Masthead header

bu dagin kari erimez-10cmTürkçe’nin filozofu sayılan Feyza Hepçilingirler’in yeni kitabı Bu Dağların Karı Erimez Everest Yayınları’ndan çıktı.

Feyza Hepçilingirler’in denemelerinden oluşan bu kitap, Türkiye’de son on beş yılda yaşananlardan kimi kesitler içeriyor.

Yazar Hepçilingirler, belleksiz bir toplum oluşumuza inat, belleğimizi canlı tutsun diye ve dönüp dönüp benzer olayları yaşadığımız görülsün diye kaleme aldı bu yazıları.

Kitapta ne bulunuyor?

Bizi unutkanlıkla suçlayanlara karşı donanım sağlayacak son yılların hızlı bir dökümü…

Kadınlar hakkında, erkeklerin çoğunu, kadınların azını kızdıracak düşünceler…

Kendimize yönelik hoşnutsuzluğumuzun  yaşamın çeşitli alanlarındaki yansımaları…

Türkçe konusundaki tartışmalar, yanıtlar, sorular…

Medyanın acımasızlığının, ahlak anlayışının eleştirisi…

Kültürün esaslı bir parçası olarak müziğimizin durumu…

Edebiyatın gerekliliği…

Eğitim, çocuklar, ders kitapları, çocuk edebiyatı…

Romanın, öykünün, denemenin, biyografinin bugünü, yarını…

Edebiyatımızın magazinleşmesinin iki roman üzerinden eleştirisi…

Ayvalık’tan Beyrut’a, Aksaray’dan Midilli’ye, Şırnak’tan ABD’ye, İskenderun’dan İran’a gezi izlenimleri…

Ve yazarın okurlarına açtığı özel dünyası

edebiyathaber.net (24 Nisan 2014)

Bana-Hayati-Yasanir-Kilan_173427_1I

Don Kişot’tan Tyler Durden’a; Zebercet’ten Azil’e kadar unutulmayan tüm roman kahramanlarının, en azından, kendileriyle mutlaka sorunları vardır. “Uyumsuzluk” unutulmaz roman kahramanlarının ortak bir özelliğidir, dersek sanırım çok da iddialı bir laf etmiş olmayız.

Geçtiğimiz günlerde, Türkçeye ilk defa bir romanı çevrilen ABD’li yazar, Joshua Mohr’un yarattığı kahraman Rhonda da zihnimizde yer eden kimi roman kahramanlarıyla pek çok ortak özelliğe sahip bir karakter.

Bana Hayatı Yaşanır Kılan Bazı Şeyler’in kahramanı Rhonda’nın geleceğe kalıp kalmayacağını elbette zaman gösterecektir fakat ilk izlenimime göre Rhonda öyle hemen unutulacak bir karakter değil.

Bana Hayatı Yaşanır Kılan Bazı Şeyler (kitap, yazının devamında “Bazı Şeyler” olarak anılacak.) tek cümleyle ifade etmek gerekirse, bir travmanın romanı. Joshua Mohr, travmatik roman kahramanı Rhonda’nın tüm katmanlarını 196 sayfa boyunca adım adım açıyor biz okurlarına.

Roman, Tom Waits’in “Bu kâbuslardan kurtulmak çok viski gerektirir.” sözüyle açılıyor. Bu alıntı, daha ilk başta okurların, ne tür bir yapıtla karşı karşıya olduğunu anlamalarını sağlayan bir işleve sahip: Bazı Şeyler, unutulması için ciddi miktarda alkole ihtiyaç duyulan kâbus gibi bir hayatın romanıdır.

Bazı Şeyler’in ilk cümleleri bize tipik bir Bukowski öyküsüyle karşı karşıya olduğumuzu düşündürüyor: “… San Francisco 2007 sonu. Bütünüyle siyaha boyalı Damascus’ta içiyordum.”

Bu satırların ardından, Rhonda’nın alkolle, bar sinekleriyle ve fahişelerle kuşatılmış hayatına hızlı bir dalış yapıyoruz. Bu bölümde, tipik bir Chinaski hareketi olarak bar kavgasına tutuşma ve sağlam bir dayak yeme gibi detaylar bile mevcut. Fakat roman ilerledikçe anlatı üç farklı kanala ayrılıyor.

Birinci kanal, ilk bölümün devamı olarak nitelenebilecek ve Rhonda’nın, “roman zamanındaki bugünü” olarak adlandıracağımız 2007yılındaki kısa bir süreci anlatıyor. Bu bölümdeki Rhonda, korkunç bir yalnızlığın pençesindedir ve gerçeklikle ilgili sorunları vardır.

Josh Mohr

Josh Mohr

Romanın ikinci kanalında ise Rhonda’nın çocukluğu anlatılıyor. Bu dönem, Rhonda’nın bugününe ışık tutan kimi detayların tüm acılığıyla anlatıldığı bir yapıya sahip. Bu kanalda anlatılan Rhonda, istismara açık, sevildiğini hissedemeyen ve adım adım ruh sağlığı bozuk bir yetişkin olmaya doğru giden bir çocuktur.

Bazı Şeyler’in ilk ve ikinci kanalı arasında bir köprü vazifesi gören üçüncü kanalında ise zamanı net olarak belirtilmese de Rhonda’nın çocukluktan yetişkinliğe geçiş yaptığı bir dönemde gördüğü terapi süreci anlatılıyor. Rhonda “Çubuk Makarna” olarak adlandırdığı doktoruna, yaşadığı zorlukları ve kendini inandırdığı kimi şeyleri anlattıkça 2007’nin Rhonda’sının ruh hali daha bir anlaşılır oluyor.

Bu üç dönemdeki Rhonda, temel olarak sevilmek isteyen yalnız bir kaybedendir. Sevgi arayışı içinde, tacize uğrar, kahramanlık yapmaya çalışırken dayak yer, çöp tenekelerinde sabahlar, komşunun yanık kanepesini evine taşır ve daha yüzlerce şey gelir başına.

Yetişkin Rhonda’nın yaşamı bu noktada Bukowski’nin unutulmaz karakteri Henry Chinaski ile benzerlik gösterse de Chinaski, eninde sonunda kendini edebiyatın sayesinde kurtarabilirken, Joshua Mohr daha gerçekçi davranarak Rhonda’yı yalnız çoğunluktan koparmaz.

II

Bana Hayatı Yaşanır Kılan Bazı Şeyler, kısa cümlelerle ve kısa bölümlerle oluşturulmuş kolay okunan bir roman. Yazar, okurlarını uzun tasvirler yerine kısa ve vurucu diyaloglarla kolayca avucuna alıyor. Burada, çevirmeyi tercih ettiği kitaplarla belli bir okur grubunu kendine bağlamayı başarmış olan Avi Pardo’nun başarılı çevirisinin hakkını  da vermek gerek.

Bazı Şeyler’de büyük bir gizem ya da akıl almaz maceralar yok, yazının başında da değindiğim gibi, Bazı Şeyler, özünde bir travmanın romanı. Joshua Mohr, Rhonda’nın travmasını anlatırken sokak kültürünü oldukça başarılı bir şekilde anlatmış. Romanın sonundaki “Özür”  bölümünden de Mohr ile Rhonda’nın yaşamlarının birçok ortak noktası olduğunuimagesanlayabiliyoruz.

III

Aylak Kitap, Bazı Şeyler’in orijinal kapak tasarımını korumuş. Çok da iyi yapmış. Okurlar, kapağa alıcı gözle baktıklarında kapakta, Rorschach Testi’ne ve Çarkıfelek yarışmasına yapılan iki açık göndermeyi hemen fark edeceklerdir. Bu iki detay da romanın bütünü içinde önemli bir yer kapladıkları için kapağa taşınmaları son derece isabetli olmuş.

Kitabın biçimsel özellikleriyle ilgili tek sıkıntı ise, sayfaların matbaada olması gerekenden biraz daha aşağıya basılmış olması. Bu durum, benim gibi, kitabı okurken yanlardan değil de sayfaların altından tutan okurlar için bir miktar sıkıntı yaratıyor.

Onur Uludoğan – edebiyathaber.net (24 Nisan 2014)

  • Kayı Kaya - 25/04/2016 - 11:45

    Ellerine kalemine sağlık kardeşim,cevaplakapat

Nefret suçları üzerine bir sözlü tarih çalışması olan “Nefret” belgeseli, prömiyerini İstanbul’la eş zamanlı olarak 25 Nisan’da Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde D.T.C.F Metraj Sinema Topluluğu’yla yapacak.

Yönetmenliğini gazeteci-yazar Esra Açıkgöz ve akademisyen Hakan Alp’in yaptığı belgesel, Türkiye’de bu konu üzerine eğilen ilk belgesel olmasıyla büyük önem teşkil ediyor.

Belgesel 60 dakika olmakla birlikte 10 nefret suçu üzerinden sözlü bir tarih çalışması sergiliyor. Yaşanan acıları ve öteki olmayı dillendiren bu belgesel çeşitli yerlerde ücretsiz olarak gösterilmeye devam edecek.

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Farabi Salonu’nda 11.00’de başlayacak olan gösterim ise, okulun da izniyle izlemek isteyen herkese açık olacak.

Belgeselin gösterim programı şu şekilde:

25 Nisan Cuma – 20.00/Tasarım Atölyesi Kadıköy (yönetmenlerin katılımıyla)
25 Nisan Cuma – 11.00/Ankara Üniversitesi D.T.C.F – Farabi Salonu
26 Nisan Cumartesi -18.00 /Beyoğlu Aynalıgeçit
7 Mayıs Çarşamba – 20.00/Şişli Kent Kültür Merkezi
18 Mayıs Pazar – 16.00/ Kadıköy Nâzım Hikmet Kültür Merkezi
25 Mayıs Pazar – 16.00 / Kadıköy Karga

edebiyathaber.net (24 Nisan 2014)

413995313750Türk edebiyatının özgün isimlerinden, metinlerinde genellikle kadın-erkek ilişkilerini, sevgiyi, kadının kimliğini, bağlılık ve özgürlük sorunları temalarına odaklanan İnci Aral, 2014 KIBATEK Edebiyat Ödülü’ne değer bulundu.

1976 yılında yazmaya başlayan ve ilk öykülerini çeşitli dergilerde yayımlayan Aral‘ın ilk öykü kitabı Ağda Zamanı 1979 yılında basıldı ve bir yıl sonra Akademi Kitabevi Ödülü’ne değer bulundu.

1991 yılında yayımlanan ilk romanı Ölü Erkek Kuşlar ise 1992 Yunus Nadi Roman Ödülü’nü aldı.

2002 yılında yayınlanan romanı Mor Orhan Kemal Roman Armağanı’na değer bulundu.

İnci Aral, yeni romanının çalışmalarını sürdürmektedir. İnci Aral‘a ödülü, İstanbul’da, Yıldız Teknik Üniversitesi, Davutpaşa Kampüsü, Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilecek 26. Uluslararası KIBATEK Edebiyat Sempozyumu’nun açılış töreninde sunulacak.

