zorunlu eğitim yurtlarına karşı eğilim kitapları gibi yasa koyucu eylemler veya edimsel etkinlikler” düzenlemek yerine, bir “tutum/tavır” oluşturmak için çalışmaktadır. Örneğin, Sartre, “izleyici yansızlık” yerine, “var olma olanağı” yaratmaya yönelik kararlılığı öne çıkarır. Sanatsal bakımdan angajmanı, eğilimin önüne geçiren şey, “şairin/yazarın angaje olduğu içeriği çok-anlamlılaştıran” öğedir.

Sanat, seçenek belirlemez, dünyaya direnir

sartre_350x320Sartre’ın Hıristiyan geleneğindeki “benden yana olmayan bana karşıdır” anlayışını üstlendiğini öne süren Adorno’ya göre, söz konusu gelenekten geriye kalan “sadece buyrulan seçimin soyut otoritesidir” ve “kendi asıl olanağının seçilecek şeye bağlı olmasının da” bir önemi yoktur. Bu, Sartre’ın “özgürlüğün yitirilemezliğini kanıtlamak istediği seçeneğin önceden belirlenen biçimini” ortadan kaldırmaktadır.

Herbert Marcuse, Adorno’nun değerlendirmesi uyarınca, “eziyetlerin içsel olarak kabul veya reddedilebileceğini” söyleyerek, bu felsefi savın/söylemin “saçmalığını” adıyla anmıştır. Sartre’ın “dramatik durumlarından ortaya çıkması gereken de budur.” Bunlardan yalnızca “özgürlüksüzlük” öğrenilebilir.

Sartre’ın “düşünce tiyatrosu, kategoriler uydurduğu şeyi sabote etmektedir”; ancak bu onun tiyatro parçalarının “bireysel yetersizlikleri” olarak görülemez. Sanat, “seçenekleri belirginleştirmek değil, insanın göğsüne tabancasını dayayan dünyanın gidişine salt onun biçimiyle direnmek” demektir. Fakat angaje sanat yapıtları, “kararlar aldıkları ve onları sanat yapıtının ölçütü durumuna getirdikleri takdirde”, söz konusu kararlar “değiştirilebilir/yerlerine başka bir şey koyulabilir” bir hal almaktadır.

Bu “çok-anlamlılığın bir sonucu olarak” Sartre “büyük bir açıklıkla edebiyat aracılığıyla dünyanın gerçek değişimini” beklemediğini dile getirmiştir. Onun “kuşkusu”, Voltaire’den beri süre gelen “edebiyatın edimsel işlevi” türünden toplumun “tarihsel değişimlerini” ortaya koymaktadır. Sartre’ın felsefesinin “aşırı öznelciliği”, angajmanı, “yazarın zihniyetine” indirgemektedir. Öznenin “kararının veya kararsızlığının açığa vurumu” olan sanat yapıtını, Sartre “öznelerin çağrısı” olarak kavramaktadır. “Ne denli özgür olursa olsun” yazan “nesnel isterlerle karşı karşıya kalır.” Sartre bu ilkeyi kabullenmek istememektedir.

Sartre’ın ereğini, “salt bir ereğe” indirgemektedir. Bu nedenle, “neden yazılır?” sorusu ve bu sorunun “derin bir seçime” bağlaması “tutarlı” değildir; çünkü “yazılan şey” veya “yazınsal ürün” açısından yazarın “motivasyonları” önemsizdir. Ayrıca, Sartre Hegel’in de vurguladığı gibi, sanat yapıtları “kendilerini yaratan görgül kişiliğe ne denli az saplanıp kalırsa, düzeyleri o denli yükselir” ilkesi Sartre’a da uzak değildir. Durkheim’ın söyleyişiyle, “yazınsal sanat yapıtını bir ‘fait social’ diye adlandırmak” suretiyle, Sartre, “istemeden” yazarın salt “öznel ereğinin nüfuz edemeyeceği, en derin kolektif nesnelliği” dile getirir. Bundan dolayı, Sartre angajmanı, “yazarın ereğine değil, onun insan olmasına bağlar.” Fakat bu belirleme uyarınca angajman “her hangi bir insan yapıtına ve davranış tarzlarına olan her türlü mesafeyi” yitirir. Sartre’a göre, yazar “angaje olmalıdır”; öte yandan, yazar “bundan zaten kaçınamaz”; bu yüzden de buradan bir “program” çıkarımlanamaz.

Sartre’ın angaje olduğu angajman konsepti zayıftır

Adorno açısından yazarın içine girdiği “yükümlülük”, angajmandan da ötedir; çünkü yazarın yükümlülüğü, “karar” değil, “konu” yükümlülüğüdür. Sartre, Adorno’nun savlamasına göre, diyalektikten söz etmekte; ancak onun “öznelciliği, öznenin kendisini dışsallaştırdığı ve kendisini özne durumuna getiren belirli başkayı/yabancıyı çok az kaydetmekte ve her türlü yazınsal somutlaştırımı donma olarak görmektedir.”

Ayrıca, Sartre “kurtarmak istediği katıksız dolaysızlığı ve kendiliğindenliği, bunların karşıtı olan hiçbir şeyde belirginleştirmediği için”, saf dolaysızlık veya kendiliğindenlik bozularak “ikinci bir şeyleşmeye” dönüşmektedir. Sartre, dramayı ve romanı salt “açığa vurum”un ötesine taşıyabilmek için, “oluşturunun/yapıtın diyalektiğinden ve anlatımından yoksun bir nesnellikten”, “kendi öz felsefesinden” destek ummak zorunda kalmaktadır.

Adorno’un anlatımıyla, Sartre’ın “estetik biçimlerin evriminin gerisinde kalan” tiyatro oyunları, “yazarın söylemek istediği şeyin aracıdırlar.” Bunlar “geleneksel entrika” ile işlem yapmakta ve bunu “kesintisiz bir tanrısal güven duyulan ve sanat tarafından gerçekliğe aktarılması gereken imlemlere” yükseltmektedir. Öte yandan, “resimlenen veya dillendirilen savlar; anlatımı, Sartre’ın kendi dramatik anlayışını motife eden devinimi örnek olarak istismar etmekte ve böylece kendilerini olumsuzlamaktadır.”

