Masthead header

mehmet fotoGeçtiğimiz haftaların birinde, yine burada yer alan bir yazıma şöyle başlamıştım: “Çocuklar için uzun bir yaz tatili birkaç gün önce başladı. Fakat gelir dağılımındaki dengesizlik sonucunda benzer şekilde tatil yapamayacaklar. Bir kısım çocuk deniz, güneş, kum üçgeninde gününü gün ederken bir kısmı evinde televizyon, tablet, bilgisayar karşısında zaman öldürecek…”

Tabii bu tümcelerimde haklılığım sabitken çocukların hayal güçlerini göz ardı ettiğimi de kabul etmeliyim. Çok kısa bir sürede yanlış olmasa da eksik yazdığımı gösterense yine bir kitap oldu. Final Kültür Sanat Yayınları arasından yayımlanan, Rusalka Reh’in yazdığı Anne Ibelings’in resimlediği “Balkonya’da Yaz Tatili” adlı kitap çocukların diledikleri takdirde neler yaşayabileceklerini gösterdi bana. Şöyle ki: “Yaz tatilini evde geçirmek zorunda olan Pontus ile Lenka, evin büyük balkonunu gönüllerince dekore etmek için anne ve babasından izin almışlardır. İki kardeş ellerine geçen her şeyi oraya taşımaya başlarlar. Minderler, minik bir melek heykeli, midye kabukları, bitkiler. Ve sonunda balkon, balkon olmaktan çıkar Balkonya adlı bir devlete dönüşür.

Balkonya çocukların düşlerinde diledikleri şekilde yaşadıkları ve yaşattıkları bir devlet. Başlarına taçlarını takmışlar ve bu yarı gerçek yarı düş ülkelerini yönetmeye başlamışlardır. Karşı apartmanda da bir komşu ülke vardır. Birleşik Salata Krallığı! Tabii ki hiçbir ülke dikensiz gül bahçesi değildir. Yönetim sıkıntıları mutlaka vardır. Balkonya’da da yeni taşınan sinir bozucu komşu çocuk durmadan onları rahatsız eder. Bir de Pontus ve Lenka’nın anne-babası arasındaki sorunlar var tabi. Ve tüm bu yaşananlar Balkonya’ya aranan huzuru bir türlü getirmez. Yönetim taçlarını takan Pontus ve Lenka’nın bu gidişe dur demek için güzel fikirleri vardır. Öyle ya yönettikleri topraklara huzuru hayali de olsa getirmek, sorumlulukları arasında olan görevlerinden. Peki, ne yapıyorlar diye sorarsanız, onu da kitaba bırakalım ki okurken bir heyecan da olsun. “Balkonya’da Yaz Tatili” adından da anlaşılacağı üzere güzel bir yaz öyküsü.

Çocukların düş dünyalarından söz etmişken kitaptan bir alıntıyla örnekleyelim. Hep birlikte nerelerde nasıl yaşıyorlar görelim.

“Bu yaz çok güzel. Hiç sıkılmayıp bol bol tembellik yapıyoruz. Lenka’yla birlikte hamağa uzanıp bulutların şeklini tahmin etme oyunu oynuyoruz, uyukluyoruz veya bir uçan maymuncuğun ya da bir kelebeğin gölgesi, beyaz güneş şemsiyesinin üzerinde kocaman göründüğü zamanlarda korkudan titriyoruz. Dün bir yusufçuk geldi, kıpkırmızıydı ve ben de içimden ‘Mini-helikopter gibi!’ dedim. Domateslerin üzerinde de karıncalar bulduk. Buraya beşinci kata kadar çıkmayı nasıl başarmış olabilirler? Bunu merak ediyoruz ve sonra bir süre hamakta sallanıyoruz ve Lenka, buranın kraliçesi ve de en sevdiğim kardeşim, aklından bir hikâye uyduruyor. Bu hikâyede A adında karıncalar aynı zamanda da V adında karıncalar var ve aslında bu hikâyeyi de sadece artık V’nin nasıl bir harf olduğunu bildiği için anlatıyor. İyisi mi ben ona birkaç harf daha öğreteyim, o zaman P ve Z adındaki karıncalardan da bahsedebilir ve bence bu çok komik olur.”

Çocuklar kendilerine has bir dünyada yaşıyorlar. Bizim dünyamızda neler olup bittiğini de çok iyi süzüyorlar. Her şeyin farkındalar fakat diledikleri kadar dâhil oluyorlar. Ve onları böyle görünce de içimdeki çocuğun hiç büyümemesini istiyorum, diliyorum. Çünkü sadece kitaplarında değil düş dünyalarında da çocuklarla olmak mutluluk verici.

Mehmet Özçataloğlu – edebiyathaber.net (25 Temmuz 2016)

5790b447c03c12642c9626c5Hürriyet’in haberine göre, kitaplardan sinemaya uyarlanan 10 akılda kalıcı film şöyle:

  1. ME BEFORE YOU (SENDEN ÖNCE BEN)

Talihsiz bir kaza sonucu eski hayatını geride bırakmak zorunda kalan Will ve yaşam enerjisiyle dolu, cıvıl cıvıl bir genç kadın olan Lou’nun sıradışı aşk hikayesinin anlatıldığı Me Before You’yu, Jojo Moyes’un aynı adlı kitabının satırlarında tanışmış ve beyazperdeye uyarlanacağını duyduğumuz anda büyük bir heyecan duymuştuk. Çünkü özel bir hikayeydi ve kadroya baktığımızda bizleri heyecanlandıran isimler görüyorduk. Nihayet bu özel hikayenin beyazperdedeki yorumunu izlediğimizde, sinema salonundan mutlu ayrıldık. Kitap satırlarında tanıdığımız bu özel ve değerli hikaye, sinema salonunda da aynı etkiyi bırakmayı başarmıştı. Sam Claflin ve Emilia Clarke’ın büyüleyici performansları da filmi etkileyici kılan en önemli detaylardan bir tanesiydi.

  1. THE NOTEBOOK (NOT DEFTERİ)

Nicholas Sparks’ın aynı adlı romanından uyarlanan ve üzerinden uzun yıllar geçmesine rağmen dillerden düşmeyen bir aşk hikayesinin anlatıldığı The Notebook, hem kitap sayfalarında hem de beyazperdede aynı derin etkiği yaratmayı başaran hikayelerden bir tanesi! Geçmişten gelen büyük ve unutulmaz bir aşkın anlatıldığı The Notebook, şüphesiz ki kült aşk filmlerinden de bir tanesi… Hayran olduğumuz adam Ryan Gosling ve Rachel McAdams’ın başrollerini paylaştığı The Notebook, her zaman kalbimizde bambaşka bir yerde…

