Masthead header

52aeb0a7d681c00d9078527eKitap Okuyan Çocuklar Projesi ile, Türkiye’nin her yerinde, Kültür, Aile ve Eğitim Bakanlıkları ve özellikle yerel belediyeler bünyesinde 0-6 ve 6-12 yaş gruplarına hitap edecek şekilde düzenlenmiş çocuk kütüphanelerinin oluşturulması amaçlanıyor.

Projeyle, çocuk kütüphanesi olmayan il ve ilçelerde; yerel belediyelerin, Kültür, Aile ve Eğitim Bakanlıklarının bünyesinde çocuk kütüphaneleri açmak, çocuk kütüphanesi olan il ve ilçelerde ise kütüphane şartlarının, okul öncesi çocuklarına göre tekrar düzenlenmesi planlanıyor.

”Apartman dairesine sıkışmasınlar”

Yerel belediyeler, rahatlıkla merkezi konumda olan mevcut belediye binalarının ya da kültür merkezlerinin bir odasını kütüphaneye dönüştürebilir. Tabii ki beklentimiz bu mekanların bebek arabalarıyla rahat girilebilecek, rutubetsiz, ısınma sorunun olmadığı ve çocukların ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde tasarlanmış olmaları. Çocuk kütüphanelerinin okuma saatleri, kukla saatleri ve drama çalışmalarıyla aktif olan; çocuğa değer veren; sırf çocukların değil, ailelerin de birbirleriyle tanıştığı, birbirlerine destek verdiği; herkesin sosyal ve sağlıklı bir toplum yaratma bilinciyle kaynaştığı yerler olması dileğimiz.. Umuyoruz ki hızla dijitalleşen dünyamızda, çocuklarımız kütüphaneye gitme ve paylaşma alışkanlığını küçük yaşta öğrenirler; ve apartman dairesine sıkışan bir çocukluktan ziyade interaktif ve sosyal bir çocukluk dönemi geçirirler.

Kütüphaneler çocuklara neler katacak?

Çocuk kütüphaneleri çocuklara “Sus, sessiz ol” denilen mekanlar değil; aktif ve interaktif öğrenme merkezleri olacak. Okuma yazması olmadıkları için okul öncesi çocukların kitap okuması beş duyu organına hitap ederek olur. Yani okumalar üç boyutlu, farklı dokulara dokunarak; koku, ses ve tatla desteklenerek yapılmalıdır. Çocuk kütüphanelerinde ahşap oyuncakların yanı sıra, deney yapabilecekleri ve böylece deneyleyerek ve gözlemleyerek öğrenecekleri düzeneklerin de olması gerekmekte. Böylece çocuk kütüphaneleri;

  • çocukların okul öncesi ve okul dönemi gelişimlerine destek olacak,
  • motor yeteneklerinin gelişmesine destek sağlayacak,
  • çocukların erken yaşta birlikte kitap okuyabilmelerini sağlayacak,
  • interaktif olarak iletişime geçebilmelerine yardımcı olacak,
  • hayal kurabilmeleri için yol gösterecek,
  • okudukları karakterleri drama ve kukla yoluyla canlandırabilmeyi öğretecek.

İlk interaktif kütüphane Kadiköy’de

Kadıköy’de proje kapsamında açılması düşünülen Türkiye’nin ilk interaktif çocuk kütüphanesi için de 10 bin imza toplandı ve belediyeye sunuldu. Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk hem twitter hem Facebook hesabından Türkiye’nin ilk interaktif çocuk kütüphanesini Kadıköy’de açacaklarını duyurduktan sonra, kütüphanenin Kadıköy Özgürlük Park’ının içine 80 metrekarelik bir prefabrik yapının içine yapacaklarını Kitap Okuyan Çocuklar Projesi’yle bağlantıya geçerek bildirdi.

Projenin Genel Koordinatörü Esra Akçay-Duff, “Kadıköy’de çocukların eğlenerek, deneyerek, hissederek kitap okuyacakları, canlandırma yapacakları ve öğrenerek gelişecekleri interaktif ve aktif bir öğrenme merkezi açılmasını istiyoruz. Kadıköy’deki bu  çocuk kütüphanesi tüm Türkiye’ye yayılmasını istediğimiz bir yapının örneğini temsil edecek Tabii ki açılmasını umut ettiğimiz kütüphaneler açıldıktan sonra en önemli görev bu kütüphanelere hayat verecek olan  ailelere düşüyor. Ülkemizde oturmuş bir okuma kültürü yok bu yüzden çocuklarını alarak kütüphanelere gidip, çocuklarıyla birlikte aktif öğrenme ve keşfetme sürecine katılmak, ailelerin en büyük sorumluluğu olacak.

Bu kütüphaneler hem yerel olarak yaşayan ailelerin bir nevi buluşup, birbirlerine ebeveynlik konusunda destek olabilecekleri hem de çocukların sosyal bir ortamda gelişimlerine olumlu katkı sağlayacakları bir yer olacak. Kütüphanelere düzenli aralıklarla gidip hikaye anlatacak gönüllülere ihtiyacımız var. Amacımız toplumumuzda bir okuma ve keşfederek öğrenme kültürü oluşturmak ve bunu tüm Türkiye’ye çocuk kütüphaneleriyle yayabilmek. Konuyla ilgili olarak ilgili makamlardan ve ailelerden destek bekliyoruz.” dedi.

Proje Sorumlusu ve gönüllüsü olmak için; bilgi@kitapokuyancocuklar.org proje ile ilgili detaylı bilgi için

Projenin facebook sayfası

18 Aralık 2013

en kısa öykü okuma günü afişi‘Uluslararası Ankara Öykü Günleri Derneği’, kuruluşunu, yılın en kısa günü olan 21 Aralık 2013 tarihinde bir söyleşi  ve ‘En Kısa Gün, En Kısa Öykü’ etkinliği ile kutlayıp, ardından bir tanıtım kokteyli ile sanatseverlere duyuracak.

İlk kez 5-10 Mayıs 1997 tarihleri arasında Ankara’da başlatılan Ankara Öykü Günleri Özcan Karabulut’un öncülüğünde gerçekleştirilmiş  ve 2012 yılından itibaren de uluslararası olarak düzenlenmeye başlanmıştır. Dernek adını Ankara Öykü Günleri’nden alıyor.

Ankara’daki ‘Uluslararası Öykü Günleri’  etkinliği genç öykücülerle usta öykücülerin, edebiyatçılarla edebiyatseverlerin buluştukları kolektif etkileşim ve iletişimin yaşandığı bir panayıra dönüşüyor, pek çok kente de örnek oluyor.

‘En Kısa Gün, En Kısa Öykü’ etkinliği 21 Aralık 2013 tarihinde saat 16:00 da  ‘Selanik Caddesi 25/10 Kızılay’ adresindeki dernek binasında Ayşegül Tözören ve Cihat Duman’ın söyleşi ile başlayacak. 

21 Aralık’ın Kültürel Boyutları’ konusunda Ali Turan Görgün’ün konuşmasının ardından Gamze Güller, Halil Genç, İnci Gürbüzatik, Merve Kurun, Onur Çalı, Özcan Öztürk, Püren Çetin, Perihan Uyar, Suzan Bilgen Özgün, Tarhan Gürhan, Tevfik Ceritoğlu kısa öyküler okuyacak.

19:20 de ise Dernek Başkanı Özcan Karabulut’un ve Çankaya Belediyesi  temsilcisi Özgür Ovacık’ın konuşmalarıyla  ‘Uluslararası Ankara Öykü Günleri Derneği’nin açılışı gerçekleştirilecektir.

Tlf: 0312 419 10 98

edebiyathbaer.net (18 Aralık 2013)

Feridun AndaçYaratıcı yazarlık derslerinde sıklıkla karşıma çıkan sorunlardan biri; katılımcıların yazdıkları metinlerin eksik/aksak/yanlışlarını gösterme, zaman zaman da yazılanları onaylatma istemi…

Oysa, bu derslerde sürekli amaçladığım/sorguladığım şu: Önce iyi bir okur musunuz, nasıl bir okuma yönteminiz var, yazma alışkanlığınız var mı; eğer bunlar yoksa nasıl edinebilirsiniz… Bu türden sorular sorarak, belirlediğim konu/tema ekseninde okuma uğraşımın deneyimlerini dile getirir, yazma çabamın yöntemlerini anlatmayı seçerim. Orada asıl amacım kendilerini görmelerini sağlamaktır. Şunu da sürekli yinelerim: yazdığınız metne karışmam, o sizi ilgilendirir. Ben asıl bir metni yazmak için neler gerekli, nasıl çalışmalar yapmalı, hangi süreçlerden geçmeli, ritüelleriniz neler olmalı, hangi enstrümanları nasıl kullanmalısınız, diğer sanat disiplinleriyle nasıl/ne tür bir bağ/iletim kurmalısınız; sunduğum okuma (yazar okuma) listesi ile film izleme programını ne tür bir yöntemle okuyup/izleyip notlar almalısınız…gibi bilgiler verir, deneyimlerimi paylaşırım.

Sadakat, Tutku, Bağlılık

Şunu da en başta söylerim: Buradan yazar doğmaz, olunmaz. Ama nasıl bir okur olduğunuzu keşfeder, iyi okuma yöntemi edinerek yazma alışkanlığı kazanabilirsiniz. Tek koşul: Size getirip sunduklarımı, önerdiklerimi gerçekleştirebilmek için sadakatla/tutku ve bağlılıkla çaba göstermeniz.

Bütün bu çalışmaların yazma isteğini artırabileceği gibi, onlara esin verebileceğini, nereden/nasıl/niçin yararlanabileceğinin yolunu/yordamını göstermemin yazdıkları bir metni düzeltmekten daha önemli olduğunu vurgularım.

Giderek çoğalan bu tür atölyelerde yapılagelenleri duydukça şaşırmadan da edemiyorum doğrusu. Hele hele oturup “yaratıcı yazarlık kitabı” yazmaya soyunanları, insanlara kurallar gösterip bilgiççe edalar takınmalarını hiç anlamış değilim.

