Masthead header

Orhan Pamuk, İstanbul: Hatıralar ve Şehir adlı kitabında çocukluğundan gençlik yıllarına kadar olan hayatını önemli ve değişik bir olgu üzerinden kurar: şehir. Öyle ki hayatını anlattığı kitaba yaşadığı şehrin adını verir. İstanbul, Pamuk için sadece içinde yaşanan pasif bir mekân olmaktan çok onun hayatını doğrudan etkileyen, onunla bağ kuran ve kimi zaman biçimlendiren bir konumdadır. Bu yönüyle şehir bir mekân olmaktan çıkıp adeta bir karakter haline gelir.

Peki, otobiyografi bir anlamda yazarın kendini nasıl kurgulamak istediği ile ilgili, “ben”i kurduğu bir edebi biçimse (Aksoy, 14), Orhan Pamuk otobiyografisinde yaşadığı şehri bu kadar ön plana çıkarırken nasıl bir “ben” kurgulamak istemiştir?

İstanbul’un Tarihinin Pamuk’unkine Yansıması

İstanbul’un yaşayan bir varlık olarak tarihsel süreci Pamuk’un kişisel yaşamında yansımalarını bulur. Bu yansımaları anlamak için ilk olarak şehrin Pamuk’un en çok vurguladığı özelliklerinden birini; Osmanlı’nın yıkılışının şehre verdiği duyguyu anlamak gerekir. Pamuk’un yıkım duygusu diye nitelendirdiği, şehrin tarihinin bir parçası olan Osmanlı’dan kopma ve yeni bir biçim alma süreci Pamuk’un kendi hayatını da derinden etkilemekte ve Pamuk da bu duyguyla önce savaşıp sonra onu benimsemektedir: “Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkım duygusu, yoksulluk ve şehri kaplayan yıkıntıların verdiği hüzün, bütün hayatım boyunca, İstanbul’u belirleyen şeyler oldu. Hayatım bu hüzünle savaşarak ya da onu, bütün İstanbullular gibi en sonunda benimseyerek geçti”(Pamuk, 13). İstanbul’un bir zamanlar çok önemli bir konumdan şu anki “taşralaşmış” konumuna gelmesi kitap boyunca Pamuk’un bu durumdan duyduğu hislerle kendi hayatını oluşturması şeklinde ortaya çıkmakta. Bu durum Pamuk’un benliğine işlemiş durumda. Şehrin değişen çehresi Pamuk’un hayatını doğrudan etkilemekte. Orhan Pamuk’un çocukluk yıllarını geçirdiği şehir görkemli bir hayattan yoksul bir hayata geçen, yalıları yakılan, mahalleleri taşralaşan bir İstanbul olarak ortaya çıkıyor ve Pamuk’un tüm bakış açısını şekillendiriyor.
Şehrin geçirdiği tarihsel süreç Pamuk’un iç dünyasına yansıdığı kadar aynı zamanda ailesindeki koşullara da yansıyor. “Herkesin aynı ahşap konakta yaşadığı geleneksel büyük Osmanlı İstanbul ailesi” yavaş yavaş parçalanmaya başlıyor ve aile de tıpkı şehir gibi giderek yoksullaşıyor. Bu değişme de Pamuk’un çocukluğunu dolaylı da olsa etkiliyor ve bir bakıma şehir ile kendi yaşamı arasında bir köprü daha kurulmasına sebep oluyor. Sonuç olarak İstanbul’un Osmanlı zamanındaki ihtişamının maddi ve manevi olarak giderek yok olması Orhan Pamuk’un otobiyografik “ben”inin kurulmasında temel bir yer teşkil ediyor ve Pamuk’un hem iç dünyasında hem de yaşadığı ailenin içinde karşılığını buluyor.

Hüzün

Şehrin yıkım duygusundan kaynaklanan hüzün Pamuk’un hayatını anlattığı bu kitapta oldukça sık karşımıza çıkmakta. Hüzün İstanbul’un her yanına sindiği gibi Pamuk’un hayatına da siniyor. Şehrin “siyah beyaz” havası Pamuk’un kitap boyunca anlattığı kişiliğiyle örtüşür. Kitap boyunca Pamuk kendisini bir çeşit hüznün içinde ve onu seven hatta ondan zevk alan, ondan beslenen bir kişi gibi anlatır. Annesi ve babasının kavgalarının evde yarattığı felaket havasından hoşlanır(79). Yalnızlığın onda yarattığı hüzün duygusundan da aslında şikâyetçi değildir. Hatta ilk aşkını anlatırken bile yarattığı hüzün duygusundan mutlu gibidir. Fakat şunu unutmamak gerekir ki Pamuk hüzün kelimesini aslında tek başına yaşanan bir duygu olarak ele almaz. Onun için hüzün pek çok kişinin ortaklaşa hissettiği bir duygudur aslında ve bu yönüyle melankoliden ayrılır. “…İstanbul’un melankolisinden değil, bu duyguya benzeyen ve gururla içselleştirilen ve bir cemaat olarak hep birlikte paylaşılan hüzünden söz etmeye çalışıyorum. Bu, duygunun kendisi ile onu şehre duyuran ortamın birbirine karıştığı yerleri ve anları görebilmek demek”(93). Dolayısıyla kendi hayatındaki hüzün şehrinkiyle ve şehirde yaşayan tüm insanlarınki ile bir anlamda iç içedir ve ayrı düşünülemez. Pamuk, şehrin hüznünden de kendi hayatında olduğu gibi zevk alır. Hüzün, şehri aslında daha güzel gösterir. Gerçekten de manzara hüzünle güzeldir onun için. Şehrin hüznü onu siyah beyaz birer fotoğrafa dönüştürür ve daha güzelleştirir. Hüznün ve bu siyah beyaz atmosferin Pamuk’un kendisinin de güzellik anlayışı ile örtüştüğünü görürüz. Çocukluğunda kar yağmasını istemesinin sebebi olarak karda oynayacağını değil kar altında kalmış şehrin kendisine daha güzel gözüktüğünü söylemesi bundandır (45).

