Masthead header

şuleİyi kitaplar zamansızdır; elli yıl da geçse yüz yıl da geçse okur üzerindeki etkisini yitirmez. Okur ister yeni yetmeliğinde okusun, ister yaşını başını aldıktan sonra, kitabın tadı belki farklılaşır, yoğunlaşır, derinleşir, ancak ne eksilir ne eskir. Siddhartha o kitaplardan. Bir başyapıt. Hermann Hesse’nin kitapta da yer verdiği gibi; “Zaman gerçek değildir.” zaten…

1877’de Almanya’da doğan şair, yazar ve ressam Hermann Hesse, 1946’da Nobel Edebiyat Ödülü’nü alır. İnsanın, hayatın anlamına ve yaşama dair arayışlarını Budizm ve Uzak Doğu felsefeleri üzerinden konu edinen Siddhartha’nın ilk yayım yılı ise 1922.

Can Yayınları’nın 2014’te Utku Lomlu imzasını taşıyan kapak tasarımları ile yenilenen kitaplarından biri olan Siddharta’nın arka kapağında Henry Miller’ın şu sözlerine yer verilmiş: “Genel olarak herkesçe kabullenilmiş Buddha imgesini aşan bir Buddha yaratmak, daha önce eşine rastlanmamış büyük bir başarıdır.”

Birinci Dünya Savaşı’nın yıkıntıları arasından, insana ve yaşama dair umudu yeniden yeşertmeye çalışan insanların arayışlarından doğmuş bir roman diyebiliriz Siddhartha için. Çünkü Hermann Hesse de o yıllarda benzer arayışlar içinde olmalıydı. Bunu sadece Siddartha değil, Demian, Bozkırkurdu ve Boncuk Oyunu gibi kitaplarına bakarak da söyleyebiliriz. Bir dönem Hindistan’da yaşayan, hem Hint kültürü hem de Budizm ile ilgilenen Hesse kitabında, bir yandan bu arayışa, sorularına, Budizm ve Uzak Doğu öğretilerinin cevap verip veremediğini irdelerken bir yandan da öğretileri, herkesin sorgusuz sualsiz peşine takıldığı din ve inanışları eleştirmiştir.

Kitabın kahramanı Siddhartha delikanlılık çağında yaşamın anlamını sorgular, hayatın sırrına erişmek için en yakın dostu Govinda ile birlikte evini terk eder ve yollara düşer. Bir süre yaşamın nimetlerinden el etek çekerek bu sırra kavuşmaya çalışır, aradığını bulamaz, bir süre de yaşamın nimetlerinin tadını sonuna kadar çıkararak amacına ulaşmayı umar. Hangi yolu seçse ilk başta doğru yolu bulduğunu düşünür, ancak aradığını bulamayınca yeni yollara sapar. Yolculukları sırasında Govinda ile Buddha’ya rastlarlar ve Govinda Buddha ile kalır, Siddhartha Buddha’ya saygı duyar ama ulaşmaya çalıştığı şey için Buddha’da da yeterli değildir. Siddharta yolculuğunun aşamalarından birinde tüm öğretilerin yetersizliğini fark eder;

“Bu yüzdendir ki yolculuğumu sürdüreceğim –bir başka öğreti, daha iyi bir öğreti aramak için değil hani, çünkü biliyorum ki böyle bir öğreti yoktur-, tüm öğretilere ve öğretmenlere sırt çevirip hedefime tek başıma ulaşmak ya da bu uğurda ölmek için yapacağım bu yolculuğu.”

siddharthaSiddhartha, sıradan insanlardan farklı olduğunun bilincindedir. O insanlara “çocuk insanlar” der. Ama gün gelir, çocuk insanlardan hiçbir farkı olmadığını, hiç kimsenin bir başkasından farklı olmadığını görür, yaşamın mükemmelliği de bu birlik halidir zaten, bunun farkına varır…

Yaşlılık döneminde aradıklarına kavuşmuş gibidir. Birçok insan gibi yaşamının ileri dönemlerinde o da doğa ile buluşur; bir ırmakla dost olur, bir ırmakla konuşur, onun öğütlerini dinler. Bence kitabın en güzel bölümleri de bu bölümleridir. Çünkü dinlemeyi bildiğimizde tüm cevapları doğada bulabileceğimize inanıyorum. Doğa gerçekten konuşur, hem de insanlardan daha önyargısız, daha içten ve daha olduğu gibi konuşur:

“Sen de ırmaktan öğrendin mi o gizi, zaman diye bir şey olmadığını?”

“Evet, Siddhartha, sen şunu demek istedin sanırım: Irmak aynı zamanda her yerdedir, kaynadığı yerde, döküldüğü yerde, çağlayanda, kayıkta, akıntı yerinde, denizde, dağda, aynı zamanda her yerde ve onun için yalnızca şu an vardır, geçmişin gölgesi diye bir şey bilmez ırmak, geleceğin gölgesi diye bir şey de bilmez.”

Yaşam her döneminde Siddharta’nın içinde bir yara açmayı, o yarayı sızlatmayı bilir. Yaşlılık döneminde aradığı yaşama kavuştuğunu düşünürken, yüreği başka acılarla karşılaşır, yeni yüzleşmeler yaşar. Ama zaten o yaralar değil midir insanı insan yapan?

Aslolan sonuç değil süreçtir, o süreçte yaşadıklarımızdır ve hepsi değerlidir; acı da tatlı da, yaşam da ölüm de, gerçek de yalan da, aşk da nefret de. Siddhartha yaşamı boyunca bunu deneyimler.

“Hiçbir gerçek yoktur ki, karşıtı da gerçek olmasın!”

Siddhartha, üzerine ne söylense eksik kalacak kitaplardan. Çünkü yaşamınızın hangi döneminde okursanız size söyledikleri farklılaşacak bir kitap. Çünkü Siddhartha’nın somut olarak yaşadıklarını değil belki ama düşünsel ve ruhsal olarak yaşadıklarını yaşamımızın farklı dönemlerinde farklı biçimlerde hepimiz yaşıyoruz. Dolayısıyla 18 yaşında baktığımız pencereden gördüklerimizle, 50 yaşında gördüklerimizin, 70 yaşında gördüklerimizin kitaba getireceği yorum ve etkilenme farklı olacaktır. Ama kitap eşsizliğinden hiçbir şey kaybetmeyecektir. Ki ilk yayımlandığı tarihten beri tüm dünyada milyonlarca insana ulaşmayı ve güncelliğini yitirmemeyi başarmıştır Siddhartha.

Yaşınız kaç olursa olsun, doğrularınız ve inançlarınız yaşam tarafından kaç kere sınandı, kaç kere şaşırdınız, kaç kere hayal kırıklığına uğradınız, kaç kere yıkıldınız ve yeniden ayağa kalktınız? Tam buldum dediğiniz anda kaç kere başa döndünüz? Yıllar yıllar sonra iki kadim dost, Siddhartha ve Govinda bir araya gelir. Tadına doyulmaz sohbetlerinin bir yerinde Siddhartha der ki;

“Zaman gerçek değildir, Govinda, ben sık sık yaşadım bunu. Zaman da gerçek değilse, dünya ile sonsuzluk, acı ile mutluluk, kötü ile iyi arasında var gibi görünen çizgi de bir yanılgıdan başka bir şey değildir.”

Şule Tüzül – edebiyathaber.net (18 Kasım 2015)

 

1446801494_ODTU_EdwardFrenkelDünyaca tanınan Matematik Profesörü Edward Frenkel, ODTÜ’nün 60. yıl etkinlikleri kapsamında ODTÜ’lülere “Aşk ve Matematik”i anlatacak. ABD’de “en çok satanlar” listesine giren kitabı “Aşk ve Matematik” ile matematiğin hiç görmediğimiz taraflarını anlatan Profesör Frenkel, 26 Kasım’da ODTÜ Kültür ve Kongre Merkezi (KKM) Kemal Kurdaş Salonu’nda ODTÜ’lü öğrenciler ile buluşacak.