Bu atölye çalışmalarını 1990’dan beri sürdüren biri olarak; şunun da altını sıklıkla çizerim: yazmak salt sezgiyle olan bir şey değildir; bilgi gerektirir, yazmak başka yazarların yazdıklarından öğrenilir. Aksi olsaydı eğer iyi bir dilbilgisi kitabı yazarı veya iyi bir çevirmen iyi bir yazar/romancı olurdu.

İyi Bir Okur Olmadan Asla!

İşte bunun için tek yol da iyi bir okur olmaktır. Sonrası ise; iyi bir terzinin elbise dikmesi, iyi bir aşçının lezzetli yemek yapmasına benzer.

Okudukça yazarak, yazdıkça okuyarak kendinizi geliştirebilirsiniz ancak.

Yazan her insan kendi kurallarını kendi yaratır. Bu nedenledir ki yazan birinin en temel işi/uğraşı sözcüklerledir. İşte bu yüzden sözlük ve sözcük okuma bilgisi/sabrı/becerisi olmadan yazıda yol almak mümkün değildir, bence! Bir dil kuracaksanız eğer sözcüklerledir işiniz.

Terzinin ve aşçının el hünerini geliştiren malzemesinin ne/ler olduğunu bilmesi kadar, onları nerede/nasıl kullanabileceğinin de yetisine sahip olmasıdır aynı zamanda.

Yazıda yolculuğun bir zaman uğraşı olduğundan da söz ederken; sık sık edebî akrabalık/kurucu yazarlar/kurucu anlatılar…gibi kavramların altını çizerek örnekler veririm.

Başlama noktası için bunların gerekliliğine değinirken de; birçok yazarın yazma serüvenini dillendiririm. Öncelikle de; Joyce Carol Oates’ın “Bir Yazarın İnancı” (*) kitabını başucu kitaplarının arasına yerleştirmelerini isterim atölye katılımcılarımın.

Üniversitede yaratıcı yazarlık dersleri de veren Oates’ın yazmak/okumak üzerine yazdığı denemelerini bir araya getirdiği bu kitabını okuduğumda, bunun Türkçeye kazandırılmasını istemiş, Elif Erten’e de çevirmesini önermiştim. Yayıncım kitabı yayın programına aldığında da, “Yazmak Nasıl Öğrenilir?” diye bir “sunuş” yazmayı gerekli görmüştüm.

Bir okur olarak Oates’ın kitabından bize yansıyan; bir yazarın okuma biçimidir. Orada neyi/nasıl/niçin okuduğunu görürüz. Ama gözden kaçmaması gereken bir önemli yan da, onu yazmaya yönelten koşullar…Ve o okumalarda adım adım ilerlerken kendisini keşfedişine de tanık oluruz.

İşte yazmak derken; işe asıl kendimizi keşfederek başlamalıyız düşüncesini öne almaktan söz ediyorum.

Evet, evet; dönüp bakın kendinize. Ama okuyarak görün, neleri/nasıl yaşıyorsunuz, okumayı/yazmayı hayatınızın merkezine koyabilecek misiniz? Ve sizi karşılayan daha birçok soru/soruna açık mısınız?

Eminim ki okudukça bunların da yanıtlarını arayarak yol alacaksınız. Çünkü, yazmak bitmeyen bir yolculuktur.

(*) Bir Yazarın İnancı/Yaşam, Zanaat, Sanat; Joyce Carol Oates; Çev.: Elif Erten, 2011, Kavis Kitap, 168 s.

Feridun Andaç – edebiyahaber.net (17 Aralık 2013)

  • Müstehan - 17/12/2013 - 11:01

    Güzel bir yazı olmuş ve kısaca beni özetlemiş. Elinde en az iki kitap olan, haftada en az bir kitap okumayı hedef haline getiren, sürekli beyninde hikayeler dönen, bir sürü öykü ve üç roman yazmış olan birisi yayımlanmak adına ne yapmalı? Sadece onu eksik bırakmış. Özellikle garanti satışı hedefleyen yayıncıları olan bir ülkede, bu anlayışı nasıl kıracağımızı ve parayla kitap basan simsarların eline düşmeden nasıl ilerleyebileceğini de yazaymış, bayağı iyi olurmuş….cevaplakapat

kp-slate-05-lg._V358033061_Temmuz ayında Türkiye ofisini açan İtalya’nın en büyük e-kitap distribütörü Simplicissimus Book Farm, Türk yayıncılarının ilk e-kitaplarını, aralarında Amazon, Apple, Kobo, Nook ve Google gibi uluslararası markaların de yer aldığı 50’den fazla web sitesinde satışa sundu.

Dünyada yayıncılık sektörünün gelişmesi için yeni bir kanal olarak kabul edilen e-kitaplar, Türk yayıncıların dünyaya açılmasına da olanak sağlıyor. Türkiye’de faaliyete başlayan ilk e-kitap distribütörü olan Simplicissimus Book Farm, Türk yayıncıların e-kitaplarının, dünya çapında birçok sitede ilk kez satışa sunulmasını sağladı.

Aralarında Amazon, Apple, Kobo, Nook ve Google gibi, birçok ülkede birden faaliyet gösteren uluslararası markaların da yer aldığı pek çok kitap satış sitesinde satılmaya başlanan ilk Türkçe e-kitapların yayıncıları, tüm dünyadaki okurlarıyla buluşmanın heyecanını yaşıyor.

“E-kitap yeni ve gelişmeye açık bir kanal”

Simplicissimus Book Farm tarafından geliştirilen STEALTH kitap dağıtım platformu ile e-kitaplarını tüm dünyaya ulaştıran yayınevlerinden biri olan Evrensel Basım Yayın’ın Genel Yayın Yönetmeni Cavit Nacitarhan, Türkiye’de dijital dönüşüme en çok yatırım yapan yayınevlerinden biri olduklarını belirtiyor ve ekliyor: “En büyük dijital kataloğa sahip yayınevlerinden biriyiz. Kitaplarımızın tüm dünyaya ulaşması bizim için çok önemli. E-kitap bu açıdan büyük bir avantaja sahip. Türkiye’de okurun e-kitaba ilgisi, maalesef tahmin edilen hızda gelişmedi, fakat bu gelişmeyeceği anlamına gelmiyor kaldı ki bunun emarelerini görebiliyoruz. Ayrıca bunun gerekçelerini de iyi okumak lazım. Evrensel Basım Yayın olarak e-kitaplarla birlikte dünya yayıncılık sektöründe yaşanan dönüşümün Türkiye’de de yaşanmasının kaçınılmaz olduğunu düşünüyoruz. Biz bu dönüşüm için hazırlıklarımızı yaptık, bu alana yatırım yapmaya da devam edeceğiz.”

“Teknolojinin hakim olduğu bir dünyaya doğan yeni bir nesil var. Okuma alışkanlıkları da farklı olacak”

Çocuk ve gençlik kitapları denince ilk akla gelen markalardan biri olan Tudem Yayınları Genel Müdürü Sinan Çam, gençlerin ve çocukların değişen okuma tercihlerini göz ardı etmemek gerektiğini düşünüyor. “Çocukları kaliteli okuma deneyimine teşvik edecek her çözümü desteklemek gerektiğine inanıyorum. Akıllı telefonlar ve tabletler, yeni neslin elinden düşmüyor. Bu cihazlarda, çocuklara oyun dışında, kitap başta olmak üzere farklı seçenekler sunulmalı. Türkiye’de e-kitabı kitaba rakip görmek gibi bir anlayış hakim. Oysa lojistik sıkıntılar nedeniyle kitapları ulaştıramadığınız yerlere e-kitapla ulaşmanız mümkün. E-kitapların ve teknolojinin avantajlarını kullanacağımız yeni projeler geliştirerek, daha çok okura farklı boyutlarda ulaşmayı planlıyoruz.”

“Güven, kontrol ve kanal yapısı çok önemli”

Boyut Yayınları Genel Müdürü Bülent Özükan, yayınevi olarak bugüne dek e-kitaplara mesafeli yaklaştıklarını belirtiyor ve ekliyor: “Dijital kataloğumuzu oluşturmak için bir süredir çalışıyoruz. Bir yandan da Türkiye’deki satış potansiyelini ve okurun ilgisini değerlendiriyoruz. Boyut Yayın Grubu, kitaplarının seçiminden yayına hazırlanmasına, üretimden dağıtıma ve satışa kadar tüm aşamalarda her şeyi ince eleyip, sık dokumasıyla tanınır. E-kitapta da aynı titizliği gösterdik. Kontrolümüz altında olacak, güvenilir bir platform bulmak çok önemliydi. Öncelikle İngilizce kitaplarımızı uluslararası sitelerde STEALTH üzerinden satışa sunduk. Bu süreci detaylı şekilde değerlendirerek, hangi kanallarda hangi kitaplarımızla devam edeceğimize karar vereceğiz.”

Yeni yılda yeni e-kitap satış siteleri

Simplicissimus Book Farm, e-kitap satışı yapmak isteyen siteler için de çözümler sunuyor. Türkiye’den iki site, dağıtım platformu STEALTH ile entegrasyonu tamamladı ve e-kitap satışına hazır hale geldi. Simplicissimus Book Farm tarafından geliştirilen UltimaBooks ile birlikte üç satış sitesi, yeni yılda Türkçe e-kitapları Türk okurlarıyla buluşturacak.

Simplicissimus Book Farm hakkında

İtalya’nın en büyük e-içerik dağıtıcılarından biri olan ve Temmuz 2013’de Türkiye ofisini açan Simplicissimus Book Farm, dijital yayıncılık konusunda geniş bir yelpazeye sahip teknolojik çözümler ve hizmetler sunuyor. Simplicissimus Book Farm tarafından geliştirilen e-içerik dağıtım platformu STEALTH, yayıncılara e-kitap ve e-dergilerini, mobil platformlarda ve dünya çapındaki sitelerde satışa sunma olanağı sağlıyor. Satış siteleri ise, STEALTH ile entegre olarak e-kitap satışı yapabiliyorlar.

 edebiyathaber.net (17 Aralık 2013)

Mona_LisaSanat hırsızlığı tarihi profesörü Noah Charney, CNN’de yer alan bir yazısında, Paris Louvre Müzesi’nde bulunan Mona Lisa ile ilgili ciddi iddialar gündeme getirdi.