Sartre’ın yaklaşımı, “isyan ettiği cehennemi tanımasını engellemektedir.” Onun dile getirdiği “bazı parolaları”, “ölümcül düşmanları da” dile getirebilir. Sadece kararın söz konusu olması, nasyonal sosyalist “sadece kurban/özveri, bizi özgürleştirir” sözüyle örtüşmektedir. Sartre’ın “angaje olduğu angajman konseptindeki zayıflık” ortaya çıkmaktadır.

Brecht, angajman konusunda Sartre’ı geride bırakmıştır

Bertolt BrechtAdorno’nun değerlendirmesine göre, “Ana” ve “Önlem” gibi bazı oyunlarının dramatize edilmesinde “partiyi yücelten” Brecht de kuramsal yazılarında “mesafeli, düşünen, deney yapan, duyumsama ve özdeşleşme yanılsamasının karşıtı olan” bir tavrı öne çıkarır. “Johanna”dan sonra Brecht tiyatrosu, angajman konusunda Sartre’ı bile geride bırakmıştır; ancak Brecht bunu daha “tutarlı” olarak “biçim yasası”na, bir başka deyişle, “dramatik kişinin geleneksel kavramını devre dışı bırakan didaktik şiir yasasına” yükseltmiştir. Toplumsal yaşamın “yüzeyinin”, diyesi, “tüketim alanının”, bireylerin “psikolojik motivasyonlu eylemleri” de bunlara dâhildir. Brecht bunların “toplumun özünü gizlediğini” görmüştür. Değiş-tokuş yasası gereği, bu öz “soyuttur.”

Brecht, “estetik bireyleştirimden” daha fazla “ideolojiye güvenir. Toplumsal “özsüzlüğü”, diyesi, “kötülüğü” tiyatroda görülürleşmesinin nedeni budur. Onun yapıtlarında insanlar sahnede küçülerek “sosyal süreçlerin ve işlevlerin ajanlarına” dönüşür. Brecht, Sartre gibi, “yaşayan bireyler ile toplumsal özün özdeşliğini, hatta saltık özerkliğini” varsaymaz; ancak “politik hakikat” yüzünden yaptığı “estetik indirgeme süreci” bunun önüne geçer. Sanatsal bakımdan kendisini “yabancılaştırıcı çocukluk” olarak meşrulaştıran şey, “kuramsal ve toplumsal bakımdan geçerlilik savladığında çocuksuluğa” dönüşür.

Brecht “imgede” kapitalizmin kendi başınalığını yakalamak istemiştir; bu yönden amacı “olgulara/gerçeklere uygun” düşmüştür. Bu ünlü tiyatro adamı, Adorno’nun anlatımıyla,“Stalinci teröre karşı gizlediği şey açısından gerçekçiydi.” Öte yandan, söz konusu “özü”, “adeta imgesiz, kör ve imlerden uzak” şekilde “bildirimi yüzünden özürlü duruma gelen yaşamda” aktarmayı mutlaka reddederdi; fakat bu ona “kesin olarak amaçlanan şeyin kuramsal bakımdan doğruluğu yükümlülüğünü” yüklerdi.

Adorno’ya göre sanatta yanlılık sorunu II>>>

Adorno’ya göre sanatta yanlılık sorunu III>>>

[1] Theodor ADORNO: “Engagement”; içinde: “Noten zur Literatur”; Teil III, Wissenschaftliche Buchgesellschaft; Band 11, Darmstadt 1997, s. 409- 430

Prof. Dr. Onur Bilge Kula – edebiyathaber.net (30 Eylül 2015)

sule_oncu1Psikoterapist-yazar Şule Öncü, Edebiyat Haber okurlarına on kitap önerdi:

  1. Yaratma Cesareti / Rollo May
  2. Varoluşçu Psikoterapi / Irvin D. Yalom
  3. İnsanın Anlam Arayışı / Viktor E. Frankl
  4. İçimizdeki Yabancı / Arno Gruen
  5. Tekeşlilik / Adam Phillips
  6. Aylak Yazılar / Tahir Musa Ceylan
  7. Hayat / Engin Geçtan
  8. Deli Dumrul’un Bilinci / M. Bilgin Saydam
  9. Mağdurun Dili / Nurdan Gürbilek
  10. Ergenliğin Yüzleri / Talat Parman

edebiyathaber.net (30 Eylül 2015)

can-oktemerGündüz Vassaf, 2014 yılında yayımladığı İstanbul’da Kediden sonra İstanbul’un unutulmuş, unutturulmuş tarihini, gözünü para hırsı bürümüşlerin dünyaya, doğaya nasıl zarar verdiklerini şehrin en eski sahiplerinden kedilerin üzerinden anlatmıştı. Vassaf, geçtiğimiz günlerde raflara düşen yeni kitabı Boğaziçi’nde Balık‘ta eski İstanbul’u, Bizans’ı, iktidar hırsından gözü dönenleri, daha fazla para kazanabilmek için İstanbul’un yeşilini, denizini gözlerini kırpmadan kirletenleri, küreselleşmenin yıkıcılığını bu sefer şehrin bir başka eski sakinlerinden, Uçmakdere balıklarının gözünden anlatıyor. Vassaf, Boğaziçi’nde Balık‘ta hikayelerini mitolojinden, yakın tarihten beslenerek, bilindik sarkastik üslubuyla anlatıyor. Gündüz Vassaf’ın şiirden, masala hatta bilimkurguya varan farklı anlatım biçimleriyle zenginleştirmiş hikayeleriyle beraber her öykünün yanında yer alan Mehmet Güleryüz, Balkan Naci İslimyeli gibi önemli ressamların çizimleri de kitaba zenginlik katan unsurlardan.

Vassaf, Boğaziçi’nde Balık‘ta, sadece her geçen yıl doğal güzelliği gittikçe bozulan İstanbul’u bu hale getirenlere değil, hırsları yüzünden dünyayı yaşanmaz hale getiren politikacılara, reklamcılara da kızıyor. Eski İstanbul’a, Bizans’a, dolayısıyla artık unuttuğumuz geçmişimize, tarihimize bakıyor. İstanbul’u bir türlü bitip tükenmeyen bir şekilde metalaştırıp para kazanmak isteyenlere karşı İstanbul’un nasıl direndiğini de gösteriyor.