“Aşk ve Matematik” kitabı ile New York Times’ın “en çok satanlar” listesine giren ve bu yıl Amerikan Matematik Derneği tarafından “Euler Kitap Ödülü”nü kazanan Prof. Frenkel, eğitim hayatında yaşadığı engellere rağmen, 1989 yılında henüz 21 yaşındayken Harvard Üniversitesi’nde konuk öğretim üyesi olarak ders vermesi için davet edildi. Harvard Üniversitesi’nde ’94-’97 yılları arasında doçent olarak ders veren Frenkel, 1997 yılından bu yana ABD Berkeley’de bulunan California Üniversitesi’nde profesör olarak görev yapıyor. Matematiğin evrenin akışına yön verdiğini ve küçük atomlardan en büyük yıldızlara kadar her şeyin dizginlerini elinde tuttuğunu söyleyen Frenkel, son kitabı “Aşk ve Matematik” ile çoğumuz için zorlu bir yol olan matematik dünyasını anlaşılabilir ve güzel kılmayı amaçlıyor.

Matematiksel fizik alanında Herman Weyl Ödülü sahibi olan Prof. Frenkel, bugüne kadar 3 kitap ve 80’in üzerinde akademik makale yayınladı. Çalışmaları ile ilgili olarak tüm dünyada konferanslar veren Frenkel’in YouTube’da bulunan videoları 4 milyondan fazla kez izlenmiş durumda. Frenkel’in dünya çapında ün kazanan ve 10 dile çevrilen son kitabı olan “Aşk ve Matematik”, bu ay Türkiye’de de Türkçe olarak yayınlandı. Frenkel, aynı zamanda prodüktörlük ve yardımcı yönetmenliğini üstlendiği “Aşk ve Matematiğin Ritüelleri” (Rites of Love and Math) filminde başrolde oynuyor.

Prof. Edward Frenkel ayrıca, 1967-1968 yılları arasında ODTÜ’de görev yapan ve dünyanın en önemli matematikçileri arasında gösterilen Robert Langlands tarafından oluşturulan ve “Matematiğin Büyük Birleştirici Teorisi” olarak adlandırılan Langlands Programı üzerinde de çalışmalar yürütüyor.

26 Kasım tarihinde ODTÜ KKM Kemal Kurdaş Salonu’nda saat 14:00’te, ODTÜ’nün 60. Yıl Davetli Konuşmalar Dizisi kapsamında konferans verecek olan Prof. Frenkel, bilimsel çalışmalarıyla dikkat çekiyor.

edebiyathaber.net (18 Kasım 2015)

Pınar SönmezPınar Sönmez’le Fikri Mülkiyet ve Sanat atölyesi 7-28 Ocak döneminde perşembeleri 19.00-21.30 arası Hayat Bilgisi‘nde yapılacak.

Fikri Mülkiyet ve Sanat hakkında ne biliyoruz, ne bilmeliyiz? Bu bilgileri kavrar ve uygularsak ne olur, uygulamazsak ne ile karşılaşabiliriz? İşte, Fikri Mülkiyet ve Sanat Hukuku alanında bir yol haritası. Dört hafta sürecek olan Fikri Mülkiyet ve Sanat dersinde Görsel Sanatlar, Edebiyat, Müzik, Tasarım, Sahne Sanatları, Sinema vb. Fikri Mülkiyet’e konu alanlardaki hukuki deneyim ve bilgiler anlatılıyor ve şu soruların yanıtları, örnekler ve yargısal uygulamalarla birlikte araştırılıyor: Eser nedir, neler eserdir? Eser sahiplerinin hakları nelerdir, bu haklar nasıl korunabilir? Hak ihlali halinde hangi hukuki yollara başvurulabilir? Maddi ve manevi tazminatın koşulları nelerdir? Fikri mülkiyeti konu alan sözleşmelerde hangi hususlara dikkat edilmesi gerekir? Özellikle sanatın hukukla kesiştiği alanda bilgi ve görüş sahibi olmak isteyen avukatlar, stajyer avukatlar, sanatçılar, hak sahipleri, sanat kurumu çalışanları, koleksiyonerler, gazeteciler ve sanatseverler için tasarlanmış bir ders.

Pınar Sönmez

Yazar ve avukat. Fikri Mülkiyet ve Sanat Hukuku alanında avukatlık ve hukuk danışmanlığı yapıyor. Ayrıca, Pera Müzesi’nin Hukuk Danışmanı. Görsel Sanatlar Derneği Platformu Hukuk Danışmanı ve üyesi. Türkiye’deki hakemli tek fikri ve sınai haklar dergisi Legal Fikri Haklar Dergisi Yayın Kurulu’nda. Haliç Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak ders vermiş olup, özellikle Sanat Hukuku alanında konferans ve panellerde konuşmacı olarak katkıda bulunuyor. Öte yandan, öyküleri Kitap-lık, Notos, Sözcükler, Sıcak Nal’da yer aldıktan sonra geçen sene Uyku Kaçsa Rüya Kalsa adlı ilk öykü kitabını yayımladı. Fikri Mülkiyet ve Sanat Hukuku makalelerini Legal Fikri Haklar dergisinde, edebiyat ve sanat yazılarını Notos, Egoist Okur, Art Unlimited, Cumhuriyet Kitap, Genç Sanat’ta yayımladı. Sanat ile hukukun kesiştiği yerde.

edebiyathaber.net (18 Kasım 2015)

  • Bülent Gülcemal - 18/11/2015 - 10:33

    TAKİPTEYİZ BAŞARILAR.cevaplakapat

hawthornandchild-finalKeith Ridgway’in “Hawthorn ile Child: Birtakım Yanlış Anlaşılmalar” adlı romanı, Alain Matalon çevirisi ve Jaguar Kitap etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden:

Hawthorn ile Child, Kuzey Londralı iki polis dedektifi.

Şehirde birtakım suçlar işlenirken, iki dedektif kanıtların peşine düşüyor. Gecenin içine doğru hızla yol alıyorlar. Arabayı Child kullanıyor, fakat araba hareket etmiyor. Hawthorn ise genellikle ya rüya görüyor ya da ağlıyor. Bir süre sonra, olayların gizemini çözmesi gereken Hawthorn ile Child’ın kendileri birer gizeme dönüşüyor. İkili, roman boyunca kâh bir hayalet arabanın kâh bir kurt sürüsünün arasından bir görünüp bir kayboluyor. Şüpheliler yerlerini ilginç karakterlere bırakıyor. Polisiye vakalar, absürt olaylara dönüşüyor. Yanlış anlaşılmalar, alışmışın dışına sürüklüyor okurları.

Hawthorn ile Child, sıra dışı kurgusunun yanı sıra, tuhaf ve ilginç yan karakterleri, kendisine has mizahı ve hüznüyle kelimenin tam anlamıyla bir anti-roman.

edebiyathaber.net (18 Kasım 2015)

inkilap-anmaTürkiye Yayıncılar Birliği’nin, 30. yılında düzenlediği “İz Bırakan Yayıncılar” etkinliklerinden üçüncüsü 15 Aralık 2015 Salı günü saat 19’da, Salt Galata’da gerçekleşti. Türkiye’nin en eski yayınevlerinden İnkılâp Kitabevi’nin kurucusu Garbis Fikri (1907-1971) ile kendisinden sonra yayınevini yöneten oğlu Nazar Fikri (1938-2008), aile üyeleri ve dostlarının konuşmaları ve hayatlarından belge ve görsellerin derlendiği sergi ile anıldı.

Etkinliğin açılışını Türkiye Yayıncılar Birliği İkinci Başkanı Fahri Aral yaptı. İlk sözü alan Garbis Fikri’nin torunu Arman Fikri, dedesine ve babasına teşekkürlerini ileterek, “İyi ki bu mesleği babamdan devralmışım, bugünleri gururla yaşıyorum. Kişiler geçici, kurumlar kalıcıdır. Dedelerimizden bir bayrağı teslim aldık, vakti geldiğinde sıradakilere devredeceğiz,” diye konuştu.

Gazeteci-yazar Mete Akyol, İnkılap Kitabevi’nin Cumhuriyet’in kuruluşunu takip eden kültür iklimi ve yazı devriminin patlamasıyla birlikte varolduğunu, düzyazı kültürü olmayan bir toplumda kitapçılık yapmak gibi zor bir yolu başarıyla yürüdüklerini aktardı.

Garbis Fikri’nin diğer torunu Erol Fikri şöyle konuştu: “10-12 yaşlarında mürekkep ve kâğıt kokusunu aldım. Eski tip tipo makinelerin arasında babamın ve dedemin elini tutarak Bâbıâli yokuşundan çıkardım. Okul hayatı boyunca da babamın çalışmalarına katkıda bulundum. 25 senedir bu sektördeyim, gerçekten gurur duyulacak bir sektör. Eğer Türkiye’deki gençlere bir faydamız olabildiyse, bu bizim için en güzel hediyedir”.

