Masthead header

Nasuh+Mahruki+2Naz Köktentürk, Nasuh Mahruki, Zekai Demir gibi Sınır Tanımayan Fotoğrafçıların Pamir Dağları’na yolculuğu, birbirinden etkileyici fotoğraflarla 5 Nisan’a kadar Galeri Işık Teşvikiye’de görülebilir.

“Sınır Tanımayan Fotoğrafçılar”, dünyanın çatısına Dam-El-Dunya’ya Maverraünnehir’in doğduğu dağlara, Amu Derya’nın; Yunan Mitolojisindeki adıyla Oxus’un kaynağı Pamir Dağlarına yolculuk gerçekleştirdi. Yolculuk Oxus’un ve kadim kavimlerin peşinde, saklı kalmış öykülerin izinde pek bilinmeyen bir dünyayı, Wakhan Koridorunu fotoğraflarıyla kitlelere aktarmayı amaçlıyor.

Sınır Tanımayan Fotoğrafçılar ekibinden Naz Köktentürk, Nasuh Mahruki, Zekai Demir ile Fatih Börekçi ve Dr. Kurtuluş Açıksarı’nın çalışmalarından oluşan sergiye, Feyziye Mektepleri Vakfı’na ait Galeri Işık, 5 Nisan’a kadar ev sahipliği yapıyor.

edebiyathaber.net (27 Mart 2015)

GOLLIK.inddHayko Bağdat’ın yeni kitabı “Gollikİnkılâp Kitabevi tarafından yayımlandı.

“Başlarım Ermenisinden de, Türkünden de, Kürdünden de. Başka bir şey anlatacağım sizlere. Ama bana sorarsanız bütün bunlar hikâye…” diyor Gollik’in yazarı. Daha evvel evinin kapılarını açması gibi, bu defa da tüm gollik hallerini anlatıyor. Rumluk, Ermenilik, Türklük ve hatta hacılık elden giderken gülmekten gözlerinizden yaşlar gelebilir. Ama Bağdat’ın amacı ağlatmak değil, o ve arkadaşları, “başka bir dünya mümkün değilse, başka bir ortam mümkündür” diye düşünüyorlar. Unutmayın, İnek Şaban ile Gollik aynı mahallenin çocukları… Aynı şey için mücadele ediyorlar. Dertleri insan olmak, insan kalmak olan iki iyi insan. Şimdilerde mumla aradığımız cinsten. İnsanlık hallerimiz bozulmasın, masa dağılmasın diye çabalayan. Biri Türk, biri Ermeni. İkisi de Türkiyeli… Şabanları çok sevdik, çünkü Şabanlar bir çocuk kadar dürüsttüler, temizdiler, bagajsız ve hakikiydiler. Severlerse tam severlerdi Şabanlar, isterlerse herkes için isterlerdi. Kazanırlarsa herkesle bölüşürlerdi, yumruk atmayı bilmeseler bile en önde girerlerdi doğruluğuna inandıkları kavgaya.

Hayko Bağdat kimdir?

1976 yılında İstanbul’da doğdu. İlköğrenimini Esayan, orta ve lise eğitimini Mıhitaryan Ermeni okullarında tamamladı. İstanbul Edebiyat Fakültesi Tarih bölümüne devam etti. Babasının vefatı sebebiyle eğitimini tamamlayamadı.

2002 yılında Yaşam Radyo’da azınlık sorunlarını gündeme taşıyan ve Türkiye’de ilk kez gerçekleşen “Sözde Kalanlar” adlı programın yapımcılığını ve sunuculuğunu üstlendi. 2003 yılında Marmara gazetesinin Türkçe bölümünde haftalık köşe yazmaya başladı. 2007 yılında Hrant Dink’in ardından kurulan ve bu cinayete adalet arayışını sürdüren “Hrant’ın Arkadaşları” ekibinin kurucularındandır. Çeşitli gazete ve dergilere makaleler yazan Bağdat, 2012 yılında İMC TV’de Roni Margulies ile beraber “Azı Karar Çoğu Zarar” programının yapımcılığını ve sunuculuğunu üstlendi. Yazarın ilk kitabı Salyangoz İnkılâp Yayınevi tarafından 2014 yılında yayımlandı.

Bağdat, halen Taraf gazetesinde köşe yazısı yazmaya devam etmektedir. Evli ve iki çocuk babasıdır.

edebiyathaber.net (27 Mart 2015)

BILGI+-+The+School+of+Lifeİstanbul Bilgi Üniversitesi’nin eğitim, kültür ve festival merkezi santralistanbul’da açılan The School of Life İstanbul’un bahar dönemi Mart itibarıyla başladı.

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin hayata geçirdiği The School of Life İstanbul, yeni atölye çalışmaları ve söyleşilerle zenginleşen programında alanında uzman isimleri ağırlıyor. Kuruluşundan itibaren sadece dört ayda eğitim ve atölyelerine katılan 1.000 katılımcının hayatına dokunan TSOL’un bahar dönemi programı başladı.

Haziran ayına kadar devam edecek bahar programında, güz döneminde ilgi gören Elvan Omay ile Potansiyelimizi Nasıl Gerçekleştiririz, Mehmet Emin Adanalı ile Kendine Güven Nasıl Sağlanır, Itır Erhart ile Nasıl Fark Yaratırız, Sami Bugay ile Nasıl Daha İyi Sohbet Ederiz, Betul Mardin ile İyi Yaşlanmak, Aydan Bayır ile Kendimize Karşı Nasıl Daha Anlayışlı Oluruz dersleri bir kez daha katılımcılarla buluşuyor. Katılımcılarla ilk kez buluşacak özel etkinlikler arasında “Gündüz Vassaf ile Bir Şehir Macerası”, “Bülent Somay ile Merhamet”, “Zeynep Evgin ile Yaratıcılık Atölyesi” yer alıyor. Yeni dönemin en büyük yeniliklerinden biri de, alanında uzman iki ismi bir aya getiren “Tehlikeli Sohbetler”. Zorlu ve netameli konularda cesur söyleşilere alan açacak Tehlikeli Sohbetler’de Alper Hasanoğlu ile Ece Temelkuran “Unuttuğumuzu Hatırlamadıklarımız”, M. Serdar Kuzuloğlu ile Uğurcan Ataoğlu “İkinci Adam Olmak” üzerine konuşacak.

İngilizce atölye çalışmaları başladı

The School of Life İstanbul’un bahar programı, İngilizce atölye çalışmalarıyla da zenginleşiyor. Bu kapsamda programda yer alan “Sevgili Nasıl Seçilir”, “Nasıl Fark Yaratırız”, “Tek Başına Nasıl Zaman Geçirilir”, “Aşkı Nasıl Zinde Tutarız”, “Kendine Güven Nasıl Sağlanır”, “İş ve Özel Hayatı Nasıl Dengede Tutarız”, “Nasıl Yaratıcı Olunur”, “Nasıl Sakin Kalırız”, “Para ile Sağlıklı Bir İlişki Nasıl Kurabiliriz”, “Ölümü Nasıl Karşılayabiliriz” gibi atölyeler, İngilizce olarak da düzenleniyor.