Chaney’e göre 1911’de Vincenzo Peruggia adlı bir İtalyan’ın çalmayı başardığı tablo, İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanların eline geçmiş ve Avusturya Alplerindeki Altaussee madeninde diğer çalınan eserlerle saklanmıştı.

Bu dönemde, Nazilerin oluşturduğu bir ekibin Louvre ve Uffizi müzelerinin de bulunduğu yerlerden 5 milyon eser çaldıkları belirtiliyor. Louvre Müzesi yetkilileri de savaşta ünlü tablonun madende olduğunu ve 1945’te müzeye döndüğünü doğruluyor. Ancak işin ilginç yanı da, Charney’in de dahil olduğu uzmanlar, Naziler tarafından çalınan tablonun kopya olduğu ve gerçek tablonun Fransa’yı terk etmediği görüşünde. Buna göre Louvre Müzesi’ndeki tablonun sahte mi gerçek mi olduğu bir kez daha tartışma konusu oldu.

 edebiyathaber.net (17 Aralık 2013)

Bir Adim Daha kapak 5“Başımı sallamakla yetindim. Salak körlüğümle yüz yüze gelmek hiç hoş değildi. Hele, bunun bana Jimmy gibi tescilli bir serseri tarafından gösterilmesi daha da beterdi. / Fincanı tabağa öyle sert bıraktım ki, altından küçük bir parça kopuverdi. Özür dilerim, dedim içimden. Özür dilerim, Nance. Cevabı da kendi kendime verdim: Artık çok geç, OD, “özür dilemek” için, kahretsin ki, çok geç..”

Ailem kim ki ben..? Okul denen illet neyime çare buldu da..? Kim olup, neye karar verdiğim neden sizin için..? Ya sizin cevaplarınız beni niçin..? Kurulmayan cümleler, ifade bulmayan kaygılar. Bir nedenle söylediğimiz yalanlar ya da sustukça buharlaşacağını umduğumuz gerçekler. Hepsi de doluluktan her an patlayacak birer bavul, taşıması güç birer yük gibi. Oysa ne yalanın beyazı sandığımız kadar örtücü, ne de sessizliğin kıvamı yeterince yoğun. Sanarak, tahmin ederek, bir başına düşünüp emin olarak dokunduğumuzu sandığımız hakikate ulaşmaksa, tek bir yolla mümkün: Ona doğru atılacak bir adımla. Bir adım daha ve belki bir tane daha… Kesişmiş üç genç hayat, birbirinden bağımsız üç mücadele. Nance farklı olmayı asla dert etmiyordu, ta ki aidiyetini ve kimliğini sorgulayana kadar. OD için, verdiği kararlar tartışılmazdı, ta ki ona dört yandan ayna tutulana kadar. Seanie ise, kim olduğuna ve ne istediğine dair hiçbir tutarsızlık yaşamıyordu, ta ki beklentiler boyunu aşıncaya kadar. Gerçeğe yaklaşmak için, önce uzaklaştılar sevdiklerinden. Şimdi bu mesafeyi tekrar katedebilecekler mi? Birden çok ödüle değer görülmüş İrlandalı yazar Mark O’Sullivan bu soruya yanıt ararken, üç gencin farklı sorunlardan çıkış arayışlarını anlatıyor.

İngiltere, Notthingam’da doğan ve İrlanda’da büyüyen Mark O’Sullivan, ülkesinde olduğu kadar diğer Avrupa ülkelerinde de tanınıyor. Kızlarının okuyabileceği kitaplar yazma hayaliyle başladığı ilk romanı Melody for Nora: One Girl’s Story in the Civil War (Nora İçin Bir Melodi: Sivil Savaşın Ortasındaki Bir Kızın Hikâyesi, 1994) Eilís Dillon İlk Çocuk Kitabı Ödülü’ne ve Uluslararası Genç Kütüphaneciler Birliği’nin Beyaz Karga Ödülü’ne değer görüldü. WashBasin Street Blues (Lavabo Sokağı Şarkıları, 1995), More Than A Match (Maçtan Daha Fazlası, 1996), Angels Without Wings (Kanatsız Melekler, 1997) ve yine bir Beyaz Karga Ödülü sahibi Bir Adım Daha (White Lies, 1997) adlı gençlik romanlarında, parçalanmış ailelerde ayakta kalmaya çalışanlardan, savaşın savurduğu bireylere uzanan yazar, iki gencin aile sırlarının izini sürdüğü polisiye romanı Silent Stones’la (Sessiz Taşlar, 1999) İrlanda Çocuk Kitapları Birliği (CBI) Liyakat Ödülü’nü aldı. Bir kaza sonucunda beyin fonksiyonları bozulan babasının çocuklaşma süreciyle baş etmeye çalışan gencin romanı My Dad Is Ten Years Old And It’s Pure Weird’la (Babam On Yaşında ve Bu Çok Tuhaf, 2011) büyük ilgi topladı. Yazarın son kitabı, yetişkinler için yazdığı polisiye gerilim dizisi “DI Leo Woods”un (Dedektif Leo Woods) birinci kitabı Crocodile Tears (Timsah Gözyaşları, 2013). Çevre sağlık memuru olarak çalışan O’Sullivan, İrlanda’da, Thurles’ta yaşıyor.

edebiyathaber.net (17 Aralık 2013)

52_aşkın arkeolojisiİsmail Gezgin’le Arkeoloji Dersleri devam ediyor: Aşkın ve cinselliğin sanattaki izinin sürüleceği ‘Aşkın Arkeolojisi’ 20-22 Aralık 2013 tarihinde Gümüşlük Akademisi-Arnavutköy’de.

“Aşkın Arkeolojisi”

“İnsanın en temel sorunlarından cinsellik ve aşk, tüm zamanların tartışma konularının başında gelir; gündelik yaşamdan dini ritüellere, politikadan yasaya kontrol mekanizmalarının üzerinde titizlikle durduğu, iktidarın toplumlar ve bireyler üzerindeki hâkimiyetinin belirleyicilerindendir. En eski dönemlerden günümüze değin aşk ve cinsellik, bir arada yaşamaya yazgılanmış insanın, hem kendisi ve diğerleri hem de toplum ve siyasi iktidarla kurduğu ilişkinin en güçlü bağını oluşturur.

Bugünkü toplumsal cinsiyet rollerinin temelinin binlerce yıl önce atıldığına kuşku yoktur. Çok eskide kalmış dönemlere ilişkin yegâne bilgi kaynağı ise arkeolojidir. Yapılan çalışmalar eski çağların toplumsal veya mahrem yaşamları hakkında bilgi verecek çok sayıda eser ortaya çıkarmıştır. Antik Yunan ve Roma toplumlarının fallokratik eril toplumsal zihni, eserler üzerinde kendini gösterir. Erotik ve hatta pornografik tasvirler içeren bu eserler dönem yaşamının karanlık noktalarına dair önemli bir anlatı barındırırlar.”

Katılımcılar, İsmail Gezgin ile birlikte bu derslerde, arkeolojinin buluntular üzerinden geçmişi okumak olduğunu hatırlayarak, antik toplumdaki aşk ve cinsel ilişki biçimleri, çıplaklık, kadın, fahişelik, eşcinsellik, lezbiyenlik gibi başlıkların arkeoloji ve sanatın aynasındaki anlamlarının izini sürecek.

Program için tıklayınız

Edebiyathaber.net (17 Aralık 2013)

8780_375_sinema

Galapera Sanat, Ocak ayında kış dönemi atölyelerine bir yenisini ekliyor.

8 hafta sürecek uygulamalı senaryo atölyesinde katılımcılara uzun metraj, kısa metraj, dizi film arasındaki temel farklar, snopsis, tretman,outline ve senaryo yazma teknikleri öğretilecek, birlikte izlenecek dünya ve Türk sinemasından seçilmiş örnekler üzerinden kurgu, dramatik akış ve karakter yaratma öğeleri çalışılacaktır.

Atölye, Galapera Sanat’ın Asmalımescit’deki merkezinde Pazartesi akşamları 19.30-21.30 saatleri arasında yapılacak, senaryodan film çekimine başlığı altında günümüz sinema yönetmenleriyle atölyede söyleşiler gerçekleştirilecektir.

Atölyeye katılmak, bilgi almak ve Galapera ile iletişim için tıklayınız.

edebiyathaber.net (17 Aralık 2013)

filiz-gazi- Anlıyorum ama esas patron kim olacak bu düzende?

- Patronsuz toplum olacak

- Anladım da. Sürünün önünde illaki birileri olacak. Onlar kim olacak onu soruyorum.

- Iıııııım… Ya işçiler ya da topluma yol gösterecek seçilmiş kişiler. Daha karar vermedik.

- Hmm…

(Bugüne kadar süren zorunlu sessizlik)

Uydurdum bu diyalogu. Marksizmin ezcümle özeti gibi gelir. Bütün tartışmaların, kafa kafaya verilip düşünmelerin sonu hep bu bit yeniği soruyla biter: “Kurulacak yeni düzende kimin sözü daha fazla geçecek?” İşçiler mi, işi düşünmek ve okumak olan bilgi hamalı kişiler mi?

Güneşli Pazartesiler filminin anlattıkları kadarıyla işçiler ile bağ kuran bir kuşağa edebiyat kanadından bir de Nanni Balestrini’nin “Her Şeyi İstiyoruz”u öneri olarak verilebilir. Yalnız şu var ki tipik bir işçi portresi çizilmemiştir bu kitapta. Çalışmaktan nefret eden, işten kaytarmak için türlü yöntemler deneyen, ezberlerin aksine asıl tembellerin örgütlenmesi gerektiğine inanan, mizahi yanıyla da kendini sevdiren biridir kitabımızın esas karakteri.