“Palamut kalıcı, liderler geçici!”

bogazicinde-balik-Front-1İstanbul, bizim ona yıllardır verdiğimiz tüm tahribatlara rağmen ayakta kalmayı başardı. Önce “İnşaat Ya Resullah” diyip İstanbul’u şantiye alanına çevirdik, etrafa sevimsiz gökdelenler diktik sonra Marmara Denizini kirlettik, vakti zamanında balık kaynayan sulardan balık çıkmaz oldu. Yetmedi, fabrikaları daha fazla para kazanma arzusuyla hep Marmara çevresine yerleştirdik, ormanı katlettik, manzaramız beton yeşili oldu. İstanbul’un her bir köşesine sinmiş tarihini de kentsel dönüşüm adına hunharca yok ettik, geçmişimizi unuttuk. Gündüz Vassaf da kitap boyunca bu duruma dikkat çekiyor. İmparatorluktan Cumhuriyet’e ulus devletleşme sürecindeki geçmişin unutturulma halini satırlara döküyor, tarihi kendisinden başlatarak sokakların, meydanların hatta balıkların bile isimlerini bile değiştiren iktidarların toplum üzerinde yarattıkları belleksizliği, İstanbul’un o çok kimlikli yapısından tek kimlikli hale getirilmesinin oluşturduğu renksizliği anlatıyor ve bir zamanlar Bizans’ın simgesi olan ve o dönemlerde sikkelerin arkasında yer alan palamuttan yola çıkarak, kendilerini çok önemli atfedip sonsuza kadar hatırlanacağını sanan politikacılara şu uyarıyı yapıyor: “Palamut kalıcı, liderler geçici.”

Gerçi bu uyarıya bugün hala kulak asmayan politikacılar var maalesef. Yakından tanıdığımız bir ülkenin siyasetçileri örneğin, kendi iktidarlarında “şanlı tarihimiz” diyip tarihe kendi ideolojik dünyalarından bakmaya devam ediyorlar. İstanbul’a duydukları aşkı her fırsatta dile getirip, şehrin tarihinin bu kadar tahribata uğratılmasına ses etmiyorlar hatta Marmaray projesi çalışmaları esnasında bulunan ve 8bin yıl öncesine dayandığı söylenen arkeolojik buluntular için “3-5 çanak çömlek Marmaray’ı 4 yıl geciktirdi. Yazık değil mi günah değil mi?” diyenler bile çıkabiliyor. Bu tarihe, geçmişe yönelik kayıtsızlık, tek taraflı bakış açısı iktidarın dili olunca doğrudan hayatın da dili oluyor. Dolayısıyla çevre katliamına, tarihi yapılara, kalıntılara yapılan tahribatlara ses çıkarmayanlar, “şanlı ecdat” televizyonda kötü gösterildi diye yeri göğü inletiyor, arabalarının arka camlarına Osmanlı Tuğrası stickerları yapıştırıp tarihine sahip çıktığını düşünüyorlar. Lakin tüm bunlara rağmen İstanbul inatla bu yıkıma direnmeyi başararak ayakta durmaya devam ediyor. Zaten Gündüz Vassaf, kitabın en etkileyici bölümlerinden olan ‘İstanbul’un Sesi’nde şu dizelere yer vererek durumu bir anlamda özetlemiş olmuş: “Fethedildim/Yağmalandım/ Nice donanma demir attı sularımda/ Gelen giden bayrak dikti topraklarıma/ Sadakat aramayın bende/ Biri gider/ Öteki gelir/ Ben kalırım”.

Küreselleşme çağında aynılaşan şehirler

Boğaziçi’nde Balık’ta dikkat çeken bir başka husus da, küreselleşme çağında çok uluslu şirketler yüzünden kimliğini yitiren ve artık birbirlerine benzeyeme başlayan şehirlerin durumu oluyor. Vassaf, kitapta İstanbul’un da giderek çok uluslu şirketler sayesinde giderek kendi kimliğini kaybetmesini anlatıyor ve en sert eleştirilerini kentleri metalaştıran, onları bir reklam kuşağına dönüştürenlere yöneltiyor. Para kazanma hırslarıyla şehirlerin kocaman bir AVM’ye dönüşmesine kızıyor, insanların bu durum karşısında ki sessizliklerine, kayıtsızlıklarını eleştiriyor. Kitaptaki ‘Boğazı Küreselleştiren Reklamcı” öyküsünde bu durum daha bir belirginleşmiş. Vassaf, boğazı rengarenk boyayıp, su da yüzen reklam projesi olan bir reklamcıyı anlattığı bu öyküsünde belki de çok yakın bir gelecekte karşımıza çıkacak bir İstanbul portresi sunuyor. İstanbul için her ne kadar vaziyetler kötü olsa da yazar, politikacılardan sonra gözleri para ve kendilerinden başka bir şey görmeyen şirketlere de uyarıda bulunmayı ihmal etmiyor: “Savaşlar ateşkesler biter, İstanbul’u bitiremediler.”

Sonuç olarak, Gündüz Vassaf, İstanbul’da Kedi’den sonra Boğaziçi’nde Balık’ta da İstanbul’un yardım çığlığını duyurmaya çalışıyor okuyucularına, belki bir duyan olur, bu gidişata hayır diyen birileri çıkar diye…

Can Öktemer – edebiyathaber.net (30 Eylül 2015)

1443513665_Mimalik_Tarihi_Nedir_Kitap_GorselKoç Üniversitesi Yayınları (KÜY) tarafından yayımlanan, Andrew Leach’in kaleme aldığı ve Hayrullah Doğan’ın Türkçeye kazandırdığı Mimarlık Tarihi Nedir? raflardaki yerini aldı.