Nazar Fikri’nin yakın arkadaşı, Remzi Kitabevi sahibi Erol Erduran, 1960’larda Bâbıâli’ye geldiğinde Garbis Bey’le tanışmalarını anlattı. Yayıncılar Birliği’nin öncülü olan Editörler Birliği’ni kuranlar arasında Remzi Bey ve Garbis Bey’in de yer aldığını, okul kitaplarının durumu ve kâğıt alımıyla ilgili sorunlarla ilgilendiklerini söyleyen Erduran, 1970’lerde Nazar Fikri ile çok yakın arkadaş olduklarını da belirterek sözlerine, “Keşke bugün hayatta olsalar da Cağaloğlu’na gitsem, yine kendisiyle buluşsam diyorum,” diyerek son verdi.

Oxford University Press Türkiye Yöneticisi Emrah Özpirinçci, Nazar Fikri’yi 1980’lerde tanıdığını ve birlikte çalıştığını anlatarak, “Nazar Bey çok mütevazı ve kibar bir insandı. Kızdığı zamanlarda daha da kibarlaşırdı. Transparan, düz biriydi, gizli ajandası yoktu. Ticareti ticaret için yapar, sözünde dururdu,” dedi.

Nazar Fikri’nin eşi Julia Fikri, Literatür Yayınları Sahibi Kenan Kocatürk, İnkılâp’ın yazarlarından Füsun Önal’ın da duygu ve izlenimlerini aktardığı anma etkinliğinde ayrıca Prof. Dr. Ahmet Mumcu’nun mektubu okundu. Etkinlik sırasında, tasarımını Sadık Karamustafa’nın yaptığı sergi gezildi. Sergide bugüne kadar titizlikle korunan İnkılâp Kitabevi arşivinden Garbis Fikri’nin hayatı ve kitabevinin Bâbıâli’de kurulup büyümesini yansıtan seçme görsellerin yanı sıra Nazım Hikmet’in pelür kâğıda daktilo ettiği ve üzerinde el yazısıyla düzeltmeler yaptığı, çok değerli bir tarihi belge olan Kuvayi Milliye Destanı kopyası da ilk kez sergilendi. Nazım bu kopyayı 1951’de yurtdışına kaçışının hemen öncesinde Garbis Fikri’ye, daha sonra basılmak üzere belirli bir avans karşılığı bırakmıştı.

edebiyathaber.net (17 Aralık 2015)

CT8SM-2WsAEZdOIArtistik Bellek Aslı Erdoğan’ı kapağına taşıdığı 7. sayısıyla raflardaki yerini aldı.

Öykü ağırlıklı bu sayıda Ayşegül Kocabıçak, Merve Kırman, Metin Çalışkan, Tuğba Gürbüz, Burak Malkoç, Ayla Yılmaz ve Serdar Kaya öyküleriyle; Cemal Erdem ve Özgür Özdemir ise şiirleriyle yer aldılar.

Bu sayıda Neslihan Celbişer, edebiyatçıların ortak noktası olan Bursa şehri üzerine yazdı. Berk Cömert, Etiyopya’dan Jamaika’ya Tanrı Yolu adlı incelemesinde Rastafaryanizm ve Reggae müziğinin bilinmeyenlerini açıklarken; İrem Alten, Kabuk Pelerinli Yazar: Aslı Erdoğan ile yazarın dünyasına bir kapı açtı. Serdar Ağbaba Bitmemiş Bir Anlatı İçin Metin başlıklı yazısında okuru, metni ve yazarı bir çatıda buluşturdu.

Beş Soru Beş Yazar bölümünün bu sayıdaki konukları ise Deniz Tarsus, Ferhat Uludere, Mahir Ünsal Eriş, Melike Uzun ve Nilüfer Altunkaya.

Bu sayının son sayfa alıntısının konuğu ise E.M.Cioran oldu.

edebiyathaber.net (17 Kasım 2015)

ikinci yeni illüstGardıropta kasım kasım kasılan tozlu, simli siyah hüzünler. Kırçıllı üzüntüler, âmentüler. Buruş buruş kostümler. Tümel, tikel çelişkiler. Sümme hâşâ belgeseller! Yağmurda bekleşen, eyleşen, eytişimsel bebeler. Kırış kırış çizgili kâğıtlardaki eprimiş kelimeler: “Seeen, ordaaa, biiiz, muasıııır…” Saygı duruşunda itişmeler, gülüşmeler. Buz kesen eller. El gibi olunan Cumhuriyet. Akıllarda Afyon sucuğu… Plastik üzüntüler. Kapkara, güneşi bertaraf eden tarafgir, kemiksiz gözlükler.

Gözler uykulu. Gözler derin kuyularda suçlu. Hayatın hata şenlikleri; nane şekerleri… Sağa dön! Dönülmez akşamın ufkundayız soldan çarklı memleketin. Yaz-boz, yap/ma-boz, adalet? Hayatımız pek bi’ ekimoz! Balyoz üstüne balyoz! Yoz, yoz, yoz… God is Great!

Ezcümle… Ezanlar akortsuz. Sabâ makamı karaborsa her sabah! Pek bi’ talebe müezzin, eğip büküyor her kelimeyi… Sebilci Hüseyin Efendi, büküyor boynunu. Ve durgun akmıyordu, ürkek, errrkek nehirler! Ah Neyyire Neyir! Debisini hesaplayamadığım bir şelaleydi düşlerim. Nehire bir aksiyon katma gayretindeydim. Nafile aşk namazları kılardım geceleyin… Geceye karışan bülbülleri öldürürdüm, Gregory ağabeyim gözü Peck bir avukatken “arkası yarınlar”da… Tijen Par, Pekcan Koşar, Toron Karacaoğlu mikrofon başında… Korkmaz Çakar ağabey iş başında! Her gece barda gönlüm çok alabora!

Ölü doğmuş aşk mektuplarının babasıydım. İsli bir türküydü yıllar, süsü süssüzlüğüydü… Geçti gitti neler neler! Saatim dokuzu beşi hiç geçmiyordu, o bambaşka! Gri in sandviç hep yarım yamalak. GMT ile “cemse” akraba mı dede, hadi, n’olur, kalk da söyle!

İşe hep geç kalmam lazım. Çalışmak neme lazım! Paul Lafargue lafını sakınmayan, şık bir ağabeyimdi. Kâinatın en elâ ve El Dorado yeri neresiydi? Elado elado, ey çeşm-i âhu! Gözlerin diyordum güzelim, göz göz olduğum, vuslatı doğurup durduğun gözlerin… Çok alçak sürünüyordum gözlerine, en Yeşilçam, en Eşref Kolçak!

Hayatı ciddiye almıyorum ulan! Kurşun kalemimle 45′lik plak çalıyorum antik acılardan edebî meddah Sunay Akın’la! Boru değil, kurşundur bu! Hemen siliyorum dudaklarımla! Ben hiçbir haltı bilemiyorum. Bilmek istemiyorum.

Biliyorum bileğimi, bunu çok iyi biliyorum. Beşir Fuad’ın çalışma odasından bildiriyorum. Üzgünüm. Kadınları sevmek istemedim. Yemin ederim ben hepinizin içindeydim. Teninizde tren olmak istedim. Hepiniz makas değiştirdiniz. Ben makasımı vesikalık fotoğraflarınızdan gizledim.

Contalarım paslı olabilir. Delirmedim. Delirdim belki. Kapayın ahlakın eteğini. Örtün belini etiğin. Türban takmazdı kedi dostu anna’nem, örterdi başını Çarşamba Pazarı’ndan satın aldığı başörtüsüyle. Bilmedi, bilmezdi başörtüsü polemiğini. O hep, sokağa çıkarken gri pardösüsüne siyah başörtüsünü eklerdi. Eti sizin, Bizans maşallah herkesin! Bugün kınama bayramı! Kınayın mel mel! Âli bir fikri keseleyin!