Hayatın temel meseleleri üzerine derinlemesine ve birlikte düşünme ortamı sunan The School of Life İstanbul, kısa sürede büyük bir ilgiyle karşılandı. Sadece dört ayda çeşitli atölye çalışmalarında yaklaşık 1000 katılımcıyı ağırlayan The Sochool of Life İstanbul, sosyal medyada ise yaklaşık 9 bin kişi ile etkileşim sağlıyor.

The School of Life İstanbul 2015 Bahar programına kayıtlar, www.theschooloflife.com/istanbul adresinden yapılabilir.

The School of Life İstanbul Bahar Programı

MART 2015

İlişkiden Sonra Hayat Nasıl Devam Eder –  28 Mart 2015, Cumartesi

Sevdiğimiz İşi Nasıl Buluruz –  28 Mart 2015, Cumartesi

Aşkı Nasıl Zinde Tutarız (İngilizce) – 29 Mart 2015, Pazar

İş ve Özel Hayatı Nasıl Dengede Tutarız (İngilizce) – 29 Mart 2015, Pazar

NİSAN 2015

Alper Hasanoğlu ile Aşkın Halleri – 5 Nisan 2015, Pazar

Bülent Somay ile Merhamet- 8 Nisan 2015, Çarşamba

Potansiyelimizi Nasıl Gerçekleştiririz – 18 Nisan 2015, Cumartesi

Sakin Kalmayı Nasıl Başarırız – 25 Nisan 2015, Cumartesi,

Zeynep Evgin ile Yaratıcılık Atölyesi – 25 Nisan 2015, Cumartesi

Tehlikeli Sohbetler: Alper Hasanoğlu – Ece Temelkuran – 29 Nisan 2015, Çarşamba

MAYIS 2015

Nasıl Fark Yaratırız – 2 Mayıs 2015, Cumartesi

Gündüz Vassaf ile Bir Şehir Macerası –  30 Mayıs 2015, Cumartesi

Zeynep Çatay ile Bedeni Dillendirmek – 9 Mayıs 2015, Cumartesi

Betül Mardin ile İyi Yaşlanmak – 16 Mayıs 2015, Cumartesi

Potansiyelimizi Nasıl Gerçekleştiririz – 30 Mayıs 2015, Cumartesi

edebiyathaber.net (26 Mart 2015)

Annex-Chaplin-Charlie-Modern-Times_01Kadraj Sinema, 30 yaşından önce izlenmesi gereken 20 ilham verici filmi derledi.

  • Bisiklet Hırsızları (Ladri di Biciclette)
  • Modern Zamanlar (Modern Times)
  • Leon
  • Eşkıya
  • 400 Darbe (Les Quatre Cent Coups)
  • Bin Jip
  • Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak
  • 2001: Uzay Macerası (2001: A Space Odyssey)
  • Amelie
  • Beetlejuice
  • Otomatik Portakal (Clockwork Orange)
  • Truman Show
  • Ağır Roman
  • Potemkin Zırhlısı (Bronyenosyets Potyomkin)
  • Uçurtmayı Vurmasınlar
  • Takva
  • Dövüş Kulübü (Fight Club)
  • 12 Kızgın Adam (12 Angry Men)
  • Ölü Ozanlar Derneği (Dead Poets Society)
  • Büyük Balık (Big Fish)

edebiyathaber.net (26 Mart 2015)

  • giybetci - 28/03/2015 - 19:53

    matrix.. avatar.. mutlakacevaplakapat

  • G - 30/03/2015 - 03:37

    Edebiyat Haber de tık kazanmak için, reklam geliri uğruna film listesi paylaşmaya başladı ya yazık. Sosyal medyanın en zavallı şeyi bu saçma sapan film listeleri, ama eminim bol bol tıklanıyordur siteniz, ortada çok uyduruk insan var çünkü bu zırvalara pirim veren. Sinemanın ölü hali listecilik, vazgeçin ya da sitenizden vazgeçeceğim.cevaplakapat

  • Kazım cengaver - 30/03/2015 - 11:06

    Tamam birinci sensin edebiyat haber, daha ne kasıyon? listeler falancevaplakapat

  • Helin Yılmaer - 31/03/2015 - 22:50

    Hakkaten, hani “yalnızca edebiyat”tı? Sanırım web siteleri ister istemez yollarından sapabiliyorlar böyle. Yakında sitede edebiyat içeriği de dört beş kıytırık haberden ibaret kalırsa şaşmayacağım. Yaşadığımız ülkeyle de ilgili bu malum, kimseyi suçlamamak lazım.cevaplakapat

  • venus deltasi - 09/05/2015 - 20:08

    Niye bu kadar kasıyorsunuz? Bir edebiyat sitesi elbette film listesi paylaşabilir sanat birbirinden ayrılması mümkün olmayan dallar bütünüdür, birbirleriyle koalisyon kurmaları kaçınılmaz bir sonuçtur ve öyle olmalıdır. Keza ‘ilham verici’ diyor bundan anladığınız nedir? Çok biliyorsunuz ya ama elestirel boyutunuzun bir gercekciligi olsa keske, bu kadar kasmayin cidden komik oluyorsunuzcevaplakapat

  • gülcan karyemex - 27/06/2015 - 20:49

    Güzzeĺllllcevaplakapat

Kurk-Mantolu-Madonna_9530_1Son beş yıldır en çok satılan kitaplar arasında ilk 5’te yer alan Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna”sı, dünyanın en büyük yayınevlerinden Penguin’in Modern Klasikler Dizisi’nden İngilizce yayımlanacak.

Sabahattin Ali’nin yurtiçi ve yurtdışında telif haklarını yöneten ONK Ajans, yazılı bir açıklama yaparak Penguin’le anlaşma sağlandığını duyurdu. Açıklamada Kürk Mantolu Madonna’nın İngilizce çevirisinin, 2016 yılının ilk aylarında yayımlanmış olacağı belirtildi.

Kürk Mantolu Madonna, bugüne değin Almanca, Fransızca, Rusça, Hırvatça, Arapça ve Arnavutça yayımlandı. Kitabın İspanyolca, İtalyanca, Hollandaca ve Gürcüce baskıları ise yayıma hazırlanıyor. Kitap şimdiye kadar 850 bin adet basıldı. Yıl sonuna doğru 1 milyon satışa ulaşılması bekleniyor.

“Kürk Mantolu Madonna neden çok satıyor” adlı yazı için>>>

edebiyathaber.net (26 Mart 2015)

  • Muas Özsarı - 27/03/2015 - 12:17

    Böyle bir baş yapıtın şimdiye kadar İngilizce baskısının olmaması çok büyük bir kayıptı. Sonunda İngilizce’ye çevrilmesi takdir edilir. Emeği geçenlerin eline sağlık.cevaplakapat

otoportre--Front-1Édouard Levé‘nin “Otoportre” adlı deneme kitabı, Orçun Türkay çevirisiyle Sel Yayıncılık tarafından yayımlandı.