Mimarlık tarih yazımına ilişkin yaklaşımların değerlendirildiği kitapta, tarihsel mimarlık bilgisinin oluşma, toplanma ve yayılma yolunu biçimlendiren temel sorunlar ortaya konuyor. Modern mimarlık tarihinin kendi sınırları ve retorik, analitik ve tarihselci gelenekler irdelenerek, 20. ve 21. yüzyıldaki mimarlık tarihçilerinin karşılaştıkları çatışmalar ele alınıyor.

KÜY, Andrew Leach’in yazdığı Mimarlık Tarihi Nedir? adlı kitabı yayımladı. Mimarlık ve tarih kategorisinde yayımlanan kitap, mimarlık tarihi üzerine yazan ve mimarlık tarihçilerinin çalışmalarını inceleyenlerin karşılaştığı kavramsal sorunlara bir giriş niteliği taşıyor.

Mimarlık Tarihi Nedir? yüz yıllık bir zaman diliminde tarihsel mimarlık bilgisinin oluşma, toplanma ve yayılma yolunu biçimlendiren temel sorunları ele alıyor. Meraklı okurları bu konunun çeşitli yönlerini ve alanın önemli isimlerini daha derinlikli bir şekilde inceleyen çalışmalara yönlendirmeyi amaçlıyor.

Kitapta, tarihsel mimarlık bilgisinin oluşma, toplanma ve yayılma yolunu biçimlendiren temel sorunlar ortaya konuyor. Modern mimarlık tarihinin kendi sınırları ve retorik, analitik ve tarihselci gelenekler irdelenerek 20. ve 21. yüzyıldaki mimarlık tarihçilerinin karşılaştıkları çatışmalar ele alınıyor.

Kitap, mimarlık tarihinin bilgi birikimine, kronolojilerine, kanun ve coğrafyalarına ilişkin temel bilgiye sahip okurlar için bir kaynak niteliği taşıyor. Mimarlık Tarihi Nedir?, mimarlık ve tarih programlarına devam edenlere ve bu konularda araştırma yapanlara rehberlik edecek bir kitap.

edebiyathaber.net (30 Eylül 2015)

odtutarihcekapak4SONNurettin Çalışkan’ın yazdığı “ODTÜ Tarihçe” e-kitap olarak Propaganda Yayınları etiketiyle yayımlandı.

ODTÜ’nün, bir üniversite olmasının yanında, yarattığı kültürle ve öğrencileriyle Türkiye’nin siyasi hayatındaki rolü tartışılmaz. Fakat ODTÜ’yü ve ODTÜlülüğü anlamanın ilk yolu üniversitenin tarihini, çalkantılarını, yaşadığı zorlukları ve bunalımları, hayata kattığı heyecanı bilmekle başlar. Bu tarih aynı zamanda Türkiye’nin siyasi tarihinin özel ve detaycı bir okumasıdır. Çalkantılı yıllarda bir ODTÜlü olan Çalışkan, ODTÜ’nün kuruluşundan 1980 darbesine kadarki tarihçesini serinkanlı bir şekilde, belgelere ve tanıklıklara dayanarak anlatıyor.

Özgürlük, siyaset ve akademi arasındaki derin ve içkin ilişkiyi anlamak isteyen herkesin ve her ODTÜlünün okuması gereken bir çalışma…

edebiyathaber.net (30 Eylül 2015)

9789750706158_front_coverBireyin bedeninin acılarıyla, bedeninin arzuları ne zaman çelişir, ne zaman çakışır? Yaşlılıkta cinsel arzular ne kadar açığa çıkar ve ne kadar görmezden gelinir? Cinselliğin çekiciliği ve yaşlılığa yönelik hisler arasındaki ilişki nasıl dengelenir?

Eserlerinde yaşlı cinselliğini tüm çıplaklığıyla ortaya koyan Tanizaki’nin kitabı Çılgın Bir İhtiyarın Güncesi’nde dile gelen 77 yaşındaki emekli Utsugi’nin gelinine yönelik hisleri, bu soruların cevapları arasında gezdiriyor okuru. Utsugi’nin dilindeki kelimelerle, okur, Utsugi’nin yaşlı dünyasının içinde yaşadığı cinsel şölenlere ortak oluyor.

Eşi, oğlu ve gelini Satsuko ile yaşayan Utsugi, izlediği Japon tiyatrosu Kabuki’den sonra kadın kılığına giren erkeklerin ilgisini çektiğini fark eder, eşçinsel eğilimleri olmadığını söyler ve kadın kıyafetlerinin onu cezbettiğini fark edişi böyle başlar. Cinsel yaşamına yönelik sorgulamalarının ilk hikayesidir bu. Bir süre sonra gelinine ilgili duyduğunu fark eder. Satsuko’nun yürüyüşü, kendisine verdiği yemek artıkları, konuşma biçimi, her şeyi Utsugi’nin cinsel uyanışını çağırır. Utsugi hastalıklarının ve cinsel saplantılarının güncesini tutmaktadır, bunlar içiçe geçmekte, ölüme yaklaşan bedeninin sancılarıyla cinsel sancıları arasında ruhu ve bedeni birbiriyle kapışmaktadır.

Yaşlılığının bedenini nasıl çirkinleştirdiğini bütün detaylarıyla tasvir ederken, ilgili gösterdiği kadının tepkileriyle kendisine karşılık verdiğini de anlamaya başlar. Üstelik, bunun kendisine yönelik değil, ona gösterdiği ilgiye yönelik bir tepki olduğunun da farkındadır. Ancak bu sürece dahil olabilmek bile, yaşlı ve yorgun bedenini uyandırır ve bundan müthiş bir zevk alır.

Satsuko’nun oğluyla ilişkisindeki eski heyecanın kalmadığını düşünürken, Satsuko’nun geçmişine dalar; eskiden bir şarkıcı olduğunu hatırlar, ve bir gün dans edip edemediğini sorar. O noktada Satsuko ve Utsugi arasında ikisinin de kendilerine ait nedenlerle devamını getireceği tensel bir yakınlaşma başlar. Utsugi, Satsuko’nun çıplak ayaklarına dokunur, her parmağını tek tek avuçlar.