Doğalgaza zam, domates kaç TL? Çok mühim bir milli mesele! Milli değil, millî mesele! Kösele demedim, illiyet meselesi! Baba, ben politikacı olucam! Sobayı sen al! Kömür üç vakte kadar… Az dur hele, az kaldı seçilmeye, az kaldı seni temsil etmeye, bekle hele! Yapay kızlık zarı 89,90 TL! Türkân Şoray teyze, bu ne biçim bir filmece? Kömür torbaları ve sahte kızlık zarı taarruzu artarak sürmeli! Sürmeli, bu arzu dolu ömür yorgunluğu, Ali Sürmeli de usta oyunculuğunu tiyatro sahnelerinde sürdürebilmeli!

Yokuz abiler, ablalar; vallahi yokuz! Bir daha sorunuz kendinize. Zordur insanın sorması, arayıp da kendini bulamaması. Ben misk kokulu bir bokböceğiyim tertemiz! Semiz miyim semiz! Lezizim azizim, yerseniz…

Ne kadar hayat küfü kaldı geçmişinizden? Mutsuzluğunuzu örttüğünüz dikenli telleri nereden, kaç taksitle aldınız? Kuştüyü yastıklara kafa koyan azınlıktan mısınız? Tabii, haklısınız, bana ne! Hayallerimizi ne eritir? Kalp ve akıl… Vahiy ve nakil… Mesafe ve mesane… Pek çok “em es en”! His ve seni gidi en temel içgüdü…

Sar, sarart, karart… Art’çı zennelerden kaçarken pop-h’art ne ayak? Üz ve d’üzül! Arzu ve Okay! Titre ve fi(l)tre… Obua ve ney… Ney ve zen… Ah, mah zen! Hatırlayınız: Bir yalnızın sabahı kanar her vakit hayata mukaddes atta coşkusuyla…

Adnan Algın – edebiyathaber.net (17 Kasım 2015)

rp_feridun-andac-10.tif-300x217.jpg1./ İlk izlerden sonra

Bu her dem belleğimizdeki bir izdir. Okul çağı. Hem gitmeyi anlatır, hem de bırakılmayı. Ardından kendi başına yol almanın öğretileri gelip gelip bulur sizi. Zor zamanlar demeden oyuna ve öğrenmeye verirsiniz kendinizi.

Sanırım, karşınıza çıkan her nesne, söz, insan, sözcük, resim ve işaretler o küçük dünyanızı adım adım genişletir. Sınırları aşarak yol alabilmenin büyüsüne kapılırsınız. Tüm bunlardan geçebilmek için büyüme çağını beklemeniz gerekmiyor! Okumayı öğrenmek sizi yalnızlıktan kurtardığı gibi, oyunun ve sokağın da başka bir yanını keşfe yöneltiyor. Onlardan kopabilmenize daha vardır. Biraz erginlik, biraz karşı cinsi tanıma… İlk aşk öncesi bir duygu durumudur bu da. Tenin ve bedenin keşfine gidilecek kapıları açabilmek için koşulsuz gerekli olan! Bedenin bir hapishane olmadığını anlatan bir bakışa erişene değin bu böyledir. Yoksa sizi tutsak alan her şey korkularınızı da büyütür.

 Kendi zamanından geçmek kadar bunu kurmak da önemlidir.

2./ Bakışlarda anlatılan

fa2Anlatılanlara dönük ilk izleri taşıyan bakışlarla bakandır o çocuk. Okumayı söktüğü yıllar onu başka bir eşiğe taşımıştır. Öyle ki, giyim kuşamına özen göstermeyi, defter kalem taşımayı, okuduklarına dair küçük küçük notlar yazmayı öğrenmiştir artık. Okuma ve yazı ona hayatının ilk ve tek armağanıdır belki de. Bunu ise çok sonraları anlayacaktır. İlk aşkıyla terk ettiği kentini yıllar sonra, yüzüm özleminle solacak diye anarak yazacaktır her ikisine dair. Ötede ise, bir resmin arabı gibi duran fotoğrafa bakarak ya evimsin ya da yurdum diyerek yazmaya başlayacaktır o günlerin gölgesinde geçen her şeyi. O çocuğu taşıyor kalbim her yere. Gözlerinde gözlerim, sevincinde sevincim, kederinde kederim var; biliyorum bunu.

3./ Taşıyan günün seyri

fa1Taşıyan gündür, zamandır, bir okudukça yazılan; yazdıkça okunanlardır. Ben bu çocuğun ilkgençlik heyecanlarına tanıktım bir zamanlar. Kaleme düşkündü o, kâğıtlara tutkusunu anlatmaya söz yetmezdi. Çizgilerle yol alırdı her sabah. Gecesi gecemdi, düşleri düşlerim. Bir “deli” adam çıkmıştı karşısına çocuk yüreğinin. “Kızıl mı kızıl” derlerdi de ona. Oysa elleri gözlerinize değerdi, gözleri evrenin ışığını taşırdı size. Bir “atölye” kurma fikrini ondan kapmıştın. Daha birçok şey gibi. Goya, Bruguel, Van Gogh, Chagall ve daha niceleri gelip renkleri çizgileriyle sarmalaşmıştı seni o yaşlarında. Puşkin, Gogol, Çehov adeta sırdaşınızdı. Platon ne dedi, Sokrates neden baldırana kurban edildi, Galileo niçin vazgeçti derdiniz olmuştu işte o günlerde. Ben, onun, bu masadaki heyecanına da tanık oldum. Bir zaman düşünde yaşamayı öğrendik o “kızıl” adamdan.

4./ Bir masanız olmalı

fa3“Artık bir masan olmalı,” dediği gün babam; kendi eliyle bunu yapıp kurduğu kitaplığımın yanı başına yerleştirmişti. İşte o çocuk nereye giderse gitsin, gözü masada eli kalem ve kâğıttaydı.

“Bir masanız olmalı,” derdim sık sık öğrencilerime. Eklerdim de:

“Napolyon bütün savaşlarını önce masada kazanmıştı!”

İnandırıcı bir söz olmalıydı aramızda. Aşılamaya inanırdım çünkü.

Şimdi, o çocuğun ömrüne bakıyorum da; ne ırmaklar akıyor aramızda… Hayatının armağanı olan okumada, yazıda büyüyen bir kalbin yeryüzüne nasıl dağıldığını görüyorum. Sizin okuduğunuz kitapları onun bahanesidir aslında. Çünkü yazıda yaşam/yaşamda yazı bir düş değil, gerçek. Ama her dem hayatı ölümü karşı savunmak için yaşamın günbegün izinde olmak yolculuğudur bu onun için.

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (17 Kasım 2015)

564883e918c77352141133dcBir sosyal sorumluluk projesi, okullara bisikletle kitap götürecek. Okullarda kurdukları kitaplıklara da ‘ekolojik kütüphane’ adını verecekler.

Rüzgar Alper Benli ve Filiz Gülez’den oluşan ‘Bisikletli Sahaf’ ekibi bisikletle yaptığı sosyal sorumluluk projelerine bir yenisini daha ekledi ve ‘Ekolojik Kütühane’ projesini başlattı. 9 Kasım’da duyurulan proje ile kitaba ihtiyacı olan okullarda bağış yapılan kitaplarla bir kütüphane oluşturmak amaçlanıyor. Okullarda kurulan kütüphanelere ‘Ekolojik Kütüphane’ ismi verilecek. Nedeni ise kitapların okullara bisikletle taşınarak, gürültü yapmadan, fosil yakıt harcamadan, doğaya zarar vermeden ulaştırılacak olması.

Kütüphanelerin kurulmasının ardından öğrencilere Bisikletli Sahaf’ın amacı ve Ekolojik Kütüphane’nin anlamı üzerine bir sunum da yapılacak. Bisikletli Sahaf’ın kurucuları Rüzgar Alper Benli ve Filiz Gülez, projeyi şöyle anlatıyor:
“Bisikletli Sahaf kurucuları olarak ekolojik farkındalık, alternatif yaşam gibi konular üzerine sosyal sorumluluk projeleri düzenliyoruz. Bu yeni projemizde de aynı prensiplerle yola çıktık. Bu seferki amacımız okullardaki kütüphane eksikliğini kendi yöntemlerimizle kapatmak ve bisiklet ile yapılan bu tür girişimlerin sayısını arttırmak. Ekolojik Kütüphane’nin amacı evde bir köşede duran kitapları ihtiyacı olan okullarda kütüphane kurarak değerlendirmek. Projenin bir diğer önemi ise bağışlanan kitapların doğaya zarar vermeden, gürültü yapmadan, fosil yakıt harcamadan okullara bisikletle taşınması.”