1970’te yazılan romanda, FIAT fabrikasındaki direniş bir işçinin ağzıyla anlatılır. Yazılma tarihinin eski olduğuna bakıp anlatılanların bugünle ilgili olamayacağını düşünmeyin. Kitabın başlarında kahramanımız meslek okulu mezunu olma sebebini, devletin, ucuz iş gücü istihkâmını karşılamak adına sürdürdüğü eğitim politikasının sonucu olduğunu söyler. Kentte yaşayan kardeşi tek göz odalı bir yerde yaşadığı halde geçmişte yaşadığı köyünde adeta saraylarda yaşıyormuşçasına izlenim yaratır. İlerleyen bölümlerde karakterimiz için sendikalar, sadece ve sadece işçi hareketlerini kontrol altına almaya çalışan kurumlardır.

FIAT fabrikalarında küçük çapla başlayan grevlerin zaman geçtikçe büyümesini anlatan romanda aynı zamanda bir insanın değişimi fark edilir. Sayfalar ilerledikçe dil değişir. Var oluş sebeplendirilir. Bu yanıyla politikleşen bir insanın hikâyesidir “Her Şeyi İstiyoruz.”

Fiat’tan önce politik olarak hiç fark etmezciydim. Fiat’ta çıkışın önünde bildiri dağıtan öğrencileri görüyordum. İşçilerle konuşmak istiyorlardı. Bu olay bana biraz acayip geliyordu. “Nasıl ya?” diyordum kendi kendime. Sevişmek, eğlenmek için boş vakitler var, ama olabilecek en boktan yere, fabrikanın önüne geliyorlar. Fabrika, gerçekten var olan en saçma, en boktan şey. Ne işleri var burada? Bu mevzu beni biraz meraklandırıyordu. Ama sonuçta bunlar manyak misyonerler diye düşünüyordum.”  

HER-sEYi-iSTiYORUZ_153138_1İlk defa 1 Mayıs Kutlamalarına katılan işçimiz, kırmızı bayraklarla, pankartlarla, sloganlarla tanışır. Meydanda birikmiş insanlarla, meydanın etrafındaki barlarda oturan burjuvaları ayrı birer ırkmış gibi görür. Bir sendikacının “Bu yaptıklarımızı fabrikalarda da yapmalıyız” demesiyle sadece izin verilen yerde patırtı çıkarmayı anlamsız bulur. Tesadüf ki o sıralarda Fiat’a girmek için müracaat eden iki bin kişi arasındadır. Kulakları duymayanlar, gözlüklüler, topallar, bir kolu alçıda olanlar… Yapılan bütün sağlık muayenelerine, aşamalı görüşmelere rağmen herkes işe alınır. Buna yorumu şöyle olur: “Felçli olmamamız onlar için yeterliydi.”

Fabrikadaki hızlı üretim yorucudur. Gün boyu aynı hareketlerin tekrarlanması can sıkıcıdır. Fabrikanın sıkı kurallarına göre çalışmayı durdurabilecek -hayati olsa dahi- hiçbir mazeret olamaz. Şefleriyle tartışmaya başlayan, rapor alabilmek için çeşitli oyunlar oynayan kahramanımız günün birinde fabrika önünde bildiri dağıtan öğrencilerin toplantılarına katılır ve devamı gelir.

Ertesi gün fabrikadaki bant üretimi aksatacak, üretimi yavaşlatacak bir eylem organize eder. Grev, “Yaşasın Gigi Riva”(“Gök Gürültüsü” lakabı ile tanınan eski İtalyan futbolcu) gibi konuyla alakası olmayan dövizlerin taşınması ile başlar. Gün geçtikçe işin rengi değişir. “Her Şeyi İstiyoruz” sloganları duyulur:

“Her şeyi istiyoruz. Tüm zenginliği, tüm yetkiyi. Ve çalışmak istemiyoruz. Bizim çalışmakla ne alakamız var. Artık iş veya patronlar kötü oldukları için değil, var oldukları için mücadele etmek istiyoruz.”

Grevin beşinci haftasına kadar anlatılan romanda her şey sorunsuz ilerlemiyor. Elbette ki küçük haklar karşılığında mücadeleyi bırakanlar oluyor. Bunun yanında çeteler tarafından öldüresiye dövülen iş arkadaşları moralleri bozsa da mücadelenin sokağa taşmasına engel olmuyor.

“Her Şeyi İstiyoruz” bir işçinin ayma halinden ziyade mücadele ile tanışan birinin “Sonuçta bu da bir iş” diyerek örgütlenmeyi bir meslekmişçesine benimsemesi zannımca. Ki kahramanımızın çalışmaktan nefret ettiğini bir kez daha hatırlatayım. Bu fikir bir tek para kazandıran işleri meslek olarak kabul etme alışkanlığımıza ters düşebilir. Şahsen bana bir eylemcinin “benim mesleğim bu” demesi her yönü ile mantıklı geliyor.

Filiz Gazi - edebiyathaber.net (16 Aralık 2013) 

130806_kitap640.hlargeSel Yayıncılık’ın sahibi yayıncı İrfan Sancı ve çevirmen İsmail Yerguz hakkında Fransız şair ve yazar Guillaume Apollinaire’nin ”Genç Bir Don Juan’ın Maceraları” adlı kitabı nedeniyle “müstehcenlik” suçundan açılan davanın duruşması 17 Aralık Salı günü 11:00’da Çağlayan 2. Asliye Ceza mahkemesinde görülecek.

Radikal’den Pınar Öğünç, davanın önemini şu sözleriyle vurguluyor: “İrfan Sancı, Sel Yayıncılık’ın kurulduğu 1990’dan beri 700’ün üzerinde kitap yayımladı. 23 yılda dokuzu ‘müstehcenlikten’ yargılandı, hepsinden beraat etti. Fakat birden dört beraat kararı, üstelik yıllar sonra Yargıtay tarafından bozuldu. Bir süredir de çevirmen İsmail Yerguz’la birlikte dünyaca ünlü Fransız şair yazar Guillaume Apollinaire’in edebiyatçı olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Bilirkişi heyetleri kuruluyor, ‘Genç Bir Don Juan’ın Maceraları’ üzerine raporlar yazılıyor, absürd bir süreç yaşanıyor. İsteyen beğenir, isteyen beğenmez, isteyen kıymet verip okur ya da okumaz lakin yetişkinler için basılan bir kitap ‘çocuklar’ üzerinden değerlendiriliyor. Bir sonraki duruşma salı günü. Ve bu, yayıncılık dünyasına da, genel olarak düşünce ve ifade hürriyetine dair de köşebaşı bir karar olabilir.

Yayıncılığın geleceği bu davada

Yayıncı İrfan Sancı, yayıncılığın ve yayıncılık dünyasınının kaderinin bu davaya bağlı olduğunu ifade ediyor. Sancı dava ile ilgili de “106 yıl önce yazılmış kurgu bir metni bugün mahkûm etmek düşünce ve yaratım özgürlüğüne saldırıdır. AB’nin kültür mirası listesine aldığı bir kitabı cezalandırmaya çalışıyorlar.” sözlerini dile getirdi.

Türkiye Yayıncılar Birliği de bir mektup yayınlayarak, yazarı ve kitabını savunarak açılan davanın uluslararası sözleşmelere aykırı olduğunu dile getirdi: “Guillaume Apollinaire tüm dünyada okullarda ve üniversitelerde okutulan ve yorumlanan bir yazar, evrensel edebi mirasın bir parçasıdır. Eserlerinin yayılmasına karşı alınacak her karar, demokrasinin temel değerlerine ve Türkiye’nin taraf olduğu insan haklarıyla ilgili uluslararası sözleşmelerde içerilen prensiplere aykırı olacaktır. Eseri nasıl değerlendirecek olursa olsun, bu esere erişimi engellenen, Türk okuru olacaktır. Genç Bir Don Juan’ın Maceraları bir yazarın kişiliğinin ifadesi olmanın yanı sıra bir dönemin tanıklığıdır ve bütün ahlaki kriterlerin ötesindedir.”

Daha önce birkaç kez ertelenen davanın duruşması, 17 Aralık Salı günü, saat 11:00’de Çağlayan 2. Asliye Ceza mahkemesinde görülecek. Duruşmayı Uluslararası Yayıncılar Birliği Yayınlama Özgürlüğü Komitesi Başkanı Ola Wallin de izleyecek. Wallin duruşma sonrası Uluslararası Yayıncılar Birliği ile Uluslararası PEN’in konuyla ilgili ortak basın açıklamasını okuyacak.

Guillaume Apollinaire kimdir?

1880 yılında doğdu. Asıl adı Wilhelm Apollinaris de Kostrowitsky’dir. Monako’nun kumarhane salonlarında büyüdü. 1899 yılında diplomasız ve parasız Paris’e giderek orada çeşitli işlerde çalıştı; Picasso, Braque, Max Jacob, Eric Satie gibi sanatçılarla tanıştı. Yeni duyarlılıkları şiirlerine ve metinlerine taşıyarak kübizm, gerçeküstücülük gibi akımların içinde yer aldı ya da onların habercisi oldu. Romantizmden etkilendi. Şiirlerinde noktalama işaretlerini kaldırdı, harflerle desenler oluşturarak biçimi öne çıkardı. Yazdığı hikâyelerde tatlı fantezilere çokça yer verdi. Hayatı da eserleri gibi ilginç ve sıra dışıydı: 1911’de Picasso’yla birlikte Mona Lisa’yı çaldığı gerekçesiyle bir hafta süreyle gözaltına alınmıştı. Gönüllü olarak katıldığı I. Dünya Savaşında ağır yaralandı. 1918 yılındaki salgın sırasında İspanyol gribinden öldü.

edebiyathaber.net (16 Aralık 2013)

ESMAHAN AYKOLEsmahan Aykol’un yarattığı Kati Hirşel polisiye serisinin ikinci kitabı Kelepir Ev, ABD’nin saygın edebiyat dergisi World Literature Today’in “2013’de yayımlanan dikkate değer 75 çeviri eser” seçkisine girdi.

