Masthead header

IMG-20160413-WA0005Söyleşi: Merve Koçak Kurt

21 Nisan 1973’te aramızdan ayrıldı Kemal Tahir. Türk edebiyatının en üretken yazarlarından biriydi. Tahir, daha çok Esir Şehrin İnsanları (1956), Yorgun Savaşçı (1965), Devlet Ana (1967), Karılar Koğuşu (1974) gibi eserleriyle tanınıyor. İthaki Yayınları, Tahir külliyatındaki kitaplara dair önemli çalışmalar yapıyor. Konuyla ilgili olarak Editör Selçuk Aylar, “Önümüzdeki aylarda, Kemal Tahir’in tefrika olarak yayımlanan romanlarını küçük kitaplar halinde yayımlamaya devam edeceğiz.” diyor.

“İthaki Yayınları tarafından hayata geçirilen bir diğer önemli proje ise Kemal Tahir’in eserlerini yayımlamak olmuştur. Yayımlanan kitaplar arasında Tahir’in en bilindik eserlerinin yanı sıra, bugüne kadar günışığına çıkmamış yapıtları ve müstear isimle yazdığı tefrika romanları da (Mayk Hammer romanları dahil) bulunmaktadır.” denmiş internet sayfanızda. Kemal Tahir’in kitapları üzerine böyle bir çalışma yapma fikri nasıl doğdu ve neyi amaçlıyor? 

“Kemal Tahir neredeyse hayatının tamamını yazmaya vermiş, velud bir isim. Yazarlık kariyerinin omurgasını oluşturan, kendi ismiyle yayımladığı yapıtlarının yanı sıra, oldukça büyük bir hacme sahip notları, müstear isimle yazdığı romanları ve çevirileri, hatırı sayılır bir yekûn oluşturuyor. Dolayısıyla zaten ‘bütün yapıtları’nı yayımlama projesinin içine bu saydıklarımızın hepsinin girmesi gerekiyor. Ama bunun dışında daha önemli bir sebep olduğunu düşünüyorum. Kemal Tahir’in müstear isimle yazdığı romanlar yahut yaptığı çeviriler, ‘asıl yazarlığı’na dair bazı noktaları açıklığa kavuşturmak için de kullanılabilir. Mayk Hammer çevirilerinden tutun da Halk Plajı’na kadar, Kemal Tahir’in bu kitaplarındaki dil ve üslup tuhaf bir biçimde asıl yapıtlarındaki dil ve üslupla birçok noktada örtüşüyor. Yazarlık kariyerini bu şekilde ikiye ayıran önemli bir ismi eleştirel olarak değerlendirmek için bu durumun muhtemel hareket noktalarından biri olacağı kanaatindeyim. Bu anlamda örneğin F. M. İkinci-Kemal Tahir ikilisinin birbirine yakın olmasına mukabil, S. Bedi-Peyami Safa ikilisi arasında nispeten bir mesafe bulunduğu söylenebilir. Kısacası Tahir’in dil ve üslup bakımından sınırlarını görebilmek için bu kitapları da okuyup değerlendirmekte fayda var.”

kemal-tahirKemal Tahir’le ilgili “Türk tarihine eğilirken, zengin kültür geleneğimizden esaslı bir biçimde yararlanmanın gereğini duyan ilk romancımızdır… Belki de bunu gerçek anlamıyla kavrayan tek romancımızdı.” yorumları yapılır. Siz neler söyleyeceksiniz onun romancılığına dair?

“Kemal Tahir hakkında lehte ya da aleyhte en çok üzerinde durulan konulardan biri bu biliyorsunuz. O yüzden şu kadarıyla yetinmek istiyorum: Hakikat payı olan bir tespit bu. Ancak onun ‘zengin kültür geleneğimizden’ nasıl yararlandığına ve ne ölçüde başarılı olduğuna, hatta Kemal Tahir’in romanları bağlamında bu zengin kültür geleneğinin ne anlama geldiğine dair doyurucu çalışmalara hâlâ sahip değiliz. Ayrıca bu noktada onu başka isimlerle de karşılaştırmadık.”

“Öte yandan bazı çevrelerde bu ‘zengin kültür geleneği’, ‘içerik’ ile, yani Kemal Tahir’in özellikle bu coğrafyanın geçmişine dair konulara dikkatini yöneltmesi ve bunlara dair yorumuyla karıştırılıyor. Oysa ikisi birbirinden farklı. Birbirine zıt eleştirel yorumların bu farkı da dikkate alması gerek. Zengin kültürel miras özellikle dil, form vs. gibi hususları ilgilendiriyorsa, bunların pekâlâ aynı ya da benzer bir içeriğe son derece eleştirel bir şekilde yaklaşan yapıtların da hizmetinde olacağını vurgulamalıyız.”

Devlet Ana, Osmanlı kurulmadan önceki Anadolu’nun görünümünü ve Anadolu insanının güçlü bir devlete duyduğu ihtiyacı da dile getirir. Kemal Tahir’in en önemli romanı olarak gösterilen Devlet Ana, onun düşünce yapısını en iyi yansıtan eserlerinden biri sayılıyor. Kemal Tahir, bugün yaşasaydı, yine yeni bir Devlet Ana yazsaydı nasıl bir roman olurdu sizce?

“Çok fazla spekülasyon yapmak doğru olmaz ama öncelikle dikkat çeken şey, bugün Osmanlı imgesinin, Osmanlı’dan önceki Anadolu ve Selçuklu imgesine nazaran çok daha önemli ve gözde olduğu. Selçuklu dönemi kuşkusuz bir gün çok daha yoğun olarak çalışılıp yorumlanacak. Sonuçta Devlet Ana’nın sonunda Kerim Çelebi Siyaset-nâme okuyordu. Ama bugün her yönüyle Osmanlı ilgi odağı. Dolayısıyla bugün hayatta olsa Kemal Tahir belki bir devam romanı yazmak isteyebilirdi.”

Esir Şehir Üçlemesi, bir nehir roman dizisi. İlk kitabı olan Esir Şehrin İnsanları’nda Kemal Tahir, Mütareke Dönemi Osmanlı aydınının ve İstanbul’unun destansı direnişinin fotoğrafını çeker. Kurtuluş Savaşı öncesinin anlatıldığı bu roman nasıl bu kadar ‘kalıcı’ olabilmiştir?

“Romanın kalıcılığının, sorunun kalıcılığıyla ilgili olduğunu ve bunu bugün de bir ölçüde geçerli sayabileceğimizi söyleyebiliriz.  Ayrıca Yakup Kadri’yi de hatırlamalıyız bu bağlamda. Söz konusu sorun, o tarihlerde, Anadolu’da verilen bir kurtuluş mücadelesiyle İstanbullu aydınların ilişkisinde yatan gerilim olarak özetlenebiliyordu. O tarihten bu yana da, sorunların içeriği ne kadar değişse değişsin, Anadolu ile büyük şehir(ler) arasındaki farklılık ve uyuşmazlığa, her birinin diğerini kabulde gösterdiği isteksizlik ya da çekimserliğe ve bu olguların çeşitli taraflarca kullanıldığına şahit oluyoruz. İşgalci ve direnişçi addedilen tarafların adı değişiyor sadece.”

esir-sehrinMüstear isimle yazma sebepleri ve yazdığı bu eserler üzerine konuşsak biraz da…

“Anlaşıldığı kadarıyla Kemal Tahir’in müstear isimle yazma sebebi, yerli ve yabancı birçok örnek gibi, geçimini yalnızca yazarak karşılama endişesiydi. Bu anlamda gerçekten çok çalışkan olduğu tartışılmaz. İlk sorunuzun yanıtında bu kitaplar üzerine bir şeyler söylemeye çalıştım.”

Kemal Tahir’de “yerlilik” kavramı nasıldı? Böyle bir “yerlilik” anlayışı günümüzdeki yazarlarda var mı sizce?

“Kemal Tahir’in ‘yerlilik’ anlayışını, yerliliğe yaklaşımını özetlemek üzere – her şeye rağmen -, hem nalına hem mıhına ifadesini kullanabiliriz. Ne var ki eleştirmenlerinin ve okurlarının çoğu bugün hâlâ kamplaşmaya meyyal. Keza günümüz yazarlarının yerlilik anlayışı da daha çok kendi perspektifleriyle sınırlı görünüyor. Anlaşılan o ki, yerlilik, eğrisiyle doğrusuyla daha zengin bir temsile muhtaç.”