Édouard Levé bu eserinde hiçbir gizlisi saklısı olmadan tüm benliğini okura açıyor. Hatta diyebiliriz ki, samimiyet mefhumunu da aşarak okur karşısında sahiden çırılçıplak kalıyor. Okuru yer yer kendisiyle özdeşleştiren, yer yer kıskandıran, utandıran, kızdıran bir üslup var karşımızda.

Nefes almadan yazılan, cümleleri akla geldiği gibi sıralanan, gerçeklikle kurmacanın iç içe geçtiği Otoportre, tıpkı yazıldığı şekilde okunmaya davetiye çıkarıyor. Daha da önemlisi, Levé’i İntihar’ı yazmaya ve yazdığını yaşamaya, kendi canını almaya götüren yolun taşlarının nasıl döşendiğinin ipuçları Otoportre’de yer alıyor.

Édouard Levé, 1 Ocak 1965’te doğdu, 15 Ekim 2007’de intihar etti. École supérieure des sciences économiques et commerciales’de işletme okudu. 1991’de resim yapmaya başladı. Soyut resimler yaptıktan sonra bu sanat dalından tamamen vazgeçerek tablolarını yaktı. 1995’te çıktığı iki aylık Hindistan seyahatinden sonra fotoğrafla ilgilenmeye başladı. Çektiği fotoğraflar önemli dergilerde yer aldı ve bu fotoğraflardan yaptığı seçkiler on kitapta yayımlandı. Dört anlatı kitabı olan yazarın İntihar ve Otoportre adlı yapıtları Sel Yayıncılık tarafından yayımlanmıştır.

edebiyathaber.net (26 Mart 2015)

umberto-ecoİtalyan yazar Umberto Eco’nun yeni kitabı “Numero Zero”nun konusu Mussolini, medya oyunu, aşk ve cinayet.

Modern klasikler olarak kabul edilen Gülün Adı ve Foucault Sarkacı kitaplarının yazarı Umberto Eco’nun yeni romanı İtalya’da okurla buluştu. Roman, Mussolini ve metresinin 1945’te Como Gölü’nde vurulması ve 1992 yılında Milan’da yaşayan Colonna isimli yazarı anlatıyor.

Yayıncı Harvill Secker, “Numero Zero”nun “medya oyunları, mafya, aşk ve cinayetle” okuru ateşlediğini ve İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana “İtalya’yı şekillendiren güçler savaşını yansıttığını” belirtiyor.

Kitabın başka dillere çevrilme çalışmaları başladı.

edebiyathaber.net (26 Mart 2015)

altin-yildiz-539647-Front-1Aysun Pekşen’in ilkgençlik romanı “Altın Yıldız”, Final Kültür Sanat Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Burcu, Efe, Gizem, Tolga, Betül ve Cenk…

Ankara’da üniversite sınavına hazırlanan 6 yakın arkadaşı sınava haftalar kala Mısır’daki gizemli bir tapınağın karanlık koridorlarına ne sürükleyebilir?

Burcu okulun girişine yakın bir duvara oturmuş annesini bekliyordu; birlikte diş hekimine gideceklerdi.
Bir süre yanına gelen bir sokak kedisiyle oyalandı, sonra okuldan çıkan hocalarına el salladı. Tam nerede kaldığını sormak üzere annesine telefon edecekti ki hızla ona doğru yaklaşan arabayı fark etti. Annesi gelip Burcu’nun tam önünde durdu.
Burcu arabaya binerken, “Nerede kaldın? Çok merak ettim,” dediyse de annesi cevap vermedi.
Diş kliniğine giden sapağı hızla geçtiler. “Anne, ne yapıyorsun? Randevuyu kaçıracağız!” dedi Burcu, ancak annesi söylediklerini duymamış gibi sessizce yola devam etti.
Anlaşılan, yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Annesinin direksiyonu tutan elleri titriyordu. Son sürat otobana çıktılar.
“Anne, nereye gidiyoruz?”
“Canım, cep telefonunu kapatabilir misin?” Burcu’nun annesinin bir gözü sürekli dikiz aynasındaydı.
“Neler oluyor anne?”
“Hadi bebeğim, söz dinle biraz, lütfen!”
Yol artık ıssızlaşmaya başlamıştı. Burcu koltuğunda huzursuzca kımıldandı.

Bu serüven okuru Altın Yıldız’a ulaştıracak…

Yazar hakkında

Aysun Eryılmaz Pekşen, 1975 yılında Ankara’da dünyaya geldi. 1996 yılında Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü’nden mezun olduktan sonra bir süre Ankara’nın Beypazarı ilçesinde sınıf öğretmeni olarak görev yaptı. 1999 yılında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji Embriyoloji Anabilim Dalı’nda yüksek lisansını tamamladı ve ardından 1999 yılında KKTC’ye yerleşti.

Seyahat etmeyi, yeni ülkeleri ve farklı kültürleri keşfetmeyi seven Pekşen’in çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlanmış gezi yazıları bulunmaktadır. Dünyanın çeşitli ülkelerindeki gezileri boyunca edindiği izlenimleri kitaplarına da yansıtan Pekşen’in, Final Kültür Sanat Yayınları tarafından Altın Yıldız, Aldorian–Kayıp Ülke ve Aldorian–Puslu Ayna adlı gençlik romanları yayınlanmıştır. Halen KKTC’de ikamet eden Aysun Pekşen, biyoloji öğretmeni olarak çalışmaktadır.

edebiyathaber.net (26 Mart 2015)

akhil-sharmaYılın en iyi İngilizce yazılmış yapıtlarının ödüllendirildiği Folio Edebiyat Ödülü’nün bu yılki kazananı Hint asıllı Amerikalı yazar Akhil Sharma oldu.

İlk romanını yazmak için 13 yıl boyunca uğraş verdiği bilinen 43 yaşındaki yazarın yarı otobiyografik kitabı “Family Life” yılın en iyi yapıtı seçildi.

“Family Life”, ABD’ye göç eden Hintli bir ailenin oğullarının, bir kaza sonrası beyin travması geçirmesini ve yaşamayı umdukları Amerikan rüyasının cehenneme dönmesini anlatıyor.

Hindistan’da dünyaya gelen Akhil Sharma, küçük yaşlarda ailesiyle birlikte ABD’ye göç etti. İş hayatına banka yatırımcısı olarak başlayan Sharma, 30 yaşında yazar olmaya karar verdi. Pek çok hikâyesi New Yorker ve Atlantic Monthly gibi dergilerde yayımlandı.

İlk romanı “An Obedient Father”, yazara Hemingway Foundation/PEN Ödülü’nü kazandırmıştı.

edebiyathaber.net (26 Mart 2015)

shakespeare contemporary1-2 Nisan’da Boğaziçi Üniversitesi’nde gerçekleştirilecek olan Shakespeare Akıntıya Karşı Sempozyumu, İlkay Yıldız ve Emek Kalfa’nın Shakespeare Contemporary adlı mini sergisine de ev sahipliği yapacak.