Türkiye’nin kadın dedektifi Kati Hirşel, “Baksheesh” adıyla Bitter Lemon Press tarafından yayımlanan Kelepir Ev‘de, Galata’da ev almaya çalışırken katil zanlısı konumuna düşer. Tek yol, kolları sıvayıp bir an önce cinayeti çözmektir.

World Literature Today (WLT), 1927’den beri iki aylık olarak Oklahoma Üniversitesi tarafından yayımlanıyor .

edebiyathaber.net (16 Aralık 2013)

ara_guler_kapak.inddDünyaca ünlü “foto muhabiri” Ara Güler’in yaşam öyküsünün anlatıldığı “Ara Güler-İyi Fotoğrafçı Dikiş Makinesiyle de Resim Çeker” okuyucuyla buluştu. Muharrem Buhara’nın yazdığı kitap, çıkışından kısa süre sonra ikinci baskısını yaptı.

Sessiz sinema makinesini sesli hale getiren, hatta sinema sevdası yüzünden yangınlar çıkaran, sandalına “Pırasa” adını veren, yani bizim bildiğimizden farklı bir Ara Güler’i anlatan kitap, 16 Ağustos 1928’deki doğumundan başlayıp bugünlere uzanıyor.

“Küçük Ara’nın kafasındaki plan şudur: Ankara Ekspresi önünden geçerken o da hemen geliş yönündeki rayların üzerine yatacak ve istasyona yaklaşan trenin nasıl fren yaptığını; demir tekerleklerden nasıl kıvılcımlar çıktığını; koca bir trenin nasıl durduğunu görecektir. Kusursuz bir plana benzemektedir. Nihayet Haydarpaşa’dan gelen tren uzakta görünür.”

İkinci Bahar, Süper Baba, Sıla gibi dizilerde öykü ve tretman yazarı olarak da görev alan Muharrem Buhara, çocuklar için yazmaya 1982 yılında tiyatro oyunlarıyla başladı. İlk kitabı 1998’de yayımlanan Muharrem Buhara, IBBY (International Board on Books for Young People) Onur Listesi’ne alındı.

edebiyathaber.net (16 Aralık 2013)

11(2)“Sanatta Mükemmellik ve Zamandan Bağımsızlık” konferansı Akbank Sanat’ta.

İnsanoğlu, zamanın başlangıcından bu yana, yüz yıllar boyunca ve tüm geleneklerde, arkaik dönem medeniyetlerinden çağdaş dünya dediğimiz şimdiki zamanlara kadar, asla gerçekleşmeyecek hayali bir arzunun peşinden koştu. Nesiller boyu şairler, sanatçılar, filozoflar ve dünyadan elini ayağını çekmiş keşişler, dervişler bunu beyhude bir şekilde aradı. Mükemmeliyet kavramı insanoğlunun hayatında kavuşulmaz bir şey olarak kaldı. Bireyler ve kurumlar olarak, hayat çizgimiz, hiç bir ulaşma şansı olmasa da sürekli olarak mükemmeliyet eğrisine yaklaşıyor. Bununla beraber, uygarlığımızın gelişmesi için hiç bir model, mükemellik kavramı kadar uygulanabilir ve önemli olmamıştır. Bu evrensel bir değer ve kutsal bir vazifedir. Hatta uygarlığımızın mutlak lokomotifi olarak bile değerlendirilebilir.

Ülkemizde çok satanlar listesinde olan “Tanrılar Okulu” kitabının dünyaca ünlü yazarı ve “Future Leaders for the World” liderlik programının kurucusu Stefano D’Anna, “Sanatta Mükemmellik ve Zamandan Bağımsızlık” konferansında bu konuyla ilgili değerli bilgilerini bizlerle paylaşacak. Konferans 17 Aralık 2013, saat:19:00’da Akbank Sanat’ta gerçekleşecek. Etkinlik ücretsizdir.

konferans----stefano-danna-_1117

edebiyathaber.net – (16 Aralık 2013)

Beethoven(1)Beethoven yapıtlarına adanan ve üç konserin verileceği “Beethoven Festivali”, 18-21 Aralık’ta İstanbul’da gerçekleştirilecek.

Besteci, yorumcu, klasik müzik tarihinin içinden seçilmiş tema ve farklı performans türleri gibi odaklar çevresinde kurgulanan, bu yıl klasik müziğin en büyük bestecilerinden kabul edilen Ludwig van Beethoven’a adanan festival, Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nda düzenlenecek.

Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası’nın (BİFO) her sezon İstanbullu müzikseverlere sunduğu yeni projelerden olan festival, 2010’da başlayan ve 2 yılda bir gerçekleştirilen BİFO&Fazıl Say Festivali ile dönüşümlü olarak yapılacak. Festival kapsamında, 20 Aralık Cuma akşamı Haliç Kongre Merkezi Sadabad Oditoryumu’nda düzenlenecek etkinlikte, Zeynep Tanbay’ın Beethoven’ın yaylı çalgılar dörtlüleri üzerine koreografisini yaptığı son yapıtı “Symbiosis”in dünya prömiyeri gerçekleştirilecek.

edebiyathaber.net (14 Aralık 2014)

nefesnefsAyşe Kulin “Nefes Nefese”nin “teşekkür” yazısında şunları dile getiriyor: ”Nefes Nefese, hiç kimsenin yaşam öyküsü değildir. Roman İkinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa’da görevliyken, Hitler’in pençesine düşen (Türk asıllı olan veya olmayan) pek çok Musevi’yi kurtarmaya başarmış Türk diplomatlarının ve Fransız Direniş Hareketi’nde görev alan bir Türk gencinin yaşadıklarından esinlenerek yazıldı” diyor.

Nefes Nefese, “ Baba evine dönmeyeceğim abla. Beni sırf, Müslüman olmayan bir erkeği sevdim diye hayatından çıkaran babamın evine dönmeyeceğim…” diyen Selva’nın, gurbet cehenneminde geçen trajik yaşam mücadelesidir. “ Son Osmanlı paşalarından Fazıl Reşat’ın kızı Selva ile âşık olduğu Musevi genci Rafael, evlenmelerine karşı çıkan aileleri tarafından dışlanır. Rafo ve Selva, birkaç arkadaşının huzurunda evlenirler. Nikâhtan sonra Pera Palas’ta düğün yemeği yerler, ertesi gün Paris’e hareket ederler.

Romanın kahramanları Selva ve Rafael’in İstanbul’da başlayan Paris ve Marsilya’da devam edecek canlı, heyecanlı hayat sahneleri başlayacaktır. Duygusal tedirginlikler, ruh ürpermeleri, savaş rüzgârları, gelecek kuşkusu Selva’yı düşündürür. Hatta Rufo’dan ayrı kalabileceğini; içsel duygulanımlarını şöyle açığa çıkarır: ”Rufo, beni sevdiğin, beni istediğin halde, bir gün başka biriyle evlenmek ve onunla sevişmek zorunda kalacaksın. Ben de öyle.” Rufo’nun yanıtı da şöyledir: ”Kaderi değiştirmek mümkün değil ki Selva.”

Ateş ÇemberindeÖlüm ve Korku Günleri

Selva ve Rufo’nun Paris ve daha sonra Marsilya’ya kaçış günleri başlayacaktır. Macera, heyecan, kuşku dolu bir yaşam bekleyecektir onları… İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte, ulusların yazgılarını belirleyecek olan ”büyük dünya olayı” bütün şiddetiyle Avrupa’yı kasıp kavuracaktır. Yeni bir “idol” ortaya çıkacaktır Adolf Hitler… Ülküsü, büyük bir Nazi İmparatorluğu kurmaktır. Almanya çok geçmeden “Yıldırım Savaşı”yla 1 Eylül 1939 sabahı Polonya’ya girecek, 14 Haziran 1940’da Paris işgal edilecektir. Böylece Avrupa, savaş rüzgârlarının kan ve barut kokan dağdağalı atmosferine girecektir. Bu korku, kuşku, tedirginlik, vahşet, zulüm günleri altı yıl sürecektir. (…) Kurt kapanının içine giren insanlık; vahşeti, insanlık dışı hareketleri görüyor ve yaşıyor ama ellerinden bir şey gelmiyor. İşte bu korkunç yıllarda Selva, umutla/umutsuzluk; iki ekstrem uçta gidip geliyor. Tıpkı bir saatin sarkacı gibi…Şunları söylüyor: “Yaşadığımız dünyada kanuni ne kaldı ki.  Hayat hakkımız bile Gestapo’nun iki dudağının arasında.” der.

Duvarların gölgesi sanki ölümün gölgesiydi.

Herkes kendi canının kaygısına düşer. Ortadan kaybolan şahısların isimleri kulaktan kulağa fısıldanır. Paris dolaşılmaz olur. Fransa’yı bir karabulut gibi sarmalayan Nazi çemberi gitgide daralırken, Selva ve Rafael, her an tutuklanıp kamplara yollanmanın korkusuyla yaşamaktadır. Öyle ki duvarların gölgesi sanki ölümün gölgesiydi. Ya da sokakta, caddede yürürken arkalarından bir elin, silahın üzerlerine hedef seçeceğini hayal ederler. Marsilya sokaklarında Nazilerin Yahudilere yaptıkları gurur kırıcı davranışları yaşlı adamın Rufo’nun çalıştığı eczanede anlattıkları belleklerden silinmez. Paris’te, Marsilya’da dağdağalı günler yaşanıyor…tekdüze, tatsız bir griydi hayat!.. Selva, kocasının Yahudi olmasından dolayı insan avının içinde kendilerinin de olduğunu iyi biliyordu. Fransa’nın Nazi orduları tarafından kuşatılmasıyla birlikte, kovalamaca başlamıştı. Nereye kaçabilirlerdi? Arkadaşları kendilerini gizleyebilecek miydi? Marsilya’da Benoit’nun eczanesinde çalışabilecek miydi? Selva var olmakla/olmamak arasında gidip gelen düalist düşünceler içindeydi. Hüngür hüngür ağlamak istiyordu. Rafael’e âşık olduğunu, sevdiğini ve ondan bir oğlan çocuğu doğurduğunu ve her ikisinin oluruyla babasının ilk ismini (Fazıl) çocuğuna ad koyduğunu düşünerek kendini avutuyordu.