Başkalarının Gözleri

Orhan Pamuk kendi hayatını İstanbul ile ayrılmaz bir şekilde bütünleştirip anlattığı, bir bakıma “ben”ini şehir üzerinden kurduğu ve bunları yaparken zaman zaman şehir ile ilgili başka kaynaklardan yararlandığı için akla önemli bir soru geliyor: Pamuk gerçekten içinde yaşadığı, kendi deneyimlediği İstanbul’dan mı yoksa başkalarının deneyimlediği ve anlattığı İstanbul’dan mı söz ediyor? Bu soru otobiyografik metin için önemli bir soru; çünkü Pamuk’un kurguladığı “ben”in temellerini aydınlatıcı bir niteliğe sahip.
Pamuk İstanbul’u anlatırken pek çok sanatçının şehir üzerine düşüncelerinden faydalanıyor: Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal, Abdülhak Şinasi Hisar, Reşat Ekrem Koçu’nun yazdıkları, Melling’in İstanbul manzaraları ve Gerar de Nerval, Theophile Gautier, Flaubert gibi sanatçıların anıları. Pamuk’un İstanbul’u bir bakıma bu sanatçılar vasıtasıyla Batılı ve yerli gözler, anlatımlar üzerinden kurulmuş bir İstanbul’dur. İstanbul’a bir yabancı gibi bakmak zenginleştirici bir öğe olarak ortaya çıkar. Dolayısıyla İstanbul’a bu bir nevi dışarıdan bakış Pamuk için olumlu bir özellik olup şehri daha iyi anlamasına yardımcı olur. Batılı gözler ona başka “egzotik” bir İstanbul’un varlığını hissettirir. Peki, bu tarz bir bakış Pamuk’un kendi hayatına nasıl yansır? Pamuk böyle bir bakışın içinde yıllarca yaşadığı şehirle olan ilişkisini canlı tutmaya yaradığını söyler ve bu yabancılık hissini benimser ve ekler: “…bazen şehrin hiç değişmeyen bazı ana caddeleri ve arka sokakları, yıkılmakta olan ahşap evleri, seyyar satıcıları, boş arsaları ve hüznü hakkında bir batılı gözlemciden okuduklarım bana kendi hatıralarımmış gibi gelir”(225). Bu cümle belki Pamuk’un tıpkı “ben”ini İstanbul üzerinden kurguladığı gibi aslında İstanbul’u da okudukları üzerinden kurguladığına dair bir itiraf niteliği taşıyabilir.

