Masthead header

Tezer Özlü’den “Kalanlar”

"Haykırmak istediğim çok şey var. Büyük kayıplar yıkacak değil bizi. Açıkça birbirimizle konuşamıyorsak ben ağlamak, bağırarak ağlamak için bahçenin yeşillikleri gerisindeki odama geçiyorsam, biliyor musun, ne güzel ağıtlar içinde uyuyakalmak?"

Ağıtlar içinde uyuyakalmak… Her gece yaptığımız da bu değil mi aslında? Kanayan ve durmadan atan bir yürekle yalvarmak, yakarmak. Sevginin, insan sevgisinin, Tanrı sevgisinin ve aşkın, aşkın kendisine ağıtlar yakmak, ağlamak değil mi? Birbirimize haykırmak istediklerimizi böyle gecelerde haykırmıyor muyuz kendimize? Ağlamaktan yorgun gözler ve ferah bir yürekle uyuyakalmak, düşüncelerden sıyrılmak ve karanlığa gömülmek, anlık hiçliğe… Tıpkı bir çocuk gibi. Üzüntülerinden kaçmak için kendi ağıtları arasında uyuyakalan çocuklar gibi. Dünyayı saf ve masum bilen çocuklar gibi arınmak, bu bağırmalar, ağlamalar ve ağıtlar arasında. Yürekteki bütün kirleri, kasveti dökmek ortaya. Mutluluklarımızı bizden alan bu kasveti. Neden biz de kalabalıklar arasındaki gülümseyen, neşeli insanlar gibi olamıyoruz?

"Gülüyorlar. Bulurlar hep gülecek bir şeyler."

Bir derdin bittiği yerde değil miyiz şimdi? Ve yeni bir derdin başlayacağı yer. Neden hiç susmuyor bu zihin, bu yürek? Neden hep geçmişteki acılar, anılar arasından yeni hüzünler bulup çıkarıyor? Neden tüm insanların hüzünleri bu zihinde ve bu yürekte birikiyor?

"Birdenbire çok yorulduğumu, taşıyamayacağım kadar yaşantı üslendiğimi ölürcesine algıladım. Kitapsız, sanatçısız, tartışmasız bir yaşamın özlemi sardığı benliğimi."

Bütün bağlardan arınmak, bu bağları birer birer koparmak istiyorum. Huzur mu arıyorum? Bir anlık sessizlik mi? İnsanların üzerimdeki beklentilerinden bile korkuyorum. Yüzyıllar öncesinin acıları, satırlarla ve kelimeler ile gelen bu acılar bile beni başka acılara bağlıyor. Bu bağların her bir ucunda başka acı, başka keder ve başka yaşantı bekliyor. Bir ucundan tutuşturup diğer tüm uçlarına varana kadar yanışını izlemek istiyorum. Kurtulmak istiyorum, dinlenmek ve yorgunluğumu atmak istiyorum. Düşüncelerimi yakmak istiyorum. Belki de bunlardan kurtulmanın bir yolu yok. Ama umut ediyorum. Ve gerçekten hiç gerçekleşmeyeceğini bildiğim için bu umudu da yakmak istiyorum.

"Otuz yaşım ile kırk yaşım arasında ne akıllı ne de çılgındım. Bu ikisinin ötesinde kalıp olup bitene seyirci oldum ve dünyayı kavradığımı sandım. İlk kez gördüm denizlerini. İlk kez güneşinin altına yattım. Gecelerinde dolaştım. Bir çocuk bile doğurdum, benim anneme yabancı olduğum gibi o da bana yabancı. Evet, dünyayı kavradığımı sandım. Politikası, toplumsal yapıları, sömürenleri, sömürülenleri ile ilgilendim.  Ben ne sömüren ne de sömürülendim. Kırk yaşımda başlamam ya da bitirmem gerekeni bitirdiğimi sanıyorum. Bir insan yaşamı kırk yıl da olabilir. Olmalı. Bir ölüm özlemi değil bu. Özlemlerim kalmadı. Ben aslında sürekli özlüyor ve bir özlem durumunda yaşıyorum. Bu yüzden özlemlerim yok. Yalnız bir kavrama bu. Bütünselliğin kavranması. Bitirilmişliğin. Bir yolculuğun sonu. Başlangıcı olmayan yatay bir yolculuğun sonu. Kendi yuvarlağım çevresinde dönen bir yolculuğun."

Kırk yaş. Kırk yıl. İnsanın dünya üzerindeki bütün arka bahçeleri görmesine yeter de artar sanırım. Öncesinde her şey ilk gibi gelir göze. İlk aşklar, ilk hüzünler ve ilk sonbahar yaprakları. Sonrasında her şey aynılaşmaya başlar. Ve her şey bir tekrardan ibaret olur. İlkler bittikten sonra, yalnızca kendi yuvarlağımız çevresinde dönmeye başlarız. Ve gerçekten bunun farkına vardığımızda, yapmamız gereken her şeyi yapmış oluyoruz sanırım. Dünyayı bir bütün olarak kavramayı. Belki de bir bütün olarak dünyanın bizi kavraması. Biz mi dünyanın bir parçasıyız, yoksa dünya mı bizden kalanların bir parçası. İçimiz de dışımız da bir değil mi ama bizim?

Ve efsane sahibiyle yüzleşiyor. Kırklı yaşlarında veda eden Tezer Özlü'den dünyaya, insanlığa, bize Kalanlar… 

Kaynak: bocekyiyenpeygamber.blogspot.comv (5 Mayıs 2005)

 

Sait Faik ölümünün 58. yılında anılıyor

Öykü denilince ilk akla gelen isimlerden olan Sait Faik Abasıyanık, ölümünün 58. yılında Osmangazi Üniversitesi tarafından yapılan panelle anılıyor.
 
Panelde, yazarın YKY'den çıkan kitaplarının editörlüğünü yapmış ve A'dan Z'ye Sait Faik isimli bir de kitap yazmış olan Sevengül Sönmez, Sait Faik'ten geriye ne kaldığını, Yrd. Doç. Dr Eylem Saltık ise Sait Faik'in İstanbul'unu ve Arş. Gör. Burcu Yılmaz Çebik ise de Sait Faik'in öykülerinde yapıyı ele alacak.
 
Panel 17 Mayıs 2012 günü saat 13.30'da ESOGU Meşelik Kampüsü, Necla Özdemir Salonu'nda yapılacak.
 
edebiyathaber.net (5 Mayıs 2012)

Video: Orhan Pamuk “Masumiyet Müzesi”ni ve tarihe olan ilgisini anlatıyor

TRT TÜRK'te yayınlanan "Geniş Zaman" adlı programın geçen haftaki konugu Orhan Pamuk'tu. Yıllardır üzerinde çalıştığı Masumiyet Müzesi'ni açan Nobel ödüllü yazar, Cem Erciyes ve Ayşe Hür'ün sorularını yanıtladı.

Ayrıca Pamuk dünya çapında ilgi gören romanlarında ele aldığı tarihi konuları, tarihe olan ilgisini ve temel yaklaşımını anlatttı.

Masumiyet Müzesi”nden ilk görüntüler

 

edebiyathaber.net (5 Mayıs 2012)

“Sultanı Öldürmek”in tanıtım kokteyli romanın geçtiği sokakta yapılıyor

Ahmet Ümit’in iki hafta önce yayımlanan son romanı ‘Sultanı Öldürmek’in tanıtım kokteyli, 8 Mayıs Salı günü saat 14.30’da Şişli-Hanımefendi Sokak’ta yapılıyor.

Böylelikle söz konusu kokteylle, ilk kez bir edebiyat eseri, olayın geçtiği gerçek mekânda tanıtılmış oluyor. Zira romanın başkahramanlarından tarih profesörü Nüzhet Özgen, Şişli, Hanımefendi Sokak’ta yaşadığı gibi, ayrıca romandaki gizemin çözümünde de aynı sokaktaki Sahtiyan Apartmanı önemli bir rol üstleniyor. 

Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’ün katkılarıyla yapılan etkinlikte Hanımefendi Sokak trafiğe kapatılarak bir stand kurulacak, Ahmet Ümit de romanından bir bölüm okuyup kitaplarını imzalayacak. 

‘Sultanı Öldürmek’, günümüzde işlenen bir cinayetten yola çıkarak Fatih Sultan Mehmed’in yaşamına uzanan bir serüveni konu alıyor. Osmanlı devletinin bir imparatorluğa dönüştüğü o zaferler ve ihanetlerle dolu günleri anlatan roman, “Tarih, geçmişte yaşananlar mıdır, yoksa tarihçilerin anlattıkları mı?” sorusunu gündeme getiriyor.

Kaynak: Radikal (5 Mayıs 2012)

“Vahşi Batı’nın en yalnız kovboyu” İstanbul’da

"Red Kit İstanbul'da" sergisi, 10 Mayıs'ta Yapı Kredi Kültür Merkezi'nde açılacak.

Yapı Kredi Kültür Merkezi'nden yapılan yazılı açıklamaya göre, çizgi roman araştırmacısı Didier Pasamonik'in küratörlüğünde hazırlanan sergi, 17 Haziran'a kadar görülebilecek.

Sergide, orijinal çizimler, karakterlerin oluşum süreçleri, çizgi roman endüstrisinin gelişimi, Red Kit evreninin perde arkası, Red Kit'e özgü dünya görüşü ve korsan çizimli albüm kapaklarından İzzet Günay-Sadri Alışık'lı sinema afişlerine kadar Red Kit'in Türkiye macerası yer alacak.

Sergi, Türkiye'de bir çizgi roman kahramanı üzerine yapılan ender sergilerden biri olma özelliğini de taşıyor.

Yapı Kredi Kültür Merkezi, "Red Kit İstanbul'da" sergisine ek olarak mayıs ayında iki farklı etkinlik düzenleyecek.

Merkezde 19 Mayıs'ta çocuklar için "Çocuklar Bu Sergide" yaratıcı dramayla okuma atölyesi ve 21 Mayıs'ta Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi'nde Levent Cantek, Okay Gönensin ve Eray Canberk'in katılımıyla "Red Kit'in Türkiye Serüveni" adlı söyleşi gerçekleştirilecek.

Kaynak: cnnturk.com (5 Mayıs 2012)

Ursula K. Le Guin: “Yazdıklarımın çoğunun komik olduğunu sanıyorum”

Ursula K. Le Guin herhangi bir kategoriye dahil edilmesi son derece güç bir yazar olsa da, bu durum insanları denemekten vazgeçirmedi. Genellikle bilim kurgu ya da fantastik kampına dahil edildi, fakat her iki kategori de yıllar boyunca yarattığı eserlerin oluşturduğu bütünün hakkını vermeye yetmedi, yetmiyor. 

Evet, Mars'tan Venüs 'e kadar hemen her çocuk onun artık bir klasik haline gelmiş olan Yerdeniz fantastik üçlemesini şu ya da bu zamanda okumuştur. Evet, Le Guin Karanlığın Sol Eli ve Mülksüzler gibi ciddi temalara sahip yaratıcı kitaplar yazarak bilim kurgu türünü düştüğü umutsuzluk çukurundan düzlüğe çıkardı. Ama Le Guin aynı zamanda çok beğenilen öykü, edebiyat eleştirisi, çocuk ve şiir kitapları da kaleme aldı; çok yetenekli ve titiz bir çevirmen olarak ün saldı (Tao Te Ching'in çevirisi için 40 yıl uğraştı örneğin). 

Uçuştan Uçuşa (Changing planes) adlı kitabını geçtiğimiz yıl yayımlayan Le Guin'in, zamanında kadri bilinmemiş büyük Şilili şair Gabriela Mistral'ın şiirlerinin çevirisi de yakın zamanda yayımlandı. 

Edebi açıdan büyücülerle ilgilendiğiniz için sormak istiyorum: Harry Potter'ları okudunuz mu, okudunuzsa haklarında ne düşünüyorsunuz? 

Birinci Harry Potter'ı okudum. Aşina olduğum iki biçimin hoş ve canlı bir karışımı gibi görünmüştü bana; bunlardan birincisi "iğrenç/aptal/zalim ebeveynlere sahip yetenekli/sevgi uyandıran çocuk" ikincisi de İngiliz "yatılı okul hikâyeleri". Gerçi bu iki konunun eskiliği yüzünden kafam karışmıştı, çünkü kitap orijinal olduğu için övülüyordu. Sıradan insanların aşağı görüldüğünü, adeta insandan sayılmadığını, o harika büyücü halkın ise şiddet de içerdiği söylenebilecek yarışmalar için yeteneklerini kullandıklarını görmekten pek hoşlandığımı söyleyemem. Bu tema, özel güçleri olan özel bir gruba dahil olma yolundaki çocukluğa ait arzuya oynuyor, fakat ahlaki açıdan söyleyebileceğim en hafif şey, yaratıcı olmadığıdır. 

Anne-babanız seçkin antropologlardı. Sizin yazmanız üzerindeki etkilerinden söz eder misiniz? 

Babam antropologtu, annem yazardı. Okuma ve yazma, her ikisinden de büyük zevk alma konusunda bana çok iyi örnek oldular. 
Ayrıca babam bana bir yazar olmak istiyorsam başka bir işten geçinmeye yeterli ücret kazanmamı ya da böyle bir ücret kazanan birisiyle evlenmemi öğütlemişti – çok değerli bir öğüt, tüm genç yazarlara aynı şeyi yapmalarını salık veririm. 

1929'da Berkeley'de doğdunuz. Berkeley'in radikal siyasi gelenekleri romanlarınızın temalarını seçmenizde etkili oldu mu? Eğer olduysa, nasıl? 

1930 ve 40'larda Berkeley küçük bir üniversite kasabasıydı, herkes herkesi bilirdi, büyümek için çok güzel bir yerdi. Radikal olmaktan ziyade liberaldi diyebilirim. Hitler ve Mussolini'den kaçan pek çok sığınmacı oraya geldi (U.C. Berkeley'in hoş karşılama basiretini gösterdiği entelektüeller). Muhtemelen bazıları radikaldi, ama genelde antifaşisttiler. Hepsi de harika insanlardı. En sevdiğim çocukluk arkadaşım Alman-Yahudi bir sığınmacı ailenin en küçük oğluydu. Fakat sizin sözünü ettiğiniz radikal geleneğin oluştuğu 60'lardan çok önce ayrıldım oradan. Sonrasında Oregon'da, sessiz ve huzurlu bir şehir olarak bilinen Portland'da oturdum. Gerçi sık sık düzenlenen büyük protestolar yüzünden Baba Bush burayı "Küçük Beyrut" olarak adlandırmıştı ve Oğul Bush da ancak Darth Vader kıyafetleri içindeki korumalarla bu şehre girebiliyor. 

Biraz da Gabriela Mistral'den söz edelim. Onunla ilgilenmeye nasıl başladınız? Mistral'in şiirlerini çevirirken beklenmedik sorunlarla karşılaştınız mı? 

Arjantinli şair dostum Diana Bellessi bana Mistral'in şiirlerinin toplandığı ince bir kitap gönderdi. Okuyunca şiirlerine bayıldım. 
Bir şairi çok beğeniyorsanız ve başka bir dilde yazmışsa, onu kendi dilinizde de okumak için çılgınca bir istek duyuyorsunuz – en azından ben duyuyorum. Bu yüzden hayatım boyunca çeviri yaptım. 
İspanyolca'yı evde öğrendiğim düşünülürse, İspanyolca ile Gabriela'yı birlikte öğrendim denebilir. (Aslında düzyazı ile başladım. Angelica Gorodischer'in o muhteşem öykü kitabı Kalpa Imperial'i çevirdim.) İspanyolcayı epeyce okuyorum, ama konuşmayı becerebildiğim söylenemez. 
Mistral kolay bir şair değil, kimi yerlerde Neruda'dan bile daha çetrefil olabiliyor. Bazen İngilizcede kesinlikle bir müzik yaratmayacağına kanaat getirdiğim şiirleri bıraktığım oluyordu. Ama bu yıllar boyu aşkla yapılacak bir iş ve bana büyük keyif verdi. Bu sayede Gabriela'yı onu tanımayanlara da ulaştırabileceğimi umuyorum.

Uçuştan Uçuşa nasıl karşılandı? 

İnsanlar benim mizah duygusuna sahip olduğumu fark ettiği için özellikle memnun oldum. Yazdıklarımın çoğunun komik olduğunu sanıyorum … ama birçok kişi, "bilim kurgu" gördükleri zaman onun "kasvetli" olacağını düşünüyorlar ve siz ne yaparsanız yapın büyük bir ciddiyetle okuyorlar. 

Öykü yazmanın roman ya da şiir yazmaktan farkı nedir sizce? 

Birincisi: Öykülerin yazması da okuması da şiirden (çoğu şiirden) uzun sürer ve romandan kısa sürer. Bunu boşuna söylemiyorum. Eserin gücü ve yapısı açısından büyüklüğü çok önemli ve bir eserin yazarın hayatının ne kadarını işgal ettiği de onun yazarlığı açısından değer taşıyor. 
İkincisi: Genellikle öyküleri ve romanları baştan sona bir kerede yazarım ve sonra dönüp gerektiği kadar düzeltirim veya yeniden yazarım. Şiirler çok kısa bir zaman içinde yazılabilir, fakat onlar üzerindeki çalışma -her seferinde birazcık, bir kelime, bir mısra- yıllar sürebilir. Bu yüzden şiirler başka yükümlülüklerle dolu hayatımıza nispeten iyi uyum sağlarlar. 
Düzyazı için zaman ayırmak ise daha zordur. Çok daha uzun bir kesintisiz zaman dilimine ihtiyaç vardır. Örneğin bir öykü için en az üç dört gün gerekir. Roman aylar ya da yıllar alır, bu yüzden o uzunlukta bir iş için düzenli olarak boş zamana ihtiyacınız olur. Mesela çocuklar küçükken geceleri yazardım. Kocam da o saatleri işte geçirerek bana yardımcı oluyordu ve günde birkaç saatimi kitabımın dünyasında yaşamaya ayırabiliyordum. 

Bir yazar olarak en güçlü ve en zayıf yönlerinizin neler olduğunu düşünüyorsunuz? 

İmla konusunda bilgisayarımdaki imla kontrolü programından daha iyiyim; dilbilgisi, sözdizimi ve yazdığım cümlelerin sesi konusunda da çok az kuşkularım var. Tasvir etme konusunda iyiyim. Olaylar dizisi yaratmak konusunda çok iyi olduğum söylenemez, olaylar genellikle hikâyenin yazımı sırasında beliriyor ve "sürekli aksiyon" yaratmak beni çok sıkıyor, bu yüzden hiç o şekilde yazmıyorum. Bunun ötesini de okuyucularımın yargısına bırakıyorum. 

Geçmişe baktığınızda en iyi kitaplarınızın hangileri olduğunu düşünüyorsunuz? Ya da en kötü kitaplarınız hangileriydi? 

En iyi kitap daima bir sonrakidir. 
En kötüsü de tam ortasında olduğunuz kitaptır. Kitabın ortasına geldiğinizde şöyle düşünürsünüz: "İmdat! İmdat! Bunun içinden nasıl çıkacağım? Ne yapıyorum? Ne yapmayı planlamıştım?" Ama bir süre sonra işler yine yoluna girer. 