Kemal Tahir’i okumak isteyen bir genç mesela, ilk hangi eserinden başlayabilir? Ya da şunları es geçmemeli dediğiniz başlıca eserleri hangileri?

İzninizle bu konuda bir görüş belirtmeyeceğim. Genç okurların, sizin sorunuzdan bağımsız olarak ama sadece bunu bir fırsat bilerek söylüyorum, her türden temel eser vesaireden ve tavsiyeden yeterince çektiğini düşünüyorum. Tek söyleyebileceğim, Kemal Tahir’i okuyan genç okurların, çokça tartışılan içerikten ziyade, özellikle diyaloglarda öne çıkan başarılı dile dikkat edebileceği…

Kemal Tahir okumak, hayatımız(d)a nasıl bir pencere açar? O pencereden neler süzülür içeriye?

“Böyle bir pencere, edebiyat ve düşünce tarihine ve bunlar etrafında dönen tartışmalara açılacaktır.”

İthaki Yayınları olarak Kemal Tahir’le ilgili daha ne gibi çalışmalar var yapmayı planladığınız?

“Önümüzdeki aylarda, Kemal Tahir’in tefrika olarak yayımlanan romanlarını küçük kitaplar halinde yayımlamaya devam edeceğiz. Nâzım Hikmet’in Kemal Tahir’e hapishaneden yazdığı mektuplar da tekrar okurlarla buluşmak üzere. Bunun yanı sıra erken dönemlerine ait bir iki sürpriz metin de olacak. Keza Notlar’ın yayımlanma süreci devam edecek. Uzun bir süre sonra tekrar yayımlanan Notlar’ın hafızaları tazeleyeceğini düşünüyoruz.”

edebiyathaber.net (21 Nisan 2016)

dunyanin-son-savasiFuat Sağıroğlu’nun tasavvufi bilimkurgu romanı “Dünya’nın Son Savaşı” GOA Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

İnsanoğlunu ve insanlığı savaşlar üzerinden sorgulayan Dünya’nın Son Savaşı, evrene dair merak ettiklerimizi, sahip olduğumuz bir derya olan tasavvuf ile anlamaya ve anlatmaya çalışıyor.

İnsanoğlu; kara, deniz ve havadan sonra uzayı da, bir çatışma haline dönüştürmeyi başarıyor. Roman, akıcı anlatımı ve soluksuz temposuyla okuyucularına yaşadığımız dünyanın sürüklendiği sonu çarpıcı bir şekilde aktarıyor.

Arka Kapak:

Dünya’da iyi şeyler de oluyordu. İyilik, emek ve cesaret ister. Cesur ve iyi insanlara ihtiyacın olduğu bir zamandaydık. Kötü olmaksa kolaydır. Kötülük durmuyor, üstümüze doğru kol kol yürüyordu.

Kötülük, kimden ve nereden geldiği belli olmasa da, tüm kötü düşüncelerden ve negatif enerjilerden beslenir. Öyle bir şeydir ki, içinize attığınız her endişe, korku ve öfke bile bunu büyütür. İyilerin kötüler hakkındaki karamsarlıkları ve düşmanlıkları bile kötülüğe yarar. Kötü fikirler, kötücül duygular bir sis gibi yayılır.

Tam bunları düşünürken usulca yanıma sokulan bir insan dostum çekinerek, sordu.

“Peki iyilik mi kazanacak, kötülük mü?”

“Hangisini beslersek, o…”

edebiyathaber.net (21 Nisan 2016)

  • Erhan Aksu - 21/04/2016 - 14:18

    Tasavvuf ile bilimkurgunun bir araya gelmesini çok ilginç buldum. Dünyanın Son Savaşı kitabını okumayı iple çekiyorum. Bu güzel haber için teşekkürler.cevaplakapat

resim-cinayetleriArmağan Tunaboylu’nun “Resim Cinayetleri: Bir Metin Çakır Polisiyesi” Oğlak Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Metin Çakır da kim?

Hercule Poirot kadar zeki, Sherlock Holmes kadar dikkatli, Mike Hammer kadar çapkın, James Bond kadar yakışıklı, Philip Marlowe kadar pervasız…

Yok canım, nerdee! O, tarihin en ahlaksız, sahtekâr, korkak, yalancı, maço vb karaktersiz karakteri. Ama insan gene de onu sevmeden edemiyor.

Resim Cinayetleri’nin olağanüstü detektifi Metin Çakır’ın, diğer tuhaf ötesi maceralarına, Yıldız Cinayetleri, Konsey Cinayetleri ve Karakol Cinayetleri’nde devam ediyor…

Tabii ki Maceraperest Kitaplar’da…

edebiyathaber.net (21 Nisan 2016)

osmanli-cadisiBarış Müstecaplıoğlu‘nun son romanı “Osmanlı Cadısı: Bir İstanbul BilimkurgusuDoğan Kitap etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Barış Müstecaplıoğlu Osmanlı Cadısı’nda uçan arabalarla leventleri, robotlarla semazenleri sıra dışı bir kurguda ustalıkla buluşturuyor.

Osmanlı sularında sefere çıkan Haymanalı Süleyman Paşa denizin ortasında büyüleyici güzellikte bir kız bulur. İdaresindeki Şahmeran kalyonunun sulara gömüldüğü büyük bir fırtınanın sonunda sadece ikisi hayatta kalır. Paşanın Ayşe adını verdiği ve giderek tutkuyla bağlandığı bu kızı korumasının tek yolu onu bir Mevlevi dergâhında saklamaktır. Ama gizem ve sürprizlerle dolu Ayşe burada güvende olacak mıdır?

İstanbul Şehir Cumhuriyeti’nin iki yüz katlı mega kulelerinden birinde yaşayan özel dedektif Kemal hayatını cehenneme çeviren sıra dışı bir hastalıktan mustariptir. Bir gün kapısına gelen varlıklı bir müşteri, isteklerini yerine getirdiği takdirde onu bu illetten kurtarabileceğini söyler. Kemal’in bir cinayeti çözmek için yer altındaki İstanbul Eşitlik Hareketi’ne sızması gerekmektedir.

Osmanlı Cadısı, Müstecaplıoğlu’nun kendi deyimiyle “edebiyatımızda bilimkurgunun da var olabileceğine bir örnek” teşkil ediyor. Yalnızca bilimkurgu sevenlere değil gizemli ve sıra dışı hikayelerden keyif alan herkese hitap edecek bir kurgu.

edebiyathaber.net (21 Nisan 2016)

vefasiz peri_kapakGuillermo Cabrera Infante’nin “Vefasız Peri”adlı romanı, Çiğdem Öztürk çevirisi ve Can Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Devrim öncesi Havana… gencecik Estela… ve ona sevdalanan evli bir sinema eleştirmeni. Ama bu alışıldık bir gönül serüveni değil çünkü Estela hiç de göründüğü kadar toy değil.

Estela ve ben bu kitapta, bu sayfada, bu kelimelerde birleştik. Bizi bir boşluk birleştiriyor: o öldü, bense bu kitabı yazmak için yaşıyorum. Bizi bu cennet kurtaracak, cezamızı bu cehennem verecek: bir kitap, hayat.” 

Guillermo Cabrera Infante, ölümünden üç yıl sonra yayımlanan Vefasız Peri’de sözcük oyunları, iğnelemeler ve göndermelerle dolu üslubuyla başka zamanlardan bir Havana aşkına hayat veriyor. 

Bir çok edebiyat eleştirmenince James Joyce ile karşılaştırılan Guillermo Cabrera Infante, Vefasız Peri adlı romanında, başyapıtı sayılan Kapanda Üç Kaplan’da olduğu gibi okuru Havana’ya götürüyor ve bu egzotik kentte yaşanan olağanüstü aşk hikâyesine tanık ediyor. 