Ödül gerekçesi:

İlk öyküsünün yayımlandığı 1977 yılından bu yana yayımlanmış tüm yapıtlarında Türkçenin bir edebiyat dili olarak zenginliğini yansıtmak yanında, yapıtlarına taşıdığı bireyin hallerini, insani çelişkilerini hayatla olan en sade derinliği yanı sıra toplumsal düzlemiyle de yansıtan İnci Aral, “yazarak yaşlanmayı” hayata tutunma yöntemi olarak benimserken; kendine özgü biçemi ve içtenliğiyle okuyucunun, dolayısıyla edebiyatseverin de hayata tutunmasını sağladığı için bu ödüle değer bulunmuştur.

KIBATEK Edebiyat Ödülü daha önce, Cengiz Aytmatov (2001), Osman Türkay (2002), Cengiz Dağcı (2003), ELÇİN (2004), Muhtar Şahanov (2006), Adalet Ağaoğlu (2007), Metin Demirtaş (2008) gibi edebiyatçılara verilmiştir.

edebiyathaber.net (24 Nisan 2014)

Turkiye_ve_Ermeni_HayaletiHer ikisi de gazetelerinde Türkiye muhabirliği yapan Guillaume Perrier ve Laure Marchand, röportaj ve araştırmalardan oluşan bu derlemede, bir yüzyıl aradan sonra soykırımın hâlâ capcanlı olan gerçekliğini ve soykırımın inkârının “hasta” ettiği Türk ve Ermeni toplumları üzerinde yarattığı sonuçları keşfe çıkıyorlar. Adları değiştirilmiş, evleri, kiliseleri yıkılmış köylerde, soykırımda canını kaybetmiş, yahut bir şekilde kaçmış, kurtulmuş insanların çocuklarını, torunlarını bulup konuşturuyorlar. Resmî tarihin karşısına, onların hikâyelerini, onların tarihlerini koyuyorlar.

Kanayan bir yaranın üzerinde barış inşa edilebilir mi? Fransız tarihçi Pierre Vidal-Naquetinkârcılık bizzat soykırımın devamı, hatta en incelikli, nihai evresidir,” diyor. Buna göre, Türk resmî görüşü de, inkâr politikasıyla yaranın kapanmasına engel oluyor. Bir yandan Ermenistan’la oynanan futbol maçlarındaki dostluk girişimleri, bir yanda Sevag Balıkçı olayı… Fransa’da inkâra karşı çıkartılan yasa… Hrant Dink cinayeti… Her ikisi de gazetelerinde Türkiye muhabirliği yapan Guillaume Perrier ve Laure Marchand, röportaj ve araştırmalardan oluşan bu derlemede, bir yüzyıl aradan sonra soykırımın hâlâ capcanlı olan gerçekliğini ve soykırımın inkârının “hasta” ettiği Türk ve Ermeni toplumları üzerinde yarattığı sonuçları keşfe çıkıyorlar. Adları değiştirilmiş, evleri, kiliseleri yıkılmış köylerde, soykırımda canını kaybetmiş yahut bir şekilde kaçmış, kurtulmuş insanların çocuklarını, torunlarını bulup konuşturuyorlar. Resmî tarihin karşısına, onların hikâyelerini, onların tarihlerini koyuyorlar.

Renan Akman’ın titiz çevirisiyle Türkiye ve Ermeni Hayaleti, İletişim Yayınları etiketiyle raflarda.

edebiyathaber.net (24 Nisan 2014)

orhan veli - 2İmkânsız şey
Şiir yazmak
Aşıksan eğer;
Ve yazmamak,
Aylardan Nisansa

Orhan Veli işte tam da böyle bir bahar sabahı, 13 Nisan 1914 günü İstanbul’un Beykoz semtinde dünyaya gelir. Babası müzisyen Mehmet Veli Bey, annesi Fatma Nigâr Hanım’dır.

Bakakalırım giden geminin ardından;
Atamam kendimi denize, dünya güzel;
Serde erkeklik var, ağlayamam.

Çocukluğu huzurlu bir ortamda geçen Orhan Veli, eğitimine Galatasaray Lisesi’nin ilkokulunda başlar. Ancak, klarnet sanatçısı olan Mehmet Veli Bey Cumhurbaşkanlığı Bando Şefi göreviyle Ankara’ya tayin edilince, oğlu da henüz on bir yaşındayken İstanbul’dan ayrılmak zorunda kalacaktır.

Eğitimine Atatürk Erkek Lisesi’nde devam eden Orhan Veli’nin şiire olan ilgisi edebiyat öğretmeni Ahmet Hamdi Tanpınar sayesinde daha da güçlenir. Doğduğu kente üniversite yıllarında yeniden giden genç şair bir süre İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’ne devam etse de eğitimini tamamlayamadan Ankara’ya geri döner. Hayal ve şiir dünyasında yaşamayı, disiplinli bir eğitim hayatına tercih etmiştir.

İşim gücüm budur benim,
Gökyüzünü boyarım her sabah,
Hepiniz uykudayken.
Uyanır bakarsınız ki mavi.
Deniz yırtılır kimi zaman
Bilmezsiniz kim diker
Ben dikerim.

orhan veli - 4Askerlik yıllarından sonra uzun süre devlet kurumlarında görev yapan Orhan Veli, bu arada okul arkadaşları Oktay Rıfat ve Melih Cevdet’le yeniden bir araya gelir. Yakın dostlarıyla birlikte geliştirdikleri yeni bir yazım tekniği ile yazıp yayınladığı şiirleri hem çokça eleştirilir, hem de ömür boyu onu izleyen bir hayran kitlesi yaratır.

Şu kavga bir bitse dersin,
Acıkmasam dersin,
Yorulmasam dersin;
Çişim gelmese dersin,
Uykum gelmese dersin;
Ölsem desene!

Hece ve aruz kullanmaz, kafiyeye önem vermezdi. Yalın bir halk diliyle yazar, kısa ve sade anlatımlarda derin anlamlar saklardı. Basit görünen dizeleri çarpıcı bir etki yapardı okuyanlar üzerinde. Kimi zaman Fransız gerçeküstücülerin şiirlerini ya da zaman zaman Türkçeye çevirdiği “haiku” denen üç dizelik Japon şiirlerini anımsatan hafif, şakacı, şaşırtıcı dokunuşlarla hafızalara nakşolacak mısralar çıkardı Orhan Veli’nin kaleminden.

İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı… Yazık oldu Süleyman Efendi’ye… Köşeyi dönünce denizi göreceksin, sakın şaşırma… Rakı şişesinde balık olsam… Bir elinde cımbız, bir elinde ayna, umurunda mı dünya…

Ve yıllardır dillerde dolaşan daha nice dizeler…

Otuzlu yaşlarına geldiğinde Orhan Veli artık Garip akımının tartışmasız temsilcisi ve güçlü kalemidir.

Uzanıp yatıvermiş, sere serpe;
orhan veli - 5Entarisi sıyrılmış, hafiften;
Kolunu kaldırmış, koltuğu görünüyor;
Bir eliyle de göğsünü tutmuş.
İçinde kötülüğü yok, biliyorum;
Yok, benim de yok ama…
Olmaz ki!
Böyle de yatılmaz ki!

Geçimini sağlamak için Gogol’dan Turgenyev’e, Moliére’den Sartre’a, La Fontaine’den Shakespeare’e, pek çok edebi eseri Türkçeye çeviren şair, bir yandan da hikâyeler, denemeler ve makaleler yazarak aralıksız çalışmaya devam eder. Yıllar içinde çevresi genişlemiş, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Abidin Dino, Necati Cumalı, Sabahattin Eyüboğlu ile yakın dostluklar kurmuştur.

“Eski bir sevdadan kurtulmuşum, artık bütün kadınlar güzel…”
İstanbul hasreti ve tutkulu aşkları şiirlerinden hiç eksik olmaz.
Bir de sevgilim vardır, pek muteber,
İsmini söyleyemem,
Edebiyat tarihçisi bulsun.

dizeleriyle gizli sevdasını dile getirmekten çekinmez. Bu dizelerdeki ‘muteber sevgili’nin, ezeli ve ebedi aşkı Nahit Gelenbevi olduğu iddia edilir. Cemal Süreya’nın ‘Rönesans gibi kadın’ diye nitelediği, başından iki evlilik geçmiş Nahit Hanım’a Orhan Veli’nin yazdığı aşk ve hüzün yüklü mektuplar, doğumunun yüzüncü yılında “Yalnız Seni Arıyorum” adıyla Yapı Kredi Yayınları tarafından basılacaktır (2014).

‘Anlatamıyorum’, ‘Bedava Yaşıyoruz’, ‘Dedikodu’, ‘İstanbul’u Dinliyorum’ ve daha birçok şiiri bestelendi, Hümeyra, Cem Karaca, Timur Selçuk gibi ünlü sanatçılar tarafından seslendirildi. Şiirlerinden Murathan Mungan‘ın kurgulayarak oyunlaştırdığı Bir Garip Orhan Veli 1981’den bu yana yıllardır sahnelenmekte olup 1993’te de kitap olarak basıldı. İpek S. Burnett‘in Romancı adlı eserinde (YKY, 2013) ise, edebiyat tutkunu yaşlı ve yalnız bir kadının hayalle gerçeğin iç içe geçtiği anlatımıyla bir romanorhan veli - 3kahramanı kimliğine bürünen Orhan Veli, kâh romantik bir aşık kâh kalender bir şair olarak resmediliyor.

Ölürüz diye mi üzülüyoruz?
Ne ettik, ne gördük şu fani dünyada
Kötülükten gayri

Kafka, kırk bir yaşında bir sanatoryumda ölümü beklerken yalnızca tek bir eseri yayınlanmış, kimsenin tanımadığı bir yazar; Van Gogh, otuz yedi yaşında intihar ettiğinde kimsenin tablolarına değer vermediği mutsuz bir ressamdı.

Bir gece Ankara sokaklarında yürürken Belediye’nin açıp bıraktığı bir çukura düşmesinden ardından hemen İstanbul’a dönen Orhan Veli ise, birkaç gün içinde aniden fenalaşıp 14 Kasım 1950 günü hayata veda ettiğinde yalnızca 36 yaşındaydı. Şimdi Aşiyan’da ve şiir tutkunlarının gönüllerindedir.

Şiirin alçak gönüllü büyük ustasının 100. doğum yıldönümü kutlu olsun!

Hasan Saraç - edebiyathaber.net (23 Nisan 2014)

  • Reşan Kaya - 23/04/2014 - 14:32

    Ben eskiden ortak bir arkadaşimız vesilesi ile sizden ve son kitaplarınızdan haberdar olmuştum
    Şimdi ise bu gönderinizle beraber çok sevinçle me rak ettiğim bir çok sanatçınin yaşamına ve sanatına dair hem de anlaşılır bir dille bilgi sahibi olabildim..çok teşekkür ederim!..cevaplakapat

  • hasan saraç - 24/04/2014 - 00:03

    Merhaba Reşan Kaya.