Hangi yönünüzle hatırlanacaksınız? Hangi yönünüzle hatırlanmak isterdiniz? 

Yazdıklarımla.

Kaynak: fantastikedebiyat.com (04 Mayıs 2012)

Burcu Turhan - 22/08/2012 - 15:26

Yerdeniz serisi bir çocuk kitabı değil… Evet Ursula K. Le Guin’in bir çok çocuk kitabı var ancak Yerdeniz çocuklar için yazılmış bir seri değil.

Polisiye Roman Nasıl Yazılır?

Alan G Yates’in, Carter Brown takma adı ile yazdığı, yaman hafiye Danny Boyd serisi, hızlı okunan keyifli polisiyelerdendir. 

II. Dünya Savaşı esnasında, Kraliyet Donanma’sında askerliğini yapan Yates, 1948 yılında Avustralya’ya yerleşir. Burada 300′den fazla Carter Brown romanı yazar ve bu kitaplar özellikle Avrupa’da çok tutulur. Ayda en az iki kısa, bir uzun roman üreten tecrübeli Yates, polisiye roman yazmak isteyenler için aşağıdaki nasihatleri kaleme alır. Evvela Öpüşelim’de yer alan bu eğlenceli yazıdan hoşlanacağınızı umuyoruz. 

Her ne kadar baskı rekorunu Kitabı Mukaddes kırmışsa da, satış rekorunu aynı kitabın kırdığı iddia edilemez. Günümüzde Kolera ya da Kara Humma gibi yayılan bir hastalık ta ufak boyda çıkan «Cep Kitapları» hastalığıdır. İsminden de anlaşıldığı gibi bu kitaplar kütüphaneye konulmak için değil, cebe sokulmak için basılmıştır. Bazı ilim adamlarına göre medeniyetin artmasiyle zekânın eksilmesi birbirine paralel gittiği için polis romanlarının amip çoğalması gibi çoğaldığını kabul etmek lâzım.
 
Gene büyük bir lâf edecek olursak, bencil olmayan insan, başarısının sırlarını diğer hemcinsleri ile paylaşan insandır. Bir kitap görürsünüz, «Bir milyon nasıl kazanılır.» Buyurun işte, yazan da bir milyoner ayrıca. Adam tutmuş, milyonerlik mesleğinin en ince sırlarını birkaç kuruş mukabilinde sizlere anlatıp milyonunun üzerine yüklü bir para ilâve etmiş, ah siz bu dersleri takip ettikten sonra milyoner olmadıysanız kimin kabahati yani?
 
Ayrıca mecmuaların ilân sahifelerine bir göz atın. Başarı kazanmış kimseler sizlere pokerden cinsiyete, hokkabazlıktan lisana kadar her şeyi öğretiyorlar. Bendeniz de polis romanı yazarı olduğum için hiçbir karşılık beklemeden bu işin sırlarını açıklamaya karar verdim. Basit ve ilmî olarak üstelik. Milyoner olamadıysanız, pokerde hâlâ kaybediyorsanız, cinsiyet derslerini okuduktan sonra ademî iktidara uğradıysanız bile polis romanı yazmak için vakit henüz geç değildir. Ben işin tekniğini anlatayım gerisi size kalmış.
 
Polis romanlarındaki dört önemli noktayı bildikten sonra geriye bir mesele kalmıyor.
 
1    — İsim ve kapak.
 
2    — Coğrafya.
 
3    — Kahramanlar.
 
4    — Vak’a.
 
Bu dört noktanın içinde en önemsizinin vak’a olduğunu söylemeye lüzum yok. Asıl zor tarafları açıkladığım zaman mesele kendiliğinden aydınlanmış olacak. Şimdi müstakbel kitabınızı sattıracak birinci noktanın açıklanmasına gelelim. Kitabın isminin kitapla bir ilgisinin olması hiç de önemli değil. Sadece meraklı olsun yeter. Bir kaç tane isim örneği verelim. Eminim ki siz de biraz düşününce bu gibi binlerce isim bulabilirsiniz.

«Çıplak Delil» isminde bir kitap mı yazacaksınız? Aferin. Bir kere isim her dile tercüme edilebilir. Şimdi kapağın üzerine, modern bir koltuğa oturmuş pornografik olmamak şartı ile çırılçıplak, kızıl saçlı bir de karı oturttunuz mu hatunun hatırı için aklı baliğ olmuş erkek çocuklardan, prostattan muzdarip yaşlı bey amcalara kendinize müşteri temin ettiniz demektir. Yahut kitabın ismi «Telefon Cinayeti» Kapağa bir telefon, arkadan görünen, banyodan yeni çıkmış telefonu eline almış çıplak bir kadın. «İntikam tatlıdır.» Yatağa uzanmış gene çıplak bir kadın.
 
«Hong Kong’dan gelen tabut» Divana yan uzanmış çıplak bir kadın. Realizmi seviyorsanız kadının yüzü Asyalıya benzeyebilir. Yani lâfın kısacası, romanın ismi ister «Tehlikeli erkekler», ister «Oyun bitti», ister «Azgın kadının aşkı» olsun resim ille de çıplak ya da yarı çıplak bir kadın olacak.
 
Kapaktaki kadının varsın kitaptaki dişilerle bir ilgisi olmasın. Şunu hatırdan çıkarmayın ki bir matahı sattıran dış görünüş ve reklâmdır her şeyden evvel. Emin olun kitabı alan da parayı yazdığınız veya yazacağınız zırvalar için değil, kapakta görüp beğendiği cins-i lâtif için almış ve «Eh para verdik, okuyalım bakalım» zihniyeti ile okuma kararını vermiştir. Sizce bunun bir önemi olmamalı. Üzülüp hayâl kırıklığına uğramak, saçma ve yersiz. Unutmayın ki bir kitabın satılması damlaya damlaya göl olur lâfının doğrulanması demektir. Kitap ne kadar kötü olursa satış da o kadar yüksek olur. Neden mi? Kazık yeyip aldatıldığının farkına varan insanoğlu, aynı kazığı bütün hemcinslerinin de yemesini isteyeceğinden kitabınızı önüne geldiği yerde öteye beriye tavsiye edecektir.

Şimdi gelelim önemli noktalardan biri olan coğrafya bahsine. Vak anın evvelâ Yeni Dünya da geçmesi şart. Zira beş kıt’anın içinde kanunun hâlâ temin edilemediği tek yer orası. Ayrıca yazarlar değişik konularda diğer milletlerin telif haklarını almışlardır. Meselâ Fransa aşk hikâyelerinin ilham kaynağıdır. Almanya’da edebiyat İkinci Dünya Savaşına ve casusluk hikâyelerine yer vermiştir. İtalya’da rezalet hikâyeleri yazılır, Kuzey Afrika ve Uzak Şark, kaçakçılığının telif hakkını almıştır. Demirperde memleketlerinde ise böyle vak’aların olması kanunen yasak olduğundan orada böyle kitaplar hiç yazılmaz. Bundan da geriye neresinin kaldığı kendi kendine belli olur zaten. Yani «Sam Amca» nın «Good old U.S.A.» sı.
 
Evet ama bunun da bir şartı şurtu var. Öyle ya Allah deyip, bismillâhsız her hangi bir yer seçemezsiniz. Olay Doğu kıyısında geçiyorsa. New York ve Florida’dan başka bir yer seçemezsiniz. Batı kıyısında geçiyorsa, Los Angeles, San Francisco, ve havalisini seçmek zorundasınız. Arizona, Texas, Oklohoma, Wyoming, Kansas gibi evâletlerin telif haklarını kovboy romanı yazarları aldığından bu yerleri seçmeniz muhtemel bir aksiliğe sebep olabilir. Yok ille de benim tavsiyelerimin dışında orijinal bir yer seçmek istiyorsanız Chicago ne güne duruyor efendim? Böyle bir yeri seçtikten sonra bu yerlere gitmemiş olsanız bile bunun hiç bir önemi yok
 
Herhangi bir turist rehberi tedarik edecek olursanız; ki ben size Pan American’ınkini gerek coğrafi, gerekse son asır mizah edebiyatının bir şaheseri olması bakımından hararetle tavsiye edebilirim. Böyle bir kitaba sahip olduktan sonra, şehri seçmekte de kararınızı verdiniz mi, hırsızlarla polisleri koca kentte babanızın arpa tarlasında imiş gibi koşturabilirsiniz.
 
Bir iki yer ve mahalle ismi öğrendikten sonra şehrin coğrafyasını istediğiniz gibi evirip çevirmekte serbestsiniz. Kahramanınızı Nevv York’un 145. ci sokağındaki «Dantelâ Sütyen» barına soktuğunuzu farzedelim. Olacak şey değil ya, biri de gelip size bu sokakta böyle bir barın bulunmadığını söyliyecek olursa, burun kıvırıp, « Demek kapanmış» der geçersiniz.
 
Coğrafî malûmatınızı da bu şekilde genişlettikten sonra sıra kitabın kahramanlarına geliyor.
 
Kahraman anlaşılacağı gibi özel hafiye. Hikâye yüzde doksandokuz buçuk onun ağzından anlatılacak. Uzun bir süre boyundan boşundan bahsetmenize lüzum yok. En ince noktalardan biri hafiyenin kendi kendini tarif etmesi. Meselâ:
 
«Üzerinde (Özel) yazan kapının önüne geldiğim zaman, beni bir goril irisi karşılayıp tepemden baktı. Ayının boyu iki metre olmalı. Ben 1.90 olduğum halde kendimi ana mektebine başlamış bir çocuk gibi hissettim.» dedirdiniz mi kahramanımızın boyu bosu kendiliğinden ortaya çıkar. Şekli şemailine gelince. En iyisi bunu okuyucuya bırakmak. Zira bazı insanların sarışınlardan, bazılarının esmerlerden haz etmiyeceği bir gerçek olduğu için, bırakın okuyucu kendi hayâl kuvvetini işletip kahramanı istediği gibi düşünsün. Kendisi daima yakışıklı bir kişidir. Kahramanımızı daha iyi tarif etmeden ona bir isim bulmamız lâzım, isim kısa ve tesirli olacak. Hermann, Otto, Reginald, Malcalm, Archibald, Franz gibi isim takmayı düşünüyorsanız, peşinen size şunu söyliyeyim ki siz polis romanı yazamazsınız.

İsim, kısa, tesirli, şehvetli, şiddetli, sert olacak. Pete, Stan, Mac, Dean, Lee, Red, Billl, Toby, Sal, Nat, Jerry, Budy, Lenny, Johny, Conny gibi. Bunları beğenmedinizse, belki bunların arasından beğendiğiniz çıkar. Phil, Lou, Tige, Ron, Bob, Sam, Disk, Nick, Rick gibi.
 
Şimdi gelelim kısa isimli hafiyenin özelliklerine. Birincisi, kahramanın bir savaş kahramanı olması lâzım. Bunun yaş üzerinde büyük bir tesiri var. Hafiyeyi kat’iyen 38’in üzerine çıkarmayacaksınız. Hikâyeniz 1945-1955 arasında geçiyorsa, Phil, Lou, Tige, Ron, İkinci Dünya Savaşında Pasifik’te çarpışmış, rütbesi çavuşun üzerinde olmayan, (Zira çavuş Amerikalılar için sertliğin timsalidir) bir savaş kahramanıdır.
 
Kitabın içinde ara sıra onu geriye götürmeniz lâzım. «Pırıl pırıl bahar güneşinin altında dumanı tüten tabancam elimde, uçurumun dibinde yanan kamyondan burnuma dolan benzin ve yanık et kokuları bana Okinawa’daki o bahar gününü hatırlattı. »
 
Kitaptaki kadınların da isimleri önemli. Bunların da şehvetlice iç gıcıklayıcı olmaları lâzım. Anna — Bella, Beatrice, Margaret, Gail, Peggy, Doroty, Rosy, Candy, Mandy gibi.
 
Önemli noktalardan biri daha, ara sıra Red, Bill, yahut Lee’nin geçmişine temas etmeniz. Genel olarak bütün yiğitlerin yüreğinde nasıl bir aslan yatarsa, hafiyenin geçmişinde de bir kadın yatar. Dişi eğer karısı ise, Bob, Rod veya Rock’un en yakın savaş arkadaşı ile tası tarağı toplayıp kaçmış, sevgilisi ise hain bir Gangster kurşunu ile Pete, Stan yahut Lou’nun kolları arasında kan kendini boğmadan önce «seni seviyorum» deyip son nefesini vermiştir. İşte o günden sonra kalbi nasır bağlayan Dick, Nick yahut Rick kadın koynundan çıkmadığı halde artık sevemez. Bu olaydan da koca kitapta bir kere bahsedecek olursanız, romanınıza yürekler acısı bir hava katmış olursunuz.
 
«Evli misin Don?»
 
«Karım yok artık benim.»
 
«Oh özür dilerim sevgilim.»
 
Artık zevkinize kalmış bu konuşmanın sonunu getirmek.
 
İmdiii!!! Hafiyeye günde 24 saat en azından iki litre Whisky içireceksiniz efendim. Günde iki litre içki içen adama her ne kadar Tıb ilmi alkolik derse de Hafiyemiz alkolik olduğu için değil, erkek olduğu için içer. Elini her attığı yerden bir şişe içki çıkmalı. Arabasının torpido gözünden, banyodaki ecza dolabına, yazıhanesinin çekmecesinden yatağındaki yastığın altına kadar, Bob, Mike ya da Rod’a öyle bir içireceksiniz ki hesabı siz bile şaşıracaksınız.
 
Sigaraya gelince. Bunu söndürmeyi aklınızdan çıkarın. Sevişirken bile sigara ya elinde ya ağzında olacak. (Bu kadar içki ve tütün ve kadından sonra, sekiz kişiyi birden nasıl hastahanelik eder ben de bilmiyorum.)
 
Polislen, savcılıklan daima başı belâdadır Co’nun, Vick’in ya da Steve’in. Zira kanunun ancak kendisi tarafından tatbik edileceğine inandığından, Savcı da, Hâkim de, Jüri de, Cellât ta kendisidir… Tetiğe bir dokundu mu karşısındakinin kadın, erkek olduğuna bakmaz.
 
Önemli noktalardan biri daha:
 
Aman sakın, kadınla sevişmeden fıkaranın canına kıymayın. Erkeğin, hele erkeğin tadını almadan ruhunu teslim etmek, katillikten de büyük bir cezadır.
 
Kadın kahramanlar duvar reklâmlarında görülen hanımlar kadar iç açıcı. Ahlâk kaideleri hakkında en ufak bir fikirleri yok. Bernard Shaw’ı her hangi bir polis komiseri sanmaları, ya da Oscar Wilde’ın Chopin’in hayatını oynayan aktör olduğundan emin olmaları kültür seviyelerini gösteren en kesin bir örnektir. Kendileri için aşk divanda başlayıp yatakta bitecek. Olur olmaz yerlerde iç çamaşırlarını çıkarıp, Nat’ın, Sal’ın ya da Sol’un koynuna girecekler. Lüzumsuz konuşmalardan kaçınmalısınız. Hatta karıları fazla konuşturmasanız da olur. Sadece başlangıçta kahramana terbiyesizce davranacaklar, aradan yirmidört saat geçmeden de metresi olacaklardır. Bunların içinde tipinize uymayanları, sebepli veya sebepsiz yere istediğiniz zaman ya gırtlağını ustura ile kesip ya donunun lâstiği ile boğup, ya da iki kaşının ortasına bir kurşun sıkıp öldürebilirsiniz. Yalnız göbeğinin alt tarafına rastlıyan bölgenin tapu senedi hafiye tarafından alındığından bu bölgeyi nişangâh gibi kullanmak, Mice’in Mac’ın ya da Pat’ın hakkıdır.
 
Kadın kahramanların aksine erkeklerden, sadece biri yakışıklı olabilir. Bu, şımarık, zeki, gaddar, züppe, zengin bir kişidir. Akibeti gene sizin elinizde. İster öldürün ister yaşatın. Diğer erkek kahramanlara gelince bunlar mağara adamı ile orangutan arası kimseler olacaktır. Bunları kırışık yüzleri ustura izi ile dolu, şakacıktan adam öldüren, zekâ yaşları 8 – 11 arasında durmuş cemiyet kurbanları. Ellerine roman boyu sayısız fırsatlar geçtiği halde nedense akıl edip Phil’i, Lou’yu, Tge’ı öldürmezler. Ayrıca kitabın kalınlığına göre hafiyeye sık sık dayak yedireceksiniz. 150 sayfalık bir kitapta kahramanın en azından beş defa eşşek sudan gelinceye kadar dayak yemesi, iki üç defa da kafasına demir boru, tabanca kabzası, İngiliz anahtarı, kum torbası ile vurularak bayılması lâzımdır. Cinayet silâhını iyi seçmek zorundasınız. Kurban ya ustura kadar keskin «Staletto» tâbir edilen bir sustalı ile ya da 22-38 kalibre arası ister toplu ister otomatik bir tabanca ile öldürülebilmelidir. Kalibresi 45 lik, markası Colt ya da Luger olmayan her hangi bir tabanca markası olabilir. Baretti, Smith Wesson, Dellinger Brovvning, Mauser, Karadağ, Parabellum, Stayer, Husquarne, Kırıkkale gibi.

Alay kısmına gelince.
 
«Kadının beyaz baldırlarını gördüğüm zaman damarlarımdaki al yuvarlacıklar kıçlarına neft yağı sürülmüş gibi harekete geçtiler.»
 
«Bikini şeklindeki iç donu öyle ufaktı ki insanın hayâl kudretini baltalıyordu adetâ.»
 
«Açık elbisesinin göğüsünden tabiat ananın cömertliklerini seyrettim bol bol.»
 
«Dişi kaplan hayat ormanından daima erkek kaplan avındadır.»
 
«Onu kara dul’a benzetebiliriz Hani çiftleştikten sonra erkeğini yiyen örümcek cinsi…» Bu gibi lâflar işte. Ayrıca kitabın başlaması da önemli. Dick’i, Nick’i ya da Rick’i hiç tanımadığı bir otel odasında anadan doğma bir kadının yanında uyandırabileceğiniz gibi, bir sokak arasında ağzı burnu kan içindeki cesedin yanında da ayıltabilirsiniz. Yahut bu da tesirli bir giriş olabilir.
 
«Her şey bir kadınla başladı… Çıplak bir kadın. . Üzerinde kumaş olarak baş parmağında bir sargı bezinden başka bir şey olmayan bir kadın.»
 
Yahut Rod, Ted, Tod kâtibesinin izinli olduğu bir saatte şapkası başında, ayakları masanın üzerinde, bardak almaya üşendiği için elindeki şişeden Whisky’sini içerken kapıdan içeri kızıl saçlı bir dünya güzeli girerek «Mister Rod?» diye tatlı bir şekilde sorabilir.
 
Yahut romana tersinden başlayın. Evvelâ bir kaatil yaratın kendinize. Sonra kaatili roman boyunca rafa koyun. Ara şıra şöyle bir görünsün ortalıkta. Sonunda hiç olmazsa kaatili akıl hastası yapıp işin içinden gene çıkarsınız.
 
İşte benden söylemesi. Bu da aklıma bir hikâye getirdi.
 