Genel Çözümleme

Herkes kendi kaderine doğru gider…” Balzac

“İkinci ben” bir kaçma eylemidir. Hayatımızda yer alan bütün olaylar, kendi isteğimiz dışında cereyan eden konular toplamıdır. Her olay sonu gelmiş zincirin bir halkasıdır. İkinci Dünya Savaşı’nda gözyaşları akarken ve milyonlarca insan ölümle pençeleşirken, heyecansal tepkiler, moral değerler bir kumpasın dişlileri arasında sıkışıp kalır.

Selva, çevresinde gelişen çatışmalara, kovalama(ca)lara, tutuklamalara karşı duyarlıdır. Vahşetin boy göstermesine karşı çıkmıştır. O, böyle yapmakla zulme ve teröre lanet eder. Baskı, şiddet ve insan onurunu zedeleyici hareketlerin uzun sürmeyeceğini idrak eder.

Romanın iki kadın kahramanı Selva ve Sabiha (Selva’nın ablası) kendi ruhsal durumlarına ve kendi özel yaşamlarının derinliklerine (metaphor) çekerek her ikisin de yaşam gerçeğine bağlı kaldıkları izlenimi yaratır. Aslında romanın bizce iki önemli kahramanı Selva ve Sabiha’dır. Sabiha daha çok ikincil rolde kalmıştır. Rafael (Rafo) birincil derecede roman kahramanı olmaktan ziyade, Musevi olmanın verdiği ırksal özelliği odaklandırılmış. Rafael bize göre, başat bir rolü üstlenebilirdi. Sabiha, Macit’in sürekli yurt içinde ve dışındaki yoğun görevlerinden dolayı kadınlığının giz dolu seksüel dünyasını keşfedemez. Cinsel isteği bastırılmış bir kadındır. Dr. Sahir’le kısa bir süre içinde ilişkiye girer. Fakat bu, gün yüzüne çıkmayan sadece her ikisinin arasında gizli kalmış bir kaçamaktır. Sabiha’yı, romantik düşler dünyası (bilinçaltı, tutkular, içgüdüler ve düşler meşgul eder), günlük yaşanan gerçeklerle karşı karşıya getirir.

Yukarıda kısaca değinildiği gibi romanın başkişilerinden olan Rafael’in ruhsal yönüne tekrar yoğunlaştığımızda; edilgen bir karakteri canlandırıyor. Olaylara karşı duyduğu (terör, yıldırma, tutuklanma vb.), endişe(sin)den dolayı yılgınlığa, bezginliğe düşmüş vaziyette… Selva’nın etkisiyle, girişimiyle harekete geçen bir tip olarak gözüküyor. Kendi ekseni etrafında dönen ve kendi kendine yeten;  küçük dünyasıyla varlığını sürdürebileceğini ifade eden bir anlayıştır. Diğer bir deyişle, ancak “ölümün gölgesinde” yaşamın değerini bilen bir kişiliktir. Belki de yazar Rafael’i, yüceltme kuramı ( theory of sublimation ) uygulamadan “kendi kendisi” olabilen doğal bir karakter olarak kurgulamış olabilir.

Ayşe Kulin, romanın her bölümünde bütünselliği bozmadan arka fonda ikincil, üçüncül derecede kahramanlara da rol vermiş. Söz gelimi, Türk diplomatları: Macit, Tarık, Ferit, Nâzım Kender ve Hikmet Özdoğan gibi kişilerin olayların gelişimi içinde karakter çizimleri bir hayli başarılı. Roman, etkileyici trajik olaylarla (“Geri sayım”, “Dehşet Vagonu”, “Elveda Paris”, “Tren” bölümlerinde doksan yedi kişinin Türkiye’ye dönüş yolculuğu), sürprizlerle, olağanüstü kurtarma olaylarıyla, melodramatik sahnelerle noktalanır.

Bütün bunları alt alta koyduğumuzda romanın bütünü; ortam betimlemeleri, karakter tahlilleri ve diyaloglarla başarılı bir çizgiyi yakalamış Ayşe Kulin. Somerset Maugham’ın dediği gibi, “…bazı insanların kaos içinden çıkarabildikleri güzellik çekilir hâle getirir yaşadığımız dünyayı…” Savaş rüzgârlarının acımasızca estiği, gecenin donuk, puslu lacivert derinliğinden kopup gelen özgürlüğe ve vatana hasret kalmış Selva ile Rafael gibi…

Son deyiş

Nefes Nefese”, Selva ile Rafael’in yazgılarında yer alan ilgi çekici, heyecan verici bir dizi olaylarla kurgulanmış. Roman, kendi içinde tutarlı,  kendi kendine yeterli. Bireyin trajik yaşam mücadelesi başarıyla verilmiş. Olaylar birinden diğerine; diğerinden bir başkasına geçerek sürekli artan gerilimle gelişiyor.  Başka bir deyişle,  etkili bir serüven romanı.

Nefes Nefese”,  olay örgüsü, karakterlerin rolü ve işlevselliği, yer yer ruhsal çözümlemeler, romanın değerini artıran öğelerdir. Sonuç olarak baştan sona kadar sürükleyici, akıcı bir üslupla okuru, kendine çekiyor.

Şener Öztop – edebiyathaber.net (14 Aralık 2013)

indir (1)Uzun süre çok satanlar listesinde ilk sıralarda yer alan Tanrılar Okulu adlı kitabı yazdığını öne süren İtalyan Ellio D’Anna’nın, kardeşi ekonomist ve sosyolog Prof. Stefano D’Anna aleyhine açtığı dava reddedildi.

İstanbul 3. Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi’nde davanın karar duruşması görüldü. Davalı Stefano D’Anna davanın kendisinde büyük üzüntüye neden olduğunu ifade ederek, “Öz kardeşimin buraya kadar gelip, doğru olmayan beyanlarda bulunmasına çok üzüldüm. 30 yıllık birlikte çalışmanın sonunda burada sadece aç gözlülük etmektedir. Okulun sahibi olan şirketi dahi kendisi kurmamıştır” dedi.

Davalının avukatı Barış Kaşka ise söz alarak, şöyle konuştu:

“Bir yazara en büyük hakaret, ‘bu kitabı sen yazmadın’ demektir. 2 yıldır davalılar hiçbir delil öne süremediği halde Stefano D’Anna bunu yaşamaktadır. Kitabı, üniversitede öğrenciyken okumuştum. Sosyal paylaşım sitesi facebook’ta da kitabın daha çok kişi tarafından okunması için Tanrılar Okulu Grubu’nu kurdum. Stefano D’Anna ile tanıştım. Kendisi, ekonomi ve sosyoloji üzerine bir çok okulda dersler vermiş bir kişi. Bu kitabı lise mezunu bir kişi, ‘Ben yazdım’ diye çıkarsa ben ondan şüphe ederim. İngiltere’ye gittiğimde okulu ziyaret ettim. Herkes beni Stefano D’Anna’nın öğrencisi olarak tanıdı. Burada da da İlber Ortaylı gibi isimlerin katılımıyla bir etkinlik düzenlendi. Orada Ellio D’Anna’da vardı. Ben de vardım. Kitabın yazarı olarak Stefano D’Anna takdim edildi. Aile şirketi olarak kurulan ESE’nin tek sermayesi, bu kitaptır. Müvekkilimiz oradan ayrıldığı için okul zarar etmektedir. Davacıların da asıl meselesi budur. Biz davanın reddini istiyoruz.”

Kitabın Türkiye’deki telif hakları için kardeşi Stefano E.D’anna’ya dava açan Elio D’anna, “Bu kitabı ben yazdım. Ancak yazarı Stefano gözüküyor. Stefano’nun yazılmasının sebebi, kardeşimi daha yüksek göstermek ve yüceltmekti” dedi. İstanbul 3’üncü Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi’nde dün görülen karar duruşmasına kitabının yazarı olduğunu iddia eden iki kardeş katıldı.

İstanbul 3. Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi,  Prof. Stefano D’Anna  lehine, davanın reddine karar verdi.

edebiyathaber.net (14 Aralık 2013)

UYUYAN-ADAM_21423_1“Eğer Kafka değilseniz ve karakteriniz bir böceğe dönüşmeyecekse, bir odada yalnız bir karakterle hikâyenize başlamayın.” diyor Dennis Haritou. Oysa bu tavsiyeye Kafka dahi, ki önermenin yarı evrenini –Kafka oluşu- sağlıyor olmasına karşın, uymaz.

Kafka’nın Joseph K. ‘sından, Dostoyevski’nin Raskolnikov’una, hatta Hermann Hesse’nin Bozkırkurdu’na pek çok büyük edebi eserde dar bir odadan yalnızlıkları adeta taşan karakter imgeleri boy gösterir. Böcek meta(foru)(morfozu) şöyle bir kenara, Haritou’nun tavsiyesi arka planında aslında bir meydan okumayı da kendiliğinden imler. Öyle ki bir cüret meselesi haline gelir “yalnız oda karakteri”. Ve Georges Perec bu cüreti “Uyuyan Adam” romanıyla gösterir.