    İlginize teşekkür eder siteme de beklerim… http://www.hasansarac.netcevaplakapat

5 Mayıs 2014 Pazartesi günü Mimar Sinan Üniversitesi Fındıklı Kampusü’nde ‘Foucault Kolokyumu’ düzenleniyor. 

1011801_663519253696274_9093421485018483171_n (1)

edebiyathaber.net (23 Nisan 2014)

  • Oktay Taftalı - 23/04/2014 - 19:06

    Kollegium, Symposion, Plenum, Seminer, Pro-seminer, Konferans, Panel/Podyum tartışama. Bunların hepsi farklı oturum biçimleridir. Mimar Sinan’daki dostlar, konferans veya panel türüyle Kollegium’u birbirine karıştırmışlar. Kollegium’ da dinleyici olmaz, sadece uzman meslektaşlar arasındaki kapalı oturum biçime bu adı veriyoruz.cevaplakapat

  • Oktay Taftalı - 23/04/2014 - 19:29

    Kollegium’u yanlış yazmışım dalgınlıkla. Doğrusu “Kolloquium” olacak. Kollegium bir meslek ve uzamnlaık çevresini; grubunu ifade ediyor. “Kolloquium” ise uzmanlar arasında (Seminer’den farklı olarak)ön koşulsuz serbest tartışmalı,kapalı bir oturum türü.cevaplakapat

Köpek Adamlar” ve “Yüzler” adlı romanların yazarı Emrah Polat, Efnan Dervişoğlu moderatörlüğünde 24 Mayıs Cumartesi günü, 17:00-18:00 saatleri arasında “Roman Yazmak” konulu bir söyleşi ile Kocaeli Kitap Fuarı’nda okurlarıyla buluşuyor. Söyleşi sonrası yazar, Sel Yayıncılık standında ‘Yüzler’ adlı romanını imzalayacak.

10358959_768254189865566_4758999830248432681_oEmrah Polat (1974) ODTÜ Sosyoloji bölümünü bitirdi. 2009 yılında Pupa Yayıncılık etiketiyle yayınlanan ilk romanı “Köpek Adamlar” sırasıyla Arnavutluk, Bulgaristan ve Romanya’da yayınlandı. İkinci romanı “Yüzler” 2013 yılında Sel Yayınları tarafından basıldı. Edebiyat Haber (edebiyathaber.net) adlı online edebiyat dergisinin yayın yönetmenliğini yürüten yazar, Çağdaş Sanat Merkezi‘nde roman dersleri vermekte.

Emrah Polat’ın ‘Köpek Adamlar’ adlı romanı, farklı insanların içine kötülük tohumlarının nasıl ekildiği konusunu işliyor.

Asuman Kafaoğlu Büke (Radikal Kitap, 10 Nisan 2009)

Emrah Polat Yüzler’de üç erkek kahramanın ’9 Nisan 2010 Cuma’ günü yaşadıklarını anlatırken onların 12 Eylül askeri darbesi ile hayat hikayelerinin nasıl değişip yeni kişilikler kazandıklarını gözler önüne seriyor.

Metin Celal (Cumhuriyet Kitap, 13 Mayıs 2013)

edebiyathaber.net (20 Mayıs 2014)

feridun andac 10.tif“İnsanın aşkından ölmesinin dilde hoş görülebilir şiirsel bir abartı olduğunu düşünmüşümdür hep.” G.G. Marquez 

Söz ırmağındayız şimdi, gecesiz gün gibi.

Bize büyük anlatıcılar çağının henüz geçmediğini anlatan söz ırmağını taşımıştı. Hem de bilmediğimiz, görmediğimiz dil/düş iklimlerinden çıkıp gelmişti.

Her bir sözcükle aydınlanan bakışın taşıdığı nedir, diye sorduğumuzda, bizi yanıtlayan gene anlattığı öykülerin dokusundaki hayatlardı.

Bir yerin tarihi, kültürel dokusu, insanlığın orada/oraya kök salan öyküsünün bin bir yüzü hep o anlatılanlarda yer almıştı.

Onun ruhunu biçimleyen, düş ve düşün dünyasını etkileyen Kolombiya gerçeği; oradaki hayatın çeşitliliğinin  neden/nereden/nasıl kaynaklandığının serüvenini anlamaya/sorgulamaya yöneltecektir yazarımızı.

Yaşamının ilk sekiz yılını geçirdiği ortamda anneannesi ve dedesinin ona sunduğu dünya hayal gücünü besleyecektir.

Kolombiya’daki  “Bin Gün Savaşı”na (1899-1902) tanık dedenin öyküsü, başından geçenler onun edebî belleğinde de derin izler bırakır.

Gençlik döneminde başlayan iç savaş ise onda Latin Amerikalılık bilincini uyandırır.

William Faulkner, Sherwood Anderson, Kafka, Virginia Woolf gibi yazarları  okudukça edebiyatta kendi olmak yolculuğunun ne anlama geldiğini sorgular. Kendi toprağının/coğrafyasının gerçeğine dönerek anlatmayı seçer. Onun el aldığı iki usta daha vardır karşısında: Juan Rulfo, Alvaro Mutis.

Macondo, onun anlatı anakarasının odak noktasıdır. Birbirine kavuşan iki nehir (Macondo/Magdelana), Baranquilla,  kayıp cenneti Aracataca, And Dağları, Karayip kültürünün melez dokusu  anlatılarının gerçekliğini biçimler. Öyle ki; Yaprak Fırtınası, Albaya Mektup Yok, Hanım Ana’nın Cenaze Töreni onun büyülü gerçekçi anlatıcı kimliğinin ilk ürünlerini taşır Latin Amerika edebiyatına.

Garcia-Marquez-495x330Yüzyıllık Yalnızlık’ın (1967) başarısı onu hispanik dünyanın dışında bütün dünyaya tanıtır.

Hukuk eğitimini bırakmış, gazeteciliğe yönelmiştir. 23 yaşında asker kaçağıdır, “El Heraldo” gazetesinde yazmaya başlamıştır.

Baranquilla’dadır henüz. Aracataca-Macondo ve bu kent arasında dönedurur. Karayip kıyılarındaki köyleri  adımlar karış karış. Yüzleştiği kültürel/yerli doku onu büyüler.

Faulkner’ın Ağustos Işığı’nı yirmili yaşlarında, bu gezginliğinde okur.

“Şeytani hamilerimin en sadığı” dediği Faulkner’ı Yaprak Fırtınası’nı yazdığı günlerde keşfedecek; onun anlattığı Mississippi gerçeği, Marquez’in Kolombiya’nın kuzeyinde olup bitenlere bakması/anlatması için yönlendirici olacaktır.

Faulkner’ı da Karayipli bir yazar olarak nitelendiren Marquez, roman yolunu onun izleri/etkilerinde bulmuştur denebilir. Yüzyıllık Yalnızlık’la Latin Amerika edebiyatının 20. Yüzyıldaki simgesi olur. Bu adımla kendi anakarasını kurmaya yönelmiştir artık. Yerel edebiyatın kabuğunu kırıp, evrensel bir roman dili yakalamıştır.

Bir yanda yazıya adanmışlık, ötede ise Latin Amerika’nın gerçeğini anlatmak vardır onun için. Bir ütopyadan doğan Amerika gerçeğine modernitenin bir ürünü olduğu bilinciyle bakar. Anglo-Sakson Amerika ile Latin Amerika arasındaki ayrımın kotlarını göstererek fetih düşüncesinin, inkar ve yeniden doğuşun dilini kurduğu gibi; kıtadaki şiddet ve yağmanın gerçekliğini de gösterir.

Yerli/Afrikalı/İber yarımadalı melez bir kültürün yeni insanının dünyasını anlatır. Dahası Batı aydınlanmasıyla buraya taşan gerçekliğin bileşiminde oluşanı gösterir. Marquez, kurduğu roman dünyasıyla yüzyıl anlatı geleneğine yeni bir ufuk açar. Kendimizi tanıma, kimlik ve aidiyetimizin kökenlerinin birikimini yazıya taşıma düşüncesine yeni bir bakış getirir. Egzotizmin ötesindeki bir dünyanın imgelemini o melez kültürün renkleriyle romanına yansıtır. Yüzyıllık Yalnızlık’ı tek ve benzersiz kılan da budur, kanımca.

490-260Onu, Başkan Babamızın Sonbaharı ve Labirentindeki General’i yazmaya götüren en temel düşünce ise, Latin Amerika dünyasının özgürlük savaşımının öyküsüyle sömürgeleşme sürecindeki siyasal erkin çürümüşlüğünü/yıkılışını protest bir tarih bilinciyle anlatmaktır.

Ve ötede, aşkın aşkınlığındaki bir dünyanın gerçekliğini gene coğrafyanın tarihsel/toplumsal ve kültürel dokusuyla yansıtmak Marquez anlatısının vazgeçilmezidir. Buradan, Kolera Günlerinde Aşk, Aşk ve Öbür Cinler başyapıtlarını çıkarır. Onun bu yapıtlarında bir ulusun, bir kara parçasının gerçeğini oluşturan insanların ruh halini/psikolojisini de buluruz. Tarih, yalnızca savaşlar/işgaller/fetihlerle biçimlenmez; insanlığın içözgürlüğünün varoluşu bunu taçlandırır. Marquez, işte bu bilincin anlatıcısı olarak Latin Amerika dünyasının kucaklayıcı yazarı olur. Yüzyıllık Yalnızlık ortak bilinç dünyası kadar o anakaranın belleğidir bir bakıma. Labirentindeki General’in yayımlanır yayımlanmaz tüm hispanik dünyanın ilgi odağı olması da bu yüzdendir.

Marquez, bir düşün/uyanışın anlatıcısıdır aynı zamanda. Yitirdiğimiz her şeyin, gelip geçen zamanın, tükenen ömrün, yaşlılığın, gençliğin, yeni yetme çağlarının, yitirilen çocukluk cennetlerinin, biten aşkların ezgisini söylercesine “geçince durdurulamayan aşktır bu”  dedirten bir zamanın anlatıcısıdır o…

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (22 Nisan 2014)

imagesToplumsal olarak yaşama ağrımız çoğaldıkça, sanattan da o denli uzaklaşıyoruz. Bunu yadırgamamak, yaşanılan sürecin doğal bir sonucu olarak kabullenmek gerekir.

Yaşam kaygımızı artıranlar, aldığımız ve çocuklarımızın alacağı eğitimin niteliğini azalttılar. Hâlbuki yaşam kaygımıza paralel olarak eğitim kalitemiz artsa, belki bu durumu hiç yaşamayacağız. İyiyi, güzeli tercih etmek için estetik değerlerin gelişmesi gerekir. Peki, okullarda sanat eğitimi yok diye sanattan uzak mı durmalıyız? Hayır. Öğretmenler, ebeveynler çocukları sanatla buluşturabilmeli. Onlara kitaplar sunmalı, sergilere yönlendirmeli. İşte bu noktada Durmuş Akbulut’un hazırlamış olduğu kitaplardan söz edelim istiyorum. “Çocuklara Ressamlar.” Etik Yayınları tarafından yayımlanan 10 kitaplık bir dizi. Pırıl pırıl, kaliteli bir baskı. Resimleri net bir şekilde yansıtan renkler. Sanat kitabına yakışacak güzellikteki bu kitaplar için Etik Yayınları’nı da ayrıca kutlamak gerekir.

