Masthead header

Can Dündar: “Sadece öldürülen âşıklar yaşar. Aşkta ölümle yaşam arasında ters orantı var.”

Değişen zaman hiçbir şeyin aslına sadık kalmasını istemiyor; tanıdık duyguların hepsi artık yabancı! Bundan yirmi yıl önce, henüz cep telefonu denen meret elimize düşmemişken nasıl buluşuyorduk sevgiliyle? Nasıl buluyorduk birbirimizi? Ve sevişmek, sevmekten gelmiyor muydu öteden beri? Dizilerden mi öğrenir olduk sevmenin hallerini?…

Can Dündar’ın yeni kitabı Aşka Veda, değişen dünyanın biçim bozumuna uğrattığı kadın-erkek ilişkilerine mercek tutuyor. Beş bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde Can Dündar;  edebiyatta aşkı, yalnızlığı, özlem duygusunu, yazar ve şairlerin aşk anlayışını anlatıyor. “Ey Aşk, Sen Nelere Kadirsin” adlı ikinci bölüm ise adından da anlaşılacağı gibi eşine az rastlanır sevda öyküleri açığa çıkıyor: Sırrı Sakık’ın Kürt davasını hiçe sayan tutkusu, Aziz Nesin’in yaşlı genç, tüm sevgililerine yazdığı ama bir türlü yollayamadığı mektuplar, İzmirli bir kızın Mardinli bir Kürt gence duyduğu karşılıksız aşk ve bir delikanlının vitrin mankenine olan imkansız aşkı…
 
“Kadın / Erkek, Bizim Kadınlarımız ve Erkeklerimiz” adlı bölüm, hem kadın ve erkeklerin farklı doğalarına dair saptama ve gözlemleri, hem popüler kültürün yarattığı isimleri (İbrahim Tatlıses, Fatmagül, Seğer Ağa, Hülya Avşar) hem de Nazım Hikmet gibi yakın tarihten önemli isimlere dair anekdotlar ışığında, Türk milletinin kadın-erkek ilişkisi tipolojisi üzerine değerlendirmeleri barındırıyor. Değişen kültür, aşınan feodal dünyanın getirdiği absürtlükler, bir kan kaybeden bir cevvalleşen maço kültür ve bunun cinsel ilişkilerde yola açtığı tuhaf tezahürler, bu bölümde işlenen temalardan bazıları.
 
“Aşkın Dünü Bugünü” adlı bölümdeyse yazarın mensubu olduğu 70’ler ile günümüzün aşk ve cinsellik anlayışı karşılaştırılıyor: Ana tema, ilişkilerin serbestleşmesi ama şefkatsiz şehvetin yol açtığı ciddi sorunlar. Eskiden cinsellik bir tabuydu, oysa bugün her yerde, elimizin altında ama insanlar, gençler hiç de mutlu değil. Çünkü aşk, her alanda kendini gösteren piyasa ekonomisinin etkisiyle büyük yara aldı. Günümüzde, her an değişen modaya koşut olarak, erkek ve kadın tipleri de sürekli değişim halinde, bu nedenle “vitrin” öne çıktı. Oysa eskiden, kadın ve erkek ilişkisi toplumun ve geleneklerin baskısı altındaydı ama, belki hayal gücünün de etkisiyle daha sıcak, daha gerçek duyguları yaşamak da mümkündü.
 
Son bölüm; “Piyasanın Güdümündeki Eros”. Vitrinin, görüntünün, imajın en önemli mesele haline geldiği günümüzde Eros’un ve aşkın giderek piyasa ekonomisinin emrine girmesi anlatılıyor. Bunun sonucu olarak, genç nüfusta patlayan imaj çılgınlığı, seks saplantısı, sadakatin, sevdanın giderek geri plana itilmesi, elbise değiştirir gibi sevgili değiştirmek  temaları bu bölümde işleniyor. Evlilik kurumunun bitmek bilmeyen artçı sarsıntılarına da bu bölümde değiniliyor.
 
Maço kültürü, feodal toplum yapısı, şiddet, tecavüz ve hepsinin karşısında can çekişen Eros… Can Dündar, her ne kadar merhametli bir dille anlatmak istese de Aşka Veda, şimdiye dek yazılmış en güçlü protesto kitaplarından biri olarak zihinlere kazınacak!
 
CAN DÜNDAR

16 Haziran 1961’de Ankara’da doğdu. 1982’de AÜ, SBF Basın- Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. 1986’da İngiltere’de London School of Journalism’i bitirdi. 1988’de, ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nde Siyaset Bilimi dalında yüksek lisansını tamamladı. 1996’da aynı bölümde doktora derecesi aldı. 1979 yılından beri gazetecilik, belgesel yapımcılığı, TV programcılığı yaptı. 2001 yılından beri Milliyet gazetesinde köşe yazıları yazıyor. Kitapları: Demirkırat (M.A. Birand ve B. Çaplı’yla birlikte, 1991), Sarı Zeybek (1994), 12 Mart: İhtilalin Pençesinde Demokrasi, (M.A. Birand ve B. Çaplı’yla birlikte, 1994), Gölgedekiler (1995), Hayata ve Siyasete Dair (1995), Yağmurdan Sonra (1996), Ergenekon (Celal Kazdağlı’yla birlikte, 1997), Yârim Haziran (1998), Benim Gençliğim (1999), Köy Enstitüleri (2000), Nereye? (2001), Yaveri Atatürk’ü Anlatıyor: Salih Bozok’un Anıları (2001), Uzaklar (2002), Yükselen Bir Deniz (2002), Savaşta ne Yaptın Baba? (2003), Bir Yaşam İksiri: Dr. Nejat F. Eczacıbaşı (2003), Mustafa Kemal Aramızda, (Ülkem Özge Sevgilier’le birlikte, 2003), Büyülü Fener (2003), Duvar (Ege Dündar’la birlikte, 2003), Yıldızlar (2004), Sedat Alp: İlk Türk Hititoloğun Yaşam Öyküsü, (Fatma Sevinç’le birlikte (2004), Kırmızı Bisiklet (2005), Nâzım (2005), İlk Durak-İETT, (Nebil Özgentürk’le birlikte, 2005), Özel Arşivinden Belgeler ve Anılarıyla Vehbi Koç I. (2006), Yüzyılın Aşkları (2006), Karaoğlan, (Rıdvan Akar’la birlikte, 2006), İsmet Paşa, (Bülent Çaplı’yla birlikte, 2006), Yakamdaki Yüzler (2007), Ecevit ve Gizli Arşivi (Rıdvan Akar’la birlikte, 2008), Ben Böyle Veda Etmeliyim: İsmail Cem (2008), Özel Arşivinden Belgeler ve Anılarıyla Vehbi Koç II. (2008), Mustafa (2009), Anka Kuşu (2009), Lüsyen (2010), Canım Erdalım Sevgili Babacığım (2011).
 
edebiyathaber.net (17 Mayıs 2012)

E-kitap mı yoksa kağıt kitap mı?

Kitapların dijital dönüşümü okuma alışkanlıklarını değiştirirken, elektronik kitap okuyucular teknolojinin tüm nimetlerini kitapseverlere sunuyor.
 
Son 6 yılda Anadolu'da 5000'in üzerinde kitapçının kapandığı, okuma oranlarının TV izleme oranının 10'da birinden de düşük olduğu güzel ülkemde e-kitap okuyucuların neden diğer ülkelere göre yeterince popüler olamadığını anlamak çok da zor değil sanırım. Ama olsun en azından o da ne diye sormuyor artık çoğu insan, bu da bir gelişmedir.
 
Amazon Kindle'ı çıkardığı 2007 yılından beri e-kitaplar dünya genelinde popüler olmaya başladı. Öncesinde internetten indirip bilgisayar ekranından okumak ne kadar eziyetliyse, Kindle ve sonrasında Nook (Barnes&Noodles'ın E-kitap okuyucusu) ve Sony'nin okuyucuları ile yeni bir çağ başladı. En çok 20'lik gençlerin ilgisini çekeceği düşünülürken 50 yaş üstü gençler talepleriyle herkesi şaşırttı. Neden mi? Gelin birlikte avantaj ve dezavantajlarını inceleyip görelim.
 
Kitap başkadır, hele o kokusu yok mu? Okumayı seven her birey okuduğu kitapla bütünleşir, rafından eksiltmeye kıyamaz, parçası haline gelir. Kitapçı gezmenin sağladığı keyfi bilmiyorum başka hangi dükkan verebilir insana… Sahafa girince kokudan sarhoş olmamak işten bile değildir. Fakat tüm bu güzellikler bir yana dursun e-kitabın sunduklarını da es geçmek haksızlık olur.
 
50 yaş üstü gençlerin e-kitap heyecanının başlıca sebebi bozulmaya başlayan gözlerinin kitapların küçücük fontlarında çok yoruluyor olmasıydı. E-kitabın fontlarını isteğe göre ayarlama özelliği birçok insanın gözlerini kurtardı ve bu da kendi aralarında popülaritesini yaymalarına olanak sağladı. Hala tabletleri özelikle de Ipad'ı e-kitap okuyucu olarak gören ve tablet varken ekstra bir masrafa ne gerek var diye düşünen insanlar çok olsa da e-kitap okuyucuların basılı bir kitapmışçasına göz yormama özelliği ile tabletler yarışamıyor. E-mürekkep denen teknoloji ile ışığı ortama göre ayarlayarak normal bir kitaba yakın görüntü elde ediyor ve gözleri tabletlerdeki LCD kadar yormaktan kaçınıyorsunuz.
 
Evinizde yer tutan yüzlerce kitabı tek bir cihaz içersinde saklayabilir, tamamen gerçek bir kitap deneyimi yaşayabilmeniz için üretilmiş bazı modellerle üzerine kendi el yazınızla not bile alabilirsiniz. Bir diğer avantajı çevreci olması, binlerce kitabı basmak için kullanılan kağıdı düşünecek olursak e-kitap fikrine çevrecilik ödülü verilmesi düşünülebilir.
 
Seyahat sırasında kocaman kitapları taşımak yerine tek bir cihazı yanınıza almak ve aynı cihazla müzik dinlemek bence e-kitap okuyucuları vazgeçilmez yapan bir diğer özellik. Fakat tabii özellikle ülkemizde teknolojik olan her üründe olduğu gibi fiyatların insanları olumsuz etkilememesi pek mümkün değil gibi duruyor. Her şeyin dijital ortama taşındığı günümüzde yavaş yavaş kitapları da dijitale taşısak fena olmaz diyorum fakat okuma oranları bu kadar düşükken insanlar nasıl okursa okusun ama yeter ki "okusun" demekten de kendimi alamıyorum

Gülfem Akten – teknokulis.com (17 Mayıs 2012)

Bergman, Sema Kaygusuz, Cahit Koytak ve blues…

Uzun zamandır her yere benle birlikte giden, hiç bitmesini istemediğim bir kitap var yanımda. Agora Kitaplığı’nın eşsiz sinema dizisinden Ingmar Bergman’ın Sinematografi İnsan Yüzüdür bu kitap.
 
Bu çağın ne kadar büyülü olduğunu da hatırlatıyor bana. Küçüklüğümde bir filmi gördüğümde bir daha izleyebilmek ne kadar zordu, ne kadar çaba isterdi, onu düşündürüyor. Oysa şimdi her satırda bir Bergman filmine gidebiliyorum odamda. Küçük bir arşiv her şeye yetiyor.
 
Biz kışın sadece, sabah sekiz buçuktan öğleden sonra iki buçuğa kadar gün ışığı görürüz. Kuzeyin buradan birkaç saatlik uzak bölgelerinde insanlar günü karanlıkta geçirirler. Gün ışığı diye bir şey görmezler. Ben kış aylarından nefret ederim. Kışın Stockholm’u hiç sevmem.
 
Aynadaki Gibi, Sessizlik, Yedinci Mühür, Yaban Çilekleri ve şimdi de Monika’yla Bir Yaz. Ve tabii Harriet Andersson ve yine kitaba dönüyorum:
 
“Kural olarak yabancı politikayı umursamam, fakat gazetelerde çıkan Ruslar ve Çinlilerle ilgili son okuduğum şeyden sonra Rusların korktuğu ulusun Amerikalılar değil, Çinliler olduğunu keşfettim. Çinliler bir atom savaşını pekâlâ başlatabilecek kadar yol almış durumdalar.
 
Bütün bunları okuduktan sonra da bende korkunç bir ruh hâli oluştu.”
 
Ne kadar iyi Sema Kaygusuz
 
Bora, Mudanya sahilinde amaçsızca gezinirken, yarısı kuma gömülmüş bir konyak şişesi bulur. Şişenin kapak kısmı yosunlaşmış, üstüne bir dizi minik midye yapışmıştır. İçinde bir not vardır. Yana yatık özenli bir el yazısıyla yazılmış bir çağrı mektubudur bu.
 
Yük trenlerinin kaçak yolcuları yazıyor tarihi bazen Amerika’da. Ve bir mızıka yetiyor her şeyi anlatmaya.
 
Ne demişti Lead Belly:
 
“Yoksul Howard öldü gitti;
Ben burada, onun şarkısını söylemek için kaldım.”
 
Sahnede ölen o eşsiz müzisyeni, Charlie Mingus’u dinliyorum şimdi.
 
Nehrin üzerinde bir baraka, köşeye çökmüş bir adam.
 
Yağmur yavaş yavaş düşüyor sulara. Odayı ikiye bölen ipte çamaşırlar; bir kadın giriyor odaya, kucağında ağlayan bir çocuk. Ayak sesleri duyuluyor, sonra bir misafir geliyor. köşedeki adamın yanına gidiyor, oturuyor, cebinden bir mızıka çıkarıyor. Ve başlıyor çalmaya.
 
çocuk susuyor, yoksul parmaklar canlanıyor, yağmur hızlanıyor…
 
Cahit Koytak’ın dizeleriyle yaşarken böyle görüntüler geliyor gözümün önüne.
 
Yük trenlerinde doğan
Siyah bir çocuktur blues,
Yük trenlerinde doğan
Siyah bir velet
Siyah bir velet…
 
Büyük bir yolculuğa çıkartıyor Cahit Koytak Cazın Irmakları’nda bizi, önce Mississippi’de bir barakaya bırakıyor, sonra New Orleans’ta Duke Ellington, Parker, Hooker, Miles ve daha yüzlercesiyle buluşturuyor.
 
Ve kendinizi müziğe öyle bir kaptırıyorsunuz ki; o yoksul barakadan çıkmak bile istemiyorsunuz.
 
Kim ne derse desin, matrak bir dahiydi
Bu Charlie Mingus denen
o… çocuğu;
umulmadık anlarda gamdan gama geçer,
ona esin taşıyan melekleri bile
şaşırtırdı, eşşoğlusu.
 
Cahit Koytak’ın Cazın Irmakları alıp götürüyor sizi:
 
Yasalara göre kölelikten kurtulduk
Kurtulmasına, ama
Dikenli tellere dikkat, Edi,
Gözle görülmeyen 
Dikenli tellere dikkat!
 
Kaynak: t24.com.tr (17 Mayıs 2012)

Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü’ne, Mathias Énard layık görüldü

Notre Dame de Sion Fransız Lisesi ve Notre Dame de Sion'lular Derneği tarafından bu yıl 4.sü düzenlenen Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü'ne, "Savaşları, Kralları ve Filleri Anlat Onlara" adlı romanıyla Mathias Énard layık görüldü.

Ödül töreni Fransa’nın Türkiye Büyükelçisi Laurent Bili’nin himayesinde dün akşam İstanbul’daki Fransız Sarayı’nda yapıldı.
 
Birincilik Ödülünü Fransa'nın Türkiye Büyükelçisi Laurent Bili'nin elinden jüriye teşekkür ederek alan Mathias Enard çevirinin başarısına da dikkat çekerek; "Çevirisiyle eseri daha da kıymetli hale getirdi" sözleriyle Aysel Bora'yı övdü.
 
Büyükelçi Laurent Bili de Birincilik Ödülünü takdim ettiği Enard'a şu sözlerle seslendi:
 
"Eserinizde; Michelangelo’nun 1506’da, Sultan II. Bayezid’in Haliç’te bir köprü yapımı siparişini karşılamak üzere İstanbul’a gidişini düşlüyorsunuz. Burada, Bab-ı Âli ile Batı arasındaki paylaşımın tüm zenginliğini ve de tüm karmaşıklığını sezmek olanaklı.
 
Romanınızda Michelangelo, Leonardo’yu aşmak ister ve yeteneği sayesinde padişahın takdirini ve büyük Osmanlı şairi Mesihi’nin de dostluğunu kazanır. Bu, aynı bizim de başka bir dünyayla tanışmak üzere gidip bir yere bağlandığımızda ve artık o diyâr bizim bir parçamız haline geldiğinde yaşadığımız gibi, fısıldaşmalar, şaşkınlıklar ve tereddütlerle dolu bir yolculuktur.  
 
Ömürleri boyunca hem Fransa’nın tadını, aksanını ve orayı tanıma isteğini hem de  Frankofon olsun ya da olmasın, başka kültürleri keşfetme isteğini içlerinde yaşayacak olan liseli gençlere kalacak olan da, aynı bu diğerinden bir parçadır. Burada; onların öğretmenlerine ve iki ülke arasında yüzyıldır var olan uyumu aralıksız gayretleriyle yaşatan ve geliştiren herkese teşekkür  borçluyuz."
 