Shakespeare’in icat ettiği ve ilk kez oyunlarında kullandığı kelime ve deyimlerin illüstratif tasarımlarından oluşan sergi, 1-2 Nisan tarihlerinde Boğaziçi Üniversitesi Özger Arnas Salonu’nda görülebilir.

William Shakespeare, yalnızca dünya edebiyatında çığır açan bir yazar değil; aynı zamanda İngilizceye 2.000’nin üzerinde kelime ve deyim kazandırmış yaratıcı bir beyin.

edebiyathaber.net (26 Mart 2015)

iskele“Ada vapurundaydım. Çocukların babalarının kucağında avaz avaz ağladığı vapurda. Çok muhterem ablalarım, şu elimde gördüğünüz limon sıkacağı bir lira olmakla kalmayıp mutfaktaki en büyük yardımcınızdır. Çaylar bir lira, portakal suyu bir lira. İnmemeliydim bu beş yüz kişilik vapurdan belki, basmamalıydım ayaklarımı binlerce defa ırzına geçilmiş adaya, bir liralık hayatımı yaşamalıydım döne döne vapurda.”[1]

İskele”, okuyucusunu eski Türk sinemasındaki samimiyete benzeyen o bilindik görüntü ile karşılıyor. Vapurda “her şey” satan o ablaları o abileri anımsatıyor bir an… Çok tanıdık, çok içe sinen bir vapur yolculuğuna başlama hissi… Kendinizden çıkıp bir başka kalbin kaleminden dökülenler ile İskele ile aradaki boşluğu dolduran kelimelerle haşır haşır neşir olup sonra yine kendinizle kalmanız söz konusu. Kendinizle kalmanız, diyorum çünkü her imge her okuyucu için başka başka anlamların karşılığı olacaktır. Kitapta ilerledikçe bilinçaltınızın muhteşem kıvrımlarına işleyen bir rüyanızı hatırlamanız mümkün. Hemen herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği bir öykü kitabı. İskele’de, sanatçı hassasiyetinin günlük yaşayışı derinden görebildiğini düşündürten akımın içinden geçiyorsunuz. Birçoklarının gördüğü ama bir kez bakıp da başını çevirdiklerinin üzerinde durulmuş. Birçoklarının önemsemediği, arka planda kalan insanın öyküsünü anlatmış Nazlı Karabıyıkoğlu. Eserdeki kahramanların genel özelliği yalnız ve hasta ruhlu bireyler oluşları: Sedef, Aslı, Bekir, Keramet de bu kahramanlardan birkaçı…

Kitap iki bölümden oluşuyor: Serseri Yengeçler ile Grotesklere Konu Olabilecek Alışkanlıklar. Serseri Yengeçler’de Sedef ve Aslı karakterleri göz önüne çıkıyor. Sedef ailesini 12 Eylül döneminde sisteme kurban vermiş naif biridir. Ailesine özlem duymaktadır. Aslı’da ise İstanbul’dan kaçıp Anadolu’ya yerleşen mühendis bir kadının öyküsü ile karşılaşırız. İş yerinde karşılaştığı adama babasına beslediği duyguları büyüten Aslı, bu adama babasıymışçasına bağlanır. Onun hikâyesine dâhil olur: İstanbul’da okuyan kızını yetiştirmek için canhıraş çalışan, kötü hayat koşullarında yaşayan yalnız bir karakterdir Mehmet Usta. Aslı İstanbul’a gittiğinde Mehmet Usta’nın kızıyla tesadüfen karşılaşır. Bir eylemde tam yere düşecekken onun kızının yere düşmesine engel olur. Bu anda daha önce kızının fotoğrafını gösterdiği Mehmet Usta’yı yeniden anımsar.

“Önümde kaç adama kelepçe vurdular, ensesine tokat, beline tepik, yutkundum, dur dedim içime. Tabana kuvvet kaçtım. Tabana fiske vuranlara sustum. Senden sonra astılar bizi. Önce bir… Sonra üç… Tam üç! Susturdular, susmayı ana ilke belledik. Gördüklerimize ses seda vermemeyi erdem sayar olduk. Burnumuzun dibinde otuz yedi defa bıçaklansa da bir zenci, aman dedik, görmedik, duymadık. Yerin kat be kat altında kimler çığlık attıysa, bir elimizi kulağımıza götürdük.”[2]

Serseri Yengeçler’de 12 Eylül sonrasında susturulup pusturulan toplumsal duyarlılığın çalkantılarına, kapanmak bilmeyen yaralarına tanık olunuyor.

Grotesklere Konu Olabilecek Alışkanlıklar’da Keramet ve Bekir karakterleri göze çarpıyor. Keramet, inancını kalbine bağlayamayan biridir. Aklıyla kalbi arasında imânsal gelgitleri vardır. İnanmakla inanmamanın arafındadır. Allah’ı inkâr edip vicdanını sorgulayan, suçlayan ve “günah çıkartmayı” yaşam biçimine dönüştürmüş bir karakterdir. Bekir ise çevresince yalnızlaştırılmıştır. Yalnızlığını Orhan Gencebay (Orhan Baba) dinleyerek hafifleten bir tiptir.

“Orhan baba yanında olsaydı ya şimdi, kavrulan içine sular serpseydi ya. Kader mahkûmuydu o da Bekir gibi, yoksa yazabilir miydi o şarkıları, gönülleri dağlayarak okuyabilir miydi? Neler görmüş geçirmişti kim bilir.

Dert benim, çile benimi hayat senin, senin olsun.

Bazı insanlar sadece hüzne batmak için doğuyordu işte. Yalnızlığa, sevgisizliğe gömülmek için, kör talihin kırık kanadına tutunabilmek için…”[3]

[1]Nazlı Karabıyıkoğlu – İskele, Komşu Yayınları, Sayfa 9

[2]Nazlı Karabıyıkoğlu – İskele, Komşu Yayınları, Sayfa 71

[3]Nazlı Karabıyıkoğlu – İskele, Komşu Yayınları, Sayfa 111

Mavi Tuğba Ateşedebiyathaber.net (25 Mart 2015)

Ayasofya Konustu kpk 1bskFüsun Çetinel’in çocuk romanı Ayasofya Konuştu”, Sadi Güran’ın resimleriyle Günışığı Kitaplığınca yayımlandı.