  1. THE TIME TRAVELER’S WIFE (ZAMAN YOLCUSUNUN KARISI)

Fantastik hikayesiyle diğer romantik filmlerden ayrılan ve bizleri etkisi altına alan The Time Traveler’s Wife da bir roman uyarlaması! Audrey Niffenegger’ın aynı adlı romanından uyarlanan ve romanında okurlarını etkilediği kadar filminde de seyircisini etkisi altına alan The Time Traveler’s Wife’ın etkileyici hikayesini unutmak mümkün değil! Rachel McAdams ve Eric Bana’nın başrollerinde yer aldığı film; kendi isteği dışında, genetik bir bozukluk sonucunda zaman yolculuğu yapmak zorunda kalan Henry ile bir ressam olan Clare’in sıradışı ve bir o kadar da etkileyici aşk hikayesini konu alıyor. Bizlere de başa sarıp sarıp izlemek kalıyor elbette…

  1. THE HUNGER GAMES (AÇLIK OYUNLARI)

Bilhassa genç nesilde The Hunger Games’in hikayesini bilmeyen ve kitabını okumayan az kişi vardır. Capitol’ün ve ona bağlı olarak hayatını idame ettiren mıntıkaların adım adım özgürlük mücadelesini okuduğumuz, izlediğimiz The Hunger Games, son yılların en çok konuşulan filmlerinden bir tanesi aynı zamanda… Tüm sosyal medya Katniss’in özgürlük mücadelesi ile sallanırken bunu görmezden gelmek pek de mümkün değil elbette… Filmin başrollerinde genç neslin en çok sevilen isimlerinden Jennifer Lawrence, Josh Hutcherson ve Liam Hemsworth yer alıyor. The Hunger Games, Suzanne Collins’ın yarattığı bir dünya ve bir seri… Yazarın kendisi böylesine büyük bir kitleyi peşinden sürükleyeceğini tahmin etmiş midir acaba?

  1. THE GODFATHER (BABA)

Hepimizin çok iyi bildiği, kült filmler arasına üst sıralardan giriş yapan The Godfather, Mario Puzo’nun aynı adlı romanından uyarlama… Bir mafya hikayesinden çok daha fazlasını gördüğümüz, gözlemlediğimiz bir hikayeye sahip olan The Godfather; kitap raflarının olduğu gibi, sinemanın da zirvesinde yer alıyor. Hayatta kalma çabasıyla yola çıkan ama zamanla katı aile kuralları çervesinde korkulan bir “mafya” topluluğu haline gelen Corleone Ailesi’nin hayatını ve mücadelesini izlediğimiz filmin başrollerinde Al Pacino,  Marlon Brando,  Robert Duvall gibi güçlü isimler yer alıyor!

  1. A WALK TO REMEMBER (UZAKTAKİ ANILAR)

İnsan sevgisi ile yaşayan, muhafazakar bir genç kız olan Jamie ile başı beladan kurtulmayan ve en sonunda kendisini bir kamu cezasının ortasında bulan Landon’ın zamanla büyüyen aşkının anlatıldığı A Walk To Remember, unutulmaz aşk filmlerinden bir tanesi… Amerikalı yazar Nicholas Sparks’ın aynı adlı romanından uyarlanan başarılı filmin başrollerinde ise Mandy Moore ve Shane West yer alıyor!

  1. TWILIGHT (ALACAKARANLIK)

Özellikle genç nesil için unutulmaz filmlerden bir tanesi olan Twilight serisinin filmi ile tanıştıktan sonra kitaplarını tanıdık. Hatta hakkında birçok şehir efsanesi bile duyduk, işin peşini bırakmadık. Kendi hayatında, insanlarla iletişim kurmaktan kaçınarak sessiz bir hayat sürmeyi tercih eden Bella’nın bir gün vampir olan Edward ile tanışarak hayatının kökten değişimini, büyüleyici bir aşk hikayesi içinde izlediğimiz Twilight serisi milyonlarca hayrana ulaştı. Hatta üzerinden yıllar geçmesine rağmen hala kitlesini koruyor. Stephenie Meyer’ın aynı adlı romanlarından uyarlanan serinin başrollerinde ise kitleleri peşlerinden sürükleyen Kristen Stewart ve Robert Pattinson yer alıyor.

  1. THE FAULT IN OUR STARS (AYNI YILDIZIN ALTINDA)

Aşkın her zaman izlediğimiz ve okuduğumuz hikayelerdeki gibi çiçeklerden böceklerden ibaret olmadığını anladığımız, unutulmaz hikayesiyle seyircisinde derin izler bırakan The Fault In Our Stars da kitap uyarlaması filmlerden… Ünlü yazar John Green’in aynı adlı romanından uyarlanan filmin başrollerinde ise yeni neslin yıldızlarından Shailene Woodley ve Ansel Elgort yer alıyor. En az kitap satırları kadar etkileyici olan film ise üzerinden uzun zaman geçmesine rağmen hafızalardaki yerini sağlam, kalplerdeki yerini sıcak tutmayı başarıyor.

  1. GONE GIRL (KAYIP KIZ)

Büyüleyici ve etkileyici kurgusu ile son yılların en dikkat çekici hikayelerinden biri olan Gone Girl, ünlü yazar Gillian Flynn’in aynı adlı bestseller romanından uyarlama! Nick ve Amy’nin sıradışı evliliğinin konu alındığı filmin başrollerinde ise deneyimli oyuncular  Ben Affleck ve Rosamund Pike yer alıyor. Her bir saniyesini gözümüzü kırpmadan izlediğimiz film, ödülleri de eve götürdü tabii ki!

  1. ONE DAY (BİR GÜN)

Geçmişten gelen bir aşk hikayesinin anlatıldığı One Day’in kitabını, film afişi ile tanıdık. David Nicholls’ün aynı adı romanından uyarlanan One Day; Emma ve Dexter’ın geçmişten günümüze uzanan, dostlukla harmanlanmış aşk hikayesini anlatıyor. Filmin başrollerinde ise birçok başarılı işe imza atmış  Anne Hathaway ve Jim Sturgess yer alıyor. Vizyona girdiği andan beri dillerden düşmeyen One Day’in başarısı, her adımın çok doğru atılmasında gizli…

BONUS: THE LORD OF THE RINGS (YÜZÜKLERİN EFENDİSİ)

Sinemanın kült ve unutulmaz filmlerinden biri olduğunu artık rahatlıkla söyleyeceğimiz, tüm dünyada hayran kitlesine sahip olan fantastik kurgu The Lord of The Rings de bir roman uyarlaması… J. R. R. Tolkien’in aynı adlı romanından uyarlama olan ve başarılı kadrosuyla da dikkatleri üzerine toplayan film, yılların eskitemediklerinden…

BONUS 2: HARRY POTTER

Tüm dünya tarafından kabul görmüş ve efsaneleşmiş serilerden bir tanesi de Harry Potter… Hatta öyle büyük bir kitleye ulaştı ki, sürekli devam haberleri alıyoruz. İlk filmlerin tadını almamakla birlikte, yine de Harry Potter serisine bir saygı duruşu olarak değerlendirebiliriz bunu, değil mi?

edebiyathaber.net (25 Temmuz 2016)

ne-yapabilirimGündüz Vassaf’ın “Ne Yapabilirim? Geleceğe Kartpostallar” adlı kitabı İletişim Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Rüyalarımız tekdüzeleşir,
Böl-yönet düzeninde
Birey yüceltilip bencilleştirilirken,
Aidiyetlerimizin gönüllü köleleri,
Belirlenmiş seçeneklerin kalebentleriyiz.
Her gün yeni felaket haberiyle uyanıyorum.
Ne yapabilirim?
Vicdanın sızlarken sen ne yapabilirsin?
Biz ne yapabiliriz?