Mansiyon ödülünü ise Fransa’nın İstanbul Başkonsolosu Hervé Magro'nun elinden Jean Louis Fournier katılamadığı için yayıncısı Yapı Kredi Kültür-Sanat Yayıncılık Genel Müdürü Tülay Güngen aldı. Magro, çeviri mansiyon ödülünü ise Aslı Genç'e sundu.Jüriye teşekkür plaketlerini ise, Beyoğlu Kaymakamı Mehmet Öykü ve NDS’lular Derneği Başkanı Lale Murtezaoğlu birlikte sundular.
 
NDS Fransız Lisesi Müdürü Yann de Lansalut açış konuşmasında törenin yüksek himayelerinde Fransız Sarayı’nda gerçekleşmesine imkan verdikleri için Bili ve Magro’ya teşekkür ederek; “Bu yaklaşımınız, yazarlara ve edebiyata duyduğunuz yakınlığın güçlü bir kanıtı, Büyükelçiliğin, Başkonsolosluğun ve çeşitli Dernek ile Enstitülerin sanat ve kültüre olan desteğinin bir simgesidir.” dedi.
 
Projenin her aşamasında beraber çalıştığı dernek yönetimine, Edebiyat Ödülü’nün Genel Sekreterliğini üstlenen ve iletişimi sağlayan Mireille Sadege’e, bu projeye katılan Can Yayınları ve Yapı Kredi Yayınları ile jüriye de teşekkür eden Lansalut; “Bu ödül Fransızca konuşulan ülkeler ile Türkiye arasındaki kültür alışverişine katkıda bulunmayı, yeni yazarların geniş bir okur kitlesiyle buluşmasını sağlamayı amaçlamaktadır. Bununla birlikte okuma mutluluğunu paylaşmayı, bilgi birikimini çoğaltmayı, görüş ufkumuzu genişletmeyi, başka düşüncelere açık olmayı sağlayan bir “zamanı yararlı kullanma fırsatı” da yaratılmış olacaktır.” diyerek salonu selamladı.
 
Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü, Frankofon ülkeler ve Türkiye arasındaki kültürel diyaloğu güçlendirmek amacıyla, dönüşümlü olarak bir yıl Türkçe yazılan, diğer yıl Fransızca yazılıp Türkçeye çevrilen eserlere veriliyor. Bu sene ödül alan Énard’ın “Savaşları, Kralları ve Filleri Anlat Onlara” isimli kitabı, Can Yayınları tarafından yayımlandı, Fransızcadan Türkçeye Aysel Bora tarafından çevrildi. Mansiyon alan Fournier’n “Nereye Gidiyoruz Baba?” adlı anlatı kitabı ise, Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlandı. Fransızca’dan Türkçeye Aslı Genç tarafından çevrildi.
 
Mathias Énard Kimdir?
 
Sultan II. Bayezid’in daveti üzerine Michelangelo’nun İstanbul’a gelişini konu edinen romanıyla büyük ilgi gören, edebiyat dünyasının önemli ödüllerinden Goncourt des Lycéens’i kazanan Fransız yazar, 1972’de Fransa’da doğdu. Doğu Dilleri Enstitüsü’nde Arapça ve Farsça eğitimi gördü, Ortadoğu’ya uzun süreli yolculuklar yaptı. “Kralları, Savaşları ve Filleri Anlat Onlara” isimli kitabı, çarpıcı dili ve etkileyici hikayesiyle, Énard’ın kısa sürede önemli bir okur kitlesine ulaşmasını sağladı. Yazar 2000 yılından beri Barcelona’da yaşıyor ve Barcelona Üniversitesi’nde Arapça dersleri veriyor.
 
Kaynak: Cumhuriyet (17 Mayıs 2012)
 

Roland Barthes anlatıyor: “Yazarlar ve Yazmanlar”

Konuşan kimdir? Yazan kim? Henüz bir söz toplumbiliminden yoksunuz.
 
Bildiğimiz, sözün bir güç olduğu ve meslek derneğiyle toplumsal sınıf arasında bir insan topluluğunun, değişik derecelerde, ulusun dilini elinde tutmasıyla tanımlanması. Fransa'da, çok uzun bir süre, büyük bir olasılıkla bütün klasik kapitalizm çağı boyunca, yani XVI. yüzyıldan XIX. yüzyıla, dilin tartışılmaz sahipleri yazarlar ve yalnızca yazarlardı; vaizler ve hukukçular (onlar da kendi işlevsel dilleri içine kapanmışlardı ya) bir yana bırakılırsa, başka hiç kimse konuşmuyordu; bu bir tür dil tekeli, tuhaf bir biçimde, üreticilerden çok üretimin katı bir düzenini çıkarıyordu ortaya: yapılanmış olan yazın mesleği değildi (üç yüzyıl süresince, ev ozanından işadamı-yazara doğru, meslek çok gelişti), yazınsal söylevin özdeğiydi, Marot'dan Verlaine'e, Montaigne'den Gide'e, hemen hemen değişmez kalan kullanım, tür, düzenleyim kurallarına boyun eğiyordu (dil değişti, söylem değil).
 
Mauss'un gösterdiği gibi, ilkel toplumlarda büyücülük yalnızca büyücü aracılığıyla bulunurdu, yazın kurum'uysa, tersine, yazınsal işlevler'in fazlasıyla üstündeydi, bu kurumda en üstün yeri de temel gereci olan söz alıyordu. Kurumsal olarak, Fransa'nın yazını yarı dilbilimsel, yarı estetik bir dizge olan dilidir. Bu dilin söylensel bir boyutu bile vardır: açıklığı.
 
Ne zamanda beri Fransa'da yazar konuşan tek kişi değil? Hiç kuşkusuz Devrim'den beri; o zaman (şu günlerde Barnave'ın bir metnini(1) okurken daha çok inandım buna) yazarların dilini siyasal amaçlarla kendilerine mal eden birtakım adamlar çıktığı görülür. Kurum yerinde kalır: gene o büyük Fransız dili söz konusudur, sözcük dağarcığı ve akışımı Fransa tarihinin en büyük sarsıntısı içinde de saygıyla korunur; ama işlevler değişir, kullanıcıların sayısı bütün yüzyıl boyunca gittikçe artar; Chateaubriand ya da Maistre'den Hugo'ya ya da Zola' ya, yazarların kendileri de yazının işlevinin genişletilmesine, hâlâ benimsenmiş sahipleri oldukları bu kurumlaşmış sözün yeni bir eylemin aracı yapılmasına katkıda bulunurlar; ve gerçek anlamda yazarların yanında, kitle dilini elinde tutan yeni bir topluluk oluşup gelişir. Aydınlar mı? Sözcüğün karmaşık bir yankılanımı var;(2) burada bunlara yazmanlar demeyi yeğliyorum. Bugün belki de tarihin, iki işlevin bir arada sürdüğü şu geçici döneminde bulunduğumuzdan, bu karşılaştırmayı tek bir göndergeye: söze, yani ortak olarak kullandıkları gerece dayandırarak da olsa, yazar ile yazmanın karşılaştırmalı bir "tipoloji"sini yapmak istiyorum.
 
Yazar bir işlevi gerçekleştirir, yazman bir etkinliği: işte şimdiden dilbilgisinin bize öğrettiği: birinin adını ötekinin (geçişli) eylemiyle karşıtlaştırıyor.(3) Yazar salt bir öz olduğundan değil: eylemde bulunur, ama eylemi nesnesinde içkindir, çelişkin bir biçimde, kendi aracı üzerinde: dil üzerinde gerçekleştirir etkinliğini; yazar sözünü işleyen kişidir (esinli bile olsa), işlevsel olarak bu çalışmayla kaynaşır. Yazarın etkinliğinin iki tür ölçüsü vardır: uygulayımsal ölçüler (kurgu, tür, yazı), bir de işçilik ölçüleri (çalışma, sabır, düzeltme, kusursuzlaştırma). Aykırılık, gereç bir bakıma kendi amacı olunca, yazının temelde yineleyimsel bir etkinlik olmasındadır, kendi kendileri için yapılmış olan şu güdümbilimsel makinalar gibi (Ashby'nin "homeostat"ı): yazar dünyanın niçin'ini kesinlikle bir nasıl yazmalı'da eriten kişidir. Mucize, deyim yerindeyse, yüzyıllardır süregelen yazın boyunca, bu narsis etkinliğinin dünyaya bir soruya yol açmaya hiç ara vermemiş olmasıdır: nasıl yazmalı'nın içine kapanınca, özellikle açık soruyu yeniden bulur yazar: niçin dünya?
 
Nesnelerin anlamı nedir? Sonuç olarak, yazarın çalışması kendi kendinin amacı olduğu anda aracı bir nitelik kazanır: yazar yazını bir amaç olarak tasarlar, dünya onu kendisine bir araç olarak geri yollar: yazar işte bu sonsuz düş kırıklığı'nda yeniden bulur dünyayı, ama çok garip bir dünyadır bu, çünkü yazın onu bir soru olarak yansıtır, hiçbir zaman bir yanıt olarak yansıtmaz.
Söz ne bir araçtır, ne bir taşıt: bir yapıdır, gittikçe daha iyi kavrıyoruz bunu; ama yazar, tanımı gereği, kendi yapısını da, dünyanın yapısını da sözün yapısında yitiren tek kişidir. Bu söz de (sonsuzca) işlenmiş bir özdektir; bir üst-söz gibidir biraz, gerçek onun için bir bahaneden başka bir şey değildir (yazar için, yazmak geçişsiz bir eylemdir); bunun sonucu olarak, hiçbir zaman dünyayı açıklayamaz, hiç değilse, açıklar gibi yaptığı zaman, çift-anlamlılığını daha iyi genişletmek için girişir buna: bir yapıt'ta (işlenmiş bir yapıtta) saptanmış bir açıklamayken, gerçeğin çift-anlamlı bir ürünü oluverir, ona belirli bir uzaklıkla bağlıdır; kısacası, yazın her zaman gerçekçilikten uzaktır, ama, soruları hiçbir zaman doğrudan sorular olmasa bile, dünyaya sık sık iyi sorular sormasını sağlayan da bu gerçekçilikten uzaklığıdır:
 
Balzac dünyanın tanrıbilimsel bir açıklamasından yola çıkmış, ama sonuçta onu sorguya çekmekten başka bir şey yapmamıştır. Bunun sonucu olarak, girişiminin anlayışı ya da içtenliği ne olursa olsun, yazar iki söz biçimini varoluşsal olarak yasaklar kendine: önce öğreti'yi, çünkü ister istemez, tasarısı gereği, her türlü açıklamayı gösteriye dönüştürür: bir çift-anlamlılık üreticisinden başka bir şey değildir hiçbir zaman;(4) sonra tanıklığı: kendini söze adadığına göre, saf bilinçli olamaz: bir çığlık üzerinde çalışılıp da sonunda bildirinin çığlıktan çok daha fazla çalışma üzerinde yoğunlaşmaması olanaksızdır: yazar, bir sözle özdeşleşmekle, gerçeği geri alma hakkını yitirir, çünkü dil (hiç değilse tarihsel olarak, Sofistler'den beri), kesinlikle geçişli olmaktan çıkar çıkmaz, doğru ile yanlışı yansızlaştırmaya yönelen bir yapıdır.(5) Ama kesin olarak kazandığı şey, dünyaya yaptırımsız bir kılgının başdöndürücü görüntüsünü vererek onu sarsma gücüdür. Bu nedenle, bir yazardan yapıtını bir amaca bağlamasını istemek gülünçtür: "bağlanan" bir yazar aynı anda iki yapıyı birden kullanmak savındadır, bu da hile yapmadan, Jacques ustayı kimi zaman aşçı, kimi zaman arabacı yapan, ama hiçbir zaman hem aşçı, hem arabacı yapamayan oyuna girişmeden olmaz (bağlanmamış ya da "kötü" bağlanmış büyük yazarlar ve kötü yazarlar olan büyük bağlanmışlarla ilgili örneklere bir kez daha dönmekte yarar yok). Yazardan isteyebileceğimiz şey, sorumlu olmasıdır; ayrıca bunda da anlaşmak gerekir: yazarın kanılarından sorumlu olmasının önemi yoktur; yapıtının ideolojik içerimlerini bilinçle yüklenmesi de ikincil bir şeydir; yazar için, gerçek sorumluluk yazını başarılamamış bir bağlanma, gerçeğin Adanmış Ülke'sine bir Musa bakışı olarak yüklenmektir (örneğin Kafka'nın sorumluluğu budur).
 
Kuşkusuz, yazın bir Tanrı vergisi değildir, insanı yalnızca sözde gerçekleşmeye (yani belirli bir biçimde özleşmeye) götüren bir tasarılar ve kararlar bütünüdür: yazar diye yazar olmak isteyen kişiye denir.
Gene kuşkusuz, yazarı tüketen toplum, tasarıyı iççağrıya, dil çalışmasını yazın yeteneğine, uygulayımı sanata dönüştürür: iyi-yazma söyleni böyle doğmuştur: yazar aylıklı bir rahiptir, büyük Fransız Sözü' nün, bu bir tür ulusal zenginliğin, değerlerin yüce ekonomisi çerçevesinde üretilen, öğretilen, tüketilen ve dışsatımı yapılan kutsal malın tapınağının yarı saygın, yarı gülünç bekçisidir.
 
Yazarın biçim üzerindeki çalışmasının bu kutsallaştırılmasının önemli, ama biçimsel olmayan sonuçları vardır: bu içerik kendisini rahatsız etme tehlikesi gösterdiği zaman (iyi) toplumun yapıtın içeriğini uzak göstermesini, onu salt gösteriye dönüştürmesini sağlar, ona hoşgörülü (yani ilgisiz) bir yargı uygulama, tutkuların başkaldırısını, eleştirilerin yıkıcılığını yansızlaştırma (bu da "bağımlı" yazarı sürekli ve güçsüz bir kışkırtmaya yöneltir), kısacası yazarı kazanma hakkını taşır: kendi kendini batırmadıkça, yani varlığını sözün varlığıyla karıştırmadıkça, yazın kurumlarının eninde sonunda sindirmediği yazar yoktur: bu nedenle pek az yazar yazmaktan vazgeçer, çünkü böylesi gerçekten kendini öldürmek, olmayı seçtikleri varlık olarak ölmektir; böyleleri çıktığı zaman, susuşları açıklanmaz bir değişme olarak yankılanır (Rimbaud).(6)
 
Yazmanlara gelince, bunlar "geçişli" insanlardır; bir amaç belirlemişlerdir (tanıklık etmek, açıklamak, öğretmek), söz bu amacın aracından başka bir şey değildir; onlar için, söz bir "yapma"yı taşır, hiçbir zaman onu oluşturmaz. İşte dil bir bildirişim aracı, "düşünce"nin bir ileticisi durumuna getirilmiştir. Yazman yazıya belirli bir özen gösterse bile, bu özen hiçbir zaman varlıkbilimsel değildir; kaygı değildir. Yazman söz üzerinde hiçbir zaman temel bir uygulayımsal eylem gerçekleştirmez; bütün yazmanların ortak olarak kullandıkları bir yazı, bir tür koine vardır elinin altında, bu yazıda birtakım ağızlar (örneğin Marksçı, hıristiyan, varoluşçu) ayırdedilebilir, ama biçem görüldüğü enderdir. Çünkü yazmanı tanımlayan şey bildirişim tasarısının saf olmasıdır: bildirisinin geri dönüp kendi üzerine kapanmasını, bildirisinde söylemek istediğinden başka şeyler okunabilmesini kabul etmez: yazısının ruhçözümleyimden geçirilmesine hangi yazman katlanır?
 
Sözünün dünyanın bir çift-anlamlılığına son verdiğini, dönüşsüz bir açıklama (bu açıklamayı geçici saysa bile) ya da yadsınmaz bir bilgi (alçak gönüllü bir öğretici olmak istese bile) oluşturduğunu düşünür; oysa, gördüğümüz gibi, yazar için tümüyle bunun tersidir durum: seçimi ve emeğiyle geçişsiz olan sözünün kestirip attığı zaman bile bir çift-anlamlılığı başlattığını, kendini, çelişkin bir biçimde, çözülmesi gereken bir anıtsal sessizlik olarak sunduğunu, Jacques Rigaud'nun derin sözünden başka bir özdeyişi olamayacağını bilir: Kesinlediğim zaman bile sorarım gene.
 
