Masthead header

‘Sonning Prize’ Pamuk’un

Danimarka’nın en prestijli kültürel ödülü Sonning Prize yazar Orhan Pamuk’un oldu.

Danimarka'nın en geniş çaplı kültürel ödülü olan "Sonning" 2006 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'lü yazar Orhan Pamuk'a verildi. Bu yıl ödülün Orhan Pamuk'a verilmesine gerekçe olarak, ünlü yazarın "kültürel sınırlara meydan okuması ve bu sınırların aşılması sonucunda ortaya çıkan olasılıkları açıklığa kavuşturması" gösterildi.
 
Orhan Pamuk, Sonning ödülünü 26 Ekim günü Kopenhag Üniversitesi'nde gerçekleşecek olan törende alacak. Sonning ödülüne daha önce layık görülen isimler arasında İngiliz siyaset adamı Winston Churchill, Alman yazar Günter Grass ve İsveçli Yönetmen Ingmar Bergman da bulunuyor.
 
59 yaşındaki Pamuk, 2006 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü İsveç'in başkenti Stockholm'de almıştı. Nobel ödüllü yazarın "Saf ve Düşünceli Romancı" adlı kitabı Danimarka diline de çevrilmişti.
 
Kaynak: Hürriyet (15 Mayıs 2012)

‘Spartacus’ e-kitap olarak çıkıyor

Hollywood'un efsane aktörü 95 yaşındaki Kirk Douglas, 'Spartaküs'ü e-kitap olarak çıkarmaya hazırlanıyor.

İlerleyen yaşına rağmen teknolojik gelişmelerden uzak kalmayan Kirk Douglas, Haziran ayında ünlü filmi "Spartaküs"ün e-kitabını piyasaya sunacak.
 
1960 yapımı Roma İmparatorluğu döneminde bir kölenin haksızlık ve adaletsizliğe isyanını anlatan, Stanley Kubrick'in yönettiği Spartaküs filminde Douglas, hem oyuncu hem de yapımcı olarak yer almıştı.
 
Önsözünü George Clooney'nin yazdığı e-kitap, Open Road Integrated Media tarafından sunulacak ve seslendirmesini Kirk Douglas'ın oğlu, ünlü aktör Michael Douglas yapacak.
Kaynak: ntvmsnbc.com (15 Mayıs 2012)

ali - 04/06/2012 - 13:28

Slow-motion lari merak ettim. Buyuk ihtimalle guzel bir sey cikacak.

Çeviribilim dergisinin 8. sayısı raflarda

Çeviribilim adlı çeviri ve çeviri incelemeleri dergisinin sekizinci sayısında, yine çeşitli çeviribilim, mütercim-tercümanlık ve dil bölümlerinden yazarlar çok çeşitli konuları ele alıyorlar:
 
Çeviride dipnot kullanımı, padişahların sipariş ettiği çeviriler, hukuk çevirisinin incelikleri, internet araçlarının çeviriye katkıları, çeviri eğitiminin simülasyon dersleriyle zenginleştirilmesi, çevirmenlerin sağlık ve sigorta sorunları.. Ayrıca dergide Rusya’nın köklü edebiyat yayınları olan Literaturnaya Gazeta’dan (Edebiyat Gazetesi) Tatiana Shabaeva’nın Çalıkuşu üzerine bir yazısı ve İnostrannaya Literatura’nın yayın yönetmeni Aleksandr Livergant’la yapılmış bir söyleşi yer alıyor.
 
Derginin bu sayısında çeviri örnekleri olarak, Oğuz Atay’ın çevirdiği öne sürülen “Kazanova’nın Hatıraları: Çapkın Papaz”dan bir parça, Özdemir İnce’den iki Yannis Ritsos şiiri ve Steve Jobs’un ünlü Stanford Konuşması’nın yeni, yaratıcı bir çevirisi yer alıyor.
2005 yılından itibaren internet dergisi olarak www.ceviribilim.com adresinde yayınlanan Çeviribilim dergisi, 2011 yılının başında matbu olarak yayın yapmaya başlamıştı. Daha önceki sayılarda Türkiye’de telif kanunu tarihi, Alain Badiou’nun hiperçevirisi, Menderes ve Eugene Pulliam çevirileri, çeviri sansürü gibi çeşitli dosya konuları yer almıştı.
 
Bu sayıdaki başlıklar ise şöyle:
 
Aleksandr Livergant: “Çevirmenin Yolu, Kayıp Yolu” HANİFE ÇAYLAK (Puşkin Üniversitesi)
Kemal Abdulla Nobel’e Aday Oldu SEVİNÇ ÜÇGÜL (Erciyes Üniversitesi)
Çalıkuşu’nun Rusya’ya Gelişi TATIANA SHABAEVA (Literaturnaya Gazeta)
Türkiye’de Çeviri Eğitimi Üzerine MİNE YAZICI (İstanbul Üniversitesi)
Hukuk Çevirisinde Uçuşan Kavramlar SÂKİNE ERUZ (İstanbul Üniversitesi)
Çevirmen Olarak Bilirkişilik BÜLENT ACIMAZ (İstanbul Üniversitesi)
“Çeviri Cenneti” ÜLKER İNCE (çevirmen)
Bir Diliçi Çeviri Örneği: “Dipnotlar” AYŞE BANU KARADAĞ (Yıldız Üniversitesi)
Eugene Nida: A Lost Methodology ÇAĞDAŞ ACAR (Leuven Üniversitesi)
“İşveren” Padişah, “Çevirmen” Mercümek Ahmed Olunca… ESHÂBİL BOZKURT (Kırklareli Üniversitesi)
Çokdilli ve Çoksesli Ağ MEHMET ŞAHİN (İzmir Ekonomi Üniversitesi)
Ardıl Çeviri Odaklı Simülasyon Dersleri NİHAL YETKİN (İzmir Ekonomi Üniversitesi)
ÖZDEMİR İNCE çevirisiyle YANNİS RİTSOS
Stanford Konuşması “Cehalet İştahınızı Kabartsın” STEVE JOBS
Cehaletin Ortasında Bir Gezgin, Steve Jobs ÖZLEM VURAL (Ege Üniversitesi)
“Kazanova’nın Hatıraları: Çapkın Papaz” Çeviren OĞUZ ATAY mı?
Kapak Konusu: Yeniden Kore, Nire? Kore Artık Türkiye’nin Komşusu: NATO için ne çevireceğiz? SABRİ GÜRSES (çevirmen)
Genel Sağlık Sigortası ve Çevirmenler SABRİ GÜRSES
MEDYADA ÇEVİRİ: HSYK ÇEVİRİ KRİZİ
 
 
edebiyathaber.net (15 Mayıs 2012)

Çok kazanan yazarlar: “Edebiyatın zaferi mi, bir avuç yazarın zaferi mi?”

Forbes Türkiye, mayıs sayısında ülkenin en çok kazanan yazar listesini, satış ve kazanç rakamlarıyla birlikte yayımladı. Beşinci kez hazırlanan listede 2011′in rekorlar yılı olduğunu belirten Forbes, yazının başlığını da “Edebiyatın Zaferi” olarak attı.

Edebiyatla az çok ilgili olan herkesin bildiği gibi, bu tür durumlarda akla ilk gelen, “Çok satanlar gerçek edebiyat mıdır?” sorusu oluyor. Biz burada başka mühim noktalara değinmek istediğimiz için bu soruyu başka bir yazıya bırakarak Forbes‘un dosyasını incelemeye girişiyoruz. Listedeki 20 yazar baskı adetleri ve toplam cirolarıyla aşağıdaki gibi:

1. Ayşe Kulin / 1.634.660 TL / Everest Yayınları / 588.500 baskı adedi / 8.173.300 ciro
2. Elif Şafak / 1.610.300 TL / Doğan Kitap / 369.000 baskı adedi / 8.051.500 ciro
3. İskender Pala / 1.319.980 TL / Kapı Yayınları / 536.000 baskı adedi / 6.599.900 ciro
4. Zülfi Livaneli / 949.600 TL / Doğan Kitap / 178.000 baskı adedi / 4.748.000 ciro
5. Sinan Yağmur / 851.500 TL / Destek Yay. – Karatay Akademi / 820.000 baskı adedi / 8.515.000
6. Ahmet Ümit / 638.120 TL / Everest Yayınları / 219.000 baskı adedi / 3.190.600 ciro
7. Canan Tan / 628.560 TL / Altın Kitap / 300.000 baskı adedi / 4.190.400 ciro
8. Yılmaz Özdil / 569.250 TL / Doğan Kitap / 165.000 baskı adedi / 3.795.000 ciro
9. Serdar Özkan / 513.000 TL / Artemis Yay. – Altın Kitap / 260.000 baskı adedi / 3.420.000 ciro
10. Demet Altınyeleklioğlu / 318.750 TL / Artemis Yayınları / 102.000 baskı adedi / 2.550.000 ciro
11. Orhan Pamuk / 269.375 TL / İletişim Yayınları / 50.000 baskı adedi / 1.077.500 ciro
12. Ahmet Turgut / 256.650 TL / Callisto Kitap / 165.000 baskı adedi / 2.566.500 ciro
13. Mümin Sekman / 252.563 TL / Alfa Kitap / 313.000 baskı adedi / 2.02.500 ciro
14. Mustafa Armağan / 197.688 TL / Timaş Yayınları / 119.000 baskı adedi / 1.581.500 ciro
15. İlber Ortaylı / 194.500 TL / Timaş Yayınları / 90.000 baskı adedi / 1.566.000 ciro
16. Turgut Özakman / 189.400 TL / Bilgi Yayınevi / 43.000 baskı adedi / 947.000 ciro
17. İnci Aral / 185.685 TL / Kırmızı Kedi / 90.000 baskı adedi / 1.237.900 ciro
18. Yavuz Bahadıroğlu / 184.000 / Paradoks Yayınları / 120.000 baskı adedi / 1.840.000 ciro
19. Reha Çamuroğlu / 177.400 TL / Everest Yayınları / 115.000 baskı adedi / 1.774.000 ciro
20. Kahraman Tazeoğlu/ 139.400 TL / Destek Yayınları / 87.900 baskı adedi / 929.600 ciro

Forbes, yazının ikinci paragrafında, rakamlarla ilgili ilk analizlerinden biri olarak, “Rakamlar, sıklıkla yinelenen ‘ülke olarak okumuyoruz’ yakınmalarını biraz ezbere söylendiğini gösteriyor,” yorumunu yapmış. Yılın başında da Munir Üstün Twitter sayfasında yayınevlerinin 2011 yılında toplam 287 milyon bandrol aldığını açıklamış, nüfus hesabından bunun kişi başına yedi kitap anlamına geldiğini belirtmişti.

Alınan bandrol sayısı (yani basılan kitap adedi), en çok kazanan yazarların kitaplarının baskı adedi belki Türkiye’de yayıncılığın nasıl ve ne kadar gelişip büyüdüğü konulu bir araştırmanın verileri olarak kullanılabilir, ama ülkedeki okuma alışkanlıklarıyla ilgili söylediklerini değerlendirirken çok dikkatli olmak gerekir. Forbes‘cular da, Munir Üstün de en temel soruyu atlıyor: Basılan bu kitaplardan kaçı satılıyor? Forbes listesinde yer alan yazarların eserleri bir yana, çoğu kitap ortalama 1.500 adet basılır, bu rakam Türk edebiyatçılarında bir nebze yükselse de, yabancı kitaplarda daha da düşebilir. Öncelikle bir durup bunun ne kadar düşük bir sayı olduğunu değerlendirmek gerekir — nüfusunun yaklaşık 70 milyon olduğu söylenen bir ülkede bir kitap yalnızca bin kişi için yayımlanıyor. Bundan hemen sonra da bu 1.000 adedin kaçının satıldığını sormak gerekir — bir kitabın yalnızca 100 adet sattığı da görüldüğü gibi, çok ama birçok kitap hiçbir zaman ikinci baskı yapmadan kelepire düşüyor.

Forbes analizine, ne tür eserler veren yazarların ve hangi yayınevlerinin ön plana çıktığına değinerek devam ediyor. Listeyi vermeden önce yazıyı şu sözlerle kapatıyor:

Kültür ve Turizm Bakanlığı ISBN Ajansı yıllık yayıncılık verileri ve FORBES Türkiye’nin artık geriye dönük analiz yapılabilecek derinliğe ulaşan “En Çok Kazanan Yazarlar” listesi gösteriyor ki yazarlık, Türkiye’de artık gerçek anlamıyla para kazandıran bir meslek.

Yukarıdaki yorumumuza nazaran, öncelikle yazarların gerçekten de satış değil, baskı adedine göre kazanç sağladıklarını belirtelim. Bundan sonra beş yıllık bir süreyi “geriye dönük analiz yapabilecek derinliğe” ulaşmak için yeterli görenForbes‘a, listelerinde yalnızca yirmi tane yazar bulunduğunu hatırlatalım. Çok satan bir yazarla ortalama bir yazar arasındaki uçurumu fark etmek için aslında bizzat bu listeye bakmak yetiyor. 1 numaradaki Ayşe Kulin’in kazancı 1 buçuk milyon lirayı geçerken, 20 numaradaki Kahraman Tazeoğlu’nunki 150 bin lira bile etmiyor. Bu durumda bırakın “ortalama”yı, en çok satan 50. yazarın ucu ucuna yazarak geçinebileceğini, geri kalanların ise, birçok yazarın zaten yaptığı gibi hayatlarını başka işlerle kazanmak zorunda kalacaklarını görüyoruz. Telif ödemelerini para değil, kitapla alan yazarların bulunduğu bir piyasada bir avuç yazarın kazancını kutlamak adına Forbes bir yana, BirGün gazetesinin dahi “Kim demiş yazmak kazandırmıyor diye” şeklinde başlıklar atması acı.