Şehir – Sanat

İstanbul’un Pamuk üzerindeki bir başka önemli yeri Pamuk’un çocukluğundan itibaren kendini gösteren sanatçı kişiliğine olan etkisidir. Pamuk sanatçı kişiliğini diğerlerinden ayrı olduğunu kitabında sık sık dile getirir. Yaşama farklı bir bakışı, hayatı farklı algılayışı, ikinci dünyasına kaçışları hep bu yönünü vurgulamak içindir. Peki, Pamuk’un bu yönünü İstanbul nasıl sağlar?
Şehrin hüznü Pamuk’un sanatçı kişiliği açısından önemli bir noktadır. Şehre yayılan hüznün güzelliği Pamuk’un da güzellik anlayışını, dolayısıyla sanatını etkileyen bir yere sahiptir. Şehrin arka sokaklarında gezen Pamuk kırık dökük çeşmeler, eski konaklar, yıkık camiler arasında gezinirken bu hüzünlü yıkıntıların İstanbul’un ruhu olduğunu düşünür ve bu yapıları pitoresk güzellikler olarak görür(Pamuk 239). Pamuk’un dış dünyayı gözleme yetisi, duyarlılığı İstanbul’un yapısından beslenir ve böylelikle onun sanatçı kişiliğini geliştirir. Şehrin sokakları onun hayal dünyasının yerini alır. Çocukluğundan gençlik yıllarına kadar hayatındaki başlıca sanat dalı olan resim de bu gözlemlerden ve hüzünden payını alır ve Pamuk İstanbul’u ve özellikle şehrin arka sokaklarını resmetmeye başlar. Şehrin ona kendisini bir sanat malzemesi olarak sunması da bu noktada önem kazanmaktadır. Pamuk, İstanbul’u doğallıkla ve gördüğü şeyin o olması nedeniyle resmediyor. Bu bakımdan İstanbul sanat nesnesi haline dönüşürken bile doğallığını, Pamuk’un hayatına olan yakınlığını kaybetmiyor. Ayrıca İstanbul onu zorlama ve güzel olması gereken bir konu bulmaktan da böylelikle kurtarmış oluyor. İstanbul, Pamuk’un zaten var olan sanatçı kişiliğinin üzerine kendinden bir şeyler katıp onu zenginleştirir ve bunu yaparken de Pamuk’un kendisiyle olan bağını sanat nesnesi haline gelerek koparmaz. Böylelikle Pamuk hayal dünyasını İstanbul’un sokaklarıyla beslerken ve hüznün güzelliğini yakalarken, şehir ona tüm sanatsal yönlerini açar ve onunla bu yönden de bütünleşir.
Orhan Pamuk İstanbul: Hatıralar ve Şehir adlı kitabında hem kendisinin hem de İstanbul’un hikâyesini ya da daha doğru ifade etmek gerekirse birbirinden ayrı ele alınamayacak bu iki hikâyeyi tekleştirerek anlatıyor. Bu iç içelik ve kaynaşmışlık Pamuk’un kendi hayatını yaşadığı şehrin hayatı üzerinden onun vasıtasıyla kurup anlatmasından kaynaklanmakta ve otobiyografik ben şehir üzerinden kurgulanmaktadır.

Kaynakça
Aksoy, Nazan. Kurgulanmış Benlikler: Otobiyografi, Kadın, Cumhuriyet. İstanbul: İletişim Yayınları, 2009.
Pamuk, Orhan. İstanbul: Hatıralar ve Şehir. İstanbul: İletişim Yayınları, 2009.

Şenay Çınar – edebiyathaber.net (13 Ekim 2012)

Manavgat Belediyesi tarafından yaptırılarak kullanıma açılan Kavaklı Mahallesi’ndeki Nazım Hikmet Parkı’na yerleştirilecek Nazım Hikmet heykelinin yapımı tamamlandı.

Heykel önümüzdeki günlerde parka yerleştirilerek açılışı yapılacak. Manavgat Belediye Başkanı Şükrü Sözen, Ankara’da ünlü bir heykel atölyesinde yürütülen heykel yapım çalışmalarının tamamlandığı, park ve heykel açılışının önümüzdeki günlerde yapılacağını söyledi.

Nazım Hikmet’in Türkiye’nin ve dünyanın en önemli şairlerinden olduğunu belirten Başkan Sözen, “Özgürlük ve barış şiirlerinin tanınmış ismi Nazım Hikmet’i çok önemsiyoruz. Bize göre sanata, edebiyata hizmet veren kişilerin belediyeler tarafından yaşatılması gerekiyor. Mezarı Moskova’da bulunan şairin adını Manavgat’ta yaşatmak istedik” dedi.

Nazım Hikmet Vakfı ile ortak çalışma yaptıklarını anlatan Sözen, açılışın vakıf yöneticileri ünlü sanatçılar Rutkay Aziz ve Tarık Akan’ın katılımıyla yapacaklarını planladıklarını söyledi.

hurriyet.com.tr (13 Ekim 2012)

Dört yazar –Sigrid Baffert, Jean-Michel Payet, Maryvonne Rippert ve Cécile Roumiguière dört farklı karaktere –Violette, Zik, Satya ve Amos’a can veriyor.

Dört genç, dört yakın arkadaş, yıllarca saklanan ortak bir sır… Onları birleştiren karanlığı, Paris’in ışıkları aydınlatabilecek mi?

Damları, sokakları, kafeleri, şiir ve filmleriyle kışa meydan okuyan Paris yeni bir yıla girmeye hazırlanıyor…

Mavi Kirazlar -1: Damdaki Melek

Violette, Zik, Satya ve Amos. Paris’in dört mavi kirazı. Dostlukları karanlık bir sırrın ürünü. Yeni yıl kapıyı çalmak üzere. Ama geçmiş ayağını eşikten çekecek gibi değil.

“Önümde yürüyordu, bazen onu izlemekte zorlanıyordum. Çinko plakalar üstünde adımlarından hiç ses çıkmıyordu. Baştan aşağı siyah giyinmiş, omuzuna küçük bir sırt çantası takmıştı. Uzun ve zayıftı. Solgun elleri ince ve uzundu. Bir meleği çağrıştırıyordu. Hayır, hep resimlerde gördüğümüz türden, o bön bön sırıtan soluk tenli varlıkları değil. Daha çok, geceden fırlamış bir yaratığı, damlarda gezen bir meleği.”