Durmuş Akbulut, ressamların en bilindik eserini ele alarak başlamış kitaplara. Dali için “Belleğin Azmi”, Osman Hamdi için “Kaplumbağa Terbiyecisi” çıkış noktası olmuş kitapların. Ve başlamış resimleri anlatmaya. Bunu yaparken bir resim nasıl çözümlenir onu da göstermiş. Uzun uzadıya, çok fazla sanatsal terim kullanmadan. Bu çıkış resimleri, iç sayfadaki resimlere kaynak da olmuş. Kâh teknik benzerliklere, kâh karşılaştırmalara konu edilmiş bu resimler. Kitaplardaki olumlu bir başka özellik ressama ait olabildiğince çok sayıda resmin kitapta yer almasıdır. Bu sayede Van Gogh sarısı da doğal akışı5a63523a-18fb-48f8-b8f2-1badb043bed5-1içerisinde belletiliyor çocuklara.

Bunların yanında ressama ait bir özdeyişi de kitabın girişinde okuyabiliyoruz. Bu özdeyiş sayesinde ressamla ilgili ışıklar yanıyor kafamızda. Kitabın sonunda bir bölümde çocuk ve yazar arasında geçen bir soru-yanıtlı söyleşiye yer verilmiş. Akılda kalması muhtemel sorulara yanıt verilen bu bölüm açıklayıcı ve yararlı olmuş, kitaplara artı bir özellik kazandırmış.

10 kitaplık dizide karşılaşacağınız ressamlar: Dali, Monet, Picasso, Rousseau, Van Gogh, Gauguın, Kandinsky, Klimt, Da Vinci, Osman Hamdi.

Kitaplar “çocuklara ressamlar” olarak etiketlense de resim sanatına yeni yeni ilgi gösteren herkese hitap edecektir. Sanatın aydınlığı ile sarmalanacağımız güzel günlere özlemle, çocuklarımızı bu kitaplarla tanıştıralım!

Mehmet Özçataloğlu – edebiyathaber.net (22 Nisan 2014)

YALNIZKİTAP_onkapakOrhan Tüleylioğlu bu çalışmasında, kitap düşmanlığına ışık tutarken, kitap sevgisine, kitabın yaşamımızdaki yerine dikkat çekiyor. Okumadan, düşünmeden, öğrenmeden geçen bir ömrün gerçekten yaşanmış sayılamayacağını söylüyor. Kitabın gücünü belgeliyor.

Tarih boyunca kitaba duyulan hınç, hiçbir nesneye duyulmamış. Diktatörlerin en büyük düşmanı kitap olmuş; önce okuma alanını daraltmışlar, olmamış yasaklamışlar, olmamış yakmışlar… Yalnız o kitapları yazan yazarları değil, okuyanları da hapse atmışlar. Ama yakarak, yasaklayarak bir kitabı yok etmek olanaklı olmamış. Kitap her defasında küllerinden yeniden doğmuş…

İçindekiler:

Kitap Sevgisiyle Başlayan Çile * Kitap Rüzgâr Olmalı * Boy Boy Kitaplar * “Kitapları Beraber Seveceğiz” * Hümanizm ve Kitap * Kitapları Seviniz *“Kitaplarımı Özledim” *  Dünyaya Açılan Kapı Olarak Kitap * Kitapların Yaydığı Aydınlık * Peynir Ekmek Kitap *  Yaz Tatili ve Kitap * Kitaplar Suç Ortağımız * Kitap Yakma Şenliği * Okkanın Altına Giden Kitaplar * “Evet, Bazı Kitaplar Yasaklanabilir” * Palto ve Kitap * Eşekli Kütüphaneci * Kitaba Giden Yol * “Garip” Bir Kitap * Yarım Kalan Kitap * “Bütün Kitaplarda Seni Arıyorum” * Bakkal ve Kitap * Kitap Yasası * “Kitaplarımı İstiyorum” * Tanklar ve Kitaplar * Üstünde Gözyaşları Olan Kitap * “Kitaplarımı Kardeşime Bırakıyorum” * Kitap ile Çalar Saat * Utopia Adasındaki Kitaplar * Kitaplarımızın Arasında… * Kitapçı Çırağı * Bir Gramer Kitabı * Galileo Galilei’nin Kitabı * Yasaklanmış Kitaplar ve Yazarlar İndeksi * “Kitap Dolu Bir Silahtır” * Tutsak Edilen Kitap * Uygarlık ve Kitap * Asılacak Kitap * Kitabın Ateşle Dansı * En Hızlı Toplatılıp Hamur Edilen Kitap * Bir Kitap Bir Dava * Kitaplı Bir 12 Eylül Anısı * Kana Bulanan Kitap * Kitap ve Kitaplık * Meydan Okuyan Kitap * Evrenle Kitaplarda Tanışmak * Sarhoş Eden Kitaplar * Televizyon ve Kitap * Çalınan Kitap * Gülen Kitap * Ya Ölüm Ya Kitap *  “Bir Balta Olmalı Kitap” * Konusuz Kitap * Başarısız Kitap * “Kitaplığım Benim Krallığımdır” * Boş Zaman ve Kitap * Boş Zaman Geçirdin Neye Yaradı * İki Kez Okumaya Değmeyen Kitaplar * Siz, Çocukluğumdan Sevdiğim Kitap Gibi *  Sağlık ve Kitap * Odana Git ve Kitap Oku! * Başarısız Öğrenci ve Kitap * Kitap Nasıl Okunmalı? * Okumada Kolaycılık * Okumasız-Yazmasızlar * Kütüphane Görevlisi ve Kitap * Siperde Okunan Kitap * Moda Yaratan Kitap * Kitap Sandığı * Kitapla Olanaksıza Ulaşmak * “Okumak İstiyorum” * Kitap Hırsızlarının Sevdiği Yazar * Kitap Duası * Suç, Ceza, Kitap * Korsan Kitap * En Güzel Armağan Kitaptır * Okuduğumuz O İyi Kitaplar Olmasaydı * “Kitap Demek, Her Şeyden Önce Edebi Kitap Demektir” * Kitapçısız Ülke * “Ani Bir Parlama Gibi Keşfettim Kitabı” * Kitapları Seven Kişi Kötü İnsan Olamaz * Anlaşılmayan Kitap *“Kitap Değil Yazar Okuyun” * Sorular Kitabı * Yalnızlık ve Kitap * Yağmuru ve Kitapları Al Yanına * Kitap ve Dostluk * Kitaplıktaki Hazine * Kitaplık Yapıldığı Zaman Cezaevleri * Kapağı Solgun Kitap * Dansa Kaldıramadığınız Kitaplar * Kitaplarla Sevişme * Bomba ve Kitap * Kitap Okuma Rekoru * “Sana Bir Kitapla Geleceğim” * Kitaplar ve Sigaralar * Çok Satan Kitap * Kitap Ölmeyecek! *  Okuyacağız! *  Direniş Kütüphanesi *  Ölümsüz Kitaplar *

edebiyathaber.net (22 Nisan 2014) 

zadiesmithZadie Smith’in kuralları uygulanabilir, felsefî ve şiirsel öğütleri zarif bir şekilde harmanlıyor:

  1. Özellikle hâlâ çocukken, çok sayıda kitap okuyun. Okumak için diğer her şeye ayırdığınızdan daha fazla zaman ayırın.
  2. Bir yetişkin olarak ise, yazdıklarınızı bir başkası okuyormuş, hatta daha da iyisi bir düşmanınız okuyormuş gibi okuyun.
  3. Kabiliyetinizi romantikleştirmeyin. Ya iyi cümleler yazabiliyorsunuzdur, ya da yazamıyorsunuzdur. “Yazarın yaşam stili” diye bir şey yok. Önemli olan kağıt üzerine dökebildikleriniz.
  4. Zayıf yönlerinizi umursamayın. Ama tabii bu yolda, yapamadıklarınızın değersiz olduğunu söylemeyin. Kendinizle ilgili şüphelerinizi başkalarını küçümseyerek gizlemeyin.
  5. Yazma ile düzenleme arasında makul bir zaman aralığı bırakın.
  6. Takımlardan, güruhlardan, gruplardan uzak durun. Etrafınızdaki kalabalık yazınızı daha iyi yapmayacak.
  7. İnternet bağlantısı kesilmiş bir bilgisayarda çalışın.
  8. Yazı için ayırdığınız zamanı koruyun. Engel olacak herkesi uzaklaştırın, sizin için en önemli insanları bile.
  9. Onurla başarıyı karıştırmayın.
  10. Mutlaka doğruyu söyleyin, ne kadar zor olursa olsun tülü kaldırın. Hayat boyu sürecek tatminsizliğin hüznüne teslim olun. 

İngiliz yazar Zadie Smith (38) 2003 ve 2013 yıllarında Birleşik Krallık’ta basılan edebiyat dergisi Granta tarafından En İyi Yirmi Genç Yazar arasında gösterildi. White Teeth (Beyaz Dişler) adlı romanı ile Time dergisinin TIME 1923’ten 2005’e İngilizce yazılmış En İyi 100 Roman seçkisinde yer aldı. Yazar 2010 yılından beri New York Üniversitesi Yaratıcı Yazarlık programında akademisyenlik yapıyor.

Kaynak: brainpickings.org

Çeviren: Ali Fuat Kısakürek – edebiyathaber.net (21 Nisan 2014)

HAYATIN-ANLAMI_135986_1Hayatın anlamı nedir? İnsan yaşamının, felsefenin, edebiyatın ve sanatın en derin sorularından birini oluşturur belki de bu soru. Her şeyi anlamlandırma çabamız, anlam gerekliliğinin yaşamımızda hep yer etmesi ve de dönemler içinde bu sorunun ve cevaplarının değişik şekillerde kendisini var etmesi, hiç sonlanmayacak bir arayış durumu. Terry Eagleton’ın Ayrıntı Yayınları tarafından basılan “Hayatın Anlamı” kitabı, bahsettiğimiz bu sorgulamalar üzerine incelikli fikirler veriyor.

Eagleton’a göre hayatın anlamı sorunsalının basit bir yanıtı yoktur. Bu tıpkı bir Nazi askerinin çocuklarınızdan birini öldürmek için, kendisine teslim etmenizi istediği anda ne cevap vereceğinizi bilememek kadar yanıtı basit olmayan bir sorudur. Veya hayatın anlamını bilmemek belki de hayatın anlamının bir parçasıdır. Belki bizim varlığımızı devam ettirebilmemiz için de bu sorgulamaya ihtiyacımız vardır.

Birçok düşünür gibi Eagleton’da hayatın anlamıyla en keskin yüzleşebilecek tür olarak tragedyayı görür. Çünkü tragedya hayatın anlamı sorusuna en keskin yanıtları verebilen, insan doğası üzerine cesur bir düşünümdür. Sorulara cevap sağlamaz ancak size gerçeklikleri olduğu gibi göstererek yüzleşme sağlar. Ayrıca, tragedyalar size Sophokles’in Oidipous Tyrannos’taki kasvetli şu son yargıyı bildirir: “Hiç kimse ölünceye, sonunda acıdan kurtuluncaya kadar mutlu sayılmaz.