Utsugi, ağrılarıyla yüzleşirken cinsel uyarılmalarıyla da yüzleşir, kendisine acı veren kadınları daha çekici bulur ve yaşlılığında başlayan bu mazoşist eğilimlerine yönelik hislerini, Satsuko’nun hainliğiyle, yalancılığıyla, geçimsizliği ve kötü oluşuyla birleştirdiğinde geldiği nokta Satsuko’ya duyduğu yoğun cinsel tutkudur. Kötülük, yaşlılığının bedensel acılarını azdırırken, içindeki cinsel arzuları da yoğunlaştırmakta, Satsuko’nun gaddarlığını cinsel gücünün bir parçası olarak görmesine neden olmaktadır.

Bakıma ihtiyaç duyan Utsugi, karısı ve hasta bakıcının meşgul olduğu zamanlarda Satsuko’nun kendisine bakmasını ister. Satsuko, “Baba” diye seslendiği Utsugi’yi yıkar, giydirir, yatağına taşır, ilacını verir. Tüm bunlar Utsugi için cinsel törenlerdir. Satsuko’nun en küçük bir davranışından anlamlar çıkarmaya çalışan Utsugi, bu anlamları Satsuko’nun dilinde ve cilvesinde yakaladığında ise sınırlarını zorlamaya çekinmez. Utsugi’nin bu açıklığı, sınırlarının Satsuko tarafından çizildiği cinsel oyunlarının kapısını açar.

Birlikte çıkılan yürüyüşler, cinsel içerikli sohbetler, duş buluşmalarıyla, prostat, yüksek tansiyon ve ağrıların hepsi içiçe yaşanmaya başlar. Utsugi, yaşlılığın tüm hezeyanlarını, cinsel uyanışının sancılarıyla birlikte yaşamakta, uyanan cinselliğini Satsuko’nun teniyle beslediğinde ölüme bir nebze daha yaklaşacak kadar acı çekmektedir. Heyecanı, acısı, sancısı ve tutkusunu bir arada yaşamakta, cinselliğe duyduğu arzunun getirdiği bu karmaşayı durdurmayı asla istememektedir. Satsuko “boyun cilvesi” adını taktığı oyunu Utsugi’ye sunduğunda devamlı bir cilveleşmenin bedeli olduğunu söyler. Utsugi ise cinsel arzularıyla Satsuko’nun bedenini birleştirmek mutluluğunu keşfetmiştir, bu keşfi daimi kılmak için her şeyi yapmaya hazırdır.

Utsugi’nin ağrıları ve acıları artmaya başladığında, bu acıları Satsuko’yo duyduğu tutkuyla daha da çoğaltmak, bedeninin ağrılarını, cinselliğinden kaynaklanan ağrılara dönüştürmek için Satsuko’nun karşısında çocuklaşmış, her an, her saniye ona ihtiyaç duyduğunu çekinmeden göstermeye başlamıştır. Israrcılığıyla çıldırmışlık noktasına gelmekte, Satsuko’yu “Satsu” diye çağırmaya başlamakta ve bundan haz duymaktadır.

Ruhunun, bedeninin, zihninin her zerresinde Satsu sayıklamaları barındıran Utsugi, bir Kyoto gezisinde, tapınakların arasında dolaşırken mezar taşını nasıl yaptıracağına karar verme aşamasında da planlarına Satsuko’yu dahil eder: mezar taşına Satsuko’nun yüzünü ve gövdesini yaptırmak istemektedir. Şimdi sadece ölümden sonrasında bile Satsuko ile olmanın yollarını düşlemektedir.

Tanizaki, Çılgın Bir İhtiyarın Güncesi’nde, yaşlı bir adamın dilinden cinselliğin yaşsızlığının ve cinsellikle gelen dirilişleri anlatır. Yaşlılıkta cinsellik algısını, cinselliğin yarattığı sanrıları, hezeyanları, Satsuko’nun oyunlarını anlatırken, bir yandan Japonya’da zaman içinde değişen güzellik algısı hakkında, dönemin Tokyo’su hakkında bilgi verir, okuru Kyoto’da tapınaklar arasında dolaştırır ve Japon kültürüne dair izlerin peşinden Japonya’nın çok içinden bir anlatı sunar okura. Tanizaki, yazdığı notların diliyle her tür cinsellik tabusunu yıkan, yerine sıradışı cinsellikler koyan Çılgın Bir İhtiyarın Güncesi’nde, okuru bu sıradışı cinselliklerle cesurca yüzleştirir. Bu yüzleşme Utsugi’nin çığlıklarında dile gelir:

“Buda’nın ayak izi taşını senin ayaklarından yaptırmak istiyorum Satsu. Öldüğüm zaman küllerim o taşın altına konacak. O da benim nirvanam olacak.”

Işıl Bayraktaredebiyathaber.net (29 Eylül 2015)

oguz-atay-680x4481İlk cümleden sonra okumaya devam edersen, Oğuz Atay hakkında düşündüklerin ya da düşünmüş olsaydın aklından geçecek şeylerin tamamen değişme tehlikesi bulunduğunu bil ve Oğuz Atay’ı eskisi gibi sevemeyebileceğini veya daha çok seveceğini, onu hiç anlamamış olduğunu ya da anlamaya daha ne kadar yolun kaldığını fark etmenin; etmeye yaklaşmanın seni ne denli rahatsız edeceğini yahut rahatlatacağını çok ama çok iyi düşün.