Gündüz Vassaf, Ne Yapabilirim? Geleceğe Kartpostallar’da bir harekete, örgüte, partiye, hatta ideolojiye bağlı olmayanlara sesleniyor. Kötümserliğe kapılıp edilgenleşmeye, değişimin ertelenmesine, değişimi kendimizden başka yerlerde aramaya karşı çıkıyor. Okurunu, çaresiz çırpınışlarda tükenmeden “ne yapabilirim”i düşünmeye davet ederek yeni bir yaşam ahlâkını tartışmaya açıyor…

“Düş gücünün avukatı” Gündüz Vassaf’tan barışa, özgürlüğe, haksızlıkları vurgulamaya, düşlemeye, değişime, birlikteliğe, geleceğe dair şiirsel bir kitap…

Rüyalarımız, her yerde, her koşulda.

Darwin’in eksiği, evrim teorisinde umuda yer vermemiş olması. İnsandan başka yarını yaşayan tür var mı?

Kitaptan bir bölüm okumak için>>>

edebiyathaber.net (25 Temmuz 2016)

asiyan-muze-600x399Listelist.com’a göre, İstanbul’da yaşayan  edebiyat tutkunlarının ziyaret etmesi gereken 8 müze şöyle:

Sait Faik Abasıyanık Müzesi

Burgazada’ya daha ayağınızı bastığınız anda Sait Faik’in öykülerinden birinin içine dalmış gibi olursunuz. Birkaç sokak yukarı çıkıp yazarın evinin bulunduğu, Çayır Sokağa geldiğinizdeyse o naifliğin tam kalbinde buluverirsiniz kendinizi. Bu güzel insanın anılarına tanık olacağınız müze evi, kendisinin vasiyeti sayesinde ücretsiz. En çok sevilen müze evlerden biri olan Sait Faik Abasıyanık Müzesi’ni; Çarşamba, Perşembe, Cuma, Cumartesi ve Pazar günleri 10.30-18.00 arasında ziyaret edebiliyorsunuz.

Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi

Gülhane Parkı içinde bulunan Ahmet Hamdi Tanpınar Müze Kütüphanesi, Pazartesi’den Cumartesi gününe kadar 10.00-19.00 arasında herkese ücretsiz olarak açık. Üstelik müze içinde bulunan piyanoyu isterseniz kullanabiliyorsunuz. Tanpınar’ın adının verildiği kütüphanede 9000 kitabın yanı sıra, 33 farklı yazara ait eşyaya ulaşabilirsiniz.

Aşiyan Müzesi

Bebek’te, Aşiyan Yokuşunda bulunan evini, Tevfik Fikret bizzat kendisi tasarladı ve Farsça’da “yuva” anlamına gelen aşiyan ismini kendisi verdi. Evin çizimlerinin bulunduğu orijinal projeler de müzede sergileniyor. Boğazın kenarında müthiş bir huzura sahip Aşiyan’ı ziyaret ederek, Tevfik Fikret’in yaşamının önemli bir parçasını görmek isterseniz Pazartesi hariç her gün 9:00-16:00 arası sizi bekliyorlar.

Orhan Kemal Müzesi

Cihangir’deki Orhan Kemal müzesi hafta içi her gün 10.00-19.00 arası yazarın sevenlerine açık. Girişin ücretsiz olduğu müzede Orhan Kemal’e ait kitaplar, fotoğraflar ve eşyalar sergileniyor. Yazarın oğlu Işık Öğütçü’nün girişimiyle açılan müzede bulunan belgeler Orhan Kemal’e karşı sevginizin katlanarak artmasına ve hüzünle dolmanıza neden olabilir.

Hüseyin Rahmi Gürpınar Müze Evi

Adalardaki bir diğer edebiyat müzesi durağı ise Heybeliada’da ruhban okulunun tam karşısındaki Hüseyin Rahmi Gürpınar Müze Evi. Adanın muhteşem bir konumunda bulunan bu güzel manzaralı eve ulaşmak için biraz efor sarf etmeniz gerekecek.

Kemal Tahir’in Evi

Kadıköy Şaşkınbakkal’da son yıllarını geçirdiği evinde yazarın kitaplığı, kişisel eşyaları, daktilosu, yatak odasını görebilirsiniz. Müze evinin kapıları hafta içi her gün 09.00 – 18.00 arası ziyaretçilere açık.

Masumiyet Müzesi

Orhan Pamuk’un romanıyla aynı ismi taşıyan Masumiyet Müzesi’nde roman kahramanlarının kullandıkları eşyalar, giysiler ve daha birçok detay sergileniyor. Mimari yapısıyla da dikkat çekici olan müzeyi gezmek isterseniz romanı okumuş olmak zorunda değilsiniz. Salı, Çarşamba, Cuma, Cumartesi, Pazar günleri 10.00-18.00 Perşembe günü ise 10:00-21:00 arası açık olan müzenin ne yazık ki, öğrenciyseniz 10, değilseniz 15 TL ücreti var.

Adam Mickiewicz Müzesi

Polonya’nın milli şairi Adam Mickiewicz Türkiye’ye olan sevgisini bir zamanlar şöyle ifade etmiş; “Polonya’nın, komşu düşmanlar tarafından ezilmesine hiçbir devletin ses çıkarmadığı günlerde, tek dostumuz Türkler olmuştur. Biz Türkler’i düşmanımızın önünde eğilmediği ve Polonya’nın işgalini kabul etmediği için, üstün bir millet olarak severiz.”

Yazarın son günlerini geçirdiği Beyoğlu’ndaki evi de müzeye çevrilmiştir.

edebiyathaber.net (22 Temmuz 2016)

meksikali_kapakJack London’ın “Meksikalı” adlı öykü kitabı, Şemsa Yeğin çevirisiyle Can Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Jack London her ne kadar daha çok romanlarıyla tanınsa da onun asıl ustalığını sergilediği edebî tür hikâyedir. Yaşamı boyunca iki yüze yakın hikâye kaleme alan London, yaşadığı dönemin toplumsal karmaşalarına duyarsız kalmamış ve tıpkı romanları gibi hikâyelerinde de bu meselelere eğilmiştir. Kapitalist sistemin acımasızca palazlandığı 20. yüzyıl başlarında, benimsediği siyasi görüşler doğrultusunda, bireyin sınıfsal kavgasını, toplumsal olayları ve insan-sistem çelişkisini anlattığı hikâyelerinde trajik ama bir yandan da destansı bir ton tutturmuştur. 12 hikâyesinin yer aldığı Meksikalı’da bu tarz hikâyeleri öne çıkmaktadır.