Bir üniversitede ünlü yazar talebelerine sorar: «İçinizde yazar olmak isteyen kim var?» Bütün sınıf elini kaldırınca gülümser yazar. «Öyleyse burada işiniz ne? Eve gidip hemen yazmaya başlasanıza.»
 
Kaynak: cinairoman.com (04 Mayıs 2012)
 

Yaşam ve Yazgı

Vasili Grossman'ın "Yaşam ve Yazgı"sı, çok sayıda derenin bir nehir oluşturması gibi, çok sayıda hikâyenin birlikteliği ve ardışıklığıyla bir nehir roman oluşturuyor. Ve bu nehirde, kanlı 20. yüzyılın destanı akıyor.

Adını hatırlayamıyorum; bir yazara sormuşlar: Ölürken en çok neye üzülürsün diye. O da: "Geride okuyamadığım daha bir yığın kitabın kaldığına" demiş.
"Yaşam ve Yazgı",  geride okunacak olanlar hanesinde bırakmadığım kitaplardan oldu. Elbette daha çok kitap var! Her zaman olacak da.
İyi ki okumuşum. Bunu sağlayan Can Yayınları'na ve emeği geçenlere teşekkür ediyorum.
Yaşam ve Yazgı, Sovyet yazarı Vasili Grossman'ın eseri. 1200 sayfalık kitap ülkemizde ilk defa bu yıl (2012) Can Yayınları tarafından üç cilt olarak yayınlandı.
Grosman kitabında, Sovyetler Birliği'nde 1930 yıllarındaki büyük kolektifleştirme ve 1937-38 yargılamalarıyla birlikte esas olarak Stalingrad savunmasını anlatıyor.
Stalingrad bir destandır.
Stalingrad bir ağıttır!
Stalingrad, II. Dünya Savaşı'nın dönüm noktasıdır. 1943 yılının ilk aylarında, Stalingrad'da Kızılordu tarafından Hitler faşizminin beli kırılmıştır.
İkinci Savaş'ın en ağır yükünü Sovyetler Birliği çekti.
Savaş, insan eliyle yaratılan bir insanlık faciasıdır; Stalingrad ise bu faciaların en dehşetlisidir.
 
Grossman'ın ağıtı

Grossman'nın kitabını ta içimden hissederek okurken;

Stalingrad'ın kenarında Volga, kan renginde…

Kulaklarımda "Volga Boatmen" şarkısı…

Gözümün önünde İlya Repin'in "Volgalı Burlaglar" (tekneyi kıyıya çeken bir tür hamallar) tablosu…

Ve zihnimin bir tarafını rahatsız eden çok sayıda çirkefliklerden biri;  Hitler'in "Kavgam" kitabının bir zamanlar alıcısı bol ülkem…

Acı duyuyorum!

Grossman'ın "Yaşam ve Yazgı" kitabı bir ağıttır.

Nazilerin katlettiği insanların, soykırıma uğratılan Yahudilerin, Stalin'in kurbanlarının bir ağıtı. Ve özellikle Grossman'ın Naziler tarafından Kiev'de katledilen annesinin romandaki kurgulanmış mektubu, bir anne yüreğinde ifadesini bulan insanlığın alçakgönüllü, onurlu, vakur çığlığıdır. Bu mektup, soykırımın bir ağıtıdır! "Yaşam ve Yazgı" romanını annesine ithaf ederek onu yâd eden Grossman, annesinin ölümünden duyduğu acıyı biraz olsun hafifletmeye çalışır. Ya da daha doğrusu, insanlığa karşı duyduğu sorumluluğu annesine karşı sorumluluğunda somutlayarak ifade eder.

Nazi toplama kampları, kamplardaki gaz odaları, öldürülen insanların altın dişlerinin sökülmesi, fırınlar…

Stalingrad savunması, keskin nişancılar, Kızılordu askerleri, Hitler ordularının kuşatılması; insan eliyle yaratılan vahşette yine insanların paramparça oluşu…

Stalin'in Kulaklara karşı 1930'larda başlatmış olduğu büyük kolektifleştirme sürecindeki vahşet, 1937-38 yargılamaları ve Stalin totalitarizmi altında insanın kişiliksizleştirilmesi…

İnandıkları ve uğruna mücadele ettikleri bir toplumsal sistemin, ideallerle/umutlarla çelişmesiyle birlikte entelijansiya çevresinde (Örneğin, Mayakovski) baş gösteren intiharlar…

1937-38 yargılamalarında on binlerce insanın işkenceli sorgulardan geçirilmesi, itiraflara zorlanması, biat ettirilmesi, kamplara sürülmesi, kurşuna dizilmeleri…

Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) Merkez Komite üyelerinin büyük bir bölümününBuharin, Kamenev, Zinoviyev, Rikov gibi önde gelenlerinin kuruşuna dizilişi…

Stalin Sovyetlerindeki korku imparatorluğunun Orwell'in "1984" romanındaki izdüşümü…

"Yaşam ve Yazgı" kitabı, Tolstoy'un "Savaş ve Barış'ı ile karşılaştırılmayı hak edecek düzeyde.

Tolstoy'un romanı Napolyon ordularının Moskova'yı işgalini ve sonrasında Çarlık ordularının General Kutuzov önderliğinde Napolyon'u Rusya'dan atmasını Rostova ailesi bağlamında ele alırken; Grosman "Yaşam ve Yazgı" romanında, yukarıdaki konuları Şapoşnikov ailesi çevresinde anlatır.

Ancak Tolstoy'un "Savaş ve Barış" romanı klasik bir kurgu izlerken, Grosman'da olayların örgüselliği biraz daha zayıf kalmakta.

İkincisi, Tolstoy'un eseri, daha bir edebi yapıya sahip. Grosman, aynı zamanda bir gazeteci olduğu için, romanında da gazeteciliğin üslubu görülmekte.

Tüm bunlar, Grosmanı'nın romanının değerini düşürmüyor. Tersine, Grosman iyi bir savaş muhabiri olarak hem güçlü gözlemlere sahip hem de insanın ve toplumun yaşamındaki 'zorunluluk' ve 'rastlantısal' ilişkileri bilen birisi. Kitabında "…. Onun yazgısıydı" diye anlattığı olayların koşullarını zekice belirlemesi, ondaki bilinç/duygu derinliğine işarettir.

Romanda çok sayıda kişi var. Bunların neredeyse yarıdan fazlası, gerçek kişiler. Örneğin romanda Stalingrad'da Kızılordu keskin nişancılarının anlatıldığı kısa bir bölüm var. Bunu konu alan bir filmin olduğunu biliyordum. Kitabın o bölümünü okuduktan sonra, "Kapıdaki Düşman" adlı söz konusu filmi izledim. http://www.sinemalar.com/film/1023/kapidaki-dusman

Filmde Kızılordu askeri, keskin nişancı Vassili Zaitsev konu ediliyor. Grosman'ın kitabında da bu Zaitsev'den söz edilmekte.

Yaşam ve Yazgı – II

Grossman'ın romanı, çok sayıda derenin bir nehir oluşturması gibi, çok sayıda hikâyenin birlikteliği (tipik Çehov hikayeleri gibi) ve ardışıklığıyla bir nehir roman oluşturuyor. Ve bu nehirde, kanlı 20. yüzyılın destanı akıyor.

20. yüzyıl alçaklığın, kanın, cinayetlerin, büyük savaşların tarihidir. Birinci Dünya Savaşı'nda 20 milyon, İkinci Dünya Savaşında 50 milyon insan öldü. Bu 50 milyon insanın 25 milyonu yalnızca Sovyetler Birliği'nde öldü. Rakamları telaffuz etmek, yuvarlamak ne kadar kolay değil mi?

Düşünün en yakınınızın ölümünü; 50 milyonda bir eden aritmetik bir değere mi sahiptir yoksa esas olanın nicelik değil, kaybettiğiniz yakınınızın (oğlunuz, babanız, eşiniz, ananız vb) niteliksel değeri midir?

Türkiye'de yaşadı bu yüzyılı ve çizmeleriyle, yüzyılın kanlı topraklarında çok dolaştı!

21. yüzyıla girdiğimiz şu yıllarda, 20. yüzyıla göre hemen her alanda köklü değişimler yaşanıyor.

Sürekli ve kısa aralıklarla yaşanan büyük değişiklikler karşısında, insanların dünya görüşleri, yaşam tarzları da değişiyor. Her şeyden önce 20. yüzyılın paradigmaları yıkıldı, insanlık ondan koptu ve insanlık, çoktan yeni paradigmalar oluşturuyor.

Sanayi toplumu nasıl aşıldıysa, ona ait siyaset, kültür ve sosyal ilişki biçimleri de geride bırakıldı. Yeni dünyalar inşa ediliyor. Dünden 'nesnel kopuş' neredeyse tamamlandı ve bu doğaldır da. Ancak dünün bilgisinden kopmak, dünden bugüne gelişin yollarını (ya da bugünü düne bağlayan yolları) yitirmek demektir ki, bu durum, kendi içinde büyük 'insani' zafiyetler taşır.

Dünün paradigmalarından kopuş, dünün bilgisinden kopmayı asla zorunlu kılmaz. Eğer böyle olsaydı, sosyal bilimler ve özel olarak da tarih bilimi (eğer tarih bir bilimse) olmazdı. Ne yazık ki, bilgi sürecinden kopuşun sığlıklarını akademik olarak yaşamaya devam ediyoruz. Yeni kuşağı donanımsız görme, hiçe sayma ve suçlama olarak görülmesin, ama yeni kuşağın genel olarak zihin dünyasında, dünün ne olduğuna dair ciddi sayılabilecek, işe yarayacak pek fazla bir fikrin olmadığını sanıyorum.

Yeni kuşağın az bir kesimini saymazsak, geri kalan kesiminde düne dair ne biliniyorsa, mesaj tiratları düzeyinde facebook tekerlemelerinden öteye gitmiyor.  Bu durum, toplumsal tecrübelerin aktarımlarını büyük kesintilere uğratmakta ve dün, yeni kuşaklar için fi tarihine dönüşmekte.

20. yüzyılın yoğun çatışmacı ve kanlı vahşetini bilmeden, bugünün çatışmacı zihniyetleriyle nasıl mücadele edeceğiz?

Hitler faşizmini bilmeden insan hakları ve kimlikler üzerine ne ölçüde doğru ve hatta gerçekçi kelamlar edilebilir ki?

Faşist ve diktatör liderlerin yaşadığı siyasal ve toplumsal koşulları bilmeden, liderin tarihteki rolü üzerine ne konuşulabilir ki?

Tek adam, lidere tapma gibi faşizan ruh halleri hangi toplumsal koşullarda ürüyor; bunu bilmeden Türkiye'nin yakın tarihi nasıl değerlendirilebilir ki?

Stalin totalitarizmini bilmeden sosyalizmden, Marksizm'den ne kadar bahsedilebilir ki?

Sovyetler Birliği'ndeki yaşanmışlıklar sosyalizmden, Marksizm-Leninizm'in teorisinden ayrı tutulabilir mi?

Hayattan çıkan bu soruların cevapları yine hayatın içindedir.

Ve hayat, teori kitaplarına sığmayacak kadar zengindir!

"Yaşam ve Yazgı" gibi romanlar okunmadan bu tarihi süreçler yeterince objektif olarak değerlendirilemez.

"Yaşam ve Yazgı" gibi romanlar dünü bugüne bağlayan köprülerdir. Köprüler, kitaplar dünyasının içindedirler. Keşfi, bizlere kalmaktadır.

Kitabın 2. cildinin 223-227. sayfaları arasında dünyada Yahudi karşıtlığı üzerine inşa edilen görüşlere manifesto niteliğinde bir karşı çıkış var. Antisemitizm üzerine sarf edilen bütün palavraların altında nelerin yatabileceğini uzun uzadıya sıralayan bu bölümden bazı alıntılar yapacağım. Bugün ülkemizde de daha çok dinci çevrelerce dile getirilen antisemitik saçmalıkların Grossman'ın tespitlerine ne kadar uyduğunu göreceğiz.

Şöyle diyor Grossman:

"Antisemitizm, insan yeteneksizliğinin ölçüsüdür. Devletler kendi başarısızlıklarının açıklanmasını dünya Yahudiliğinin entrikalarında ararlar."

"Antisemitizm, uğradığı felaketlerin ve çektiği acıların nedenlerini anlama yeteneğinden yoksun halk kitlerinin bilinçsizliğinin ifadesidir. Cahil insanlar, uğradıkları felaketlerini nedenlerini devlet ve toplum düzeninde değil, Yahudilerde görürler."

"Antisemitizm, dünya gericilerinin özgürlük güçleriyle kendileri açısından öldürücü bir savaşa girdikleri dönemlerde gericiler için devlet ve parti düşüncesi halene alır; yirminci yüzyılda, faşizm döneminde de böyle olmuştur."

Yukarıdaki alıntılar sanki Siyonizm üzerine yazılmış onca komplocu kitaplardan yapılmış gibi, hiç fark etmiyor!

"Yaşam ve Yazgı" romanını 'şiddetle' öneriyorum.

Hüseyin Şengül – bianet.org (04 Mayıs 2012)

ODTÜ Genç Yazarlar Topluluğu ve Muhalif Sahne

ODTÜ Genç Yazarlar Topluluğu, Muhalif Sahne ile dayanışarak geçtiğimiz yıl Nazım Hikmet'i ölümünün 48. yıldönümünde anmak üzere sahneye koyduğu 'Güzel Yüzlü Şair' oyunu ile başlattığı tiyatro atölyesi üretimlerine bu yıl da bir İtalyan Halk Tiyatrosu (Commedia dell'Arte) örneği ile devam ediyor.
 
İtalyan oyun yazarı, yönetmen ve oyuncu Dario Fo ile eşi Franca Rame'in yazdığı 'Japon Kuklası' eserini atölye kapsamında yürüttüğü dramaturji çalışması ile günümüze uyarlayan GYT, tek perdelik bu oyuna kendi ürettiği bir ön oyun ekledi: "Franca'ya Gelen Mektup".
 
Dario ile Franca, evlerinde bir turne oyunu üzerinde çalışmaktadır. Eve gelen bir mektup, oğulları Jacopo, dostları Julio ve komşuları ile ilişkilerini içinden çıkılmaz bir hale sokar. Süregiden kargaşanın içinde ikili turne oyununu yazmak için aradığı ilhamı sonunda bulacaktır. Acaba bu esrarengiz ilham kaynağı nedir?
 
Milano'nun Cesano Boscone bölgesinde bir fabrikada tuhaf şeyler olmaktadır. İşçilere birtakım güç hapları yutturulmakta, vardiya sayıları alışılmışın dışında tutulmakta, iş güvenliği konusunda ciddi eksikler baş göstermektedir. Birbiri ardına yaşanan kazalar, akıl hastanesine yollanan, işinden atılan işçiler, güvencesiz çalışma koşullarının ortasındaki yaşam savaşı zamanla matrak bir hal alır. Öyle bir an gelir ve öyle garip bir şey olur ki, fabrikanın müdürünün bu olaydan sonra başına gelecekleri tahmin edebilmesi gerçekten olanaksızdır!
 
Korku, endişe, kuşku, gerilim, mizah, kendinizi alamayacağınız bir orta oyunu, bir "commedia" keyfi…
 
İyi Seyirler !
 
Notlar:
 
- Biletler standlardan ve duyurulacak olan ilgili telefon numaralarından temin edilebilir. Standlar 9 Mayıs öncesinde Kütüphane önüne, ardından Bahar Şenlikleri Topluluklar Alanı'na açılacaktır. 
 
- Bilet gelirinin 75%'i Van'daki depremzede çocuklara bağışlanacaktır.
 
edebiyathaber.net (04 Mayıs 2012)
 

Türk Film Araştırmalarında Yeni Yönelimler Konferansı: Sinema ve Bellek

Türkiye’nin en uzun soluklu film konferansı olma özelliği taşıyan, Türk Film Araştırmalarında Yeni Yönelimler 13. yılında yoluna devam ediyor.
Türk film akademisyenlerini, sinemacılarını ve sinemaseverlerini tek platformda bir araya getirerek üretken bir ortam yaratmayı amaçlayan Türk Film Araştırmalarında Yeni Yönelimler Konferansı bu yıl Ömer Lütfü Akad ve Yusuf Kurçenli anısına “Hafıza ve Bellek” temasıyla düzenlenecek.
 
Konferans bu sene feminist film kuramı ve psikanaliz alanındaki önemli çalışmaları ile tanınan İngiliz akademisyen Prof. Laura Mulvey’i ana konuşmacı olarak ağırlayacak. Mulvey, 3 Mayıs Perşembe günü saat 17:00’da "Hitchcock's Blondes, Feminism and Psychoanalytic Film Theory" başlıklı bir sunum yapacak. Diğer konuşmacılar arasında ise Prof. Dr. Nabi Avcı ve Prof. Dr. Kemal Sayar bulunuyor
 
Konferansta ayrıca Sinema ve Psikanaliz başlıklı paneller yer alacak. Konferansta ele alınacak diğer konular ve panel başlıkları ise şöyle: Tarihi Yazılmayalar: Sinemamızın Gözardı Ettikleri, Eleştirinin ve Seyircinin Belleği, Geçmişle Hesaplaşmalar, Yeniden Yeşilçam: Dizisi Yapılan Filmler, Sinema/Şehir/Bellek, Baba/Bellek/İsyan, Sinemamızdaki Toplumsal Arketipler, Bellek: Geçmişteki Evimiz…
 
Konferans ücretsiz ve herkese açık düzenleniyor.
 
Daha fazla bilgi için web sitesini (http://sites.khas.edu.tr/tfa/) ziyaret edebilirsiniz.
 
edebiyathaber.net (04 Mayıs 2012)

 

Müge İplikçi’yle Edebiyat Atölyesi

YAZI YAZ  (21 Haziran- 23 Haziran 2012) 

(Zamanlardan bir zaman: Gümüşlük’teki yazı yaz)

Son başvuru tarihi: 01 Haziran 2012

Süremiz az. Üç günlük yoğun bir buluşma. Bu interaktif buluşmalarda bakış açısı seçme, olay örgüsü ve karakterler yaratma, monologlar ve diyaloglar üretme gibi konular ele alınacak. Fonda ise Gümüşlük, deniz ve katılımcıların zihnindeki herhangi bir yaz zamanı olacak!
 
1. gün: (Bir yaz öyküsü )Öykü Anlatma: Çocuklukta, gençlikte yaşanan yaz günlerine yönelik bir buluşma. Odaklanılacak temel hususlar: Olay Örgüsü-Bakış Açısı-Karakter-Yer ve Zaman
Sabah bu kavramlar üzerinde durulacak ve akşamki buluşmaya kadar ilk taslaklar çıkarılmış olacak.
 
2.Gün: Yeniden İşlemden Geçirme
Bir Masal ve üretilmiş başka bir masal. Mitolojik kurgulardan yararlanarak elimizdeki öyküyü yeniden kurgulayacağız.
Sabah mitolojik örnekler, kahramanın mitolojik yolculuğu.
Akşam bu kurguların eldeki öyküye yansıması.
 