Sigrid Baffert, Jean-Michel Payet, Maryvonne Rippert ve Cécile Roumiguière, son yazarın yönetiminde, dört farklı karaktere –Violette, Zik, Satya ve Amos’a can veriyor. Dört genç, dört yakın arkadaş, yıllarca saklanan ortak bir sır… Onları birleştiren karanlığı, Paris’in ışıkları aydınlatabilecek mi? Damları, sokakları, kafeleri, şiir ve filmleriyle kışa meydan okuyan Paris yeni bir yıla girmeye hazırlanırken, eski film delisi dört arkadaş, geçmişi arkalarında bırakmaya hazır mı?

Kitaptan tadımlık bir parça okumak için>>>

 

Mavi Kirazlar -2: Yol Filmi

Dört tekerden biri eksilirse ne olur? Kirazlar, dostluklarında vedanın yerini sorgularken, ışık hiç olmadık bir karanlığı aydınlatmaya karar veriyor.

“Coşkum hızla uçup gitti. Pandora, çevresindeki şeytanları kovalamaya kararlıydı ve ben, korku içinde, ormanın yanımdan akıp gittiğini görüyordum… Sarp kayalığa çarpan bir uçurtma gibi ben de bir ağaca toslayacaktım. Gözlerimi kapadım. Kulakzarlarımda şiddetli rüzgâr, panikle eğdiğim sırtımda kırılan dallar, çekişme halindeki bedenlerimiz…”

Cécile Roumiguière’in yönetiminde dört yazarın birlikte yarattığı dizinin ikinci kitabında, yıllar öncesine gömülmeye çalışılan sırrın tehlikeli parıltısı kendini olmadık yer ve zamanlarda göstermeye başlıyor. Dondurucu kışa meydan okuyan Paris’te dört huzursuz ruh, tek bir cevabın peşinde.

Kitaptan tadımlık bir parça okumak için>>>

3. Kitap “Acele Etme” ve 4. Kitap “Mavi Ay” kasım ayında okurlarla buluşacak.

SIGRID BAFFERT
1972’de Fransa’da Lyon’da doğan Sigrid Baffert, sinema ve tiyatro eğitimi aldı. Üniversitedeyken şarkı sözleri ve çocuklar için öyküler yazmaya başladı; sinematekte, kukla tiyatrosunda ve dans topluluğunda çalıştı. İlk romanı En roues libres (Serbest Tekerlekler Üstünde, 1999) engellilik hakkındaydı. Ces ouvriers aux dents de lait’de (Sütdişli İşçiler, 2001) çocuk işçileri konu etti. Avec des si on mettrait Chicago dans une canette de Coca (Ya Chicago’yu Bir Kola Kutusuna Sokabilseydik Gibisinden Düşünceler) adlı kitabı 2002’de Fransa’da Yılın Çocuk Romanı seçildi. 2009’da Alexis Ciesla’yla bir müzikal yazan Baffert, farklı şehirlerde yazı atölyeleri düzenliyor.

JEAN-MICHEL PAYET
1955’te Paris’te doğan mimar, illüstratör, yazar Jean-Michel Payet, mimarlık eğitimini École des Beaux-Arts ve Ponts et Chaussées’de tamamladı. Başta Casterman’ın kitapları olmak üzere, yaptığı çeşitli illüstrasyonlarla tanındı. İlk romanı Questions pour un Crapaud (Bir Yumurcağa Sorular) 2004’te yayımlandı. Toutalire dergisi için Les énigmes de Zack et Zelda (Zack ve Zelda’nın Bilmeceleri) adlı çizgi romanı yazıp çizdi. Bazı kitaplarını, Jim Paillette takma adıyla yayımlatan yazar, fantastik üçlemesi Ærkaos (2007) başta olmak üzere çeşitli ödüller kazandı. Son romanı Mademoiselle Scaramouche (2010) adını taşıyan Payet, eşi ve üç çocuğuyla birlikte, Paris yakınında Combs-la-ville’de yaşıyor.

MARYVONNE RIPPERT
1953’te Fransa’nın güneydoğusunda Ardèche’in Alba-la-Romaine bölgesinde, çiftçi bir ailenin çocuğu olarak doğan Maryvonne Rippert, Paris’te L’Express haber dergisinin bilgi-belge bölümünde çalıştı. 1990’ların sonunda polisiye romanların yanı sıra çocuklar ve gençler için de yazmaya başladı, genç okurlarla yazı atölyeleri düzenledi. Kitaplarında özellikle farklılıklar, özgürlüğün benimsenmesi ve ayrılık konularına odaklanan Rippert’in ilk kitabı La minute qui n’existe pas (Var Olmayan Dakika) 2001’de yayımlandı. Le jardin des mots doux’yla (Tatlı Sözler Bahçesi, 2005) Incorruptibles Ödülü’ne değer görüldü. Son romanı Métal Mélodie(2010) adını taşıyan Rippert, eşi ve iki çocuğuyla birlikte Lyon yakınlarında yaşıyor.