Öyküleriyle ve yazarlık atölyeleriyle tanınan Füsun Çetinel, yazdığı ilk çocuk romanında, duygu ve gizem dolu bir serüvenin kapısını aralıyor. Kültür tarihimizin en önemli anıtlarından Ayasofya Müzesi’nin sırlarla dolu olduğunu keşfeden bir çocuğun öyküsünü anlatıyor. Ayasofya Müzesi gibi tarihin değişik dönemlerinde farklı kültürler tarafından ayakta tutulmuş bir yapıda geçen macera, çocuklara, yaşadıkları kentteki diğer kültürel değerleri de merak etme ve araştırma olanaklarını hatırlatıyor. Kurgusal ve edebi değeriyle öne çıkan kitap, Ayasofya Müzesi’ni başkahraman Veli’yle birlikte bir roman kahramanına dönüştürüyor. Anadolu topraklarında, farklı kültür dönemlerinde inşa edilen ve günümüze gelmeyi başaran büyük yapıların iç mekânlarının insanda yarattığı gizem duygusuyla, çocukluğun sınırsız hayal gücünü birleştiren roman, sürükleyici bir macera atmosferi yaratıyor. Ailece, sınıfta, bir odada tek başına ya da Ayasofya Müzesi’nin asırlık kubbesinin altında keyifle ve merakla okunabilecek bir roman.

Yoksul bir aile ortamında büyümekte olan Veli, Ayasofya Müzesi’nin ayrılmaz bir parçası gibidir. Ne arkeologlar, ne turistler, ne de bekçiler onsuz bir Ayasofya düşünebilir. Hele, yapıda onarım çalışmalarına katılan Alman arkeolog Martha, küçük Veli’nin sıkı dostu olmuştur. Okulunda verilen ödevi başarıyla yapan bir öğrencinin Almanya’ya gezi kazanacağını duyan Veli, büyük hayallere dalar. Ayasofya’yla ilgili bir ödev düşünen Veli’yi nasıl bir macera beklemektedir?..

Füsun Çetinel, İstanbul’da doğdu. Avusturya Lisesi’ndeki eğitiminin ardından, Boğaziçi Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği Bölümü’nü bitirdi. Öğretmenliğin yanı sıra İngiltere’de dil okullarında görev yaptı. Yeşim Cimcoz Yazı Evi’nde eğitmen, danışman ve hayalet yazar olarak çalışmakta olan Çetinel, Burgazada Sait Faik Müzesi’nde, Sait Faik İlköğretim Okulu öğrencilerine hikâye atölyesi düzenliyor; yurtdışında da çeşitli çalışma kamplarında gençlerle sosyal sorumluluk projelerinde çalışıyor. Öykü ve yazıları çeşitli edebiyat dergilerinde ve internet sitelerinde yer alan yazarın ilk çocuk romanı, Ayasofya Konuştu (2015).

edebiyathaber.net (25 Mart 2015)

1131 AILEMUTLULUGUsonu.inddTolstoy’un otobiyografik yanı da olan novellası “Aile Mutluluğu”, İletişim Yayınlarınca yayımlandı.

Kitap, yazarın erken dönem eserlerinin pırıltılı bir örneğidir.

Tolstoy Aile Mutluluğu’nu, 1856’da Valeria Arseneva adlı zengin ve yetim bir genç kızla yaşadığı aşk ilişkisinden esinlenerek 1859’da kaleme aldı. Kendisinden yaşça büyük olan Sergey Mihayloviç’le evlenen on yedi yaşındaki Maşa’nın evliliğini ve evlilikle ilgili naif beklentilerini gözden geçirmek zorunda kalışını hikâye eden Aile Mutluluğu, Tolstoy’un daha sonra yazacağı iki büyük romanı Savaş ve Barış ile Anna Karenina’daki temaların da habercisidir.

edebiyathaber.net (25 Mart 2015)

emek-erezFeride Çiçekoğlu’nun “Şehrin İtirazı” geçtiğimiz günlerde Metis Yayınları tarafından basıldı. Kentlerin her şekilde gasp edildiği bir ülke gerçekliğinde yaşıyoruz. Şehrin bellek mekȃnlarına, ağacına, denizine, deresine çıkarları gereği müdahaleyi mubah gören bir anlayış hüküm sürüyor. Ve bu durum Gezi ile farkındalık kazanmış olsa da yeni bir şey değil.

Yazar, Gezi Direnişi öncesinden başlayarak; hem kentin hem de bireylerin yaşadığı buhran halini, bellek kaybını, ruhsuzlaşmayı, varoluş sıkıntısını, kimliksiz suretlere dönüşmeyi film imgeleri ve göstergeleri üzerinden, merkeze İstanbul’u alarak anlatmayı hedefliyor. Şehrin kaybettikleri ile bireyin kaybettikleri birleşince de ortaya bir tek şey kalıyor ya kaçıp kurtulmak ya da “şehir hakkı” savunması veya açık deyişle isyan.

Yazar kendi tanıklıklarından da yola çıkarak İstanbul’un nasıl bir vinçler şehrine dönüştürüldüğünü, kentsel yenilenme adı altında yatan “soylulaştırma” politikalarını anlatırken, Gezi öncesi Harvey’in İstanbul’da verdiği bir konferansta; “Ekonomi en çok nerede büyüyor Çin ve Türkiye’de. İstanbul’da ne görürüz? Her yerde vinçler.” dediğini hatırlatıyor. Vinç imgesinin önemine vurgu yapıyor çünkü 1960’lar Paris’inde kentsel dönüşüm politikalarıyla literatüre “vinç yolu” kavramı giriyor. Böylece İstanbul’un o dönem Paris’te olduğu gibi bir “vinçler şehrine” dönüştüğünün altı çiziliyor. Vinçler şehrinin bu dönüşüme cevabı ise çok açık bir şekilde “şehir hakkı talebi” oluyor. Devlet otoritelerinin ve kurumlarının her türlü baskısına karşı Lefebvre’in; şehir hakkı bir çığlık ve bir taleptir” diye tanımladığı durum Türkiye’de, “İstanbul bizim” sloganıyla karşılığını buluyor. Çiçekoğlu, 1968 Paris’i ile İstanbul Gezi isyanı arasındaki ortaklıkları da taşıyor kitaba, atılan sloganlardan, yaşananların çıkış noktasına kadar pek çok şeyin benzerliğini görüyoruz böylece. Elbette her olayın koşulları birebir aynı olamaz veya hep aynı olacak diye bir kural yoktur. Ancak yazarın anlatısına da kulak vererek söyleyebiliriz ki Gezi ruhu dediğimiz o tanımsız durumun, 68 Paris’inin ruhuyla benzeşen çok yönü var.

Peki, isyanların izlerini filmlerden sürebilir miyiz? Çiçekoğlu, bir bakıma bu sorunun peşine düşerek filmleri bu soru ile okumaya çalışıyor. Ve “yaygın bir yıkarak yapmanın getirdiği kolektif travma” konusunda ortaklaşan filmleri Paris ve İstanbul üzerinden okuyor. Godard’ın; “Onun Hakkında Bildiğim İki Üç Şey” filminde yinelenen vinç imgesine ve vinç yolu kavramına dikkat çekiyor. Bu filmde yönetmenin şehrin sıkıntısı ile bireyin sıkıntısını iç içe anlatırken “ifadesiz bir şehrin” nasıl “ifadesiz yüzlere” dönüştüğünün sinemasal anlatısını gözler önüne seriyor. Türkiye’de ise bu durumu ifade eden ilk film “C Blok” (Zeki Demirkubuz) olarak karşımıza çıkıyor. C Blok filmi kentin artık bir hapishaneye dönüştüğüne belki de ilk atıf yapan film. Binalar arasında sıkışmış, nereye baksa gri beton yığınlarıyla karşılaşan, ilişkilerin tam anlamıyla ikincil olduğu, kimsesiz, anlamsız bir varlığın sıkıntısı, filmin karelerine ve kahramanların yüzlerine yansıyan.