İnsanı diğer varlıklardan ayıran, sorgulama yetisidir. Heideger’in “Varlık ve Zaman” kitabında üzerinde durduğu bu konu şöyle ifade edilir: “insan öyle bir yaratıktır ki varoluşun yalnızca belli nitelikleri değil, başlı başına kendisi onun için sorunsaldır. Çünkü insanlar kendi durumlarıyla bir sorun, ikilem, endişe kaynağı, umut ilkesi, külfet, armağan, yılgı ya da saçmalık olarak yüzleşebilen özgün hayvanlardır.” İnsanın bu durumunun en belirleyici sebebi ise; kendi varlığının sonluluğunu bilmesi ve ölümün gölgesinde yaşayan tek canlı olmasıyla açıklanabilir. İnsan fırlatıldığı bu dünyada acıyla, varlık ve hiçlik sorunuyla, anlamla ya da anlamsızlıkla boğuşurken, hep bildiği şey aslında bu sorgulamalarında anlamsız olduğudur. Yaşamının anlamının ne olduğunu bilse bile insan varlığının sonlu oluşu, aslında her şeyin anlamsız olduğu gerçeğiyle yüzleşmeye sebep olur. Ve belki de bütün bu sorgulamalar aslında bu gerçekle karşılaşmayı geciktirmek içindir.

İnsanın yaşamının anlamını sorguladığı anlar daha çok kriz dönemlerinde yoğunlaşır. Savaş, kıtlık, afet, katliam durumları, insanların çektikleri acı ve sıkıntılar, varlığının aslında bir hiç mi olduğu sorusuylaeagleton1insanları baş başa bırakır. Heideger’in Varlık ve Zaman’da ortaya koyduğu argümanların,  Birinci Dünya Savaşı’nı izleyen tarihsel kargaşa döneminden bağımsız olmadığı gibi, Jean-Paul Sartre’ın Varlık ve Hiçlik kitabının İkinci Dünya Savaşı’nın ortasında yazılması tesadüfȋ değildir. Savaşlar,  ölüm ve yok oluş insan için en katlanılmaz durumlardır çünkü Nietzsche’nin çok önceleri belirttiği gibi insan unutamayan bir varlıktır. Varoluş sıkıntısı, bellek yükü ve anlamsızlaşan yaşam, varoluşçuluk felsefesinin de sorunsallaştırdığı gibi, değersiz bir hayatsal duruma ve anlamsızlığa neden olur.

Eagleton ayrıca, insanın yaşamsal anlam sorgulamalarının dönemine göre değişiklik gösterdiğinden bahseder. Modern öncesi dönemde insanlar için bu soru belki bizim üzerinde durduğumuz kadar anlamlı olmamıştır. Bunun sebebi yalnızca dinsel inançların bu soruya tam anlamıyla hazır olmayışı değil, aynı zamanda toplumsal pratiklerin daha az sorunsal olmasıyla ilgilidir. Asırlık geleneklerin size sunduğu bir imkȃndır bu ve insan, yaşamının başkalarından farklı bir anlamı olabileceği üzerine düşünmez. Ayrıca din ve mitoloji aslında neyin önemli olduğunu size öğretmek için zaten oradadır. Modern dönem ise, insan hayatına özgü sembolik boyutu, değişmez bir şekilde kenara iter. İnsanın varlığını ve anlamını sorunsallaştırmasında önemli bir rol üstlenir. Çünkü modern insanlık durumu, onun varlığı için yaşamsal olan, üç alanı oldukça etkilemiştir. Bu alanlar; din, kültür ve cinsellik alanıdır. Bu üç alanın kamusal yaşam içerisinde gittikçe daha az yer kaplamaya başlaması insanın varlığında boşluklara ve sorgulamalara neden olmuştur. Bu dönemde din yalnızca kişisel vicdan ve bireysel kurtuluş olmanın dışına çıkarak; devlet iktidarı, kamusal ritüeller ve ulusal ideolojiler meselesi haline gelmiştir. Kültür insanların çalışmadığı zamanlarda zihinlerinin nasıl dağıtılacağı sorunuyken, cinsellik hısım, iktidar, miras, sınıf, mülkiyet ve statü kurumlarıyla iç içe geçmiştir. Sahtekȃr hocalar, şarlatan bilgeler, başarısız olmuş, daha geleneksel tanrıların dublörlüğünü yaparken, hayatın anlamına rehber olabilecek filozoflar beyaz önlüklü dil teknisyenlerine dönüşmüştür. Ve bütün bu yaşananlar modern öncesi döneme göre; modern dönem insanının anlam kaybına uğramasına ve yaşamın anlamı sorusunu daha da derinleştirmesine sebep olmuştur.

Marlene Dumas, Beklemek (Anlamı), 1988

Marlene Dumas, Beklemek (for Meaning), 1988

Modernizm sonrası dönemde ise yaşamın anlamı sorusu çoğul ve değişken bir hal alır. Ancak bu çoğulluğun da sınırları vardır çünkü hayat gibi genel bir kavram için bir anlam varsa, bu tüm insanlar için geçerli olabilecek bir şeydir. Lȃkin bu durumda, hayatın birden fazla anlamı neden olmasın ki? Çelişkisini beraberinde getirmiştir. Eagleton’a göre hayat bir tür doğuştan anlamlar çeşitliliğine de bürünebilir. Veya hayat da bizim gibi amacını değiştiriyor olabilir. Yani anlam ya da amaçlar değişebilir bu nedenle kesin, mutlak, herkesin eşit derecede ulaşabileceği bir hayatsal anlam durumu olmaya da bilir.

Kısaca yaşamın anlamı sorunsalı halen en derin sorularımızdan birisi olmayı sürdürüyor. Weber’in belirttiği gibi belki de dünyanın büyüsü bozuldu ve dünyanın büyüsünü bozan insan,  yaşamda kalmayı olanaklı hale getirmek için, dünyadaki varlığının bir yalan olmadığına kendisini inandırmak için, hayatın anlamı nedir? Sorusunun peşini bırakmıyor.

Emek Erez – edebiyathaber.net (21 Nisan 2014)

 

  • sa - 05/04/2015 - 16:12

    o kitaba rafda ikik kez göz attım içinde bence hiç bir şey yoktu,hayatın anlamsızlığında bide o anlamsızlık katmışcevaplakapat

kitap-takasina-yasak-4286063Dün, Gezi Parkı’nda kitap takası yapmak isteyen 50 kişilik grup polis engeliyle karşılaştı. Grup, kitaplarını havaya kaldırarak olayı protesto etti.

Taksim’deki Gezi Parkı’nda kitap okumak ve kitap takası yapmak için dün bir araya gelen grup güvenlik güçlerinin engeliyle karşılaştı. Parka öğle saatlerinde gelen yaklaşık 50 kişilik grup, çimlere oturarak kitap okumak istedi. Sabahın erken saatlerinden itibaren parkta güvenlik önlemi alan polisler, grubun yanına giderek parkı boşaltmalarını istedi.

Gruptan bazı kişiler müdahale endişesiyle uzaklaşırken, yaklaşık 30 kişilik grup kitap okumakta ısrar etti. Bunun üzerine polis, grubu iterek parkın dışına götürdü.

Grup, kitaplarını havaya kaldırarak olayı protesto etti.

edebiyathaber.net (21 Nisan 2014)

DtahtNesrin Baytok’un ‘Demir Taht’ adlı romanı Bilgi Yayınevi tarafından yayımlandı. 

Arka kapak yazısından:

“Antik çağın Anadolusunda yüzlerce yıl imparatorluk olarak hüküm sürdü Hititler. Bugünkü Suriye, Lübnan bölgesi, Mısırlılarla Hititlerin savaş alanlarıydı. Zengin Asurlu tüccarlar, Hattili veya Hurrili bir kızla evlenerek yuva kuruyor, hem Irak’ta hem Kayseri’de iki eşi, iki ailesi ile ticaretini sürdürüyordu. Altın, gümüşten sekiz kat değerliydi, ama asıl şaşırtıcı olanı demirin değeriydi; kırk kat daha değerliydi altından. Bakır ve gümüş eşit değerdeydi.”

Kitaptan:

Vatarmi hamlesine başlarken Azzari gözlerini dikmiş, onu izliyordu. Elindeki hançeri görünce içgüdüyle kendini Kral’ın önüne attı. Hançer Azzari’nin karnına saplandı. Salon buz kesmişti. Herkes olan biteni kavramaya çalışıyordu. Yerde yatan Azzari kadının kanı giysisinden sızmaya başlamış, ince bir çizgi halinde taş zeminde akıyordu. Her şey o kadar kısa sürede olup bitmişti ki, odadakiler, Majeste’nin kılıcından damlayan kanı görünce ne olduğunu kavradı. Hattuşili savunma güdüsüyle kılıcını çekmiş, Vatarmi’nin boynunu vurmuştu. Savaş Hakpiş kalesinin kalbinde, Kral’ın odasında başlamıştı.

Nesrin Baytok 1960 yılında dünyaya geldi. Babasının memuriyeti dolasıyla Niğde, İzmir, Mersin gibi Türkiye’nin değişik illerinde, ilkokul ortaokul ve liseyi okudu. ODTÜ mezunu bir mühendis olan Baytok yirmi yıl kadar siyasetin içinde bulundu, bir dönem parlamentoda CHP milletvekili olarak görev yaptı. 1999-2004 yılları arasında beş yıl Finansal Forum gazetesinde köşe yazarı olarak düzenli yazıları çıktı, politik makaleler kaleme aldı. Siyasi kariyerin ardından yazmaya ağırlık veren Baytok antik çağın önemli imparatorluğu Hititlerle ilgili araştırmalar yaptı ve Demir Taht romanı ile okurla buluştu. Baytok evli ve bir çocuk annesidir.

edebiyathaber.net (21 Nisan 2014)

24463303Diyarbakır Kitap Fuarı, TÜYAP ve Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliğiyle kapılarını kitapseverlere açtı.

20-25 Mayıs 2014 tarihleri arasında açık kalacak olan fuar Diyarbakır’da beşinci kez okurlarla buluşuyor. Bu yıl 150 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla açılan fuarda konferans, söyleşi, panel, şiir dinletisi gibi 60 kültür etkinliği yapılacak.

Fuar süresinde düzenlenecek imza günlerinde ise, 300 yazar okurlarıyla buluşma imkanı bulacak. Konferans, söyleşi, panel, şiir dinletilerinin olacağı 60 etkinliğin konu başlıklarından bazıları şöyle; ”Kürt Edebiyatının Dünü ve Bugünü”, “Kadınlar Neden Yazmalı?”, “Lice Tarihi, 1993 LiceYangını”, “Kardeş Şiirler”, “Kürt edebiyatında dilin kullanımı ve heteroglossîa”, “Kürt Romanı”, ”Şiir Yoksa Eksiktir Her An”, “Kürtçe Yazımda 3 Neslin Dili”, “Kürtçe’nin Statüsü ve Avrupa’da Dil Politikaları”, “Çocuğun Dünyası: Kürt Çocuk Edebiyatı Üzerine”, “Edebi Yaratım: İçeridekiler ve Dışarıdakiler”, “Çağdaş Kürt Yazımında Kavram Sorunu”, ”Genç Dergicilik”, “Şiir ve Çocuk”, “Kürtçe Yazımda 3 Neslin Dili”, “Cezaevinde Yazmak”, “Direnişin Şiiri Rojava”, “Diyarbakır Surlarını Yıkılmaktan Kurtaran Gabriyel’e Vefa”, “47’liler 40 Yaşında”, “Hayatın ve Tarihin Üstünden Öyküyle Geçmek”, “Dev-Genç Ankara’dan Diyarbakır’a”, “Modern Kürt Edebiyatı”, ”Ehmedê Xanî ve “Dîwan”,”Zaman, Bellek ve Sinema”

Fuarın konukları arasında birçok yazar ve şair yer alıyor. Bu yıl 100.doğum yılları kutlanan edebiyatın önemli isimleri Orhan Kemal, Orhan Veli ve Oktay Rıfat Diyarbakır Kitap Fuarı’nda sergi ve etkinliklerle anılacak. Girişin ücretsiz olduğu fuar 10.30-19.30 saatlerinde, kapanış günü olan 25 Mayıs 2014 tarihinde ise 10.30-19.00 saatleri arasında ziyaret edilebilecek.