CÉCILE ROUMIGUIÈRE
1961’de Fransa’nın güneyinde, Aveyron’da doğan, çocukluğu Carcassonne’da geçen Cécile Roumiguière, Montpellier’de aldığı edebiyat eğitimini tiyatro ve sinemayla birleştirdi, yardımcı yönetmen ve senarist olarak çalıştı. İlk kitabı L’école du désert (Çöl Okulu) 2004’te yayımlandı, Incorruptibles Ödülü’ne değer görüldü, büyük ilgi uyandırdı. Farklı sanatçı ve illüstratörlerle birlikte çalışan, çok sayıda resimli öykü de yazan Roumiguière, bir araya getirdiği üç yazar arkadaşıyla birlikte yarattıkları “Mavi Kirazlar” dizisini (2009-2012) yönetti. Dört yazarın, iki kız iki erkek dört farklı karakteri yazmayı üstlendiği dizi, bu dört karakterin bölümleriyle oluşan dörder kitaplık dört sezon biçimindeki sıradışı kurgusuyla da hayli dikkat çekti. 2011’den sonra senaryo ve uyarlama çalışmalarına odaklanan Roumiguière, müzisyen eşi Benoît Widemann ve oğluyla birlikte Paris’te yaşıyor.

edebiyathaber.net (12 Ekim 2012)

Koşmak Hakkında Konuşurken Aslında Neden Bahsediyorum

Haruki Murakami, her bir romanını ve az sayıdaki öykülerini büyük bir heyecanla ve keyifle okuduğum bir yazar. İlk defa bir anı kitabını okudum. Asıl işi yazmak olan bir kimse, koşu tecrübesini anlatırken aslında neden bahsedebilir?

Murakami, koşmaya nasıl başladığını, neden koştuğunu, uzun soluklu koşunun ona neler hissettirdiğini anlatırken, bir taraftan da kendi yazma tecrübesini ve ilerleyen yaşın zorluklarıyla başa çıkma çabalarını dile getirmiş bu kitapta. Yazar, 1982 yılında caz barını satıp sadece yazmakla uğraşmaya başladığı sıralarda, beden zindeliğini korumak için iyi bir yol olarak koşmayı seçmiş. Sonra da anlaşılan hızını pek alamamış. Koştuğu maratonları, çifte maratonu, koşu öncesi hazırlıklarını, sonrasında neler hissettiğini bazen eğlenceli bazen de hüzünlü bir dille anlatıyor kitapta.

Onun romanları da aynı dokuyla işlenmiyor mu çoğu zaman? İnceden inceye eğlenirken, dalga dalga hüzünlenir, arada bir iç çeker, sonra kelimelerinin büyüsünde kaybolursun. Kısa ve net cümlelerle, basit benzetmelerle nasıl da hoş bir anlatımı vardır. Üzerinde günlerce konuşmak isteyeceğim bu konuyu bir tarafta bırakacak olursak, bu anı kitabında gerçekten ne anlatıyor Murakami?

Yazmak yalnızlaştırır mı?

Murakami, yazarlık ile maraton koşmanın paralelliğinden bahsederken, her iki faaliyetin de içten gelen bir motivasyonla beslendiğini, dışarıdan bir onay beklemediğini söylüyor. Yazdıklarının, kendi standartlarını karşılayıp karşılamadığı çok önemli onun için. Kaç adet sattığı, hangi ödülleri kazandığı, ne gibi eleştriler aldığının ise hiçbir önemi yok.

Yazar bunu söylemekle birlikte, sadece kendi içsel dürtüleriyle beslenen yazma hevesinin bir yerde anlaşılma ihtiyacı ile ilgili olduğunu da itiraf etmekten çekinmiyor. Bu ihtiyaca set çekmek, onu yok saymak, bir yazar için ne derece mümkün? Bu yılki Nobel edebiyat ödülüne aday olan Murakami’nin, bu prestijli ödülü hiç önemsemediğini düşünebilir miyiz? Bir yazarın en büyük ikilemlerinden biri olsa gerek bu konu. Kendisi, bu sıkıntıyla nasıl başa çıkmaya çalıştığını şu şekilde anlatıyor.

İnsanlar birbirinden çok farklı değer yargılarına ve dolayısıyla çok büyük fikir ayrılıklarına sahip. Bu durum, bir yazarın iyi anlaşılmasını zorlaştırır. Yanlış anlaşılmak ve eleştirilmek ise hiç kimse için hoş değil, aksine oldukça acı verici bir tecrübe. Yaşım ilerledikçe bu tür acının yaşamın doğal bir parçası olduğunu gördüm. Benim farklı yazabilmem ancak diğer insanlardan farklı olmamla mümkün. Ancak bu sayede sadece benim olan hikayeler yazabiliyorum. Bunun kaçınılmaz sonucu olan yalnızlık ve yalnızlaşmanın getirdiği duygusal acı, bağımsız olabilmek için ödenmesi gereken bir bedel. Bir yazar için yalnızlık ne kadar istenen ve peşinde koşulan bir durum olsa da, bir taraftan insanın kalbini yiyip tüketebilir.

Yazar, koşarken kendi limitlerini zorlamasının nedenlerinden birinin yalnızlığıyla başa çıkma çabası olduğunu düşünüyor.