“Kentsel yenilenme savaş gibi kapitalizmin yıkarak yapma yöntemlerinden birisi” diyor yazar. Bu durumun getirisini ise “hiçbir yer” ve “hiçbir kimse” kavramları üzerinden düşünüyor. Boş mekȃnlar, güven vermeyen alanlar, nereye gideceğini bilemediğin, yön duygusu olmayan bir şehir yani artık hiçbir yere ait olamayan ve varlığının karşılığı hiç olan, şehrin yüzünü ve belleğini kaybetmesiyle kendi yüzünü ve belleğinisehrin-itirazi--gezi-direnisi-oncesi-istanbul-filmlerinde-isyan-esigi-Front-1kaybeden bireyler topluluğu yazarın kavramıyla “hiç kimse” olunan bir varlık sıkıntısı. Yazar bu duygunun hȃkim olduğu filmlerin, Türkiye’de 2010 yılından itibaren izlerinin sürülebileceğini belirtiyor. İstanbul artık filmlerde de, güzel şeyler vaat eden imgelerini kaybeden, “hiçbir yer” duygusu veren bir mekȃna dönüşüyor. Örneğin; Gurbet Kuşları filminde “cennet mekȃn” olarak sunulan, filmlerde adeta bir başlangıç ve umut noktasını temsil eden Haydarpaşa imgesi; “Anlat İstanbul” “Hiçbir Yerde” gibi filmlerde kaçışın olmadığı, sıkışıp kalınmış bir “dehşet mekȃn” algısının göstergesi oluyor. Şehrin duygusu böylece filmlerin duygusuna dönüşüyor. İstanbul yara aldıkça, yaşayanları da yara alıyor ve “hiçbir yerin”, “hiç kimsesi” olarak şehrin sıkıntısına mahkȗm bir hayatın sürdürücüsü oluyorlar.

Yazarın Gezi öncesi filmlerde dikkat çektiği bir diğer nokta kadınların edilgen temsili ve şehir sıkıntısını erkekler sadece yaşıyormuş gibi, kurgulanan sinemasal anlatı oluşturuyor. Örneğin; “Kaybedenler Kulübü” bir şehir sıkıntısı filmi olmasına rağmen yazarın deyimiyle filmin kadın karakteri sadece “bir dolgu malzemesi” olarak temsil ediliyor ve şehri esas olarak erkeklere ait bir mekȃn olarak tanımlıyor. Gezi öncesi bazı filmlerle ise durumun değişmeye başladığına da dikkat çekiyor yazar. Bu filmlerden; “Şimdiki Zaman”ın Mina’sı yalnızca filmin kahramanı değil, aynı zamanda kendi hayatının da kahramanı olmak istiyor. Bu iki filmde de kadınlar bir şekilde kaçmaya çalışıyorlar ve şehir sıkıntısı filmlerinin ortak kaçış imgesinin su, deniz ya da gökyüzü olması yazarın anlatısının ilginç bir ayrıntısı olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin; Reha Erdem’in “Hayat Var” filminin son sahnesi veya “Şimdiki Zaman” filminde Mina’nın, rüyasının denize geçişi, Antonioni filmlerinde şehrin yarattığı kaybolmuşluk ve genel iç sıkıntısından kaçılabilecek tek adresin gökyüzü olması gibi. Eğer filmlerde özellikle şehir hakkı talebi için isyan eşiğini sezmek, itirazın ilk seslerini duymak istiyorsak, bu imgelerin gerçekten önemli olduğuna dikkat çekmemiz gerekiyor. Çünkü ağacına, suyuna, parkına sahip çıkmak bir anlamda doğaya sahip çıkmak anlamını taşıyor. Yaşanan iç sıkıntısı, hiç kimse olma, ait hissedememe hali ve kaçamayış, kaçamayınca da yani bulutlara gidemeyince, denize atlayıp kaçıp kurtulamayınca, kaçışın olanı savunmak kalıyor geriye yani gökyüzünü, denizi, doğayı. Bu savunmanın anlamı ise “kent hakkı” talebi olarak karşımıza çıkıyor ve Gezi Direnişi’nin anlamı da kısacası bu.

Yazarın Reha Erdem’in “Korkuyorum Anne” ve “Hayat Var” filmleri arasında kurduğu bağlantıda oldukça dikkat çekici. İki film arasında dört yıl var ve ilk film “Korkuyorum Anne” hȃlȃ İstanbul yaşanılabilir bir yer olarak anlatılırken, “Hayat Var” filminde Hayat’ın tacizden kurtuluşunun tek yolu İstanbul’dan kaçmak şeklinde sunuluyor. Yani en baştan anlattığımız gibi; İstanbul artık yaşanacak değil, kaçıp kutulanacak bir şehir haline geliyor. Ancak bir şey oluyor hem kitap için önemli olan, hem de belki Gezi’nin güçlü kadınlarının ilk temsili olan bir film ortaya çıkıyor. Reha Erdem; “Şarkı Söyleyen Kadınlar.” Filmi izleyenler hatırlayacaklardır Erdem, bu filmde erkeklerden tüm gücü alıp kadınlara verir adeta. Erkekler yine yapacaklarını yapsalar da kadınlar bir şekilde doğaya sığınarak kollarlar kendilerini, erkekler aciz kaldıkları durumlarda hep kadınlara ihtiyaç duyarlar, onların sağaltıcılığı sayesinde yaşama dönebilirler. Kadınların kendilerini güvende hissettikleri tek yer olan, ormanlarda söyledikleri doğa temalı şarkılar filmin anlatısında önemli yer tutar. Gezi’de “kırmızılı kadın”, “siyahlı kadın”, “sapanlı teyze” imgelerini ve kadınların, LGBTİQ bireylerin nasıl öne çıktığını hatırlarsak, gücün bir şekilde otoriteyi her zaman üzerinde hissedene geçtiğini de söyleyebiliriz. Gezi öncesinde kaç çocuk doğuracağından, kürtaj hakkına kadar birçok noktada kadın bedenine müdahil olan devlete, kadınlar direnişin en önünde yer alarak, cevap vermişlerdir. Tıpkı Reha Erdem filminde kadınların doğada söyledikleri şarkılar gibi; Gezi’de kadınların isyan şarkısına dönüşmüştür. Ve aynı filmin son cümlesi şöyledir: “Artık hiç korkmuyorum.”