Diyarbakır kitap fuarının önemli bir özelliği de Kürt edebiyatının okurlarla buluşması oluyor. Kürt yayınevleri ile Kürtçe çıkarılan kitapların okurla buluştuğu bu fuar kitapseverlerin her yıl özlemle beklediği bir fuar haline geldi. Fuar aynı zamanda Kürt edebiyatına katkı sunan yazar ve şairlerin bir araya gelmelerini de sağlıyor.

edebiyathaber.net (20 Mayıs 2014)

gabo_93118Marquez’in ailesine yakın kaynaklar, Marquez‘in, Meksiko’daki evinde 87 yaşında hayata veda ettiğini açıkladı.

“Büyülü gerçekçilik” akımının en önemli isimlerinden Marquez, 31 Mart’ta hastaneye kaldırılmıştı. Ünlü yazara aşırı su kaybının yanı sıra akciğer ve idrar yolları iltihabı teşhisi konulmuş, antibiyotik tedavisinin ardından taburcu edilmişti.

“Yüzyıllık Yalnızlık”, “Kolera Günlerinde Aşk”, “Kırmızı Pazartesi”, “Albaya Mektup Yazan Kimse Yok”, “Labirentteki General”, “Aşk ve Öbür Cinler” ve “Bir Kayıp Denizci” gibi unutulmaz eserlere imza atan Marquez, 1982’de Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü. Yaklaşık 30 yıldır Meksika’da yaşayan Marquez, yaşam öyküsünü anlattığı “Anlatmak için Yaşamak” adlı eserini 2002’de yayımladı.

Kaynak: AP (18 Nisan 2014)

gonul-kivilcim-anasayfaDünyanın tüm pazar sabahları yan yana gelse ne söyler bize? Berlin’de dingin, nisan güneşinin şehirlilere cömert davrandığı bir pazar günü. Bu şehre dair yüzlerce anı olmalı hafızamda, çoğunu silmişim. Hatırlamak için Berlin’in tünellerine dalıyorum. Metro duraklarının kömürlüğümsü, küflü kokusu ile yüzünü Avrupa’ya dönmüş bir kadını geri getiriyorum.

Adını bilmediği ağaçların altında oturuyor o kadın, geride bıraktıklarını umursamıyor ya da umursamadığını sanıyor. Yaşanacak bir aşk var önünde, sorulacak sorular, gidilmemiş yollar, çöller, ormanlar, denizler, kutlanacak yılbaşları var.

Yeni bir yüzyıla girişimizi Brandenburger kapısında dans ederek kutlamıştık, unuttun mu?” diyor arkadaşım ikibinli yıllara bu geniş caddeli,  taşıdığı ağır geçmişin altında iki büklüm ve henüz başkent olma onuruna erişmemiş Berlin’de girdiğimi hatırlatarak.

Unuttum ve hatırlamak için buradayım. Şehrin görmezden geldiği evsiz barksızlar kadar gerçeğim ben de. Adımlarım gerçek, yaşadıklarım, unuttuklarım, işittiklerim, kalbime gömdüklerim gerçek.

Bir taş kadar sert ve bu dünyaya ait yaşarken biriktirdiklerimiz. Sadece yerden kaldırmalı ve çan seslerini, raylara çarpan vagonların gürültüsünü, göçmen ailelerin mutfaklarından avlulara taşan kızartma kokularını, binaların girişinde okunabilen “çocukların avluda oynaması yasaktır” uyarılarını, Berlin’in küçük salonlu sinemalarında seyrettiğim filmleri geri çağırarak fırlatmalı avcumdaki taşı.

Duvarla bölünen Berlin’de, doğuya giriş çıkışlar sırasında kontrollerin yapıldığı istasyonun doğu tarafında kalan en son bölümün adı “Gözyaşı Konağı”ydı. Sevdiklerini duvarın öte yanında bırakıp gidenlerin döktüğü gözyaşlarının tarihte sessizce kaybolmaması içindi bu şiirsel isim.

Kadın ve erkekler arasındaki duvarlar.  Nefret, ırkçılık başta olmak üzere ufkumuzu karartan tüm görünmez sınırlar.

Sesi öylesine çok çıkan duvarlar ve öylesine sessiz kalan duvarlar var, neden acaba?” diyor Eduardo Galeano. (Eduardo Galeano, Aynalar) Birleşik Devletler’in Meksika sınırında yükselen duvarı, Batı Şeria Duvarı’nı, Batı Sahara’da Fas krallığı t00k-heidelberger-platz-metro-station-berlin-02-12-12arafından örülen Fas Duvarı’nı sessiz duvarlara örnek olarak veriyor. Duvarları yıkmaya yetecek güçte olmasa da önemli bir soru: neden bazı duvarlar daha gürültülüdür?

Kulağımda, Roger Waters‘ın hayatından izler taşıyan, meşhur The Wall albümü: “Anne ne dersin duvarı örmeli miyim?”

Belki de en büyük duvarı onlar örüyor. Aileler. Berlin’de duvar boyunca yürüyorum. Henüz evli değilim. Bizden önceki kuşağın doğrularını devralıyoruz ama hayli tedirginiz. Bu tedirginliğin boşuna olmadığı evlilikler yıllar boyunca domino taşları gibi birbiri ardına devrilince anlaşılıyor. Berlin Duvarı yıkılıyor ilkin sonra çatır çatır çatırdayan evliliklerimiz.

Anneler, babalar, içine doğduğumuz hücreler. Kendi hayatlarımıza sahip çıkmaktansa toplumun doğruları ve yanlışları için yaşamayı, tabuları, önyargıları onlardan öğreniyoruz. Ve çok sancılı kadınlığı. Şöyle yazmıştım ilk öykü kitabımda: “Kasabının orta yerinde, elimde bir toz bezi. Çocukluğumun renklerini toz beziyle siliyorum. Günaşırı evdeki sehpaların, sandalye bacaklarının, bibloların tozu alınacak. Annemin buyruğu!” (Kasaba ve Yalanlar)

“Anne iyi ama bu kadar yüksek olmalı mıydı?”

Müzik devam ediyor. Geçen kasımda gerginlik zirvedeyken, Kamışlı ile Nusaybin arasına örülen duvarı ziyaret etmiş, tel örgüler boyunca yürüyerek hayatımdaki diğer duvarları düşünmüştüm. “Duvarı reddediyorlar şimdi, yok diyorlar. Tıpkı yıllarca Kürtleri reddettikleri gibi” diyordu Nusaybin’in belediye başkanı Ayşe Gökkan. Duvara karşı ölüm orucuyla ses getiren Gökkan iktidara, duvarın akıtacağı gözyaşlarını hatırlatmak  için çırpınıyordu.

Berlin-Nusaybin-İstanbul hattında gidip gelirken başkalarının dertlerine tercüman oluyor, kendi çoğul kimliğimin yarattığı sancılı dünyanın saç ayaklarını yeniden bulmaya, anlamlandırmaya çalışıyorum.  Kadınım, anneyim, İstanbulluyum; Berlin’de sık sık  indirhatırlatıldığı gibi Türküm, göçmenim bir miktar ve batıya olduğu kadar doğuya çevrili bir yüzüm de var benim.

Ankara’nın doğusunda geçirdiğim zamanları, doksanlı yıllarda devam eden çatışmaları, saat beşten sonra kapanan yolları, korku zamanlarını hatırlıyorum savaş artığı bir şehir olan Berlin’de. Bölgede dil duvarına çarpıp tercüman aracılığı olmadan konuşamadığım çok kadınla karşılaştım geçmişte. İşin güzel tarafı, artık, aradan acı dolu otuz yıl geçtikten sonra, bugün Kürt kadınlarının kendi dillerinde “Bu kadar gelip gidiyorsun niye Kırmanci öğrenmiyorsun?” deme cesaretini göstermeleri muhabbet koyulaştığında.

Duvarlar burada sona eriyor galiba, insanlar birbirlerinin dillerini konuştuğu, yalnızca kendi duvarlarına değil, ötekilere konan duvarlara ses çıkardıkları zaman.

Hatırlayalım: Geçen yıl The Wall ile Türkiye turnesine çıkan Roger Waters Gezi’de ölenlerin fotoğraflarını yansıtarak yıkmıştı kendi duvarını.

Gönül Kıvılcım – edebiyathaber.net (18 Nisan 2014)

Ağustos 1966 başlarında eşim Mercedes’le birlikte Yüzyıllık Yalnızlık’ın özgün elyazmalarını Buenos Aires’e göndermek için Mexico City’deki San Angel postanesine gittik. Paket 590 sayfa barındırıyordu ve üzerinde Editorial Sudamericana’nın edebiyat yöneticisi Francisco (Paco) Porrúa’nın adresi yer alıyordu. Postane görevlisi paketi tartının üzerine koydu, kafasında aritmetik hesabını tamamlayıp şöyle dedi: “Borcunuz 82 pesos.”

Mercedes kâğıt paralarını saydı, cüzdanındaki bozuklukları çıkarttı ve beni durumun gerçeğiyle yüzleştirdi: “Bizde sadece 53 pesos var.”

Bir yılı aşan fakirlik dönemimizde böylesi engellere öylesine alışmıştık ki çözüm için pek de kafa yormadık. Paketi açtık, içindekileri iki eşit parçaya böldük ve bir parçayı Buenos Aires’e gönderdik, bunları yaparken geriye kalanı yollamak için gereken parayı nasıl bulacağımızı bile sormamıştık kendimize. Cuma günüydü, saat akşam altıyı gösteriyordu ve postane pazartesiye kadar açılmayacağına göre, düşünmek için önümüzde tüm bir hafta sonu vardı. Hâlâ para alınabilecek birkaç arkadaş kalmıştı geriye ve bütün malvarlığımız rehincideki ebedi uykusunda dinlenmekteydi. Elimizde romanı günde altı saat çalışarak yaklaşık bir yılda yazdığım taşınabilir bir daktilo vardı, ancak onu rehinciye veremezdik, zira yemek yiyebilmemiz için ona ihtiyacımız vardı. Evi topyekûn karıştırdıktan sonra rehine vermeye pek de uygun olmayan iki şey bulduk: O zamanlar pek az değeri olduğunu tahmin ettiğim çalışma odamdaki ısıtıcı ve bir de evlendiğimizde Soledad Mendoza’nın Caracas’da armağan ettiği bir mikser. Ayrıca yalnızca evlenirken kullandığımız ve uğursuzluk getireceğine inanıldığından asla rehine vermeye cesaret edemediğimiz yüzüklerimiz vardı. Bu seferlik, ne olursa olsun Mercedes onları vermeye karar verdi, birer emniyet garantisi olarak.