3. Gün: Öykülerin okunması. Gözden geçirilmesi. Yeniden yazılması.
 
Bu atölye çalışmasında takip edilecek öyküler:
Katherina Mansfield: Merhum Albay’ın Kızları
Angela Carter: Kurtadam
Virginia Woolf: Yeni Elbise
Orhan Kemal: Çikolata
 
Çalışma programı
21 Haziran Perşembe:
Sabah 10.00-15.00
Akşamüstü: 18.00-21.00
22 Haziran Cuma
Sabah: 10.00-14.00
Akşam: 18.00-21.00
23 Haziran Cumartesi
Sabah: 10.00-13.00
Toplam.18 saat
 
*Atölye Çalışması Ücreti: 200 TL., Öğrenci:150 TL.
*Son başvuru tarihi: 01 Haziran 2012
*Atölye Çalışmasından elde edilecek gelir Gümüşlük Akademisi Vakfı’na bağış olarak aktarılacaktır.
 
*Konaklama: Konaklama için Gümüşlük Akademisi’ni tercih edenlere mevcut fiyat üzerinden %10 (öğrencilere %20) indirim yapılacaktır. Konaklama fiyatına kahvaltı dahildir.
 
Gümüşlük Akademisi Vakfı’nda konaklama ücreti:
İki ve üç kişilik odalarda kişi başı 45 TL, tek kişi 60 TL (KDV dahil değildir.)
Çadırda konaklama 25 TL. (Çadırda konaklamak isteyenlerin, çadır, mat ve uyku tulumlarını kendileri getirmeleri gerekmektedir.)
*Atölye çalışması 15 kişiyle sınırlıdır. Yerinizi ayırtmakta geç kalmayın!
 
Rezervasyon için: gumuslukakademisi@gmail.com
 
edebiyathaber.net (04 Mayıs 2012)

“Edebiyatımızda Mektup” Öğrenci Sempozyumu

Yeditepe Üniversitesi
Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü
Edebiyatta Buluşma III “Edebiyatımızda Mektup”
Öğrenci Sempozyumu
7-8 Mayıs 2012
 
PROGRAM
 
7 MAYIS 2012
09:30-10:00 AÇILIŞ KONUŞMASI
 
Prof. Dr. AHMET İNCE (Yeditepe Ünv. Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanı)
Doç. Dr. ALİ BUDAK (Yeditepe Ünv. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Başkanı)
 
10:00-11:00 1. OTURUM: TÜR ÜZERİNE
Oturum Yöneticisi: Bahar Gökpınar
 
METİN SARI (Yeditepe Ünv./Karşılaştırmalı Edebiyat-Y. Lisans)
“Bir Bildirişim Aracı Olarak Mektubun Ortaya Çıkışı, Tarihsel Gelişimi”
 
SEMRA SİVRİ (Yeditepe Ünv./Türk Dili ve Edebiyatı-Lisans)
“Edebiyat Okura Gönderilmiş Bir Mektup Mudur?”
 
MELİKE AYSU AKCAN ve ERCAN AKYOL (Bilkent Ünv./Türk Edebiyatı-Y. Lisans)
“Mektup Nedir: Mektup Türünün Sorunsallaştırılması”
 
VAHİDE BİLGİ ERDİN (Kocaeli Ünv./Türk Dili ve Edebiyatı-Y. Lisans)
“Edebiyat Geleneğinin El Emeği Göz Nuru: Mektup”
 
11:00-11:15 Soru-Cevap
11:15-11:30 Ara (çay-kahve ikramı)
 
11:30-12:15 2. OTURUM: TÜRÜN DEĞİŞİMİ
Oturum Yöneticisi: Ece Erdoğuş Levi
 
SÜMEYYE ANIL (Aanadolu Ünv./Pedagojik Formasyon-Lisans)
“Mektup Evrenine Kısa Bir Yolculuk ve Sanallaşan Dünyaya Direnen mektup”
 
PELİN AYTEMİZ (Bilkent Ünv./Görsel ve Kültürel Çalışmalar-Doktora)
“Yadigar-ı Uhuvvet: Mektupla Yollanan İthaflı Fotoğraflar Üzerine”
 
ELİF SERRA ŞAMLIOĞLU (Ege Ünv./Türk Halkbilimi-Y. Lisans)
“Mektubun Yazılı Kültürden Elektronik Kültüre Taşınmasına Bir Örnek: Özay Gönlüm ve Mektup”
 
12:15-12:30 Soru-Cevap
12:30-13:45 Yemek Arası (Yemek Salonu-Sosyal Tesisler)
 
13:45-14:30 3. OTURUM: İLK ÖRNEKLER
Oturum Yöneticisi: Murat Yiğit
 
EMİNE TEMEL (Marmara Ünv./Türk Dili-Y. Lisans)
“Eski Uygur Türkçesi Dönemine Ait İki Mektup Örneği”
 
SEMA CİRİT (Fırat Ünv./Türk Dili ve Edebiyatı-Lisans)
“Âşıkların Dilinden Telli Mektuplar”
 
BURCU EDİS (Atatürk Ünv./Fransızca Öğretmenliği-Lisans)
“Türk Edebiyatında Batılı Anlamda Mektup Türünün İlk Örnekleri”
 
14:30-14:45 Soru-Cevap
14:45-15:00 Ara (çay-kahve ikramı)
 
15:00-15:30 4. OTURUM: ESKİ EDEBİYAT
Oturum Yöneticisi: Metin Sarı
 
SERAP KAYIKÇI (Yeditepe Ünv./Türk Dili ve Edebiyatı-Lisans)
“Fuzuli’nin Şikâyetnâme’sinde Mektuplu Serzeniş”
 
BÜŞRA DİNÇ (Yeditepe Ünv./Türk Dili ve Edebiyatı-Lisans)
“Mevlana’dan Oğlu Alâeddin Çelebi’ye Mektuplar”
 
15:30-15:45 Soru-Cevap
15:45-16:00 Ara (çay-kahve ikramı)
 
16:00-17:00 5. OTURUM: MEKTUP ROMAN (BİÇİM TARTIŞMALARI)
Oturum Yöneticisi: Melike Saba Akım
 
CEMİLE KAYGISIZ (Dokuz Eylül Ünv./Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği-Lisans)
“Madalyonun Öbür Yüzü: Homongolos’un Mektupları”
 
ÖZLEM SÖNMEZ YAZICI (Yeditepe Ünv./Karşılaştırmalı Edebiyat-Y. Lisans)
“Adaleti Arayan Mektup: Şairin Romanı”
 
ESRA AKPINAR (İstanbul Ünv./Türk Dili ve Edebiyatı-Lisans)
“Leyla Erbil’in Mektup Aşkları Romanında Aşkın Ayna Kuramına Göre İncelenmesi”
 
SEMİHA ŞENTÜRK (Boğaziçi Ünv./Türkçe Dersleri Koordinatörlüğü)
“Deneysel Bir Mektup-Roman: Mektup Aşkları”
 
17:00-17:15 Soru-Cevap
 
8 MAYIS 2012
 
09:30-10:30 1. OTURUM: ŞİİR-POETİKA
Oturum Yöneticisi: Özlem Sönmez Yazıcı
 
ANIL AKBULUT (Marmara Ünv./ Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği-Lisans)
“Türk Şiiri'nin Sivil Şairi Ve Uçbeyi Arasındaki Mektuplar: Ece Ayhan-İlhan Berk Mektupları”
 
ÖZTEKİN DÜZGÜN (Kocaeli Ünv./Türk Dili ve Edebiyatı-Lisans)
“Nazım Hikmet’in Bursa Cezaevi’nden Vâ-Nû’lara Gönderdiği Mektuplarda Dönemin Edebiyat Hayatına Dair Söylemleri ve Yorumlar”
 
AHMET SAYGILI (Yeditepe Ünv./Türk Dili ve Edebiyatı-Lisans)
“Cahit Sıtkı Tarancı’nın Mektuplarında Gizlenen Poetika” 
 
MURAT YİĞİT (Yeditepe Ünv./Türk Dili ve Edebiyatı-Lisans)
“Zindandan Mehmet’e Mektup: Necip Fazıl’ın Poetikası”
 
10:30-10:45 Soru-Cevap
10:45-11:00 Ara (çay-kahve ikramı)
 
11:00-11:45 2. OTURUM: ŞİİR-POETİKA-OTOBİYOGRAFİ
Oturum Yöneticisi: Naci Akıncı
 
ATANUR MEMİŞ (İstanbul Ünv./Yeni Türk Edebiyatı-Doktora)
“Şiire Dönüşen Aşk Mektuba Dönüşen Şiir”
 
VERONİKA ZAGVOZDKİNA (Tallinn Ünv./Orta Doğu Çalışmaları)
“Aşk Mektubu Ne Anlatır”
 
BEYZA KOLUNSAĞ (Yeditepe Ünv./Türk Dili ve Edebiyatı-Lisans)
 “Baba ve Eş: Mektuplarında Behçet Necatigil”
 
11:45-12:00 Soru Cevap
12:00-13:15 Yemek Arası (Yemek Salonu-Sosyal Tesisler)
 
13:15-14:15 3. OTURUM: EDEBİYATÇILAR VE ÖZEL YAŞAM
Oturum Yöneticisi: Semra Sivri
 
DAMLA AĞÜZÜM (Beykent Ünv./Türk Dili ve Edebiyatı-Lisans)
“Gazub Bir Şaire Venedik’ten Havadis”
 
HÜSEYİN KIYAK (Marmara Ünv./Yeni Türk Edebiyatı-Y. Lisans)
“Mûsikîşinaslar ve Edebiyatçılar Arasındaki  Mektuplar”
 
SİNAN YENİAY (Konya Ünv./Türkçe Eğitimi-Lisans)
“Ziya Gökalp’in Limni ve Malta Mektuplarında Özlem”
 
ECE ERDOĞUŞ LEVİ (Yeditepe Ünv./Karşılaştırmalı Edebiyat-Y. Lisans)
“Ahmet Hamdi’nin İnsanlık Halleri”
 
14:15-14:30 Soru-Cevap
14:30-14:45 Ara (çay-kahve ikramı)
 
14:45-15:45 4. OTURUM: TOPLUMAL CİNSİYET-KADIN OTOBİYOGRAFİLERİ
Oturum Yöneticisi: Bahar Gökpınar
 
SERBAR SEVGİ ARPA (Nevşehir Ünv./Yeni Türk Edebiyatı-Y. Lisans)
“Kadınlar-Erkekler ve Mektup Aşkları”
 
HÜLYA BULUT (Mimar Sinan Ünv./ Sosyoloji-Doktora)
“Gururun ve Zayıflığın Mektubu: Handan”
 
MERİÇ KURTULUŞ (Bilkent Ünv./Türk Edebiyatı-Doktora)
“Sevim Burak’ın Mektuplarında Kadınlık ve Kadın Yazarlığı: Deneyimin Kurmacaya Dönüşümü”
 
KABİL DEMİRKAN (Boğaziçi Ünv./Türk Dili ve Edebiyatı-Doktora)
“Her Şeyin Sonu’ndan Başlamak: Tezer Özlü’nün Mektuplarından Kalanlar”
 
15:45-16:00 Soru-Cevap
 
16:00-16:30 DEĞERLENDİRME ve KAPANIŞ

edebiyathaber.net (04 Mayıs 2012)

En çok kazanan yazarlar

FORBES listesine göre Türkiye'nin en çok kazanan yazarları Ayşe Kulin, Elif Şafak ve İskender Pala oldu.

Türkiye'nin 2011 satış verilerinden oluşturduğu ''En Çok Kazanan Yazarlar'' listesi, derginin Mayıs sayısında açıklandı.
 
Listenin zirvesinde yer alan Ayşe Kulin, 2011'de çıkan ''Hayat Dürbünümde 40 Sene'' ve ''Hüzün Dürbünümde 40 Sene'' kitaplarında kendi anılarından yola çıkarak, 1941–1983 dönemini romanlaştırdı. Kulin'in 2011'de toplamda 265 bin adet basılan bu iki kitabını, son romanı ''Gizli Anların Yolcusu'' izledi.
 
Böylece 2011'e, ilk baskıları 100'er bin yapılan üç roman sığdıran Kulin, 8 milyon 173 bin 300 lira ciro ve 1 milyon 634 bin 660 liralık telif geliriyle yılı, ''en çok kazanan yazar'' olarak tamamladı.

Listenin ikinci sırasında yer alan Elif Şafak'ın son kitabı ''İskender'', 2011'de 250 bin adet basıldı. Toplam baskı adedi 369 bini yakalayan romanı ile Şafak, 8 milyon 51 bin 500 lira ciro ve 1 milyon 610 bin 300 lira telif geliriyle ikinci sırada yer aldı.

İskender Pala, 536 bin adet baskı, 6 milyon 599 bin 900 lira ciro ve 1 milyon 319 bin 980 lira telif geliriyle listeye üçüncü sıradan girdi.

Listede dördüncü sırada 4 milyon 748 bin ciro ve 949 bin 600 lira telif geliriyle Zülfü Livaneli,

Beşinci sırada 8 milyon 515 bin lira ciro ve 851 bin 500 lira telif geliriyle Sinan Yağmur yer aldı.

Listede,

6. sırada Ahmet Ümit,

7. sırada Canan Tan,

8. sırada Yılmaz Özdil,

9. sırada Serdar Özkan,

10. sırada Demet Altınyeleklioğlu,

11. sırada Orhan Pamuk,

12. sırada Ahmet Turgut,

13. sırada Mümin Sekman,

14. sırada Mustafa Armağan,

15. sırada İlber Ortaylı,

16. sırada Turgut Özakman,

17. sırada İnci Aral,

18. sırada Yavuz Bahadıroğlu,

19. sırada Reha Çamuroğlu ve

20. sırada Kahraman Tazeoğlu bulunuyor.

''En Çok Kazanan Yazarlar'' listesinde yer alan 20 yazarın toplam telif geliri, listenin ilk kez yayınlandığı 2008'e göre yüzde 183 artarak, 11 milyon lira oldu. En çok kazanan 20 yazar, 2011'i 68,7 milyon lira ciroyla kapattı. Ayrıca 2011 boyunca en çok satan 20 kitabın tamamı 100 bin sınırını aştı.

Kaynak: ntvmsnbc.com (03 Mayıs 2012)

 

canan - 05/05/2012 - 21:49

En önemli yazarlarımızdan Murathan Mungan bu listede niye yok acaba ??

Andrei Tarkovsky’nin Yaşamı ve Sanatı Üzerine Bir Söyleşi

Ayna’da bize özyaşam öykünüzü sundunuz. Ne tür bir ayna kullandınız? Bu, kalabalık bir caddede dolaştırılan, Stendhal’ın aynasına benzer bir ayna mıdır? Ya da içinde kendinizi bulduğunuz, kendinize dair daha önce bilmediğiniz şeyler öğrendiğiniz bir ayna mıdır? Bir diğer ifadeyle, bu gerçekçi bir çalışma mı veya öznel bir yaratım mıdır? Ya da, belki de sizin filminiz kırık bir aynanın parçalarını bir araya getirme ve onları bir bütün halinde sinematik bir suret (imge) içinde verme çabasıdır?

Sinema genel olarak parçaları bir araya getirerek bir bütün oluşturma imkânını verir. Bir film tıpkı bir mozaik gibi farklı sahnelerden, farklı renk ve dokulardan oluşur. Her parça kendi başına bir önemi haiz olmayabilir. Ama bunlar bütünlük içinde mutlak surette gerekli öğelerdir ve yalnızca bu bütünlük içinde var olurlar. Göz için filmin sonuna hizmet etmeyecek hiçbir bölüm yoktur ve olamaz. Sinema bu bakımdan önemlidir. Her parça bütünün ortak anlamından nasibini alır. Bir bölüm tek başına bağımsız bir sembol olarak çalışmaz, ancak özgün bir dünyanın bir parçası olarak var olur. Bu nedenle Ayna, benim sinemayı tanımlama biçimime en yakın filmdir.

Ayna’nın ne tür bir ayna olduğunu soruyorsunuz. Her şeyden evvel bu film benim kendi hayat serüvenime dairdir. Keşfedilmiş yeni bir olay/epizot içermez. Bütün sekanslar aile tarihimizin parçalarıdır. Kurgulanmış tek sahne perdede kendisini görmediğimiz yazarın, anlatıcının hastalığıdır. Ve bu ilginç epizot yazarın spritüel krizlerini, ruh hallerini aktarabilmek için oldukça gerekliydi.

Film anılardan oluşur. Muhtemelen ölmek üzere olan bir adam ölmeden önce hayatının en önemli anlarını hatırlamak ister. Filmi ortaya çıkaran bu hatırlamalardır. Bu hatırlamalar, bir yazarın kendi hafızasına uyguladığı basit bir şiddet değil, ölmek üzere olan bir adamın yaşadığı hatıralarını-tam olarak ne istediğimi hatırlıyorum kendi vicdanında yeniden düşünmesidir. Böylece filmde kurgulanmış olan tek sahne diğer bütün gerçek hatıralar için zorunlu bir ön şart oldu.

Bu tür bir yaratmanın, bireyin kendi dünyasını yaratmasının doğruluk derecesini soruyorsunuz. Şüphesiz doğrudur. Sadece benim hafıza filtremden geçmiştir. Filmde çocukluğumun geçtiği evi düşünün. Ev yıllar önce inşa edildiği yerde yeniden kuruldu Yalnızca bir delik dışında evin temeli de dâhil olmak üzere bize fikir verebilecek hiçbir şey kalmamıştı. Evi eski fotoğrafların yardımı ile yeniden inşa ettik. Bu benim için son derece önemliydi, çünkü filmin içeriğine ilişkin bütün kişisel davranışlarım bu evin aynen inşa edilmiş olma keyfiyetine bağlıydı. Yoksa bir tür gerçekçi görünmek sevdasında değildim. Eğer ev başka türlü görünseydi, bu benim kişisel hikâyem olurdu. Fakat ağaçlar oldukça büyümüştü, her şey büyümüştü, bir sürü şeyi kesmek zorunda kaldık. Filmin birkaç sahnesinde de görünen annemi oraya götürdüğüm zaman öyle heyecanlandı ki inşa ettiğimiz evin doğru intibayı uyandırdığını anladım.

Geçmişi bütün ayrıntılarıyla inşa etmenin ne gereği vardı? Hatta sadece geçmişi değil, onu hatırladığım biçimiyle inşa etmenin ne gereği var diye düşünebilirsiniz. Kendi anılarım için özel bir form arama çabası içine girmedim. Tam tersine olup biten her şeyi yeniden üretme çabasıydı benimkisi, basit bir ifade ile hafızamda olanı tekrar etme çabası. Sonuç benim için tekil bir deneyim oldu: Seyredeni ilgilendirmeyen, dikkatini çekmeyen, ona bir şeyi açıklamayan sekanslardan oluşan bir film yapmıştım. Bunlar doğrudan ailemize ilişkin anılar, benim yaşamöyküm, benim hayatım.

Ayna, yapısı gereği filmlerim içinde en zor olanıdır. Bu güçlük ayrı duruyor gibi görünen bölümlere ilişkin değil, tam olarak yapı ile filmin kurulma biçimi ile ilgilidir. Filmin dramaturjisi olağanüstü karmaşıktır.