Tüm bunlardan sonra insan ister istemez Forbes‘un verileri doğru okumadığını, ama aklında halihazırda var olan bir çerçeveye oturtmak için sağından solundan kıvırttığını düşünüyor. Üstelik bahsettiğimiz bu iki nokta (baskı adedi ile okuma alışkanlığı ve en çok kazanan yirmi yazar ile geri kalan yazarların arasındaki ilişki) en temel meseleler. Listenin devamında gelen “En Çok Satan Kitaplar” ve “En Çok Ciro Yapan Kitaplar”ı incelediğimizde telif oranlarındaki farkın kazancı nasıl etkilediğini görüyoruz. Aşkın Gözyaşları I en çok satan kitapken, ciro listesinde altıncı sırada yer alıyor. Benzer bir şekilde en çok ciro yapan İskender, çok satanlar arasında üçüncü sırada. Demek Elif Şafak Sinan Yağmur’dan daha yüksek bir telif oranıyla çalışıyor. Kitap satış fiyatları da ciroyu oldukça etkiliyor. Beş yayınevi ve bir dağıtım şirketiyle Türkiye’nin en büyük yayın grubu olan Alfa Yayın Grubu, düşük kitap fiyatlarıyla tanınıyor. Örneğin çok satan kitaplar arasında yedinci sırada olan Her Şey Beyinde Başlar (Mümin Sekman), ciro listesinde yer bile almıyor.

Dergi, geçen yılki listesinde İskender Pala’nın kazancıyla ilgili bir tartışma yaratmıştı — Kapı Yayınları verilen bandrol rakamlarının eksik olduğunu söylediğinde, verileri ISBN ajansından aldığını belirten Forbes, yayınevlerinin kitabın satış adedinden fazla bandrol alabildiklerini iddia etmişti. Bandrol bedavaya değil, parayla alınan bir şey olduğu için bu söylenen pek mantıklı gelmiyor kulağa. Doğru olduğu varsayılsa bile, o zaman yalnızca bir yazar ve bir yayınevi değil, tüm listenin sağlamlığının sorgulanması gerekmez miydi?

Forbes’un “Edebiyatın Zaferi” olarak nitelediği listedeki yazarların kazançlarında gözümüz yok. Dileğimiz, öncelikle Forbes ve bu yirmi yazar ile basının, daha da önemlisi okurların, bunun aslında bir avuç yazarın zaferi olduğunu fark etmesi. Yayıncılıkta başta yazarların olmak üzere çevirmenlerin, editörlerin, düzeltmenlerin ve bir kitabın oluşumda emeği geçen diğer herkesin çalışma şartlarının ortaya koydukları işle orantılı bir şekilde düzelebilmesi için henüz önümüzde uzun bir yol var. Yolun başını ise insanların okuma alışkanlığı çekiyor.

Kaynak: koltukname.com (14 Mayıs 2012)

BA (kitapnot.blogspot.com) - 14/05/2012 - 13:17

Bu haberde de Forbes’un yorumlarına karşılık birçok sağlam argüman geliştirilmiş zaten ama ben de şunu eklemek istiyorum: Kitap pasajlarına gidenler kitapçıların satışlarının nasıl edebi eserlerden test kitaplarına evrildiğini rahatlıkla görebilirler. “287 milyon bandrol satıldı” derken eğer ÖSYM sınavlarına yönelik test kitaplarını da bu sayıya dahil ediyorsanız (ki onlar da bandrol alıyor) bu istatistiğin hiçbir anlamı yok. Bir de bunun akademik kitaplar, sözlükler, rehberler gibi bandrol alan ama doğrudan edebiyatla ilgili olmayanları var. Üstelik daha geçen hafta burada nüfusun %40′ının hiç kitap okumadığını Kültür Bakanlığının açıkladığı haberi vardı. Kısacası Forbes’un haberi Hido’ya bakarak basketbolcu, Fazıl Say’a bakarak piyanist olmak çok kazançlı demek gibi bir şey.

Lagerfeld’den kitap kokulu parfüm

Modacı Karl Lagerfeld'in tasarladığı kağıt kokan parfüm 'Paper Passion', Ağustos ayında piyasaya çıkacak. Parfüm, misk ve leylak ile zenginleştirildi.

Karl Lagerfeld'in imzasını taşıyan 'Paper Passion' (kağıt tutkusu), İtalya Milano'daki tasarım haftasında görücüye çıktı. Parfümün ambalajı, 32 sayfalık bir kitaptan oluşuyor. Kitabın önsözü Lagerfeld'e ait. Tasarımcı, yazısında, gerçek bir kağıt tutkunu olduğunu belirtiyor.
 
Kağıt kokulu parfüm üretme fikri, yayıncı Gerhard Steidl'a ait. "Yeni basılmış bir kitabın kokusu, uyuşturucuyla aynı etkiyi yaratıyor" diyen Steidl, parfüm tasarımcısı Geza Schön'e başvurmuş. Müşterileri arasında Madonna ve futbolcu Lionel Messie gibi starların da bulunduğu Schön de 13 ham maddeyi karıştırarak parfümü üretmiş. Müşterilerinin isteği üzerine misk ve leylak ile parfümü zenginleştirmiş. Nobel ödüllü Alman edebiyatçı Günter Grass da parfüm için bir şiir yazmış.
 
Sueddeutsche'nin haberine göre; Paper Passion, müzeler, konsept mağazalar ve küçük parfümerilerde satılacak.
 
Kaynak: ntvmsnbc.com (14 Mayıs 2012)

Nâzım Londra Metrosu’nda!

Nâzım Hikmet , Londra Metrosu trenlerinde düzenlenen ‘Yeraltında Dünya Şiirleri’ (Worlds Poems on the Underground) sergisinde şiiri yayımlanan altı şairden biri oldu.

Şairin ‘Geceleyin Bakü’ adlı şiirinin İngilizce çevirisi, metrodaki vagonların duvarlarında Londra’da yapılacak Olimpiyat Oyunları’ sonuna kadar sergilenecek.

Sergide Nâzım Hikmet ile birlikte Sujata Bhatt, Niyi Osundare, John Agard, Imtiaz Dharker, Lotte Kramer’ın birer şiiri yer alıyor. Altı şiirin tamamı, 1986’dan bu yana Londra Metrosu’nda sergilenen şiirlerden seçmeler ile birlikte 100 bin kopya basılacak bir kitapçıkta da yer alacak ve kitapçık, Olimpiyatları boyunca Londra Metrosu’nda ücretsiz olarak dağıtılacak.

Sergi, Olimpiyat Oyunları’na paralel olarak düzenlenen, dört yıla yayılmış etkinlikler bütünü olan ‘kültürel olimpiyat’ın doruk noktası niteliğindeki ‘Londra 2012 Festivali’ kapsamında düzenleniyor.

Kaynak: Radikal (14 Mayıs 2012)

…Çünkü bazen hayat tekin değildir!

Sine Ergün’ü okumanın tuhaf bir yanı var: Kendinizi sıra dışı ve cinsiyetsiz bir yazarla tanışmış, farklılaşmış hissediyorsunuz.

Burası Tekin Değil ve Bazen Hayat kirli gerçekçilikle büyülü gerçekçiliğin muntazam harmanını sunarken, Türk öykücülüğünün geleceğini görmek yüzünüzü güldürüyor! 

Altıyı bir geçe eve yollanırım. Altı elli ikide evin altındaki bakkaldan dört bira alırım. Kedim kapıda karşılar. Biraları koklar, salına salına kabının başına gider, kafasını bana çevirir. Gider
mamasını veririm. Üç birayı buzdolabına koyarım, ötekini açarım. Balkona
gider otururum, yoldan geçenlere bakarım. İşten dönenler geçer, yorgun, yavaş. Sonra durağanlık. Dışarı çıkanlar geçmeye başlar, hızlı adımlar. Arada kalkar sıradaki birayı alırım.              
Kedim gelir, bacağıma sürtünür, esner, içeri girer. Hiçbir şey düşünmem.
Zaten tek şey vardır kafamda, başkasına yer açamam. Dördüncü biram on gibi biter.
Son yudumlara doğru elim telefona gider. Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor,
der kadın, Öldü çünkü, diye bitiririm sözünü.
(Aradığınız Kişiye Şu Anda Ulaşılamıyor adlı öyküden…)
 
Burası Tekin Değil, son yıllarda niteliği giderek artan öykücülüğümüzün en dikkat çekici kitaplarından biri. Sine Ergün, yirmi yedi kısa öyküsünün yer aldığı bu ilk kitabında her türlü gösterişten, süslü anlatım yöntemlerinden uzak kalmayı başarıyor; alabildiğine yalın bir dille yazıyor. Öykülerin güzelliği de bu yalın anlatımın okurda bıraktığı çok özel, buruk duygudan kaynaklanıyor. Burası Tekin Değil, özellikle kent insanının fotoğrafına bakan, okuduktan sonra uzun süre unutulmayan öykülerden oluşan bir kitap.
 
Bazen Hayat ise Sine Ergün’ün iki yıl aradan sonra gelen yeni öykü kitabı… Kısa ve yalın öyküleri bir araya getiren bu kitapta da hayatın sıradan görünen yüzüne eğiliyor yazar. Ama insanın içini kemiren, bir kez farkına varıldıktan sonra unutulamayan ayrıntılar yakalıyor orada…
 
Tiyatro ve sinema alanlarında da çalışmış ve ürün vermiş bir yazar olan Sine Ergün, “ben” kişisiyle başladığı öykülerin tamamında hayatın kendisine odaklıyor okuru; öyküleri okurken yazarın varlığını bile unutuyorsunuz!
 

SİNE ERGÜN
1982’de doğdu. Öykü, şiir, deneme ve çevirileri Notos, Kitap-lık, Sıcak Nal, Özgür Edebiyat, Sözcükler, Sınır, Ğ ve Patika dergileri ile çeşitli derlemelerde yer aldı. Yurt içi ve yurt dışı sergilere, sanatçı programlarına katıldı. İlk öykü kitabı Burası Tekin Değil’i (2010) Bazen Hayat (2012) izledi.
 
edebiyathaber.net (14 Mayıs 2012)

 

Pamuk: “Avrupa’ya yürümüyoruz diye ağlamıyorum”

İspanya'nın El Pais gazetesine konuşan Orhan Pamuk, "Artık Türkiye, Avrupa'ya doğru yürümüyor diye ağlamıyorum. Avrupa, üst sınıf için bir rüya olmaya devam ediyor. Ama ekonomik patlama Avrupa heyecanını azalttı" dedi.

Orhan Pamuk, İspanya'nın El Pais gazetesine verdiği demeçte, "Türkiye'de özellikle Avrupa ile birleşmeye inananların kalplerin kırıldığını" ifade ederek, "İlk Sarkozy ve Merkel'in açıklamaları, daha sonra ekonomik kriz ve 2008'deki finans krizinden Türkiye'nin çok fazla etkilenmemesi, Türkiye'nin Avrupa perspektifinin gerçekleştirilmesini zor bir hale getirdi" yorumunda bulundu.
 
Son 10 yılda AB ile Türkiye arasındaki ilişkilerin bazı ters duygular yarattığını belirten Pamuk, "Artık Türkiye, Avrupa'ya doğru yürümüyor diye ağlamıyorum. Avrupa, üst sınıf için bir rüya olmaya devam ediyor. Ama ekonomik patlama Avrupa heyecanını azalttı. Avrupa ile birleşme çoğunlukta ekonomik bir arzu. Siyasi veya kurumsal değil" ifadesini kullandı.
 
Pamuk ayrıca, "Türkiye'de şu anda endişe konusu ne?" sorusuna da "Türkiye'de iki şeyin olduğunu düşünüyorum. Askeri güç azaldı. Ve uzun yıllar laikliği korumak için askeri destekleyen milliyetçi burjuvazi şu anda kaygılı. Buna rağmen Türklerin yarısından fazlası laikliğe inanıyor. Ben, Türkiye'nin başlıca sorununun Kürt meselesi olduğuna inanıyorum. Hükümet, tolerans ve yumuşak bir şekilde bu konuya nasıl yaklaşacağını bilmiyor. Meseleyi ortadan kaldırmak için yeniden eski yöntemleri kullanıyorlar" yanıtını verdi.
 
Türkiye'de üst sınıfın sadece İstanbul'da olmadığını, Anadolu'dan gelen yeni bir üst sınıf bulunduğunu söyleyen Nobel ödüllü dünyaca ünlü yazar, "Anadolu'dan gelen, daha muhafazakar ve dini yönü ağırlıklı olan, AKP'yi destekleyen yeni bir burjuvazi var. Bu İstanbul burjuvazisinin biraz rahatsız hissetmesine neden oluyor. Ama unutulmamalıdır ki son 10 yılda mevcut iktidarla Türkiye çok daha zengin ve başarılı oldu. İstanbul ve onun burjuvazisi de öyle. Bu burjuvazi yıllar boyunca zenginliğini meşrulaştırmak için Batılılığını kullandı ve bu yeni durum onları biraz sinirlendiriyor" dedi.