Guillermo Cabrera Infante

1929’da Küba’da, Gibara’da doğdu. 1941’de ailesiyle birlikte Havana’ya yerleşti. Hekimliği bırakarak yazarlığı ve sinema eleştirmenliğini seçti. 1958’de Fidel Castro’nun devrimci güçlerini destekledi ve Batista rejimine karşı yazılar yazdı. Devrimden sonra Küba Kültür Dairesi’nin başkanlığına getirildi. 1960’ta yayımlanan ilk

önemli yapıtı Savaşta Olduğu Gibi Barışta da, devrimci ruhunu açığa vuran öykülerinden oluşuyordu. Castro’nun sosyalizm anlayışı, Cabrera Infante’nin devrimden soğumasına yol açtı. Yetkililerle birkaç sürtüşmeden sonra, 1962-65 arasında Belçika’daki Küba Büyükelçiliği’ne kültür ataşesi olarak atandı. Daha sonra bu görevden ayrılarak Londra’ya yerleşti ve İngiliz yurttaşı oldu. Başyapıtı sayılan Kapanda Üç Kaplan 1967’de yayımlandı.

1972’de James Joyce’un Dublinliler adlı öykü kitabını İspanyolcaya çevirdi. Kısa mizah öykülerinden oluşan Tropik Ülkelerde Gündoğumu Manzarası’nı 1974’te yayımladı. Sinema eleştirilerini 1978’de Her Gece Arcadia adlı kitapta topladı. 1997’de İspanya’nın en önemli ödülü Premio Cervantes’e değer görüldü. 1999’da Şehirler Kitabı yayımlandı. Cabrera Infante, 2005’te Londra’da öldü.

edebiyathaber.net (21 Nisan 2016)

ruyanin-kapilariİdil Nalbantoğlu’nun öykülerinden oluşan “Rüyanın Kapılarıh2o kitap etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Bu kitapta yazılanlar büyü gibi ama değiller ve zaten büyü olamadıkları için hayal kırıklığına uğrayan birer öykü olarak kalmışlar.

Yazarımız bir “Cadın.”

Kazanı kağıt, kepçesi kalem.

Ejderha ya da duvarlardan geçen kahraman klişelerinden azade; kötülükler, şeytani tuzaklar, mistik cinlikler, polisiye tuhaflıklar içermeyen öykülerinin içine upuzun –bazen de kısacık– seyahatler boyunca, bolca hayal gücü, önemli miktarda yaşama sevinci, olabildiğince umut, sayısız göz kırpması, şaşırtıcı oranda şaşkınlık, umulmadık ölçüde gülücük katıyor.

Bizi bir masalın içine sokacak, bir öyküde dolaşacaksınız ve sonra bir rüyadan uyanacaksınız…

O kapıyı açın…

Çocuklardan büyüklere bir uyarı:

Bu kitapta kötülük ve kötü karakterler yoktur…

edebiyathaber.net (21 Nisan 2016)

hesaplasmaJorge Semprun’un “Hesaplaşma” adlı romanı, Mustafa Balel çevirisiyle Ayrıntı Yayınları tarafından “Kara Ayrıntı” dizisinden yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Zapata’nın arabasının Froidevaux Sokağından çıktığını görmüştü. Bir Jaguar’dı bu. Eski haydutun, hiç değilse bu konudaki beğenisinde bir değişiklik olmamıştı.

Proletarya Öncüsü’nü kurduklarında, yirmili yaşlarda üniversite öğrencisi beş delikanlıydılar. Silahlı mücadeleyi bırakıp örgütü fesih kararı almalarının üzerinden yirmi yıl geçmiş, bu süreçte içlerinden üçü, bir zamanlar yıkmak istedikleri düzene katılarak ün ve para sahibi olmuştu. Elie Silberberg, hayatta kalabilmiş dört kişi arasındaki “başarılı” olamayan tek kişiydi. Örgütü, grubun beşinci üyesi olan ve “Neçayev” kod adını kullanan Daniel Laurençon’u yirmi yıl önce ölüme mahkûm etmişti.

Nazi işgaline direniş yıllarından ‘68 olaylarına ve dar kadro örgütlerinin silahlı mücadele eylemelerine uzanan; bu örgütlerin yöneticiliğinden medya patronluğuna kadar savrulan üç kuşak Batı Avrupa solcularının ve onların oğullarının, kızlarının hikâyesini anlatır Jorge Semprum. Soluk soluğa okunacak bu hikâyenin bir kara ayrıntısı vardır: Aniden başlayan cinayetler ve suikastlar zincirinin hedefi olan kariyer sahibi eski solculardan hesap sormaya mı gelmiştir biri?

edebiyathaber.net (20 Nisan 2016)

marsandiz9Marşandiz Fanzin’in “Kaşıkadası Zombileri” özel sayısı yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

“enrico’nun abartılı kangal sucukları pişmez kayalarında

sucuk kokusuna zombiler gelir

ülises’in çocukları çıkagelse bostanların ordan

çocuk kokusuna zombiler gelir”

Şiir

ÇÖYKŞ – Can Karatekmarsandiz9

Jerome Genelot – Can Küçükoğlu

Çizgi Öykü

Kaşıkadası’nda Son Işık – Onur Akkiriş

Öykü

Dünyanızı Yok Eden Yanlışlar – Özgürcan Uzunyaşa

Esaslı Bir Beyin Ölümü – Mehmet Ozan Aydeğer

İsmail Hakkı Tilbe’nin Cenazesindeki Erkekler – Hasan Basri Çiftçi

Bir Cikletin Tanrısı – Onur Selamet

Mektup

Beyninizin Tadına Kandemir Bakacak – Can Karatek

Kapağını Aslı Ekim‘in çizdiği Marşandiz #9’un vinyetleri ise Emre Öksüz, Aslı Ekim, Miray Durgut ve Zeyneb Demiral‘dan geldi.

Marşandiz #9’a şimdilik Kadıköy, Taksim ve Beşiktaş Mephisto‘lardan ve Kadıköy Sosyal Kitabevi‘nden ulaşabilirsiniz. Çok yakında başka noktalara da ulaşacak olan Marşandiz hakkındaki gelişmeleri ise buradan takip edebilirsiniz.

edebiyathaber.net (20 Nisan 2016)

murat-uyurkulakBBC’den Övgü Pınar’ın haberine göre, ziyaretçi sayısı bakımından Avrupa’nın en büyük, katılan yayınevi sayısı bakımından da ikinci kitap fuarı olan Uluslararası Torino Kitap Fuarı’na bu yıl Türkiye’den Murat Uyurkulak katılarak İtalyancaya çevrilen kitabı “Tol”u tanıttı.

12-16 Mayıs tarihleri arasında düzenlenen fuara 42 ülkeden 500’ün üzerinde yayınevi katıldı.

Bu yıl 29. kez düzenlenen fuarın teması ‘Arap Ülkeleri’.

Etkinliğin en fazla ilgi çeken katılımcıları arasında ise İranlı Nobel Barış Ödülü sahibi Şirin Ebadi, ABD’li Marilynne Robinson, Japon Marie Kondo, ABD’li Michael Cunningham, Fransız Muriel Barbéry ve Hintli Amitav Ghosh gibi yazarlar yer aldı.

Murat Uyurkulak’ın kitap tanıtımı ise 15 Mayıs’ta, İtalyan La Repubblica gazetesinin yayın yönetmeni Mario Calabresi’nin yönettiği bir oturumla yapıldı.

Uyurkulak hem kitabı ve Türkçe edebiyat, hem de Türkiye’deki siyasi atmosfer hakkındaki soruları yanıtladı.

Kitabının İtalyancaya tercüme edilmesi ve Torino Kitap Fuarı’na katılması vesilesiyle sorularımızı yanıtlayan Murat Uyurkulak, Avrupa’da Türkçe edebiyata nasıl bakıldığıyla ilgili olarak şunları söyledi:

“Almanya, Fransa, İsviçre gibi ülkelerde yaptığım okuma turlarında görebildiğim kadarıyla Avrupa’da Türkçe edebiyata bakış belli beklentiler üzerinden şekilleniyor. Kürt sorunu, Ermeni soykırımı, kadınlar üzerindeki baskı, İslam…

“Bu bir yanıyla doğal, çünkü bütün bu meselelerin kavurduğu, yüzleşmekten kaçan, meselelerini halletmekte beceriksiz bir ülke Türkiye. Ama öte yandan çok uzakta, eksantrik ve gizemli bir dünya değil bizimki de. Biz de şehirlerde yaşıyoruz, biz de kapitalizmin mağdurlarıyız, biz de benzer bireysel buhranlar ve karmaşalarla malulüz. Yani 1001 gece masallarında yaşamıyoruz…”

Murat Uyurkulak, Torino’da geçen Pazar günü yapılan kitap tanıtımında yaptığı konuşmada da, “Kürt halkının özgürlük ve hak talepleri yerine getirilmediği sürece ne barışın ne de demokrasinin mümkün olduğunu” söyledi.