Rüya ve hatıraların yapısı gibi. Üstelik film sadece düzenli bir retrospektif (dünden bugüne, geriye dönük) değildir…

Doğru. Bu film düzenli bir retrospektif değil. Filmde birçok zorluklar var ve bunları ben de tam olarak anlayamıyorum. Bazı sahnelerde annemin rol alması benim için çok önemliydi. Filmde yazarın oğlunun yer aldığı bir sahne var. Çocuk, şimdiki zamanda, bizim zamanımızda babasının boş odasında oturur. Anlatıcının oğludur ve çocuk hali ile hem yazarı hem de oğlunu canlandırır. Bir kapı zili duyarız. Açınca içeri bir kadın girer ve şöyle der: ” Ah! Sanırım yanlış yere geldim.” Yanlış kapıya gelmişti. Bu benim annem. Kendisine kapıyı açan çocuğun büyükannesidir. Fakat onu niçin tanımaz? Torun niye büyükannesini tanımaz? Kimsenin buna dair bir fikri yok. Öncelikle bu sahne senaryoda, öykünün içinde açıklanmamış. Ayrıca bu benim için de muğlâk bir sahne.

Hayatta her şey anlaşılır ve açık değil…

Evet değil, hayat benim için-nasıl söylemeli- çeşitli hissi bağlar ile anlaşmaktır. Kapının eşiğinden kaygıyla, mahcup bir ruh hali içinde giren annemin yüzünü görmek benim için çok önemliydi. Biraz Dostoyevski’nin Marmyeladovs’un haline benzer bir durum. Üstelik bu biraz da onun öyküsüydü. Sonra kendi torununa şöyle der: “sanırım yanlış yere geldim.” Bunu hayal edebiliyor musunuz? Zihni karışınca, mahcubiyet ve utangaçlık hissedince yüzünün alacağı biçimi görmek önemliydi. Annemi bu ruh hali ile görmek istedim. Fakat torununu niçin tanımamış olmasına ilişkin senaryoya açıklık getirmek, bir takım alt öyküler yazmakla mümkün olabilirdi. Meselâ, belki görme bozukluğu vardı… Bunu açıklamak çok kolay bir şey olurdu. Bu da senaryonun başka bir mecrada yazılması demekti. Fakat bunun için artık çok geçti. Basitçe kendime şunu söyledim: yeni bir kurgu yapmayacağım. Bırak, kadın kapıyı açsın, içeri girsin, kendi torununu tanımasın, çocuk da onu tanımasın. Bu durumda kapıyı kapatsın ve ayrılsın. Kendime çok yakın bulduğum bir insanlık halidir bu. Bir tür keder hali, bir tür ruhsal sınırlanmışlık hali. Bunu görmek benim için önemliydi. Bu hal bir ölçüde hakir görülmüş, aşağılanmış bir insanın duygularının yansıtılmasıydı. Bu bana başka bir sahneyi çağrıştırıyor: Genç bir kadınken küpelerini satmak için doktora gelişinin anlatıldığı bölüm. Yağmurda durup bir şey açıklar, bir şey hakkında konuşur. Niçin yağmurda? Bu tür muammalar olmasaydı belki daha iyi olurdu. Bunun gibi bütünüyle açıklanamayan, anlaşılması imkânsız birkaç epizot var. Çok basit bir şekilde bunların ne anlama geldiğine ilişkin hiçbir fikrimiz yok. Örneğin insanlar başka bir sahneye ilişkin soruyor: orada oturup çocuktan Pushkin’in Chaadayev’e gönderdiği mektubu okumasını isteyen bu yaşlı kadın da kim? Nasıl bir insan bu? Akhmatova mı? Birçok insan bu kadının Akhmatova olduğunu söyledi. Gerçekten de Ona biraz benziyor. Aynı profile sahip olduğu için onu hatırlatıyor olabilir. Kadını, bizim yapım sorumlumuz Tamara Ogorodnikova canlandırdı. Tamara Rublov için de bizim yapım sorumlumuz olmuştu. Hemen bütün filmlerimde yer verdiğim ve çok sevdiğim bu hanım arkadaşım benim için bir tılsım gibiydi. Filmde bu kadının Akhmatova olduğunu düşünmedim. Benim için bu kadın belli bir kültürel geleneğin devamını temsil eden biri. Bütün zorluklara rağmen çocuğu geleneğe, geleneği de bu çağda ve bu günde yaşayan genç birine bağlamaya çalışan biri. Bu bakımdan önemli. İşte size ev ve işte evin içinde yaşayan yazar ve işte bir şekilde bu kültürel köklerin ve bu atmosferin etkisinde kalmış yazarın oğlu. Sorun bu kadının kim olduğu değil. Niçin Akhmatova? Basitçe söyleyelim, bu kadın Shakespeare’in Hamlet’indeki gibi zaman bağı kurmaya çalışan, bir kadın. Onun yaptığı kültürel ve ruhsal düzeyde bir iyileştirme çabası. Modern zamanlarla geçmiş zamanlar arasında bir bağ, hatta Puşkin ile sonraki zamanlar arasında bir bağ oluşturma çabası.

Film benim için olduğu kadar seyirciler için de önemli oldu. Bu, filme dair edindiğim en önemli deneyimdi. Onun sadece ailemizin hikâyesini anlatan bir film olmasının bir önemi kalmadı. Bu deneyim sayesinde birçok şey görme imkânım oldu ve birçok yeni şey öğrendim. Bu film bir yönetmen olarak, bir sanatçı olarak, benimle kendileri için çalıştığım insanlar arasında bir bağ olduğunu gösterdi. Bu benim için çok önemliydi, zira insanlar için film yapmadığım gibi bir töhmetten kurtarıyordu beni. Fakat daha sonra bir hayli bu türden suçlamalara maruz kaldım.

Sizin ve ailenizin hayatı gerçekçiliğin tipik gereklerine göre şekillenmemiş. Gerçi her ne kadar seyirciler filmde kendi hayatlarını buluyorlarsa da bu, geçmiş imgeleri klasik bir biçimde hatırlama filmi değil. Ebeveyniniz, aileniz, yakın aile çevreniz size ne verdi. Estetik ve kültürel ilhamınızın kaynakları nelerdir? Bunları soruyorum, çünkü Polonyalı bir seyirci için Rus sanatçılar biyografileri olmayan insanlardır. Bu karakteristik bir şey. Batıdaki sanatçıların ise sıklıkla biyografilerinden başka bir şeyleri yok.

Bu doğrudur ve yanlıştır. Modern sanatçıları söz konusu ederseniz haklı olabilirsiniz. Ben asla kendimle günümüz sanatçıları arasında bir paralellik kurmadım. Kendimi daima 19. asır sanatçılarıyla ilişkili biri olarak hissettim. Tolstoy, Dostoyevski Çehov, Turgenyev, Lermontov gibi sanatçıların hayatlarına bakarsanız şunu görürsünüz: hayatları benzersiz/unique; çalışmaları da sıkı sıkıya hayatlarına ve kaderlerine bağlıdır. Bunu söylemekle kendimi bütünüyle Sovyetler Birliğinin 60′lı, 70′li, 80′li yıllarının kültür ortamından koparmış olmuyorum. Mesele bu değil. Ben esas olarak bir ihtilâlden sonra uçurum yaratan fikirlere karşıyım.

Platonov’u alın örneğin. Hayatı tümüyle Sovyet Rusyası dönemindeki gelişmelere bağlı. Oysa tipik bir Rus yazarıdır. Müşfik bir hayatı var ve bu çalışmalarına dokunaklı bir biçimde yansıyor. Bu nedenle bütünüyle haklı sayılmazsınız. Bana gelince; bu bağlam içinde klâsik Rus kültürü ilişkili olmam benim için çok önemlidir. Bu kültür tabi olarak devam ediyordu ve bugün de sürüyor. Bu kültürün ölmüş bir kültür olduğunu düşünmüyorum. Hayatları ve çalışmalarıyla Rusya’nın geçmişi ile geleceği arasında bağ kurmaya çabalayan ve muhtemelen bunun da şuurunda olmayan sanatçılardan biriyim. Bu bağın kaybı benim için ölümcül olurdu, o bağ olmadan var olamazdım. Nedense daima sanatkâr kişi geçmiş ile geleceğin bağını kurmaya çalışır. Bu nedenle o sadece belirli bir dönemde yaşayan kişi değildir.

Şimdi aileme dair neler söyleyebilirim. Babam bir şair. İhtilâl olduğunda genç bir çocuktu. Bundan önce olgun biri olduğunu söylemek zor. Sovyet Rusya’sında büyüdü. 1906 senesinde doğdu. 1917 senesinde 11 yaşındaydı ve toy bir çocuktu. Fakat kültürel geleneğe aşinaydı. İyi bir eğitim aldı. Bryusov edebiyat enstitüsünden mezun oldu ve hemen hemen bütün kalburüstü Rus şairlerini bilirdi. Şüphesiz O’nu Rus şiir geleneğinden ayrı düşünmek mümkün değil, Akahmatova, Mandelstam, Pasternak, Zabolotsky. Bunlar benim için çok önemliydi. Kuşkusuz bunları babamdan aldım.

Ebeveynim tarafından büyütüldüm, özellikle annem tarafından. Babam ben 3 yaşındayken annemi terk etti. Aslında annem yetiştirdi beni. Bir şair olarak babamın üzerimde kesin bir etkisi olduğunu söylemem zor. Freud’un hayranı değilim, ama daha çok, bilinçsizce, bir tür biyolojik etkisinden söz edilebilir. Kesinlikle bir Freud hayranı değilim. Jung da bana uymuyor.

İç etki anlamında babamın üzerimde hayli tesirli olduğunu düşünmüyorum. Esas olarak her şeyi anneme borçluyum. Kendimi bulmamda bana yardım eden kişi annemdir. Hatta Filmde bile hayat şartlarımızın çok sert, çok zor olduğu açıkça görülür. Sonra annem yalnız kaldı. Ben üç yaşında, kız kardeşim bir buçuk yaşındaydı. Zorluklara rağmen bizi iyi yetiştirmek için çaba gösterdi. Bir daha evlenmedi, daima bizimleydi. İkinci kez evlenmedi, hayatı boyunca yalnızca kocasını sevdi. Olağanüstü bir kadındı, gerçekten bir azize. Başlangıçta hayata karşı hazırlıksız olan bu kadının etrafındaki dünya çöktü. İki çocuk sahibi olmuştu ama bir mesleği yoktu. Anne-baba Bryusov enstitüsünde çalışıyordu. Annem o zaman kız kardeşime hamileydi, diploması, hiçbir şeyi yoktu. Kendisini hazırlamaya, yetiştirmeye vakit bulamamıştı. Edebiyatla uğraşmaya çalıştı, bazı düz yazılarını gördüm. Eğer şu musibete uğramasaydı kendisini tümüyle farklı biri olarak gerçekleştirebilirdi.

Gerçekten bir imkânımız yoktu. Annem bir yayınevinde editör olarak çalışmaya başladı. Bu iş hayatı Savaştan sonra uzun bir süre, emeklilik imkânına kavuşuncaya kadar devam etti. Nasıl idare edebildiğini, hatta fiziksel olarak nasıl tahammül edebildiğini hiç anlayamadım. Nasıl yaptı da bize eğitim imkânı sağlayabildi? Moskova’da resim ve heykel okulunu bitirdim, parayı nereden buldu? Ayrıca bir müzik okulunu bitirdim ve bir öğretmenden dersler aldım. Bunların ödemeleri de annemce yapıldı.

Bu savaştan önce miydi?

Savaştan önce, savaş sırasında ve sonraki dönemleri kapsıyor bu söylediklerim. Aslında benim müzisyen olmam bekleniyordu, fakat bu bana cazip gelmedi. Bütün bunların nasıl mümkün olabildiğini anlayamıyorum. İnsan şöyle düşünebilir: kuşkusuz bazı imkânlar hazır olmuş olmalı, eğitimli bir ailede bir çocuk vs. bütün bunlar tabi. Hayır, bunda tabi olan bir şey yok, çıplak ayakla yürüdük. Yazları hiç ayakkabı giymedik, çünkü yoktu. Kışın keçe çizmeler giyerdim. Annemin dışarı çıkması gerektiği zamanlar… biz… yoksulluk bunu adlandırabilecek doğru bir kelime değil, yoksulluktan çok daha kötü bir haldi bu. Annem… aklın alabileceği bir şey değil bu. Eğer Annem için olmasaydı, bunların hiçbiri olmazdı. Her şeyi O’na borçluyum.

Bu yüzden annemin üzerimde güçlü bir etkisi var. Etki, yine bunu adlandıracak doğru bir kelime değil. Basitçe benim için bütün dünya ile kurduğum ilişkinin ortasında annem var. Yazık ki hayattayken bunu akıl edemedim. Ancak sonraları, ölümünden sonra ansızın bunu fark ettim. Hazırlık aşamasında filmin tam olarak neye dair olduğunu bilmiyordum. Annem o zaman hayatta idi. Odessa’da yaşadığı zamanlarda kendi hayatına ilişkin Çocukluğum ve Gençliğim’i yazan Tolstoy gibi ben de kendime dair bir film yaptığımı sanıyordum. Ancak bitirince anladım ki film bana değil annemin hayatına ilişkindi. Filmin annemin hayatına dair olduğunu düşünmekle zihnimin başlangıçtaki düşüncelerime nazaran çok daha soylu bir zemine oturduğunu hissettim. Film üzerinde çalışırken bu fikri soylu kılan değişim sanki kendiliğinden geldi: Film benimle başladı, ben bir tür bütün bu hatıralara bakan bir göz idim. Sonra bir şeyler değişmeye başladı.

Sinemadan çıkınca işte şiir gibi yapılmış bir film diye düşündüm. Sinematik imkânsızlık gibi görünüyordu, Çok candan lirik bir monolog…

Belki, bilmiyorum. O zamanlar biçim üzerinde düşünmedim, özel bir şey yaratmaya çalışmadım. Peşinde olduğum şey bellekte bir yeniden canlandırma veya daha çok benim için önemli olan anıların perdede yeniden canlanması. Fakat yaptığım biçimiyle yapmak benim için önemliydi. Hatıralarını kurgulayan Alain Resnais gibi yapmak istemedim meselâ. Ya da modern edebiyattan Robbe-Grillet gibi yapmak istemedim. Bir Rus sanatçısı için artistik yaratının en önemli yönü, onu olduğundan çok güzel göstermek değil, onu ahlâkî bir çerçeve içinde sunabilmektir.

Büyük Rus sineması geleneği ile olan ilişkiniz nedir? Ustalarınız kimlerdir?

Büyük Rus sineması ne demek?

Eisenstein, Pudovkin…

Ah evet. Biliyor musunuz benim için Dovzhenko ile Pudovkin Eisenstein’dan çok daha önemlidirler.

Korkunç Ivan ile Alexander Nevsky’nin yaratıcısından daha önemli?

Genel olarak daha önemli. Bu arada şunu belirteyim, Eisenstein özellikle Stalin başta olmak üzere Sovyet liderleri tarafından tümüyle yanlış anlaşılmış bir yönetmendir. Eğer Stalin Eisenstein’ın çalışmalarının özünü anlamış olsaydı O’na asla baskı yapmazdı. Bu bütünüyle bir gizdir. Nasıl olduğunu biliyorum, buna dair yaklaşık bir fikrim var. Eisenstein zeki biriydi, iyi eğitim almıştı; bu dönem sinemada hiçbir yönetmen O’nun kadar iyi bir eğitim almadı. O zamanlar sinema kendilerini yetiştirmiş gençler tarafından yapılıyordu. Bu çocukların formel bir eğitimi yoktu, bunlar sinemaya devrim çocukları olarak geldiler.

Duygular vardı ama…

Evet, duygular vardı… İhtilâlden gelen acılar, geleceğe ilişkin umut, birtakım yapıcı kültürel dönüşümler… genel olarak bunlar güzel şeylerdi… Eisenstein geleneğin önemini takdir eden birkaç kişiden biriydi, hatta belki tek kişiydi. Devamlılığın, kültürel mirasın ne anlama geldiğini biliyordu. Ama bu mirası öncelikle kendi kalbinde özümseyemedi. Çok fazla entelektüeldi. Felâket bir rasyonalistti; soğuk, hesaplı, sadece akılla gidiyordu. Kurgularını önce kâğıt üzerinde yapardı. Bir hesap adamı gibiydi. Her şeyi çizerdi. Her şeyi önceden düşünürdü, sonra da bütün bu düşündüklerini bir film karesinin içine sıkıştırırdı. Hayattan almıyordu Eisenstein, hayat hiçbir şekilde onu etkilemedi. Bunun yerine bütünüyle cansız, katı, biçimsel, kuru ve duygudan yoksun olarak kurguladığı ve bir takım formlar haline dönüştürdüğü düşüncelerini esas alıyordu. Film biçimi, onun biçimsel özellikleri, fotoğraf, ışık, atmosfer, bunların hiçbiri yoktu O’nun için. Bütün bunlar ya resimlerden yapılmış alıntılar ya da kurgulanmış bileşimlerdi. Bu bir anlamda grafik sanatlar, resim, tiyatro, müzik ve başka şeylerin bileşiminden oluşan sentetik sinema anlayışıydı. Fakat aslında orada sinema yoktu. Sadece parçalar toplanıyor bu yeni sanatı oluşturuyordu.

İnsaflı ve saygılı ifade edilirse bu büyük bir hatadır, çünkü sinema kendi özgün karakteriyle var olur ve bu niteliğiyle diğer sanatlardan ayrılır. Eisenstein, sanatı ile bizim özel olarak sinema sanatı dediğimiz şeyi ifade etmeyi başaramadı. Her şeyden birazını alıp kullandı ve sinematografiye özgü olan şeye dikkat etmedi. Eğer dikkat etseydi sinema dışı bütün sanat türlerini bir tarafa ayırır, geriye sadece “onu” bırakırdı.

Mexico hakkındaki filmini de hatırlamalı…

Evet, onu yurt dışında görmüştüm. Oyunculuk, sahne ve karakter gelişimi açısından bana zayıf ve naif göründü. Zayıf bir tiyatro, oldukça naif bir dizaynın posteri.

Korkunç Ivan’ı alalım örneğin. Filmin ilk bölümünün neden yüceltildiğini anlayamadım. Buna karşılık ikinci bölüm büyük bir gürültü ile mahkûm edildi. Niçin? Bunu da anlayamam. Film oprichnina’dan söz ediyor, Eisenstein, terörün ve özellikle boyar’ların başlarının kesildiği Oprichnina’nın meşru kılınmasından söz ediyor. Eisenstein bu filmde güçlendirilmiş otokrasi ile merkezi yönetimi yan yana koyar. Filmin neye dair olduğu körler için bile açıktı. Eisenstein’a altın ve madalyalar yağdırmak yerine bu film yüzünden anîden O’na baskı yapmaya başladılar. Bütünüyle bir sır. Alexander Nevsky’den söz etmeyeceğim, zira bu filmde toplumun beklentilerini tatmin etme arzusu açıkça anlaşılıyor. Sonra bir sonraki filmi olan Bezhin Çayırı’nı yaptı.

Onu bilmiyorum.

Ne demek bilmiyorum? Bana Eisenstein’a ilişkin sorular soracaksanız bu filmi bilmelisiniz. Eisenstein kolektivizm dönemi, 1920’ler ve 1930’ların kahramanıydı. Okulda izcilerin başını çeken bir çocuktu. Kötü talihi bir kulak ailesinden geliyor olmasıydı. Sonradan, nasıl söylesem, Sovyet azizi oldu, çünkü kendi ebeveynini egemenlere şikâyet etmişti.