Yazar rahibe benzer, yazman notere: birinin sözü geçişsiz bir edim (yani bir bakıma bir devini), ötekinin sözü bir etkinliktir. Aykırılık toplumun geçişli bir sözü geçişsiz bir sözden çok daha büyük bir çekinceyle tüketmesindedir: yazmanların pek çok olduğu günümüzde bile, yazmanın durumu yazarınkinden çok daha zordur. Bu da önce somut bir veriden ileri gelir: yazarın sözü yüz yıllık yollara göre pazara sürülen bir maldır, yalnız kendisi için oluşturulmuş bir kurumun: "yazın"ın tek nesnesidir; yazmanın sözüyse, tersine, başlangıçta dili değerlendirmekten tümüyle başka bir işlevi bulunan kurumların gölgesinde üretilip tüketilmektedir:
 
Üniversite, daha ikincil olarak Araştırma, Politika, vb. Sonra yazmanın sözü bir başka biçimde de zayıf durumdadır: yalnızca bir iletici olduğu (ya da olduğunu sandığı) için, mal niteliği aracı olduğu tasarıya aktarılmıştır: her türlü sanatın dışında, düşünce sattığı düşünülür; oysa "arı" ("uygulanmamış" demek daha iyi olur belki) düşüncenin söylensel özelliği para dolanımının dışında üretilmiş olmaktır: biçimin tersine (biçim pahalıya mal olur, derdi Valéry), düşünce hiçbir şeye mal olmaz, ama satılmaz da, cömertçe verilir. Bu da yazarla yazman arasında en azından iki yeni farkı daha çıkarır ortaya. Bir kez, yazmanın üretimi her zaman özgür, ama aynı zamanda biraz "ısrarlı" niteliktedir: yazman topluma toplumun her zaman istemediğini önerir: sözü, çelişkin bir biçimde, kurumların ve uzlaşmaların dışında, yazarınkinden çok daha bireysel olarak belirir, hiç değilse güdülerinde: yazmanın işlevi, her fırsatta ve gecikmeden, düşündüğünü söylemektir(7); bu işlevin kendisini doğrulamaya yettiğini düşünür; yazmanın sözünün eleştirel ve ivedi yönü buradan kaynaklanır: her zaman, düşüncenin bastırılmaz niteliği ile hiçbir özgül kurumun ölçüye bağlamadığı bir malı tüketmekten hoşlanmayan bir toplumun duyarsızlığı arasında bir çatışmayı gösterir gibidir. Böylece, karşıt nedenlerle –bu da ikinci farklılık– yazınsal sözün (yazarın sözünün) işlevinin düşünceyi (ya da bilinci, ya da çığlığı) mala dönüştürmek olduğu görülür; toplum düşüncenin rastlantısını kendine mal etmek, uydurmak, kurumlaştırmak için bir tür yaşamsal savaş verir, kendisine bu konuda olanak sağlayan da kurumların örnekçesi olan dildir: aykırı olan, burada "kışkırtıcı" bir sözün de kolaylıkla yazın kurumunun sultası altına düşmesidir: dilin skandalları, Rimbaud'dan Ionesco'ya, çabucak ve tümüyle sindirilmiştir; kışkırtıcı bir düşünce, dolaysız (aracısız) olması istendiği ölçüde, ancak biçimin bir no man's land'inde bitkin düşebilir: hiçbir zaman tam skandal yoktur.
 
 
Burada gerçekte çok ender olarak arı olan bir çelişkiyi betimliyorum: bugün herkes iki istek arasında, yazar ile yazmanın istekleri arasında gidip geliyor; tarih böyle istiyor kuşkusuz, bizi güvenli (gönlü rahat) yazarlar olmak için fazla geç, sözü dinlenen yazarlar olmak için fazla erken (?) getirmiş dünyaya. Bugün aydın çevresinin her üyesi iki işlevi birden elinde tutuyor, bu işlevlerden her ikisini de iyi kötü gerçekleştirdiği oluyor: yazarlarda birdenbire yazman davranışları, yazman kızgınlıkları görülüyor; yazmanlar da bazı bazı dil sahnesine kadar çıkıyorlar. Bir şey yazmak istiyoruz, aynı zamanda yalnızca yazıyoruz. Kısacası çağımızın kırma bir tür doğurduğu ileri sürülebilir: yazman-yazar. Bu türün işlevi de ancak çelişkin olabilir: aynı zamanda hem kışkırtıyor, hem kovuyor; sözü biçimsel olarak özgür, yazınsal dilin kurumu dışına çıkmış, gene de, bu özgürlüğün içine kapanmış durumda, ortak bir yazı biçimi altında kendi kurallarını üretiyor; yazman-yazar yazın adamları birliğinden çıkmış, ama bir başka birlikte, aydınlar çevresinin birliğinde buluyor kendini.
 
Tüm toplum düzleminde, bu yeni topluluğun tamamlayıcı bir işlevi var: aydın yazısı bir "dil-olmayan"ın çelişkin göstergesi olarak işliyor, toplumun dizgesiz (kurumsuz) bir bildirişim düşü yaşamasını sağlıyor: yazmadan yazmak, bu bildirişim hiçbir asalak bildiri geliştirmeden arı düşünce iletmek, işte yazman-yazarın toplum için gerçekleştirdiği örnekçe. Aynı zamanda hem uzak, hem zorunlu bir örnekçe bu. Toplum da onunla biraz bir kedi fare oyunu oynuyor: yapıtlarını (biraz) satın alarak, kitlesel niteliklerini benimseyerek yazman-yazarı tanıyor; aynı zamanda, denetim altında tuttuğu yan kurumlardan (örneğin üniversiteden) destek almak zorunda bırakarak, durmamacasına düşünselcilikle, yani, söylensel olarak, kısırlıkla suçlayarak (yazar hiçbir zaman böyle bir serzenişle karşılaşma tehlikesinde değildir) uzakta tutuyor onu. Kısacası, insanbilimsel açıdan, yazman-yazar dışlanmışlığıyla benimsenmiş bir dışlanmış, Lanetli'nin uzak bir kalıtçısı: belki de toplum içindeki işlevi Cl. Lévi-Strauss'un Büyücü'de gördüğü işlevden fazla uzak değil9: tamamlayıcılık işlevi, bir bakıma büyücü ile aydın sağlığın ortak düzeni için zorunlu hastalığı saptadıklarından. Kuşkusuz, böyle bir çatışmanın (ya da böyle bir sözleşmenin, nasıl isterseniz) dil düzeyinde düğümlenmesi şaşırtıcı bir şey değil; çünkü dil bu çelişkidir: öznelliğin kurumlaşmasıdır.
1960, Arguments.
 
Notlar
(1) Barnave, Introduction à la Révolution française. Metni sunan F. Rude, Cahiers des Annales, no 15, Armand Colin, 1960. 
(2) Bugünkü anlamıyla aydın sözcüğününün Dreyfus olayı sırasında doğduğu, kuşkusuz karşı-Dreyfusçularca Dreyfusçular için kullanıldığı söylenir. 
(3) Başlangıçta, yazar başkaları yerine yazan kişidir. Bugünkü anlamını (kitapların yazarı) XVI. yüzyılda kazanır. 
(4) Bir yazar bir dizge geliştirebilir, bu dizge hiçbir zaman bir dizge olarak tüketilmeyecektir. Fourier'yi yaptığı dünya betimlemesinin bana sunduğu başdöndürücü görüntü oranında büyük yazar sayarım. 
(5) Gerçeğin yapısı ve dilin yapısı: çakışmanın zorluğu konusunda söyleme dönüşmüş eytişimin uğradığı sürekli başarısızlıktan daha uyarıcı bir şey yoktur: çünkü dil eytişim değildir: konuşulan eytişim saygılı bir dilektir; dil ancak "eytişimsel olmak gerek," diyebilir, ama kendisi olamaz: dil, perspektifsiz bir yansıtmadır, ancak yazarın dili bunun dışında kalır; ama yazar eytişimselleşir, dünyayı eytişimselleştiremez. 
(6) Bunlar sorunun çağdaş verileridir. Tersine, Racine'in çağdaşları birdenbire tragedya yazmayı bırakıp krallık memuru olmasına hiç şaşmazlar. 
(7) Bu hemen belirtme işlevi yazarınkinin tam tersidir: 1. yazar ambarlar, bilincininkiyle çakışmayan bir hızla yayımlar; 2. çalışkan ve "düzenli" bir biçimle düşündüğünü dolaylılaştırır; 3. yapıtı üzerinde özgür bir sorgulamaya girişir, inakçının tersidir.
 
Çeviri: Tahsin Yücel
Bu yazı Roland Barthes'ın "Yazı ve Yorum" adlı kitabından alıntılanmıştır.
edebiyathaber.net (16 Mayıs 2012)
 

Senem Dere yazdı: “Oscar Wilde, Sherlock Holmes olursa”

Oscar Wilde’ın  yakın arkadaşı Robert Sherard, ona verdiği sözü tutmuş ve Oscar’la birlikte yaşadıklarını yazdığı günlüğü 50 yıl boyunca  açığa çıkarmamıştır. Bu günlükte, Sherard’ın başından sonuna tanıklık ettiği bir cinayetin hikâyesi de vardır. Sherard, yaşlı, hasta ve anlatacak bir hikâyesi olan bir adam olarak tüm bunları  kâğıda dökmenin zamanının geldiğine karar verir. “Oscar Wilde ve Mum Işığı Cinayetleri” böyle doğar.
Robert Sherard gerçek yaşamda da Oscar Wilde’ın dostudur ve onun hakkında biyografiler yazmıştır. Böylelikle roman daha en baştan gerçeklikle kurgunun iç içe geçtiği bir dünyanın kapısını aralar bizlere.
Kapının aralığından, Oscar Wilde’ın  güzelliğine, oyunculuk yeteneğine, zekasına  hayran olduğu ve şiir dersleri verdiği genç Billy Wood’un cesedi görünmektedir. Billy Wood, sadece güzel yüzünü açıkta bırakan bir kan gölünün içinde, etrafı mumlarla çevrili olarak yatakta uzanmaktadır. Oscar Wilde, bir öğrencisine ders vermek için gittiği garsoniyerde hiç beklemediği bu korkunç manzarayla karşılaşır. Böylece 19. yüzyıl İngiltere’sinin başarıyla çizilmiş atmosferi içinde katilin izini onunla birlikte sürmeye başlarız.
Oscar Wilde bu andan itibaren adeta Sherlock Holmes’a dönüşür, olaylara onun gibi yaklaşmaya başlar. Hatta dostu Sherard’ı da, Sherlock Holmes’a sorduğu sorularla olayların açığa çıkmasını sağlayan Dr. Watson karakterine benzetir. Gerçekten de romanda, Sherard’ın sorduğu tesadüfi sorular, cinayetin kilit noktalarının Oscar’ın zihninde aydınlanmasını sağlayacaktır. Oscar’ın Holmes gibi hareket etmesinin nedeni yakın zamanda tanıştığı Sherlock Holmes’un yaratıcısı Arthur Conan Doyle’dan çok etkilenmesidir. Romanda asıl ilginç olan, bu yolculuk boyunca Arthur Conan Doyle’un da bize eşlik edecek olmasıdır.
Arthur  ve Oscar,  tıpkı gerçek yaşamda olduğu gibi, yayıncı Stoddart’ın davetlisi olarak bir iş yemeğinde tanışmışlardır. Yemekte, o zamana kadar yazdıkları pek ilgi görmemiş olan Arthur, Dörtlerin Yemini isimli roman serisini, Oscar da  sıra dışı bir cinayet romanı olarak nitelendirdiği Dorian Gray’in Portresi’ni yazmak üzere Stoddart’la anlaşır. Romandaki olaylar bu iki eserin yazılma süreci içerisinde gerçekleşir.
İlerleyen sayfalarda, Oscar Wilde’ın keskin zekası ve üstün gözlem yeteneği ile Arthur Conan Doyle’u bile sık sık şaşırttığına tanıklık ederiz. Örneğin Arthur’un maddi durumunu, treninin kalkış saatini ve karısının doğum gününün ne zaman olduğunu tahmin etmek Oscar Wilde için hiç de zor olmaz. Arthur’un  paraya sıkışık olduğunu, yayıncı Stoddart ondan bir roman dizisi yazmasını istediğinde Arthur’un bunu anında kabul etmesinden ve çek defterini kullanış şeklinden anlar.  Arthur’un  treni erken saatte kalkacaktır çünkü Arthur kahvaltıdan önce, erken saatte otel hesabını ödemiş ve bavulunu aşağıya indirmiştir. Ayrıca valizin üzerinde duran taze çiçek buketi ile şapka kutusundan,  Arthur’un, karısının doğum gününe yetişmek için acele ettiğini tespit etmek Oscar için çocuk oyuncağıdır.
Brandreth, “Dehamı hayatımla gösterdim, yazdıklarımla ise yalnızca yeteneğimi sergiledim” diyen Oscar Wilde’tan, etkileyici görünüşü, insanları kendine hayran bıraktıran güzel konuşma yeteneği ve zekası, aykırı ve ilginç kişiliği ile oldukça canlı bir roman kahramanı yaratmıştır. Ayrıca romanını yavaş yavaş Billy Wood cinayetinin etrafında örerken, Arthur Conan Doyle örneğinde olduğu gibi döneme damgasını vurmuş sanatçıları; şairleri, oyuncuları, ressamları işin içine katarak ve kahramanlarının gerçek hayatlarından kesitler sunarak kurgu ve gerçeklik arasındaki bağın hiç kopmamasını sağlar. Böylelikle roman kendi gerçekliğini kurarken meraklı ve ayrıntılara düşkün okurlar için takip edilecek başka yollar belirir.
Arthur Conan Doyle’un Stoddart’a yazmak için sözünü verdiği roman dizisi Dörtlerin Yemini’ni ya da  Oscar Wilde’ın ünlü romanı Dorian Gray’in Portresi’ni okumak isteyebilir, Charles Dickens’ın David Copperfield’ı yazdığı ve orada yaşayan herkesin Dickens’ın romanlarındaki kahramanları andırdığı tatil kasabası Broadstairs’ı görmeye karar verebilirsiniz. Şair William Worsworth’un  “İyiler erken ölür. Kalpleri çıra gibi kuru olanlarsa yanar biter kül olur” dizeleri sizi şairin başka dizeleriyle buluşturabilir. Belki de Sir John Everett Millais’in “Sophie Gray’in Son Portresi” isimli tablosunu seyre dalar, resimdeki ince yüzün hikâyesinin peşine düşebilirsiniz…
Romanın sonunda Oscar Wilde elbette cinayeti çözer. Cinayetle birlikte başka pek çok sır ve gizem de açıklığa kavuşur. Oscar Wilde ve Mum Işığı Cinayetleri’nin kahramanı Oscar’ın kitaptaki son sözleri “İnsan daima aşık olmalı. Aşık kalmalı. Daima!” olur. Oscar Wilde gerçek yaşamında da daima aşık kalmanın bedelini ödemekten kaçınmayacaktır. Queensbury Markisi’nin oğlu Lord Alfred Douglas ile yaşadığı aşkın Viktorya çağında kabul görmesi imkansızdır. Oueensbury Markisi’nin, ahlaksız yaşantısı sebebiyle aleyhine açtığı dava neticesinde tüm hayatı değişir ve giderek bir sefaletin içine sürüklenir. Yine de ölümüne çok yakın günlerde bir arkadaşına yazdığı mektubunda, Lord Alfred Douglas için, “Gerçek ki, çoğu zaman mutsuz olacağım, ama daha onu seviyorum: Yaşamımı yıkmış oluşu bile bana sevdiriyor onu.” demiştir.
Oscar Wilde ve Mum Işığı Cinayetleri, bir polisiye olmanın ötesinde, benim gibi film mutlu sonla bittikten sonra kahramanların hayatlarının nasıl devam ettiğini, neler yaptıklarını merak eden okurlar için bunları öğrenme fırsatını da sunan keyifli, sürükleyici bir kitap.
Senem Dere – edebiyathaber.net (16 Mayıs 2012)

Henry Miller’ın yasaklı kitabı yeniden Türkçe’de

Henry Miller’ın otuz yıla yakın bir süre boyunca yasaklı kalan, büyük tartışmalara hedef olan ve bugün çağdaş edebiyatın klasiklerinden sayılan başyapıtı Yengeç Dönencesi, Avi Pardo çevirisiyle yeniden Türkçede.

“Parasızım, çaresizim, umutsuzum. Dünyanın en mutlu adamıyım.” (Henry Miller, Yengeç Dönencesi.)
 

Henry Miller’ın otobiyografik nitelikler taşıyan ve büyük ses getiren romanı 'Yengeç Dönencesi', yazarın Paris yıllarını, dünya sancısını ve yaşam savaşının bütününü konu alıyor. Yengeç Dönencesi, yaşam adı da verilen kaosa dair yazılmış en güçlü metinlerden biri.
 
Fransa’nın Obelisk Yayınevi tarafından yayımlandıktan sonra ABD ve İngiltere’de neredeyse otuz yıl boyunca yasaklı kaldığı gibi gümrük yasaklarıyla da karşılaşan Yengeç Dönencesi, ABD’de hakkında açılan altmışın üzerinde davadan ‘beraat’ ederek 1964 yılında yayımlanmış ve çağdaş edebiyatta bir dönüm noktası olarak kabul edilmiştir.
 
Henry Miller, cebinde 10 dolarla geldiği Paris’te 10 yıl boyunca yaşamıştır. Bu yıllara dair belgesel nitelikler taşıyan Yengeç Dönencesi, karın gurultuları eşliğinde yazılmış, dünya sancısıyla yoğrulmuştur; edebiyatı hayata “iade etme” kaygısıyla kaleme alınmış, hayatın gerçeklerini yumuşatmaksızın ifşa eden, öfkeli, coşkulu, cesur bir metindir. Yaşama rağmen yaşamanın, hayatta kalmanın romanıdır Yengeç Dönencesi ve işte tam da bu yüzden, hiçbir yasak, hiçbir engel kitabın okuruna ulaşmasının önünde duramamıştır.
 
“Sahip olduğum her şeyi kaybetmenin, sokaklarda açlık ve polis korkusu içinde yürümenin ne olduğunu bilmekle birlikte, korkunç denebilecek bir şey gelmemişti başıma o güne dek. Tek bir arkadaş bile bulamamıştım henüz, ki üzücü olmaktan çok şaşırtıcıydı çünkü o güne kadar gittiğim her yerde çok kolay olmuştu arkadaşlık kurmak. Ama dediğim gibi, korkunç denebilecek hiçbir şey gelmemişti başıma.
 
Arkadaşsız da yaşayabilir insan, sevgisiz, hatta parasız bile. İnsan Paris’te sadece keder ve ıstırapla yaşayabilir, bunu keşfetmiştim. Acı bir perhiz gerçi, kimileri için en iyisi belki de. Her neyse, tükenmemiştim henüz. Felaketle cilveleşiyordum sadece.” 
 