Kaynak: ntvmsnbc.com (14 Mayıs 2012)

1. Uluslararası Bodrum Kitap ve Kültür Festivali 1 Haziran’da başlıyor

01-07 Haziran 2012 tarihlerinde Bodrum Belediyesi işbirliğiyle, gerek çevre il ve ilçelere, gerekse Akdeniz ülkelerine bir merkez oluşturmak amacıyla Bodrum Belediye Meydanı’nda gerçekleştiriliyor.

Festivalin ilk yılındaki konuk ülkesi “Yunanistan” ve teması “Komşuluk.” Festival her yıl bir Akdeniz ülkesini konuk ülke olarak ağırlayacak ve her yıl konuk ülke ile Bodrum-Türkiye arasında köprü oluşturacak bir temaya sahip olacaktır.

Türkiye’nin ve Akdeniz ülkelerinin saygın ve önemli yazarlarını, kültür adamlarını, akademisyenlerini ve sivil toplum kuruluşlarını bir araya toplayarak, kültürler arası diyaloğun gelişmesine katkıda bulunacak bu etkinlik, Bodrum’u kısa sürede bölgenin vazgeçilmez bir merkezi haline getirecek ve kültür aracılığıyla bölge barışına katkı sağlayacak bir platform yaratacaktır.

Yazar söyleşileri, imza günleri, okul öncesi çocuklara ve öğrencilere yönelik grafik, karikatür, edebiyat atölyeleri, binlerce çeşit kitap Bodrum’da 01-07 Haziran 2012 tarihlerinde ziyaretçilerini bekliyor…

Organizasyonun,

Facebook sayfası için tıklayınız.

Twitter sayfası için tıklayınız.

Kaynak: izmirdesanat.org (14 Mayıs 2012)

2012 Grimm Yılı Edebiyat Çeviri Yarışması

Türkiye’deki Goethe-Institut’lar, 2012 Grimm yılı nedeniyle, bir çeviri yarışması düzenliyor.

Grimm Kardeşler'in ünlü masal derlemesi 1812 yılında yayımlanmıştır. Çocuk ve aile masalları nesiller boyunca birçok kitaplıkta yerini almış ve 160 dile çevrilmiştir.

Türkiye’de ikâmet eden herkes çeviri yarışmasına katılma hakkına sahiptir. Katılabilmek iҫin, profesyonel çevirmen olmanız gerekmez, ancak bir edebiyat yarışmasının taleplerini de küçümsemeyiniz.

Çeviri metnini görmek için tıklayınız.

Kazananlar, edebiyat çevirmenlerinden oluşan profesyonel bir jüri tarafından belirlenecektir.

Çeviriler için son başvuru tarihi 30 Haziran 2012'dir.

Bu yarışmada 3 para ödülü verilecektir. Birincilik ödülü sahibi 1500 TL, ikincilik ödülü sahibi 500 TL, üҫüncülük ödülü sahibi 250 TL kazanacaktır. 

 

  1. Metin, Almancadan Türkҫeye ҫevrilecektir.
  2. Türkiye’de ikâmet eden herkes bu yarışmaya katılma hakkına sahiptir. Katılmak iҫin profesyonel ҫevirmen olmanız gerekmez. Goethe-Institut ҫalışanları (eski ҫalışanlar dahil) ve onların yakınları yarışmaya katılamaz.
  3. Ҫeviriler isim olmadan ulaştırılmalıdır. Lütfen başvuru formunu doldurup, ҫevirdiǧiniz metinle birlikte bize gönderiniz. Lütfen ҫevirinizin üzerini imzalamayınız veya herhangi bir işaret koymayınız. Gönderilen ҫevirilere tarafımızdan bir numara verilecektir.
  4. Ҫeviriler daktilo veya bilgisayar ile yazılmış olmalıdır. Lütfen ҫift satır aralıǧı ve A4 kaǧıt formatını kullanınız.
  5. Goethe-Institut en iyi ҫeviriyi internet sayfasında yayınlayacaktır. Katılımcılar, ҫevirilerini yayınlama hakkını Goethe-Institut’a vermiş olmaktadırlar.
  6. Son başvuru tarihi 30 Haziran 2012'dir. Bu tarihten sonra bize ulaşan gönderiler dikkate alınamayacaktır.
  7. Jürinin kararı deǧişmez.
  8. Ödül töreni 4 Ekim 2012 tarihinde Goethe-Institut İstanbul’da gerҫekleştirilecektir. Ödüllerin şahsen teslim alınması gerekmektedir.
  9. Yarışmaya katılımınızla bu koşulları kabul etmiş bulunmaktasınız.

edebiyathaber.net (14 Mayıs 2012)

Dolapdere: Kürt Kediler, Çingene Kelebekler

Mine Söğüt’ün kitabında Dolapdere; ‘İstanbul’un herhangi bir semti’. ‘İstanbul’un kalbinde saklanan muhteşem bir cehennem. Ve ateşi o kadar küstah ki kendinden olmayanı ne ısıtıyor ne yakıyor’.
 
Dolapdere; Kürt ağıtının Çingene ağıtını, Çingene cümbüşünün Kürt tililisini yendiği yer burası.  
 
‘“Kendi”ne ait olanla “bize”e ait olanın kesişmediği’, göçün bir diğer anlam taşıdığı fakir insan uygarlığı.
 
İnsanları,  ‘Kadim Kast sistemi’ içinde doğan dünyanın 72 Ulusunun en alt boyunu oluşturan insancıkları… Onlar, geceleri yan yana uyumamak için gündüzleri yan yana yaşanacak olan her şeyi yaşayıp bunu yenen kentin muavinleri. Karınaçlığına Yaşayan Muavinler.
 
Onlar, Kaderleri  ‘fareler tarafından kemirilmiş, delik deşik edilmiş’, ‘Bermuda Şeytan Üçgenin tam ortasında alev alev’ yanma daveti alan mahallenin ‘çığlıkları müzik, tüm inlemeleri nağme’ insanlar.
 
‘Sayfası hiç koparılmayan bir takvime mahkûm olmuş’, bu İstanbul’un göbeği kesilmemiş Dolapdere’sine, doğarken göbek bağı ile bağlı olmayan ama bağlanan insanları, insancıkları…
 
Neşe ve umudun ‘yakın bir zamana kadar yoksulluktan bir adım önde’ olduğu burada, her şey tepetaklak.
 
Dolapdere, ‘Küçüktür; ama bir dünyadır’ bu bağlamda.
 
Kitapta ‘yetmiş iki milletin adam olamamış, dikiş tutturamamışları, gelmiş oraya sığınmış’ olan insanları olduğunu söyleyen Yaşar Kemal’in sesini de duyarız.
 
Adı konmuş ya da konmamış, ‘uzun ve vahşi savaşların rüzgârları yüzünden doğdukları yerlerden kaçıp buraya sığınan’ insanların, kara gün ve gecelerden kalma nefeslerini, bazen bir ruh bazen de bir tarihsel anı olarak dolaşırken buluruz burada, bu kitapta.
 
Aynı bakkala giden, aynı veya farklı şeyler alan, birbirlerinin kaderlerinden habersiz ama kaderlerinin birbirleri kadar kötü olduğunu bilen, belki de sırf bu yüzden birbirlerine hiçbir şey sormayan insanlar… Dolapdereliler.
 
Bunları içinde uyutan Dolapdere, kısacası ‘bir insan mahşeridir, doğudan, batıda, güneyden, kuzeyden ipini koparan soluğunu burada almıştır’.
 
‘Artık derelerinden eser kalmamış’, ‘şehrin en renkli cinayetleri’ni, ‘en renkli aşklarını’ içinde bulunduran Dolapdere, yazarın ilk defa seksenli yıllarda bulunması esnasında onun zihninde yaptığı etkinin, ilk başta günlüğü düşürülen kısa bir nottan giderek kendini sıyıran, büyüyen ve kocaman bir anıya dönüşen bir yarılma… Ve bu yarılmanın peşine düşen bir anlatıcı…
 
Kürt Kediler Çingene Kelebekler, Dolapdere ve Hayalet Mektup olmak üzere üç parçadan oluşan 112 sayfalık bu yapıt, İstanbul’un kırk semti, kırk yazar tarafından ele alınması projesi dolayısıyla yazılmış. Mine Söğüt’e Dolapdere kalmış kala kala. Ya da özel istekte bulunmuş! Olayları, durumları, çalkantıları birinci tekil şahıs olan Ben’in ağzından öğreniyoruz. Her ne kadar bu ben üç ayrı bene dönüşse de…
 
Kürt Kediler Çingene Kelebekler kitabın birinci paçasını oluşturuyor. 
 
Bu parçada Kürtler ve Çingeneler arasında yapayalnız yaşayan, Madam olarak bilinen anlatıcı ağzıyla anlatılır. Madam; kendi dilinden hiç anlamayan o insanların kendisini hiçbir zaman anlamayacağını da bilen, öldüğü zaman kendisinden geride kalacak o evin, kendisini anlamayacak olanlara kalacağı korkusunun ölüm korkusundan üstün geldiği o evde, kendisi ile birlikte evi tutuşturmayı bilincinde canlandıran bir yalnız insan…
 
Bu parçada, bir Kürt kedi olur, bir kedi kelebek. Yine çingene de öyle. Bütün bunlar Madam’ın zihninde. 
 
Bu iki toplum, bu iki toplumdan olmayanların zihninde yaratılmış olan o tanımlarla tanımlanır bu parçada. Ya da tanımlandığı zannedilir. Biri çok olan, akın akın gelen, öbürü hesapsız kitapsız bir yaşam süren topluluk…
 
İkinci parça ise “Dolapdere” adındadır. Kendisine de alt başlıklar oluşturan bir başlık. 
 
Bu parça bir gezerin, bir seyyahın gözüyle görülmüş ve yine aynı seyyahın ağzıyla anlatılmış. Kokusundan, tadından, görünüşünden bir şeyin içini anlayan, hemen tanımlayan bir seyyah. Hem iyi bir gözcü, hem iyi bir kalp okuyucusu. Ve de bir geçmiş bilimcisi. Ruhun yırtılmalarına bazen ufak bazen de derin derin okumalarla değinen bir seyyah. Doktor. 
 
Dolapdere’de geçen gezilerinde gördüğünü, konuştuklarını, konuşamadıklarını, araştırmaları sırasında bulduklarını serpiştirir bu bölüme. 
Bu parçanın ilk alt başlığı “Dolapdere ve ben”dir.
 
Bu alt başlık altına anlatıcı, Dolapdere ile tanışmasına değinir. İlk başta neler hissettiklerini anlatır.
 
“Burası Dolapdere” ise, Dolapdere’yi, insanlarını, insanların itilmişliklerinin tablosunu çizer kelimeleriyle.
 
Mahallenin eski adına ve geçmişine dayandığı kısım ise “Mahallenin makûs tarihi”dir. Dolapdere’de yaşanan bir cinayeti gazeteden ve ansiklopedi’den yaptığı anlatılarla ele aldığı kısım Dolapdere Cinayeti’dir. Dolapdere Cinayeti alt başlığında kullanılan her iki kelimeyi diğer alt başlıklardan farklı olarak ilk harfini büyük yazar anlatıcı. Bir başka yerden aldığını gözümüze sokmak içindir belki de bu.
 
İstanbul’un baştanbaşa ‘eski uygarlığın çöplüğü’ olduğunu öğreniyoruz “Kadife abla”dan.  Ziba sokağını. 
 

‘Allah’a inanan ama Allah’ın korumadığı insanları’.
 
Güzelliğin bir ateş olup buraya sürüklediği ‘çaresiz’ kızları…
 
Ya “Yaşıtım Hevida”. Ne yok ki burada. ‘Kimsenin sevmediği hem içleri hem dışları kalabalık’ olan ve buraya en son yolu düşen Kürtler.
‘İlk gidenlerin artığı metruk binalara’ yerleştirilmek zorunda bırakılan Kürtler. Sürgünler, zorunlu göçler ve ölümlerle gelen Kürtler. Tamamen çöplük olan İstanbul’a yolu en son düşenler. Her şeyin fazlasıyla bulunduğu Kürtlerde yoksulluk da boldur.
 
Her şeye rağmen, umut eden sabreden Kürtlerin Sabır anlamına gelen bir Kadını.  Hevida. Hêvîda’nın her şeyi gibi, habersiz olduğu yazı dilindeki isminin şapkalarını da kaybeden sabırlı bir Kürt kadını.
 
Hevida’dan sonra bir kadın daha vardır. Bir çocuk anne. “Nur yüzlü Mersiye”.  ‘Kadın olmanın ve hedef tahtasının hep ama hep ortasında durmanın, kadim bir günahkârlığının ağır tedirginliği’ni, iliğin en açılmamış, keşfedilmemiş, dokunulmamış, DNA’sı çözülmemiş bir halde, bir sır gibi kendisinde saklanan Mersiye.
 
Ya “Ruandalı Gaspard”a ne demeli? Es mi geçmeli?
 
Belki adı bile konmamışken, çıbıldak iken hayata karşı, bütün yükünü erken taşımaya zorlanan, ailesini kaybeden bir çocuk.
 
‘Hayatta kalmak yaşamakla bir tutulma’masını en iyi bilenlerdir biri. Gaspard. Kimliksiz, dilsiz, ülkesizlerin yarasından sızan “biri.
 
“Garbis Usta’nın otomobilleri ile 
Faça Mesut’un bujileri”
‘yaşadığı kümeste bileklerini kesmiş 12 yaşındaki bir tinerci çocuk (Faça Mesut, T.Ç) için elinden hiçbir şey gelmez’ o bir zamanların en iyi motor ustası Garbis usta. ‘ Sıradan hikâyeler barınamaz’ denilen Dolapdere’ye en uygun kaçanlardan ikisi.
 