Üç şekilde destek veriliyor

Projeye destek olmak isteyenler üç şekilde katılabiliyorlar: Kitap bağışlayarak, kütüphane ihtiyacı olan okulları bildirerek ve kitapları okullara taşırken bisikletleriyle yardım ederek. Projenin nasıl ilerleyeceğini ise şöyle anlatıyorlar:
“Öncelikle projemize katılmak isteyenler bize ne şekilde destek olacaklarına karar veriyorlar. Bunun ardından bizimle iletişime geçiyorlar ve biz de ihtiyacı olan okullarla kitap bağışı yapacak olanlar arasında bir eşleştirme yapıyoruz. En son aşamada ise gönüllü bisikletçiler ile kitapları okullara götürüp Ekolojik Kütüphane’yi kuruyoruz. Ne kadar çok insan projemize destek olursa, o kadar çok sürdülebilir olacağına inanıyoruz. Bu sebeple kitap bağışı yapacak insanlara, kütüphane ihtiyacı olan okullara ve tabiki gönüllü bisikletçilere ihtiyacımız var. Projemiz şimdilik İstanbul’da yapılacak olsa da, katılıma göre Türkiye’nin her yerinde devam edecek.”

Birçok ilden ilgi var

İstanbul dışındaki illerden de destek vermek isteyenlerin çıktığı projeye yayınevleri de ilgi gösteriyor. Bisikletli Sahaf’ın kurucuları bu ilgiyi,“Projemizi sayfamızda duyurduğumuz andan itibaren özellikle İstanbul’dan kitap bağışı yapmak isteyen çok kişi oldu. İstanbul dışında Yalova, Muğla ve Antalya’dan desteklemek isteyenler çıktı. Ayrıca yayınevlerinden projemizi sevip kitap bağışı yapmak isteyenler de çıktı. Kitap bağışı yanında projemizin amacına ulaşması için bizim gibi gönüllü bisikletçilere de ihtiyacımız var” sözleriyle anlattı.

Bisikletli Sahaf nedir?
Kurucuları Bisikletli Sahaf’ı “Bibsikletle parasız olarak Avrupa’yı dolaştıktan sonra İstanbul’da para kazanmak için kendimize bir iş bulmamız gerekiyordu. Biz de Bisiketli Sahaf’ı kurduk” diyerek anlatıyor. Ekolojik biri girişim olan Bisikletli Sahaf, İstanbul’da ikinci el kitap satıyor ve kitapları bisikletle adrese taşıyor. bisikletlisahaf.com adresinden iletişime geçilebiliyor. Bisikletli Sahaf, daha önce de İstanbul’daki okullarda çocuklarla buluşup tohum ekim atölyesi, bisikletli yaşam atölyesi, hayalimdeki yolculuk atölyesi gibi etkinlikler düzenledi. Tohum ve Masal Turu ile bisikletle Türkiye’yi dolaştı. Tohum Takas Şenliği düzenledi.

Kaynak: Hürriyet (17 Kasım 2015)

carsambasemMSGSÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nün düzenlediği Çarşamba Seminerleri’ne 18 Kasım Çarşamba 11:00’de Fotini Tsibiridou konuk oluyor.

Azınlıklar ve göçmenler hakkında belgesel çalışmaları bulunan, daha önce Yunanistan, Türkiye ve Orta Doğu’da etnografik saha araştırmaları gerçekleştirmiş olan, araştırmaları geç modernitede güç ilişkileri, politik ekonomi, etnik azınlıklar gibi konular üzerinde yoğunlaşan ve çalışmalarını Makedonya Üniversitesi Sosyal Antopoloji Bölümü’nde devam ettirmekte olan akademisyen Fotini Tsibiridou’nun “A neighborhood of Beyoglu: Feminism, Art and Social Activism in the heart of Istanbul” başlıklı sunuşunun tanıtım metninden:

“The present paper is seeking the link between urban public space and activism in the heart of Istanbul. From an anthropological point of view we are examining the dynamic relationship between people and public space in the historical neighborhood of Beyoglu. The later form the past is assuming otherness and modernity, while at the present is evoking marginality and globalized life-style. Our hypothesis based on fieldwork data so far has shown that when a lived public space of such a global city is conceived in terms of talent, technology and tolerance, its historical otherness and ambiguity ends up to build new dynamics for further protest and subversion practices: through multiple ambivalent experiences, Beyoglu ends up to signify either a metonymy of protest, resistance and undermining against the authoritarian central ruling, as well as a sustainable situ of hope and solidarity that motivates its social agents (i.e. feminists, artists and activists) to commit for the subversion of multiple local and global hegemonies.”

Yer: MSGSÜ Fındıklı Kampüsü Video Konferans Salonu

Sunuş İngilizce gerçekleşecek, çeviri yapılacak.

edebiyathaber.net (17 Kasım 2015)

nazimGündüz Vassaf‘ın her yaştan çocuklara yazdığı “Nâzım”, Dilem Serbest’in resimleri ve Aylak Adam etiketiyle yayımlandı.

Tanıtım bülteninden:

“Hem çocuklara hem hiç büyümeyenlere!

Yaşamı mücadelelerle ve umut yolculuklarıyla sürmüş olan “tepeden tırnağa insan”

Nâzım Hikmet, Gündüz Vassaf’ın şiirsel kalemiyle yeniden hayat buluyor.

Genç Nâzım’la karşılaşmak,

Baba Nâzım’la buluşmak,

Şair Nâzım’ın dizeleriyle yaşamı bir kez daha renklendirmek…

Tüm bunlar için size yalnızca sayfaları çevirmek kalıyor.”

edebiyathaber.net (17 Kasım 2015)

Ünlü korku ve gerilim romanları yazarı Stephen King, Paris’te yaşanan saldırılardan dolayı bütün Müslümanları suçlamanın yanlış olduğunu bildirdi.

skingYazar Stephen King, Paris saldırıları sonrası Müslümanlar karşıtı söylemler konusunda itidal çağrısı yaptı. Paris’te 129 kişinin öldüğü ve IŞİD’in üstlendiği saldırı sonrası Twitter hesabından, “Paris’te yaşananlar için bütün Müslümanlardan nefret etmek, eşcinsel karşıtı Westboro Baptist Kilisesi’nden dolayı bütün Hristiyanlardan nefret etmeye benzer.” diye yazdı.

Yazarın bu tweeti 29 bin kişi tarafından retweet yapılırken, 34 bin kişi de beğendi. Stephen King’in bu sözlerine bir destek de Harry Potter yazarı J. K. Rowling’den geldi. Rowling de King’in tweetini paylaştı.

Westboro Baptist Kilisesi, Irak ve Afganistan’da ölen ABD askerlerinin cenaze törenlerini protesto etmesi ile büyük bir antipati toplamıştı. Kilise bu ölümlerin Amerika’nın  ahlaksızlığı ve eşcinsellik ile kürtaja karşı hoşgörülü olmasına tanrı’nın verdiği bir ceza olduğunu savunuyor. Paris saldırılarının sebebinin de Fransa’daki eşcinsel evlilikler olduğunu iddia etti.

Bu arada binlerce kişi Stephen King’i bu sözlerinden dolayı desteklerken, bazıları da yazarı “yanlış karşılaştırma” yapmakla suçladı.

Javanshir Gadimov – edebiyathaber.net (17 Kasım 2015)

neruda_vakasi_1baskiRoberto Ampuero’nun “Neruda Vakası” adlı polisiye romanı, İdil Dündar çevirisi ve Kırmızı Kedi etiketiyle yayımlandı.

Roman, dünya edebiyatının büyük ismi Şilili şair Pablo Neruda’nın son günlerini ve Şili’nin adım adım askeri darbeye gidişini sürükleyici bir dille anlatıyor. Şilili yazar Ampuero, bizzat hükümeti tarafından da doğrulanan bilgiler ışığında sır perdesini aralıyor ve tarihsel gerçekleri heyecan verici bir dille edebiyatla buluşturuyor.

Nobel Ödüllü şair Pablo Neruda ölümcül bir hastalığın pençesinde, geçmişindeki hatalarıyla yüzleşmektedir. En büyük umudu, hayatının sırrına ışık tutacak kişiyi, Doktor Ángel Bracamonte’yi bulmaktır.