Seçkide yer alan hikâyelerin bir kısmı da insan-doğa çekişmesini ve Jack London’ın birçok başka eserinde izini sürdüğümüz deniz tutkusunu çıkarıyor karşımıza. Her biri öykü sanatının seçkin örneklerinden kabul edilen ve Şemsa Yeğin’in yetkin Türkçesiyle okurla buluşan öykülerin üçü dilimize ilk kez çevrildi.

Dövüş kurallarından eser yoktu bu oyunda. Boks değil, bir cinayet gerçekleştiriliyordu. Danny, arenada vah­şet gösterisindeymiş gibi elinden gelen tüm gaddarlığıyla saldırıyordu. Seyircilerin heyecan ve taraf tut­maları öyle bir noktaya gelmişti ki Meksikalı’nın hâlâ ayakta olduğunu görmüyorlardı. Rivera’yı unutmuş­lardı. Danny saldırdıkça Rivera ufalıyor, kayboluyor­du. Bu iki-üç dakika böyle devam etti. Birden ayrıldılar ve Meksikalı göründü. Dudağı patla­mıştı, burnu kanıyordu. Sırtının iplere çarptığı yerle­rinden kanlar sızıyordu. Ama göğsünün soluk solu­ğa kalkıp inmediğini, gözlerinin her zamanki gibi so­ğuk bir biçimde parladığını fark edemediler. Antren­man ringlerinde ihtiraslı şampiyonların bu vahşice saldırışlarına az mı karşı koymuştu. Onun üzerinde az mı öldürücü vuruş atakları denenmişti. Seferi ya­rım dolardan, haftada on beş dolara kadar bunlara dayanmasını öğrenmişti. O, zor bir okulda, zor bir öğ­renim yapmıştı.”

JACK LONDON

1876’da San Francisco’da doğdu. Kendi kendini eğitti ve 1897’de Klondike bölgesinde altın arayanlara katıldı. Klondike’tan döndükten sonra, şansını bir kez de yazarlıkta denemeye karar verdi. Otobiyografik romanı Martin Eden’da yansıttığı gibi,

yazar olabilmek için olağanüstü bir çaba harcadı. İlk kitabı Kurt Kanı geniş bir okur kitlesine ulaştı. 17 yıl içinde Vahşetin Çağrısı, Beyaz Diş, Deniz Kurdu, Demir Ökçe gibi yapıtlarının sayısı 50’yi buldu ve ABD’nin en çok kazanan yazarı oldu. Jack London, 1916’da California’da öldü.

edebiyathaber.net (22 Temmuz 2016)

unlu-yazarlarla-kitap-turlari-8633295_x_2028_oProntotour, kitapsever gezginleri ünlü yazarlarla birlikte masalsı bir yolculuğa çıkarıyor.

Ünlü yazarlar Ayşe Kulin, Yekta Kopan, Gülşah Elikbank ve Tuna Kiremitçi Ağustos’tan itibaren Prontotour’un düzenlediği turlarla hikayeyi gerçeğe dönüştürüyor. Seyahat severler hayranı oldukları yazarlarla birlikte kitap sayfalarını bire bir yaşama fırsatı buluyor.

Kitap turlarının ilki, 14 Ağustos 2016 tarihinde Gülşah Elibank’ın “Yalancılar ve Sevgililer” romanıyla başlıyor. Roman, Drakula’nın yani nam-ı değer Kazıklı Voyvoda Vlad Tepeş’in izinden Romanya’nın Bükreş, Braşov, Bran ve Sinia şehirlerinde geçiyor. Gezginler Transilvanya’nın bohemini iliklerinde hissederken, tarihin izini taşıyan sokaklarda unutulmaz anlar yaşıyor. Proje Koordinatörü Yazar Gülşah Elikbank: “Böyle keyifli bir projede yer almaktan dolayı çok mutluyum. Bu projeyle klasik seyahat algısını farklı bir boyuta taşıyoruz. Her iyi okuyucu, kitabı okurken yazarla birlikte hikayenin içerisinde bir yolculuğa çıkar. Biz de Prontotour ile birlikte bu yolculuğu gerçeğe dönüştürüyoruz.” dedi.

Ünlü yazar Yekta Kopan, satırlarıyla pek çoğumuzun ruhunda depremler yaratan Kafka’nın izini Çek Cumhuriyeti’nin gizemli başkenti Prag’da sürüyor. Seyahat tutkunları tarih ve sanat kokan sokaklarda, Kafka’nın nefretle sevgiyi bir arada beslediği bu büyülü şehri, 22-25 Eylül 2016 tarihleri arasında Yekta Kopan ile keşfediyor.

Etkileyici coğrafyasıyla Bosna Hersek’te Ayşe Kulin’in en sevilen romanlarından “Sevdalinka” yeniden canlanıyor. Yakın tarihin en hüzünlü savaş hikayelerinin izlerini taşıyan Bosna Hersek’i bizzat Ayşe Kulin’in coşkulu anlatımından dinlemek seyahat severlere bambaşka bir deneyim sunuyor. 4 gün 5 gece sürecek turun başlangıç tarihi 6 Ekim 2016.

Katılımcılar, sonbaharın en güzel manzaraları ve romantizmi eşliğinde Tuna Kiremitçi’nin “Selanik’te Sonbahar” adlı kitabını yazar ile birlikte gezebilecekler.

edebiyathaber.net (22 Temmuz 2016)

ergin günçe yazarlarParende dergisinin yeni sayısı Ergin Günçe ve yolculuk teması etrafında şekilleniyor. 

Ergin Günçe’nin “Türkiye Kadar Bir Çiçek” kitabının arka kapak yazısını yazan Adnan Özyalçıner, Ergin Günçe’yi yazdı. Dergide Dadal Günçe ile Ergin Günçe üzerine bir söyleşi de mevcut. Uğur Yanıkel’in araştırmaları sonucu Ece Ayhan’ın kitaplarına girmeyen bir şiiri okuyucuya sunuluyor. Selim Yücel, Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’ni yolculuk teması üzerine inceledi. Ali Asker Barut, Ergin Günçe’ye ithafen yazdığı “Finkenhof Dutları” şiiriyle derginin yeni sayısında yer alıyor. Hasan Akpınar “Martin Heidegger: Filozofların En Şairi” başlıklı eseriyle dergiye katkı sağlayan isimlerden. Son olarak Özge Özdamar “İlk Yazılı Destan: Ölümsüzlüğü Arama Yolunda Gılgamış” başlıklı çalışmasıyla kapakta yerini alıyor.

Bu isimler dışında dergiye katkı sağlayan birçok genç şair ve yazar Parende’nin yeni sayısında.