Pazartesi sabahı ilk iş, zaten düzenli müşterileri olduğumuz en yakın rehinciye gittik ve bize –yüzükler hariç– ihtiyacımızdan biraz fazla bir para verdiler. Ancak postanede romanın geriye kalan kısmını paketlerken onu en yanlış şekilde yollamış olduğumuzu fark edebildik: baştaki sayfalardan önce sondaki sayfaları yollamıştık. Yine de Mercedes bunu hiç de komik bulmadı çünkü o asla kadere inanmamıştır.

“Şimdi ihtiyacımız olan tek şey,” dedi Mercedes, “romanın da kötü olması.”

Bu cümle bütün umutlarımı bağladığım ve bitirmek için birlikte mücadele ettiğimiz kitabımla geçen 18 ayın doruk noktasıydı. O noktaya kadar, yedi sene içerisinde dört kitap yayımlatmış ve Colombian Esso yarışmasında 3.000 dolarlık ödülü kazanan ve böylece ikinci oğlumuz Gonzalo’nun doğumunu karşılayıp ilk arabamızı almamızı sağlayan In Evil Hour dışında neredeyse hiç para kazanamamıştım.

San Angel Inn tepelerinde bir orta sınıf evde yaşıyorduk; burası başka erdemleri yanında evin kiralanmasıyla kişisel olarak ilgilenen valiliğin başkâtibi avukat Luis Coudurier’e aitti. Altı yaşındaki Rodrigo ve üç yaşındaki Gonzalo, okulda olmadıkları zamanlar oynayabilecekleri güzel bir bahçeye sahiplerdi. Ben, Sucesos ve La Familia dergilerinin genel koordinatörüydüm, burada iyi bir maaşla iki yıl boyunca tek bir kelime yazmama görevimi başarıyla yerine getirmiştim. Carlos Fuentes’le birlikte Juan Rulfo’nun özgün hikâyesinden El Gallo de Oro’nun sinema uyarlamasını gerçekleştirmiştik. Yine Carlos Fuentes’le birlikte Pedro Páramo’nun son versiyonu üzerinde çalışmıştık. Chronicle of a Death Foretold’un ve Luis Alcoriza’yla birlikte Presagio’nun senaryosunu yazmıştım. Geriye kalan saatlerimde çeşitli işler yapıyordum, reklam metinleri yazıyor, televizyon reklamlarıyla uğraşıyor, şarkı sözleri kaleme alıyordum; böylece hayatımı idame ettirebiliyordum belki, ama hikâyeler ve romanlar yazamıyordum.

Uzun zamandır büyük bir roman yazma fikri aklımı zorluyordu; bu yalnızca o zamana dek yazdıklarımdan değil, okuduklarımdan da farklı olacaktı. Kaynağı olmayan bir çeşit terördü bu. Aniden, 1965 yılının başlarında Mercedes ve çocuklarımızla hafta sonu için Acapulco’ya gittik ve ben romanımın fikriyle öylesine meşguldüm ki neredeyse yoldan geçen bir ineğe çarpacaktım. Rodrigo bir mutluluk çığlığı attı: “Büyüdüğüm zaman ben de yolda inek öldüreceğim!”
Kumsalda rahat edemedim. Salı günü Meksika’ya döndüğümüzde içimde daha fazla tutamadığım açılış cümlesini yazmak için daktilomun başına oturdum: “Yıllar sonra idam mangasının karşısındayken, Albay Aureliano Buendía babasının onu buzu keşfetmeye götürdüğü o uzak öğleden sonrayı hatırlayacaktı.” O andan itibaren, kendimi bir gün için bile bu heyecan verici rüyadan uyandırmadım, ta ki son satırda Macondo cehenneme yollanana dek.

İlk aylarda en iyi gelir kaynaklarıma tutundum, ama dilediğim kadar çok yazabilmek için gereken süreyi yaratmayı başaramadım. Sonunda, hayat çekilmez bir hal alana kadar, önem verdiğim isteklerimi yerine getirmek için gece çok geç saatlere kadar çalışır oldum. Adım adım, her şeyden vazgeçmeye başladım ve sonunda gerçek hayatın güvenilir sesi beni yazmakla ölmek arasında basit bir tercih yapmaya zorladı.

Seçim açıktı, ne de olsa sonunda arkadaşlarımızı bile usandırdığımızda, Mercedes her şeyle –her zamankinden daha çok– ilgilenmeye başlamıştı. Mahalledeki dükkânlardan ve köşedeki kasaptan hayal edemeyeceğiniz kadar çok borç almıştı. İlk ıstırap anlarından itibaren faizli borç senetlerinin ayartmalarına direnmiştik, ta ki cesaretlenip rehinciye ilk saldırıyı yapana dek. Gündelik eşyalardan gelen paranın geçici tesellisinden sonra Mercedes’in yıllar boyunca ailesinden aldığı mücevherlere dönmem gerekti. Dükkândaki uzman onları bir cerrahın dikkatiyle inceledi. Sihirli gözüyle küpelerdeki elmasları, bir kolyenin zümrütlerini ve yüzüklerdeki yakutları tarttı ve kontrol etti, en sonunda bir boğa güreşçisinin pelerin hareketiyle bize döndü: “Bunlar camdan başka bir şey değil!”

Gerçek kıymetli taşların ne zaman sahteleriyle değiştirildiğini kontrol etmek için asla hevesimiz veya zamanımız olmadı, çünkü esrarlı kara boğa fena saldırmıştı. Bu, kuşkusuz bir yalan gibi görünecek, ama beni en çok sıkıntıya sokan sorunlardan birisi daktilo için kâğıt bulmaktı. Daktiloda yazarken yaptığım dil ve gramer hatalarının yaratıcılıkla ilgili hatalar olduğuna inanmak gibi kötü bir alışkanlıkla yetiştirilmiştim ve onları her fark ettiğimde sayfayı çekip çöp kutusuna atıyor sonra da en baştan başlıyordum. Mercedes ev bütçesinin yarısını bir hafta dayanmayan kâğıttan piramitlere harcıyordu. Bu muhtemelen karbon kâğıdı kullanmayışımın sebeplerinden birisiydi.

Böylesi basit sorunlar o denli üzerimize çullandı ki çözümü engellemeyi başaracak cesarete sahip olamadık: yeni aldığımız arabayı rehine vermekti çözüm, çarenin hastalığın kendisinden daha ciddi olduğundan şüphelenmemeliydik de, çünkü zamanı geçmiş borçları küçültmüştük, ama iş kirayı ödemeye gelince uçurumun kenarında bulmuştuk kendimizi. Şansımıza, iyi arkadaşımız Carlos Medina kirayı bizim için ödemekte ısrar etti, hem de yalnızca bir ayı değil başka ayları da; biz arabayı yeniden alana dek. Onun kiramızı ödemek için arabalarından bir tanesini rehine verdiğini bundan yalnızca birkaç sene önce öğrendik.

Her akşam en iyi arkadaşlarımız bizi ziyarete geldiler. Şans eseriymişçesine beliriyorlardı ve kitaplar veya dergileri bahane ediyorlar, bize rastlantısal göstermeye çalıştıkları kap kap yemekler getiriyorlardı. Carmen ve Alvaro Mutis, bu arkadaşların en devamlıları, beni romanımın yazmakta olduğum bölümünü onlara anlatmam için teşvik etmeye uğraşıyorlardı. Onlar için acil ihtiyaç bölümleri yaratmayı becerdim, çünkü sahip olduğum bir boş inanca göre yazdığımla ilişkili konuşmak büyüyü kaçırırdı.

Carlos Fuentes o zamanlar uçmaktan çok korkmasına rağmen dünyanın yarısını geçip geldi. Onun eve dönüşleri yazmakta olduğumuz kitaplarımızı tartışmamız için daimi bir ortam sağlıyordu. María Luisa Elío baş dönmesiyle ve kocası Jomi García Ascot şiirsel heyecanıyla paralize olmuş şekilde, benim emprovize hikâyelerimi ilahi bir öneme sahiplermişçesine dinliyorlardı. Böylece onların ilk ziyaretlerinden itibaren kitabı onlara adamak konusunda hiç şüphem olmadı. Kısa sürede onların heves ve tepkilerinin romanımı aydınlattığını fark ettim.

Mercedes üç aylık kira borcumuzun biriktiği Mayıs 1966’ya, yani kitabıma başlayışımdan bir yıl sonrasına kadar, borç bulma taktiklerini benimle bir daha konuşmadı. Telefonda daha önce ona umut vermek için defalarca yaptığı gibi ev sahibiyle konuşuyordu ve aniden telefonun ağzına gelen kısmını eliyle kapattı ve bana kitabımı ne zaman bitireceğimi sordu.

Bir yılı aşkın pratiğimin sonucunda elde ettiğim ritimle, altı aya gereksinimim olduğunu tahmin ettim. Mercedes hesabını yaptı ve ev sahibine sesinde en ufak bir titreme olmadan şöyle dedi: “Altı ay içerisinde size her şeyi ödeyebilecek hale geleceğiz.”

“Affedersiniz, hanımefendi,” diye sordu ona ev sahibi, “O zaman borcunuzun inanılmaz bir toplam tutacağının farkında mısınız?”

“Farkındayım,” dedi Mercedes, hareketsiz; “ama o zaman her şeyi halletmiş olacağız. Endişelenmeyin.”
Adamın sesi, tanıdığımız en kibar ve sabırlı adamlardan birisi olan ev sahibimizin sesi, yanıt verirken titremedi hiç: “Çok iyi hanımefendi, sözünüz benim için fazlasıyla yeterli.” Hesaplamalarını yaptı:
“Parayı eylül ayının yedisinde ödemenizi bekliyorum.”

Yanılmıştı. Yedisi değil dördüydü; kitabın ilk baskısı için aldığımız beklenmedik çekle ödemeyi dördünde yapmıştık.
Kalan ayları toptan bir sayıklama içerisinde geçirdik. En yakın arkadaşlarımdan oluşan ve durumun farkında olan grubum bizi eskisinden sık ziyaret etmeye başladılar, hepsi de yaşamı sürdürme mucizelerini içeren hikâyelerle doluydular. Luis Alcoriza ve Avusturyalı eşi Janet Riesenfeld Dunning sık gelen ziyaretçiler değillerdi, ama evlerinde efsanevi partiler düzenlerlerdi, yanlarında arkadaşları ve film dünyasının en güzel kadınları olurdu. Çok sık, bizi görmek için bahanelerle gelirlerdi. Luis, İspanya dışında yaşayıp da Valencia’dakilere eş güzellikte tortilla* yapabilen tek İspanyoldu ve Janet klasik dans yeteneğiyle bizi bulutların üzerine fırlatıyordu. García Riera’lar, film fanatikleri, pazar akşamları bizi evlerine sürüklüyorlardı ve önümüzdeki haftayla yüzleşme deliliğinden kurtulmamızı sağlıyorlardı.
Bu noktada roman o kadar ilerlemişti ki kendime arkadaşlarımızın ziyaretleri esnasında yarattığım yalan hikâyeleri zenginleştirme lüksünü tanıdım. Bu hikâyelerin başkaları tarafından anlatıldığını sıkça duyardım ve ağızdan ağıza yayılmalarındaki hıza şaşırırdım.