İletişim Yayınları’nın Sultanahmet’teki binasına, roman dosyamı Genel Yayın Yönetmenine sunmak için giriyorum… İletişim Han’ın ilk katındaki yayınevinin satış bölümünün önünde kadınlı erkekli beş – altı kişilik grup, büyük bir tencereden aldıkları irmik helvasını plastik tabaklara pay ediyor… Yayınevi çalışanlarından bir genç kadının arkadaşlarına söz verdiği için mutfak marifetlerini sergileyip şimdi de tatlı övgülerini duyduğunu hayal ederek, Nihat Tuna Bey’in odasına çıkıyorum… Genç gazetecinin romancı adayı olarak dünyaya bakışını birkaç soruyla öğrenme çabası sürerken, aşağıdaki gruptan bir genç kadın helvadan payını getirip Nihat Bey’in masasına bırakıyor… Sarı renginden limonlu olduğunu düşündüğüm helvadan bir kaşık aldıktan sonra, lezzetini önce kendi tatmazsa konuğuna ikram etmeyen bir gurme gibi beğeni hımlamaları bitince soruyor, “Oğuz Atay’ın helvasını yer misin?” Bunu Oğuz Atay’ın edebi niteliğine değil de onun popülerleştirilmesine dönük bir ima olduğunu az evvel edebiyatın ne az anlaşılan bir tür olduğuna ilişkin sohbetimizden sıyrılamadığım için anlamıyorum ve bu dank etmeyişi de abartılı mimiklerimle ilan edip, “O helva çoktan yenilmedi mi?” diyorum… Bu garip yanlış anlamamı bozuntuya vermeden, “Yok yahu bugün Oğuz Atay’ın ölüm yıl dönümü. Ailesi her 13 Aralık’ta hiç sektirmez, sağ olsunlar helvasını yapıp, bize de getirirler. Arkadaşlar sana da getirsin,” diye cevap veriyor.

Birkaç dakika sonra Oğuz Atay’ın ölümünün 37’inci yılında 2014’ün 13 Aralık’ında Tanrı’nın kozmik edebi şakalarından biri olarak helvasını yiyorum… O güne değin yediğim helvaların en lezzetlisi olduğunu, acaba Oğuz Atay’ın eşi tarafında onun için yapıldığını bilmeden de yeseydim düşünür müydüm diye düşünürken ağzımdan, “Şu anda bir öyküyü canlı olarak yaşıyorum, bunu yazacağım” çıkıyor. Yayın yönetmeni, önündeki roman dosyamı incelemeyi tamamlayıp, Ankara’daki editörlerine yollamak için posta işlemlerini hallederken, “Mutlaka yazmalısın…” diyor… Sulu sepken karda havanın kıyıcı bir soğukla insan olduğumuza utandırdığı gaddarlığında Mimar Mehmet Ağa’nın Sultan Ahmet için yaptığı camiyi gördükleri için keyiften morarmış Japon turistlerle tramvayda omuz omuza giderken düşünüyorum: Acaba kaç okuru ve üstelik yazar ya da adayı, Oğuz Atay’ın helvasını yemiştir? Ve ben neden onun helvasının çoktan yenildiğini söyledim? İşte o anda, yayınlanmamış bir romanın, üçleme olmasına ancak bir Oğuz Atay romanında karşılaşırsanız insana garip gelmeyecek şekilde karar veriyor ve sonuncusu hakkında önemli zihinsel notlar kaydediyorum. Bir taraftan da en uygun zamanda Oğuz Atay hakkında yazmak istediğimi düşünüyorum.

O yolu açanlar

Girizgâh uzun; ama Oğuz Atay’dan söz edeceksek başka türlüsü de mümkün değil. Üstelik Tanrı’nın kozmik şakası dediysem de iş nedeniyle karşılıklı olarak benim ve Nihat Bey’in birkaç kez tarih değiştirdiği görüşmenin 13 Aralık’ta gerçekleşmesini düşündükçe, “Ben buradayım sevgili okur, sen neredesin?” diye okurunu çağıran Oğuz Atay’ın bana özel bir davet çıkardığını düşünmek için de çok sebebim var:

tutunamayanlar--butun-eserleri--1-694746-Front-1Oğuz Atay, 1970 yılında Tutunamayanlar‘ı bitirdiğinde TRT roman ödülünü alsa da ancak 1972’de yayıncı bulabildiği Selim Işık’ın hayatından Türk aydınının duruşunu eleştirisi daha ilk günden “Uzun ve anlaşılmaz” yaftası yedi. Bilinç akışıyla yazılmış edebiyatımızın nadir romanı, köy romancılığının güdümündeki Türk edebiyatında görmezden gelindi. Aynısı 10 yıl sonra 1980’de Orhan Pamuk’un başına gelecek. Ödüllü romanı Cevdet Bey ve Oğulları’na 3 yıl yayıncı bulamadığı için, ‘Satılık ödüllü roman’ diye gazeteye ilan vermeyi düşünecekti. Tutunamayanlar, romanın asıl yurdu olan Batı’dan hatta en batısı İngiliz edebiyatından çokça etkilenmiş diye değerlendirilirken kimse duymak istemeyen kadar sağır olsa da, yazarı değiştiren en büyük şey edebi eleştiridir kuralı işledi. Oğuz Atay, ikinci romanı Tehlikeli Oyunlar‘ın kurgusunu daha derli toplu yapsa da Hikmet Benol ile Türk aydınını eleştirmekten geri durmadı. Kelimeler de Albay’ım bazı anlamlara hiç gelmiyordu… Türk aydını da eleştirilmeye tahammül edememekten vazgeçirmiyordu. Fakat intikamlarını Oğuz Atay’dan dünya edebiyat tarihinde görülmemiş şekilde aldılar:

Oğuz Atay’ı yok saymak biraz ağır ifade olsa da zamanında hak ettiği değeri vermeyenler arasında sonradan pişmanlığını dile getirecek olan Yusuf Atılgan da vardı. Atılgan yıllar sonra Atay’ın kendisine imzalayıp gönderdiği Tutunamayanlar için ona neden cevap vermediği sorulduğunda, ‘Eğer yaşasaydı, karşısına geçer ona kaleminin ne kadar taktir ettiğimi söylerdim‘ diyecek ama Atılgan’ın bu cesaretini başka kimse göstermeyecekti. Böyle yapmadıkları gibi bir yolun açılmasına da sonuna kadar destek olacaklardı: Neydi bu yol? Oğuz Atay’ın tıpkı Tutunamayanlar’da eleştirdiği Türk aydını tipinin, kendi okur kitlesine dönüşmesinin yolu…