Şehrin İtirazı’nda yazarın başardığı ve söylemeden geçilmeyecek en önemli yan, sinemanın sunduğu olanakları bir kere daha görmüş olmamız. Ve Ulus Baker’in şu cümlesi sanırım bu durumun karşılığı; “Çünkü film, kitlelerin beyinlerini etkileyebilen ve onlara eylem istemi hissi verebilen türde etkili bir ortamdır.”

Emek Erez – edebiyathaber.net (25 Mart 2015)

bay_mozart_uyaniyor_1baskiEva Baronsky’nin “Bay Mozart Uyanıyor” adlı romanı Kırmızı Kedi etiketiyle yayımlandı.

Klasik Batı müziğinin dâhi bestecisi Wolfgang Amadeus Mozart, 5 Aralık 1791’de, Viyana’da sert bir kış günü ölüm döşeğindedir. Karısı Constanze başucunda gözyaşları dökerek beklerken Mozart ıstıraplar içinde bilincini yitirir; ertesi sabah gözlerini açtığında yabancı bir yerde ve bambaşka bir dönemde olduğunu fark eder. Bu akıl almaz geçişi anlamlandırmaya çalışan dâhi bestecinin vardığı sonuç şudur: Tanrı ondan Requiem isimli yarım kalmış şaheserini bitirmesini istemektedir.

Günümüz Viyanası’na 18. yüzyıldan kalma ağdalı dili ve çağdışı davranışlarıyla uyum sağlamakta zorlanan Mozart, yeraltındaki metronun, atsız araçların, orkestrasız müziğin ve modern yaşamın şoku ile heyecanını bir arada yaşar. Bir yandan ürküten, bir yandan meraklandıran bu yeni dünyada acemilik çeken ve kimliği bile olmayan Mozart’ın tek pusulası müzik, tek rehberleri Polonyalı sokak kemancısı Piotr ve Anju isimli genç kızdır. Bir jazz-barda ve yardım konserlerinde piyanistlik yapan Mozart’ın bu yabancı dönemde geçirdiği süre uzadıkça Requiem’i bitirdiği zaman onu neyin beklediği sorusu da giderek ürkütücü bir nitelik kazanır.

Bay Mozart Uyanıyor isimli yapıtıyla 2010 yılında Friedrich-Hölderlin Teşvik Ödülü’ne layık görülen Alman yazar Eva Baronsky, okuyucuya bu eseriyle hayal gücünü kanatlandıran trajikomik bir macera sunuyor.

edebiyathaber.net (25 Mart 2015)

bukowski-960x540Amerikalı yazar Charles Bukowski’nin bugüne dek yayımlanmamış şiir ve mektupları, üç kitaptan oluşacak bir antoloji serisi olarak yayımlanacak. Kitaplarda özellikle Bukowski’nin kedilere karşı sevgisi öne çıkacak.

Canongate tarafından yayımlanacak üç kitabın ilki önümüzdeki temmuz ayında geliyor. Bukowski’nin yazma sanatı hakkında yazdığı mektuplardan oluşacak ilk kitabın ardından On Cats ismini taşıyan ikinci kitap yayımlanacak. On Cats isminden de anlaşılacağı üzere, Bukowski’nin kediler için yazdığı şiirlerden oluşuyor olacak. Yazdığı Bukowski biyografisiyle tanınan Howard Sounes, Bukowski’nin yaşı ilerledikçe kedilerle daha güçlü bir bağ kurduğunu ve evlerinde onlarca kedi beslediğini söylüyor.

Üç kitaplık serinin son kitabı da 2016 yılının şubatında yayınlanacak olan On Love ismini taşıyor. Yine Bukowski’nin bugüne dek yayımlanmamış mektup ve şiirlerinden oluşan On Love‘la Canongate’in bu üçlemesi sona erecek olsa da Howard Sounes’e göre gün yüzü görmemiş Bukowski yazılarının sayısı azımsanmayacak kadar fazla. Charles Bukowski’nin ölmeden önce editörü John Martin’e yüzlerce çalışmasını bıraktığını belirten Sounes, Bukowski tarafından yazılmış binlerce mektup ve birçok şiir ve kısa hikayenin yayımlanmadan beklediğini söylüyor.

Kaynak: Bantmag (25 Mart 2015)

28489479İngiltere’nin önde gelen edebiyat ödüllerinden Man Booker’ın bu seneki adayları, jüri başkanı Marina Warner tarafından açıklandı. Listede Mozambikli Maryse Conde’den Kongolu Alain Mabanckou’ya kadar dünyanın dört bir yanından farklı yazarlar bulunuyor.

İki yıl önce sadece Büyük Britanya, İrlanda ve İngiliz Milletler Topluluğu (Commonwealth of Nations) üyesi ülkelerin yazarlarına açık olan Man Booker Ödülü, son değişiklikle İngilizce ve Büyük Britanya sınırları dahilinde yayınlanmış bütün kitaplara açılmıştı.

Bu yeni yönetmelik kapsamında 2015 Man Booker adayı 8 yazarın adı, 24 Mart günü Cape Town Üniversitesi’ndeki basın toplantısında açıklandı.

Kazanan yazar, 60 bin pound para ödülünün sahibi olacak.

Ödülü 2013 yılında Amerikalı öykücü Lydia Davis, 2011’de Amerikalı romancı Philip Roth, 2009’da ise Kanadalı öykücü (aynı zamanda Nobel adayı olan) Alice Munro kazanmıştı.

Bu yılın kazananı 17 Mayıs’ta açıklanacak.

Adaylar

  • César Aira (Arjantin)
  • Hoda Barakat (Lübnan)
  • Maryse Condé (Guadeloupe)
  • Mia Couto (Mozambik)
  • Amitav Ghosh (Hindistan)
  • Fanny Howe (Amerika)
  • Ibrahim Al-Koni (Libya)
  • László Krasznahorkai (Macaristan)
  • Alain Mabanckou (Kongo)
  • Marlene van Niekerk (Güney Afrika)

Kaynak: Hürriyet (25 Mart 2015)

Büyünün RengiSir Terry Pratchett’ın, kültleşmiş “DiskDünya” serisinin ilk iki halkası Büyünün Rengi ve Fantastik Işık, Niran Elçi’nin Türkçesi ve Delidolu Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Tüm zamanların en uzun soluklu dizilerinden biri sayılan DiskDünya, ilk kez okurla buluştuğu 1983 yılından bu yana, gerek özgün hikâyesi gerekse sıra dışı karakterleriyle her yaştan okurun ilgisini çekmeyi başaran asla eskimeyecek bir başyapıta dönüşüyor.

Eşsiz mizahı ve ironisiyle hayranlık yaratan Terry Pratchett, sınır tanımaz yaratıcılığını dâhiyane fikirleriyle buluşturarak, okurlarını, DiskDünya adında, devasa bir kaplumbağanın üzerindeki dört filin sırtladığı diskten oluşan, düşünce ile gerçekliğin arasında tutunmaya çalışan benzersiz bir âleme çağırıyor.