Tanıtımdan İtalyan basınına yansıyan haberlere göre Uyurkulak, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Yetkileri tek elde toplayan başkanlık hedefine ulaşmak için her şeyi yapmaya hazır olduğunu, ancak Türkiye toplumunun da bir şekilde direniş gösterme gücünü saklı tuttuğunu” savundu.

‘Devrim her zaman bir ihtimaldir’

İstanbul’dan Diyarbakır’a bir tren yolculuğunda Türkiye’nin yakın geçmişini ele alan ‘Tol’, “Devrim vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi” cümlesiyle başlıyor.

“Devrim artık bir ihtimal değil mi?” sorusuna Uyurkulak, “Devrim her zaman bir ihtimaldir, ihtimal olmasıyla güzeldir zaten. Asıl mesele, bir ihtimal olmaktan çıkıp gerçeğe dönüştüğünde iktidarın yozlaştırıcılığına karşı koyabilmek, ihtimal olduğu dönemdeki özgürlük ruhunu koruyabilmek” yanıtını verdi.

Edebiyat ve siyaset arasındaki ilişkiye dair soruya ise cevabı şöyle oldu:

“Edebiyatın sırtına dünyayı değiştirme yükünü vuramayız. Onun kendine ait kuralları, başka bir dünyası vardır. Sanat eseri politik olmak zorunda olmadığı gibi, onu ortaya çıkaran da değildir.

“Çok ters, hatta irkiltici fikirlere sahip olup da şahane eserler veren sanatçılar vardır. Bize dünyanın nasıl bir cehennem olduğunu, insanın ruhundaki karanlık mıntıkaları anlatabildiği, bunu yetkinlikle yapabildiği müddetçe tamamdır.”

Bununla birlikte Uyurkulak, “dünyayla bir derdi olan, belki de bir biçimde gidişatı değiştirme umudu taşıyan bir yazar olduğunu” da söyledi.

edebiyathaber.net (20 Mayıs 2016)

kitapTürkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2015 yılında yayımlanan kitap sayılarını açıkladı. Uluslararası Standart Kitap Numarası (ISBN) istatistiklerine göre 2015 yılında Türkiye’de 49 bin 148 kitap yayımlandı.

Açıklamaya göre; yayımlanan materyallerin sayısı 2015 yılında, 2014 yılına göre yüzde 11,2 artarak 56 bin 414 oldu. En yüksek artış, yüzde 21,8 ile elektronik kitaplarda (web tabanlı) gerçekleşti. 2015 yılında yayıncılar tarafından; 49 bin 148 kitap, 539 elektronik kitap (DVD, VCD, CD), 6 bin 389 web tabanlı elektronik kitap, 103 konuşan kitap (kaset, CD, DVD) ve 235 diğer olmak üzere toplam 56 bin 414 materyal için ISBN alındığının bilgisi paylaşıldı.

TÜİK tarafından yapılan açıklama şu şekilde devam etti: “Özel sektör tarafından yayımlanan materyal sayısı 2015 yılında, 2014 yılına göre yüzde 11,9 artışla 52 bin 56 oldu. 2015 yılında yapılan yayımların yüzde 92,3’ü özel sektör, yüzde 5,4’ü kamu ve eğitim kurumları, yüzde 2,3’ü ise sivil toplum kuruluşları tarafından gerçekleştirildi.

Yayınlar konularına göre incelendiğinde; 2015 yılında yayımlanan materyallerin yüzde 27,6’sı eğitim, yüzde 20,1’i yetişkin kurgu edebiyat, yüzde 19,7’si yetişkin kültür, yüzde 14,6’sı çocuk ve ilk gençlik, yüzde 12,1’i akademik, yüzde 6’sı ise inanç konulu olarak yayımlandı. Yayımlanan materyallerin yüzde 89,8’inin yayın dili Türkçe, yüzde 5,3’ünün İngilizce, yüzde 5’inin ise diğer diller olarak gerçekleşti.

Eğitim konulu yayınların sayısı 2015 yılında, 2014 yılına göre yüzde 25,6 artarak 15 bin 548’e ulaşırken, çocuk ve ilk gençlik yayınları ise yüzde 19,2 artarak 8 bin 215 oldu.

Satılan kitap bandrolü sayısı 2015 yılında, 2014 yılına göre yüzde 11,5 artarak 384 milyon 54 bin 363 adet oldu.”

edebiyathaber.net (20 Nisan 2016)

gamze-erkmenUnutmak, Tanrı’nın insanlara vermiş olduğu en güzel nimettir.” Özellikle kötü anılarımıza ilişkin, acı veren durumlarda aklımıza gelen, hatta insanın içine su serpen bir cümledir bu. Unutabilen varlıklar olmamız bir artıdır, bir teselli yöntemidir. Çoğu şarkı, çoğu şiir, zamanla unutulur her şey, diye seslenmez mi zaten? Ancak, öyle bir hâl düşünün ki, siz istemeden, üzerinden zaman geçmesine gerek bile olmadan, geçmişinizden sizi üzenlerle birlikte güldürebilen anılarınızı, sevdiklerinizi, biraz daha ilerlediği takdirde ailenizi ve hatta kendinizi bile unutmaya başlıyorsunuz. Her geçen gün birer birer siliniyorlar kafanızın içinden. Beyninizin içine giren silgi, geçmişte bir gün belirliyor kendine ve görevini icra ediyor, yani silmeye başlıyor o günden itibaren. Acımadan, siz ne hissedersiniz diye düşünmeden. Belki çok mutlu bir hayat geçirdiniz, umurunda olmuyor, her şeyi silmeye devam ediyor. Belki ülkenizde, dünyada size ihtiyacı olan insanlar var, öylesine başarılı bir kariyer insanısınız ama ne fayda, uçup gidiyor tüm bilgileriniz teker teker. Bu durumda başınıza gelen şey öyle geçici bir vitamin eksikliği değildir, maalesef değildir; çünkü geçmişinizi, sevdiklerinizi, işinizi, ailenizi ve kendinizi hatırlayamayacak kadar hastasınızdır artık. Doktorunuz da, böyle bir durumda size bir Alzheimer hastası olduğunuzu söylemek durumunda kalacaktır. Her ne kadar hastalığınız ilerledikçe, siz hastalığınızın adını ve beyninizde yarattıklarını hatırlamayacak olsanız bile. İşte, bu hastalığa yakalanmış bir karakteri, en doğal haliyle kaleme alan Günhan Kuşkanat’ın “Hiçkimse’nin Anısı” isimli son romanı Doğan Kitap etiketiyle Nisan ayında yayımlandı. 

Adından da anlaşılacağı üzere romanın başkarakteri olan Hiçkimse, Alzheimer hastası olduğu için artık hiç kimse olmak durumunda kalmış bir  “yazar” olarak okurun karşısına çıkıyor.Yazdıklarımı unuttum. Yine de durmadan yazıyorum,” cümleleriyle kendisini yazmaya başlayan başkarakterin hikâyesi bir hastane odasında başlıyor. Geçmişi yok, hatırlamıyor. O hastane odasına ne zaman geldiğini, gelmeden önce nasıl bir hayatı olduğunu bilmiyor. Kendince inandığı gerçekleri ise birtakım sanrılardan öteye geçemiyor. Yarattığı yeni dünyasında, farklı bir gerçekliğe oturttuğu hayatının aslında bambaşka olduğuna inanması ise pek kolay olmuyor. Ölümün kıyısında gezinirken hissettiklerini bir bir okurla paylaşıyor. Yazarak ayakta kalmanın gücünü gösteriyor, yalnızca hatırlamak için yazılan notlar, bir süre sonra başkarakterin yeni hayatının vazgeçilmez bir parçası haline geliyor.