Devlet başkanı Salvador Allende’nin yakın dostlarından biri olan Neruda, Pinochet darbesi öncesinde Şili’de kimseye güvenememektedir. Ama bu durum, Kübalı sürgün Cayetano Brulé’yle tanıştığında değişecektir. Neruda, Cayetano’ya hayatını değiştirecek bir teklif sunar. Tereyağı ve sigaranın bulunamadığı, karneyle etin bile alınamadığı zamanlarda gelen bu dedektiflik teklifi Cayetano için bulunmaz bir fırsattır. İlk başlarda zorlanan Cayetano, yeni mesleğinin püf noktalarını şairin verdiği Georges Simenon’un ünlü polisiye romanlarında bulur. Araştırmalarında Şili’den Meksika’ya, Küba’dan Doğu Berlin’e sürüklenen Cayetano, Neruda’nın aslında başka bir şeyin peşinde olduğunu keşfedecektir.

edebiyathaber.net (16 Kasım 2015)

yalancilar_ve_sevgililer_1baskiGülşah Elikbank’ın “Yalancılar ve Sevgililer” adlı yeni romanı Kırmızı Kedi etiketiyle yayımlandı.

Genç kuşağın sevilen yazarlarından Gülşah Elikbank, araştırmalara dayanan bu romanında Kazıklı Voyvoda’dan Çavuşesku’ya, 12 Eylül’den günümüze iyinin ve kötünün, gerçeklerin ve yalanların, insanları inançları üzerinden yönlendiren zorbaların ve yaşanamamış aşkların peşinde okuru tarihin derinliklerine sürüklüyor.

Genç bir kız, hayatının normal akışını tamamen değiştiren, garip bir mühür taşıyan elyazması bir mektup alır. Mektupta Romanya’ya giderse kayıp amcasının izini sürebileceği ima edilerek “Şeytanın oğlu intikam için geri geliyor. Bir şeyler yapmak zorundasın Maya,” denmektedir. Şaşırtıcı olan, tarihin en eli kanlı zorbası Kazıklı Voyvoda’nın, diğer adıyla Kont Drakula’nın genç kızın kayıp amcasıyla birlikte anılmasıdır.

Mektuplar gelmeye devam eder, gelen her mektup genç kızın kafasını kurcalayan sorulara cevap vermek yerine, hem Drakula’nın hayatını hem de kendi çevresine örülmüş yalanlar ağını ortaya serer. İstanbul’da başlayıp Romanya’da devam eden ve beklenmedik bir aşka da yol açan bu serüven, Drakula’nın geri döndüğü söylentileriyle daha da tehlikeli hale gelecektir.

edebiyathaber.net (16 Kasım 2015)

mehmet-ozcataogluÇocuklar ne kadar erken tanışırlarsa kitaplarla o denli mutlu olacaklardır geleceklerinde. Tabi önemli olan doğru kitapla buluşmalarıdır. Yoksa sözünü ettiğim herhangi bir kitap değil. Ruhlarını okşayacak kitaplardan söz ediyorum. Okumaya zorunlu tutulduklarından değil. İşte onları mutlu kılacak bir örnek. Final Kültür Sanat Yayınları’ndan “Gece ile Gündüz / Kuşlara Uzanan Dallar”.

Şiirle açılıyor kitap. İlhan Berk’ten bir dizeyle. “Gökyüzünde hiçbir şey yok/ Yazık bir yığın insan sıkılıyor.” Kapağın hemen içinde bir dizeyle karşılaşınca heyecanlandım doğrusu. Şimdi girelim kitaba.

Yazgülü altı yaşında bir kız. İlkokul birinci sınıfı henüz bitirmiş. Çevresindeki çocuklardan biraz daha fazla zeki. Bu olumlu bir özellik olmasına rağmen, arkadaşlarının kabullenememesi yüzünden yalnız bir kız Yazgülü. Fakat yalnızlığını paylaştığı arkadaşları da var. Gece ile Gündüz. Onlar da kim mi?

Gece ile Gündüz’ü tanıtmakla koyulalım yola öyleyse. Onlar kitap okumayı çok seven bir kedi ve bir köpek. Gece renginin karalığından dolayı olsa gerek köpeğin adı. Bu sevimli dostlar Burgazada’da gökyüzü gibi masmavi bir evde yaşıyorlar. Birbirleri ile anlaşamayan, geçinmeyi beceremeyen insanoğluna nispet edercesine sıcak bir dostlukları var.

Yine bir gün güzel bir kahvaltı sofrasını paylaşıyorken bu sevimli dostlar radyodaki son dakika haberi tüm keyiflerini kaçırır. “Bugün saat 09.15’te İstanbul’daki tüm kuşlar esrarengiz bir şekilde ortadan kayboldular. Ne gökyüzünde ve sokaklarda ne de bahçelerde ve parklarda tek bir kuş bile yok. Şehri aniden saran bu sessizlik karşısında herkes şaşkın.”

gece-ile-gunduzNasıl olmasın ki? Bir düşünsenize gözle görülen tüm kuşların bir anda ortadan yok olduğunu. Ne denli eksiliriz değil mi? Yaşamımızda cıvıltılarının kesilmesi nasıl bir eksiklik yaratır iç dünyamızda da.

Peki, onca kuş nereye kayboldu acaba? Doğanın dengesi ile doğanın tek sahibiymişçesine oynarsanız bir gün yanıtını da alırsınız elbette. Tıpkı bu modern masalda olduğu gibi.

Kesilen ağaçlara bir tepki amacıyla bütün kuşlar ortadan kayboluyor. Ve insanları yine, yeniden ağaç dikmeye zorluyorlar. Doğa sevgisi daha uygun nasıl anlatılabilirdi ki? Kitabın yazarı Sima Özkan Yıldırım 1988 doğumlu genç bir kalem. Yüksek lisans öğrenimini tamamlamış, çeşitli yayınevleri için çocuk edebiyatı çevirileri yapmış, editörlük görevlerinde bulunmuş bir isim. Ve halen bir anaokulunda İngilizce öğretmenliği yapmaktaymış. Çocuklarla sürekli bir arada olmanın avantajını çok iyi kullanmış ve onlara bu konuyu nasıl anlatabileceğini en iyi şekilde özümsemiş.

“Gece ile Gündüz / Kuşlara Uzanan Dallar” modern bir masal örneği. Kör gözüm parmağına demeden doğa sevgisini, doğaya sahip çıkılması gerektiğini okul öncesi dönemdeki ya da henüz öğretiminin başında sayılabilecek yaştaki çocuklara anlatmış.

Mert Tugen’in çizimleri ilgi çekici ki bu düzeydeki kitaplarda anlatılan kadar çizimler de önem taşır. Henüz okuyamayan çocukların dinledikleri masalı kavramalarını kolaylaştıran çizimler bunlar.

Çocuklar için yazılmış sosyal içerikli kitapları seviyorum. Kitaplarla gelecek olan düşlediğimiz güzel geleceğin gelişini hızlandıracaktır böylesi kitaplar. Bu tür kitaplar çocuklara olan umudumu artırıyor. İyi ki var bu kitaplar. Ve dileğim daha çok olsunlar!