“Allah’a yakın, Allah’tan uzak”
 
‘Yanan bir kilise. Çanı yok. Cemaati üzgün’. Bu kilise Allah’a yakın Allah’tan uzak olan nicelerin yaşadığı Dolapdere’nin yalnızlığını daha çok derinleştiren, kendisinin yalnızlığıdır. Bu mahallenin ‘riskli ve yarını meçhul insanlar’ı…
 
‘Kendini tekrarlaya tekrarlaya çoğalan kimi köhne kimi modern bir sürü iş yeri’nin listesi verildiği “Cahil mahallenin üniversitesi” bölümünde yazar aynı zamanda ellili yılların maddi varlıkların listesinde veriyor.
 
Bir de zenginlerin okuduğu bir üniversite sığmış bu mahalleye.  Onların hiç okumayacak olan o üniversitede her gün yeni araştırmalar yapılıyor onlar üzerine, onlardan habersiz…
 
Üç pazarlı Dolapdere’de üç pazarın pazarcıları, müşterileri… Renk renk insancıkları… 
 
‘Geri kalmış fakir ülkelerde futbol genç erkekler için bir peri masalıdır’ cümlesi “Futbolcu olma hayali” başlığı her şeyi bir cümlede anlatmaya yeterli.
“Artık yoklar” ve “Hala varlar” listesi.
 
Bu listede ‘ne ararsanız yok, ne ararsanız var’ işte. 
 
Üçüncü parça
 
Hayalet Mektup
 
Onu tanıyan, ailesini bilen, küçüklüğünü, okulunu, annesiyle babasının gençliğini, babasının ölümü dahil birçok şeyi bilen, ‘İnsan mı şehri  biçimlendirir, şehir mi insanı?’ bilmecesini çözen Mine’nin gençliğini bile ona anlatan bir mektup. Mektup sen diye anlatır her şeyi, samimi bir dil kullanır alıcıya karşı. Sanki bir yaşamı birlikte geçirmişler gibi. Ve küçük ayrılmalar hariç öyle… 
Peki kim bu gönderici?
 
Takyedin Çiftsüren (13 Mayıs 2012)

1. Uluslararası Türk-iran Dil Ve Edebiyat İlişkileri Sempozyumu

 

İstanbul Üniversitesi'nin İran Allame Tabatabai Üniversitesi'yle birlikte düzenleyeceği sempozyum, 15-17  Mayıs tarihleri arasında Cemal Reşit Rey (CRR) Konser Salonu'nda yapılacak

Sempozyumun tanıtımı dolayısıyla  İstanbulÜniversitesi'nin Beyazıt'taki Yerleşkesi'nde gerçekleştirilen basın toplantısında  konuşanSempozyum Düzenleme  Kurulu Başkanı Prof. Dr. Muhammet Nur Doğan, bu güne kadar saklı kalan ve ilk kez ele alınacak olan Türk-İran dil ve edebiyat ilişkilerinin çok  çeşitli yakınlıkları beraberinde getireceğini söyledi.

Bu kapsamda 15-17  Mayıs tarihleri arasında "İki komşu dil, iki kardeş edebiyat"  ana temasıyla ilk kez gerçekleştirilecek "Uluslararası Türk-İran Dil ve Edebiyat İlişkileri Sempozyumu"na çok sayıda yerli ve yabancı akademisyenin  katılacağını dile getiren Prof. Dr. Doğan, sempozyumda yaklaşık 74 bildirinin sunulacağını kaydetti.

Prof. Dr. Doğan, Türk ve İran toplumlarının  kültürel ve diplomatik ilişkileri için de anlamlı bir buluşma noktası olacağını düşündükleri sempozyumun ikincisini, gelecek yıl Tahran'da yapılmasını planladıklarını belirtti.

Türk ve İran milletlerinin, dil ve edebiyat ilişkilerinin çok eski tarihlere dayandığını ve asırlarca çok yakın komşuluk ilişkileri içinde ve birlikte aynı coğrafyayı  paylaşan bu iki milletin dil ve edebiyat sahasında birbirleri ile değer  alış verişinde bulunduğunu anlatan Doğan, "Bugün Türkçe'de sayısız ölçüde Farsça kelime, kavram, deyim, terim kullanılmakta, buna mukabil Farsça'da da buna benzer şekilde Türkçe kaynaklı söz varlığı bulunmaktadır. Ayrıca her iki büyük milletin dilinde, müşterek inançları olan İslam'ın dili Arapça'dan alınma ortak kelime kadrosu yer almaktadır" dedi.

Doğan,  ana  sponsorluğunu  İstanbul Büyükşehir Belediyesi  Kültür ve Sosyal İşler  Daire Başkanlığı'nın yaptığı, Yunus Emre Enstitüsü ile İran  Kültür ve İslami İlişkiler  Kurulu'nun katkıda bulunduğu sempozyuma, Çin, İran, Hindistan, Bosna, Tacikistan, Azerbaycan ve Bangladeş'ten akademisyenlerin katılacağı sempozyumun Cemal Reşit Rey'de yapılacağını dile getirdi.

Sempozyumda, " Evliya Çelebi'nin  Seyahatnamesi'nde Azerbaycan", "Fars ve Türk edebiyatlarında tarih düşürme türü", "Mevlana'nın mektuplarına göre Selçuklular'ın yönetim terimleri, mekteplerin yönetimi ve sosyal ilişkileri", "Muhammed Fuzuli, üç dilde şiir yazar şair", " Anadolu sahasında Hayyam'ın rubailerine yazılan nazireler", "Mevlana ve Mevleviliğin Türk  kültürüne etkisi", "Osmanlı döneminde Fars dilinin Türkçe ile ilişkisi" gibi birçok konu ele alınacak.

Kaynak: AA

 

 

 

 

 

Günter Grass’a ihraç yok

NOBEL Edebiyat Ödülü sahibi yazar Günter Grass’in, Alman Edebiyat Birliği PEN Merkezi’nin onursal başkanlığından alınması yönündeki teklif reddedildi.

PEN Merkezi’nin Thüringen eyaletinin Rudolstadt kentinde yaptığı genel kurul toplantısında, Grass’a yönelik başlatılan “karalama kampanyası” konusunda kurumun resmi bir açıklama yapması için verilen teklif de reddedildi. Grass, geçen ay yayınladığı bir şiirde İsrail’i eleştirmesinden dolayı uluslararası boyutta gündeme gelmiş, İsrail de Grass’a ülkeye giriş yasağı getirmişti. Grass’ın hastalığı nedeniyle katılmadığı PEN toplantısında yapılan tartışmalar sonucu, bazı sakıncalar olmasına rağmen Grass’ın şiirinin içeriğinin tartışmaya açılmaması kararı da alındı.

Günter Grass Kimdir?

Günter Grass (16 Ekim 1927; Özgür Şehir Danzig Freie Stadt Danzig: bugünkü Gdansk, Polonya) Alman yazar. 1959 yılında yayımlananTeneke Trampet adlı romanı sinemaya da uyarlanmış önemli yapıtlarından biridir.

15 yaşında Reichsarbeitsdienst (RAD)'e kaydolmuş ve ardından Luftwaffe'e yardım elemanı olarak katılmıştır. Kasım 1944'te 17 yaşındaWaffen-SS'e kaydolmuştur (yaş haddinden dolayı Wehrmacht'a girememiştir). Şubat 1945'te 10. SS Panzer Tümeni "Frundsberg"'e verilmiş ve 20 Nisan'da yaralanıncaya kadar tank topçusu olarak savaşmıştır.

Teneke Trampet'te cüce kahraman Oskar Matzerath'ın gözüyle II. Dünya Savaşı yıllarını anlattı. Ardından Joachim Mahlke ve onun elmacık kemiğini ölümsüzleştirdiği Kedi ve Fare'yi yazmıştır. Köpek Yılları, Lokal Anestezi, Pisi Balığı, Dişi Fare, Kafadan Doğumlar, Uzak Tarla,Yüzyılım ve Kanser Yolunda diğer yapıtlarıdır. Kafadan Doğumlar 'da Almanların soylarını devam ettirme endişesini yine kendine has tarzıyla ele alan Grass, Uzak Tarla'da Berlin Duvarı'nın yapılması ve yıkılması arasında geçen süreci yansıttı.

Oyun yazarlığını da sanat yaşamına sığdırmış olan Grass, 1999 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı.

hurriyet.com.tr, edebiyathaber.net (13 Mayıs 2012)

Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü 2012

Mayıs Yayınları'nca bu yıl onyedincisi düzenlenen ''Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü'' Murat Acar’a verildi.

Sina AkyolOrhan AlkayaMurat ÇakırSuat Çelebi ve Gökben Derviş’ten oluşan seçici kurul, 54 dosya arasında yaptığı değerlendirme sonucunda;

Ödülün  ''Evham Alyansı'' adlı dosyasıyla  Murat Acar’a verilmesine karar vermiştir.

Jüri Özel Ödülü ise, Barış Yıldırım’ın ''Aslım ve Suretleri'' ve Ercan Y. Yılmaz’ın“Yürüyen Siyah” adlı dosyalarına verilmiştir.

Seçici Kurul, ödül alan dosyaların yanı sıra; Ramazan AydınMüslüm Çizmeci,

Veli DüdükçüOzan KaçarBilal NergizliÇağrı Çığ SığırcıMehmet Sümer veRahman Yıldız’ın adlarının anılmasını kararlaştırdı.

2011 yılı içinde yayımlanan ilk şiir kitapları arasından sorgu yöntemiyle tespit edilen “İlk Kitap Özel Ödülü”nün, Kusurlu Bahçe  ile Mehmet Said Aydın ve yayımcısı 160.Kilometre Yayınları’na verilmesine karar verildi.

Ödül kazanan dosyanın, ödül yönetmeliği gereğince 2012 yılı içinde, telif ücreti de ödenerek kitap olarak basılacağı açıklandı.

Ödül töreninin 5 Mayıs 2012 Cumartesi günü saat 19.00’ da Buca Protestan Baptist Kilisesi’nde (Erdem Cad. No:86, Buca) yapılacağı belirtildi.

edebiyathaber.net (13 Mayıs 2012)

 

“1 Bana, 1 Van’a” kitap

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi'nce düzenlenen ve 350 yayınevinin katıldığı Kocaeli 4. Kitap Fuarı törenle açıldı. Fuarda ''1 Bana, 1 Van'a'' projesi kapsamında ziyaretçiler tarafından Van'daki çocuklara kitap yardımı yapılacak.

Uluslararası Fuar Merkezi'ndeki törende konuşan Kocaeli Valisi Ercan Topaca, kitap fuarının Kocaelililerin kitap okuma alışkanlığının gelişmesine katkı sağlayacağına inandığını söyledi.

Kitap okudukça kendisinin ufkunun genişlediğini belirten Topaca, kitaplar sayesinde geçmişte geliştirilmiş düşünce ve teknolojinin gelecek nesillere aktarılarak, gelişimin sağlandığını ifade etti.

Topaca, "Okuyan bir toplum, okuyan bir Kocaeli olmak durumdayız. Kocaeli sanayi kenti, üreten ve geliri yüksek bir kent. Geliri yüksek olan kent, Türkiye'nin belki de en çok kitap okuyan kenti olmalı" diyerek, okuma ve yazma konusunda toplumun bazı eksiklerinin bulunduğunu kaydetti.

Vali Topaca, hem kendi çocuklarına hem de Van'daki çocuklara birer kitap almalarını tavsiye etti.

Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu Kitap fuarında "1 Bana, 1 Van'a" Projesi başlattıklarını açıkladı. Fuar alanının çeşitli noktalarına konulan kutulara atılacak kitapların Van'a gönderileceğini, imkanı olan ziyaretçilerin projeye destek vermesini arzuladıklarını sözlerine ekledi.
 

edebiyathaber.net (13 Mayıs 2012)

Öğretmen adaylarına formasyon müjdesi!

Yüksek Öğretim Kurumu, büyük tartışmalara neden olan Fen Edebiyat Fakültesi öğrencilerinin formasyon alarak öğretmen olma yolunu önceki günlerde açıkladığı bir kararla engellemişti. Formasyon ile ilgili YÖK'ten sevindiren bir haber geldi.

YÖK'ün tartışmalı formasyon kararına tepkiler gelmeye devam ederken YÖK'ten konu ile ilgili bir açıklama geldi. Buna göre, YÖK şu anda öğrenci olan Fen Edebiyat Fakültesi öğrencilerinin bu düzenlemenin dışında tutulduğunu bildirildi.

İşte karar…

YÖK'ten yapılan açıklamada, alan fakülteleri mezunları için açılan öğretmenlik sertifika programlarına ilişkin, ''Yükseköğretim kurumlarımızda halen öğrenim gören öğrenciler ile bu kurumlardan mezun olanların alınan kararla ilgili olarak her hangi bir mağduriyeti söz konusu olmayıp, açılacak pedagojik formasyon programlarına başvurma hakları bulunmaktadır'' ifadelerine yer verildi.

Kaynak: memurlar.net (13 Mayıs 2012)

Red Kit sigarayı neden bıraktı?

Red Kit İstanbul'a geldi. Muhtemelen sergide onu ağzında sigarasıyla göremeyeceksiniz. Western klişeleriyle dalgasını geçen kahramanımız, küresel baskıya dayanamayıp sigarayı bırakmıştı.