Yazar kurgu içerisinde, yalnızca bu hastalıkla baş etmek zorunda kalan başkarakterin hayatından kesitlere yer vermekle yetinmiyor, Hiçkimse’nin yatmakta olduğu hastanedeki diğer hastaları da başkarakterin yeni hayatına konuk ediyor. Felâtun Bey, Hikmet Bey, Müyesser Hanım ve diğer hastaların her biri ayrı karakterler olarak, kurgunun akışı içinde okura aktarılıyor. Burada en dikkat çekici yan ise, her bir karakterin ayrı hastalıklarının ve bu hastalıklardan dolayı farklı özelliklerinin olması. Yazar tarafından bu yan karakterlerin, başkaraktere olan etkileri, onların kendi içinde yaşadıkları ikilemleri, halüsinasyonları o kadar etkili anlatılıyor ki, okurun kendisini bir an olsun hastanede onlarla birlikte hissetmesi kaçınılmaz hale geliyor. Öyle ki, Felâtun Bey’in en yakını olarak Arthur Schopenhauer kurguya bir hayal ürünü olarak katılıyor, Hikmet Bey’in şüpheleri başkarakterin hayatının yönünü değiştirmeye yetecek kadar ileri gidiyor, Müyesser Hanım’ın ağzından çıkan bir isim, başkarakteri geçmişinde bir yerlere götürüyor.

hickimse-nin-anisi-kitabi-gunhan-kuskanat-Front-1Kurgunun kilit noktasında ise gazeteci Serap ve doktor karakterleri oldukça dikkat çekiyor. Başkarakterin doktora karşı geliştirdiği teoriler ve kurgunun sonuna kadar doktorun ona karşı olan davranışları, okurun kimi zaman başkarakterin hastalığını unutup ona hak vermesini sağlıyor. Bu, kurgu içerisinde başkarakterin rolünün ne kadar ustaca oturtulmuş olduğunu okura kanıtlıyor. Yine de Hiçkimse’nin gel-gitleri, bu karakterlerin gerçekten var olup olmadıkları hakkında bir süreliğine okurun kafasını kurcalamaya yetiyor, okur, kitabın sonuna doğru giderek artan bir merak çemberinde sürükleniyor.

Başkarakterin gazeteci Serap ile olan görüşmelerinde, Serap’ın her gelişinde, ondan farklı bir öykü anlatmasını isteyişiyle, okur birbirinden farklı ama her seferinde kurguyla bir ilişkisi olan hikâyelere şahit oluyor. Öykülerin aslında kurguya dâhil olması, her bir öykünün kurgudan bağımsız olarak okunmasına asla engel olmuyor. Dolayısıyla da okura, “yazar” olan başkarakterden farklı öyküler okumak ayrı bir keyif veriyor.

Kitapta başkarakterin diğer karakterlerle olan diyalogları sayesinde Alzheimer hastalığı hakkında pek çok bilgiye ulaşılabiliyor. Üstelik yalnızca sıradan, kulaktan dolma bilgiler değil, tıbbi terimlerle hastalığın beyinde yarattıklarına ilişkin pek çok detay, yadsınamaz bir şekilde satır aralarında varlığını gösteriyor. Dolayısıyla okur, başkarakterin yaşadığı tüm zorlukları, hem hastane sürecindeki iç dünyasını döktüğü yazılarından, hem de fiziksel olarak yaşadığı değişimlerinden öğreniyor, onunla birlikte sona doğru ilerliyor.

Kitabın en dikkat çekici sorgulamalarından birisi, ölüm ve yaşama isteği hakkında. İnsanın ölümüne kendi isteğiyle karar verip veremeyeceği, hele ki bir Alzheimer hastasının böyle bir kararının uygulanmasının doğru olup olmayacağı noktasında, kitap okura bambaşka fikirler sunuyor. Kendisini, kim olduğunu bile unutacağını bilen insanın o an için ölümü kabullenme noktasına gelmesiyle, kendisini unuttuğu zaman, ölmek istediğini de unutacağını aslında geçmişte hiç düşünmediğini fark ettiriyor okura. Bununla birlikte, 1800’lü yılların filozoflarının düşüncelerinden yola çıkılarak, Hegel’in bütün evrenin mutlak aklın ürünü olması gerektiğine dair düşünceleri, Diyalektik yasaları gibi felsefi birtakım oluşumlar kurgu içinde yer aldığı gibi, Tanrı-Şeytan karşılaştırmalarıyla yalnızlık kavramı hakkında karakterlerin didaktik cümleleri, okurun, onların diyalogları üzerinden karakterlerle birlikte sorgulamasını yapmasına olanak sağlıyor.

Korkularla cesaretin, bir hastalığın yarattığı kimlik arayışının, ona anlatılanlarla düşündüklerinin arasında gidip gelirken yaşadığı sıkışmışlığın, ölümü burnunun dibinde hissederken içindeki yaşama isteğinin anlatıldığı bir roman Hiçkimse’nin Anısı. Böylesine yüzleşmesi ağır bir hastalığa yakalanmış başkarakterin, hastalığını öğrenmesiyle duyduğu ölüm isteğinin, yeni bir “ben” yaratma evresindeki yaşama isteğiyle çakışması, insanın gerçekten de başka bütün umutları bittiğinde, hiç utanmadan ölmeyi isteyip isteyemeyeceğini dibine kadar sorgulatıyor. Kitabın arka kapağında da bahsedildiği gibi, okurun tam anlamıyla içine işleyen kurgusuyla, bu roman, “huzursuz” bir roman.

Gamze Erkmen – edebiyathaber.net (20 Nisan 2016)

mary stuart_kapakStefan Zweig’ın Mary Stuart”adlı biyografisi, Kasım Eğit ve Yadigar Eğit çevirisiyle Can Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

“Açık ve belirgin olan, kendi kendini anlatır; gizemin etkisi ise yaratıcıdır. Belirsizlik perdesinin gölgelediği tarihsel kişiler ve olaylar bu nedenle hep yeniden yorumlanmak ister. Mary Stuart’ın yaşam trajedisi, tarihsel bir soruna dair gizemin tükenmeyen cazibesine klasik bir örnek olarak gösterilebilir. Dünya tarihinde belki de başka hiçbir kadın edebiyata bu kadar çok konu olmamış, dramlarda, romanlarda, biyografilerde ve tartışmalarda böylesine çok konu edilmemiştir. Mary Stuart, üç yüz yılı aşkın bir süre boyunca yazarları hep cezbetmiş, biliminsanlarının ilgisini çekmiştir; insan onun kişiliğini, dinmeyen bir enerjiyle yeniden şekillendirmeye kendini hâlâ mecbur hissetmektedir. Çünkü karmaşık olan her şey açıklığa, karanlık olan aydınlığa kavuşmak ister.”

Stefan Zweig, ünlü İskoç Kraliçesi Mary Stuart’ı bu sözlerle tanıtır. Altı günlükken İskoçya kraliçesi olan Mary Stuart’ın gerilim romanlarına taş çıkaran yaşamöyküsü ilk kez 1935’te yayımlandı. O günden bu yana yazarın en çok okunan ve bilinen biyografilerinden biri Mary Stuart. Zweig’ın bir başka giyotin kurbanını anlattığı Marie Antoinette kitabındaki gibi bu İskoç kraliçesinin hayatını da talihsizlikler belirliyor.