Kaynak: ntvmsnbc.com (16 Mayıs 2012)

 

Meksikalı yazar Carlos Fuentes yaşamını yitirdi

Meksika devriminin başarıya ulaşmamış amaçlarını irdeleyen Latin Amerikan romancılığında oynadığı belirleyici rolle tanınan, Cervantes ödülü sahibi Carlos Fuentes başkent Mexico'daki Angeles del Pedregal hastanesinde 83 yaşında hayatını kaybetti.
 
Fuentes'in doktoru Arturo Balesteros, evinde ani bir iç kanama geçirerek bilincini kaybeden ünlü yazarın kaldırıldığı hastanede hayatını kaybettiğini belirtti.
 
Fuentes'in ölümü sosyal paylaşım sitesi Twitter aracılığıyla tüm dünyada ve Meksika radyolarında, Meksikalı yazarlardan Elena Poniatowska ve Jorge Volpi'den, Calle 13 grubunun reggea sanatçısı Rene Perez'e kadar geniş bir kesim tarafından üzüntüyle karşılandı.
 
Meksika Devlet Başkanı Felipe Calderon da Twitter hesabında yayınladığı mesajında ''Çok sevilen ve beğenilen Meksikalı evrensel bir yazar olan Carlos Fuentesimizin ölümünden derin bir üzüntü duyuyorum'' ifadesini kullandı.
 
Carlos Fuentes Kimdir?
Panama'da 11 Kasım 1928'de Meksikalı bir anne babadan dünyaya gelen Fuentes'in tüm hayatı yurt dışında geçti. Uruguay'ın Montevideo, Brezilya'nın Rio de Janeiro, ABD'nin başkenti Washington, Şili'nin başkenti Santiago ve Arjantin'in başkenti Buenos Aires'te yetişen Fuentes'in hayatı daha sonra Meksika'nın başkenti Mexico ve yazılarının çoğunu kaleme aldığı İngiltere'nin başkenti Londra'daki evleri arasında mekik dokuyarak geçti.
 
''Havanın Temiz Olduğu Yer'' adlı ilk romanını 29 yaşında yazan Fuentes, 1960'lı ve 1970'li yıllarda çağdaş İspanyol edebiyatında görülen patlamanın temelini attı.
 
Fuentes, çağdaşları olan dünyaca ünlü Kolombiyalı Gabriel Garcia Marquez ve Perulu Mario Vargas Llosa ile birlikte Latin Amerika'nın diktatörlerce yöneltildiği bir dönemde Latin Amerikan kültürüne dünyanın her kesiminden ilgi ve okuyucu çekmeyi başardı.
 
Yazdığı bugün Latin edebiyatının klasikleri arasında yer alan ''Aura'' ''Terra Nostra'' (Bizim Toprak) ''The Good Conscience'' (Vicdan Rahatlığı) romanlarıyla tanınan Fuentes'in, 1910-1920 Meksika Devrimi sırasında kaybolan San Franciscolu bir gazeteci olan Ambrose Bierce'nin öyküsünü anlatan ''Yaşlı Gringo'' adlı romanı, 1989'da başrollerini Gregory Peck ile Jane Fonda'nın paylaştığı bir filme çevrildi.
 
ABD'nin Harvard, Princenton, Columbia ve Brown üniversitelerinde öğretim üyeliği yapan Fuentes ayrıca 1975'ten 1977'ye kadar Meksika'nın Paris Büyükelçiliği görevinde bulundu.
 
İspanyol dilinin en önemli edebiyat ödülü olan Cervantes ödülünü 1987 yılında, İspanya'da verilen Prince Asturia Ödülü'nü 1994'te alan Fuentes, 1997 yılında Fransa'nın Ulusal Liyakat Nişanı'na layık görüldü.

Kaynak: ntvmsnbc.com (16 Mayıs 2012)

Kültürel Miras ve Dijitalleşme Sempozyumu gerçekleştirildi

Türk Kütüphaneciler Derneği İstanbul Şubesi tarafından, InterPARES Projesi Türkiye Direktörü Doç. Dr. Özgür Külcü ve SALT'ın katkılarıyla hazırlanan "Dijital Dünyada Kültürel Mirasın Yönetimi ve InterPARES3 Projesi Uluslararası Sempozyumu" 10-11 Mayıs 2012 tarihleri arasında, İstamnbul’da SALT Galata ev sahipliğinde gerçekleştirildi.

Başta British Columbia Üniversitesi Arşivcilik Bölümü Başkanı ve InterPARES Projesi Direktörü Profesör Dr. Luciana Duranti olmak üzere Brezilya, Güney Kore, İtalya, İspanya, Kanada ve Türkiye'den seçkin akademisyen ve uzmanların katıldığı sempozyumda; kültürel miras niteliğindeki kaynakların dijitalleştirilmesi, dijital ortamda özgünlüğü, güvenilirliği ve bütünlüğünün sağlanması, kayba uğramadan uzun süre korunması ve kullandırılması üzerine görüş, öneri ve çalışmalar  paylaşıldı.

Sempozyumda aynı zamanda; 1996 yılından bu yana, on dört ülkenin katkılarıyla yürütülen, InterPARES Projesi’nin (Elektronik Sistemlerde Belgelerin Özgünlüğünün Korunması Üzerine Uluslararası Araştırma Projesi) 3. aşaması final toplantısı da gerçekleştirilerek, projeninin sonuçları paylaşıldı.

Ülkemizde kültürel mirasın korunması ve dijital uygulamalar konusundaki çalışmalar yürüten kişi ve kurumların, farklı ülkelerdeki deneyimlerle buluşması açısından değerli olanaklar sunan sempozyum süresince;  çeşitli panel, konferans ve firma sunumları gerçekleştirildi, ulusal ve uluslararası kurumlarca gerçekleştirilen uygulama örnekleri paylaşıldı.

Konuyla ilgili açıklamalarda bulunan Türk Kütüphaneciler Derneği İstanbul Şubesi Başkanı Mehmet Manyas, “kültürel mirasın geleceğe aktarılmasının temel bir sorumluluk olarak kabul edildiğini” belirterek, “dijitalleştirme çalışmalarının bu sorumluluğun yerine getirilmesinde  değerli olanaklar sunduğunu, bu sempozyumdaki bilgi ve deneyim paylaşımlarının Türkiye’de konuyla ilgili bilgi birikimi ve bilincin gelişmesine katkıda buılunacağını” söyledi.

edebiyathaber.net (16 Mayıs 2012)

Hüseyin Kıran: “Ben, bence düz insanı yazıyorum”

Bir çakmak, karanlıkta çakan. Griliği içinde gevşek, gerili çelik yay. Humus yumuşaklığı. Gölgesinde uyuyan. Bereketli et. Ben, Gecedegiden. Ne hayvan ne insan. Dürtülmeyince konuşmayan. (Gecedegiden,s.81)

Hüseyin Kıran 2004 yılında Kara Madde adlı şiir kitabıyla adını duyurdu. Yazar, 2006'da yayımlanan ilk romanı Resul'den sonra 2011'de çıkan ikinci romanı Gecedegiden'le edebiyatımızda özgün bir yerde duruyor. Kıran’la hem biçim hem de içerik açısından okurda tedirginlik yaratan romanı Gecedegiden hakkında ve dil, edebiyat, toplum üzerine söyleştik.

Özgün ve geciktirici bir dille yazılan roman üzerinden aynı zamanda yazarın edebiyattaki konumunun da izlerini sürdük.

Kapitalizm, üretim-tüketim ilişkisi ve içinde bulunduğu sistemin bir parçası olarak onun bir adım öteye taşıyıcısı olan insanı toplumsal kimliğinin dışında ele alan yazar, Gecedegiden romanıyla toplumda yüzleşemediklerimiz üzerindeki perdeyi kaldırıyor. Yüzleşme çok sert ve sancılı.

Bir söyleşinizde burjuvalar için eğlence üretmediğinizi söylemişsiniz, Türkiye Edebiyatının günümüzdeki eğilimlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok geniş okumalar yapabilen birisi değilim, bu alanı iyice takip edemediğimi söylemeliyim. Yılda 350 kadar roman yayımlandığını biliyorum. Ben çok azını okuyabiliyorum. Genel bir değerlendirme olacak benimki.

Edebiyat metninin kendine has bir sahiciliği, sağlamlığı, içsel bütünlüğü ve kendi iç gerçekliği bulunmalı bana göre. Ya tam hayatın içinden ya da hayata karşı bir konumlanışı olmalı ama sadece bir konumlanışla bile yetinebilirim gerçekten. Yakın dönemde okuduğum edebiyat metinleri içinde, daha ekonomi-politik açıdan bile doğru kurulmuş karakterlerle karşılaşmadığımı, yeni bir dil getirerek verili edebi ortamı sarsacak bir iki kitabın bulunabileceğini, hayata bakıp orada işleyen süreçleri kavrayan ender yazar bulabildiğimi söylemeliyim. Bir sahicilik teması ya da zemini diyelim yakalayabilenler de, yazmak denen eylemin hakkını veremiyor gibi geliyor bana.

Herkes burjuvalar için eğlence üretiyor demiyorum; haksızlık ve haddini bilmezlik olur bu. Ama sorun böyle kurulacaksa, gerçekten burjuvazinin sakil ve güçsüz olduğu sanılmasın. Bu alanda iş gören epey iyi yazar var. Benim derdim bunun dışında, bu alana muhalif olduğu iddiasındaki yazarların edebi güçsüzlüğü.  Birçok nedeni olabilir; Türkiye'de bu nedenler daha da kolay çoğaltılabilir ve verili güçsüzlüğümüzün mazeretçi teorisi yapılabilir; zaten yapılıyor da.  Ama sorun çözülmüş olmaz. İtiraz etmekle yükümlü olduğumuz insan-karşıtı bir sistem var. Öte yandan şunu da söylemek gerekir; burjuvalar da insandır; kapitalist sistemi kuran ve işletenler de insandır. Dolayısıyla burjuva kapitalizmini dışsallaştırıp ötekileştirerek kendimize steril bir yaşama alanı açmak ve oraya yerleşip Şeytan'a küfreden Melek aymazlığı değil önerdiğim. Yaşamın çok daha komplike bir yer olduğu açık.

Sanırım benim için yeraltı gibi değerlendirmeler yapılmasının kapısı da burada açılıyor. İnsanın enerjilerinin burjuva ya da sistem dışı-karşıtı olmasıyla bir ilgisi olmadığını sanıyorum. Eleştirenler ve muhalif duranların, egemenlerden daha 'iyi' insanlar olmadıklarını söyleyebilirim.

Ben, bence düz insanı yazıyorum. Örnekler verebilirim. Ama söylendi; Kötülüğün aslında sıradan olduğu, sıradan insanda da yeterince bulunduğu biliniyor.

Asıl sorun şu ki; biz yüzleşme kültürünün bulunduğu bir toplumun üyeleri değiliz. Kendilik bilinci olmayan bir toplumsal bulamacın ürettiği kendilik bilinci bulunmayan sahte bireyleriz çoğunlukla. Elimizdeki toplumda suç ancak Şeytan'ın dürtmesi sonucu oluşabiliyor. Kötülüğü üstlenebilen tek bir birey bile boy gösteremiyor. Bunlar da olmazsa, uyuşturucu bir etken oluyor, tahrik bir etken oluyor, toplumsal baskı bir etken oluyor; kötülük bize hep dışarıdan geliyor. İlle kötü olmak ve bunu üstlenmek çağrısı değil bu. Cezaevlerinde uzun süre bulunduğum için biliyorum; tecavüzcü mahkûmlar kendi koğuşlarına "damatlar koğuşu" derdi. Yani kendi cinsel isteklerinin tatmini değil söz konusu olan, bir genç kızın ırzına geçerek onu evlenmeye zorlamaktı niyetleri, inanmamızı bekledikleri şey, cinsel tatmin arayışındaki insanlar olmadıkları, tecavüzü 'aile kurmak' gibi ulvi bir amaçla yaptıklarıydı. Yüzleşmeye başlarsa insanlar, kendileri olmak ve bunu kurmak için bir adım atmış olurlar sanıyorum.

Açılan kapıları seziyorum ama çok genişletmeden, belli bağlam içinde kalmaya çalışarak konuşayım;  edebiyat benim anladığım manada, insan denen yaşamsal formun dünya üzerindeki bulunma hallerinin içine elini sokmalıdır. Hem toplum için feda edilmiş bireysel insan varlığını söylemeli, hem de toplumu üretenin de yine aynı insan varlığı olduğunu bilmelidir ve oradan konuşmalıdır. Ben bastırılana, içerideki yapıya, öldürülmüş doğaya el atmaktan yanayım. İnsanı anlamanın, onun yeryüzü üzerinde bir geleceği olup olmayacağını anlamanın ancak onu gerçekten tanımakla mümkün olduğuna inanıyorum. Bunun adı yeraltı oluyorsa, ben bütün insan varlığının kendi yeraltısının sahici tek var oluş alanı olduğunu ileri süreceğim.

Öte yandan insan neden bastırılmak zorundadır; insan özgür demeyeyim- özgürlük felsefi bir kategori- serbest bırakılırsa ortada bir toplum, bir arada yaşama ihtimali kalır mı? Soru ortada. Herkesin içinden geleni başkalarına yansıttığı bir toplumsal model düşünün. Serbestsiniz, istediğinizi yapmanızın önünde moral-kültürel bir engel yok diyelim ve olacaklara bakalım.

Yasa, aslında ne kadar da insanca; insanın kendisini tanıdığını gösterir toplumsal yasa; bütün bu bastırma mekanizmaları, kültürel kodların yüklenmesi vs…

Ve bütün bunlardan kurtularak insanın özgür ama bir arada yaşayabilmesinin imkânları var mıdır?  Başkalarının aleyhine bir doğamız mı var gerçekten? Sadece ırza geçme, saldırganlık, talan etme ve yağma, tahakküm altına alma-köleleştirme mi işliyor doğamızda. Ya da temelde bunlar mı işliyor ve sonradan oluşmuş bir arada yaşama değerlerinin anlamı ne?

Özgür bir insan var oluşunu gerçekleştirmek mümkün müdür? Verili ahlaki-kültürel yapıyı yıkarsak yerine koyabileceğimiz değerleri üretebilecek kapasitelere sahip mi insan?

Bunları anlamanın yolu insanı anlamaktır. İnsan hakkında bütünlüklü olmasa da esaslı bilgi üretmek, bunun için de insanın üzerinde durmak gerek. Edebiyatın bana göre işi ve işlevi budur. Özgür bir insan mümkün olacak mı? Yoksa sistemin ehlileştirdiği insan; kendi kendini ehlileştirmiş ve bir bakıma kendini sakatlamış insan; aslında olası tek değilse bile en makul insan olma biçimi mi?

Yeni bir ahlak ve felsefe kurulabilir mi? Yeni bir hayata temel olması için.

Bu sorularla ilgilenmek beni yeraltı edebiyatı içine yerleştirmez. Ben bunları anlamaya çalışıyorum ve roman üzerinden hareket ettiğim bir edebi form.

Sapkınlık kavramına inanmam ama sapkınlığı kültürel bir durum olarak yaşamanın edebiyatı oluyor sanırım yeraltı yazını; sapkınlık derken de, cinsel bir sapkınlık gibi bir anlam yüküyle söylemiyorum. Ana akım toplumsal yaşam süreçlerinin dışındaki tüm kültürel örüntüler için diyorum bunu. Açıkçası ben buralarda değilim. Ben toplumu veri alıp onun içinden ve onun üstüne konuşmuyorum. Toplum üstüne ve onu veri alarak ama ondaki imkân ve imkânsızlıkları anlamaya çalışarak ve muhakkak kendilik bilinci oluşturmanın araç-gereçlerini bulmak için çalışıyorum. Elbette neyi başarıp neyi başarmadığımı değerlendirme noktasında değilim. Zaten henüz burada ileri sürdüğüm alanı örtecek ve kapsayacak kadar çalışmış da değilim. 

Edebiyat ve iktidar noktasında bir yazar olarak nerede durduğunuzu düşünüyorsunuz?

İktidarın tersinin iktidarsızlık olduğunu unutmazsınız umarım.

Başkaları üzerinde iktidar ve tahakküm kurarız. Kendi üzerimizde de yaparız bunu.  Hatta kendi içimizde bazı yaşayan yanlarımızı tahakküm altına almak, kendi içimizde bir alanı kendi iktidarımızın ( akıl-bilinç? ki bunları nasıl kurarız; aklı ve bilinci kendimiz mi yoksa toplumsal-başkaları aracılığıyla mı kurarız?) altında tutmanın toplumsal varlığımızı sürdürmek için elzem olduğunu için için biliriz.

Edebiyatla ilgili soru. Gerçekten bazen bir kitap okuruz ve hayatımız değişir. Benim hayatımı Marks'ın Grundrisse'si değiştirmişti. Canetti'nin Kitle Ve İktidar'ı değiştirdi sonra. Körleşme de epey sarsmıştı. Dostoyevski'nin Ecinnileri de değiştirmişti. Beckett'in Watt'ı da sanırım değiştirenler arasındaydı, Murphy yine öyle. Joyce'un Ullyses'i edebiyata bakışımı değiştirmişti. Kafka'nın Şato ve Dava'sı kesin değiştirmişti. Cotzee ve özellikle Kundera ve  Kertezs meta-roman hazırlığına başlamama neden olmuştu, denemeye cesaret etmeyi bekliyorum şimdilik. Gerçekten uzatabilirim bunu…

Bir de çok değiştiği için kendi kişisel geçmişinin peşine düşen, Rüya'sını arayan, yaşadığı hayatı sanki gerçekten büyük ve önemli bir hayatmış gibi ve içinde gerçekten büyük var oluşsal değerler taşıyormuş gibi irdeleyen ve bize 'dilsel lezzet' sunan; bir yaşam örgüsünün yüzeyini tırmalamaktan başka bir iş yapamayan, sızlanan, sanki yeryüzünün tek sorunu buymuş gibi âşık olan ve bunu milyarıncı kez anlatmayı iş sayan, ya da bir ezoterik durum ve gizem peşine düşen yapıtlar var. Sayabilirim.