Red Kit'in sigarayı bıraktığını "muştulayan" haber dün gibi aklımda. Çünkü o zamanlarda çizgiroman öyle kolay kolay basında haber olmazdı. Yıl 1983'tü. Öğrencilerin çizgiromanları ders kitaplarının arasına koyup gizli gizli okuduğu dönemden yeni yeni çıkmaya başlamıştık. Bizim "Teksas-Tommiks" olarak adlandırdığımız sevgili dostlarımız, 1970'lerdeki şaşaalı günlerini arar olmuştu.

Red Kit'i ağzının kenarında ince bir ot parçasıyla ilk o zaman görmüştüm. Yaşça benden büyüklerin "sigarayı bıraktı, ota başladı" esprisini birkaç yıl sonra anlayacaktım.

Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ) kampanya yüzü olduğunda hazırlanan posterde "Red Kit bile dayanamadı" yazıyordu. Küresel bir baskının sonucunda yaratıcısı Morris (Maurice De Bevere), sigarayı silivermişti.

Oysa aynı Morris önceleri "Sigara onun karakterinin bir parçası; tıpkı Popeye* ya da Maigretgibi" diyerek sigarayı savunuyordu. Gerçekten de en olmadık anlarda ağzından sigara eksik olmuyordu; düello sırasında, Düldül dörtnala giderken, yumruk yumruğa dövüşürken… Hatta "kötü adam" oturduğu masaya yaklaşırken sigarasını büyük bir umursamazlık içinde sarmayı sürdürüyordu. Morris haklıydı, sigara onun karakterinin bir parçasıydı.

Ama DSÖ'nün bir silgi darbesiyle sigara uçup gitti. Bu kadar basitti. Küresel "sağlık" hareketinin baskısı inanılmazdı. Red Kit de bu baskıdan ve hegemonyadan azade değildi.

Oysa Red Kit, orijinal adıyla Lucky Luke kimilerine göre Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) kültürel emperyalizmini ti'ye alan, yaratılan yanlış tarih algısını mizahla kurcalayan, alabildiğine Avrupalı hatta "frankafon" bir çıkışa sahipti.

Öyle ya Belçikalı bir çizgiromancı neden hiç görmediği bir ülkenin kültürüne ait bir hikayeyi konu olarak alsın?

Belçikalı çizgi roman araştırmacısı Didier Pasamonik, Radikal gazetesinden Alpbuğra Bahadır Gültekin'e verdiği röportajında bunu şöyle açıklıyor: "Bana kalırsa bunun altında Red Kit'in klişelerle dalga geçmesi yatıyor. Western filmler toplumda bir algı yaratmaya çalışıyordu. Kızılderililere karşı işlenmiş bir suçun izleri yok edilmek, kamuoyunda oluşan fikirler değiştirilmek isteniyordu. Aslına bakarsanız Hollywood bu yalanın üzerine kurulmuştu. Red Kit'in başarısının sırrı ise bu algıyı tartışmaya açan ilk eserlerden biri oluşuydu."

Bu yaklaşım bir yanıyla doğru. Red Kit'te kurgulanan "Vahşi Batı" Hollywood'unkine çok benzemez, Avrupalı eli değmiş yumuşatılmıştır. Ama bu yumuşama yeterli mi? Değil elbet!

Avrupa çizgiromanında iki güçlü ekol var. Biri Red Kit, AsterixTen Ten ile tanıdığımız Fransız-Belçika; diğeri Teksas – Tommiks olarak adlandığımız İtalyan fumetti…

Konumuz fumetti değil, ama bu ekolde "Yeni Dünya"nın yani ABD'nin kültürel hegemonyası barizdir. Diğer ekol biraz daha azadedir bu hegemonyadan; ama hiç yok denemez. Hazır sergisi açılmışken konumuz olan Red Kit'te yumuşaktır ama vardır.

Macera denildiğinde akla Western'in geldiği yıllarda yaratıldı Red Kit. 1946'da Belçikalı çizer Morris yaratır onu; daha sonra Belçikalı yazar René Goscinny ile filmlerden tanıdığı ABD'ye gittiğinde tanışır.

İkisinin amacı da sanat yaşamlarını ABD'de sürdürmektir. Morris'in ilk köşeli, sert Red Kit çizimleri Walt Disney ekolüyle tanıştıktan sonra yumuşar. 1950'lerin ortalarında ülkelerine dönmeye karar verirler, Red Kit'in asıl başarısı ondan sonra olur. Goscinny'nin 1977'de ölümüne değin Red Kit maceralarının altında iki imza bulunuyordu.

Goscinny sonrası Red Kit sona ermedi, Morris değişik yazarlarla çalıştı. Ancak galiba en iyi dönemini yaşamıştı.

Red Kit'in Western sinemasıyla dayatılan algıyı ne kadar kırdığı tartışılır.

Konuşan at Düldül (Jolly Jumper) mizahi yükü bence sırtlayıp götüren Rin Tin Tin (Rantanplan), baş kötüler Dalton Kardeşler, ara sıra arz-ı endam eden Jesse James ve Billy The Kid, elinde telgraf yalnız kovboyumuzu her yerde bulan postacı genç, telgraf direklerine tünemiş akbabalar, düellolar, Kızılderili saldırısına çember şeklinde savunma hattı kuran göçmen arabaları, tozlu küçük kasabalar ve şerifleriyle her şey bildik western klişesidir Red Kit.

Ve doğrudur bu klişelerle dalgasını da geçer ama açıktan eleştiri mecrasına girmez; bu yaklaşımıyla aslında toplumdaki algıyı çok da yıkmaz hatta sevimli kılıyor bile denebilir, üstelik muhalif ve aykırı da değildir. Zaten yazının başına dönüp şu da sorulabilir "Yoksa Red Kit sigarayı neden bıraksın ki?"

Yapı Kredi Kültür Merkezi'nde 10 Mayıs'ta açılan "Red Kit İstanbul'da" sergisini gezerken tüm bu sevimli klişeleri göreceksiniz. Ancak şunu da söylemeden olmaz: Red Kit'i küratör Didier Pasomonik'in gözüyle değerlendirmek de hiç zor değil.

Sonuçta o kötülere her daim dersini veren "Yalnız bir kovboydur". "Kötü"nün kim olduğu sorusunu da Red Kit'le tartışmanın alemi yoktur.

* Popeye, Temel Reis'in orijinal adı.

Haluk Kalafat – bianet.org (12 Mayıs 2012)

“Halil Sezai’nin asi, serseri havası bize uyuyor”

Aylık mizah dergisi "64" genç yazar ve çizerleriyle geçtiğimiz ay yayın hayatına başladı.  Dergiyi belli kalıplar içerisinde olmayan, deneysel bir dergi olarak tanımlıyorlar. Bu ay dergi kadrosuna katılan Halil Sezai içinde "Aylık dergi underground’dır; asi, serseri havası vardır. Halil Sezai de uyuyor o havaya, "Pop Star" havasında değil" diyorlar.

Dergi basın bülteninde, "Türk mizah dünyasında unutulmaya yüz tutmuş, aylık mizah dergisi eksikliğini kapatmak üzere" yola çıktıklarını açıkladı.

Yazar-çizer kadrosu da bir hayli kalabalık, yaklaşık 30 kişilik bir kadro hazırlıyor dergiyi. Birbirlerini Leman, Penguen, Uykusuz dergilerinin amatör günlerinde tanımışlar. "Artık zamanı geldi" diyerek aylık mizah dergisiyle yola çıkmışlar. Usta çizerlerden de destek alıyorlar. İkinci sayının kapağını Uykusuz dergisinden Emrah Ablak çizmiş, önümüzdeki sayılarda Bahadır Baruter, Bülent Üstün gibi isimler de dergide çizecek.

Dergi kadrosuna bu ay sürpriz bir isim daha katıldı. "İncir Reçeli" filminin ardından çıkardığı albümle hatırı sayılır bir hayran kitlesine sahip olan Halil Sezai de bundan böyle mizah yazılarıyla "64"te olacak.

Derginin genç kadrosundan Ömer Göksel, Sinan Taşçı, Kubilay Odabaş ve Serkan Demirel, "Konuşma Balonu"na "64"ü anlattılar…

Kalabalık bir kadronuz var. Nasıl bir araya geldiniz? Dergi fikri nasıl doğdu?

Kubilay Odabaş: Yıllardır Penguen, Uykusuz hatta Leman’ın amatör günlerine gidiyorduk, oralarda tanıştık. Herhalde 5-6 yıllık bir mazimiz vardır.

Ömer Göksel: Amatör günlerinden çıktıktan sonra beraber vakit geçirmeye başladık. Sürekli bir aradaydık. Daha iyi işler nasıl yapabiliriz, beraber çizim yapabileceğimiz bir yer nasıl olabilir diyorduk. Editörümüz Sinem'le tanıştık. Bize ofisini açtı. Ofiste çalışırken baktık ortaya güzel işler çıkıyor, toplu halde dergi oluşumuna gidebilir dedik ve "64" çıktı ortaya. Tabii bu 8 aylık bir süreç…

Neden aylık dergi?

Ömer Göksel: Şu anda piyasada aylık dergi boşluğu var ve haftalık dergide kendimizi gösterebileceğimizi düşünmüyorduk. Çünkü haftalık üretim sürecinde çok seri bir şekilde, çok çözümlenmiş işler ortaya koymak gerekiyor. Bunun için de artık markalaşmış isimler var ve onlar bu işi zaten yapıyorlar. Şu anda yeni çizerlerin yetişeceği bir mizah dergisi yok. Biz de mizah dünyasına yeni insanlar katabilir miyiz, hatta biz de dahil girebilir miyiz diye aylık yaptık.

Sinan Taşçı: Aylık dergi açlığı da vardı piyasada… Bu bir iki senelik bir şey de değil, şu anda aylık mizah dergileri var ama enerji önemli. Mizah dergilerinde bu ayrışmalar, bölünmeler de enerji patlamasından dolayı oluyor. Aylık eksiğini de doldurabiliriz dedik. Yaptığımız işlerde çizgi roman ağırlıklı olduğu için aylık daha mantıklı.

İnternet sitenizde de "Uzun soluklu bir yayın olmayı hedefliyoruz" diyorsunuz. Aylık dergilere bakınca 1996'da çıkan Lemanyak halâ yaşıyor ama ardından çıkan Lombak, Kemik, Atom, O-Haa, Koala, Harakiri kapandı. Aylık bir dergi çıkarmak riskli değil mi?

Ömer Göksel: Ona bakarsak birçok haftalık dergi de battı. Haftalık dergiye çizenler bir de aylık yapalım dediler, yeni isimler yoktu. Yıllarca okuyucu olarak gördüğüm haftalık dergilerdeki işleri daha güzeldi aylık da bize daha farklı bir şey sunmadılar. O yüzden kapanmış olabilir.

Sinan Taşçı: Aylık yapabilen adamların haftalığa geçmeleri de var. Aylık yapabiliyor ama haftalığa geçtiğinde olmuyor. "Kötü Kedi Şerafettin"i haftalık bir buçuk sayfa görünce sarmadı.

Yine sitenizde "siyaset veya gündem konularından beslenmeden, mizaha farklı açıdan bakacağız"  diyorsunuz. Neden siyaset, gündem yok?

Sinan Taşçı: Aylık dergi siyaset ve gündem konularını kaldırmıyor. Türkiye’nin çok hızlı geçen bir gündemi var. Onu aylığa taşımak zor oluyor. Üç hafta öncesinde olan çok önemli bir olayı anlatsanız bile o artık etkisini kaybediyor. Haftalık dergide zaten anlatılıyor, tüketiliyor. Aylık dergilerde siyaset şu ana kadar hiç yapılmadı. Harakiri'de vardı ama bizi de profesyonel okuyucu olarak hiç etkilemedi. Seçim dönemiydi ama yine de etkili değildi.

Ömer Göksel: Gündem sürekli değişiyor, eskimiş oluyor.

Kırmızı çizgileriniz var mı? Cinsellik, müstehcenlik gibi konularda…

Ömer Göksel: Bizden kaynaklı olan bir şey değil. Şu anda ciddi bir sansür var. Bundan da etkilenmek istemiyoruz. Biz küçükken kırmızı noktalı kanallar vardı, sansürsüz filmler izliyorduk. Geçenlerde bir film izledim, nasıl yayınlayacaklar diye merak ettim; bildiğim bir filmdi. Bayağı açık sahneleri vardı. Kısa film yapmışlar, değişik olmuş.

Sinan Taşçı: Harakiri "evlilik dışı ilişkiyi özendirmek" gibi çok absürd bir ceza aldı. Biz de bilmiyoruz neden oluyor bunlar. "Kötü kedi Şerafettin"in birinci cildinin kapağında seksapel bir çizim vardı. Şimdi böyle bir kapak çıkmaz artık. Eskiden "Fırt"ta "Yavrunuzun Köşesi"nde çıplak kadın fotoğrafı koymuşlar ve kapanmamış o dergiler. Arada biz de gaza geliyoruz ama sonra renklendirirken göğüs uçlarını silelim, üzerini çizelim oluyoruz. Otosansür yapıyoruz.

Serkan Demirel: Bu işle ilgilenen insanlar zaten bir otosansür yaratmak zorunda kalmışlar; tepkilerden dolayı. Biz de onu çok şekil vermeden kullanıyoruz ki ayakta kalabilelim.