Ağustosun sonunda romanın sonunun yaklaştığını gördüm. Karbon kâğıdı kullanmıyordum ve fotokopi makineleri de yoktu, bu yüzden elimde iki yüz sayfanın yalnızca orijinal halleri vardı. Pera’nın tanrılarının besiniydi bunlar, Esperenza Araiza, Cuauhtémoc’un varoşlarında şair ve filmcilerin kaldığı bir Drakula şatosunda yaşayan iyi bir daktiloydu. Boş zamanlarında Pera, Meksikalı yazarların harika işlerini daktilo etmişti ve bu işler arasında bazı Buñuel senaryoları da vardı. Romanın son halini daktilo etmesini istediğimde eserim düzeltmelerle doluverdi; önce siyah mürekkeple ve sonra karışıklığı engellemek için kırmızı mürekkeple. Ama bu, delilerle dolu bir kafese alışmış bir kadın için hiçbir şeydi. Eserimi merak edip okumadı yalnızca, aynı zamanda ödemelerim gerçekleşene kadar para almamayı da kabul etti.
Pera bir bölümü daktilo ederken ben çeşitli renklerde mürekkeplerden işaretlerle bir sonrakini düzeltiyordum – amacım metnimi kısaltmak değil, ona en yüksek seviyede yoğunluk kazandırmaktı ve sonuçta kitap orijinal halinin yarısına indi.
Pera düzeltilmiş üçüncü bölümün tek kopyasını eve götürdüğü sırada, otobüsten inerken sağanak yağmura kapılıp düştüğünü ve kâğıtların sokağa uçuştuğunu yıllar sonra itiraf etti. Diğer yolcuların yardımıyla ıslak ve neredeyse okunmaz hale gelen kâğıtları toplamış ve sonra onları evde ütüyle kurutmuştu.

Sonraki bölümler için düzeltmeleri tamamlamadığım bir cumartesi günü bu hikâyenin en duygusal olayını yaşadım; Pera’yı arayıp ona düzeltilmiş metni pazartesi vereceğimi söyledim. Uzun süren bir duraksamanın ardından bana Aureliano Buendía’nın Remedios Moscote’yle yatıp yatmayacağını soracak kadar cesur davrandı. Evet, diye yanıtladığımda, derin bir iç çekip rahatladı.

“Tanrıya şükür,” diye bağırdı ansızın, “bunu bana söylemeseydin pazartesiye kadar uyuyamayacaktım.” Daha önce ismini hiç duymadığım Paco Porrúa’dan neden o sıralarda olduğunu asla bilmediğim zamansız bir mektup aldım. Mektupta Editorial Sudamericana adına benden zaten aşina olduğu bütün kitaplarımın yayın hakkını istiyordu. Bunun üzerine kalbim kırıldı çünkü kitaplarım farklı farklı yayınevlerinde uzun süreli anlaşmalarla basılıyordu ve yayın haklarını devretmem kolay olmayacaktı. Düşünebildiğim tek teselli yayımı için kimseye söz vermediğim çok uzun bir romanı bitirmek üzere olduğum ve ilk bitmiş kopyasını kendisine birkaç gün içerisinde yollayabileceğimdi.
Paco Porrúa önerimi yolladığı telgrafla kabul etti ve bana avans olarak 500 dolarlık bir çek gönderdi. O zaman için ödeyeceğimizi söylediğimiz dokuz aylık kira için tam yetiyordu bu para ve benim kötü hesaplamam yüzünden, romanın nasıl biteceğini bilemiyorduk.

Pera’nın temize çektiği metin üç kopyasıyla birlikte iki veya üç hafta sonra hazırdı. Alvaro Mutis daha yazıcılara ulaşmayan son halini almış kopyanın ilk okuyucusuydu. İki günlüğüne yok oldu ve üçüncü gün kalpten gelen bir kızgınlıkla, romanımın arkadaşlarımı eğlendirmek için anlattıklarımdan ve kendisinin de arkadaş çevresine zevkle aktardıklarından başka bir şey olduğunu keşfetmiş halde beni aradı. “Senin yüzünden bir budala gibi görüneceğim,” diye bağırdı. “Bu kitabın senin bize anlattığınla alakası yok.”
Sonra gülüp şöyle dedi: “Ayrıca söylemeliyim ki bu hali çok daha güzel olmuş.”

Romanın ismini o dönemde bulup bulmadığımı anımsamıyorum ve aynı zamanda romanın ismini nerede veya ne zaman veya nasıl düşündüğümü de. Arkadaşlarımızdan hiçbirisi bunu açıklığa kavuşturamadı. O zaman rica etsem hayali bir tarihçi bu gerçeği icat etme lütfunda bulunabilir mi acaba?

Alvaro Mutis’in okuduğu kopya postayla iki parçada yolladığımız kopyaydı ve diğerini de Buenos Aires’e yaptığı yolculuklardan birisinde yanına “garanti” olarak almıştı. Üçüncü kopya Meksika’da zor zamanlarda arkamızda duran arkadaşlar arasında dolandı. Dördüncüyü Barranquilla’ya yolladım ki romanımın çok sevdiğim üç kahramanı onu okuyabilsin: Alfonso Fuenmayor, Germán Vargas ve Alvaro Cepeda (kızı Patricia onu hâlâ bir hazineymişçesine saklar).
Kitabın basılmış kopyası elimize ilk ulaştığında, yani 1967 Haziranı’nda, Mercedes ve ben Pera’nın fazla fazla işaretli kopyasını yırtıp attık. Bunun en değerlisi olduğunu bir an için bile düşünmedik, bu kopyada üçüncü bölüm yağmur ve ütü izlerinden zar zor okunabiliyordu. Kararım masum veya alçakgönüllü değildi; kopyayı yırttık ki kimse benim gizli edebi marangozluğumun izlerini keşfedemesin. Dünyanın bir köşesinde başka kopyalar da vardır belki, özellikle de Editorial Sudamericana’ya ilk edisyon için yollanmış iki kopya. Ben her zaman Paco Porrúa’nın onları ilahi kalıntılar olarak gizlediğini düşünmüşümdür. Ama o bunu reddediyor ve benim için onun sözü altındır.

Yayınevi bana ilk prova kopyalarını yolladığında onları aldım ve onur konuğu Luis Buñuel’in açgözlü merakını doyurmak için Alcoriza’ların evinde düzenlenen partiye götürdüm. Alcoriza’nın yaptığımız konuşmadan çok etkilendiğini görüp provaları ona adamaya karar verdim: Luis ve Janet için, tekrarlanmış bir ithaf ama tek gerçek olanı: “Onları dünyada her şeyden çok seven arkadaşlarından.” İmzamın [“Gabo”] yanına tarih attım: 1967. Tekrarlanan imza ve tırnak işaretlerinin orada olma sebepleri Alcoriza ailesine yaptığım önceki bir ithaftı.

On sekiz yıl sonra, Yüzyıllık Yalnızlık kariyerinde başarıya ulaştıktan sonra, birisi Alcoriza’nın evindeki olayı anımsadı ve ithaf yazılı prova baskılarının bir servet edeceğini söyledi. Janet onları sandığından çıkarttı ve herkes ona bu sayfaları satıp fakirliklerini anında sona erdirebilecekleri konusunda şakalar yapana kadar odadakilere gösterdi. Alcoriza çok tipik bir davranış sergiledi ve göğsünü iki yumruğuyla döverek öfkeli ve yüksek sesiyle ve korkunç İspanyol azmiyle bağırdı: “Bir arkadaşımın bana ithaf ettiği bu hazineyi satacağıma ölürüm daha iyi.”

İlk seferinde kullandığım aynı kalemi çıkarttığımda herkes alkışladı ve on sekiz yıl öncesinin tarihini taşıyan ithafın altına şöyle yazdım: “İspatlanmıştır, 1985”. Ve bu 180-sayfalık belgeyi imzaladım, yine elimde 1026 düzeltmeyle ve ilk seferki gibi: Gabo.

Luis Alcoriza 1992 yılında inzivaya çekildiği Cuernavaca’da öldü. Janet altı yıl sonra ölene dek çevresinde az sayıda arkadaşıyla orada yaşamayı sürdürdü. Aralarında en sadık kişi Héctor Delgado’ydu ve Janet onu resmi vârisi ilan etti. Bir Amerikan üniversitesi geçenlerde kendisine kitabın prova kopyası için 521.300 dolar teklif etti.
Bu hikâyede adil olmayan tek şey Luis ve Janet’nin son yıllarını bir sandığın dibinde zamandan ve güvelerden gizlenmiş yüzbinlerce dolarla geçirmiş olmaları, çünkü onlar yenilmez İberli asaletleriyle arkadaşlarının, onları dünyada her şeyden çok seven arkadaşlarının armağanını satmayı düşünmezlerdi bile.

The Guardian: Saturday Review, 24 Kasım 2001

İngilizceden çeviren: Kaya Genç | Kitap-lık sayı:77

edebiyathaber.net (17 Temmuz 2012)

  • mehmet mehmet - 18/07/2012 - 12:41

    Tam da Yüzyıllık Yalnızlık kitabını okuyordum, romanın doğuşunu da bilmek beni heyecanlandırdı.
    Bu çeviriyi bize ulaştırdığınız için teşekkür ederim.cevaplakapat

  • a.adnan akçay - 18/04/2014 - 11:50

    Keyifle ağlayarak okudum, Kaya Genç’e çok teşekkürler.cevaplakapat

  • Emre Ermin - 19/04/2014 - 17:49

    Tortilla’ya yıldız(*) koymuşsunuz, metnin sonunda göremedim, açıklamasını.

    Çok guzel bir çeviri, olmuş, kutlarızcevaplakapat

gezi parkı sakinleri20 Nisan Pazar günü, 11:00-18:00 saatleri arasında Gezi Parkı’nda “takas tezgahı” açılacak. Kitaplar, eşyalar ve kıyafetler parkta el değiştirecek.

Gezi ayaklanması sırasında ücretsiz dağıttığı kitaplarla eyleme katılanlara bir nebze de olsa moral veren ve 15 Haziranda polis marifetiyle ortadan kaldırılan Gezi Kütüphanesi’nin “ruhu” bu pazar yine parkta olacak.

20 Nisan Pazar 11.00-18.00 saatleri arasında gerçekleşecek etkinlik için Facebook’tan yapılan duyuruda, “Siz de evinizde kullanmadığınız kıyafetlerinizi, kolay taşınabilir eşyalarınızı veya okuduğunuz ve değiştirmek istediğiniz kitaplarınızı getirerek tezgahınızı açabilirsiniz” denildi. 

Kaynak: Radikal (18 Nisan 2014)

 

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z