Ben iktidarsızlık peşinde değilim. Sadece egemen iktidar yapılarıyla aramda mesafe bulunsun isterim ama bunun yerine önerdiğim kendi iktidarım da değildir doğrusu. İktidar demeyelim de, (Korkarım Spinozacı olduğum düşünülecek ama…) güçlü olanı, gerçek olanı, hayata dair ve dahil olanı ve onu değiştirme potansiyelini içinde taşıyanı, böylesi edebiyatı sevdiğimi söyleyebilirim. Benim için şu an varlığını sürdüren insan olma aşaması, veri alınamayacak denli amorftur. Ama çok ileri gitmeyelim.

Peki, dil ve iktidar konusuna değinecek olursak. Kadın ve erkek aslında egemen dile mahkûmdur fakat erkek bu mahkûmiyetini egemenlik kurarak telâfi eder, kadın ise erkeğin söylemine mahkûmdur, yani dili belirleyen erkek toplumsal yaşamın kurallarını da belirler, bu konuyu romandaki ağızsız kadın imgesi üzerinden derinleştirirsek neler söyleyebilirsiniz? 

Erkekler açık iktidar konumunu işgal ediyorsa kadınlar da pasif iktidar konumunu işgal eder ya da gölge iktidar. Egemen erkek ve egemen erkek dili gibi kavramlarla kadını hafife almamak gerek. Pek çok ev ve ilişkide gerçek efendi kadındır. Erkeğin egemenliği çoğun sakatlanmış, içi boş, kadınlar tarafından-çoğun annelerdir bunu yapan ve Türkiye toplumsal ortamının erkeklerinin duygusal zeka olgunluk yaşının 8-9 arasında bir yerlerde olması bir vakıadır bana göre ve vs…- iğdiş edilmiş biçimde ve bir sankilik-gibilik üzerine kurulmuş sahte iktidardır. Erkekler suçsuzdur bir iktidar ilişkisi kurmada egemenlik tahakküm oluşturmada demek istemiyorum; kadınlar hiç de masum değildir; yakın zamanda yazılmış bir kitap adı olarak masumlar'ın yeryüzünde bulunmadığını, bir çocuğun bile yaşamını sürdürmek için politikalar geliştirmek zorunda olduğunu ve bunları uygulayabilecek zekâya sahip olmakla yüz yüze kaldığını söylerim; bunun dile yansımasının ise yine bir tür ikiyüzlülük üzerinden gerçekleştiğini ileri sürebilirim. Erkekler verili dili üretir ve hele de işler küfür ve argoya gelirse, orada epey yaratıcı olurlar elbette. Ama kadınlar da dili epey iyi kullanabilir ve kendine ait bir lügati işlevsel ve can yakıcı biçimde işletebilirler; belki sadece bir tiyatro sahnesinin önünde olup bitenleri erkeklere onların iktidar alanlarına bırakıp arkada, mutfakta sözde egemen erkeklerin ipliğini pazara çıkarırlar ve çocuk büyütme süreçlerini, oğlan çocuklarını kendilerine tam bağımlı kılmak için yıllarca uğraşılarak elde edilmiş bir uzmanlık alanı olarak inşa ederler. Kimse masum değildir. Erkekler ırza geçer, kadınlar ırza geçen organın 'büyüklüğü' ile ilgili çarpıcı yakıştırmalar yapar ve egemenliğin durmadan zemin kayması yaşamasını ve yer değiştirmesini, teatral ve örtülü reel durumlar olarak oynaklaşmasını ve egemenliğin dilsel yapısının yer değiştirmesini sağlarlar. Erkek öldürür; kadın tetikçilik yapmaz, tetikçiyi yetiştirmiştir ve silahı temin eder. Elbette yeterli motivasyonu sağlama görevi de vardır ve layıkıyla yapar. Kadınlar erkekleri ve erkekler kadınları öldürüp durur. Kimse masum değildir.

Erkek tahakkümü kadar kadın tahakkümü de faşizancadır. Biri açık diğeri örtük bir dille konuşur, dolayım, işi estetik kılar diyenler de çıkacaktır elbette…

Asıl sorun dilin ne olduğu ve nasıl işlediğidir. Elbette kısa bir ifadeyle ve bana göre; dilin asıl işlevi ikincil bir dünya yaratarak sahte bir gerçeklik alanı oluşturmaktır. Gerçek dünyayla beyinlerimizin ilişki kurabilmesinin bu özel ve üretilmiş biçimi, toplumsal yaşamın sürdürülebilirliğinin, iletişimde bulunabilmenin aracıdır evet ama, beri yandan dil, bizi gerçeklikten uzaklaştıran ve kendi içsel ve kapalı gerçekliğine mahkum eden bir işlev de görür. Dil, kendine has yapısıyla içinde yaşanacak ikinci doğa olarak bizi toplumsal yaşamın içine gömer ve buradan çıkmanın imkânlarını devamlı kendi lehine sömürerek bir tür yastık işlevi görür. İçinde iş gördüğüm dille ilgili böylesi bir olumsuzlamada bulunmak istemezdim gerçi ama…

Bu sorunlu meseleyi kendi üretimim bağlamında, başka yönleriyle tekrar ele almalıyım elbette… Ama yeri değil sanırım.

Gecedegiden'deki ağızsız kadın imgesi, seçilmiş bir imgedir tabii ki. Ancak o kadar da konuşmayan bir varlık değildir bu kadın. Romanın ilerleyen bölümlerini taşır; kendi gerçekliğinin farkındadır pekâlâ da, Gecedegiden'i kendi açısından o özel bilinci çerçevesinde arzular vs. Konuşmak; hayata etki etmek için ille konuşmak gerekmez. Güçlü olmak yeterlidir bunun için ve isteyen ve alan erkek konumu için atfedilen güç, istenen kadın için de aynıyla geçerlidir. Hegelci köle-efendi ikiliğine işaret ederek geçelim.

Romanda köle-varlık olarak yer alan üç bacaklı, dört elli, dört gözlü, bodur, üstelik yüzü boş, saçsız ve memesiz ve en başta ağızsız olarak tasarlanan bu kadın imgesi üzerinden aslında bir erkek kimliği kuruluyor, bu konuyu toplumsal cinsiyet açısından derinleştirirsek neler söyleyebilirsiniz?

Tahakküm tutkusunu erkeğin saflaştırırsak varılan yer böyle bir yer kanımca. Küçük bir kızken kaçırılıp 20 yıl boyunca bir evin bodrumunda tutulan bir kadının hikâyesi basına yansıyalı çok olmadı. Erkeğin aradığı şey neredeyse bu; konuşmayan tüketmeyen saltık cinsel gereksinimlerini karşılayacak bir beden.

Ben farklı bir form önerirken, doğayla girdiğimiz mücadelede edindiğimiz formla yeniden ilişki kurdurabilir miyim okuyana diye düşünmüştüm. Gözlerimiz neden başımızın üstünde, en tepedeki organ olarak şekillendi? Neden iki ayağımızın üzerine kalktık? Neden kuyruklarımızı kaybettik? Neden ellerimizde başka hiçbir canlıda bulunmayan esneklikte parmaklar var; pençeler de olabilirdi. Soruları, bedeni anlamak için çoğaltmalı. Cevaplar biliniyor; bu doğa ve toplum koşullarında yaşayan bir varlığın aldığı form bu ve, sanki bu tanrısal olarak bahşedilmiş tek var olma haliymiş gibi algılanıyor; insan formu, insana doğal geliyor. Bunun aslında pekâlâ da değiştirilebilir bir yanı vardır; hele teknolojinin geldiği bu aşamada, ki insanlığın bununla yüzleşmesi gerekecektir bence. İnsana benzemeyen yeni insan; üst-insan; meta-insan; makine destekli insan… Benim yazdıklarım sadece ipucu… işaret…

Kapitalist çağda ekonomi ve cinsellik ilişkisi üzerine ilkel bir model ele almışsınız, buradaki tespitler son derece şematik ve sert, bu konu hakkında konuşmak gerekirse ne söyleyebilirsiniz?

Kabul, katılıyorum; şematik ve sert. Ben sadeleştirmeye çalıştım; temel olana inmek için bir kabuk soyma diyelim. Arta kalan her şeyden kurtularak bir öz üzerinden hareket etme etkinliğiydi benimkisi. Amacım elbette yine günümüzde yaşayan insanı eleştirel bir işaretlemenin konusu yapmaktı.

Farkına varmak ve farkında olmak, insanın doğası, temel varlığı hakkında bilgi sahibi olmak, insan denen varlıkla baş etmenin bir yoluymuş, ya da buna giden yolda bu bir aşamaymış gibi geliyor bana.

Amerika'da idam infazı biletlerinin pazarı olduğunu ve insanların cinayeti canlı izlemek için bu hakkı maktul yakınlarından büyük paralarla satın aldıklarını söylesem, bu bize sadece Amerikalı insan formu hakkında mı bir şey söyler; yoksa insan formu hakkında bir bilgi midir bu?

Yine Amerika'dan bir başka canlı örnek; 300 küsur milyon nüfuslu devasa bir kıta bu ve pek çok komada, makineye bağlı insan yaşıyor. Bu insanların çoğu da hastanelerde bakılıyor. Bunlarla ilgilenen doktorlar bu hastaların kadın olanlarının hamile kalmasının önüne geçemezler ve onları ilaçla desteklerken doğum kontrol preparatları da vermeye başlarlar. Olası babalar erkek hastabakıcılar; ama  bunun bir tür seks ticareti olarak da belli bir müşterisi bulunuyor. Yine insana dair bilgi. 

Bu zehirli bilgilerde kadın göremiyoruz diyenlere, bu zalimleri yetiştirenin kadınlar olduğunu ayrıca ve bir kez daha hatırlatalım ve hatırlatalım ki; masum insan yoktur.

Ama dünyanın her yerinden örnekler verilebilir…

Diyesim; zalimlik ve faşizm uzakta değil, içimizdedir. Bu bizim doğamızda var ve bununla baş etmenin yöntemleri ne olabilir diye düşünmeliyiz elbette. Ama iki şey; insan tabiatı ile baş edilemez, ben karamsarım bu konuda; ve ikinci olarak, kazanamayacağımız bir savaşı başlatmış bulunuyoruz bir bakıma…

Öğretilmiş dili reddeden bir yazar olarak kelimeler sizin için ne ifade ediyor, bildiğimiz gibi bu konuda birtakım reçeteler, sınırlar, emirler var, neler söyleyebilirsiniz?

Yazık ki eski şeyler söyleyebilirim. Çünkü yepyeni kelimelerle bir dil kurabilirim ama iletişimde işimize yaramaz. Dolayısıyla öğretilmiş dil olası tek dildir.

Fakat yeni bir dil kurmaya çalışmakla neden uğraşalım; en başta elbette bunu eskiyi tasfiye etmek ve kendi yaşamımıza yeni bir zemin açmak için isteyebiliriz. Yeni bir dilsel alan; yeni bir var oluş alanı. Dili üreten toplumsal süreçlerdir. Süregiden dilsel yapılar demek, süregiden toplumsal yapılar ve ilişkiler demektir ki, pek de matah bir şey değildir süregiden toplumsal ilişkiler ve yapılar. Bunlardan nihai olarak kurtulmanın mümkün olmadığını kestiriyorum. Ne kadar azaltırsak o kadar iyi diye bakılabilir mi, bilmiyorum.

Beri yandan, basitçe konuşalım; Türkiyeli yazarın farkında bile olmadığı ve hiç denemediği bir mesele bu; üslup yaratmak dil elemanlarını o güne dek kullanılmadık biçimde ve kendi entelektüel şahsiyetine uygun biçimde yeniden düzenlemek demektir. Dil getirebilen, mevcut dili eğip bükebilen ve bunu, anlaşılabilirlik sınırının içinde yapabilen yazarımız var mı ve kaç tane?

Yeni bir dille yazamayız; eski dili yeniden ve yeni bir tarzda ve yine eski dil elemanlarıyla ilişki içinde kalarak; anlaşılabilir kalarak düzenleyebiliriz. Bu, bizi bir bakıma özgürleştiren, eski dizgelere itiraz etmemizi ve mümkünse yeni ve özgürleştirici bir deneyim edinmemizi sağlayan bir etkinliktir. En çok şiirin böyle işlediğini söylemeliyim.

Roman eğer meta roman değilse ki umarım bir gün bu alana adım atacağım, umudum o yöndedir… Kendine has biçimi içinde işleyen bir yapıdır. İnsanın anlaşılabilirliğinin, öngörülebilirliğinin, bütünlüğü içinde değerlendirilebilirliğinin ki bu kavramların hepsi burjuva kavramlardır ve üretim süreçlerinin içine yerleştirilebilir olmayı ima eder bir bakıma, bir alegorisidir roman; roman burjuva bireyinin bilincinin yansımasıdır ve onu anlatmasının temel nedeni de budur.

Ama her silah onu üretenlere karşı da kullanılacaktır. Şimdi burjuva bilincine ve üretim süreçlerinin bu parodisinin içine demirden çekirdek parçaları atarak bu işleyen makineyi; burjuva bilincini ve onun romanını kırma umudu vardır. Ben kendi adıma gerçekten neyi ne kadar yapabileceğimi bilmeksizin; işte Türkiyeli romandan bu anlamda memnun değilim.

Akıllı olduğu ve hayatı yönettiği iddiasındaki bu insanların ikiyüzlülüğüyle nasıl hesaplaşabiliriz?

Dili neden bozduğumu-ama elbette anlaşılabilme sıkıntısı hiç bırakmayacaktır yakamı- biraz olsun açıklayabildim sanırım ve bu aşamada yeterli diyelim. Bunun olası yöntemleri ne olabilir ve yeni roman neye benzemeli gibi kışkırtıcı sorular akla gelmiyor değil ama ben henüz başaramadığım şeyler hakkında söz almayayım.

Şiirle olan bağınızdan söz edersek. Yeni çalışmalarınız konusunda neler söyleyebilirsiniz?

Asıl mesele kelimeleri yepyeni bağlamlar içinde ilişkilendirerek yepyeni bilme biçimlerine ve dolayısıyla insan olma biçimlerine doğru uzanmaktır. Yeni şiirle ilgili ve şiirle ilgili yapmaya çalıştığım şey bu.

Şiire itiraz edebilmek için başlamıştım. Yine itiraz ediyorum artık sadece itiraz etmekle yetinemeyeceğimiz bir aşamaya geldiğimizi de bir yandan fark ediyorum. Tabii sanatın öyle mucizevî güçleri filan yok. Sanat belki belli ileri mücadele alanları açıyor ama bu alanları keşfedip dolduracak ve buralarda verilecek savaşı üstlenecek olan insandır. Bu alanları felsefe de açıyor elbette.  Oldukça yeterli ve doygun teorik metinler üretiliyor. Ben kendi hesabıma gücümün sınırlarını bilerek ilerlemeye çalışıyorum. Elimdeki gereçlerin öyle büyük birtakım işlere yol açıp açamayacağını anlamam için yıllarca çalışmam gerektiğinin farkındayım; iş hiç de kolay değildir ve sadece düşünmenin yetmediği, bilmenin yeni birtakım estetik gereçlerle iletilmesinin elzem olduğu dolayısıyla bu yeni estetik gereçlerin inşa edilmesi gerektiği bir alanda iş görmeye çalışıyorum.

Şiirle ilgili, kelimelerin toplumsal-tarihsel bağlamlarından hareketle ve bunları ve bunun getirdiği yükleri ve anlamsal art planları bilerek onları yeni ilişkiler içinde işletime sokmakla ilgiliyim. Onları hızlandırmak, yavaşlatmak, içlerini boşaltmak ve yeni birtakım içeriklerle yüklemek ve farklı bağlamlar içinde onları denemek gerekiyor.

Asılsa, benim ilgimi çeken, bu yepyeni bağlamlarla yeni anlam alanları açmakla, nereden alan kazandığımız sorusudur; bu aralar beni meşgul eden meselelerden birisi bu. Tıpkı evrenin genişlemekte olduğunu bildiğimiz ama neyin, hangi zeminin üstünde genişlediğini bilemediğimiz gibi, dilsel evreni şiir yoluyla genleştiriyorum diyelim ki şairin işlerinden birisi budur, bu genişleyen evren nereden alan kazanarak açılıyor. Yeni kelime ilintileri kurarak o güne dek bilinmeyen bir dilsel bilgi-imgenin bilebileceği bir bilgi alanı açıldığında kazandığımız bu yeni alanda eskiden ne vardı? Boşluk mu? Dilsel bir eleman boşluğu mu dolduruyor? Nereye doğru genleşiyor dil? Çalışmak gerek.

Kitap hacmine ulaşmak için çalışıyorum. Bunu belli bir düzeyin üstünde kalarak gerçekleştirebilirsem, belki kitabı basacak bir yayınevi de bulurum diye ümit etmeye başlayacağım. Pek vaatkâr bir alan değil yani.