Ah, evet bunu biliyorum, bu Pavlik Morozov.

Evet, O’ndan söz ediyorum.

Ama bu filmi bilmiyorum.

Burada Eisenstein filmin kahramanını bir aziz olarak sunuyor, kutsal bir kurban, bir fikir uğruna kendi hayatını veren bir şehit. Eisenstein kendini kaybetmek üzeredir, bir felâketin eşiğinde olduğunun farkına varır. Bunu anlayamam. Her şey tersine işler gibidir. O zamanlar boşlukta olan, ama daha sonraları yayılacak olan bazı düşünceleri güçlendirme imkânı arar. O an için bu fikirleri reddedilmektedir.

Bu film yapılırken şunlar yaşandı: Eisenstein filmi çekmeye başladığı zaman, arkadaşları, meslektaşları Eisenstein’ın Sovyet karşıtı bir film yaptığına dair otoriteleri uyardılar. Resmi ve Sovyet karşıtı şüpheli bir mistisizm de bu sürece karıştı. Bundan ürken sinematografi ekibinden biri, olanları Stalin’e ihbar etti. Bir şeyler hesap edilerek yapılmıştı bu. Stalin malzemenin Kremlin’e getirilmesini istedi. Seyretti ve bir şeylerin yandığını gördü. Variller ikinci kattan yuvarlanır. Kulak’ların yaktığı kolhozun mallarını korumaya çalışırlar. Ateşler içinde yuvarlanan variller görüntüye gelir; bir kez, iki kez, üç kez, yakın çekim, uzak çekim, üst açıdan, alt açıdan… Bir süre sonra Stalin dayanamaz. Bu skandala bir son verin, diye bağırır ve odayı terk eder. Bence, Sovyet sinemasının en büyük üyelerinden biri olan, Eisenstein meslektaşlarının kurbanı oldu. Çünkü bu insanları tanıyordum, bitmek bilmeyen toplantılarda bu insanlarla karşılaşıyordum. Onu formalizm ve ideolojik sapma ile suçluyorlardı. Bağırıyorlardı; O’ndan kendisini suçlamasını istiyorlardı. Onları biliyorum, Onlarla bu sorunu tartıştım. Yirminci toplantıdan sonra bu insanlar tamamıyla değişti. Kendilerini, O’nu koruyan meslektaşları olarak sundular. Eisenstein hakkında bir takım öyküler anlatıyorlardı. Bu hikâyelerle O’nun arkadaşları olduklarını ima ediyorlardı. Oysa hepsi ayaklarıyla O’nu çiğniyorlardı. Bunu çok iyi biliyorum. Bunlar ilginç hayat hikâyeleridir.

Ya Dovzhenko?

Dovzhenko kesinlikle kalbime çok yakın biridir, çünkü tabiatı kimsenin hissetmediği kadar hisseder. Genel olarak bu benim için çok önemlidir. Sessiz sinemadan Dovzhenko’nun erken dönemini düşünüyorum. Ayrıca O’nun spritüel tabiat anlayışı, (bir tür varlığın birliği ilkesi), bu bana çok şey ifade ediyor. Bir anlamda, literal değil, kendimi panteizme çok yakın hissediyorum. Panteizm Dovzhenko’yu çok etkiledi. Tabiatı çok seven Dovzhenko onu görebiliyor, hissedebiliyordu. Bu benim için çok anlamlı. Sovyet sinemacılar doğayı hiç hissedemediler, onu anlayamadılar. Tabiat onlarda yansımadı, onlar için bir anlam taşımadı. Dovzhenko sinematografik imgeleri çevreden, yeryüzünden, hayattan vs. ayırmayan tek yönetmendir. Diğer bütün yönetmenler için tabiat yaklaşık tabi olanı sağlayan bir arkaplan iken, Dovzhenko için hayatla ilişkisi içinde, bir biçimde içsel olarak hissedilen temel öğedir.

Tabiata duyarlı olan, onu hisseden diğer bir yönetmen de Kızıl Cranberry ağacı ile Shukshin’dir.

Evet, doğru… O tabiatı hissedebiliyordu; köy hayatı ile büyümüş olması nedeniyle ile onu hissedebiliyor ve anlayabiliyordu. Dovzhenko ise onu gösterecek yeteneğe sahipti. Shuksin bunu yapamazdı. O’nun kır manzaraları sanatsal olmaktan yoksundur, bazen sıradan görünürler, sanki filmine kazara girmişlerdir. Dovzhenko ise onlara büyük bir özen gösterir, kendisini doğanın içinde bulmaya çalışır.

Filmlerinizi romantik olarak nitelendirir misiniz?

Hayır, böyle nitelemem.

Onlarda tekrar tekrar perdeye gelen motifler görürüz. Kişi romantik bir seyahat yapıp kendi kimliğini arar. Mutlak değerler; dünyanın kutsallaştırılması, kutsallık arayışı, olayların mitikleştirilmesi… Sonuçta başlangıçtaki spritüel kültürün saflığına olan inanç. Bütün bunların ruhu çok romantik.

Çok güzel söylediniz, ama burada karakterize ettiğiniz biçimiyle bende uyanan izlenim hiç de romantizm değil. Söylediğiniz şeyin romantizmle kesinlikle bir ilgisi yok. “Romantizm” lafını duyduğum vakit korku alır beni. Romantizm bir bakış açısını ifade etmenin yolu. Olaylarda, dünyada olan gerçeğin hakikatte olduğundan daha büyük bir hal içinde algılanma biçimi. Bu nedenle kutsal bir şeyden söz edince veya hakikati arayış vs. bu benim için…

Romantizm değil mi?

Bu romantizm değil çünkü gerçeği olduğundan daha büyük gösteremem. Benim için gerçek onda bulacağımdan çok daha büyük, çok daha derin ve algılayabileceğimden çok daha kutsaldır. Romantikler hayatın, hayatta görebildiklerinden çok daha zengin olduğunu düşündüler. Başka bir biçimde söyleyelim, hayatın sade bir şey olmadığına inandılar, onda fizik ötesi ve exotik bir derinlik, bizim algımızdan kaçan ve bilgi ile elde edemediğimiz bir şey olduğunu sandılar. Bir örnek vermeme izin verin: Bazı insanlar aura, insan bedeninin etrafında birçok renkten oluşan bir parlaklık görebilir. Bu insanlar diğer insanlara kıyasla üst düzeyde gelişmiş duyulara sahiptir. Bir süre önce Berlin’de bu özelliklere sahip bir Çinli ile konuştum. Sizi tedavi edebilir, durumunuzu kusursuz bir biçimde bilir, neler hissettiğinizi, sorunlarınızın ne olduğu, bütün bunları aura’nızda görebilir.

Bu olgu Kirlian fotografisinde teyit ediliyor.

Evet, bu deneyler onunla ilişkili, ama bu sözünü ettiğim kişi basitçe, gözleriyle bu aura’yı görebiliyor. Buna karşın romantikler onu yaratmaya çalışırlar, “orada olmalıdır” diye tahminde bulunurlar. Bir şair ise aracısız görür bunu.

Şunu söyleyebilirsiniz: romantikler arasında da şairler vardı. Kuşkusuz vardı, bu yadsınamaz. Hayranlık duyduğum Hoffmann var, Lermontov var, hayretlere düşürecek bir derinlikte olan Tyutchev var ve başkaları… Bütün bunlar doğru. Fakat gerçekten onlara romantikler denilir mi? Hayır onlar romantik değildiler, kesinlikle değildiler. Bana “Romantizm hayatın bu sanatçılar tarafından daha itibarlı kılınması, büyütülmesi, güzelleştirilmesi, daha soylu kılınmasına ilişkin bir formdur” derler. Ben de derim ki, hayat yeterince güzeldir, O’nda yeterince derinlik ve spiritüalite vardır, bir şey değiştirmeye gerek yok. Gerçeği daha çok güzelleştirmek yerine, Dikkat etmemiz gereken şey spritüel anlamda kendi varlığımızın gelişimidir. Ayrıca bu romantik giysinin insana karşı bir inanç beslemediğini de eklemeliyim.

Bu solifsizm/var olan şey sadece benliktir.

Evet. Benim için Romantizmin özü budur, en azından önemli bir boyutu budur. Dovzhenko bir zaman yerinde bir söyleyişle, çamurlu bir birikintide bile yıldızların aksini görebildiğini söylemişti. Böyle bir imgeyi mükemmel bir biçimde anlayabilirim. Ama biri çıkıp cennetin yıldızlı ekmeğini ve çevrede uçuşan melekleri gördüğünü söylerse bu alegorik bir biçim olur. Bütünüyle gerçek dışı, hayattan uzak bir şey. Fakat anahtar bu, Dovzhenko onu görebiliyordu, çünkü O bir şairdi, hayat O’nun için, gerçeği yaratıcı etkinliklerine sadece bir ek olarak düşünenlere göre, spiritüalite ile dopdoluydu. Bir romantik için hayat, yaratmak için sadece bir araçtır. Şair için yaratmak bir zorunluluktur, çünkü bunu isteyen ve başından beri canlı olan bir ruha sahiptir O. Böylece bir sanatçı, bir şair- bir romantiğin aksine- herkesten çok tanrıya olan yakınlığını anlar. Bu mantıklı. Yaratmaya ayarlanmış yeteneğin anlamı budur. Sanki bu yetenek başlangıçta alınmıştır. Öte yandan bir romantik ise kendi kabiliyetinde, kendi yaratıcı faaliyetinde özgün bir güzellik bulmaya çalışır.

Veya bir misyon.

Bir misyon. Güzel. Burada bütünüyle sizinleyim.

Leh dilinde bir kelime var, “Wieszcz”, örneğin deriz ki Adam Mickiewicz milletin “wieszcz”i idi, bir peygamber, bir kâhin, örtülü gerçekleri açığa çıkaran kişi.

Evet. Ama bu romantizm değil.

Nasıl?

Pushkin böyle biriydi, sonra birçok sanatçı aynı yolu izledi. Bu gün de birçok sanatçı var ve hizmet ediyorlar. Bir sanatçının kendisini beğenmek ile zehirlemesi, kendi sanatında kendisini yaratması, işte dar anlamıyla romantizm budur. Romantizmin bu özelliğini çok iğreti buluyorum. Bu kendi benliğini teyit, sonu gelmez kendi kendini sunma, romantik sanatın hem sonucu hem de amacıdır. Bu benimseyebileceğim bir şey değil. Boğucu ve riya kokan bir şeydir bu, göstermelik resimler, artistik kavramlar vs. Schiller’de kahramanın seyahatini hatırlayın. Basitçe bu, sanatta kötü bir zevk. Rusya’da hiç bir sanatçı Novalis gibi, Kleist gibi, Byron gibi, Schiller gibi, Wagner gibi kendisinden söz etmedi. Sanıyorum bu Polonya için de doğru bir şey.

Ama bu romantik bireyselcilik, romantizmin ayırıcı özelliklerinden biri.

Bu benmerkezciliktir, “bana ait olabilecek başka ne kaldı?”nın sınırları içinde düşünmektir bu. Kötü bir ikiyüzlülük, kendisini evrenin merkezi kılma ihtiyacı. Bunun zıt kutbu diğer dünyadır, doğu olarak, doğunun dünyası olarak düşündüğüm şiirin dünyası. Wagner’in müziğini alın örneğin veya Beethoven, kendisi hakkında sonu gelmez bir monolog: Bakın ne kadar fakirim, paçavralar içindeyim, ne sefalet, neyim ben, ne kadar mutsuzum, hiç kimsenin çekmediği kadar acı çekiyorum, antik Prometheus gibi ıstırap çekiyorum…bakın nasıl seviyorum… anladınız. Bir süre önce M.Ö. altıncı yüzyıla ait kimi müzikler dinledim. Çin’in klâsik ayin müziği. Bireyin bütünüyle hiçlikte, tabiatta ve evrende mutlak erimesini önerir. İşte bu zıt kutup asıl hayatın gerçek yüzüdür. Sanatçı kendi benliğini sanat eserinde bir biçimde erittiğinde, bir iz bırakmadan ortadan kaybolduğunda, işte bu başlı başına inanılmaz bir şiir olur.

Son derece büyüleyici bulduğum bir örnekten söz edeceğim. Ortaçağ Japonya’sında shogun’ ların veya feodal lordların saraylarında birçok ressam yaşardı. O zamanlar Japonya birçok bölgeye ayrılmıştı. Onlar şöhretlerinin doruklarına ulaşmış, mükemmel sanatçılardı. Onların çoğu bu zirveye erişir erişmez anîden uzaklaşıp ortadan kaybolurlardı. Sonra başka bir shogun’un sarayında farklı adlarla ve bütünüyle bilinmeyen kişiler olarak yeniden ortaya çıkarlardı. Bunlar bir saray ressamı olarak kariyerlerinin başından başlayarak tamamen başka bir üslûpta sanat eserleri yaratırlardı. Böyle bir inanma biçimi ile onların bir kısmı beş veya altı hayat yaşardı.

Alçakgönüllülük…

Bu tevazu değil. Bir başkası buna alçakgönüllülük diyebilir, fakat ben farklı bir kelime kullanma eğilimindeyim. Bu benim için neredeyse içinde benim kendi “ben”imin hiç bir önem taşımadığı ibadet gibi bir şey. Çünkü bana bağışlanmış olan yetenek bana yukarıdan verilmiş ve eğer gerçekten bu yeteneğe sahipsem, bu seçilmiş olmam nedeniyledir. Eğer ben seçilmişsem bu yeteneğim doğrultusunda davranmalıyım. Ben evrenin merkezi değil, bir köleyim. Her şey çok açık. Haklı olarak tevazudan söz ettiniz, fakat bu tevazudan çok daha önemli.

Şimdi Andrei Rublov’a yakınız…

Rublov dindar bir insandı, bir keşiş…

Filmlerinizde karakterler romantik kahramanlara benzer ve sürekli bir yoldadırlar, sonra bu yolculuk bir şeylere başlangıç olur: örneğin Stalker tipik bir romantik yolculuk modeli etrafında inşa edilir.

Dostoyevski’nin bir romantik olduğunu iddia edebilir misiniz? Hayır, O romantik değildi. Bu O’nun yaşadığı dönemden ve hayata bakışından anlaşılıyor. Ama O’nun kahramanları da sürekli bir yoldadırlar.

Daha çok bir labirentin içindeymiş gibi.

Bunun bir önemi yok. Hikâye aynıdır; insanın arayış hikâyesi. Diogenes ve feneri meselinde olduğu gibi insanın asıl amacına doğru gidişi. Suç ve Ceza’da Raskolnikov budur, bunda şüphe yok. Alosha Karamazov, O daima yoldadır, ama bir romantik değil. “İnsanın sürekli bir yolda olması” mutlak surette romantizmin bir özelliği sayılmamalıdır. Romantizmde bu en önemli öğe değil.

Çeviren: Arif Kızılay

Kaynak: cafrande.org (03 Mayıs 2012)

Hayro - 12/04/2013 - 04:15

Bu gercekten sindirmesi cok zor bir soylesi; icinde o kadar degerli kavramlar, ifadeler, dusunceler var ki heralde insan hayatinin basindan sonuna her evresini iceriyor. Buyuk ihtimalle donup donup okumak isteyecegim

Ünlü yazarların ilk kitapları nasıl reddedildi?