Mehmet Özçataloğlu – edebiyathaber.net (16 Kasım 2015)

  • C.S. - 16/11/2015 - 16:49

    Ne güzel bir başlangıç..
    Gökyüzü ve kuşlar..Tabi kuşlar gökyüzünden kaybolmadığı
    sürece.Şiirle başlangıç beni de heyecanlandırdı.Oldum
    olası gökyüzüne bakmak beni rahatlatır.Kimsenin göremedik-
    lerini gördüğüm içindir belki de..Sonsuz ve sınırsız olması
    da en büyük etken sanırım.
    Sosyal içerikli masal kitaplarının olması ve çoğalması
    sevindirici hele genç yazarların bu konuya eğilmesi de çok
    umut verici.Elbette bu kitaplarla bizi tanıştıran sizin de
    bu pasta da payınız büyük.Güzel bir iş yapıyorsunuz,hem
    önemli hem de umudu taze tutan;çocuklarımız için,en önemlisi
    de bu bence.Bu yüzden seviyorum yazılarınızı,takip ediyorum,
    bıkmadan zevkle yorum yazıyorum.
    Biz insanların başaramayacağı şey yok.Doğayı katlettik,atmos-
    feri deldik,su kaynaklarını,ormanları azalttık şimdi de
    sıra birbirimizi yemeğe geldi.Bunu da ne kadar kolay yaptığımızı
    dehşetle izliyoruz.Evet maalesef hayvanlar bile daha iyi
    anlaşıyorlar,hiç olmazsa zarar verene zarar veriyorlar.
    Nasıl düzelir?Tabi ki yetiştireceğimiz yeni nesiller,umudumuz
    olan çocuklarımız bunların farkındalığı ile büyüyecekler ve bu
    dünya yeniden güzelleşecek.
    Doğru tespit;var olan alıştığımız şeylerin kaybolması bizi
    çok eksiltir.Bu yazınız beni hem endişelendirdi hem hüzünlendirdi.
    Hayatımızdan ne kuşlar,ne ağaçlar,ne de sevdiğimiz ve alıştığımız
    hiçbir şeyin kaybolmamasını ve kaybolmak zorunda kalmamasını
    tüm kalbimle diliyorum…
    Seçilen kitap ve yazınız,başlık ve anlatımınız yine çok güzel.
    Kutluyorum sizi ve her zaman yazılarınızla,umutlarınızla ve
    yüreğinizle aramızda olmanızı diliyorum.Kaybolmamanız umuduyla..
    Hoşçakallın…cevaplakapat

tüyap-istanbul-34TÜYAP Tüm Fuarcılık Yapım A.Ş. tarafından Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliği ile düzenlenen 34. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı ve TÜYAP tarafından düzenlenen 25. Uluslararası İstanbul Sanat Fuarı, 15 Kasım 2015 Pazar akşamı saat 19.00’da 558 bin kişinin ziyaretiyle sona erdi.

TÜYAP Kitap ve Sanat Fuarlarını ziyaret eden kitapsever ve sanatsever sayısı geçtiğimiz yıla oranla %11’lik bir artış göstererek 558 bine, fuarı okullarıyla birlikte ziyaret eden öğrenci sayısı ise %10’luk bir artışla 140 bine ulaştı.

edebiyathaber.net (16 Kasım 2015)

hapisteki yazarlar15 Kasım Dünya Hapisteki Yazarlar Günü’nde ortak basın toplantısı düzenleyen PEN Türkiye, Türkiye Yazarlar Sendikası ve Türkiye Yayıncılar Birliği, meslekleri yüzünden özgürlükleri ellerinden alınan yazarların sorunlarına dikkat çekti. 
Uluslararası PEN’in Dünya Hapisteki Yazarlar Günü ilan ettiği 15 Kasım’da bu yıl da yazıları nedeniyle hapsedilen yazarlara kamuoyunun dikkatini çekmek amacıyla PEN Türkiye Merkezi, Türkiye Yazarlar Sendikası ve Türkiye Yayıncılar Birliği’nin katılımıyla Birliğimizde ortak bir basın toplantısı düzenlendi.
Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı Metin Celâl, beş yıldır Dünya Hapisteki Yazarlar Günü’nde basın toplantısı düzenlediklerini hatırlatarak, bu yıl durumlarına dikkat çekilen yazarlar olan Honduraslı Juan Carlos Argeñal Medina, Taylandlı Patiwat Saraiyaem ile Pornthip Munkong, Azerbaycanlı Khadija Ismayilova, Suudi Arabistanlı Raif Badawi ve Eritreli Amanuel Asrat’ın hapsedilme gerekçeleriyle ilgili bilgi verdi. Celâl, Türkiye’de son alınan tutuklama kararlarıyla birlikte 28 gazeteci ve yazarın hapis yatmakta olduğunu, kimilerinin uzun süredir tutuklu veya hükümlü olduğunu, kimilerinin neyle suçlandıklarını hala bilmediklerini söyledi. Hapisteki gazeteci ve yazarlar: Ali Konar, Erdal Süsem, Erol Zavar, Ferhat Çiftçi, Gurbet Çakar, Hamit  Dılbahar, Hatice Duman, Hidayet Karaca, Kamuran Sunbat, Kenan Karavil, Mikail Barut, Mikdat Algül, Mustafa Gök, Tahsin Sağaltıcı, Nuri Yeşil, Sami Tunca, Sevcan Atak, Seyithan Akyüz, Şahabattin Demir, Yılmaz Kahraman, Mehmet Baransu, Özgür Amed, Gültekin Avcı, Muhammed İsmael Rosool, Cevheri Güven, Murat Çapan, İdris Yılmaz, Vildan Atmaca.
Gazeteci ve yazarların hapsedilmesinin çoğunlukla “gazeteci olmadıkları” iddiasıyla,  “terrorist”, “kaçakçı”, “casus” vb. suçlamalarla meşrulaştırılmaya çalışıldığını söyleyen Celâl, kendilerinin bu kişilerin mesleklerinden dolayı hapsedildiklerine inandıklarını belirtti.
Türkiye Yazarlar Sendikası Başkanı Mustafa Köz, dışarda da ifade özgürlüğü üzerinde baskının arttığını, kendisinin 3 soruşturmadan döndüğünü, PEN’in de 301 soruşturması bulunduğunu dile getirerek, “Hiçbir dönemde bu şekilde basın topyekun susturulmamıştı” dedi. İpek Medya’nın kayyuma devri, Bianet muhabirinin tartaklanması sırasında polisin sözleri ve Jitem-Je t’aime benzetmesine değinen Köz, “Devletin basını ve bizleri bu şekilde sevmesini istemiyoruz” dedi.
PEN Türkiye Merkezi İkinci Başkanı Halil İbrahim Özcan, tek bir tweet’in çok ağır cezalar aldığını, basının, televizyonun, sosyal medyanın ve sokakların topyekun kapatıldığını, insanlara kendilerini ifade edecek hiçbir alan bırakılmadığını dile getirdi. Özcan, “Hukuk göstermelik hale geldi. Devleti şiddetini artık kendisi dışındaki bütün gruplara gösteriyor” diye konuştu.
Uluslararası PEN’in dikkat çektiği hapisteki yazarlarla ilgili daha ayrıntılı bilgiye erişmek için>>>
edebiyathaber.net (16 Kasım 2015)

merve-kocak-kurtDaha çok Fosforlu Cevriye’siyle ve Kara Kitap’ıyla tanıdığımız Suat Derviş’in Çılgın Gibi adlı romanı İthaki Yayınları tarafından okurun beğenisine sunuldu.

Unut(tur)ulmuş ve izleri silinmeye çalışılmış, bu yüzden de günümüz okuru tarafından pek bilinmeyen bir yazar Suat Derviş. 1903 doğumlu bir yazar olduğunu düşünürsek, Derviş’in yazdıklarını ‘cesur’ diye tanımlayabiliriz. Her dönemde benzer eserler ortaya çıkmıştır çıkmasına, ancak onun yaşadığı dönemlerde böylesi bir eser ortaya koymak oldukça cesaret isteyen bir işti.

“Hâlbuki şimdi, otuz beş senelik hayatında yapmadığı şeyi yapıyor, egzotik bir tango havası içinde dans ettiği bir erkeğin kolları arasına vücudunu ve bu vücudun bütün vaatlerini tereddütsüzce bırakıyordu. Hiç utanmadan… Tıpkı bu işe alışmış bir bar kızı gibi hiç çekinmeden… Ve içinde iffetinin en ufak bir isyanı, en küçük bir hicabın gölgesi yoktu. Bilakis, içinde kabahat işleyenlerin azabı değil, ibadet edenlerin huzur ve sükûnu vardı. İçinde ne bir nedamet, ne bir vicdan azabı, ne de başka bir düşünce vardı.”

Çeşmiahu Hanımefendi, Fazıl Bey, Seyfullah Efendi, Nazikter Kalfa, Kuyumcu Mardirosyan ve diğerleri… Bir devrin kapanış hikâyesindeki kahramanlardan bazıları… Yaşadıkları hem çok tanıdık hem çok yabancı. Saraylar, yalılar, savaş zenginleri ve arka fonda dönemin İstanbul’u… Celile ve Muhsin ise bu romanın başkahramanları…

Dili kullanmadaki ustalık

“- Bu gece niçin öyle mahzunsunuz?