Eleştirdiği tipi okurları oldu

O, Tutunamayanlar’da da, Tehlikeli Oyunlar’da da, Korkuyu Beklerken‘de de, hatta Bir Bilim Adamının Romanı‘nda bile Türk aydınının kendi iç sorunlarını ve onu yaşayış biçimlerini anlatmaya çabaladı. Bir şeyi moda olduğu için yapan, değerim diye sahiplenmediği toplum değerleriyle beslenmiş bir düşünsel eylemin hayatına yön vermediği ve bunun da bilincinde olarak sürekli acı çeken, mutsuz olan, mutsuz eden insan tipi… Bu karakter çağlar değişse de değişmedi. O aydın, böyle bir insan olduğuna ilişkin kabulü Oğuz Atay’ın yaşadığı dönemden de kuvvetli savunma mekanizmalarıyla ret etti: Türkiye’nin 1980’de darbe sonrası hızla değişmesi, televizyon ve radyo yayınının devlet tekelinden çıkması, cep telefonu ve internetle başlayan kitle iletişimindeki çeşitlilikle Türkiye’nin sosyal bir devlet olamadan finansal olarak Batı modeline geçişi edebiyatı da derinden etkiledi. Toplumun bu dönüşümünü ele alan romanlar olmadı. Ama Türk aydınının sıkıntısını anlatan 1990’ların zor yaşam koşullarının sloganı olurcasına Tutunamayanlar adıyla yazan Oğuz Atay vardı. Genç yaşta ölmüştü. Ve ‘Neredesin ey okur’ deme hatasını yapmıştı. İşte buradayım ey Oğuz Atay diyormuşçasına onun Tutunamayanlar başta olmak üzere tüm eserlerini okudu, üzerinde düşündü, kitaplar yazdı… Düzeltelim… Kendilerini Tutunamayanlar olarak adlandıran bir nesil edebi ve ebedi ilaçlarını Oğuz Atay’da bulduklarını düşünerek bir Türk edebiyatı romanı ya da bir Oğuz Atay romanını değil de Tutunamayanlar’ı edinmeye başladı. Bu ilgi tabi ki Oğuz Atay’ın diğer eserlerinin de satılmasına vesile oldu, ama Tehlikeli Oyunlar’daki edebi derinliğin Tutunamayanlar’dan fazla olduğu ne de Korkuyu Beklerken’in Türk edebiyatının en nitelikli üç öykü kitabından, Beyaz Mantolu Adam’ın da benim de dahil olduğum gruba göre en iyi Türk edebiyatı öyküsü olduğundan söz edilmedi.

Herkes modaya uyarak Tutunamayanlar’ı edindi, tam da Selim Işık gibi davranarak bunu da “Tutunamayanlar’ız biz” diye sloganlaştırdı. Ne ki kimse Oğuz Atay’ın tek başına alınıp okunduğunda ne edebiyatçılığının ne de yaşam hikayesinin anlaşılabileceğine dair o inanca yanlış demedi. Oğuz Atay oku diye önerenler Oğuz Atay’ı sadece popüler olduğu için alarak okuyanlar olduğundan, kimse Oğuz Atay’ı anlamak için biraz Yıldız Ecevit de oku demedi. Oysaki Oğuz Atay, saf edebiyatının üstüne düşünsel ve popüler binalar inşa yapıla yapıla rehbersiz dolaşılmayacak bir edebi cangıla dönüşmüş; artık Türk aydınının sorunlarını anlatışı aydının ‘Böyle bir sorunum yok ki’ düşüncesini herkesi beynine kazıdığından dolayı Atay’ın bu arayışı onun edebi niteliğinden de kuşku duyulacak denli uzak bir zamanların düşüncesi gibi kalmıştı.

Oğuz Atay’ın derdi Türkiye’de nitelikli edebiyat yapmaktı. Edebiyatının daha başında da, eserlerine kendi yeni eserleriyle derinlik kazandıramadan eğer 1977’de beyin kanaması sonucu Nicolay V. Gogol’den 1, Sabahattin Ali’den 2, Edgar Allan Poe ve Franz Kafka’dan 3 yaş büyük, Albert Camus’tan 3, Sait Faik’ten 4, William Shakespeare’den ise 9 yaş küçük olarak 43’ünde hayatını kaybetmeseydi… Eğer Oğuz Atay, kırk yıl daha ömür sürseydi ve on roman daha yazmış olsaydı, “Neredesin ey okur” sözünün lanetine uğramamış olacaktı. Haberimiz yok ne zaman böyle bir lanete uğradı diyenler: Atay gibi genç yaşta ölen ve birbiriyle kıyaslanabilecek üçten fazla eseri tıpkı Atay gibi ardında bırakan bu yazarların hiçbiri Tutunamayanlar gibi bir fenomenleşmenin mağduru olmadı. Bu lanet onun çok satarak nerede olduğunu sorduğu okurla çokça buluşmasını sağladı fakat çok kişi tarafından okunduğunda anlaşılacağına dair düşüncesi, tıpkı Tutunamayalar’ı yazma gerekçesi olan Türk aydınının hayata karşı duruş biçimini ve tutunma pozisyonunu bir türlü becerememesi gibi gerçekleşmedi. Eğer yaşasaydı tabi ki bunun bir ihtimal olduğunun altını çizerek, Oğuz Atay Tutunamayanlar’ın bir ilk roman olduğunu ve bir yazarın tek romanının fenomenleştirilmesine gönlünün razı olmayacağını bilerek, “Diğer yapıtlarımı neden okumuyorsunuz ey okur” diye seslenmesi hiç yadırganmazdı.

Gerçekten Türkiye’nin ruhu yok mu

Hiçbir yazar, eğer nitelikli yazma faaliyeti sürüyorsa tek bir yapıtının üstelik de yapıtın eleştirdiği şekilde bir karnavalın sürekli başa alınan şarkısı olmasıyla mutluluktan kıvrak dans figürleri sergilemez. Onun yerine oturup fenomenleşen romanıyla çatışacak bir başkasını ve bir başkasını yazar. Oğuz Atay’ın şanssızlığı erken ölümü. Ve mevcut eserlerinin de onu gerçekten tanıma arzusu duyan yeni okura iyi anlatılamaması. Onun yazamadığı Türkiye’nin Ruhu’nun bir türlü onun yazdıkları özümsenmediği için ortaya çıkamaması. Yarım kalmış bir roman, onu yazmak isteyen yazar anlaşıldığında nasıl tamamlanır sorusu çok haklıdır. Tamamlanmaz elbette. Fakat edebiyat dediğin eni konu kurgudan ibaret olduğuna göre, edebiyat böyle bir “Tamamlanmaz” kesin yargısını da barındırmaz. Sahi ben bu yazıya Oğuz Atay’ı kimin öldürdüğüne cevap aramak için başlamıştım. Şimdi bir söz kurtarıyor beni, “İnsan unutulduğunda ölür.” Peki, biz Oğuz Atay’ı, pardon Tutunamayanlar’ı bunca edinip, okumaya çabalayıp, sonunu getirmediğimize göre… Oğuz Atay’ı kim öldürdü?