Su kâbusu" meselesine değinelim, şairin dili daha ayrı bir dil sanırım.

Tıpkı CERN'de deney yapan bilim insanlarının atomaltı parçacıkları hızlandırıp bunları çarpıştırarak yeni bazı madde parçacıklarına ulaşmaya çalışmaları ve bu ortaya çıkan bilgi üzerinden hareketle maddenin niteliğine sokulmaya çalışmaları gibi bir şey bu. Yeni iki kelime, o güne kadar denenmemiş biçimde bir araya getirilince ne oluyor? Elbette kaçınılmaz biçimde estetik bir eleman, bir enstrüman olması gerekiyor yeni ulaşılan kelime düzeneğinin. İşe yarar ama yeni, bilinebilir ama duyulmadık, anlamın berisinde ama ilerisinde; bir sınır üstünde ve o sınırın içerisinde ve ilerisinde zemin bulmaya çalışmak… Nereden bakılsa riskli bir alan. Anlamsızlığa ya da sıradanlığa düşmeden ip cambazı gibi ilerlemek gerekiyor. Ünlü cambaz Petit'den öğrendiğimize göre, iple değil hedefle değil sizi savuran rüzgârla değil alkışlayanlarla değil tam olarak kendinizle de değil ama bütün bunlarla ve yine de hiçbirisiyle gerçekten ilgilenmemek gerek ki, ipin üstünde durabilesiniz.  Denemeye değer…

Gecedegiden romanından yola çıkarak kapitalizm ve üretim-tüketim ilişkisini, ekonomi, cinsellik, şiddet, kadın ve erkek bağlamında derinleştirirsek bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

Romanda açılış sahnelerinden bir tanesi Gecedegiden'in kendini hasta etmek için giriştiği eylemdi. Bu, pek anlaşılamadı. Açıkçası ben de yazarken öyle fazla bir bilinç hali içinde değildim, sadece ima etmek istediğim şeyi seziyordum diyelim. Kapitalist üretim süreçlerine katılabilmek için, -ki bunun dışında ölüyorsunuz artık, ya da size yalın doğayla savaş kalıyor ve bunun da ele geçirilmemişini bulmak ve işletmek epey müşkül bir iş, (geçerken uyaralım değil mi, doğaya gitme romantizmi içindekilere, ormanda bir gece geçirmelerini tavsiye ederim. Aç kalıp üşüdükten ve anlamını bilmediği hayvan seslerini dinledikten ve ölmekten ölesiye korktuktan sonra evine sığınmak için epey güçlü bir istek duyacaktır deneyim sahipleri) ya da giderek bunun değerlendirilmesi ve ticareti sektörü gelişse de halen kaldığı kadarıyla atık maddelerine yaslanıyorsunuz toplumun; çöplüğe- belli insan olma kalıpları içine yerleşmeniz gerekiyor. Eğitim vb süreçlerden bahsetmiyorum. Hastalanmanıza sadece belli bir süre izin vardır; hele deliler, belli bir model çerçevesinde işleyebilen kapitalist işletmelerde yer bile silemezler. Bedensel sağlığınız, kendinizi sömürülebilir bir durumda tutmanız için elzemdir; iki de bir hastalanan eleman tazminatsız kapının önüne konur. Hastalanın demek direnmenin bir biçimi olabilir. İsterseniz elbette. Önceden bilinebilir biçimde, davranışları kestirilebilir biçimde bir yaşamınız olmalıdır. Planlamaya uyan insanlar ancak bu üretim süreci için anlamlıdır. Kestirilemeyecek davranışlarda bulunanlarla iş göremez mevcut sistem.  Emir alabilmelisiniz. Gecedegiden'de bu da bulunmuyordu. Emir almayı bilmiyor, çünkü bu sosyalizasyon süreçlerinin içinde yetişmemiş. Cinsel enerjisini saklaması gerektiğini bilmiyor. Bunu beceremeyenlerle de çalışmaz kapitalist işletme. Denemek isteyenler için, çalıştığı şirket bilgisayarında pornografik film izlemlerini öneririm. Sonuçları bellidir. Ehlileştirilmiş akıllı hayvanlar… olmayı reddedebiliriz.

Belki bedensel bir direniş örgütleyebiliriz. Ama aynı zamanda zihinsel de bir direniş. Belki daha iyisini yapar ve evden hiç çıkmayarak ve hiç para harcamayarak sistemi on gün içinde çalışamaz; üretim yapamaz üretileni tükettiremez hale getirir ve bitiririz. Ya da kentlerini kapitalistlerin boşaltabiliriz. Bunu yaparak ellerinde bomboş bir İstanbul kalmasını sağlayacağımızı anlarlarsa, şehrin çıkışlarını askerlerin tutacağını bizi şehirden salmak istemeyeceklerini kestirebiliriz. O zaman ne yapacağımıza da karar vermeliyiz. Direnebiliriz. (Seyahat hakkı?!)

Bunları deneyebiliriz. Cinsel enerjimize, yaşamsal enerjimize, yaratıcı enerjimize, bütün zorluk ve açmazlarına rağmen birbirimizle kuracağımız yeni ilişkilere sahip çıkabiliriz ve bizi sömürmelerine izin vermeyiz. Bizi insanlıktan çıkaranların yüzlerine sistemlerini çarpabiliriz. Roman bunları yapamaz, ama az da olsa bir bilinç oluşturabilirse… gerçi pek sanmıyorum. Yine de…

Bu kadın-erkek bağlamına epey bir şey söylediğimi umarak dokunmayayım. Zaten tam çözebildiğim bir mesele değil henüz. Şiddeti ise yaşamda başka türlü bulunmanın bir biçimi var mı diye sorarak açabilirim belki. Hayvanları ve bitkileri yiyoruz biz. Şiddet ille birisine tokat atmak mı yoksa baraj yapmaya girişirsek bütün bir doğayı dönüştürmeye ya da kâğıt üretmeye kalkışırsak ne yapmış oluyoruz? Belki uyarıcı bir anekdot şu olabilir: Amazon içlerinde yaşayan bir kabilenin tabularından birisi akan suyun yönünü değiştirmemektir. Ama buradan da doğaya uyum vb. klişeler çıkıyor değil mi? Düşünmek gerek…

Sanata ve sanatçıya bakış açınızdan bahsedelim, edebiyat ile olan bağınız ve dünya görüşünüz noktasında neler söyleyebilirsiniz?

Gerçi bütün bu söyleşi boyunca bundan başka bir şey yapmadım. Yine de birkaç kelime edebilirim belki, aslında daha ilksel anlamlarda bile yeryüzünde ne olup bittiğini bildiğimizi sanmıyorum ben. Daha buraları bile anlayabildiğimi sanmam. Maddeciyim, tahmin edilebilir. Biz insan formundaki canlılar üst düzeyde örgütlenmiş maddi varlıklarız ki maddenin gerçekte enerjinin özel ve donmuş(!) hali olduğunu da biliyoruz; doğanın bir uzantısı ve parçasıyız. Bir canlı olma modeli olarak insan doğanın ya da daha geniş bir ifadeyle inorganik alanın parçasıdır aslında. Biz bakarak görebildiğimiz doğanın parçasıyız diyoruz ve aslında o doğanın bizzat kendisi, onun aldığı bir biçimiz. Dolayısıyla şunu sormadan edemiyorum; doğa kendine bakabilmek için bizi görebilen varlıklar olarak mı örgütledi ki eğer böyleyse doğanın amacı var demektir; ya da şu sorulabilir; eğer doğa kendini görmek kendi bilincine varmak isteseydi, bunu bizim gibi karmaşık yapılar üzerinden mi örgütlemesi gerekirdi, bizim gibi karmaşık yapıları örgütlemeksizin de doğa kendi bilincine varabilirdi, vakta ki bizi örgütleyecek bilincin sahibiydi; ki metafizik bir soru bu aslında. Ya da bizler evrimin mantıksız mantığının ürünleriyiz. Amaçsız ürün. Kendiliğinden varlık. Sonra bilinçle birlikte kendisi üzerine düşünebilen kendisi için varlık. (Saffet Murat Tura Madde Ve Mana'sında çözemiyor bunu.)

Edebiyattan bu alanı anlamak ve açmak gibi bir görevi üstlenmesi beklenebilir mi? Ben tam böyle formüle etmesem de, beklemediğimi de ileri süremem. Düşünmenin bir formu olarak sanatsal üretim biçimleri, felsefenin ikiz kardeşi olarak, bu alanlarda gezinebilmemize olanak sağlayabilir. Henüz başaramadığım şeyler üzerine konuşmak biraz budalaca oluyor gerçi.

Dünya görüşüm anlaşılmıştır sanırım; dünyayı henüz anlayamamaktır görüşüm. Daha maddenin ne olduğundan ve nasıl işlediğinden bile tam emin değiliz. Çekim gücünü neyin oluşturduğunu bilmiyoruz. Evrenin %70'ini karanlık maddenin oluşturması gerekir diyoruz ve bu yapıyı göremedik, anlamadık, bilemiyoruz. Atom altı düzeyde olup biteni kelimenin gerçek anlamında bilmiyoruz; sadece fikirlerimiz var.

Muhtemelen de kendi öldürüp bastırdığımız doğanın da epey bir kısmını bilemiyoruz; toplumsallaşma denen şeyi kaldırdığımızda ortaya çıkan hayvani varlıkla toplumsallaşmanın getirdiği daralma arasındaki alanda sıkışıp kalmış durumdayız, kımıldayamıyoruz.

Yine de bunlar böyle diye yaşamayı düşünmeyi tartışmayı yazmayı elden bırakamayız. Ben, deniyorum. Edebiyatla yapıyorum bunu. Kabul ediyorum ki, edebiyat bütün bu soruları bütün büyüklükleri içinde içeremez. Bu biraz da olanaklar sorunu. Eğitimimin beni getirdiği yer burası. Dürüst konuşmak gerekirse, felsefenin elemanlarıyla düşünebilmeyi tercih ederdim.

Edebiyat ve eleştiri hakkındaki fikirleriniz nelerdir?

Çok şikâyet tonuyla konuşuyorum bu alanda. Gerçekten iyi on kadar eleştirmenimiz var. Edebiyat eleştirisi üreten başka disiplinlere dâhil biraz daha geniş bir çevre var.

Ben doğal ki kendi işimi yapmak ve estetik içerik üretmekle yükümlüyüm, pozisyonum bu. Eleştirel değerlendirme yazıldığında kitaplarım hakkında, beklediğim şey, romanımın ya da şiirimin sanatsal-estetik değerler açısından irdelenmesidir. Fazla şey beklemiyorsam Türkiye edebiyat eleştirisi ortamından, yazımın tarihsel-toplumsal bağlamlarının çözümlenmesi, dünya edebiyatının işleyen eserleriyle dolayımlarının ortaya çıkarılması, felsefi-teorik sorunlar çerçevesinde işlem görmesini talep ederim.

İnsanlar arası ilişkileri, bir insan teki içinde birikmiş haliyle, toplumsal var oluşumuz bireye nelere mal olduğuyla ilgili bir bağlam içinde yazmaya çalışıyorum ve bunun teorik-felsefi diyebileceğim dolayımları hakkında donanıma sahip eleştirmenlerin çok az olduğunun ve var olan eleştirmen birikiminin yine çoğun piyasadan kaynaklanan sorunlar içinde okuyup yazmaya çalıştığının ve dolayısıyla belki de benim işime bu derinlikte eğilmelerini beklemenin onlara haksızlık olduğunun farkındayım.

Kapitalist pazar, bir satın alıcı olarak okur gibi kavramlara yabancı değilim elbette; hoşlanmasam da işin bu biçimde yürüdüğünü, sosyalist bir ülkede yaşamadığımıza göre sanatı besleyecek ve destekleyecek kurumun bizzat okur çevresinde oluşacak pazar ilişkileri olduğunu biliyorum. Kültürü desteklemekle kendini yükümlü hisseden bir devlet ve işleyen kültür politikası olmadığı da ortada. Üniversitelerin bu alana el atmak ve buradaki verimi hem değerlendirip hem de kışkırtması gerektiğini düşünüyorum ama oradan da pek bir şey çıktığını söyleyemiyorum.

Zorluklar içindeyiz ve eleştirinin de zorluklar içinde işlediğini biliyorum. Ne denebilir ki?

Şengül Can – edebiyathaber.net (16 Mayıs 2012)

Eğretileme üzerine: Gerçeğe uygun 10 tez

Wayne C. Booth anlatıyor:
  1. Eğretilemenin ne olduğu bir tek yanıtla asla belirlenemez. Sözcüğün kendisi bugün, bizim benzerlik ve farklılık kavramlarımızın bütün belirsizliğinin konusu haline geldiği için, benzerliklerin ve farklılıkların birbiriyle nasıl bir ilişki içinde olduğuna değgin felsefi görüşlerin indirgenemez çokluğu, her zaman, eğretilemenin ne olduğu ve ne olmadığı arasında farklı sınırlar üretecek olan çelişkili tanımlamalar doğuracaktır. Dolayısıyla, donmuş, tek tanımlamalara değil, bu “temelde tartışmalı kavramın” sınıflandırmalarına gereksinimimiz vardır.
  2. Bir eğretilemenin söylediği, kastettiği ya da yaptığı şey, bağlamının değişmesiyle, bir dereceye kadar değişebilir olacaktır. Sempozyumdaki bildirilerin herhangi birinde geçen her eğretileme, anlamın değişik ayırtılarını (nüans) dile getirmek için yapılmış olabilir; onlardan her biri, ironinin kolay sapaklarını kullanarak, söyler gibi göründüğü şeyin tersini söylemek için yapılmış bile olabilir.
  3. Bu tür dönüştürümler olsun ya da olmasın, alıcının yorum işlemi, dile getirilen şeyin bir parçasıdır; konuşanın egemenliğinde yapılmış olan yorumlama eylemi, bir “bağ” oluşturur, ki bu da “anlam”ın bir parçasıdır. Böylece eğretilemeyi yorumlama eylemi, bizim eğretilemesiz olarak aldığımız bazıları için gerçeğe uygun (literal; başkaları için normal olan şey) şeylere bağlanmaktan hep daha yoğun olacaktır.
  4. Böylece, bir eğretilemenin ne anlama geldiği sorusu aslında birçok farklı sorudur. Eğer “anlam”la “bir sözcenin ortaya çıkardığı her şeyi” ya da “bir konuşmacının dile getirdiği her şeyi” kastediyorsak, o zaman çoğu eğretilemenin anlamı çoğu beyanın onayladığından, hatta eğretilemeli anlamların gizemli ya da dile gelmez olduğunu ileri sürenlerden çok daha zengindir. (Donald Davidson’un, bu anlam kavramı ile söylemek arasındaki kökten farklılığa dikkat edilsin.)
  5. Buradan, herhangi bir eğretilemenin iyi olup olmadığı kararının, kaçınılmaz biçimde onun bağlamına bağlı olduğu sonucu çıkar: sözlü ya da yazılı metinde çevresinde ne vardır, kim kime ne amaçla söylüyor bu eğretilemeyi. Fakat “bağlam” da bir başka tartışmalı kavramdır: farklı eleştirel amaçlar farklı bağlamlar ortaya çıkarır, farklı bağlamlar yükler.
  6. Belli bir toplumsal bağlamda belli bir amaç üzerinde anlaşanlar için değer yargıları basit, açık, ve herhangi bir kimsenin bu belirsizlikler vadisinde akla uygun olarak isteyebileceği kadar kesin olabilir. (bkz. yukarda ‘yayın balığı’.)
  7. Bununla birlikte, tanınabilir bir eğretilemenin bilerek kullanımı (herhangi bir normal dışılığın, herhangi bir değişmecenin bilerek kullanılmasında özel bir durumdur bu) konuşanın karakteriyle ilgili yargıları kaçınılmaz bir biçimde çağırdığı için, bu tür yargılar alışılmış anlamda basit ustalıklı yargılar değildir. Hiçbir jüri üyesi eğretilemeyi yapan kişinin karakteriyle olan bu uygunluğa karşı çıkamaz. Herhangi bir eleştirmen, belli bir eğretilemenin onu yapan kişi üzerine ne ima ettiğini açıklayarak bu uygunluğu daha ileri yargı düzeylerine taşıyabilir.
  8. Yani ustalıkla ilgili yargılar her zaman karmaşıktır, ya da maksatlı sorularla karmaşık hale getirilmeye yatkındır, maksatlı yargılarsa, bunları üreten ve bunlar tarafından üretilen kültürlerde etkili olan karakter yargılarını gerekli kılar. Hoşlandığımız eğretilemelerin çoğu, Mailer’inkiler gibi, son derece karmaşıktır ve bizi “ustalık” konularının ötesine taşıyan soruları düşünmeye zorlayan bağlamlar içine sarılıdır.
  9. Karakterleri ve kültürleri yargılayacak eleştirmen için kaynaklar, bizim bilinen “yazınsal eleştiri” kavramlarımızın düşündürdüklerinden çok daha zengindir. Mailer’in en iyi eleştirisi, aynı olayların bir başka tarihi, değişik eğretilemelerle yüklü başka bir tarih olabilir pekâla; ya da felsefi bir araştırma, bir din alanı ya da epik bir şiir olabilir.
  10. Kültürümüz için iyi bir ölçü, bu tür eleştiriyi yapabilme, yani Mailer’in yaratıcı, cesur, fakat sonunda tersine işleyen patlamasıyla rekabet edebilecek ve onu geliştirebilecek eğretilemeli vizyonlar yaratma kapasitesi olurdu.
İngilizceden çeviren: Mehmet H. Doğan
edebiyathaber.net (15 Mayıs 2012)
Bu söyleşi ilk kez Kitap-lık Dergisi'nin 65. sayısında yayımlanmıştır.