– Sana bu kadar yakın ve senden bu kadar uzak olduğum için.” diye başlayan Çılgın Gibi günümüzde de yaşanan bir konuyu ele alıyor: ‘Aşk-ı memnu’.

Atmosfer oluşturmada ve dili kullanmakta mahir bir yazar olan Derviş, önce kahramanların yaşadığı hayatı anlatıyor. Anlatırken bizlere tutumlarının sebeplerini sezdiriyor, daha sonra da gerekçelerini… Davranışlarının neden kaynaklandığını anlayınca daha bir başka şekilde bakıyoruz onlara. Bir kadının neden bambaşka bir kadına dönüştüğünü, zamanla nasıl kendini bile tanıyamaz hale geldiğini ve ne uğruna onca yıllık evliliğini bitirdiğini, toplumsal normları niçin hiçe saydığını anlar gibi oluyoruz.

“Celile, Nişantaşı’ndaki eski bir sadrazam konağında hayata gözlerini açmıştı. Babası bu sadrazamın torunu olan bir hariciye memuruydu. Annesi Abdülhamid nazırlarından Veli Paşa’nın kızı…”

“Celile hayatının ancak dört beş senesini bu konakta geçirmişti ve bunun için, bu konaktaki hayata ait hatıralarından ancak pembe bir karyola, pembe cibinliğe işlenmiş mavi kuşlar, leylak kokan dantel ve ipekle süslücilgin-gibive saçlarının arasında küçük taştan yapılmış bir yıldız pırıldayan, yüzünü hiç hatırlamadığı halde dünyadaki kadınların en güzeli olduğunu bildiği bir kadından, annesinden ibaretti.”

Yazar, olayları anlatırken arada kişilerin tahlillerini yapıyor ve insanların o olay karşısında neden öyle davrandıklarını flaşbeklerle açıklıyor.

“O hiçbir zaman hayatın içine girmemişti. Yıkılan, çürüyen ve mahva mahkûm bir muhit olan yalıda, o körpe varlığı, hayatiyeti gelişen benliğiyle bu yıkılışa ait bir unsur olmaktan çok uzaktı.” diye anlatıyor Derviş, romanının kahramanını… Şöyle devam ediyor: “Onunla diğer insanlar arasında daima bir mesafe var gibiydi. Kimsenin hayatının içine girmiyor, kimsenin hayatını kendi hayatı olarak kabul etmiyor, her muhitte inanılmaz derecede o muhitten dışarı duruyor, hiçbir insanla kaynaşamıyordu.” Celile başka bir kadın. Onu anlatmak için “mesafeli” en uygun sözcüklerden biri galiba.

Yirmi beş yaşına kadar işte böyle amcasının, yengesinin ve onların çocuklarının arasında yaşadı. Ve günün birinde amcazadesi Refik’in bir mektep arkadaşı Ahmet’le tanıştı ve onunla evlendi.”

‘Artık ne rüya ne leylak kokusu’

Çılgın Gibi, mahzun bir konuşmayla başlayan ve sorgulamalarla süren dramatik yapısıyla dikkat çekiyor: “Bu solgun kadın yüzü, ıstırap ve azap çekmiş bir mânâ taşıyan bu yüz hakikaten kendisine mi aitti?” Romanı okurken okumakla kalmıyorsunuz, gözünüzde de canlanıyor. Gayet akıcı ve sinematografik bir dili var Suat Derviş’in. Okur için bir kolaylık da sağlanmış kitapta: Yazarın zamanına ait bazı kelimelerin yanına bir yıldız işareti konmuş ve o kelimelerin bulunduğu sayfanın altında anlamları da eklenmiş.

Çılgın Gibi kronolojik bir roman değil. Gidiş gelişlerle örülü bir kurgusu var. Konu olarak yalnızca “aşk”ı ele almıyor elbet. Hem toplumsal hem bireysel çöküşleri, zor zamanlarda zengin olanların amaçlarına ulaşmak için kullandıkları yöntemleri, toplumsal statü uğruna nelerden vazgeçilebileceğini, gündelik yaşamdaki zengin-fakir ayrımını, kadın-erkek ilişkilerindeki “sadakat” kavramını da sorguluyor. Okurken her ne kadar yazarla birlikte çağına tanıklık etseniz de, günümüzde de geçebilirdi, diyorsunuz. Asıl hikâyesi tam da burada sanki Celile’nin:

“Ahmet susmuştu. Fakat sözü bir tılsım gibi bütün bu sihri çözmüştü. Artık ne rüya vardı, ne pırıltılı ve renkli ışıklar, ne de leylak kokusu.

-Bu mucizeyi siz yaptınız Muhsin Bey. O kotra gezintisi, geçen iki akşam sofrada o kadar geç kalışlar… Hep sizin mucizeniz. Benim merdümgiriz karımı hayata siz alıştırıyorsunuz.”

Çılgın Gibi’yi okumadan önce yazarı Suat Derviş’in hayatını okuyanlar, kitabın otobiyografik ögeler içerdiğini fark edecektir. “Her metin biraz otobiyografiktir.” yargısını pekiştiren bir kitapla karşı karşıyayız anlayacağınız.

Selim İleri 2006’da yazdığı bir yazıda şöyle diyor: “Günümüzün yoldan çıkmış ortamında bile has edebiyat okurlarının -kaç kişilerse- Çılgın Gibi’yi arayıp tarayıp ille bulacaklarına hâlâ inanıyorum. Suat Derviş’e ve eserlerine günümüz okurunun sahip çıkmasını gönülden diliyorum…” İleri’nin bu dileğine katıldığımı belirtip romanın en vurucu cümleleriyle bitirmek istiyorum yazımı:

Muhsin: “Celile, senden korkuyorum.”

Celile: “Ben zararsız kadınım Muhsin; sen aşktan kork!”

Merve Koçak Kurt – edebiyathaber.net (16 Kasım 2015)

1447404832_KOPEK_KALBIRus edebiyatının güçlü ismi Mihail Bulgakov’un Köpek Kalbi adlı yapıtı, İş Bankası Kültür Yayınları, Modern Klasikler Dizisi’nden de yayımlandı.

Bulgakov, Köpek Kalbi’nde sokak köpeği Şarik’in öyküsünü anlatır. Dünya çapında bir bilim insanı olan Profesör Filipoviç, evine götürüp beslediği Şarik’i ameliyat ederek, er bezlerini ve hipofiz bezini adi bir suçlununkilerle değiştirir. Köpek arsız, yüzsüz, şehvet düşkünü ve kaba saba bir insana dönüşür.

Şarik, insan haliyle profesörün hayatını cehenneme çevirse de, Sovyet bürokrasisinde kendine bir konum edinebilecektir. Komünistlerin küçük burjuva değerlerinin üstünde yeni bir Sovyet insanı yaratma ideallerini hicveden Köpek Kalbi, Bulgakov’un en çok tartışılan yapıtıdır.

Mihail Afanasyeviç Bulgakov (1891 – 1940): Mizah yeteneği ve keskin yergileriyle tanınan Sovyet yazar Kiev’de dünyaya geldi. Kiev Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 1915’te mezun oldu. İç Savaş sırasında bir grup Beyaz Ordu subayının başından geçenleri anlatan ve 1925’te yayımlanan Beyaz Muhafız adlı romanı, resmi çevrelerden büyük tepki gördü. Bulgakov bu romanını Turbin Günleri adıyla oyunlaştırdı. 1926’da sahnelenen oyun büyük başarı kazandıysa da, çok geçmeden yasaklandı. 1925’te ayrıca yergili fantezilerin yer aldığı Şeytanlıklar adlı yapıtıyla, Köpek Kalbi’ni yayımladı. Sovyet yaşam tarzına yönelik sert eleştirilerin yetkililerin kabul edemeyeceği bir noktaya varmasıyla, 1930’a doğru yapıtlarının yayımlanması fiilen yasaklandı. Ölümüne dek edebiyat çevrelerince dışlanmasına karşın, başyapıt niteliğinde ürünler verdi. Moskova Sanat Tiyatrosu’nun perde arkasını acımasızca yeren Bir Ölünün Notları: Teatral Bir Roman (1969) ile Gogol tarzı bir fantezi olan Usta İle Margarita (1968-69) bu başyapıtlar arasındadır. Bulgakov’un yapıtları SSCB’de ancak 1962 yılından sonra yayımlanabilmiştir.

edebiyathaber.net (16 Kasım 2015)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z