Nasıl Yazar Olunur?

Murakami’ye göre yetenek çok önemli. Ne büyük bir yazma heyecanı ile işe girişsen de, tüm enerjini ve çabanı ortaya koysan da, edebi yeteneğin yoksa yazar olmayı unut. Ona göre bu anlamda yetenek, gereklilikten öte bir ön koşul. Üstelik yetenek kendi çizgisini belirliyor, onu artırmak ya da azaltmak sana bağlı değil.

İkinci önemli konu, tüm yeteneğini yazdığına odaklayabilmek. Murakami her sabah erken (dört gibi erken, yani aslında gecenin bir vakti) kalkıp üç dört saat yazıyor. Romanını bitirene kadar disiplininden pek ödün vermiyor. Altı ay, bir yıl veya iki yıl boyunca her gün aynı konuya odaklanabilmek ciddi ölçüde enerji ve sabır gerektiriyor. Her gün mutlaka masaya oturabilmesinin sırlarından biri, o gün yazacaklarını tüketmeden masadan kalkmak ve hala yazmak istediklerini ertesi güne bırakmak.

Yazmak, zihinsel işçilik, bir romanı bitirebilmek ise daha çok el işçiliği, diyor yazar. Masa başında oturup zihnini bir konuya odaklamak, hiç yoktan bir şeyler hayal etmek, bir hikaye yaratmak, o hikayeyi anlatacak doğru kelimeleri seçmek, tüm bunları yaparken hikayenin akışını kontrol altında tutmak, enerji seviyesini uzun süre yüksek tutabilmeyi gerektiren, pek çok insanın hayal edebileceğinden çok daha zor bir iş.

Yetenekli yazarlar bu süreci diğerlerinden çok daha rahat yaşayabilir. Genç ve yetenekli bir yazarsanız kanatlanıp uçar gibi yazabilirsiniz. Hatta öyle yazarlar vardır ki ilerleyen yaşlarında bile yeteneği azalmaz. (Burada Shakespeare, Balzac, Dickens gibilerini örnek veriyor). Ama efsaneler efsanedir. Her yazarın onlar gibi olması mümkün değil. Yazarların çoğunluğu (Murakami bu sınıfa kendisini de dahil ediyor) yeteneklerindeki eksikliği ya da azalmayı telafi etmenin bir yolunu bulmak zorunda.

Burada yazar tekrar koşmak ile yazmak arasında paralellik kuruyor. Kendimi ne kadar zorlayabilirim? Ne kadar dinlenmem gerekir? Ne kadar çok, çok fazladır? Bir şeyi ne kadar ileri götürdüğümde hala seviyeli ve istikrarlı olabilirim? Yeteneklerime nereye kadar güvenebilirim ve nereden sonra artık kendimi sorgulamam gerekir?

Murakami için bedenine iyi bakmak, yazmak için gerekli. Çünkü insan zihnini, bedeni kontrol ediyor. Ya da tam tersi. Zihin bedenin yapısını belirliyor. Sonuçta zihin ve beden birbirini etkiliyor. Her durumda, beden zindeliği, zihin zindeliği için gerekli.

Diğer taraftan, yazmak aynı zamanda sağlıksız bir faaliyet Murakami’ye göre. Yazmaya, hikaye yaratmaya başladığında tüm insanlığın derininde yatan bir çeşit toksin bir şekilde yüzeye çıkar. Bütün yazarlar zaman zaman bu toksinle yüzleşir, zararlarının farkına varır ve onunla başa çıkmanın bir yolunu bulur. Toksine yaklaşmadığınız sürece gerçek anlamda yaratıcı yazarlıktan söz etmek mümkün değildir. O zaman bedenin bu toksinle başa çıkabilmesi için bağışıklık sistemini güçlendirmesi gerekir. Sağlıksız bir işle uğraşabilmek için sağlıklı bir bedene sahip olmak zorunludur. Sağlıksız ruhun sağlıklı bedene ihtiyacı olduğu gibi.

Bence de, Murakami’nin kendine çok iyi bakması şart. Bedenini çok da fazla zorlamasın. Daha uzun yıllar güzel romanlar yazmaya devam etsin. Yeni eserlerini heyecanla bekleyen o kadar çok insan var ki.

Nuran Durmaz – edebiyathaber.net (12 Ekim 2012)

  • özlem - 12/10/2012 - 12:10

    Acaba bu anı kitabının ismi neden söylenmemiş?cevaplakapat

  • Nuran Durmaz - 13/10/2012 - 11:45

    Kitabın adı yazının başlığıyla aynı. “Koşmak Hakkında Konuşurken Aslında Neden Bahsediyorum.” Henüz Türkcesi yayınlanmadı diye biliyorum. İngilizcesi “What I talk about when I talk about running.” adıyla mevcut.cevaplakapat