İletişim

https://twitter.com/Parendedergisi

https://www.facebook.com/Parendedergisi/

https://www.instagram.com/parendedergisi/

edebiyathaber.net (22 Temmuz 2016)

fidel-ve-dinFrei Betto’nun Fidel Castro ile sohbetlerinden oluşan “Fidel ve Din”, Özgül Erman çevirisiyle Ayrıntı Yayınları tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Bin yıllardır cehalet taraftarlığıyla dokunan ağın altında gizli kalan gerçekler vardır. Devrimin ilk yıllarında, Fidel Castro bunu şöyle belirtmişti:

“Bizi yalanla evlendirip onunla yaşamaya mecbur kıldılar. O yüzden gerçekleri duyduğumuzda dünya başımıza yıkılıyor sanıyoruz.”

Hıristiyanlar ile Komünistler arasında sıkı politik bağlar kurma olasılığının üzerine örtülen kalın peçe, Fidel’in Brezilyalı Rahip Frei Betto’ya verdiği bu röportajda kalkıyor. Okurun burada üzerine düşünebileceği şey hiç görülmedik, duyulmadık bir olay. Sözcüğün sözlük tanımına bağlı kalarak adlı adınca söylersek, bu röportajı okuyacak kişi “insanları hayran bırakan, doğaüstü sayılan olay”la, yani bir mucizeyle karşılaşacaktır.

Komünistlerin inançlı insanlarla anlaşmasının mümkün olmayacağı dogması, zenginlik-yoksulluk veya zulüm-adalet terazisinde yerle bir oluyor. Fidel “somut durumun somut tahlili” ilkesini hassas bir konuda ele alarak, hayata ve teoriye dair ustalığını gözler önüne seriyor.

Sosyalistlerin din meselesine bakışı bu kitapta yeni ve şaşırtıcı yollar buluyor. İnsanlığın kaderi için içtenlikle kaygılanan herkesin üzerine derin derin düşünmek isteyeceği bir mesele bu.

İlk 16 sayfa için>>>

edebiyathaber.net (22 Temmuz 2016)

578e03be67b0a929f0b97447Hürriyet, adalet arayışında olan bireylerin bu uğurda karşı karşıya geldikleri zor durumları beyaz perdeye yansıtan adalet ve hukuk temalı filmleri bir araya getirdi. Siz de, film önerilerini sayfanın sonundaki “yorum” bölümüne ekleyebilirsiniz.

1. LE PROCES / DAVA – 1962

2. JFK / JFK: KAPANMAYAN DOSYA – 1991

3. THE CLIENT – 1994

4. A CIVIL ACTION / DAVA – 1998

5. RUNAWAY JURY / JÜRİ – 2003

6. FIND ME GUILTY / BENİ SUÇLU BULUN – 2006

7. THE CONSPIRATOR / SUİKAST – 2010

edebiyathaber.net (22 Temmuz 2016)

  • Zeynep a - 23/07/2016 - 21:05

    And justice for all filmi de olmalı bu listedecevaplakapat

ay-batarkenJohn Steinbeck‘in “Ay Batarken” adlı romanı, Aslı Biçen çevirisiyle Sel Yayıncılık tarafından yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Geçimini madencilikle sağlayan ve uzun yıllardır savaş görmemiş huzurlu bir kasaba, askeri bir birlik tarafından apansız işgal edilir. Savaş nedir bilmeyen kasabalının beklenmedik şekilde karşı karşıya kaldığı bu olay, dışarıdan gelen düşmanın yanı sıra içlerinden çıkan hainlerin de keşfi anlamına gelmiştir. Sakin, sıradan ama bağımsızlığına da düşkün bu insanların zamanla hararetlenen sessiz mücadelesi, bardağı taşıran son damlayla, gözüpek bir meydan okumaya, öfkeli bir direnişe dönüşür.

John Steinbeck’in en önemli eserlerinden biri sayılan ve Nazi Almanyası’nın çizmesi altında ezilen Avrupa’nın pek çok ülkesinde illegal olarak basılıp milyonlara ulaşan Ay Batarken, askeri bir işgalin hikâyesini iki farklı yönden anlatıyor. Zor ve baskı karşısında insanların özgürlük talebinin ve yaratıcılığının önünde sonunda galip geleceğini ustalıklı ve kıvrak diliyle anlatan Steinbeck, bu eseriyle direnişçilere hem umut vermiş hem de ilham kaynağı olmuştur. Zorbalığın olduğu yerde direnişin ve özgürlük mücadelesinin en doğal hak haline gelişi Ay Batarken’de evrensel bir kurala, günümüze de ışık tutan bir gerçekliğe dönüşüyor.

JOHN STEINBECK, babası Prusya, annesi ise İrlanda göçmeni ırgat bir ailenin çocuğu olarak, 1902 yılında Kaliforniya’nın Salinas kentinde doğdu. Çocukluk ve ilk gençlik yılları boyunca okul dışındaki zamanını Salinas Vadisi’ndeki çiftliklerde çalışarak geçirdi. Eserlerinin çoğunda da mekân olarak burayı seçti. Erken yaşlarda yazar olmaya karar veren Steinbeck, 1919’da girdiği Stanford Üniversitesi’nde yalnızca yazarlığına katkısı olacağını düşündüğü derslere katıldı. Öğrenimini sürdürdüğü altı yıl boyunca tezgâhtarlık, ırgatlık, marangozluk, laborantlık, boyacılık, kapıcılık gibi pek çok işte çalıştı. Steinbeck’in ilk romanlarından başlayarak emekçilerin yaşam koşullarını ve ilişkilerini başarıyla yansıtabilmesinde bu yaşam deneyimi etkili oldu. Üniversiteyi bıraktıktan sonra New York’a giderek gazetecilik yapmayı denedi ancak yazılarının büyük kısmını yayınlatmayı başaramayarak Kaliforniya’ya döndü. İlk romanı Altın Kupa (1929) fazla ilgi görmedi. Yazarlık yeteneği 1935 yılında Yukarı Mahalle’nin yayınlanmasının ardından dikkat çekti. Bu eserini her biri birer klasik sayılan Bitmeyen Kavga (1936), Fareler ve İnsanlar (1937) ve Pulitzer Ödülü kazanan Gazap Üzümleri (1939) takip etti. Kitaplarında işçi sınıfının gündelik ilişkilerini, yaşam koşullarını ve mücadelelerini, döneminin ve çağımızın en temel toplumsal meselelerini tüm insani ayrıntılarıyla resmetti.

Sardalye Sokağı, Cennetin Doğusu, Al Midilli ve daha pek çok başyapıt veren yazar 1962 yılında edebiyata katkılarından dolayı Nobel Edebiyat Ödülü ile onurlandırıldı. Eserleri edebi değerleri kadar güncellikleriyle de övgü alan ve birçoğu sinemaya da uyarlanan Steinbeck, 1968 yılında öldü. Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar (çev. Ayşe Ece, 2012), İnci (çev. Tomris Uyar, 2012) ve Tatlı Perşembe (çev. Dost Körpe, 2013) ve Köpeğim Charley ile Amerika Yollarında (çev. Aslı Biçen, 2014), Kaygılarımızın Kışı (çev. Berrak Göçer) adlı romanları ve Uzun Vadi isimli öykü kitabı Sel Yayıncılık tarafından yayımlanmıştır.  The Moon is Down, Burning Bright ve diğer eserleri ise Sel Yayıncılık yayın programındadır.

edebiyathaber.net (22 Temmuz 2016)

bu_kafede_kitap_okumanin_keyfi_yasaniyorHaber46.com’un haberine göre, Malatya Büyükşehir Belediyesi tarafından hizmete sunulan Şehit İbrahim Tanrıverdi Sanat Sokağı’nda Kitap Kafe açıldı. 10 bini aşkın yapıtla kitap dostlarına kapılarını açan Kitap Kafe, Malatya’nın kültür hayatına renk katıyor.