İkinci sayıda 4 sayfalık "Az Dergi" adıyla dergi içinde bir dergi var. "Lombak"ın içinden çıkan "Kemik" gibi. Siz de şimdiden ikinci bir dergi fikri mi var yoksa farklı bir sayfa mı olsun istediniz?

Ömer Göksel: Onu zaman gösterecek. Biz derginin içerisinde fanzin tarzında bir şey olsun istedik. Öyle bir deneme yaptık. Sonuçta "64" belli kalıplar içerisinde çıkmış bir dergi değil. Deneysel, "enerjiyi daha verimli nasıl kullanabiliriz, neler deneriz, neler olur, okuyucunun tepkisi nasıl olur" diye "64"ü kurduk. Bir de internette çok hızlı bir tüketim var. Onun yanından basılı bir dergiyi okutabilmek için çok farklı seçenekler sunmak zorunda kalıyorsunuz. O yüzden de deneysel çalışıyoruz aslında.

Sinan Taşçı: Lombak'ta da öyle düşünmüşler galiba, "sayfalar yetmiyor, sıkıştıralım bakalım nasıl bir tepki olacak" diye. Bizde de bir sürü iş var, dergiye koyulması isteniyor ama koyulmuyor.

 
Dergide sabahlayan çizerler “Sinem (editör) sabahları 8’de uyandırıyor ve camları açıp bizi üşütüyor “ diye şikayet ettiler. Sadece şikayetle de kalmayıp Sinem Aşkın’ı pencereden atmaya kalktılar.

Derginin adı neden "64"?

Kubilay Odabaş: 200 tane komik isim bulduk sonra da ne kadar komik olabilir ki diye düşündük.

Sinan Taşçı: Facebook'ta, internet sitemizde "64sayfa.com" diye yazıyor, kimse de sayfaları 1,2,3 diye saymadı galiba. Klişedir aylık dergiler 64 sayfa çıkar. 1900'lerden beri bir sürü dergi çıktı. Sözlükleri karıştırıp baksak isim ne kadar ilginç olabilir ki… "Mahmut" koysan ne olacak? Leman kondu ama… "Aaa ne kadar ilginç isim biz bunu alalım" diyecekleri bir isim zor bulunur. 64 sayfa dergi alın, tek sebebi bu.

Ömer Göksel: 64 sayfayı saymak saçma, bir de sayfanın altında sayfa numarası yok.

İkinci sayıda sürpriz bir isim var Halil Sezai de yazıyor. Onunla buluşmanız nasıl oldu. Sadece bu sayıda mı yer aldı yoksa sürekli yazacak mı?

 

Ömer Göksel: Kamuran Sümer’in çok eski bir dostu. Onun sayesinde buluştuk. "Halil Sezai de olsun" diye bizim bir çabamız olmadı. Bir anda Kamuran geldi; "Halil de yazacak" dedi, "tamam" dedik. Tiyatro oyunculuğu da yapmış. Türkler de trajedi seviyor ya biz de "İncir Reçeli" ile parlaması belki ondan.

Serkan Demirel: Kamuran çok eğlenceli birisi olduğunu söyledi.

"İncir Reçeli"ndeki oyunculuğu ve şarkıları da bilindiği için bir mizah dergisinde görünce gerçekten "o mu" diye soranlar olmuştur?

Sinan Taşçı: Bir kıllanma olayı var. "Bu Halil Sezai değil galiba" diye…

Serkan Demirel: Biraz bizim marjinal tarafımıza da uydu.

Sinan Taşçı: Dönem olarak da tam "Pop Star" havasında değil. Aylık dergi de biraz underground’dır; asi, serseri havası vardır. Halil Sezai de uyuyor o havaya; yazısı da güzel, çok komikti. Devam edecek yazılarına, zaten ilk yazısında da yazdı "gelecek sayı gelse de kim olduğumuzu göstersek" diye…

Sizin karikatür maceranız nasıl başladı?

Sinan Taşçı: Kadronun neredeyse tamamı uzun süre amatörlük yaşadık. Aramızda 10 senedir mizahla uğraşanlar var ki ben 11 yaşımdan beri ilgileniyorum. Benim kafamda asıl kıvılcımı yaratan aylık dergiydi. Haftalık dergileri okuyordum, olaya çok vakıf değildim ama aylık dergi bambaşka bir hava verdi. "Lemanyak"da kendilerini anlatıyorlardı. "Lemanyak Şehitleri"ne hasta oldum. Leman o yaşlarda bizi zorluyordu. Penguen çıkınca Selçuk Erdem, Erdil Yaşaroğlu tarzı, ondan önce Lombak çıkmaya başlamıştı, tam bizim jenerasyonu anlatan kafa oluştu. Penguen'e iki ayda bir gidip 2-3 karikatür falan götürüyordum. Haliyle almazlar, orda yatıp kalkan adamlar olmak lazım dergiye girmek için… Yavaş yavaş 20 yaşını geçince işi kavradım ve dergi yapalım dedim. 7 senedir Siyaset Bilimi okuyorum. Okula gitmiyoruz, aramızda hatta okulu bırakanlar var.

Serkan Demirel: Sinan'la liseden arkadaşız, başımın etini yiyordu karikatürle ilgili. Dergiyle birlikte yazar mısın? dedi. Yazar mısın? da demedi "yazı yaz" dedi. Sonra bu ekiple tanıştım. Birbirlerini tanıdıkları kadar uzun süre tanımıyorum. İlk burada yazmaya başladım. Ben de Sinema-TV okuyorum.

Kubilay Odabaş: Fotoğraf ve video okuyorum daha doğrusu kayıtlıyım 4 yıldır ama gitmiyorum. Okul en son Davutpaşa'ya taşınmıştı. Hala orada mı bilmiyorum. Ben de lisede okurken Penguen’e gidiyordum. Oraya gitmeye başladıktan 3-4 yıl sonra işlerim yayımlanmaya başladı.

Ömer Göksel: Eskişehir'deydim, karikatürist olmak istiyordum. Üniversite tercihlerimin hepsi İstanbul'du, geldim fizik okudum, 2 sene karikatürle de hiç ilgilenmedim. Sonra bir arkadaşım beni zorla "Uykusuz"a götürdü. Orada karikatürüm yayımlandı. Üniversite bitti, yüksek lisansa başladım dergiyi kurunca yüksek lisans da yarım kaldı.

Dergiyi hazırlarken yaşadığınız ilginç hikayeler var mı?

Serkan Demirel: Şezlonglarda yattık.

Ömer Göksel: Bir gece sabahlamamızda elektrik kesildi. 8 saat oturup birbirimize bakmıştık. Çünkü, Sanayi Mahallesi’nde arada sırada elektrikte tasarrufa gidiliyor… Bu HES’leri yapmıyorlar, yapsalar; kesseler, biçseler olmayacak o yüzden tasarrufa gidiyorlar…

Sinan Taşçı: En komiği o Sanayi Mahallesi’nde elektrik kesiliyor…

Kubilay Odabaş: Annemi çok özledim. Kız arkadaşım terk etti.

Ömer Göksel: Dergi yüzünden terk etmemiştir herhalde.

Kubilay Odabaş: Dergi olunca artar diye düşündük ama…

Mizah dergilerinin hepsi Beyoğlu'nda siz Maslak'ta Sanayi'nin içindesiniz. Burada olmak nasıl?

Ömer Göksel: Yemekleri güzel.

Kubilay Odabaş: Burada iş öğreniyoruz. Altın bilezik yani… Esnafla iç içeyiz…

Söyleşiyi gerçekleştiren: Göksel Durutuna – ntvmsnbc (12 Mayıs 2012)

İskender Pala’nın çok satan romanı: “Şah ve Sultan” ya da derin Alevîfobi

İskender Pala’nın ilk baskısı Ekim 2010’da yapılan “Şah ve Sultan”ı son 15-20 yıldır sıkça rastladığımız tarihî romanlardan biri.

Kitap çok geçmeden yeni baskılar yaptı, uzun süre çok satanlar listesinde kaldı, yazarı çeşitli televizyon programlarına konuk edildi.

Fırsat bulup izlediğim programların birinde Taha Akyol, “İsmail” (1999) adlı, hemen hemen aynı konuda bir başka tarihî romanın yazarı olan Reha Çamuroğlu ve İskender Pala’yı konuk olarak ağırladı ve üçlü, kitap hakkında, ama daha çok da etrafında uzunca söyleşti. Program boyunca kitapla ilgili çok olumlu bir hava estirildi. Taha Akyol, Pala’nın romanını Alevî ve Sünnî dramlarını anlatan, acıların tamirine ve bu konudaki haksız önyargıların ortadan kalkmasına katkısı olacak, “mutlaka okunması gereken” bir yapıt olarak tanıttı. Reha Çamuroğlu, bazı itiraz ettiği noktalar olmakla birlikte kitabı beğendiğini söyledi, hatta Alevî-Sünnî ilişkileri hakkında kimi tabuları yıktığı için Pala’ya teşekkür etti. İskender Pala da yapılan iltifatlardan memnun, bir aydın olarak durumdan vazife çıkararak, özellikle de Alevî Çalıştayları’na katkı olsun diye romanı yazdığını söyledi ve yazmadan önce çok araştırma yapıp çok sayıda kitap okuduğunun altını çizdi. İskender Pala’nın, yıllar önce Zaman’daki köşe yazılarından birinde “Bektâşi fıkralarının Osmanlı’nın yıkılışını hızlandırıcı bir rol oynadığını” iddia edecek kadar tarafgir olduğunu biliyordum. (1) Buna rağmen, Alevî kökenli Çamuroğlu’nu “İsmail” adlı romanda gösterdiği “çok tarafsız ve cesur” tutumdan dolayı samimiyetle kutlaması üzerine, acaba Pala, bir Alevî yazar tarafından yapılan bu “jeste” bir Sünnî olarak aynı türde bir “jestle” karşılık vermek niyetiyle bir roman kaleme almış olabilir mi diye düşünmekten kendimi alamadım. Taha Akyol’un programına damgasını vuran bu olumlu havaya gazetelerde boy boy çıkan övgü dolu tanıtım yazıları da eklenince, “Şah ve Sultan”ı okudum. Okuduktan sonra, Alevî-Sünnî kardeşliğine nasıl hizmet edeceğine akıl erdiremediğim bu kitap hakkında yazmak farz oldu.

Modern bir Selimname

“Şah ve Sultan”ın iki ana kahramanından Şah İsmail (1487-1524), Erdebil merkezli Safevî tarikatının ve Kızılbaş hareketinin başı ve İran’da Safevî hanedanlığını kuran kişidir. Hatayî mahlasıyla yazdığı deyişleri hâlâ cemlerde okunan Şah İsmail, tarihsel olarak Alevîlerin en önemli inanç önderlerinden de biridir. Yavuz Selim (1470-1520) ise, Şah İsmail’in çağdaşı, dokuzuncu Osmanlı padişahıdır. Arap ülkelerini Osmanlı topraklarına katmış, Çaldıran Savaşı’nda Şah İsmail’i yenilgiye uğratmıştır. Sert mizacı ve şiddete meylinden dolayı hayattayken “Yavuz” lâkabıyla anılan Selim, Alevîlerin ataları olan Kızılbaşlara karşı uyguladığı kanlı politikalarıyla da tarihe geçmiştir. İskender Pala’nın romanı işte bu iki tarihî şahsiyetin hayatını, özellikle de Kızılbaş /Safevî Şah İsmail ile Sünnî/ Osmanlı Yavuz Selim’in 1500’lerin hemen başından ölümlerine kadar geçen yılları ve aralarındaki mücadeleyi, Çaldıran doruk noktası olacak biçimde hikâye ediyor. Bu yönüyle yapıt, romandan ziyade söz konusu iki şahsiyetin paralel biyografilerini andırıyor. Yapıtı ciddi bir biyografiden uzaklaştırıp ona bir masal havası ekleyen öğeler de yok değil. Kitabın didaktik söylemi, Selim’in Tebriz’deki Safevî Sarayı’na derviş kılığında girip İsmail’in karısı Taçlı Hatun’a, İsmail’in de bulunduğu bir mecliste, yani onun gözleri önünde kur yapması ya da Selim’e Mısır seferinde, ordusunun Şam’da konakladığı zaman zarfında hizmetini gören “cariyecik Şamlı dilber”in Selim’e duyduğu aşkın yarattığı heyecana dayanamayıp onun kollarında ölmesi gibi olayların varlığı bu masal havasını veren unsurlardan.

Olayları zamandizinsel bir biçimde anlatan, okunması ve anlaşılması zor olmayan bu romanın çok tanıdık, hegemonik muhafazakâr Sünnî söylemin içinden yazıldığını tespit etmek zor değil. “Ortodoks” perspektife sıkı sıkıya bağlı yazarın amacı, en yalın şekliyle İsmail’i itibarsızlaştırmak ve Selim’i yüceltmektir. Bu yönüyle Pala’nın romanı, sertliği ve gaddarlığıyla nam salmış Yavuz’un olumsuz imajını rehabile etmek için, oğlu Kanunî Süleyman’ın emriyle 16. yüzyılda yazılmış Selimnâmeler’in adeta modern bir versiyonu gibidir. Pala’nın her iki şahsiyette de “büyük hükümdarlık kumaşı” görmesi, ikisinin de Türk olduğunu iftihar vesilesi yapması veya onları birbirlerine “kükreyen iki aslan” olarak betimlemesi bile romanın gün gibi ortada olan bu tarafgirliğini örtmekte bir işe yaramıyor.