  • ilkin abdulla - 15/01/2014 - 13:21

    Kitap yayinlandi
    Dogan kitaptacevaplakapat

  • Zuhal Demirarslan - 16/10/2014 - 01:02

    Kitabın türkçe ismi “koşmasaydım yazamazdım”.. doğan kitaptan çıktı. Ben de Murakami ile ilgili bu yazımda bu kitaptan bahsetmiştim.. http://www.edebiyathaber.net/ressamlara-ilham-veren-bir-yazar-murakami-zuhal-demirarslan/cevaplakapat

17 Kasım 2012 Cumartesi günü kapılarını açmaya hazırlanan 31. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı etkinlik programı açıklandı 

TÜYAP tarafından Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliği ile 17-25 Kasım 2012 tarihleri arasında TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi- Büyükçekmece’de düzenlenecek olan 31. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı 600 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımı, 200 etkinlik ve yüzlerce imza ile kapılarını kitapseverlere açmaya hazırlanıyor.  Bugünden itibaren yayınlanacak etkinlik programına www.istanbulkitapfuari.com sitesinden ulaşılabilir.

Onur yazarının Gülten Dayıoğlu olduğu ve ana temanın “Çocukluğum Yurdumdur-Çocuk ve Gençlik Edebiyatı” olarak belirlendiği kitap fuarı birbirinden renkli çocuk etkinliğine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Fuar süresince Gülten Dayıoğlu’nun katılımıyla çocuk edebiyatı üzerine panel ve söyleşiler düzenlenecek.

Bu sene fuarın ilk dört günü, 17-20 Kasım 2012, açık kalacak Uluslararası Salon kapsamında Hollanda Onur Konuğu olarak yer alacak. Hollanda’dan yayınevlerinin katılımıyla düzenlenecek konuk ülke etkinlikleri kapsamında modern Hollanda edebiyatının önemli isimleri fuarın konuğu olacak. Bunlar arasında Kader Abdollah, Muhsin Kızılkaya ile  birlikte 17 Kasım Cumartesi günü, Henk Boom 18 Kasım Pazar günü Ahmet Ümit ile birlikte bir söyleşiye katılacak. Ayrıca Hollanda’nın önemli illüstratörlerinden Marit Tornqvist 17-20 Kasım tarihlerinde  çocuklara yönelik olarak illüstrasyon atölyeleri düzenleyecek. Modern Türkiye’nin kuruluşu üzerinde yaptığı araştırmalarıyla tanınan akademisyen-tarihçi Erik Jan Zürcher 18 Kasım Pazar günü Mete Tunçay, Mehmet Ö. Alkan ve Ahmet Demirel’in katılacakları panelde konuşmacı olarak yer alacak.

edebiyathaber.net (12 Ekim 2012)

Nobel Edebiyat Ödülü bu yıl Çinli yazar Mo Yan’a gitti.

İsveç Akademisi Daimi Sekreteri Peter Englund, Mo Yan mahlası altında eserlerini yazan Guan Moye’nin eserlerinde tarih, masal ve çağdaş olanı harmanlayan sanrısal gerçekçiliğini övdü.

Çin’in kuzeydoğu bölgesi Shandong eyaletinde dünyaya gelen 57 yaşındaki yazar çiftçilikle geçinen bir ailenin çocuğu. 12 yaşında Çin Kültür Devrimi’ne dahil olarak ilkokulu bıraktı, bir daha da okumadı. Bir yağ fabrikasında çalışmaya başlayan Moye, 20 yaşındayken Çin Halk Kurtuluş Ordusu’na katıldı.

Askerde edebiyata merak saran Moye “Konuşma” anlamına gelen lakabını da bu dönemde kullanmaya başladı ve ilk eserini 1981’de yazdı. 1984’te eğitmen oldu. 1986’da ise ilk kısa romanını kaleme aldı. Dünya çapında bilinen bir isim olmasına rağmen Türkiye’deki yayınevlerinin Türkçe’ye çevirmediği bir yazar olan Mo Yan’ın eserleri, büyükşehirlerde yabancı dilde kitap satan kitapçılarda da bulunmuyor.

Özellikle Kızıl Darı Tarlaları (Sorgum) adlı eseriyle şöhrete kavuşan Mo Yan Nobel Ödülü’yle birlikte 1.2 milyon dolarlık bir ödülün de sahibi oldu. Çinli Yazarlar Derneği, “Bu ödüle çok sevindik. Çin edebiyat dünyası için mutluluk verici bir haber” açıklamasını yaptı.

12 Ekim 2012

Kütüphaneler ve Yayınlar Genel Müdür Vekili Prof. Dr. Onur Bilge Kula, Frankfurt Kitap Fuarı’ndaki konuşmasında Türkiye’nin kitap üretiminde dünyada 13. sırada olduğunu söyledi.

Kula, “Türkiye dünya kitap üretiminde 13. sırada. Kişi başına kitap okuma oranı yüzde 7,2. Edebiyat üretimi çok gelişkin. Neredeyse günde 5 roman veya hikaye kitabı yayımlanıyor” bilgisini verdi.