Biyografilerinde daima toplumsal rollerin ardındaki insana, olayların ardındaki duygulara yoğunlaşan Zweig’ın Mary Stuart’ı, düşmeyen temposuyla gerilim romanlarını aratmayacak türden…

Stefan Zweig

1881’de Viyana’da doğdu. Avusturya, Fransa ve Almanya’da öğrenim gördü. Savaş karşıtı kişiliği ile dikkat çekti. 1919-1934 yılları arasında Salzburg’da yaşadı. Nazilerin baskısı yüzünden Salzburg’u terk etmek zorunda kaldı. 1938’de İngiltere’ye, 1939’da New York’a gitti, birkaç ay sonra da Brezilya’ya yerleşti. Önceleri Verlaine, Baudelaire ve Verhaeren çevirileriyle tanındı, ilk şiirlerini ise 1901’de yayımladı. Çok sayıda deneme, öykü, uzun öykünün yanı sıra büyük bir ustalıkla kaleme aldığı yaşamöyküleriyle de ünlüdür. Psikolojiye ve Freud’un öğretisine duyduğu yoğun ilgi, Zweig’ın derin karakter incelemelerinde ifade bulur. Özellikle tarihsel karakterler üzerine yazdığı yorumlar ve yaşamöyküleri, psikolojik çözümlemeler bakımından son derece zengindir. Zweig, Avrupa’nın içine düştüğü siyasi duruma dayanamayarak 1942’de Brezilya’da karısıyla birlikte intihar etti.

edebiyathaber.net (20 Nisan 2016)

bayram-dagiAlisa Ganieva’nın yazdığı “Bayram Dağı”, Sabri Gürses çevirisiyle Tekin Yayınevi tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Bir yanda Rus hükümeti, öbür yanda İslamcı mücahitler. Bütün bunların ortasında günlük yaşamını sürdürmeye çalışan Dağıstan halkı. Bütün bu bulanıklık içinde yönünü tayin etmeye çalışan Şamil’in hepimize tanıdık gelecek hikâyesi.

Aile baskısı mı, koca baskısı mı? Şer cephesi devlet yapıları mı, kılıcından kan damlayan mücahitler mi? Bütün rejimlerin ilk önce ve her zaman kadınlarla uğraştığının vesikasıdır bu roman. Ganieva anlattıkça daha çok dinlemek istiyorsunuz.

Çağdaş Dağıstan ve Rus edebiyatına atılmış sağlam bir halat olan Bayram Dağı’nı okurken, aynı zamanda Rus klasiklerinin o eşsiz tadını alacaksınız!

Rus hükümetinin Kafkasya’nın Müslüman bölgelerini Rusya’dan ayırmak üzere bir set inşa etmeye başlayacağına dair söylentilerle hayatın her alanında kendisini hissettiren değişiklikler arasında, gittikçe dindarlaşan ve uzak düştüğü çevresiyle, özlemini çektiği hayat arasında kalan genç bir adam; Şamil. Bir yakası dini gelenekler ve siyasi baskılarla sarılmış, diğer yakası elinde kalan özgürlük kırıntılarına sıkı sıkı tutunan Dağıstan halkı. Alisa Ganieva, Bayram Dağı’nda genç bir kadının gözleriyle Dağıstan’ın köylerinde, sokaklarında, evlerinde gördüklerini Şamil’in hikâyesi etrafında yalın bir gerçeklik ve ustalıkla aktarıyor. Trajik ve karanlık bir süreci tam da o karanlığı yararcasına umursamaz ve ironik bir edayla seslendiriyor. 2008 yılında Gorki Edebiyat Ödülü’nü alan ve Bayram Dağı’yla da Rusya’nın en önemli edebiyat ödüllerine aday gösterilen Ganieva, bu eserinde kadınları anlatıyor; anneleri, eşleri, kumaları, kız evlatları, şarkıcıları. Hiçbir kadını susturmadan, bastırmadan, neşelerini ve kederlerini göz ardı etmeden…

“Ganieva’nın yazdıklarında bir çeşit sihir var… Bu hikâyeyi de, okuru Dağıstanlıların korkuları ve hayal kırıklıklarıyla yüzleştirerek olayların ortasına çeken bir bilinç akışı tekniğiyle anlatıyor.”— Lauren Smart, Dallas Observer

“Muhteşem bir eser… İslam’ın yükselişi, Sovyet sonrası Rusya’nın kaderi ve çok az bilinen bir halkın gelenekleriyle ilgili kusursuz bir hikâye.” — The Modern Novel

edebiyathaber.net (20 Nisan 2016)

super-cocuklarAytül Akal’ın 8-10 yaş grubu için yazdığı yeni dizisi “Süper Çocuklar”ın ilk kitabı Renk Delisi, Tudem etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Uç uç böceğim, yarın düğün olacak, annem sana terlik pabuç alacak…”

İnsanın kendini keşfetmesi bazen zaman alabilir. Herkesin özel bir yeteneği olduğunu düşünen Mete de yıllardır çabalamasına rağmen bir türlü kendi süper gücünü bulabilmiş değil. Öyle ki, acaba ileride bir bakışıyla koca masayı yerinden oynatabilen süper bir çocuğa ya da duvarın arkasını görebilen harika bir çocuğa dönüşebilir mi diye hayaller kurup duruyor. Hatta teselliyi dilekleri gerçekleştirdiğine inanılan uç uç böceklerinde aradığı bile oluyor. Oysa sınıflarına birkaç hafta önce katılan Asya’ya göre onun zaten bir yeteneği var: Mete cümle kurduğunda sözcükleri âdeta renklerle dans ediyor.

Hayret bir şey! Sözcüklerin rengi olur mu hiç!? Sınıfın yenisi Asya tuhaf kız doğrusu. Hayatı renklerle ifade eden tam bir Renk Delisi! Kısa sürede arkadaş olduğu Mete ve Tuna ne kadar çabalasalar da ondan hiçbir şey saklayamıyor. Yeni bir kitap mı okudular, Asya şıp diye anlıyor. Kendisinden bir bilgi mi sakladılar, Asya hop diye sırlarını açığa çıkarıyor. Günler birbirini kovalarken, Tuna bütün sınıfı ilgilendiren önemli bir defterin de içinde bulunduğu sırt çantasını hırsızlara kaptırıyor. Bu duruma kayıtsız kalamayan kahramanlarımız Mete, Asya ve Tuna kolları sıvıyor ve çantayı bulabilmek için maceraya balıklama dalıyor. Karşılarına çıkan gizemli kulübedeki esrarengiz adamlar çalınan çantaya doğru onları yaklaştırmış olsa da işleri hiç kolay görünmüyor. Üstesinden gelmeleri gereken bir sürü engel ve “süper” güçlerini kullanacakları bir dolu macera üç kafadarımızı bekliyor…

Renk Delisi, yüz binlerce çocuğa ulaşmayı başaran “Süper Gazeteciler” serisinin sevilen yazarı Aytül Akal’dan duyular ve farklılıklar üzerine heyecan dolu bir serüven. Yusuf Tansu Özel’in desenleriyle kitapseverlerin gözünde canlanan bu keyifli macera, Akal’ın 8-10 yaş grubundaki okurlar için kaleme aldığı yepyeni roman dizisi “Süper Çocuklar”ın da ilk kitabı.

edebiyathaber.net (20 Nisan 2016)

lemurİnternet dergisi Lemur, nisan sayısıyla birlikte yayın hayatına başladı. 

Gazeteci-yazar Arda Özgüven’in Genel Yayın Yönetmenliği’ni üstlendiği Lemur internet dergisi; alanında başarılı isimlerin yanı sıra genç yazarlara da kadrosunda fırsat veriyor. Aylık yayınlanan internet dergisinin dışında; görme engelliler için hazırladıkları Konuşan Lemur Sesli Kütüphanesi ve bloggerlar için oluşturduğu platform Lemurcak da portalda yer alıyor.

Lemur’u www.lemurdergisi.com adresinden takip edebilirsiniz.

edebiyathaber.net (20 Nisan 2016)

cadibostani-cinayetiEsra Türkekul’un yeni polisiye romanı “Cadıbostanı CinayetiMylos Kitap etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

İlk romanı Kapalıçarşı Cinayeti ile polisiye dünyasına Berna Tekdemir karakterini kazandıran, okurlar ve eleştirmenlerden tam not alan Esra Türkekul’un yeni kitabı Cadıbostanı Cinayeti Mylos Kitap etiketiyle raflarda!

Bazen turist rehberi, bazen çevirmen, yemeyi içmeyi çok seven, 14 yıllık eşinden boşandığı için annesiyle yaşayan, sürekli kilo vereceği günlerin hayalini kuran, nicedir âşık olamayan ve olunmayan, etrafındaki her şeyi iyi gözlemlemeye çalışan; biraz uyuşuk, çokça titiz ama mevzu cinayeti çözmekse saatlerce yürüyebilir, çöpleri karıştırabilir…

Kapalıçarşı Cinayeti’yle hayatımıza giren Berna Tekdemir geri döndü! Evinde sakin sakin otursa da az ötesinde bulunan bir cesede kayıtsız kalamazdı. Berna, bu kez tek başına bir cinayeti çözebileceğine inanıyor. Caddebostan’da işlenen cinayetin peşine düşüyor.