Kitap Kafe, Malatya’nın önemli kültür duraklarından biri olmaya aday. Oluşturulan 2 katlı ortamda kitap dostları çay, kahveleri eşliğinde arzu ettikleri kitapları okuyabilecekleri gibi kitap satın alabilecekler. Kitaba ulaşmanın kolaylaştığı mekanda, her alanda yapıtlar bulunuyor.

edebiyathaber.net (21 Temmuz 2016)

578e288918c773124c7a0d7bTarkan, Berrak Tüzünataç, Halit Ergenç, Serenay Sarıkaya gibi tanınmış pek çok sanatçının imza attığı “Darbeye Hayır” metni yayınlandı.

Metinde şu ifadelere yer verildi:

“Dört darbe yaşamış Türkiye, 15-16 Temmuz gecesi yeni bir darbe tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Darbecilere direnen cesur halkımıza ateş açıldı. En az 200 insanımızı kaybettik. Darbeciler, hepimizin temsilcilerinin olduğu Meclisimizi on bir kez vurdular.

Biz, bu bildiride imzası olanlar, aramızdaki tüm görüş farklılıklarını bir tarafa bırakarak bu korkunç darbeye karşı demokrasimizin yanındayız. Darbeye direnirken hayatlarını kaybeden kahraman insanları saygıyla anıyoruz.”

Ünlü isimler “Darbeye Hayır” metnine eklenmeye devam ediyor. Metne darbeyehayir.wordpress.com adresinden de ulaşabilirsiniz.

Kaynak: Hürriyet (21 Temmuz 2016)

marksizmin-anlamiPaul D’Amato’nun “Marksizmin Anlamı adlı kitabı, Akın Emre Pilgir çevirisi ve Ayrıntı Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Elinizdeki bu kitap sadece kapitalist sistemin yarattığı eşitsizlik ve adaletsizliği eleştirmekle kalmıyor, onun çalışma prensiplerini de gözler önüne seriyor. Yeryüzünün tüm ezilen ve sömürülen insanlarını adil ve eşitlikçi bir sistemin kurucu öznesi kılıp bu uğurda kapsamlı mücadeleler veren Marksist düşüncenin miadını doldurmadığının da altını çiziyor. Bugün kapitalist sistemin yarattığı insani, toplumsal ve çevresel tahribatlar, savaşlar, baskılar ve zulmün geldiği nokta göz önüne alındığında bu eser, aynı zamanda önemli bir çağrıda bulunmakta. Kapitalist hegemonyanın şiddetine maruz kalan herkesi, şimdiye dek ona karşı kurulmuş en sistematik, en devrimci ve felsefi düşünce ailesinin sesine ve deneyimlerine kulak vermeye çağırıyor.

Güncel deneyimler, tartışmalar ve sorunları derin bir tarihsel birikimle birleştiren eser, yalın diliyle okurlara önce Marksizmin genel ekonomik, politik ve ideolojik esaslarını sunuyor. Ardından yüz elli yıllık bir tarihsel deneyimi de arkasına alarak, sendika mücadelesinden çevre mücadelesine, ırkçılık, cinsel ayrımcılık ve kimliksel farklılıklara yönelik baskılardan kitlesel devrimci savaşımlara ve daha birçok önemli tartışmaya Marksizm ışığında çözümler arıyor, yeni yorumlar geliştiriyor.

Bu eser, yaşadığımız çağın sorunlarını anlamak, bunlara karşı mücadele etmek ve tarihin müdahil aktörü olmak isteyen herkes için bir kılavuz olma niteliği taşımakta…

edebiyathaber.net (21 Temmuz 2016)

4-hane-1-teslim1Eyüp Aygün Tayşir’in “4 Hane 1 Teslim” adlı ilk romanı, İletişim Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Sabri gitgide korkusunu yenip dedesinin kara ve kırışık suratına yaklaştı, yaklaştı, yaklaştı… Yaklaştıkça görünen arttı. Kurumuş çatlamış toprakları gördü Sabri dedesinin yüzünde. O topraklarda yan yana oturmuş, el çırpıp türkü söyleyen, yüzü kaba fakat yüreği narin adamlar gördü. Dedesinin yüzünde engebeleri aşarak ağır ağır yürüyen hayvanları gördü. Kırmızı akan nehirleri gördü. Yağmur duasına çıkmış köylüleri gördü ve nihayet gözünden bir damla yaş düştü.

Teneke Mahallesi’nden Bostancı’da bir apartman dairesine. Nalân, Baki’den illallah etti Baki de Nalân’dan. Bitmeyen bir hır gür. Erkekler ve erkeklikler… Bahçede tuhaf bir kara kedi… Sonra yıllar geçmiş, çocuklar büyümüş, gençler yaşlanmış, yaşlılar bu dünyadan göçüp gitmiş… Meyhanede bir masa. Bir ucunda Sabri diğerinde Gabriel Garcia Marquez… Sabri rakı içiyor, fısıl fısıl konuşuyor Gabo’yla. “İnsan babasını sırf babası olduğu için sevmek zorunda mıdır?” Nalân bağırıyor oğluna, şaşkın ve öfkeli, “Hâlâ utanmadan baba diyorsun o şerefsize!”

4 Hane 1 Teslim babalar ve oğullarının, anneler ve kızlarının, sersefillerin, arafta kalanların, hayallerinden uzağa düşenlerin romanı… Haneler, aileler… Dualar ve beddualar…

Eyüp Aygün Tayşir, efsunlu bir dilin maharetli yazarı… Yeni ve geleneği bilen… İlk roman…

Kitaptan bir bölüm okumak için>>>

edebiyathaber.net (21 Temmuz 2016)

baskalasimlarEnis Batur‘un “Başkalaşımlar XI-XX adlı deneme kitabı, Kırmızı Kedi etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

“Başkalaşımlar” dizisi, Enis Batur’un, kendi deyişiyle, “yaratıcılık sorunları üzerine yatay, dikey ve sarmal ilişkileri sorguladığı denemeler”den oluşuyor.

Başkalaşımlar XI-XX, yazılışları açısından yer yer ilk ciltteki metinlerle kesişen, gene de çoğunluğu 1990-2000 arasında yazılmış on denemeyi toplu biçimde okura sunuyor.