Erdinç Akkoyunlu – edebiyathaber.net (29 Eylül 2015)

amcamMavi Sakal’ın solisti Genç Osman Yavaş’ın çocuklar için yazdığı Amcam ve Ben serisinin ikinci kitabı “Restoran MacerasıFinal Kültür Sanat Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Kitabın içerisinde yine iki şarkı minik okurlarla buluşuyor.

Müzik kariyerinden dolayı “yetişkinlerin de” ilgi gösterdiği yazar, serinin bu kitabında işlediği konularla uzmanlardan da tam not aldı.

“Yine o güzel günlerden biriydi. Amcam beni bizimkilerden almaya gelmiş, gezmeye götürmüştü. Bu gezilerin en güzel yanı, başka kimselere anlatmadığı arkadaşı Zebra’yla olan maceralarını anlatmasıydı. Yok, yok, doğru duydunuz. Zebra dedim.”

Birbirinden komik maceralara atılan “hafif çatlak” amca ve arkadaşı Zebra’nın yolu bu kez bir restorana düşüyor; hem de en pahalısından, çok şık bir restorana!

edebiyathaber.net (29 Eylül 2015)

feridun-andacYayıncılıkta bir moda olduğunu söyleyebilirim; ne iş yapıyorsunuz sorusunun yanıtı çoğunlukla: “Bir yayınevinde editörüm,” dür.

Bu, benim için, hem sevindirici hem de kaygı verici bir söz… Neden mi? Editörlüğü bir iş/meslek olarak benimseyip sahiplenerek söylemek sevindirici elbette. Ama bir yandan da kaygı verici, çünkü; bunu dillendiren (ihtimal) genç insan bu işi bir okuma hevesinin sürüklenişi olarak görmektedir.

Editörlük başvurusuna gelenlerden duyduğum ilk söz, genellikle; “okurum”dur. Gözlerindeki ışıltıyı anlarım, ama editörlüğün yalnızca “okumak” olmadığını, başka “haslet”ler de gerektirdiğini söylemeyi/göstermeyi sonraya bırakırım. Çünkü, bilirim ki; editörlük bir yerden okunup öğrenilerek yönelinecek/yapılacak bir iş değildir.

Ancak, bir yerde başlayıp, bunu meslek edinenlerden usta-çırak ilişkisiyle öğrenilerek, kendi beceri/birikimini, bazı özel yetenekleriyle geliştirilip bir mesleğe dönüştürebilecekleri tutkulu bir uğraştır.

Bizde, okumayı seven, yazan, hatta kitap çıkarmış birilerinin editörlük yapabileceği sanılır. Bu yargı/bakışın yanlışlığının altını çizmek isterim. İyi bir yazardan iyi editör çıkmaz. Ama her iyi yazarın iyi bir editörü olmalıdır.

Şunca yıldır yazıp eden, onlarca kitap çıkaran, yüzlercesini de yayımlayan biri olarak; halen, bir editörle çalışmayı yeğlerim. Yani kendi kitabımı rahatlıkla bir editöre teslim ederim. Bu yazdığına güvensizlik değildir.

Geçenlerde, bir romancı dostum, yeni başladığı romanından bir iki bölüm okumamı istemişti. Okuyup düşüncelerimi söylediğimde; “Ne yapmamam gerektiğini az çok biliyordum, ama bundan emin olmak için bilen bir gözün bana bunu söylemesini istiyordum,” demişti.

Sanırım, biraz da, editörlük budur. Bir düşüncesi olmak, üst-bakışın donanımına sahip birikimi taşımak… Yazara güven verip, yazılana dair söz söyleme, hatta bunu onarma/yapılandırma cesaretini kendinde bulma, yazara da bunu aşılayabilme…

Birine editör diyebilmek başka şeydir, kendini editör hissetmek başka.

“Buyrun, sizi editör yaptım,” demekle de bu iş/meslek olamayacağına göre; istek/tutku, öğrenme arzusu, merak… Araştırma duygusu, dil bilinci… Hatta buna şunu da eklerim, sözlük okuma hevesi.

Yayınevinde ahşaptan bir kitap kaidesi yaptırmıştım, küçük bir konuşma kürsüsünü andırıyordu. Üzerine de büyükçe bir sözlük yerleştirmiş, sayfalarını da açık tutmuştum. Tam da editörlerin çalıştığı alana yakın bir yerde duruyordu. Özellikle oraya yerleştirmiştim. En azından gelip geçerken göz atarlar diye. Bu bir oyun gibi gelse de, birkaçı dışında çoğunun umurunda olmadığını gözlemiştim. Ama gene de sözlüğü hep orada tutmuştum. Bugün, çalışma evimde de sürekli açık tuttuğum bir baş sözlüğüm vardır.

Küçük kardeşim takılır bazen; “Abi, sen cami imamı da olsan işini böyle yapardın,” diye.

Sanırım bir meslek ancak tutkuyla, bilgi, bilinçle yapılıp, hak ettiği saygıyı görünce mesleğe dönüşebiliyor, zanaattan ve sanattan söz edebiliyoruz sonra.

Rönesans’ı yaşayamamamızın sonuçları bugün ortada. Türk aydınlanması dediğimiz şey, yani bir tür toplumun “habitus”unu var etmek tümüyle buralardan geçiyor.

Söz geldi şimdi asıl editörlüğe dayandı…

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (29 Eylül 2015)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z