Dünya edebiyatında, bugün birer başyapıt sayılan çok sayıda eser yayınevleri tarafından reddedilmişti. Bu reddedilme hikâyelerinden bazılarını derledik. 
2007 yılında David Lassman adında bir İngiliz, yazdığı kitapların yayınevlerinden sürekli geri çevrilmesinin kabahatini kendi yazdıklarında değil yayınevlerinin sallapatiliğinde arar ve tuhaf bir oyunla bunu ispatlamaya girişir. Sadece İngiliz edebiyatının değil, dünya edebiyatının temel taşlarından sayılan Jane Austen‘ın üç büyük romanını ufak tefek değişikliklerle kopyalayan Lassman, kitapların altlarına kendi imzasını atar ve değerlendirilmeleri için onları 18 büyük yayınevine gönderir. Yazarı intihalle suçlayan bir tanesi hariç, diğer 17 yayınevi romanları yayımlamayı reddeder.
    J. K. Rowling’in temsilcisi, adı “İlk İzlenimler” olarak değiştirilmiş Aşk ve Gurur’un, “Herhangi bir yayınevine sunulabilecek yeterlilikte bir eser olmadığı” kanaatine varmıştır. Aşk ve Gurur’un yayın haklarını elinde tutan Penguin yayıneviyse Lassman’ın gönderdiği ilk bölümlerin “okunması ilginç ve orijinal” olduğunu kabul etmekle birlikte, romanın geri kalan kısımlarını okumak için pek heves göstermez. Bloomsbury, Random House, Harper Collins gibi yayınevleri ise gerekçe dahi belirtmeden eseri geri çevirmekle yetinirler.
Don Kişot bugün basılır mıydı?
Amerikalı bir editörün, Don Kişot üzerine yazdığı bir incelemede romanı “editörlerin problemli bulacağı cinsten” ve “bugün yayımlanması şüpheli” olarak nitelendirmesinin ardından bir gazete, Türkiye’deki büyük yayınevlerine “Bugün size gelse Don Kişot’u basar mıydınız?” sorusunu yöneltmiş ve bazılarından dürüst bir “Hayır” yanıtı almayı başarmıştı.
    Umberto Eco 1992 yılında kaleme aldığı Yanlış Okumalar‘da, en büyük metinlerin bile nasıl reddedilebileceğini kurgusal bir editörün ağzından yazar.
Editör, Proust’un Kayıp Zamanın İzinde romanının ancak sıkı bir düzeltmeden sonra karton kapaklı ciltlere bölünerek basılabileceğini söyledikten sonra kestirip atar: “Eğer yazar buna razı olmazsa, o zaman unutun gitsin. Bu haliyle kitap çok, çok -ne demeli?- çok tıknefes”.
Kant’ın Pratik Aklın Eleştirisi uğraşmaya değer bile bulunmaz: “Susan’dan şuna bir bakmasını rica ettim, Barthes’tan sonra bu Kant’ı çevirmenin hiçbir anlamı olmadığını söyledi bana.” Editörümüz İncil’in de ilk birkaç yüz sayfasını soluk soluğa okur ama sonrasında “haddinden fazla şiirsel uzantıları, açıkça tiksindirici ve sıkıcı pasajları, anlamsız feryat ve figanı olan bir antoloji olduğunu fark edip” basmaktan vazgeçer.
Herkes reddedilir, hem de kaç kere…
Kimi büyük yazarların eserlerini bastırabilmek için giriştikleri yorucu ve sinir bozucu çaba, “hayatta başarı” kitaplarının temel düsturunu doğrular niteliktedir: Reddedilmekten korkmayın, inatçı olun, amacınızın peşinden yılmadan koşun.
Bakınız George Bernard Shaw, ünlü olmadan önce yazdığı beş romanla tam tamına 60 yayınevinden ret cevabı almasına rağmen pes etmez.
William Golding‘in bugün bir klasik kabul edilen romanı Sineklerin Tanrısı, 20′den fazla yayınevinin burun bükmesine maruz kalır. John Fowles, Koleksiyoncu’yla türlü yayınevleri tarafından itilip kakılır. Bahsettiklerimiz, inatla gelen, ibret verici birer başarı öyküsüdür. John Kennedy Toole gibi hassas bir ruh ise başyapıtı olarak gördüğü Alıklar Birliği‘nin ardı ardına geri çevrilmesine tahammül edemez ve 32 yaşında hayatına son verir. Romanı, ölümünden 12 yıl sonra Pulitzer Ödülü’yle taçlandırılacaktır.
T. S. Eliot, Orwell’ı nasıl reddetti?
Başlangıçta hor görülüp sonradan klasik mertebesine yükselen eserler, sahiplerine birer taç; onları reddetme gafletine düşmüş editörlere ise birer maskara külahı giydiriverir.
1944 yılında George Orwell, ünlü eseri Hayvan Çiftliği’yle, Faber&Faber’ın başında olan T. S. Eliot’ın kapısını çalar. Yanıt, Eliot’ın karısının kaleminden gelecektir: “Benim bu yapıtla ilgili genel tatminsizliğimin temeli, en yalın haliyle, yapıtın olumsuz havası. Yazarın istediklerine, karşı çıktığı şeylerin bazılarına sempati duyuyorum ama kitaba hâkim olan ve genelinde Troçkist diyebileceğim bakış ikna edici değil.”
    Alfred Humboldt adlı bir yayınevi sahibi, kendisine Proust’un Kayıp Zamanın İzinde adlı dosyasını gönderen arkadaşına dehşetle, “Sevgili dostum, muhtemelen kafam durdu, ama Tanrı aşkına, bir insanın uykuya dalmadan önce yatakta oradan oraya dönmesini anlatmak için otuz sayfaya ihtiyaç duymasını bir türlü anlayamıyorum” diye yazar. Bu sıkıntı Humboldt’a has kalmaz.
Kendisi de büyük bir yazar olan André Gide, Gallimard Yayınevi’nin başındayken önüne gelen Kayıp Zamanın İzinde’yi paketini bile açmadan geri gönderir ve Proust kitabını nihayet kendi imkanlarıyla bastırıp da beklenmedik bir başarı kazanınca utançtan kendini paralar.
Joseph Conrad ve D. H. Lawrence’ı edebiyat tarihine kazandırmış olmakla onurlanan Edward Garnett ise James Joyce’un Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’ni yayımlamayı reddederek falso yapar.
14 yaşındaki Victor Hugo…
Bu olgunluk dönemi sayılabilecek romanların geri çevrilmesini gördükten sonra Victor Hugo’nunkine üzülmek elden gelmez. Hugo daha 14 yaşındayken Paris’te bir editörün karşısına dikilir ve şiirlerini bastırmak istediğini söyleyip net bir “hayır” yanıtı alır. Hugo kendine değil editöre acımıştır: “Hata ettiniz. Bu ilk şiirlerimi basacak olsaydınız, sonraki bütün eserlerimin yayın hakkını size verecektim.”
    Balzac’ın ilk romanı ise değil basılmak, yayınevi kapısına gidecek kadar bile talihli değildir. Kitabın reddedilme şerefi bizzat Balzac ailesine nasip olur. Tarihi tragedya tadındaki bu ilk eser, yazılma sürecini finanse eden aileye sunulur ve ana-baba sevgisi bile romana duyulan tiksintinin önüne geçemez. Balzac bile eleştirilere hak verir ve romanı bir daha hiç çıkmamak üzere bir çekmeceye kilitleyip yıllar sürecek fabrikasyon romanlarına başlar. Sönmüş Hayaller adlı romanında kendisi gibi edebiyat dünyasını sarsmak üzere yola çıkan hırslı bir genç yazarın eserini bastırabilmek için girdiği dolambaçlı yolları ve bu yolların çıktığı ahlaki çürümeyi ayrıntılarıyla işleyecektir.
    Nabokov ve Dreiser ise eserlerindeki ahlak zafiyeti yüzünden reddedilirler. Swinburne’ün müstehcen şiirlerine bulduğu yayıncı önce tongaya düşüp eseri basar sonra da alelacele toplatır. Bulgakov’un Usta ile Margarita’sı ve Imre Kertesz’nin Kadersizlik’i devlet tarafından bloke edilir. Henry David Thoreau, yirmi cilt tutan eserlerinin sadece iki cildini dünya gözüyle basılmış görecek; yayınevi toplam 219 adet satabildiği kitabın elde patlayan 706′sının parasını yazardan talep edecektir.
Yayımlarız ama bir şartla…
Küçük Kadınlar’da Jo, ilk romanını büyük hayallerle yayınevine gönderir. Editör kitabı basmayı kabul eder ancak bir şartı vardır; işaretlediği yerler çıkartılacaktır. Jo kendini “bebeğin beşiğe sığabilmesi için bacaklarının kesilmesinin gerektiği söylenen bir anne gibi” hisseder.
Kerime Nadir’in Ruh Gurbetinde’sinde Neslihan da aynı istekle yüz yüze gelir. Üstüne üstlük ondan bir de romanının adını değiştirmesi talep edilir.
Malcolm Lowry’nin başına gelenler düşünülürse bu iki hayali yazar çok şanslıdır. Lowry, on yıldan fazla zamanını Yanardağın Altında adlı romanını yayınevlerinin istediği şekle sokmaya çalışarak geçirir ve sonunda isyan bayrağını çeker.
Yazara eserini değiştirmesi yönünde tavsiyede bulunan ya da emir veren editörler bazen de minnetle anılırlar. Patricia Highsmith, Trendeki Yabancılar romanını değiştirmesini tavsiye eden editörüne boyun eğer ve ortaya çıkan sonuçtan kendisi de memnun olur. Çehov ise küçük hikayelerini yayımladığı derginin editörünün diretmesiyle daha da kısa yazmak zorunda kalır. Bu zorunlu minimalizm, sonraları üslubunun başat özelliği olacaktır.
Thomas Hardy, İngiliz yüksek sosyetesinin snopluğunu saldırgan bir şekilde işlediği ilk romanıyla kapısını çaldığında eleştirmen George Meredith, bu roman piyasaya çıkarsa bir daha hiçbir kitabının yayımlanmayacağı uyarısında bulunur genç yazara. Hardy, sonradan kaybolup maalesef hiç gün yüzüne çıkmayan romanını geri çekmeyi uygun bulur. Meredith bu öğüdüyle dünya edebiyatına bir yazar kazandırırken bir roman kaybettirir.
Rüzgar Gibi Geçti satar mı?
Günümüzde klasik kabul edilen çoğu romanın kendi çağlarında epey avangart çalışmalar olduğu düşünülürse, kitleler tarafından okunmayacakları kaygısıyla reddedilmeleri doğal karşılanabilir. Asıl ilginç olan, vasat ve kitlesel bir okuma zevkine hitap eden çok-satar kitapların da yayınevi kapısından dönmeleridir. Yayımlandığı zamandan beri çok-satar kimliğini hiç kaybetmemiş Rüzgar Gibi Geçti‘nin, “Kimse İç Savaşı anlatan bir romanı okumaz” gerekçesiyle reddedilmesi editörün basiretsizliğinden başka bir şey değildir.
Ya da Richard Bach‘ın kolay yoldan hayatın anlamı romanı Martı‘nın 18, Adam Fawler‘ın Olasılıksız’ının 50, Tavuk Suyuna Çorba kitabının tam tamına 140 yayınevi tarafından “satılması çok zor” diye çevrilmesi akıl havsala alacak şeyler değildir.
Bunlara Paul Auster‘ın 17 yerden geri dönmesini ekleyelim ve Yüzüklerin Efendisi‘nin “Satmaz“, Harry Potter‘ın “Fazla kalın ve pahalı” bulunmasını da unutmayalım.
Gülten Dayıoğlu‘nun, Türkiye’nin ilk çocuk best-seller’ı olan romanı Fadiş, bir yarışmada ilk on roman arasında seçilmesine rağmen yıllarca raflarda bekler.
Ayşe Kulin 25 yıl romanlarını basacak bir yayınevi arar.
Buket Uzuner ilk romanının hemen hemen tüm yayınevleri tarafından reddedildiğini anlatır.
Dövüş Kulübü’nün yazarı Chuck Palahniuk, ilk kitabını basacak yayınevi bulmak için uzun ve acılı bir çaba gösterir. Sonradan ünlü bir yazar olduğunda da bu karanlık dönemi unutmayacak ve “Reddedilmek İçin Yazmak” adlı bir grup kuracaktır.
Alternatif çözümler!
Kitapları tabiri caizse peynir ekmek gibi satan Agatha Christie, Çölde Kar adlı polisiye olmayan romanı şöyle üstünkörü reddedilince hemen kaldırıp köşeye koyacak kadar iddiasızdır. Yıllar sonra yazdığı ve meşhur dedektifi Hercule Poirot’nun da ilk defa görücüye çıktığı ilk polisiyesinin geri dönmesini bile doğal karşılasa da başka bir yayınevinde şansını denemekten geri duramaz (iyi ki): “Müsveddenin üzerinde hiçbir oynama yapılmadan doğruca geri gönderilmişti. Buna şaşırmadım -başarıya ulaşmayı beklemiyordum- fakat müsveddeyi başka bir yayıncıya gönderdim.”
Kabul edildi- edilmedi, basıldı- basılmadı stresine dayanamayan yazar adayları için alternatif çözümler de mevcut.
Örneğin William Blake gibi şiirlerini kağıda bastırmayıp kendi elleriyle bakır levhaya çizip, resim ve gravür olarak çoğaltmak mümkün. Ya da Horace Walpole gibi yayınevi kurup hem kendi kitaplarınızı hem de sevdiğiniz yazarları hiçbir baskı altında olmadan basabilirsiniz. Bu lüksten faydalanan Virginia Woolf, romanlarının, kocasıyla beraber kurduğu yayınevinde basılacağından duyduğu emniyetle istediği gibi yazabilmenin ona nasıl bir özgürlük bahşettiğini yazılarında sık sık vurgulamaktadır.
Yazma bağımlıları
Ne yazık ki, yazdıklarını ille de yayımlama inadı, ancak sonunda başarılı olduğunuzda takdir görecek bir meziyettir. Nihayet olayın bir de yayıncı cephesi vardır ve neredeyse her editörün en az bir tane; yazdıklarında en ufak bir pırıltı olmamasına karşın benliği yazmak ve yayımlamak azmiyle dolup taşan yazar adayından çektikleri temalı bir anısı vardır. Yazdıkları başlarda sıkça geri çevrilen Çehov dahi, bir yazar adayının sıkıcının da fevkinde eseriyle bunaltılan yazar hikâyesi kaleme almadan duramamıştır. Jean- Marie Laclavetine’in Adsız Yazarlar Kulübü adlı romanı, hikâyeyi bir de yayınevi cephesinden anlatır.
Ünlü bir yayınevi sahibi, eserini reddettiği bir yazar adayının canına kıydığını duyunca şok geçirir. Hata kendisinde değildir; eser cidden basılacak nitelikten uzaktır. Nihayet, kötü yazdıkları habire izah edildiği halde yine de yeni kitaplar yazıp getirmeden duramayan bu insanların olsa olsa birer bağımlı olduklarına kanaat getirir. Onlar da tıpkı alkolikler gibi tedaviye muhtaçtır.
    Buraya alınan ya da alınmayan türlü örneğin gösterdiği üzere kimin gelecekte anlaşılacak bir yazar kimin salt bir “yazma bağımlısı” olduğunu kesin olarak tespit etmek mümkün değildir. Son tahlilde kararı tarih verir. Yazar adayına düşen, yılmadan yazmaya devam etmekten ibarettir.
Kaynak: kitapzamani.com.tr  (03 Mayıs 2012)

Alişan BİRLİK - 07/07/2014 - 16:45

Bu günki yayın evleri tamamen ticari ve köylüyü,varoşu ve kentliyi anlatan toplumcu yazarların eserlerini basmamaktalar…Yani topluma yaptıkları en büyük kötülük.Emperyalistlerin istediği purojeyi uygulamaktalar…

Klasikleri neden okumalı?

Italo Calvino tam yirmi yıl önce kaleme aldığı yazıda 'klasik nedir?' sorusuna on dört ayrı tanım getiriyor.

İşe, ortaya bazı tanımlar koyarak başlayalım. 

1. Klasikler, insanların, hiçbir zaman "Okuyorum" demedikleri, genellikle "Yeniden okuyorum" dedikleri kitaplardır. 

Bu durum, hiç değilse "mürekkep yalamış" denen insanlar için geçerliyse de, gençler için geçerli değildir; çünkü gençler, dünyayla ve dünyanın bir parçası olan klasiklerle ilk kez karşılaştıkları bir yaştadırlar. "Okumak" eyleminin başına getirilen yineleyici "yeniden" sözcüğünün, ünlü bir kitabı okumamış olmayı kabullenmekten utanan kişilerin yeltendiği küçük bir ikiyüzlülüğü yansıttığı söylenebilir. Ama oluşum çağımızda ne kadar çok kitap okumuş olursak olalım, henüz okumadığımız dünya kadar temel yapıt olacağını belirtirsek, bu tür kişilerin yüreğine biraz olsun su serpebiliriz. 

Zengin bir deneyim
Herodotos'un tümünü ve Thukydides'in tüm kitaplarını okumuş biri varsa, parmak kaldırsın! Ya Saint Simon'u? Ya da Retz Kardinali'ni?1 On dokuzuncu yüzyılın büyük roman dizilerinin bile, okunduklarından çok daha büyük bir sıklıkla anıldıklarını söylemek yanlış olmayacaktır. Fransa'da Balzac'ı okulda okumaya başlarlar ve kitaplarının baskı sayısına bakılacak olursa, okul çağından çok sonraları da okumayı sürdürürler. Ama Balzac'ın İtalya'da ne kadar tutulduğu soruşturulsaydı, sanırım sıralamanın en altlarında yer aldığı ortaya çıkardı. İtalya'daki Dickens tutkunları, bir araya geldiklerinde, Dickens'ın romanlarındaki kişilerden ve serüvenlerden gerçek hayatta tanıdıkları kişiler ve kendi hayatlarında yaşadıkları serüvenlermişçesine söz eden küçücük bir seçkinler takımıdır. Michel Butor, birkaç yıl önce ABD'de ders verdiği sıralar, kendisine o güne kadar hiç okumadığı Émile Zola konusunda sorulan sorulardan o kadar bezmişti ki, Zola'nın Rougon Macquart romanları dizisinin2 tümünü okumaya karar vermişti. Sonunda bu dizinin, kafasında canlandırdığından tümüyle farklı olduğunu keşfetmiş; olağanüstü denemelerinden birinde Zola'nın roman dizisinin görkemli bir mitolojik ve kozmogonik soyağacı olduğunu yazmıştı. 

Demek, büyük bir yapıtı yetişkinlik çağında ilk kez okumak, olağanüstü bir keyif verir insana. Daha keyifli mi, yoksa daha az keyifli mi olduğunu söylemek olanaksız da olsa, insanın gençliğinde okumasından çok farklı bir keyiftir bu. Gençlikte, her deneyim gibi, okuma da bambaşka bir tat ve bambaşka anlamla donanır; olgunluk çağında okunan bir yapıtta ise daha birçok ayrıntı, düzey ve anlamın ayırdına varılır (ya da varılmalıdır). Dolayısıyla, klasikler konusunda, şöyle bir tanıma geçebiliriz: 

2. Klasikler, öyle kitaplardır ki, onları okumuş ve sevmiş olanlar için alabildiğine değerli bir deneyim oluştururlar; ama, en çok tadını çıkaracakları duruma geldiklerinde okuma fırsatını saklı tutanlar için de aynı ölçüde zengin bir deneyim olarak beklerler. 

Gençliğimizdeki okumalar, sabırsız olduğumuz, kafamızı toparlayamadığımız, nasıl okunacağını iyi bilmediğimiz ya da hayat deneyiminden yoksun bulunduğumuz için pek bir değer taşımasa da, örnekler, üstesinden gelme yolları, karşılaştırma olanakları, sınıflandırma tasarları, değer basamakları ve güzellik ölçütleri sağlayarak ilerideki deneyimlerimize biçim vermesi açısından (belki aynı zamanda) geliştirici de olabilir; gençken okuduğumuz kitapla ilgili pek az şey anımsasak ya da hiçbir şey anımsamasak bile, içimizde işleyeduran şeylerdir bütün bunlar. Aynı kitabı, olgunluk çağımızda yeniden okuduğumuz zaman, işte o zaman, nereden geldiklerini unutmuş olmamıza karşın artık iç düzeneklerimizin bir bölümünü oluşturan bu değişmez değerleri yeniden keşfederiz. Kendisi unutulabilse de, içimizde tohumunu bırakan yapıtın kendine özgü bir gücü vardır. 

Yeniden okumak

3. Klasikler, hem imgelemimize unutulmaz bir biçimde yerleşerek, hem de belleğimizin kıvrımları arasına bireysel ya da ortaklaşa bilinçdışı kılığında gizlenerek, belirli bir etki yaratan kitaplardır. 

Bu nedenle, olgunluk dönemimizde, gençliğimizin en önemli kitaplarını yeniden keşfetmeye ayrılmış bir zaman olmalıdır. Kitaplar aynı kalmış olsalar da (ki, değişmiş bir tarihsel bakış açısının 

ışığında onlar da değişir), biz hiç kuşkusuz değişmişizdir; dolayısıyla da, bu yeniden okuma tümden yeni bir okuma olacaktır. Sonuçta, "okumak" fiilini mi, yoksa "yeniden okumak" fiilini mi kullandığımız, gerçekten de o kadar önemli değildir. Aslında, şöyle diyebilirdik:

4. Klasik, ilk okumada verdiği keşif duygusunu her yeniden okumada veren kitaptır.

5. Klasik, ilk kez okuduğumuz zaman bile, daha önce okuduğumuz bir şeyi yeniden okuduğumuz duygusunu veren kitaptır. 
Yukarıdaki 4. Tanım, şu tanımın doğal bir sonucu olarak düşünülebilir: 

6. Klasik, okurlarına söyleyeceklerinin tümünü hiçbir zaman tüketmemiş olan kitaptır. Buna karşılık, 5. Tanım, aşağıdaki gibi daha incelikli bir tanımı akla düşürür: 

7. Klasikler, bize, bizden önceki okumaların izlerini taşıyarak ve içinden geçtikleri kültür ya da kültürlerde (ya da yalnızca diller ve alışkılarda) bıraktıkları izleri arkalarından sürükleyerek gelen kitaplardır. 

Klasik, şaşırtmalıdır 
Bütün bunlar, hem eski, hem de modern klasikler için geçerlidir. Odysseia'yı okuyorsam, Homeros'un metnini okuyor olmama karşın, Odysseus'un serüvenlerinin yüzyıllar içinde edindiği anlamları düşünmeden ve bütün bu anlamların gerçekten özgün metnin bağrından mı geldiğini, yoksa sonradan yapılmış eklemeler, çarpıtmalar ya da genişletmeler mi olduğunu merak etmeden edemem. Kafka okuyorsam, bir de bakarım, sürekli olarak nerdeyse her şeye yakıştırılıp durduğunu duyduğumuz 

"Kafka'vari" sıfatının yerindeliğini onaylıyorum ya da yadsıyorum. Turgenyev'in 'Babalar ve Oğullar'ını ya da Dostoyevski'nin Cinler'ini okuyorsam, bu kitaplardaki kişilerin ruhlarının, günümüze gelinceye değin nasıl bir bedenden bir başka bedene geçip durduğunu düşünmeden edemem. 