Kendine Ait Bir Oda

"Bunun sonucunda ortaya son derece garip ve karmaşık bir sonuç çıkıyor. Düşsel planda kadın son derece önemlidir; gerçek yaşamda ise tümüyle önemsiz. Şiiri bir baştan öbür başa kaplar; tarihte hiç görülmez. Kurmaca yazında kralların ve fatihlerin yaşamlarına hükmeder; gerçek yaşamda ailesinin parmağına bir yüzük geçirdiği herhangi bir oğlanın kölesidir. Kurmaca yazında en esin dolu sözler, en derin düşünceler onun dudaklarından dökülür; günlük yaşamda hemen hemen hiç okuyup yazamaz ve kocasının malıdır."

Kara kaşlara, ela gözlere yakılan türküler; siyah perçeme, al dudaklara yazılan şiirler; ve saymakla bitmeyecek nicesi. Bütün sanat ve edebiyat sahnesini kaplayan kadın, gariptir ki, tarih yazanların, insanlığın ve dünyanın tarihini yazdığını iddia edenlerin kaleminden dökülen satırların hiçbir yerinde yer almaz. Eril sistemin yetiştirdiği zihniyetin, eril zihinle yazdığı tarihten başkası değildir satırlara dökülen. Eril sistem, meydanlarda hangi kralın ya da askerin kaç düşman katlettiğiyle ilgilenirken, bir oda içinde oturmuş kadınların ne düşündüğü, düşüncelerinin ne sonuçlar doğurduğu ile hiç mi hiç ilgilenmez.

"Bir yüz, bir insan figürüydü çizdiğim. Anıtsal yapıtı Dişil Cinsin Ussal, Tinsel ve Bedensel Zayıflığı'nı yazmakta olan Profesör X'in görüntüsüydü bu."

Gariptir, kadın üzerine yazılan satırların, söylenen sözlerin çoğu erkek zihninin ürünüdür. Çoğu demek yanlış olabilir, çünkü belli bir zaman öncesine kadar neredeyse hepsi demek daha doğru olabilirdi. Ve inanın zaman ilerledikçe kadının durumu iyiye gidiyor gibi görünebilir, Virginia Woolf bile bunun için bir asır daha geçse umutlarını koruyabilir, ama ben her şey için o kadar umutlu değilim. Önemli olan erkek zihninin kadına ne kadar şans tanıdığı, ne kadar izin verdiği değildir. Önemli olan nokta, kadının ne kadar direndiğidir. Bu konuda her ne kadar büyük büyük büyük ninelerimiz direnmemiş olsa da, direniş kuvvetlenmeli. 

  "Kadınlar erkekler gibi yazıp erkekler gibi yaşar ya da erkeklere benzerlerse, çok yazık olur, çünkü dünyanın büyüklüğü ve çeşitliliği göz önüne alındığında, iki cins bile yetersiz kalırken, yalnızca bir tanesi ile nasıl idare ederiz? Eğitim, benzerlikler yerine ayrılıkları ortaya çıkarıp güçlendirmemeli midir? Zaten benzerliklerimiz gereğinden fazla ve bir gezgin gelip başka ağaçların dalları arasında başka göklere bakan başka cinslerin varolduğu haberini getirirse, insanlık için bundan büyük hizmet olamaz ve üstelik Profesör X'i hemen koşup cetvellerini alarak kendi üstünlüğünü ölçerken izleme zevkine de ancak böyle kavuşabiliriz."

Söyledim ya, gariptir, kadınlığın tarihi de, kendisi de kadınlardan çok erkekler tarafından yazılmıştır. (Gariptir, sürekli gariplikten bahsediyoruz, çok garip şu kadınlığın tarihi.) Erkek zihninin neden kadınlara bu kadar düşkün olduğu muamma iken, kadınların erkekler üzerine yazmaya çalıştığına da çok az rastlanmıştır. Şüphesiz kadının erkeği ya da erkeğin kadını yazma çabaları kendi doğrularından (ya da yanlışları; ki yıllarca kadının erkek zihni tarafından toplumda tutulduğu yer belliydi) başka bir şey de içermeyecektir. Burası büyük bir dünya, kadın ya da erkeği belirli stereotipler şeklinde algılamak dünyanın en saçma uğraşı olacaktır. Önemli olan, cinsiyet belasından kurtulabilmektir. Ve de cetvelli Profesör X gibilerden… 
Unutmayın. En önemli olan şeyler; kadının para kazanması, kendine ait bir odasının ve boş zamanının olmasıdır. Bunlar size çok maddiyatçı gelebilir. Fakat bu sizin gerçeklerden kopmanızı da engelleyecektir. Gerçeklerden kopmayın. Direnin. Ve yazın.
Virginia Woolf'un kadınlar ve kurmaca yazın hakkındaki görüşleri; Kendine Ait Bir Oda, İletişim Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki; okuyun.
Edebi piçliğe, piççe direnmeye devam… 
 
edebiyathaber.net (15 Mayıs 2012)
Kaynak: bocekyiyenpeygamber.blogspot.com 

Bahar Yavcan - 16/05/2012 - 20:32

Kadınların erkekler üzerine fazla yazmamış olduğu doğrudur, özellikle Virginia Woolf Kendine Ait Bir Oda’sına kadar süregelen zamanda. Kadınlar fazla yazma şansı bulamamıştır bulsalar da erkekler üzerine yazmamıştır, çünkü kullandıkları dil erkeklere aittir, edebiyat erkek alanı sayılmaktadır. Erkek isimleri altında kendini göstermeye çalışan bir çok kadın bu ismin ve de içinde bulundukları toplumun yükü ve baskısı altında kalmışken yazdıkları da mevcut erkek edebiyatı dışına çıkamaz, emanet bir dille taklit ede ede başlar kadının edebiyata katılması, özne olması.
Woolf’un öğütlediği maddi bir savaş değildir, ancak “kadın haliyle” kendi sesini duyurabilmek için maddenin gerekliliği de kaçınılmazdır. Bu aslında kalıcı olma, tarihe, hayata karışma çabasıdır Profesör X ve onun gibilere rağmen: kendine ait bir oda, kendine ait bir dil, kendine ait bir hayat.

Has edebiyatın yazarı beklentilerle ilgilenmez

Gölgede Yaşamak” kitabıyla 2011 Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü kazanan Fadime Uslu, bir yandan yazarken bir yandan da Türkçe öğretmenliği yapıyor. Hikâyelerinde edebiyata yönelik ironik göndermeler yapan Uslu, “Has edebiyatın yazarı hiç kimsenin beklentileriyle ilgilenmez” diyor. Çocuk kitapları da yazan Uslu ile “Gölgede Yaşamak” kitabını ve edebiyatı konuştuk…

- Öykülerdeki kahramanlar isimsiz. “Anlatıcı”, “oyuncu”, “çözücü” gibi isimlerle çıkıyorlar karşımıza…
 
Onlara birer isim vermekten özellikle kaçındım. Başta, rolleri ve görevleriyle var oluyorlar öyküde. Zamanımızın ruhuna sinen düşünce alışkanlığının ürünleri gibiler. Koşullanmış yargılarla kategorize etmenin, biçimle değerlendirmenin bir uzantısı. Beni onlara isim koymaktan alıkoyan bir başka neden de kurgu yapısının karakterler üzerindeki egemenliğini yıkma arayışı oldu. 
 
- “Yazarlık onun yeni elbisesiydi ama üzerine oturuyormuş gibi görünmüyordu”… “Anlatıcı”nın, “Oyuncu” için yaptığı bu yorumdan alıntı yaparak yayın dünyası ve özellikle de yazarlar, genç yazarlar üzerine konuşmak isterim..
 
 Oyuncu görsel çağın tutkularını beslemek için bedenini teşhir ederek ayakta kalmış. Bedeninin eskidiğini anlayınca duygularını yazarak teşhir etmeyi seçmiş. Çünkü görüntü çağı hep değişmek ister. Yeni yüzler, yeni bedenler ister. Hatta okuyacağı kitabın yazarını da televizyonda sık sık gördükleri arasından seçmek ister. Elbette bunlar sisteme yönelik eleştiriler. Bunun dışında kalabilen, kendisinden, yazınından ödün vermeyen yazarlarımız, genç yazarlarımızla birlikte edebiyatımızı dünyayla yarışır seviyeye taşıyor. 
 
- “Kadınlar hayvani bir içgüdüyle okur kitapları. Yakaladığı avın karnını deşercesine, aynı zamanda gönüllü bir kurban gibidirler. Okurken sözcükleri emmek için yanıp tutuşurlar…” diyor “Çözücü”…
 
Evet, Çözücü sivri dilli. Kadınlarla ilgili hükümvermeyi çok seven toplumumuzun üyesi. Erkek karakterin zihninden geçenler, genel bir bakışın eleştirisi biçimindemetne girdi. Kadınların doğal davranışlarının gittikçe kısıtlandığı, sadece kadın olduğu için özgür yaşamalarının bile baskılandığı bir ortamda özgürlüğüyle var olmuş okuyup yazan kadınların bu algıdan etkilenmemelerimümkün mü? Üzerinde durduğunuz diyaloga farklı bir yerden de bakabiliriz. Kadınların erkeklere göre daha çok okuduğu bilinir. Kadın yazarlardan da daha çok suya sabuna dokunmayan, duyarlıklarını anlatabilecekleri eserler yazmalarının beklendiği gibi. Beklentiye boyun eğmek yazma alanının da okuma yöntemlerinin de sınırlanması anlamına geliyor ki, bu Çözücü’nün işaret ettiği tehlike aynı zamanda.
 
‘KADIN DAHA ÇOK OKUYOR’ 
 
- “Yazar, kadınların zaaflarını bilir ve hiç tereddüt etmeden kullanır” diyorsunuz. Bu yazarlara bir gönderme mi? Nasıl okuyup, yorumlamalı?
 
Geçmişten günümüze edebiyatımızda çok satan popüler kitapları incelerken temelde aşkı, ilişkileri anlatan, dönemin ahlak anlayışıyla uyumlu kitapların kendi okuyucusunu yarattığını gördüm. Kadınların ideolojik yönlendirilmelerini hedef almışlardı. Kalabalık ve kararlı okuyucuların da kendi yazarlarını yarattığını ve yönlendirdiklerini düşündüm. Yazısız, sözsüz karşılıklı yapılmış bir anlaşma gibi. İşte bu yönlendirmelere, kitapların bir tüketimaracı gibi kadınların önüne sürülmesine karşıyım. Sadece bizde değil, örneğin İtalya’da son yıllarda çok satan kitapların yazarı, popüler bir imaj haline getirilmiş Fabio Volo’yla bir parantez açmak isterim. Yazdıkları edebiyat dışı diye nitelense de bir biçimde edebiyatın çevrimiçinde. Roman yazarı, aynı zamanda oyuncu Volo. Onun kitaplarını okurken anlatısının altmetninin Çözücü’nün düşüncesini desteklediğini gördüm. Başka kitaplarda da. Ama bu sadece bir tür için Çözücü’nün söyledikleri. Gerçekte, has edebiyatın yazarı hiç kimsenin beklentileriyle ilgilenmez.
 
'ÇOCUKLARA YAZMANIN HAZZI BAŞKA'
 
- Öğretmenlik özellikle çocuk kitabı yazarlığınızı nasıl besliyor?
 
Öğretmen olmasaydım çocuk edebiyatının büyüsünü daha geç yaşardım sanırım. Çok verimli, inanılmaz bir gözlem alanı sunuyor öğretmenlik. İlk çocuk kitabım Sokağın Kuyruğu’nu yazmaya heveslendiren bir öğrencimin anlattığı hikâye oldu. Yaşadığı olayı hikâyeleştirirken hissettiği o eşsiz heyecanı oldu. 
 
- Büyüklere ve çocuklara yazmanın avantajları ve dezavantajları nedir? Hangisi daha zorlayıcı? Ya da daha fazla detay, dikkat gerektiriyor? Biraz anlatır mısınız?
 
Yazmayı bir bütün olarak yaşıyorum. Farklı iki alanmış gibi görünse de yazarken aynı hassasiyeti, özeni gösteriyorum. Çocuk kitaplarını yazmanın daha güç olduğu, daha çok çaba gerektirdiği, pedagojik birtakım bilgiye sahip olmanın avantaj sağlayacağı gibi sözler ediliyor. İnanmıyorum. Ne çocuklar bu dünyanın ötesinde başka bir yerde yaşıyorlar, ne de cam bir fanus içerisinde. Doğallığı her şeyden çok önemsiyorum. Mesaj verme kaygısıyla şu dersi de metnin şurasına yerleştireyim gibi bir kaygım hiç olmadı. Paralel zamanda her iki alanın kitapları üzerine çalıştım. Açıkça söyleyebilirim, çocuklar için üretmenin verdiği haz bambaşka. Önümüzdeki sonbaharda yayımlanması planlanan yeni çocuk kitabı üzerinde çalışırken yaşadığım coşkuyu unutamıyorum. 
 
- 2011 Yunus Nadi Öykü Ödülü ikinci kitabınızla geldi. Bu kadar çabuk bekliyor muydunuz?
 
Yunus Nadi ödülleri kişiye verilseydi, bu soruya evet, çok çabuk oldu derdim. Ancak bu kitap uzun süren çabaların, öykünün iç dünyasına çıkılan yolculuğun hem içinde hem dönüşlerinde, yapıda, dilde biçimsel sorguların, denemelerin sonucunda kendi özgünlüğünü bulması için titizlenerek hazırlandı. Öyle ki, dosyanın tamamlanması yarışma başvurularının son gününe denk geldi. Postaya verdiğimde sadece şunu hissediyordum; o artık benden çıkmıştı ve benim dışımda bir yerlere doğru koşuyordu.
 
Söyleşiyi gerçekleştiren: Ümran Avcı- haberturk.com (15 Mayıs 2012)

Bu romanda anlatılanlar taklit edilmemelidir

Petros Markaris’in romanı, krizle boğuşan Yunanistan’da öyle ilgi gördü ki bir süre sonra kapağına, “Bu romanda anlatılanlar taklit edilmemelidir” uyarısı eklendi.
 
Petros Markaris, The Settlement/ I Pairaiosi adlı yeni romanında Yunanistan krizinin nasıl kontrolden çıktığını mercek altına alıyor. 75 yaşındaki Markaris’in romanında vergilerini ödemeyen zengin Atinalılar, kendisine “vergi tahsildarı” diyen azılı bir seri katilin kurbanları oluyor. The Settlement, Yunanistan’da öylesine yoğun bir ilgiyle karşılandı ki kitabın kapağına “Uyarı: Bu romanda anlatılanlar taklit edilmemelidir” yazıldı. 
 
Petros Markaris kimdir?
İstanbul, Heybeliada doğumlu olan Petros Markaris, 1965 yılında yazdığı Ali Reco’nun Öyküsü’yle edebiyat dünyasına adım attı. Ardından daha çok sahne sanatları ve sinemayla ilgilendi; Kral İbu’nun Destanı, Atlar gibi oyunlar yazdı, ünlü yönetmen Theodoros Angelopulos’un 1936 Günleri, Büyük İskender, Leyleğin Geciken Adımı, Ulysse’in Bakışı filmlerinin senaryolarını kaleme aldı. Polisiye türe ilk olarak Yunan televizyonunda üç yıl kesintisiz oynayan Bir Cinayetin Anatomisi’nin senaryosunu yazarak adım atan Markaris, daha sonra Komiser Haritos’un baş kahramanı olduğu polisiyeler kaleme aldı; Türkçede, Gece Bülteni, Alan Savunması, Che İntihar Etti adlı romanları yayımlandı.
 
Kaynak: Taraf (15 Mayıs 2012)
 

‘Sonning Prize’ Pamuk’un

Danimarka’nın en prestijli kültürel ödülü Sonning Prize yazar Orhan Pamuk’un oldu.

Danimarka'nın en geniş çaplı kültürel ödülü olan "Sonning" 2006 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'lü yazar Orhan Pamuk'a verildi. Bu yıl ödülün Orhan Pamuk'a verilmesine gerekçe olarak, ünlü yazarın "kültürel sınırlara meydan okuması ve bu sınırların aşılması sonucunda ortaya çıkan olasılıkları açıklığa kavuşturması" gösterildi.
 
Orhan Pamuk, Sonning ödülünü 26 Ekim günü Kopenhag Üniversitesi'nde gerçekleşecek olan törende alacak. Sonning ödülüne daha önce layık görülen isimler arasında İngiliz siyaset adamı Winston Churchill, Alman yazar Günter Grass ve İsveçli Yönetmen Ingmar Bergman da bulunuyor.
 
59 yaşındaki Pamuk, 2006 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü İsveç'in başkenti Stockholm'de almıştı. Nobel ödüllü yazarın "Saf ve Düşünceli Romancı" adlı kitabı Danimarka diline de çevrilmişti.
 
Kaynak: Hürriyet (15 Mayıs 2012)

‘Spartacus’ e-kitap olarak çıkıyor

Hollywood'un efsane aktörü 95 yaşındaki Kirk Douglas, 'Spartaküs'ü e-kitap olarak çıkarmaya hazırlanıyor.

İlerleyen yaşına rağmen teknolojik gelişmelerden uzak kalmayan Kirk Douglas, Haziran ayında ünlü filmi "Spartaküs"ün e-kitabını piyasaya sunacak.
 