Biçimsel ve kurgusal sınırları zorlama, Perec’in eserlerinin şekillenmesinde, edebi yaşantısında önemli bir amaç olmuştur. Sanatçı, yazar tarafından bilinçli olarak yerleştirilen biçimsel kısıtlamaların, o esere kattığı sanatsal değer farklı bir tartışmanın kapısını aralaya dursun, Perec’in yapıtlarının bu tür sınırlamalar üzerinden farklı bir hayranlığı da peşi sıra sürüklediği su götürmez bir gerçektir. Yoğun okuma kaygılarıyla hiçbir yazım işareti kullanmadan yazdığı ve tek bir sayfada kitabının algoritmasını şematik olarak çözümlediği romanı “Ücret artışı talebinde bulunmak için servis şefine yanaşma sanatı ve biçimi!” bir yanda, Fransızcanın en çok kullanılan sesli harfi, é’yi kullanmadan yazdığı ve Cemal Yardımcı’nın yine hiç “e” harfi kullanmadan Türkçeleştirdiği La Disparition (Kayboluş) romanı ile farklı teknik sınırlamalar altında yapıtlar veren Perec, Uyuyan Adam romanıyla artık biçimsel değil, roman özelinde kurgusal ve insan yaşayışı özelinde varoluşsal bir cüret gösterir. Tek bir diyalog dahi içermeyen roman, temelde tersinir bir varoluşun imkânlarını sorgulamaktadır. Kafka’nın,

“Evinden çıkman gerekmek. Masandan kalkma ve dinle. Hatta dinleme, yalnızca bekle. Hatta bekleme bile, kesinlikle sessiz ve yalnız ol. Dünya, maskesini düşüresin diye, gelip kendini sunacaktır sana, başka türlü olamaz; kendinden geçmiş bir halde eğilecektir önünde.” sözleriyle başlayan roman; gündelik yaşam, dünya, varoluş, zaman kavramı ve hissetmek üzerine adeta sessizlik zırhıyla örülmüş bir çığlık misali çarpar gerçekliğin duvarlarına. Tıpkı Gregor Samsa’nın bir sabah çirkin bir böceğe dönüşmesiyle sonuçlanan fiziksel metamorfozu gibi, Uyuyan Adam da şiddetli bir algısal kırılma ile uyanır bir sınav sabahına. Ve böylece başlar eylemsizliğin, durağanlığın, hissizliğin, zamansızlığın, olmayışın hükümdarlığı.

“Yaşamanın, harekete geçmenin, bir şey yapmanın pek sana göre olmadığını hissediyorsun; sadece sürüp gitmek istiyorsun, sadece bekleyişi ve unutuşu istiyorsun.” (sy. 20)

Durağan, eylemsiz, dalgalanmayan, tekdüze bir yaşantı kurma çabası içerisinde Uyuyan Adam, fiziksel bir maddenin hem parçacık, hem dalga teorilerine uyması, dolayısıyla dalgalanmayan bir maddenin fiziksel varoluşundan da söz edilemeyeceği gerçeğini yadsıyarak, adeta tersinir bir varoluşu kurma iddiasında bulunur.

“Gerçeği yükseltmeye gücü yetmeyen düşünce, onu yansıtmakta karar kılar.” der Albert Camus Sisifos Söyleni’nde. Oysa Perec, zayıflıktan doğan edilgen bir kabulü değil, iradi olarak yaratılmış bir karşıt gerçekliği kurar romanında. Yer yer Camus’nün “uyumsuz insanı”na da yaklaşır.

un-homme-qui-fume-la-cigaretteBir yandan,

“Uyumsuz insan böylece olası, yıkıcı ve donmuş, saydam ve sınırlı bir evren görür, bu evrende hiçbir olasılık yoktur, ama her şey verilmiştir, bu evren aşıldı mı, yıkılış ve hiçlik başlar. O zaman uyumsuz insan, böyle bir evrende yaşamaya ve ondan gücünü, umut etmenin yadsınmasını, avuntusuz bir yaşamın yılmaz tanıklığını çıkarmaya karar verebilir.” derken Camus, diğer yandan uyumsuz insanın deterministik evrenine hareketsizlik (eylemsizlik)ilkesiyle müdahalede bulunur Perec:

“Umut etmeyi, girişimde bulunmayı, başarmayı, diretmeyi unutmalısın.” (sy. 42)

Yükselmeye çalıştığı algısal boyutu ise şöyle tanımlar:

“ Yalnızsın. Yalnız bir adam gibi yürümeyi, aylak aylak dolaşmayı, sürtmeyi, bakmadan görmeyi, görmeden bakmayı öğreniyorsun. Saydamlığı, hareketsizliği, varolmayışı öğreniyorsun.” (sy.42)

Kendini olasılıkların karmaşasından, gündelik yaşamın bağlamlarından, toplumsal ilişkiler bütününden kurtarmaya, bir nevi “özgürleştirmeye” çalışan Uyuyan Adam, toplumsal varoluşun boğucu dehşetinden bahsederken şöyle der:

“… Keşke insan türüne ait olmak, o dayanılmaz ve sağır edici gürültüyü de beraberinde getirmeseydi; keşke hayvanlar âleminden çıkıp aşılan o birkaç gülünç adımın bedeli , sözcüklerin, büyük tasarıların, büyük atılımların o dinmek bilmeyen hazımsızlığı olmasaydı!

Yaşam denen bu kazan, bu fırın, bu ızgara, bu milyarlarca uyarı, kışkırtma, tembih, coşkunluk, bu bitmek bilmeyen baskı ortamı, bu sonsuz üretme, ezme, yutma, engelleri aşma, durmadan ve yeniden baştan başlama makinesi, senin değersiz varoluşunun her gününü, her saatini yönetmek isteyen bu yumuşak dehşet.”(sy. 32)

Heidegger’in “Belirlilikten yoksun ve hepimizden oluşan “herkes” alanı, insana günlük varoluş biçimini dikte eder.” savına karşı şiarı yine eylemsizlik üzerinden kurar Perec:

“Hayır. Sen, yapboz oyunun eksik parçası olmayı yeğliyorsun. Tasını tarağını topluyorsun. Şansını hiç denemiyor, hiçbir işe hiçbir umut bağlamıyorsun.

Çare nedir diye sormayacaksın. Kendi yolunda yürüyüp gidecek, ağaçlara, taşlara, suya, göğe, çehrene, bulutlara, tavanlara, boşluğa bakacaksın.” (sy. 34)

Mutsuz değildir Uyuyan Adam, keza mutlu da. Peki güçlü müdür? Bir acıya göğüs germek, dayanmakla; o acıyı hissetmemek bir midir? Bir insan, varoluşun sancısını duyumsamıyorsa, bu ulaşılmazlık onu güçlü mü, yoksa duyarsız mı yapar? Örneğin biyolojik olarak dilinde tat almaçları fazla olan bir insanın, acı tadı çok daha derinlemesine hissediyor oluşu onun bir zayıflığı mıdır? Yazar Jean Paul Richter tarafından literatüre kazandırılan “Weltschmerz” (Dünya acısı) kavramı bu noktada çözümlemeyi kolaylaştıran bir işlev yüklenir. Eski zamanda hayatın gerçekliğiyle insani düşlerin örtüşmemesi sonucu ortaya çıkan tatminsizlik olarak belirtilen “weltschmerz”, modern zamanda dünyayı çepeçevre sarıp sarmalayan bir acı olarak tasavvur edilir. Nasıl ki dilimizdeki tat almaçları insandan insana farklılık gösterir, acıyı duyumsama hassasiyeti de yine insandan insana değişir. Dünyada sürekli bir acı mevcuttur ve kimileri bu acıyı kendi yaşantılarından ortaya çıkmış olmasa bile duyumsayabilir, uzak coğrafyaların acılarını kendi içlerinde farkına varmaksızın hissedebilirler. Oysa Georges Perec, Uyuyan Adam’ı, salt gündelik yaşantının hezeyanlarından değil, weltschmerz olarak adlandırılabilecek bir acıdan dahi azade kılar.

“Gri rengin üzerinde hiçbir boğucu his uyandırmadığı gri adam. Duyarsız değil, yansız.

Artık sen dünyanın adsız efendisisin, tarihin üzerinde artık etki yapmadığı kişisin, yağmurun yağdığını artık hissetmeyen, gecenin gelişini artık görmeyen kişisin.” (sy. 67)

Peki mümkün müdür gündelik dinamiklerden, insandan, zamandan, hissetmekten, acıdan, umuttan, inişlerden ve çıkışlardan bağımsız bir özgürlük? İnsan, muktedir midir böylesi bir varoluşa? Perec’in cevabı romanında saklı, peki bizim cevaplarımız?

Görkem Şahinkaya – edebiyathaber.net (13 Aralık 2013)

gauguin72“İnsanı yalnızca cinsiyetiyle kavrayan, “kızlı-erkekli” diyerek ‘ayırıcı’ bakışını dayatan anlayışa karşı “erotizmin” öykülendiği bir kolektif hazırlamak üzere yola çıkıldı.”

Reyhan Yıldırım, Zeynep Sönmez, Senem Dere, Berna Özpınar, Arzu Eylem ve Onur Çalı’yı bir araya getiren yazı kurulu bu akışta, doğallıkla oluştu. Sohbetlerin sonucunda “öyküler için kısıtlayıcı bir çerçeve çizilmesin” sonucu çıktı. Genel anlamda en önemli beklentinin nitelik olması gerektiği, öykülerin dil, kurgu ve işçilik açısından değerlendirilmesinin doğru olacağı konuşuldu. “İçerik ve biçim bütünlüklü olursa edebiyata güzel bir eser de bırakmış oluruz,” diye düşünülerek heyecan duyuldu.

Yazar, erotizmin kendi dünyasındaki yansımasını istediği şekilde işleyebilir ancak “öykünün dumanı üstünde tütüyorsa, yeni yazılmışsa, seçkiye özelse ne güzel olur” diye akıllardan geçti ve geçmekle kalmayıp daha evvel bir yerde yayınlanmış öykülere yüz verilmeyeceği karara bağlandı. Bu seçkiye emek verecek yazarlar zaten “insani değerleri gözetir, cinsiyetçi, ayrımcı söylemler kullanmaz, bunu belirtmeye gerek bile yok, değil mi?” dendi. İsyan ettiğimiz anlayışa benzemeyiz ki biz, diyerek, beklentinin yönü umuda çevrildi.

Dosyanın oluşum süreci için yöntem olarak şunlar önerildi;

1- Öyküler editörün e-posta adresine (arzueylemm@gmail.com ) gönderilsin.