Daha önce ele aldığı bazı izlekleri genişletiyor burada Enis Batur; bazı yeni izleklerle ana gövdeyi açıyor: “Başyapıt” ya da “Tahrip” gibi konular; “Yürümek”, “Makaslamak”, “Saklamak” gibi fiiller tepelere ve kuytulara götürüyor yazarı.

Aramaktan geri durmayan, kaybolmaktan ürkmeyen, yaratıcılık sorunlarını evrensel düzlemde işlemekten vazgeçmeyen bir bakış açısı kuruyor yazar: Birbirine
mesafeli iki ağaç arasında sabırla örülen, dokunan, avına hazırlanan bir ağ.

“Başkalaşımlar”, bir şeyi dile getirmekle sınırlı bir tasarımdan yola çıkılarak ortaya çıkmıyorlar: Bir o kadar da bir şeyi dile getirme ‘biçimi’nin aranışını konu ediniyorlar.

Enis Batur “Başkalaşımlar”da okuduğu, izlediği, zaman zaman parçası olduğu, kimi zaman uzağında kalsa da hemen hiç kopmadığı bir “dünya”dan, o dünyanın anonim ortak prizmasından ve açtığı ufuktan yeri geldiğinde gücünü zorlayarak yararlanıyor.

Kitaptan:

Münih’teki evinde otururken, bir gece, telefonu çalmıştı Werner Herzog’un: Lotte Eisner, Paris’te, hastaneye kaldırılmıştı; öylesine yaşlıydı ki bu zarif ama yorgun kadın, belli ki ölüme, ölümüne doğru yürümeye başlamıştı.

Küçük bir çanta hazırladı Herzog; küçük bir defterin yanına kalemini koymayı unutmadı – evinden çıkıp yürümeye başladı: Almanya’dan Paris’e doğru, Lotte’nin ölüme yürüyüşüne karşı ölümüne yürümeye koyuldu. Dere tepe düz giderken konakladığında, terkedilmiş bir kulübede, sığınıp ateş yaktığı bir mağarada inde, defterindeki kelimeler koyulaştı.

edebiyathaber.net (21 Temmuz 2016)

super-futbolcularChristian Tielmann‘ın 8 ve üzeri yaş grubu için yazdığı “Süper Futbolcular” FOM Kitap etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden

Toni ve Clemens, futbol antrenörlerinin onlara her fırsatta esip gürlemesine dayanamayıp kulüpten ayrılarak kendi futbol kulüplerini kurmaya karar verirler. Oyuncu sayıları, formaları, antrenman için saha derken kısa sürede her şey tamamlanır. Ama bir eksikle…

Süper Futbolcular’ın antrenörleri yoktur!

Karşılarına Ulla adında, onları ücret almadan çalıştırmak isteyen bir kadın antrenör çıkar. Yeni antrenörün bir şartı vardır! Süper Futbolcular, Ulla’nın bitirme sınavında kızlarla dans edeceklerdir.

Kazanan ise önyargılardan arınmış futbol ve dostluk olacaktır!

edebiyathaber.net (21 Temmuz 2016)

leboisdontlesre__vessontfaits_2015_2_SALT Galata ve SALT Ulus’ta Le Bois dont les rêves sont faits (Hayallerin Kurulduğu Orman) belgeselinin ücretsiz gösterimi 23 Eylül Perşembe 20.00’de yapılacak.

Le Bois dont les rêves sont faits (Hayallerin Kurulduğu Orman – 2015)

Yönetmen: Claire Simon

146 dakika

Fransızca; Türkçe altyazılı

Paris’in saklı bir cenneti andıran Vincennes Ormanı’nda, hayatın her kesiminden insan bir araya gelir: varlıklı, yoksul, Fransız, yabancı, eşcinsel, heteroseksüel, geleneksel ya da modern, yalnız ya da değil… Bu orman, Claire Simon’ın Le Bois dont les rêves sont faits [Hayallerin Kurulduğu Orman] belgeselinde tasvir ettiği üzere, banliyölerle çevrili bir ada; yorgun ve bıkkın bir kentlinin gördüğü bir serap gibidir. Burada kent yaşamının zorlukları unutulur. İnsan doğa, kendisi ve çevresiyle ilişki kurarken iyileşmeye başlar, eğlenir, hayallere dalar. Her mevsimin getirdiği birbirinden farklı etkileşimler, herkesin kendisi için düşlediği bir ütopyayı çağrıştırır.

edebiyathaber.net (20 Eylül 2016)

emek-erezKötü günlerden geçiyoruz demenin hafif kaldığı zamanlar yaşıyoruz. Ne desen tam söylemiş olmuyorsun sanki her söylediğin eksik her söylediğin çaresizlik üretiyormuş gibi. 15 Temmuz gecesi tanıklık ettiğimiz onca şeyin etkisi haftalarca, aylarca geçecek gibi değil. Tanıklık yükü de oldukça ağır bir yük özellikle bizim gibi belleğine her gün inatla acı tohumları ekilen bir toplum için durum travma boyutunda. Kendisini yazarak ifade etmeye çalışanlar için ise vaziyet farklı bir hâl alıyor. Bir yandan düşündüklerini ifade etmek isterken diğer yandan yazsam ne değişecek çıkmazına düşülebiliyor. Ama tanıklık önemli bu nedenle düşünmek, fikir üretmek bir şekilde iletişim kurmak için sanırım yazı kendisini onunla ifade edenler için hayati bir önem taşıyor.

Kişisel tarihimde ilk kez bir darbe girişimine tanıklık ediyorum. Ancak seksenlerde doğmuş birçok insan gibi, darbenin anlamını yakınlarımın hâfızalarından biliyorum. Bize ölü kuşak derler bilirsiniz. Bunun nedeni darbelerin izleriyle ve darbe sonrası politikalarla büyümüş olmamızdır, bir araya gelen aile eşrafının o günden kalan bellek yaralarına tanıklık etmemizdir. Hani o bilindik ülke kurtarılan masalar vardır ya onlar bir açıdan tanıklık masalarıdır. O masalarda umutlarını gece sonları tuvalete kusan, güzel günlere duydukları hayali, isimlerle çocuklara yükleyen insanların kırıklıklarını görürsünüz. Ben de o çocuklardan biriyim mesela adım Emek yüklenen umutların yüküyle var olmaya çalışıyorum.

Hiçbir darbeye olumlu anlam yüklenemez, kesinlikli kurabileceğim nadir cümlelerden birisi bu olabilir. Belleğim anneannem ve babaannemin babamın kitaplarını nasıl yaktıklarını anlattıkları, sokaklarda umutlarını duvara yazarken katledilen aile dostlarının hikâyeleriyle doluyken darbe nasıl olumlu bir anlam ifade edebilir ki.  Bu nedenle bizim gibi iç yakıcı öykülerle büyümüş çocukların “öcüsüdür” darbe kelimesi.