1960 yapımı Roma İmparatorluğu döneminde bir kölenin haksızlık ve adaletsizliğe isyanını anlatan, Stanley Kubrick'in yönettiği Spartaküs filminde Douglas, hem oyuncu hem de yapımcı olarak yer almıştı.
 
Önsözünü George Clooney'nin yazdığı e-kitap, Open Road Integrated Media tarafından sunulacak ve seslendirmesini Kirk Douglas'ın oğlu, ünlü aktör Michael Douglas yapacak.
Kaynak: ntvmsnbc.com (15 Mayıs 2012)

ali - 04/06/2012 - 13:28

Slow-motion lari merak ettim. Buyuk ihtimalle guzel bir sey cikacak.

Çeviribilim dergisinin 8. sayısı raflarda

Çeviribilim adlı çeviri ve çeviri incelemeleri dergisinin sekizinci sayısında, yine çeşitli çeviribilim, mütercim-tercümanlık ve dil bölümlerinden yazarlar çok çeşitli konuları ele alıyorlar:
 
Çeviride dipnot kullanımı, padişahların sipariş ettiği çeviriler, hukuk çevirisinin incelikleri, internet araçlarının çeviriye katkıları, çeviri eğitiminin simülasyon dersleriyle zenginleştirilmesi, çevirmenlerin sağlık ve sigorta sorunları.. Ayrıca dergide Rusya’nın köklü edebiyat yayınları olan Literaturnaya Gazeta’dan (Edebiyat Gazetesi) Tatiana Shabaeva’nın Çalıkuşu üzerine bir yazısı ve İnostrannaya Literatura’nın yayın yönetmeni Aleksandr Livergant’la yapılmış bir söyleşi yer alıyor.
 
Derginin bu sayısında çeviri örnekleri olarak, Oğuz Atay’ın çevirdiği öne sürülen “Kazanova’nın Hatıraları: Çapkın Papaz”dan bir parça, Özdemir İnce’den iki Yannis Ritsos şiiri ve Steve Jobs’un ünlü Stanford Konuşması’nın yeni, yaratıcı bir çevirisi yer alıyor.
2005 yılından itibaren internet dergisi olarak www.ceviribilim.com adresinde yayınlanan Çeviribilim dergisi, 2011 yılının başında matbu olarak yayın yapmaya başlamıştı. Daha önceki sayılarda Türkiye’de telif kanunu tarihi, Alain Badiou’nun hiperçevirisi, Menderes ve Eugene Pulliam çevirileri, çeviri sansürü gibi çeşitli dosya konuları yer almıştı.
 
Bu sayıdaki başlıklar ise şöyle:
 
Aleksandr Livergant: “Çevirmenin Yolu, Kayıp Yolu” HANİFE ÇAYLAK (Puşkin Üniversitesi)
Kemal Abdulla Nobel’e Aday Oldu SEVİNÇ ÜÇGÜL (Erciyes Üniversitesi)
Çalıkuşu’nun Rusya’ya Gelişi TATIANA SHABAEVA (Literaturnaya Gazeta)
Türkiye’de Çeviri Eğitimi Üzerine MİNE YAZICI (İstanbul Üniversitesi)
Hukuk Çevirisinde Uçuşan Kavramlar SÂKİNE ERUZ (İstanbul Üniversitesi)
Çevirmen Olarak Bilirkişilik BÜLENT ACIMAZ (İstanbul Üniversitesi)
“Çeviri Cenneti” ÜLKER İNCE (çevirmen)
Bir Diliçi Çeviri Örneği: “Dipnotlar” AYŞE BANU KARADAĞ (Yıldız Üniversitesi)
Eugene Nida: A Lost Methodology ÇAĞDAŞ ACAR (Leuven Üniversitesi)
“İşveren” Padişah, “Çevirmen” Mercümek Ahmed Olunca… ESHÂBİL BOZKURT (Kırklareli Üniversitesi)
Çokdilli ve Çoksesli Ağ MEHMET ŞAHİN (İzmir Ekonomi Üniversitesi)
Ardıl Çeviri Odaklı Simülasyon Dersleri NİHAL YETKİN (İzmir Ekonomi Üniversitesi)
ÖZDEMİR İNCE çevirisiyle YANNİS RİTSOS
Stanford Konuşması “Cehalet İştahınızı Kabartsın” STEVE JOBS
Cehaletin Ortasında Bir Gezgin, Steve Jobs ÖZLEM VURAL (Ege Üniversitesi)
“Kazanova’nın Hatıraları: Çapkın Papaz” Çeviren OĞUZ ATAY mı?
Kapak Konusu: Yeniden Kore, Nire? Kore Artık Türkiye’nin Komşusu: NATO için ne çevireceğiz? SABRİ GÜRSES (çevirmen)
Genel Sağlık Sigortası ve Çevirmenler SABRİ GÜRSES
MEDYADA ÇEVİRİ: HSYK ÇEVİRİ KRİZİ
 
 
edebiyathaber.net (15 Mayıs 2012)

Çok kazanan yazarlar: “Edebiyatın zaferi mi, bir avuç yazarın zaferi mi?”

Forbes Türkiye, mayıs sayısında ülkenin en çok kazanan yazar listesini, satış ve kazanç rakamlarıyla birlikte yayımladı. Beşinci kez hazırlanan listede 2011′in rekorlar yılı olduğunu belirten Forbes, yazının başlığını da “Edebiyatın Zaferi” olarak attı.

Edebiyatla az çok ilgili olan herkesin bildiği gibi, bu tür durumlarda akla ilk gelen, “Çok satanlar gerçek edebiyat mıdır?” sorusu oluyor. Biz burada başka mühim noktalara değinmek istediğimiz için bu soruyu başka bir yazıya bırakarak Forbes‘un dosyasını incelemeye girişiyoruz. Listedeki 20 yazar baskı adetleri ve toplam cirolarıyla aşağıdaki gibi:

1. Ayşe Kulin / 1.634.660 TL / Everest Yayınları / 588.500 baskı adedi / 8.173.300 ciro
2. Elif Şafak / 1.610.300 TL / Doğan Kitap / 369.000 baskı adedi / 8.051.500 ciro
3. İskender Pala / 1.319.980 TL / Kapı Yayınları / 536.000 baskı adedi / 6.599.900 ciro
4. Zülfi Livaneli / 949.600 TL / Doğan Kitap / 178.000 baskı adedi / 4.748.000 ciro
5. Sinan Yağmur / 851.500 TL / Destek Yay. – Karatay Akademi / 820.000 baskı adedi / 8.515.000
6. Ahmet Ümit / 638.120 TL / Everest Yayınları / 219.000 baskı adedi / 3.190.600 ciro
7. Canan Tan / 628.560 TL / Altın Kitap / 300.000 baskı adedi / 4.190.400 ciro
8. Yılmaz Özdil / 569.250 TL / Doğan Kitap / 165.000 baskı adedi / 3.795.000 ciro
9. Serdar Özkan / 513.000 TL / Artemis Yay. – Altın Kitap / 260.000 baskı adedi / 3.420.000 ciro
10. Demet Altınyeleklioğlu / 318.750 TL / Artemis Yayınları / 102.000 baskı adedi / 2.550.000 ciro
11. Orhan Pamuk / 269.375 TL / İletişim Yayınları / 50.000 baskı adedi / 1.077.500 ciro
12. Ahmet Turgut / 256.650 TL / Callisto Kitap / 165.000 baskı adedi / 2.566.500 ciro
13. Mümin Sekman / 252.563 TL / Alfa Kitap / 313.000 baskı adedi / 2.02.500 ciro
14. Mustafa Armağan / 197.688 TL / Timaş Yayınları / 119.000 baskı adedi / 1.581.500 ciro
15. İlber Ortaylı / 194.500 TL / Timaş Yayınları / 90.000 baskı adedi / 1.566.000 ciro
16. Turgut Özakman / 189.400 TL / Bilgi Yayınevi / 43.000 baskı adedi / 947.000 ciro
17. İnci Aral / 185.685 TL / Kırmızı Kedi / 90.000 baskı adedi / 1.237.900 ciro
18. Yavuz Bahadıroğlu / 184.000 / Paradoks Yayınları / 120.000 baskı adedi / 1.840.000 ciro
19. Reha Çamuroğlu / 177.400 TL / Everest Yayınları / 115.000 baskı adedi / 1.774.000 ciro
20. Kahraman Tazeoğlu/ 139.400 TL / Destek Yayınları / 87.900 baskı adedi / 929.600 ciro

Forbes, yazının ikinci paragrafında, rakamlarla ilgili ilk analizlerinden biri olarak, “Rakamlar, sıklıkla yinelenen ‘ülke olarak okumuyoruz’ yakınmalarını biraz ezbere söylendiğini gösteriyor,” yorumunu yapmış. Yılın başında da Munir Üstün Twitter sayfasında yayınevlerinin 2011 yılında toplam 287 milyon bandrol aldığını açıklamış, nüfus hesabından bunun kişi başına yedi kitap anlamına geldiğini belirtmişti.

Alınan bandrol sayısı (yani basılan kitap adedi), en çok kazanan yazarların kitaplarının baskı adedi belki Türkiye’de yayıncılığın nasıl ve ne kadar gelişip büyüdüğü konulu bir araştırmanın verileri olarak kullanılabilir, ama ülkedeki okuma alışkanlıklarıyla ilgili söylediklerini değerlendirirken çok dikkatli olmak gerekir. Forbes‘cular da, Munir Üstün de en temel soruyu atlıyor: Basılan bu kitaplardan kaçı satılıyor? Forbes listesinde yer alan yazarların eserleri bir yana, çoğu kitap ortalama 1.500 adet basılır, bu rakam Türk edebiyatçılarında bir nebze yükselse de, yabancı kitaplarda daha da düşebilir. Öncelikle bir durup bunun ne kadar düşük bir sayı olduğunu değerlendirmek gerekir — nüfusunun yaklaşık 70 milyon olduğu söylenen bir ülkede bir kitap yalnızca bin kişi için yayımlanıyor. Bundan hemen sonra da bu 1.000 adedin kaçının satıldığını sormak gerekir — bir kitabın yalnızca 100 adet sattığı da görüldüğü gibi, çok ama birçok kitap hiçbir zaman ikinci baskı yapmadan kelepire düşüyor.

Forbes analizine, ne tür eserler veren yazarların ve hangi yayınevlerinin ön plana çıktığına değinerek devam ediyor. Listeyi vermeden önce yazıyı şu sözlerle kapatıyor:

Kültür ve Turizm Bakanlığı ISBN Ajansı yıllık yayıncılık verileri ve FORBES Türkiye’nin artık geriye dönük analiz yapılabilecek derinliğe ulaşan “En Çok Kazanan Yazarlar” listesi gösteriyor ki yazarlık, Türkiye’de artık gerçek anlamıyla para kazandıran bir meslek.

Yukarıdaki yorumumuza nazaran, öncelikle yazarların gerçekten de satış değil, baskı adedine göre kazanç sağladıklarını belirtelim. Bundan sonra beş yıllık bir süreyi “geriye dönük analiz yapabilecek derinliğe” ulaşmak için yeterli görenForbes‘a, listelerinde yalnızca yirmi tane yazar bulunduğunu hatırlatalım. Çok satan bir yazarla ortalama bir yazar arasındaki uçurumu fark etmek için aslında bizzat bu listeye bakmak yetiyor. 1 numaradaki Ayşe Kulin’in kazancı 1 buçuk milyon lirayı geçerken, 20 numaradaki Kahraman Tazeoğlu’nunki 150 bin lira bile etmiyor. Bu durumda bırakın “ortalama”yı, en çok satan 50. yazarın ucu ucuna yazarak geçinebileceğini, geri kalanların ise, birçok yazarın zaten yaptığı gibi hayatlarını başka işlerle kazanmak zorunda kalacaklarını görüyoruz. Telif ödemelerini para değil, kitapla alan yazarların bulunduğu bir piyasada bir avuç yazarın kazancını kutlamak adına Forbes bir yana, BirGün gazetesinin dahi “Kim demiş yazmak kazandırmıyor diye” şeklinde başlıklar atması acı.

Tüm bunlardan sonra insan ister istemez Forbes‘un verileri doğru okumadığını, ama aklında halihazırda var olan bir çerçeveye oturtmak için sağından solundan kıvırttığını düşünüyor. Üstelik bahsettiğimiz bu iki nokta (baskı adedi ile okuma alışkanlığı ve en çok kazanan yirmi yazar ile geri kalan yazarların arasındaki ilişki) en temel meseleler. Listenin devamında gelen “En Çok Satan Kitaplar” ve “En Çok Ciro Yapan Kitaplar”ı incelediğimizde telif oranlarındaki farkın kazancı nasıl etkilediğini görüyoruz. Aşkın Gözyaşları I en çok satan kitapken, ciro listesinde altıncı sırada yer alıyor. Benzer bir şekilde en çok ciro yapan İskender, çok satanlar arasında üçüncü sırada. Demek Elif Şafak Sinan Yağmur’dan daha yüksek bir telif oranıyla çalışıyor. Kitap satış fiyatları da ciroyu oldukça etkiliyor. Beş yayınevi ve bir dağıtım şirketiyle Türkiye’nin en büyük yayın grubu olan Alfa Yayın Grubu, düşük kitap fiyatlarıyla tanınıyor. Örneğin çok satan kitaplar arasında yedinci sırada olan Her Şey Beyinde Başlar (Mümin Sekman), ciro listesinde yer bile almıyor.

Dergi, geçen yılki listesinde İskender Pala’nın kazancıyla ilgili bir tartışma yaratmıştı — Kapı Yayınları verilen bandrol rakamlarının eksik olduğunu söylediğinde, verileri ISBN ajansından aldığını belirten Forbes, yayınevlerinin kitabın satış adedinden fazla bandrol alabildiklerini iddia etmişti. Bandrol bedavaya değil, parayla alınan bir şey olduğu için bu söylenen pek mantıklı gelmiyor kulağa. Doğru olduğu varsayılsa bile, o zaman yalnızca bir yazar ve bir yayınevi değil, tüm listenin sağlamlığının sorgulanması gerekmez miydi?

Forbes’un “Edebiyatın Zaferi” olarak nitelediği listedeki yazarların kazançlarında gözümüz yok. Dileğimiz, öncelikle Forbes ve bu yirmi yazar ile basının, daha da önemlisi okurların, bunun aslında bir avuç yazarın zaferi olduğunu fark etmesi. Yayıncılıkta başta yazarların olmak üzere çevirmenlerin, editörlerin, düzeltmenlerin ve bir kitabın oluşumda emeği geçen diğer herkesin çalışma şartlarının ortaya koydukları işle orantılı bir şekilde düzelebilmesi için henüz önümüzde uzun bir yol var. Yolun başını ise insanların okuma alışkanlığı çekiyor.

Kaynak: koltukname.com (14 Mayıs 2012)

BA (kitapnot.blogspot.com) - 14/05/2012 - 13:17

Bu haberde de Forbes’un yorumlarına karşılık birçok sağlam argüman geliştirilmiş zaten ama ben de şunu eklemek istiyorum: Kitap pasajlarına gidenler kitapçıların satışlarının nasıl edebi eserlerden test kitaplarına evrildiğini rahatlıkla görebilirler. “287 milyon bandrol satıldı” derken eğer ÖSYM sınavlarına yönelik test kitaplarını da bu sayıya dahil ediyorsanız (ki onlar da bandrol alıyor) bu istatistiğin hiçbir anlamı yok. Bir de bunun akademik kitaplar, sözlükler, rehberler gibi bandrol alan ama doğrudan edebiyatla ilgili olmayanları var. Üstelik daha geçen hafta burada nüfusun %40′ının hiç kitap okumadığını Kültür Bakanlığının açıkladığı haberi vardı. Kısacası Forbes’un haberi Hido’ya bakarak basketbolcu, Fazıl Say’a bakarak piyanist olmak çok kazançlı demek gibi bir şey.

Lagerfeld’den kitap kokulu parfüm

Modacı Karl Lagerfeld'in tasarladığı kağıt kokan parfüm 'Paper Passion', Ağustos ayında piyasaya çıkacak. Parfüm, misk ve leylak ile zenginleştirildi.

Karl Lagerfeld'in imzasını taşıyan 'Paper Passion' (kağıt tutkusu), İtalya Milano'daki tasarım haftasında görücüye çıktı. Parfümün ambalajı, 32 sayfalık bir kitaptan oluşuyor. Kitabın önsözü Lagerfeld'e ait. Tasarımcı, yazısında, gerçek bir kağıt tutkunu olduğunu belirtiyor.
 
Kağıt kokulu parfüm üretme fikri, yayıncı Gerhard Steidl'a ait. "Yeni basılmış bir kitabın kokusu, uyuşturucuyla aynı etkiyi yaratıyor" diyen Steidl, parfüm tasarımcısı Geza Schön'e başvurmuş. Müşterileri arasında Madonna ve futbolcu Lionel Messie gibi starların da bulunduğu Schön de 13 ham maddeyi karıştırarak parfümü üretmiş. Müşterilerinin isteği üzerine misk ve leylak ile parfümü zenginleştirmiş. Nobel ödüllü Alman edebiyatçı Günter Grass da parfüm için bir şiir yazmış.
 
Sueddeutsche'nin haberine göre; Paper Passion, müzeler, konsept mağazalar ve küçük parfümerilerde satılacak.
 
Kaynak: ntvmsnbc.com (14 Mayıs 2012)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z