Esra Türkekul, üç yıl aradan sonra yayımlanan yeni kitabı Cadıbostanı Cinayeti’nde başarılı kurgusu ve mizahi diliyle dikkat çekiyor.

Berna geri döndü. Kapalıçarşı Cinayeti’nde gezdirdiği Amerikalı turist öldürülünce polisiye işlere bulaşan genç rehber, bu sefer uslu uslu evinde otursa da kapısını gene bir cinayet çalıyor. Evinin yakınında, burnunun dibinde bir adam çalılıklarda ölü bulunuyor. Üstelik tahkikata gelenlerden biri ilk cinayetten tanıdığı İlker Komiser, meğer o da başkomiser olmuş. Böylece Berna’nın annesi Süreyya ve teyzesi Nazmiye’yle geçirdiği sakin hayat sarsılıyor. Esra Türkekul, ikinci kitabında Berna’yı hayata biraz yakınlaştırmış. Cinayeti çözmeye çalışan kişinin bizden biri olması da işi daha inanılır kılıyor. Umarız Berna üçüncü kitapta biraz daha insan canlısı olur.
Sevin Okyay

Kendinden, çevresinden, ülkesinden ve bizzat hayattan mustarip turist rehberi-çevirmen Berna bu sefer karşımıza biraz daha deneyimli çıkıyor. Dahası, dayanamayıp daldığı ve illa yüzünün akıyla çıkacağı pek esrarengiz yeni cinayetle uğraşırken hayatı hep baş aşağı gitmeyecekmiş havalara bürünüyor. İlk romanı Kapalıçarşı Cinayeti’yle polisiye edebiyatımızdaki özel dedektifler arasına başarılı bir giriş yapan yazar Esra Türkekul’sa, neşeli anlatımı ve başarılı kurgusuyla polisiye edebiyatımızda yerini peyderpey sağlamlaştırıyor.
Algan Sezgintüredi

edebiyathaber.net (19 Nisan 2016)

huseyin-yurttasŞair, öykücü, denemeci, romancı, öğretmen, dergici, yayıncı, editör… Aydınlanmanın ışığı, Hüseyin Yurttaş’ın kaleminden yayılıyor, yarım yüzyıldır. 16-24 Nisan 2016 tarihleri arasında düzenlenen 21. TÜYAP İzmir Kitap Fuarı’nın onur konuğu Yurttaş, karanlığın karşısında edebiyatla duruyor. 

Kentte yetişmemiş bir şair olarak kırsalın zenginlikleriyle yürümüş, ebediyatın derin sularına.

“Çocukluk ülkesi” Kozbeyli’de açtığı gözleri büyüdükçe, kitapla yıkamış beynini. Çünkü, “kitap / yele verilen sözün özü / kitap / karanlığa tuzak / kitap / ışığın hüzmesi / zindana inat! / dediler oku / dediler yaz / bununçün besleyip büyüttü seni bu toprak!”

Mini mini beyinlere 18 yıl aydınlığı öğretişi, bilgiyi paylaşmayı önemsemesinden. Usta Türkçesinden çocuk edebiyatı da alıyor payını. Öğretmen iken tam bir öğretmen, yayıncıyken tam bir yayıncı… Ama aslı şair, yazar Hüseyin Yurttaş’ın. Diğer kimlikleri, kalem gücünün üstünde yükseliyor. Sohbetli yazıları içten; müzikli şiirleri kadar… Aşkın doruklarında, Ege’nin kuytularında dolaştırıyor okuru, İzmir’in semtlerinde ya da Sıvas’ın acılarında: “‘metin’ olmak elimde değil / ‘behçet’engiz şiirler yazmak geliyor içimden / vurmak karanlığa / bir yalım gibi / geçip gitmek / onu eriterek / hey gidi / ne çare / yanıyor madımak.”

Öğretmenlik: Edebi serüvenin yoldaşı

“1946’da, İyonya’nın 12 kentinden en büyüğü Foça’nın Kozbeyli köyünde, okumayı seven bir ailede  dünyaya gelişi, Yurttaş’ın şansı” mı diyelim? Hiç mi pay vermeyelim yani, çocuk Hüseyin Yurttaş’ın kendi dünyasını zenginleştirme çabasına. O ise, tüm mütevazılığıyla, en büyük payı babasına veriyor:

 “Babamın çocukluğu Tevfik Fikret‘i ezberleyerek geçmiş. Sözlük karıştırmayı çok severdi, dilin derinliklerinde gezinmekten hoşlanırdı, ince anlam ayrıntılarını kovalardı. Taşlamalar yazardı. Böyle bir köylü düşünün.” Diğer pay ise, Şeyh Galip’ten, Şeyhülislam Yahya’dan dizeleri, Asım Kültür’den yazıları, ezbere okuyan amcasının. Öğretmenleri de okuma ateşini körükleyince, aldığı eğitime vefa borcundan belki, öğretmenliği seçiyor. Edirne Erkek İlköğretmen Okulu’nun bir güzel sanatlar lisesini andıran atmosferi, zengin kütüphanesi besliyor onu. “Orada gerçek şiirle tanıştım” diyor ya Yurttaş, bu sözü önce Attilâ İlhan’a ithaf ediyor. Kuşağının tüm aydınları gibi Varlık kitaplarına “dadanıyor”. Ama ilk yazdıkları yeterli gelmiyor Yurttaş’a. “Bunun nedeni, bir kent kültüründen gelmemiş olmam. Sanat ortamının içine doğmuş olsa insan, elbette ki adını çok daha kolay duyurur ve daha düzeyli bir noktadan başlar. Halkın içinden gelip de yetişmek, kendini aydın bir insan halinde yeniden konumlandırmak gerçekten güç” diye açıklıyor ilk mücadelesini. Bir de, köylerde öğretmenlik yapışı; dağların başında, 15 gün öncesinin günlük gazetelerini, Varlık yayınlarını getirsin diye postacının yolunu gözlediği 10 yıl. “Dağ köyünde kime okuyacaksın yazdığın şiiri?” dese de, okuyarak geçirdiği uzun geceler, edebiyatçı kimliğinin oluşmasına yaramış Yurttaş’ın. Öğretmenliğinin temelinde “Aydınlanma bir bütündür” anlayışı var onun. Ancak “Cumhuriyetin ilk dönemlerindeki aydınlanma heyecanı ne yazık ki giderek kayboldu” diyor. “Aydın kuşaklar yetiştirmek ancak bütünsel bir çabayla mümkündür. Toplumsal yaşam ve eğitim öylesine etkiler ki bireyi, birey aydınlığa doğru gidiş varsa oraya yürür, karanlığa doğru gidiş varsa oraya.” Ona, daha öğretmen okulunda gördüğü bir rüya müjdelemiş bu ideali: “Öğretmen olup köyüme atanmışım. Köyümün lojmanının önü kayalıktır hâlbuki ama rüyamda topraklıkmış Orayı sürüyorum, bir şeyler ekecekmişim. Demek ki beynimizin hücrelerine kadar eğitimci kimliği işlenmiş: Siz öğretmen olacaksınız, köye gideceksiniz, o insanlara aydınlığı taşıyacaksınız.”

Son durağı roman

Öğretmenlik, Yurttaş’ın çocuk edebiyatını zenginleştirmesi için bir köprü olmuş. “1979, Dünya Çocuk Yılı olmasaydı, aklımıza çocukların geleceği yoktu. Ama ben 1975’te başladım, çocuklar için yazmaya” diyor. Bu açığı son 20 yılda kapattıklarını söylerken başka bir soruna dikkat çekiyor, Ege ağzıyla: “Şimdi de önüne gelen, bir şeyler yazıyor. Deli debbek. Çocuk anne masal anlat, diyor. Annesi uyduruyor, onu da masal diye yazıyor. Oysa çocuğa edebi zevkin ilk tatlarını vereceksin. Çocuğu geleceğin okurluğuna hazırlamak gerek.”