Bir klasiği okumak, onu daha önce kafamızda yer etmiş imgesiyle karşılaştırdığımızda, bizi şaşırtmalıdır da. İkincil kaynakçalar, açıklamalar ve yorumlardan elden geldiğince kaçınarak, metnin kendisinin ilk elden okunmasını hiçbir zaman yeterince salık veremememizin nedeni budur. Başka bir kitabı tartışan hiçbir kitabın, hiçbir zaman, tartışma konusu olan özgün kitabın kendisinden daha çok şey söyleyemeyeceğinin, okullarda ve üniversitelerde önemle vurgulanması gerekirken, öğrencilerin tam tersini düşünmeleri için her şey yapılmaktadır. Burada, değerlerin, alabildiğine yaygın bir biçimde tersyüz edilmesi söz konusudur; kitaba konulan giriş, dipnotlar ve açıklamalar ile kaynakça, metnin söyleyeceklerini ve metnin kendisinden daha çok şey bildiklerini öne süren aracılar olmadan konuşmasına izin verildiğinde ancak o metnin söyleyebileceklerini gizleyecek bir duman perdesi gibi kullanılmaktadır. Demek, şöyle bir sonuca varabiliriz: 

8. Klasik, çevresinde durmadan eleştirel söylemden oluşan bir toz bulutuna yol açan, ama her seferinde bu toz taneciklerini silkip atan yapıttır. 

Bir klasiğin, bize ille de o güne değin bilmediğimiz bir şey öğretmesi gerekmez; bazen, bir klasikte, hep bildiğimiz (ya da hep bildiğimizi sandığımız), ama onun ilk kez o klasik metinde söylenmiş olduğunu (ya da o düşüncenin belirli bir biçimde o metinle bağıntılı olduğunu) fark etmediğimiz bir şeyi keşfederiz. Ve bu keşif aynı zamanda çok hoş bir şaşırtı olur bizim için; tıpkı hep, bir düşüncenin kaynağını, bir metinle bağıntısını ya da o düşünceyi ilk kez kimin söylediğini öğrendiğimizde olduğu gibi. Bütün bunlardan şöyle bir tanım çıkarabiliriz: 

9. Klasikler, ne denli kulaktan dolma bilgilerle bildiğimizi sanırsak, gerçekten okuduğumuzda o denli özgün, umulmadık ve yeniliklerle dolu bulduğumuz kitaplardır. 

Hiç kuşkusuz, bunun böyle olması için, klasik bir metnin bir klasik gibi 
"işlemesi", başka bir deyişle okurla kişisel bir ilişki kurması gerekir. Eğer hiçbir kıvılcım yoksa, okumak da boşunadır: Klasikleri bir görev gibi ya da saygıdan ötürü okumanın bir yararı yoktur, yalnızca aşkla okumamız gerekir klasikleri. Okulu saymazsak elbette: Okulda size, beğenseniz de beğenmeseniz de, birtakım klasikler tanıtılmak zorundadır; siz de, sonradan, bunlar arasından bir seçip yapıh (ya da bunları bir başvuru kaynağı olarak alıp) "kendi" klasiklerinizde karar kılabilirsiniz. Okul, size, kendi seçiminizi yapabilmenizi olanaklı kılacak araçları sağlamakla yükümlüdür; ama geçerli olan tek seçim, okuldan sonra ya da okul dışında sizin yapacağınız seçimdir.

Okumaya ayrılan zaman 
Sizin kitabınız durumuna gelecek kitapla, ancak zoraki olmayan okumalar sırasında karşılaşabilirsiniz. Yetkin bir sanat tarihçisi tanıyorum, okuduğu kitapların sayısını kendi de bilmez; devirdiği onca kitap arasında en çok The Pickwick Papers'ı sever; her fırsatta Dickens'ın bu kitabından alıntılar yapar, hayatındaki her olayı, hiç şaşmaz, Pickwick'te geçen bir öyküye bağlar. Bu tümden özdeşleşme süreci içersinde, kendisi, gerçek felsefe ve evren giderek The Pickwick Papers olup çıkmıştır. Bu yolu izlersek, klasiğin, çok yüce ve zorlu bir tanımına varırız: 

10. Klasik, giderek tüm evrenle eşdeğer bir niteliğe, eski çağların tılsımlarıyla aynı düzeye erişen bir kitaba verilen addır. 
Böyle bir tanım, bizi, Mallarmé'nin düşlediği türden, tüm kitapların toplamı olan kitaba yaklaştırır. Ama bir klasik, yalnızca özdeşleşilerek değil, karşı çıkılarak ya da karşısav getirilerek de aynı ölçüde güçlü bir ilişkiye yol açabilir. Benim gözümde, Jean Jacques Rousseau'nun tüm düşünce ve eylemleri değerlidir, ama Rousseau'nun düşünce ve eylemlerinin hepsi de bende karşı konulmaz bir karşı çıkma, eleştirme ve kapışma isteği uyandırır. Hiç kuşku yok ki, Rousseau'nun kişiliğini kendi mizacımla hiç bağdaştıramamamla bağıntılıdır bu, ama bu kadarla kalsaydı onu okumayıverirdim ve hiçbir sorun kalmazdı; oysa Rousseau'nun benim yazarlarımdan biri olmasını engelleyebildiğimi söyleyemem. O zaman, şöyle diyeceğim: 

11. "Sizin" klasik yazarınız, kayıtsız kalamadığınız ve onunla ilişkiniz, dahası ona karşı çıkışınız içersinde kendinizi tanımlamanıza yardımcı olan yazardır. 

"Klasik" sözcüğünü çağ, üslûp ya da yetkinlik açısından hiçbir ayrım yapmaksızın kullanışıma açıklık getirmem gerektiğini sanmıyorum. (Enciclopedia Einaudi'nin III. cildinde, bu terimin bütün bu anlamlarının tarihi konusunda, Franco Fortini'nin kaleme aldığı ayrıntılı ve kapsamlı bir "Classico" maddesi vardır.) Benim buradaki savım açısından bakıldığında, bir klasiği ayırt eden, belki de yalnızca, kültürel süreklilik içinde kendi yerini edinmiş olan eski ya da çağdaş bir yapıttan yayıldığını algıladığımız bir tür yankılanmadır. Diyebilirdik ki: 

12. Klasik, öteki klasiklerden önce gelen yapıttır; ama daha önce başka klasikleri okumuş olanlar, onun klasik yapıtların soyağacındaki yerini hemen anlarlar. 

Bu noktada, canalıcı bir sorunu artık erteleyemem: Klasiklerin okunmasını, klasik olmayan öteki bütün kitapların okunmasıyla nasıl ilintilendirmeli? Bu, şu tür sorularla bağıntılı bir sorundur: "Çağımızı daha derinden anlamamızı sağlayacak yapıtları okumak varken, neden klasikleri okuyalım?" ve "Günümüzün çığ gibi büyüyen olayları karşısında onca bunalmışken, klasikleri okuyacak zamanı ve kafa dinçliğini nereden bulabiliriz?" 

Hiç kuşkusuz, "okumaya ayırdığı zaman"ını, tümüyle Lucretius, Lukianos, Montaigne, Erasmus, Quevedo, Marlowe, Yöntem Üstüne Söylev3, Goethe'nin Wilhelm Meister'i, Coleridge, Ruskin, Proust ve Valéry'ye adayabilen, arada sırada da Murasaki'ye4 ya da İzlanda sagalarına5 uzanan gezintilere çıkabilen kutlu bir okur canlandırabiliriz kafamızda. Ve Tanrı'nın bu sevgili kulu, bütün bunları okurken, büyük bir olasılıkla, yeni çıkan kitaplar üstüne eleştiri yazmak, üniversitede bir kürsü kapabilmek için makaleler sunmak ya da dergilere çok kısa sürelerde yazı teslim etmek zorunda kalmamaktadır. Mübareğin, bu perhizi hiç bozmadan sürdürebilmesi için, gazeteleri okumaktan kaçınması, en son çıkan romanın ya da en yeni toplumbilim araştırmasının çekiciliğine kapılmaması gerekmektedir. Ama böylesine bir katılığın nereye kadar haklı görülebileceği, dahası yararlı sayılabileceği 
su götürür doğrusu. Günümüz dünyası sıradan ve sıkıcı olabilir, ama geriye ya da ileriye bakacağımız zaman kendimizi içine yerleştirmek zorunda olduğumuz bağlam her zaman günümüz dünyasıdır. Klasikleri okuyabilmeniz için, onları "nerede durarak" okuduğunuzu bilmeniz gerekir; yoksa hem okur, hem de kitap zamandışı bir bulutun içinde yitip gider. Dolayısıyla, klasikleri okumaktan en büyük "hasadı kaldıracak" kişinin, klasikleri okumak ile uygun ölçülerde çağdaşları okumayı ustaca birlikte sürdürebilen kişi olduğunu söyleyebiliriz. Ve bu, ille de, soğukkanlı bir iç dinginliğini gerektirmez; tedirgin bir sabırsızlığın, öfkeli bir hoşnutsuzluğun ürünü de olabilir. 

Günümüze kulak kabartmak 
Belki de, en güzeli, odamızın içinde olanca açık seçikliğiyle yankılanan klasiklerin sesini dinlerken, tıpkı bizi dışarıdaki trafik kargaşasından ve ani hava değişikliklerinden haberli kılan gürültüye kulak verir gibi günümüze kulak kabartmaktır. Ne var ki, daha şimdiden birçok insan, bir yığın gündelik süprüntünün, sözgelimi televizyonun sonuna kadar açılmış sesinin kuşattığı odasında, klasiklere çok uzaklardan gelen yankısına kulak vermeyi yeğ tutmaktadır. Demek, şu tanımları eklemeliyiz:

13. Klasik, günümüzün sorunlarını, klasiklerin de onsuz edemediği bir artalan gürültüsüne indirgeyen yapıttır. 

14. Klasik, kendisiyle hiç uyuşmayan bir şimdi hüküm sürerken bile, bir artalan gürültüsü olarak sürüp giden bir yapıttır. 

Öyle görünüyor ki, klasikleri okumak, bize uzun zaman dilimleri bırakmayan ya da insanca boş vakit bulma olanağı tanımayan yaşama hızımızla da, çağımıza uygun düşecek bir klasik yapıtlar kataloğunu hiçbir zaman derleyemeyecek olan kültürümüzün eklektikliğiyle de hiç bağdaşmamaktadır. 
Bu koşullar, eksiksiz bir biçimde, Giacomo Leopardi'nin6 hayatında gerçekleşmiştir. Babasının şatosunda (kendi deyişiyle, 
"paterno ostello"7) birbaşına yaşayan Leopardi, babası Monaldo'nun olağanüstü kütüphanesinde, Eski Yunan ve Latin yapıtlarına tutkunluğunu fazlasıyla giderebilmiştir. Üstelik baba kitaplığına, o güne kadarki İtalyan edebiyatının tüm yapıtlarını ve kız kardeşi Paolina'ya hoşça vakit geçirtecek romanlar ve günün moda kitapları dışında (Leopardi, kız kardeşine, "senin Stendhal'in" diye yazmıştır bir keresinde) tüm Fransız edebiyatını da katmıştır. Giacomo, en olmadık bilimsel ve tarihsel meraklarını bile, hiçbir zaman tam anlamıyla "çağdaş" olmayan metinlerle gidermiş, kuşların doğasını Buffon'dan8, Fredrik Ruysch'un mumyalarını Fontenelle'den9, Kristof Kolomb'un yolculuklarını da Robertson'dan okumuştur. 

Kendi kütüphanenizi yaratın 
Genç Leopardi'nin edindiği böylesine bir klasik eğitimi bugün düşünmek bile olanaksız; bir kere, babası Kont Monaldo'nun kütüphanesi çoktan dağıldı. Eski kitaplar yok olup gireken, tüm modern edebiyat ve kültürlerde yeni kitaplar büyük bir hızla çoğaldı. Yapılabilecek tek şey, her birimizin kendi klasiklerinden oluşan kendi ideal kütüphanesini yaratmasıdır. Bana sorarsanız, böyle bir kütüphanenin yarısı daha önce okumuş olduğumuz ve gerçekten değerli saydığımız kitaplardan, yarısı da okumayı düşündüğümüz ve bizim için bir değer taşıyacağını sandığımız kitaplardan oluşmalıdır. Kuşkusuz, umulmadık kitaplara ve rastlantısal keşiflere de yer ayırmalıyız. 

Bakıyorum da, İtalyan edebiyatından andığım tek yazar Leopardi. Bu, kütüphanenin dağılmasının sonucu. Şimdi, bu yazının tümünü yeni baştan yazıp, klasiklerin kim olduğumuzu ve nerede durduğumuzu anlamamıza yardımcı olduğunu, bunun için de İtalyanlarla yabancıları ve yabancılarla İtalyanları karşılaştırmanın vazgeçilmez olduğunu iyice açıklığa kavuşturmalıyım. 

Sonra da, bu yazıyı bir kez daha yeniden yazmalıyım ki, insanlar klasiklerin "bir amaca hizmet ettikleri" için okunmaları gerektiğini sanmasınlar. Klasiklerden yana gösterilebilecek biricik neden, klasikleri okumanın klasikleri okumamaktan daha iyi olduğudur. 

Ve eğer biri karşı çıkıp da, klasikleri okumanın onca çabaya değmeyeceğini söyleyecek olursa, Cioran'dan (henüz bir klasik değil, ama olacak) bir aktarma yapmak isterim: "Ağuotunu hazırlarlarken, Sokrates flütle yeni bir ezgi öğreniyordu. 'Bunun sana ne yararı var?' diye soracak oldular. 'Ölmeden, hiç değilse bu ezgiyi öğreneceğim,' dedi Sokrates." 

Çeviren: Celal Üster

………….. 
1. Retz Kardinali ya da asıl adıyla Jean François Paul de Gondi, 1648-53 arasında Fransa'da patlak veren Fronde ayaklanmalarının önderlerindendir. 1651'de, çocuk yaştaki Kral XIV. Louis'nin naipliğini yürüten Anne d'Autriche, Gondi'nin desteğini kazanmak amacıyla onu kardinalliğe atamıştır. Papa X. İnnocentius'un 1652'de bu atamayı onaylanmasından sonra, Retz Kardinali unvanını kullanmaya başlayan Gondi, hayatının son yıllarını, 17. yüzyıl Fransız edebiyatının klasikleri arasına giren Mémoires (Anılar) adlı kitabını yazarak geçirmiştir. (Çevirenin notu.) 
2. Émile Zola (1840-1902), Rougon ve Macquart ailelerinin beş kuşak boyunca hayatını anlatan yirmi kitaplık Les Rougon Macquart: Histoire naturelle et sociale d'une famille sous le Second Empire (RougonMacquart'lar: İkinci İmparatorluk Döneminde Bir Ailenin Doğal ve Toplumsal Tarihi) dizisiyle tanınır. Dizinin en ünlü romanları, bir fahişenin hayatını konu alan Nana (1880) ve madencilerin hayat koşullarını anlatan Germinal'dir (1885). (Çevirenin notu.) 
3. Yöntem Üstüne Söylev, çağdaş felsefenin babası sayılan Fransız matematikçi, bilim adamı ve filozof René Descartes'ın en ünlü yapıtıdır. (Çevirenin notu.) 
4. Murasaki Şikibu (978-1014), Japon edebiyatının başyapıtı ve dünyanın en eski romanı sayılan Genci monogatari'nin (Genci'nin Öyküsü) yazarıdır. (Çevirenin notu.) 
5. Ortaçağ İzlanda edebiyatında, yazarın, geçmişi düşgücüne dayanarak yeniden kurguladığı ve aktardığı söylenceler ve tarihsel öyküler. 
6. İtalyan şair, bilgin ve filozof Giacomo Leopardi (1798-1837), felsefe ve başka konulardaki yapıtları ve kusursuz güzellikteki lirik şiirleriyle 19. yüzyılın en büyük yazarları arasında yer alır. (Çevirenin notu.) 
7. "Baba evi". 
8. 18. yüzyılın ünlü Fransız doğabilimcisi George Louis Leclerc Buffon (1707-1788). (Çevirenin notu.) 
9. Fransız bilim adamı ve edebiyatçı Bernard Le Bovier de Fontenelle (1657-1757), Voltaire tarafından, XIV. Louis döneminde yetişen en önemli evrensel düşünür olarak tanımlanmıştır. (Çevirenin notu.)

Kaynak: dipnotkitap.net (03 Mayıs 2012)

sibel çorabatır - 22/05/2014 - 11:38

çok değerli bir fikir yazısı, teşekkür ederim.

Bir çevirinin kısa öyküsü: 1Q84

Haruki Murakami'nin 1Q84  adlı kitabının çevirmeni Prof. Dr. Hüseyin Can Erkin anlatıyor:

edebiyathaber.net (03 Mayıs 2012)

[...] ise, Haruki Murakami’nin yazdığı, yayımlandığı her ülkede olay yaratan kitabı 1Q84’tü. (1256 sayfa, Hüseyin Can Erkin [...]

[...] ise, Haruki Murakami’nin yazdığı, yayımlandığı her ülkede olay yaratan kitabı 1Q84’tü. (1256 sayfa, Hüseyin Can Erkin [...]

[...] – 1Q84 – Haruki Murakami 2 – Bir Dersim Hikayesi : Murathan Mungan’ın Seçtikleriyle – Murathan [...]

[...] – 1Q84 – Haruki Murakami 2 – Bir Dersim Hikayesi : Murathan Mungan’ın Seçtikleriyle –Murathan [...]

[...] ise, Haruki Murakami’nin yazdığı, yayımlandığı her ülkede olay yaratan kitabı 1Q84’tü. (1256 sayfa, Hüseyin Can Erkin [...]

[...] yeni hikayeyi barındıran “Murakami Diary App“in içinde  Murakami‘nin 1Q84 adlı kitabından alıntılar da yer [...]

Zarakolu’na ABD’den ödül

Yayıncı ve insan hakları savunucusu Ragıp Zarakolu, Amerika’daki en büyük insan hakları örgütü İnsan Hakları İzleme Komitesi’nin kurucularından yazar Jeri Laber adına PEN tarafından verilen Jeri Laber Uluslararası Yayınlama Özgürlüğü Ödülü’ne layık görüldü.
 
Ödülü önceki gün New York Doğal Tarih Müzesi’nde düzenlenen törende alan Zarakolu, konuyla ilgili açıklamasında “Bu ödülü sadece kendi adıma değil, Türkiye’de hapishanede bulunan tüm yayıncılar, yazarlar ve gazeteciler adına almaktan gurur duyorum” dedi.
1977’de Belge Yayınevi’ni kuran Zarakolu, Ekim 2011’de KCK soruşturması kapsamında tutuklanmış, 10 Nisan 2012’de tahliye edilmişti.
 
Kaynak: Radikal (03 Mayıs 2012)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z