Romandaki neredeyse bütün yardımcı karakterler İsmail’i itibarsızlaştırmak, adeta ondan bir canavar portresi çıkarmak üzere kurgulanmış. İsmail ve Selim’in yakın çevresinden seçilmiş anlatıcılar, yazarın Osmanlı – Kızılbaş/Alevî ilişkileri, Osmanlı – Safevî mücadelesi gibi konularda fikirlerini söylettiği “çöpten adam” karakterlerden başka bir şey değil. Bu açıdan kitaptaki başanlatıcı Kamber karakterinin ve Kamber’den sonra en çok söz alan Can Hüseyin’in ikisinin de Kızılbaş/Alevî olması manidardır. (2) Yazar, böylelikle, İsmail hakkında söylenenlerin daha inandırıcı olacağını hesap etmiş olmalı.

Bu romanda çizilen İsmail portresine yakından bakmak ve onun nasıl itibarsızlaştırıldığını göstermek bu yazının asıl konusu. Ancak bundan önce, romanda İsmail’in hemen her yönden zıddı olarak resmedilen ve had hudud tanımadan idealize edilen Selim karakterine kısaca bakalım. Bu karşılaştırmalı bakış, İsmail ile Selim arasında yaratılan kontrastı, yazarın İsmail’in aleyhine, Selim’in lehine tarafgirliğini gözler önüne serecektir.

Selim: Haşin ama duygulu, romantik ve adalet timsali

Selim’in kitapta çizilen portresi her bakımdan —askerî, siyasî, insanî— çarpıcı biçimde olumludur. Sert mizaçlıdır, öfkeli, acımasız bir askerdir, ama altın gibi kalbi vardır; gönül almasını ve kendini sevdirmesini iyi bilir. Kimi durumlarda gözyaşı dökecek kadar duygulu bir sultandır. Gönülleri yakandır, kadınlar ona bir görüşte vurulur ya da o kadınları bakışlarıyla ânında teslim alır. İnsanlar onu “çağın velilerinden biri” olarak görür. Define arama ve bulmada “kerametlidir”. Aslanın yelesinden tuttuğu gibi onu yere çalacak kadar da güçlüdür. Taçlı Hatun’un ta sıbyan mektebinden âşık olup unutamadığı Ömer’ini arattırıp buldurmak için Mısır Seferi sırasında ferman buyuracak kadar da incelik sahibidir.

Selim’in bilinen, hakkında çok yazılmış zorlu ve kanlı saltanat mücadelesi de bu olumlu portreye uydurulur. Osmanlı tarihine biraz aşina hiç kimsenin yabancısı olmadığı kimi nahoş olaylar bu portrede yoktur. Varolansa kırıntı seviyesinde, üstü kapalı şekilde, muğlak, eksik ve gözden kaçırıcı bir biçimde verilir. Örnekse, Selim babası II. Bayezıd’ı zorla tahttan indirmeye uğraşırken babasının ordusuyla Edirne yakınlarında yaptığı savaş ve Selim’in bu savaştan güçlükle kaçıp kurtulması bu portrede yoktur. Ya da saltanatını ilan ettikten sonra, tahtını güvence altına almak için giriştiği “şiddet harekâtı,” bu harekâtın başlangıcı kabul edilen olaylar, yani önce bir vezirini ve sonra, biri yedi yaşında olmak üzere beş yeğenini boğdurtarak ortadan kaldırması, en sonunda da kardeşi Ahmed’in oğullarını öldürtmesi hep bu portrenin dışında tutulmuştur. Bu şiddet zincirinin en çok bilinen halkası, kardeşleri Korkut ve Ahmed’i bertaraf etmesi ise 390 sayfalık kitapta bir buçuk cümle ile geçiştirilir. (3)

Selim’in “Yavuz” lâkabını almasına yol açan davranış ve eylemlerini eksik ve üstü kapalı vermenin ötesinde, yazar onun şiddete başvurmasını meşru gösterme gayreti içindedir. Babasına, kardeşlerine ve yeğenlerine reva gördüğü şiddetin tek gayesi, herkes işin iç yüzünü bilmese de, devletin birlik ve bekasına halel getirmemektir. Böyle bir amacın hizmetkârı olarak sunulan Selim, adeta şiddete mecbur edilmiş, sertliği istemeye istemeye seçmiş biri olarak resmedilir. Bu mecburî şiddet, dost düşman ayrımı yapmaz. Selim’in kardeşleri de, Çaldıran Savaşı öncesi yapılan Kızılbaş-Alevî kıyımında öldürülenler de aynı ölçüde bu muameleyi hak ediyorlardır. Kısaca, romanda Selim’in şiddete ve kan dökmeye dayalı politikaları yerinde ve haklı gösterilmeye çalışılır. Tam bir adalet timsali olarak beliren Selim, neredeyse bölgenin ilk insan hakları savunucusu ve demokrasi önderi olarak sunulur!

İsmail: Simsiyah bir insan, bir hilkat garibesi

İsmail portresi ise tamamen siyahtır. İsmail’in insan olarak da, asker ya da hükümdar olarak da elle tutulur olumlu bir niteliği ve eylemi yoktur. Deyim yerindeyse, o tam bir hilkat garibesidir. Romanda onun yakınında, onunla öyle ya da böyle ilişkisi olup da ondan zarar görmemiş kimse yoktur. İkinci karısı Taçlı Hatun’u okul arkadaşı Ömer’den ayırıp sevenlerin geleceğini karartan, haremine Gürcü kızlar getirerek ilk karısı Gülizar’ı sarayın “en bahtsız” insanına dönüştüren, yeğeni Kamber’i sekiz yaşında köle eden de İsmail’dir. On binlerce müridi olmasına rağmen onu seven, biraz olsun sempati duyan bir kişi bile bulunmaz romanda, çünkü İsmail, köpeğine ayırdığı kadar zamanı bile onlardan esirger. Anadolu’dan kendisini ziyarete gelen bir halifesinin dilini kestirip köpeğinin önüne atacak kadar da psikopattır.

Özel yaşamın mahremiyeti ilkesi İsmail’e uygulanmaz. Hareminde neler olup bittiği roman boyunca anlatılıp durulur. Mesela Taçlı Hatun’un yatağa hep “şarap sarhoşu” gelen İsmail’in kendisine dokunmasını istemediği için yanına kılıç koyarak yattığı, oysa yatağa “aşk sarhoşu” olarak gelse her şeyin daha başka olacağı okuyucuya bildirilir. Kudretli İsmail’in devletinde ona itiraz edebilen tek insan olarak tanıtılan Taçlı Hatun’un nazarında İsmail kimi zaman bir “kediden” farksızdır. Taçlı Hatun, Çaldıran Savaşı’nda esir edilir; Selim’in gözünde “sofra artığı” ya da “Şah köpeğinin salyası değmiş bir lokması” olarak görülmesine rağmen Taçlı Hatun, Selim’e âşık olmaktan kendini alamaz. İsmail’e karşı hissettiği tiksinti ve Selim’e duyduğu aşka binaen Taçlı Hatun’un bu esaretten mutlu olduğu sonucuna ulaşmak işten bile değildir!

Kişilikleri ve özel yaşamları bakımından taban tabana zıt bir şekilde resmedilen Selim ve İsmail’in siyasî ve askerî kimlikleri söz konusu olunca da benzeri bir manzarayla karşılaşırız. Özel yaşamda olduğu gibi, siyasî ve askerî alanda da Selim normdur, doğru olandır; devletin, dinin ve milletin birliğini savunandır. Diğerkâmlık ya da idealizmde sınır tanımayan Selim’in, saltanatını ve şanını yürütmek gibi bir kaygısı zerre yoktur! İsmail ise birlik, bütünlük düşüncesini baltalayan, Türk milleti arasına nifak sokan, İslâm âlemini ikiye ayıran basiretsiz bir hükümdar, arlanmadan Osmanlı’nın nüfusunu çalan bir “hırsızdır”. Dahası “kardeşin kardeşe kırdırılmasından” da sorumludur. İşin ilginci, bu teze geç de olsa İsmail de iştirak eder. Çaldıran yenilgisinden sonra, bir tür günah çıkarma seansında, ağlayarak yakın koruması Hüseyin’e “Türkü Türke kırdırmak istemedim” diyerek pişmanlığını dile getirir.

İsmail ile Selim arasındaki karşıtlığın tavan yaptığı başka bir alan ise askerî seferlerin hikâye edildiği bölümlerdir. İsmail’in askerî seferleri anlatılırken çarpıcı, kanlı canlı muharebe tasvirleri eksik olmazken, Selim’in seferlerinde bu tür tasvirlere yer yoktur. Biri İsmail’in seferini, biri de Selim’in seferini anlatan iki ayrı bölümden yapacağımız alıntı ne demek istediğimizi daha iyi anlatacaktır.

Birinci alıntı İsmail’in Özbek Hanı’nı mağlup ettiği savaştan (1510):

“Ben [Kamber] o günü ne vakit düşünsem, hâlâ gözlerimin önünde yuvarlanan yeşil veya kızıl başlıklı kelleler ile karlar ortasında oluşan kan gölünün üzerine düşerek yarısı görünmez olmuş, kol, bacak, burun, el, ayak parçaları gelir. O gün yedi saat boyunca merhamet denilen şey dünyanın üzerinden çekilmiş, vahşetin adı kahramanlık olmuştu. Mızraklar kanı kana karıştırmış, kılıçlar eti ete bulaştırmıştı. O günün sonunda arkadaşlarının cesetlerine bakan yorgun cengaverler, onların gürzlerle ezilen göğüslerinde kaburga kemikleriyle zırh parçalarının birbirine geçtiklerini görmüş, cesetlerini toprağa gömmek isteyenler de tozuyan karlara bakarak onları kurda kuşa bırakmayı tercih etmişlerdi.” (sf. 118)

İkinci alıntı, Selim’in Mısır Seferi’nin (1517) anlatıldığı bölümden. Bu bölümde savaşın tasvirine ait bulabildiğimiz yegâne cümle şudur:

“Üstelik bunlardan [Osmanlı askeri] bazıları Çaldıran’da savaşan Sutan’ın emektar kullarıydı ve Mısır yurdunda Tomanbay’ın 450 bin kişilik ordusu karşısında hiç yılmadan ateşe atılan pervaneler gibi ölüme atılıp zafer kazanmışlardı.” (sf. 318)

Bir yanda “ateşe pervaneler gibi atılanlar” romantikliği, öte yanda açık havada kan gölüne batmış bir mezbaha imgesi. Birinci alıntı okuyucuyu bir reality show havasına sokarken, öbürü, özellikle de bölümün tamamı düşünülünce, Osmanlı ordusu Mısır’a savaşmaya mı, yoksa pikniğe mi gitti sorusunu sorduruyor. Belki de aslan avına. Çünkü, romanda anlatıldığına göre, Mısır Seferi dönüşünde Osmanlı ordusu büyük bir aslan sürüsü ile karşılaşır. Bu karşılaşmada “yelesinden tuttuğu gibi” siftahı Selim yapar ve geride yüz civarında aslan leşi bırakılarak yola devam edilir.

Eklemeden geçmeyelim: Sünnî /Osmanlı Selim ile Memlûk sultanı, Sünnî Tomanbay’ı karşı karşıya getiren Mısır Seferi’nin anlatıldığı bölümde, iki din kardeşinin birbirini boğazladığı ya da birinden birinin din birliğine nifak soktuğu gibi nazik konulara girilmez. Ama iş Kızılbaşlıktan konuşmaya gelince ahkâm kesmekten geri kalınmaz. Okuyucuya “Kızılbaşlığın ruhu” öğretilir:

“İşte Kızılbaşlık ruhu bu idi. Savaşmak, ganimet edinmek ve eğlenmek… Bezm ile rezm arasında bir hayat. Savaşılırdı, iyi yaşamak için; iyi yaşanırdı, güçlü savaşabilmek için…” (sf.120)

Sanki dönemin bütün ordularında kazanılan zaferden sonra ganimet paylaşımı ve eğlence yokmuş, sanki Sünnî Selim’in ya da aynı bölgenin, aynı geleneğin ordularında işler çok başka şekillerde yürütülüyormuş gibi “Kızılbaşlık ruhu” hakkında böyle bir laf sarfetmek, ancak ilkel bir tarafgirlik anlayışıyla mümkündür. Kızılbaşlığı kelle avcılığı ve içkili kutlamalara indirgeyen bu ifadeler, kitaba egemen olan Alevîfobik Sünnî söylemin ulaştığı en kaba noktayı temsil eder.

Buraya kadar anlattıklarımızdan çıkarılabileceği gibi, İsmail ve Selim portreleri çizilirken yazar başlıca iki yöntem kullanır: Abartma ve tarihî gerçekleri sansürleme ya da çarpıtma. Abartma, Selim için idealizasyon ve İsmail için yerin dibine sokma ekseninde ilerlerken, çok bilinen tarihî gerçekler Selim lehine ya gizlenir ya da yumuşatılır. Aşağıda değineceğimiz üçüncü yöntemde ise yazar, işi İsmail’in aleyhine çalışan tümüyle hayalî karakterler yaratmaya kadar vardırır.

Tarihî bir romanın “tarihî gerçeklerle” birebir örtüşmesi tabii ki beklenemez. Ama asgarî düzeyde bir “objektiflik” bu janrın olmazsa olmaz koşuludur. Ne yazık ki Pala bu asgarî koşulu bile yerine getirmez. Kitap boyunca yerlerde sürünen doğruluk ve hakkaniyet ilkesine en büyük darbe, roman boyunca İsmail’e musallat edilen, tamamen Pala’nın hayal ürünü olan Kamber karakteriyle vurulur.