10 yılı köylerde geçen 18 yıllık öğretmenliğe, dergicilik “Dönemeç”indeyken veda ediyor Yurttaş. Ali Rıza Ertan, Ahmet Günbaş ve Kadri Sümer ile birlikte, Mart 1976’da Dönemeç’i çıkarmaya başlıyorlar. 1983’te, bir şirketin yayıncılık, dağıtımcılık işini de alınca, “Her gün hazırlık isteyen öğretmenliği iyi yaparsam yapayım” diyerek istifa ediyor. Bugün bu kararını, “Doğrusu, hiç ayrılmasam daha iyiymiş. Ticaret benim işim değilmiş” pişmanlığıyla anıyor.

Kesintilerle 92 sayı çıkan, İzmir’in en uzun ömürlü özel edebiyat dergisi Dönemeç ise, dönemin tüm zorluklarına karşın, edebiyata yön veriyor. Fergun Özelli‘nin ilk şiirlerinin, Buket Uzuner‘in, İnci Aral‘ın ilk öykülerinin yayımlandığı Dönemeç, birçok edebiyatçının ilk göz ağrısı oluyor. Ama dağıtımcılardan yediği darbeler derginin sonunu getiriyor. Yurttaş, İzmir’de dergiciliğe yıllar sonra devam etti. 2003 – 2005 yılları arasında yayınlanan Ünlem Sanat’ın da yayın kurulunda yer aldı.

Edebi türlerin geniş yelpazesinde dolaşan bir yazar, şair Yurttaş. Şiirle başladığı serüvene, eleştiri, gazete, inceleme-araştırma yazıları, siyasi yazılar, oyunlar eşlik ediyor. Hatta Arzum Onan-Mehmet Aslantuğ ikilisinin bir dönem çok izlenen dizisi “Sıcak Saatler”e de hikâye yazdı uzun süre.

Roman türüne ise edebiyatının ustalık döneminde yöneldi. İlk romanı “Saklı Kimlik“, memleketi Kozbeyli’den gerçek bir kişiye dayanıyor: “Pinti Latif Ağa diye bir adamın oğlu Mustafa, kayıp. Basmış, gitmiş bir daha da dönmemiş. Latif Ağa’nın kızları da evlenmemiş, ölüp gitmişler. Malları Maliye’ye kaldı, devlet açık artırmayla sattı. Bu, gerçek hikâye. Zaman zaman buraya İstanbul’dan yerleşen adamlardan biri neden Latif Ağa’nın Mustafa olmasın, diyerek romanı kurdum. 43 yıl sonra tekrar Kozbeyli’ye gelmiş gibi Mustafa’yı işlemeye başladım.” Romanın bundan sonrası kurmaca ama bir gerçek kişi daha var: Nazım Hikmet‘i Bursa Hapishanesi’nde karşılayan “Müdür Baba”. Ustalıkla kurulan romanda, gerçekle hayal iç içe geçiyor.

İlle de şiir!

Yurttaş, farklı edebi türlerde gezinmesini, “Daldan dala atlamak değil de, bazı türlerde insan bazı şeyleri anlatamıyor. Öykünün sınırlarına sığmayan, roman olmak zorunda; şiirle anlatamayacağınızı öyküyle anlatmak gerekiyor” diye açıklıyor. Ama şiirleri… İlle de şiirleri; çağlar öncesinin kültürüyle beslediği dizeleri… “Türk şiirinin bütün birikimlerine sahip çıkmak gerek. Halk ve divan edebiyatlarının bize bıraktıklarını ses olarak, ‘Ya bu Türk şiiri be!’ dedirtecek bir anıştırma amacıyla kullanıyorum” diyor.

“hayyam’dık, şarapları içtik de geldik / yunus’tuk, sırat’ları geçtik de geldik / bin yıl uyuduk, bir gün uyandık / nazım olduk, bayrakları açtık da geldik” dediği dörtlüğü bu çabayı anlatmıyor mu? Onun kaleminde şiiri giyinen sözcükler, yavaştan bir musiki de çalıyor fonda. Yurttaş, tüm iyi şairler gibi şiirin iç müziğini önemsiyor: “Yeryüzünde insanları en çok, müzik etkiler. Çünkü bellekte kalır, ıslıkla bile taşınır. Alırsın belleğine, Afrika’ya gidersin, o da seninle birlikte gider. İkinci sanat, şiir. Çünkü o da bellekte kalıyor. Bu nedenle Türk halkı atasözlerindeki öğütleri bile şiir biçiminde, kafiyelerle söylemiştir.”

Dizelerinde “İzmir Sarhoşları” geziniyor; “nasıl incinirdi yüreklerimiz / kendi sorularımızı yanıtsız bırakmaktan / boşverin sövüp saymamıza / asıl suskunluğumuzla sarhoştuk biz / biliyorum, bir tek sözcük çıkmadı ağzımızdan / oradaydık; kahvede, sokakta, otobüste / işitmediniz, işitmediniz / oysa ne çok konuştuk biz!”

Anadolulu edebiyatçıları işitmeyenlere, Ege’den bir ses o. Yurttaş, “Edebiyatçıların kendini yetiştirmesine, usta yazarlar dost eli uzatabilirler” diyor, İstanbullulara nazire yaparcasına. Yeni edebiyatçılar, okurlar yetiştirme çabası, kâh İzmir’de kâh Foça Kozbeyli’de devam ediyor. Köyünde kimi çocuklar okumak için aldığı kitapları getirmese de, sonra utanarak ondan kaçsalar da “Olsun” diyor Yurttaş, “ben bunu bilerek yapıyorum.” Köyünün kültür yaşamını zenginleştirmeye, çocuklara kitap okuma alışkanlığı kazandırmaya çalışıyor, yıllardır.

“şairler yakılıyorsa ülkende / daha çok şiir oku çocuk / şairler yakılıyorsa ülkende / sen de şiir yaz çocuk” diyen de o değil mi? 

Duygu Özsüphandağ Yayman – edebiyathaber.net (19 Nisan 2016)

psikanalitik-edebiyatPsikolojik danışman Tuğçe Isıyel, İstanbul Kalamış’ta bulunan Mika Psikoloji’de toplam beş hafta sürecek bir Psikanalitik Edebiyat Okumaları atölyesi başlatıyor.

Katılımcıları bilinçdışı, rüyalar, savunma mekanizmaları, aktarım ilişkisi, id-ego-süper ego, kastrasyon, narsisizm gibi psikanalizin temel kavramlarının yanı sıra psikanaliz kuramının oluşup gelişmesine katkı sağlayan farklı psikanalistlerin fikirleriyle tanıştırmayı amaçlayan bu atölyenin içeriği, yazar ile eseri arasındaki psikodinamik faktörleri, bilinçdışının metin üzerinden işleyişini, bir edebi metnin psikanalitik bakışla nasıl okunup yorumlanabileceğine dair bilgi paylaşımlarını da içeriyor. Bu kapsamda, Türkçe edebiyatın çeşitli metinlerinden de yararlanılıyor. Atölyenin programı şu şekilde:

  1. hafta: Yaratma süreçleri, psikanaliz kuramı ve temel kavramları

Bilinç, bilinçdışı, psikoseksüel gelişim kuramı, id, ego, süper ego

  1. hafta: Rüyalar

Savunma mekanizmaları

  1. hafta: Jung’un kuramı ve temel kavramları

Lacan’ın kuramı ve temel kavramları

  1. hafta: Çeşitli metinlerin psikanalitik açıdan okunması ve çözümlenmesi- 1
  2. hafta: Çeşitli metinlerin psikanalitik açıdan okunması ve çözümlenmesi- 2

Tarih: 28 Nisan ve 5-12-17-19 Mayıs, 19.00-21.00 (1. grup)

30 Nisan ve 7-14-21-28 Mayıs, 17.00-19.00 (2. grup)

Ücret: 450 TL (Öğrencilere yüzde 10 indirim yapılıyor.)

Not: Katılım 10 kişiyle sınırlı.

Ayrıntılı bilgi ve kayıt için: tugceisiyel@mikapsikoloji.com veya 0 532 063 98 73

Kaynak: sabitfikir.com (19 Nisan 2016)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z