2- Kurulun düşüncesi ve editörün kararıyla beraber seçki oluşturulsun ve dosya haline gelsin.

3- Öyküleriyle katılmak isteyenler için son başvuru tarihi 1 Ocak 2014 olsun. Dosya oluşurken bir yandan da yayınevleriyle görüşmeler yapılsın…

edebiyathaber.net (13 Aralık 2013)

kadikoy-de-kitap-gunleri-basladi-5419209_400“72 yayınevinin ve birçok yazarın aralarında bulunduğu ve bu yıl yedincisi düzenlenen Kadıköy Kitap Günleri başladı.”

Okuyucuların yoğun ilgi gösterdiği Kadıköy Belediyesi tarafından düzenlenen kitap günlerinde yayınevleri tarafından belediyeye bağışlanan kitaplar Anadolu’da ihtiyacı olan kütüphanelere gönderilecek. Gazeteci- Yazar Hıfzı Topuz’un onur konuğu olduğu kitap günlerinde, 72 yayınevi ve kitapları okuyucusuyla buluştu.

Caddebostan Kültür Merkezi’nde devam eden Kitap Günleri’nin açılış kokteylinde konuşan Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk: “Her geçen yıl daha fasla katılım oluyor. Çünkü Kadıköy yazarın, çizerin, sanatçının çok yoğun olduğu bir bölge. Burada düzenlenen kitap günlerinde yazarlar, çizerler, sanatçılar okuyucularıyla, hayranlarıyla bir araya geliyor, mutlu oluyor. Gelen okuyucular okudukları kitapların yazarlarıyla birebir buluşma imkanı sağlanıyor” dedi. Öztürk tarafından Kitap Günleri’nin onur konuğuu Hıfzı Topuz’a da plaket verildi.

İlber Ortaylı, Mustafa Mutlu, Sunay Akın, Ümit Zileli, karikatürist Selçuk Erdem, Ahmet Ümit, Eren Erdem, Üstün Dökmen, Barış Terkoğlu, Barış Pehlivan, Nazlıcan Özkan, Hande Kazanova, Yasemin Soysal, Can Bonomo, Yalçın Çakır, Arife Kalander, Mine Kırıkkanat, Erdal Sarızeybek, Doğan Cüceloğlu, Prof.Dr.Mehmet Bora Perinçek, Arda Odabaşı, Hakan Bıçakçı, Miyase İlknur, Mine Söğüt, Nur İçözü, Buket Uzuner, Orhan Bursalı, Fügeh Ünal Şen, Hakan Bayrakçı ve Timur Soykan gibi isimleri ağırlayan Kitap Günleri 15 Aralık’a kadar devam edecek.

 edebiyathaber.net (13 Aralık 2013)

17-39B7-4183-CDBA“Kitabı okuyup bitirdiğimde insanın da aslında kurulan ve kurulduğu sürece tıkır tıkır işleyen bir makine olduğunu düşündüm. Doğduğumuz, yaşadığımız ve öldüğümüz düşünüldüğünde; bizim de on dokuzuncu asır Almanya’sında üretilen ve bir dizi hareketi yapabilen bir otomaton ördekten ne farkımız var?”

Hayatınızın size özgü bir akışı olduğunu mu düşünüyorsunuz? Hikâyenizin varoluşumuzdan bu yana anlatılan diğer hikâyelerden farkı ne? Geçmişin kurgusunu anın kurgusundan bütünüyle ayırmak sizce de çok cesurca değil mi?

Bu soruları zihnime düşüren Peter Carey’in “Gözyaşının Kimyası” adlı son romanı oldu. Farklı hayatların “ortak” kurgusunda sizin de sorular sormanızı sağlayacak olan kitap bilincinize tehlikeli bir yolculuk vaat ediyor.

Swinburne Müzesi’nin ilk kadın horolojisti olan Catherine Gehrig’in on üç yıl boyunca ‘yasak aşk’ yaşadığı iş arkadaşı Matthew Tindall’ın ani ölümü ile başlıyor hikâye.

Catherine bir sır gibi sakladığı sevgilisinin ölümüyle derin bir boşluğa sürükleniyor.

Gizli aşkının yasını iç dünyasının yalnızlığında tutmaya çalışırken Henry Bradling’in hikâyesi çıkıyor karşısına. Zamanı ölçen tüm aletleri ve kurmalı motorları avucunun içi gibi bilen Catherine’e verilen yeni görev, 1854 yılında Karslruhe’de özel olarak tasarlanmış bir otomatonun yeniden çalışır hale getirilmesi oluyor. Bu otomaton, Henry Brandlig’in bronşit hastası oğlu Percy için yaptırdığı bir ‘ördek’ otomatonu. Bu aletin yapımı için verilen sandıklardan çıkan defterlerde Henry Brandlig, İngiltere’den Karslruhe’ye uzanan yolculuğunu ve ördek otomatonun yapımı için verdiği çabayı anlatıyor.

Catherine ve Henry karakterlerinin zihnimizde şekillenmesini sağlayan unsurlar Carey tarafından ustaca tasarlanmış. Carey’in kurgusundaki ustalık farklı çağlarda yaşayan iki karakterin tekil ve çoğul anlatımlarıyla ortaya çıkıyor. Catherine’nin iç monologlarıyla anlamaya çalıştığımız ‘çaba’ aynı zamanda Henry’nin günlükleri yoluyla bize aktarılmakta. Carey kimi zamanda iki anlatıcıyı ortak bir metinde buluşturarak çoğul bir anlatıma erişmiş.

Catherine’nin bir kadın olarak konumlanışı çağımızın ‘sıradan’ anlayışıyla örtüşmekte ancak ‘antik horoloji’ söz konusu olduğunda ister istemez karakterin sıradışılığı ortaya çıkıyor. Bu sıradışılığın mesleki özelliklerinden geldiğini Catherine bir monologunda şöyle ifade etmekte;

“Kimseye ayrımcılık yapmadığımız konusunda ısrarcı davransak da içten içe kalıplaşmış yargıların doğruluğuna inanırdık. Mesela bir horolojist, güzel bacaklı, genç bir kadın olamazdı; onun sınıfın inek öğrencisi gibi davranması, kısa boylu ve sarı saçlı olması, temkinli ve biraz garip davranması, göz teması kurmakta zorlanması daha uygundu.”

Catherine’nin algısında, kurulduğu zaman tıkır tıkır işleyen makinelerin yeri oldukça büyük. Zembereklerin ve yayların arasında geçirdiği günler kişiliğini belirlemiş, kendisini bir makine olarak tanımlamasına yol açmıştır;

 “Ne benim esrarı, ruhlarla açıklayacak vaktim vardı ne de Matthew’un. Çünkü bizler merak duygusunu ve Vermeer ile Monet’ye hayranlığını yitirmeyen karmaşık, kimyasal makinelerdik. Bedeni tuzlu suda yüzen, batan güneşin karşısında coşku duyan makineler.

Peter-Carey-190-2Catherine bir sırrın kendisini yalnızlaştırdığını ve müzelerin sırların saklandığı mekânlar olduğunu anladığında, Henry’nin hikâyesiyle kendi hikâyesini bağdaştırmaya başlayacak ve müzelerde saklanan büyük sırların koruyucusu olmaktan çıkarak Henry’nin umudunun ortağı olacaktır. Catherine’nin yalnızlığı Henry’nin süzgecinden geçerek sadeleşecek ve Henry’nin asırlar önce planladığı ördek otomatonun yeniden yapım süreci ortak bir ruhun farklı çağlardaki çabasına dönüşecektir.

Carey, Henry’nin defterleri üzerinden oldukça etkileyici doğa tasvirleri yapmakta ve okuyucuyu farklı bir çağın doğasına davet etmektedir. Okuyucu, Henry’nin uzun yıllar önce oğlunu kurtarmak için düştüğü bu duygusal yolculuğun çağımızda bir ‘mekanik algıya’ terk edildiğini görecektir.

Gözyaşlarımızın kimyası değişmiş midir? Duygularımızın bıraktığı gözyaşları ile gözlerimizi nemli tutmak için ürettiğimiz gözyaşları farklı mı? Hüzünlerimizin veya sevinçlerimizin mekanik bir algıya terk edildiğini söylemek için çok mu erken? Kitabı okuyup bitirdiğimde insanın da aslında kurulan ve kurulduğu sürece tıkır tıkır işleyen bir makine olduğunu düşündüm. Doğduğumuz, yaşadığımız ve öldüğümüz düşünüldüğünde; bizim de on dokuzuncu asır Almanya’sında üretilen ve bir dizi hareketi yapabilen bir otomaton ördekten ne farkımız var?

Carey herkesin aynılaştığı dünyamıza bu kitabı armağan etmiştir. Gözyaşının kimyası gözyaşlarımızın kimyasıdır. Bu kitabı okuyun. Mekanik bir aletin yeniden yapım süreci mahremiyetinizi sorgulayacak ve anlatılan hikâyenin kendi hikâyelerinize nasıl uzandığını göreceksiniz. Sorularınıza cevap bulabileceğinizi söyleyemem ama kendinize yeni sorular soracağınıza eminim.

 “Descartes tüm hayvanların otomaton olduğunu söylemişti. Eminim ki aynı şeyin insanlar için de geçerli olduğunu söylemediyse, tek sebebi işkence görmekten korkmasıydı”

*Peter Carey’i tanıyor musunuz?

Avustralyalı yazar Peter Carey Melbourne doğumlu bir Newyork sakini. Booker Ödülü’nü iki kere kazanan sayılı yazarlardan. Gençliğinde geçirdiği bir trafik kazası sonrasında kimya eğitimini yarıda bırakarak reklamcılık sektörüne dâhil olmuş. Edebi altyapısını James Joyce, Samuel Beckett, Franz Kafka ve William Faulkner okumalarının oluşturduğu biliniyor. Eserleri arasında “Oscar and Lucinda” adlı romanı öne çıkmıştır.

 Uğur Okman – edebiyathaber.net (13 Aralık 2013)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z