Kamber: İsmail’e musallat edilen hayalî bir karakter

İsmail’i itibarsızlaştırmanın ötesinde, onu bir şeytan-insan olarak algılatma çabasında kilit rol Kamber’indir. Kamber, romanın merkezî öneme sahip anlatıcı karakteridir. Kamber’in önemi, asıl anlatıcı olması kadar, yazarın onu romanının en mağdur edilmiş karakteri olarak öne çıkarmasıyla da alakâlıdır. Kimsesiz geçen çocukluğu, sekiz yaşında Safevî sarayına köle olarak alınması ve beş yıl sonra hadım edilmesi, Çaldıran Savaşı’nda ağır yaralanıp esir düşmesi gibi hepsi tek başına birer felâket olan acılar yaşar Kamber.

Kamber’in köle ve hadım edilmesinin emrini veren kişi ise, amcası İsmail’dir. İsmail Kamber’in öz amcası, Kamber de onun öz yeğenidir. Yani İsmail, yeğeninin hayatını karartan zalim bir amca olarak resmedilir. Pala’nın bu karakter ve yaşadıkları ile vermek istediği mesaj çok açıktır: “Ey okuyucu, İsmail öz yeğenini köle ve hadım ettirecek kadar gaddar, tehlikeli ve insanlıktan uzak biridir. Önderi böyle olan bir toplumdan ne beklenir!” Kamber gibi savunmasız, munis, evliya-melek karışımı bir karakter kurgulayıp onu amcasının hışmına uğratmak, İsmail’i okuyucu gözünde daha fazla düşürmenin basit ama etkili bir yöntemidir.

Kamber’e yaşatılan iki travmadan —köle ve hadım edilme— özellikle ikincisi, okuyucuya sürekli hatırlatılır. Romanın en sık tekrarlanan motifi olan bu olaya ilk kez beşinci bölümde üstü kapalı olarak rastlarız. Bu bölümde Kamber, “başıma gelebilecek en kötü şey geldi” diyerek rızası alınmadan bedenine yapılan bu cerrahî müdahaleyi iç-konuşma formunda anlatır. Bu ilk cümleyi şu satırlar takip eder:

“Çırpındıkça kendimden geçiyor, kendime geldikçe çırpınıyorum. Ruhumda kasırgalar fırtınalarla çarpışıyor. Bayılıyorum, bayıldıkça kâbuslar görererek uyanıyorum. Kendime her gelişimde yaşadıklarımı yaşamamış olma umuduyla yorganı kaldırıp yeniden bakıyorum. Maalesef!.. Çıldırmak, ölmek, bunu unutmak için yok olmak istiyorum, fakat bunun için bile dermanım yok. Üstelik durmadan kanayıp beni güçsüz düşürüyor.” (sf. 40)

Başka bir yerde, erkekliğini ondan alan müdahale sonrasında yaşadığı duygularını şu acı dolu sözlerle anlatır:

“Sonra da enenmiş olma gerçeğini kabullenebilmek için sabaha kadar hıçkıra hıçkıra ağladım. Kaderimi düşünüp ağladım. Kimsesizliğime yanıp ağladım. Babaydar’ı [kendisine bakan ihtiyar] anıp ağladım. Bir ailem olmadığına, bir karım veya beni seven bir kadın bulunamayacağına, bir yere ait duramayacağıma, bir kimlik bulamayacağıma ağladım. Bu dünyada ben kim veya ne idim? Tek başına bir hadım!..”(sf. 75)

Sayfa 183, 239, 265, 354’te de hadım edilme motifine rastlarız. Görünme sıklığıyla dikkat çeken bu motif, okuyucuda bir tür merak ve dedektiflik duygusu uyandırmak için kullanılır. Yazar, Kamber’in hadım emrini verenin kim olduğunu okuyucuya söylemekte acele etmez. Okuyucu bu konuda gerçeği ilk kez dokuzuncu bölümde, İsmail’in yakın koruması Hasan Aka’nın ağzından duyar:

“Bu çocuk ulu efendimiz Şah Hazretlerinin öz yeğeni. Ağabeyi Ali’nin oğlu. Fakat kendisi bilmiyor. Şah Hazretleri onu göz önünde dursun diye hanımlarının hizmetine verdi. Ve tabii hadım ettirdikten sonra! Çok temiz kalpli çocuk.” (sf. 88)

Kamber’e bu insanlık dışı davranışı reva görenin öz amcası Şah İsmail olduğu anlaşılmıştır. Mesele okuyucu için halledilmiştir! Ama durum Kamber karakteri için hâlâ bir muamma ve derttir. Hemen üstteki alıntıda geçen “fakat kendisi bilmiyor” tümcesinin işaret ettiği gibi, Kamber, hadım emrini verenle akrabalık ilişkisini bilimiyordur. Bu gerçeği uzun yıllar sonra, İsmail’in ölümünden sonra öğrenecektir.

Kamber, İsmail’in amcası olduğundan tesadüfen, romanın son bölümünde, okuduğu bir not aracılığı ile haberdar olur. Bu notta Sultan Şıh Ali’nin tek oğlu olduğu, bir yaşındayken babasının öldürüldüğü ve annesinin çıldırdığı yazılıdır. (4) Bu notu okur okumaz Kamber, amcası İsmail ile hadım edilmesi arasında şöyle bir bağlantı kurar:

“Sarayına vardığımda beni hadım ettirerek sonsuza kadar tahttan uzaklaştırmış olduğunu, rakip olmamı engellediğini öğrenmek istemiyordum.” (sf. 368)

Kamber’in kurduğu bağlantı önemlidir. Çünkü o âna kadar yalnızca bir amcanın yeğenine reva gördüğü gayrıinsanî muamele çerçevesinde bahsi geçen bu hadım edilme motifine artık siyasî bir boyut eklenmiştir. Bu da aslında Kamber taşıyla yazarın vurmak istediği, ikinci daha iri bir kuşla alâkalıdır. Şah İsmail’e iktidar hırsıyla yeğenini köle ve hadım ettirten yazar, böylece, tahtını korumak maksadıyla Selim’in kendi ailesinden bazıları çocuk yaşta dokuz-on kişiyi ortadan kaldırmış olduğu gerçeğini yumuşatmaya, normalleştirmeye çalışır; adeta “Selim iktidarı için bunları yaptı diye kınamayın, bakın, İsmail de neler yapmış” demeye getirir. Hatta yazarın, Kamber karakterini kurgularken, Selim’in Bursa’da boğdurttuğu beş yeğeninin en küçüğü olan yedi yaşındaki şehzadeden ilham almış olması kuvvetle muhtemeldir.

Kamber karakterinin tarihî hiçbir gerçekliği yoktur. Tamamen yazarın fantezisinin ürünü, kurmaca bir karakterdir. Tarihî bir şahsiyet olarak Şah İsmail’in, Tebriz’deki sarayında hadım ettirip hareminde köle olarak istihdam ettiği bir yeğeni olmamıştır. Zaten İslâm hukukuna göre, bırakın kan bağı olan akrabasını, bir Müslüman başka bir Müslümanı köle yapamaz. Üstelik kölelerin hadım edilmesi de İslâm hukukunda aslında yasaktır, o yüzden sarayda hizmet için hadım edilen kölelere bu işlem ancak Darü’l-İslâm dışında yapılabiliyordu. Ancak bu iki yasak da İsmail için Kamber karakteri üzerinden bozulmuştur. Böylece Şah İsmail’in sayısız zalimlik ve insanlık dışı işlerine bir de İslâmî köle hukukunu ihlâl eklenecektir. Bu da Kamber ile vurulan üçünçü kuş olur.

Alevî Çalıştaylarının ikizi

Sonuç olarak İskender Pala’nın bu kitapla yapmaya çalıştığı, Şah İsmail üzerinden Alevîleri ve Alevîliği hırpalamak, değersizleştirmek ve böylece Alevî kolektif hafızasını hezeyan seviyesine indirmektir. Yazarın amacı, başta Kızılbaşlara yönelik katliamları olmak üzere Yavuz’un şiddet siyasetini önemsizleştirmek, olandan çok daha az göstermek ve normalleştirmek, hatta tarihî gerçekleri ters-yüz ederek yüzyıllardır Alevîlere reva görülen zulümleri haklı çıkarmak, gerçek zalimin Şah İsmail olduğuna okuyucuyu inandırmaktır. (5)

“Zamanın ruhu” çerçevesinden olaya baktığımızda, bu romanın, sonradan kitap olarak da basılan Alevî Çalıştayları Nihaî Raporu’nun ruh ikizi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Alevî Çalıştayları Nihaî Raporu ile Pala’nın romanı arasındaki tek fark, ilkinin sözde akademik bir jargonla, ikincinin Yeşilçam’ın kötü örneklerinin replikleriyle dolu, hamasî, ağdalı ve arabesk bir dille yazılmış olmasıdır. Alevîliğe karşı sergilediği açık nefret söylemi ile bu roman Yakup Kadri’nin “Nur Baba”sı (1922) ile de birinci dereceden akrabadır.

Böyle bir kitabın yazılmış, basılmış ve çok satanlar listesinde kalmış olması büyük bir talihsizlik. Beş yüzyıl önce ölüp gitmiş bir insanı edepsizce (edebiyat sözcüğünün kökü edeptir), büyük bir iştahla karalayabilmek, nefret söyleminde bu kadar tutarlı ve kararlı olabilmek ancak ve ancak insanın vicdanını tatile göndermesi ile mümkündür. Belli ki “Bektâşi fıkralarının Osmanlı’nın yıkılışını hızlandırıcı bir rol oynadığını” savunacak kadar bağnaz ve Alevîfobik bir kişiden farklı bir iş beklemekle aşırı iyimser davranmışım.

edebiyathaber.net (12 Mayıs 2012)

Abbas Karakaya - Express,  sayı 125, Ocak 2012

 

Dipnotlar:

1. http://arsiv.zaman.com.tr/1999/12/21/yazarlar/17.html

2. Roman 34 bölüm olup 19 bölümü Kamber, 12’si Can Hüseyin, biri ise Hasan Can tarafından anlatılır. Geri kalan iki bölümde anlatıcı adı verilmez; rivayet olarak okunması istenir.

3. Kardeşi Ahmet’e gönderme yapan buçuk cümle şöyledir: “Sultan’ın babasına veya kardeşine reva gördüğü muamelenin bir millet adına reva görüldüğünü bilmiyorlardı.” (sf. 143) Bir tam cümle ise yine aynı bölümde kardeşi Korkut hakkındadır: “Dün asi Şehzade Korkut’un da öldürüldüğü haberi ulaştı Sultan’a.” (sf. 152) Yazar Pala bu cümlesiyle iyi bilinen bir tarihî gerçeği çarpıtır, zira Şehzade Korkut abisi Selim’e biat ettiği halde öldürülmüştür.

4. Romanın kurgusundan anlaşılan o ki, Kamber, notu okuduğu âna kadar, notta adı geçen Ali adlı kişinin İsmail’in ağabeyi olduğunu bilse de, onun kendi babası olduğunu o an öğreniyordur.

5. Bu konuda vermeye çalıştığı mesaj bakımından İskender Pala münferit bir örnek değil. Bugün artık Yavuz’un yaptığı katliamları inkâr etmek, Pala’yla benzeri bir dünya görüşünü paylaşan akademisyenler arasında bir “trend” halini aldı. Bu inkârcı tavra iki örnek için bkz. Feridun M. Emecen, “Zamanın İskenderi Şarkın Fatihi: Yavuz Sultan Selim” (Yitik Hazine Yayınları, 2010) ve Tufan Gündüz, “Son Kızılbaş: Şah İsmail” (Yeditepe, 2010).

Bilinmeyen bir dil Türkiye’de bulundu

Türkiye’de yapılan bir arkeolojik kazıda, daha önce hiç bilinmeyen yeni bir dil keşfedildi.

Yeni dil, Diyarbakır’ın 60 kilometre doğusundaki Tushan antik kentinde, 2800 yıllık bir Asur imparatorluk sarayının kalıntılarına gömülü halde bulunan kil tabletlerde belirlendi. Uzun süredir kayıp olan ve muhtemelen İran’ın batısındaki Zagros Dağları’ndan gelen halklar tarafından konuşulan dille ilgili kanıtlar bölgede çalışan uluslararası bilim ekibinden Cambridge Üniversitesi arkeoloğu Dr. John MacGinnis tarafından bulundu. MacGinnis tableti deşifre ederken 60 kadın ismi buldu. Asurluların zorunlu göç politikasının kurbanları olduğu sanılan bu isimlerden 45’inin bilim insanlarınca bilinen binlerce Ortadoğu isminin hiçbirine benzemediği görüldü. Yabancı isimlerden bazıları ‘Ushimanay’, ‘Alagahnia’, ‘Irsakinna’ ve ‘Bisoonoomay’ gibi dilbilimcilerin hiç duymadığı kelimeler. Bunların Zagros dağlarındaki halklara ait, kayıp bir dile ait olduğu tahmin ediliyor.

Kaynak: Hürriyet (12 Mayıs 2012)

taner yılmaz - 12/05/2012 - 11:27

çok aramama rağmen bu çok önemli haberin aslını kaynak gösterdiğiniz gazetede bulamadım. bilgi vermeniz mümkün mü?

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z