15 Temmuz gecesi her şeyden önce bu anıların depreştiği bir tanıklık gecesi oldu benim için. Özellikle yaşadığım şehir olan Ankara’dan uzakta olmam algımın Ankara’yı seçtiği üzücü demek yetmez korkutucu haberlerle doldu. Tankların insanları ezdiği haberleri, sokaklarda cesetler, Ankaralı arkadaşların patlayan bombalara dair yazdıkları dehşet verici bir tanıklıktı. Sabah olmuyordu, zaman durmuştu sanki. Normalde sabahları sevmeyen ben güneşi bekledim çünkü hava aydınlanınca sanki o karanlık bitecek her şey daha görünür olacaktı. Öyle de oldu ama güneş iyi şeylere doğmuyordu. Onlarca ölümden söz ediliyor, insanın dilini tutuk bırakan, kelime yutturan ölüm, şiddet ve linç görüntüleri yayılıyordu. Umutsuzluk bedenleri esir almıştı. Dünyada tüm düşünürler tüm olumsuz analizlerini sanki o sabah için yapmışlardı. O sabah geçmedi, geçmiyor maalesef ki o sabaha benzer pek çok sabahı aylardır yaşadığımız bir coğrafyada var olmaya çalışıyoruz zaten.  O sabahtan beri ama her şey sanki daha daha kötü, olumsuzluktan olumsuzluk seçmek gibi bir şey yaşadığımız. O nedenle kelime cümleyi tamamlamıyor ama düşünmek ve ne yaşadığımızı iyi anlamak gelecek için, kendimiz için olmasa bile bu coğrafyanın çocukları için elzem.

15 Temmuz gecesi yaşananlar Agamben’in deyimiyle “istisna hâli”nin yürülükte olduğu bir durumun karşılığıydı denilebilir sanırım. Ancak sonrası yaşananlar bu hâlin süreklileştiği, kurumsallaştırılmaya çalışıldığı, hukukun askıya alındığı bir noktaya da çıkarabilir bizi. Bu anlamda gerçekliğin neredeyse kaybolduğu, kime nasıl tavır alacağımızı bilemediğimiz bir ortamda tanıklık sorumluluğunu iyi yüklenmek gerekiyor. Çünkü bu “istisna hâlinin” kurumsallaşması bir günah keçisi yaratılarak tüm topluma özellikle de devlet iktidarının tahakkümüne hapsedemediklerine acı faturalar ödetebilir. Bu nedenle de işte tanıklık ve görüneni birinci ağızdan aktarmak gibi bir sorumluluğumuz var.

Edebiyat, sinema, sanatın tüm dalları ve sosyal bilimler gibi pek çok alanı içine alan bir sorumluluk bahsettiğimiz. Çünkü böyle yıkım etkisi yaratan olaylar karşısında mağdur olanın dilini konuşturabilmenin yolunu bize ancak bahsettiğimiz alanlar sağlayabilir.

Kötü günler evet ama belki bu kötülüğün bile bize göstereceği sezdireceği bir şey vardır diye de düşünmeden edemiyorum. Ve aklıma Baudrillard geliyor çünkü ona göre kötülük tek ve kesin bir tanıma sahip değil ve bu anlamda kötülüğün bir misyonu da hakikati ortaya çıkarması o bu konuda şöyle düşünüyor: “Hakikatin dokunduğu ve insanları etkilediği bir hassas nokta varsa bile paradoksal bir şekilde bunun ortaya çıkmasını sağlayan şey kötülüktür.” Bize devlet veya ordu tüm kurumların yaşattıklarına bakınca kötülüğün böyle bir işlevi olabileceğini görebiliriz. Mesela son yaşadığımız darbe girişiminden ki kuşkusuz kötü bir olay, anti militarizm ve vicdani ret mücadelesinin ne kadar önemli olduğunu bir kere daha hatırlamamız, kötülüğün bu hakikati ortaya çıkarıcı anlamlarından birisiyle bizi karşı karşıya getirdi.  Çünkü yine Baudrillard’a atıfla söylersek: “Hakikatin beklenmedik bir şekilde ortaya çıkıp gücünü göstermesini sağlayan şey kötülüktür.”

Tüm bunların dışında son günlerde yaygın bir umutsuzluk içerisinde olduğumuz doğrudur. Bu kadar olumsuzluk karşısında umutsuzluk ve mutsuzluğun doğal olduğunu da fark etmek gerekiyor bana kalırsa. Kendimizi veya dünyayı “hiç” olarak görmek de insani bir davranış. Çünkü bir distopya öyküsünün kahramanları gibi hissettiğimiz çok zor ve acılı zamanlar yaşıyoruz. Böyle durumlarda mutsuzluğu bir çıkışsızlık olarak algılamamalıyız belki de. Çünkü mutsuzluk normalleştirilemeyenlerin duygusudur bence. Aylardır tanık olduğumuz onca olayı yaşayıp, normal bir şekilde devam ediyor olsaydık asıl sorun bu mutluluk hâli olurdu. Çünkü normal olmak aynı zamanda ölü, biçimlenmiş, denetimli bir bedene dönüşmektir benim fikrimce. Hâlâ yaşananlara anlam yükleyebiliyorsak, ölümün acısını duyabiliyorsak bu bizi dönüştürmek istedikleri pasif, içine dönmüş insan yığını olmanın dışında tutar. Bu nedenle Carl Einstein’ın söylediği gibi; “Eğer bolluk gelecekse, sadece hiçlikten ve gerçekdışından gelebilir. Geleceğin tek güvencesi budur.” Hiçliğimiz bir gün bize bolluk getirebilir çünkü hiç hissetmek bir şekilde bizi etkin kılacak bir duygu durumuna taşıyabilir. Her şeyi hiç olan insan kaybedecek bir şeyi kalmayan insandır. Ve deliliğe yatkındır. Aklının dışına çıkan deli ise kendisine yaşatılanlara karşı direnebilecek en yetkin varlıktır benim düşünceme göre.

Bugünlere dair düşündüğümde tanıklığın ve mutsuzluğun getirdiği hiçliğin bir gün işlevsel olabileceğini düşünerek umudumu canlı tuttuğumu fark ediyorum. Ayrıca kötülüğün egemen olduğu bir çağda hakikate ulaşmak için “kötülüğü” iyi tahlil etmek gerektiğini düşünüyorum. Tanıklık sorumluluğunun bilincinde olduğum için kendimi şanslı sayıyorum ve tüm yaşananları bellek defterime yazıyorum. Mutsuz bir coğrafyanın hiçlikten umut devşirebilen insanları olabileceğimiz o günlerin geleceğine de inanıyorum çünkü birey kendisi olabildiği sürece her şey mümkün.

Yazıda geçen alıntılar için bkz.

Baudrillard, J., (2012), Şeytana Satılan Ruh Ya da Kötülüğün Egemenliği, “Kötülük ve Mutsuzluk”, (Çev. Oğuz Adanır), İstanbul: DoğuBatı.

http://www.edebiyathaber.net/carl-einstein-hiclik-ve-gercek-disindan-gelen-umut-emek-erez/

http://www.edebiyathaber.net/buyuk-kapatilma-devam-ediyor-emek-erez/

Emek Erez – edebiyathaber.net (20 Temmuz 2016)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z