Bin bir çeşit büyünün, ateş püskürten ejderhaların, korkunç canavarların, konuşan ağaçların, kimliği belirsiz yaratıkların, gizemli tanrıların ve ölüme meydan okuyan trollerin arzı endam ettikleri DiskDünya’da, daha önce eşi benzeri görülmemiş detaylarla süslenmiş olağanüstü bir evren resmediliyor.

Pratchett’ın, yolculuk ve turizm temasını oldukça derinlikli bir şekilde işlediği serinin ilk kitabı Büyünün Rengi’nde tanıştığımız İkiçiçek karakteri, DiskDünya’nın en büyük şehri Ankh-Morpark’a ayak basan ilk turist oluyor. Burada çevresine adeta para saçarak garip davranışlar sergileyen DiskDünya’nın ilk turistine yol göstermesi için bir rehber gerekiyor. İkiçiçek’in imdadına Rincewind adında, heyecanlı tavırlarıyla dikkat çeken, ama okuldan bile atılmasına sebep olabilecek kadar başarısız sayılabilecek bir sihirbaz yetişiyor. Kısa sürede kaynaşan (!) iki yoldaş, ilerleyen zamanlarda tehlikelerle dolu bir maceraya sürükleniyor.

Fantastik IşıkOlaylar sarpa sarmışken, DiskDünya’daki filozoflar Büyük A’Tuin adlı kaplumbağanın nereye gittiği ya da çiftleşip yeni diskdünyalar yaratıp yaratmayacağı üzerine kafa yormakla meşgul görünüyor. Geleceği değiştirmek isteyen ve Rincewind’in peşine düşmek için oldukça geçerli bir sebebi olan sihirbazların varlığı ise ortama tuz biber ekiyor…

Macera boyunca, ölümden hep kıl payı kurtulan Rincewind’in ve yoldaşının birinci romanın finalinde neyle ya da kimle yüzleşeceği, okur için de büyük bir sürprize dönüşüyor. Öykümüz, bu sürprizin ardından hızla ve sürükleyici bir şekilde serüvene kaldığı yerden devam ediyor. Rincewind, sahip olduğu ama kullanmadığı büyüyü keşfedebilecek mi? DiskDünya’yı sırtında taşıyan kaplumbağanın nereye gittiğini çözmeye çalışanlar sorularının yanıtlarını bulabilecek mi? İkiçiçek geldiği yere geri dönebilecek mi? Rincewind atıldığı okula yeniden kabul edilebilecek mi? Tüm bu soruların yanıtları efsane dizinin ikinci romanı Fantastik Işık’ta açığa kavuşarak serinin üçüncü kitabı için de iştah kabartıyor…

DiskDünya serisi, hayalgücünün sınırlarını zorlayan kurgusunun yanı sıra kuantum fiziğinden sanayi devrimine, popüler kültür klişelerinden Hamlet, Rüzgâr Gibi Geçti vb. edebiyat ve sinema klasiklerine uzanan değişik kültür unsurlarına saygı duruşunda bulunarak gerçek dünyadaki pek çok konuyla dalga geçmesini bilen göz kamaştırıcı bir edebiyat harikası…

edebiyathaber.net (25 Mart 2015)

2012 yılında başlayan CerEdebiyat söyleşilerinde Nisan ayı konuğu usta kalem Sezgin Kaymaz oluyor. 25 Nisan Cumartesi günü, saat 14:30’da CerModern’de gerçekleştirilecek söyleşinin moderatörlüğünü CerEdebiyat Koordinatörü Tolga Yüksel üstleniyor. Katılımın ücretsiz olduğu söyleşi sonrası yazar kitaplarını imzalayacak.

11109824_703273203110252_7762802443512025928_n

Sezgin Kaymaz kimdir?

2008 yılında ”Uzunharmanlar’da Bir Davetsiz Misafir” adlı ilk kitabını yayımlayan Sezgin Kaymaz’ın  ayrıca “Geber Anne!” (1998), “Kaptanın Teknesi” (1999), “Lucky” (2000), “Zindankale” (2004), “Sandık Odası” (2005), Medet (2007), Ateş Canına Yapışsın (2008), “Kün” (2013). “Bakele” (2015) isimli kitapları bulunmakta.

Yazarla gerçekleştirilen bir söyleşi için>>>

edebiyathaber.net (20 Nisan 2015)

ozgur-uniÖzgür Üniversite’nin 3 ay sürecek bahar dönemi,  26 Mart Cumartesi günü  Fikret Başkaya’nın “XXI. Yüzyılda Devrim” başlıklı semineriyle açılacak. Bu dönem; şiir, psikoloji, siyaset, resim, fotoğraf, felsefe ve sinema gibi seminerlerin yanı sıra güncel gelişmelerin tartışılacağı seminerler düzenlenecek. 

Özgür Üniversite’de bu dönemde yine çok çeşitli başlıklar ilgi çekici içerikler ile sunulacakPazartesi akşamları  Berrin Taş ile Şiir Semineri yer alırken Salı akşamları Ahmet Tonak ve Sungur Savran ile Kapital Okumaları seminerlerinde Kapital’in 3 cilti okunacak. Çarşamba akşamları Hüseyin Kuzu ile Senaryo Yazımı semineri ve Haydar Özay ile Resim Atölyesi yapılacak. Perşembe akşamları  İzzettin Önder’in  “Sistem, Devlet, Yönetim Biçimleri başlıklı semineri yer alırken Taner Timur, Cumartesi günleri ayda bir söyleşi gerçekleştirecek. Cumartesi günleri  Erkut Sezgin  tarafından Felsefe Seminerleri ve Doğan Şahin tarafından “Psiko-Sosyal” seminerleri yer alacak.

Cumartesi Seminerleri kapsamında her Cumartesi günü XXI. Yüzyılda Emperyalizmin Jeostratejisi Ve Ortadoğu “ başlığı altında Erdoğan Aydın, Erhan Keleşoğlu, Fehim Taştekin, Hakan Güneş, Selim Sezer, Nicola Saafin, Sinan Birdal, Taner Timur, Y.Doğan Çetintkaya ve Zeynep Arıkanlı gibi isimler sunumlar yapacak.   

Sinan Birdal “Siyasi Düzenlerin Düzenlenişi”, Burak Gürel “Çin’de Devrimler Ve Karşı-Devrimler”, Doğan Göçmen “Hegel ve Hegelcilik”, Levent Safalı “Wittgenstein ve Tractatus”, Nurşen Bakır “Diğer Sinema”, Ercan Kanar “Alternatif Hukuk Söyleşileri”, ve Cengiz Gündoğdu ile Hayat Seminerleri gibi seminerler düzenlenecek.

Özgür Üniversite’nin faaliyetleri, yayınları ve ders programı hakkında daha fazla ayrıntıyı www.ozguruniversite.org internet sitesinden ya da  (0212) 292 77 40 numaralı telefondan edinebilirsiniz.

edebiyathaber.net (25 Mart 2016)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z