Kula, Türkiye’nin ürettiği edebiyat eserlerinin dünyanın 55 ülkesinde, dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 75’i tarafından okunduğunu, daha yaygın bir şekilde okunmaları için çalışmalar yaptıklarını belirterek, “Bunun için nitelikli çeviriyi çok önemsiyoruz. Çünkü çeviri bir edebiyat eserinin bir başka dilde yeniden yazımı demektir” şeklinde konuştu.

Türkiye’nin kitap üretimiyle ilgili sayısal bilgiler de veren Kula, “2011 itibarıyla 43 bin 100 adet uluslararası standart kitap numarası verdik. Bu sayıya ek olarak ISBN numarası almadan da yayımlanan kitapları düşündüğümüzde 2011 yılındaki kitap üretiminin 50 bin civarında olduğunu var sayıyoruz. 2012 yılında ise sadece ISBN numarası verilerek basılan kitapların sayısının 55 bini geçeceğini düşünüyoruz” dedi.

12 Ekim 2012

Almanya merkezli txtr firması tarafından üretilen 13 dolarlık Txtr Beagle adlı e-kitap bu ayın sonunda satışa çıkıyor.

Amazon’un Kindle’ına ciddi bir rakip geliyor.

13 dolarlık fiyat etikeyle  txtr Beagle adlı e-kitap okuyucu uygun fiyatının yanında özellikleriyle de dikkat çekiyor.
Dünyanın en küçük e-kitap okuyucusu olarak tanıtılan Beagle, 800 x 600 piksel 5 inç ekranı, 4 GB hafızası ve Wi-Fi özelliklerinin yanında sadece iki kalem pil ile 1 yıl dayanabilen batarya süresi göze çarpıyor.
Bataryası ile birlikte 128 gram ağırlığı bulunan Beagle, 140 x 105 x 4.8 mm ölçülerinde. Herhangi bir bağlantı girişi bulundurmadığı için oldukça uygun bir fiyata satışa çıkacak olan Beagle bu ayın sonunda raflardaki yerini alacak.

12 Ekim 2012

  • hernese artık - 12/10/2012 - 21:53

    çıktığında nerde bulurum türkiyedecevaplakapat

  • bahadır aydın - 14/10/2012 - 01:06

    türkiyede satılınca haber veririsiniz umarımcevaplakapat

  • Erdoğan B. - 25/09/2013 - 21:43

    türkiyede satışa çıkmadı mı daha bu alet dostum?cevaplakapat

Anadolu Üniversitesi(AÜ) açıköğretim fakültesi öğrencileri için hazırladığı kitapları 3 yıl içinde elektronik kitaba dönüştürerek yılda yaklaşık 350 bin ağacın kesilmesini önleyecek.

AÜ Rektörü Prof. Dr. Davut Aydın, dünyada hızlı bir değişim ve dönüşüm yaşandığını, bundan sektörlerin etkilendiğini ifade etti. Bu değişim sonucu yükseköğretime talebin arttığını ifade eden Aydın, “Bu öğretimde çeşitlenmeler var. Büyük bir rekabet dönemine girildi. Kamusal kaynaklar da azalıyor. Daha çok kaynak yaratılması ve kaynakların daha etkin kullanılması gerekiyor” dedi.

Prof. Dr. Aydın, AÜ’nün şu anda 81 ilde 15 bin kişiye eş zamanlı gözetimli sınav gerçekleştirdiğine işaret ederek, sınavları da online yapma sürecini işlettiklerini belirtti.

ÜÇ YIL SONRA KAĞIT OLMAYACAK

Açıköğretim sistemi içindeki bütün kitapları 3 yıl gibi bir süre içinde kademeli olarak elektronik kitaba dönüştürme sürecine başladıklarına dikkati çeken Prof. Dr. Aydın, şöyle devam etti:

“Bu yıl 150 kitabı elektronik kitaba dönüştürüyoruz. Bu kitap bir PDF ve CD değil, içinde animasyon var, grafik var, fotoğraflar var. Kitaplar, yazarının kitabın içeriğini belirten bir konuşmasıyla başlıyor. Sonunda kendinizi sınama süreçleri var. 3 yıl sonunda ‘kağıt’ diye bir şey kalmayacak. Türkiye’deki örgün üniversiteler içinde yeni bir model kurmuş oluyoruz. Bu anlamda fevkalade önemli. Yıllık kağıt maliyet tasarrufumuz 100 milyon liradır. Bu maliyeti de Ar-Ge çalışmalarına kaydırma gibi bir çabanın içinde olacağız. AÜ olarak burada bir ilke de imza atmış olacağız.”

12 Ekim 2012

  • adanasanat - 16/10/2012 - 11:39

    Bu habere ancak doğanın işleyişi hakkında bilgi sahibi olmayanlar inanır. Ağaçlar dikilecek, ağaçlar büyüyecek, sonra kesilip kereste veya kağıt yapılacak. Sonra kesilen ağacın yerine yenisi dikilecek.cevaplakapat

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkan Yardımcısı Erdoğan Toprak, Katma Değer Vergisi Kanununa ‘Katma değer vergisi oranı, kitap ve benzeri yayınlar ile ilgili teslimlerde yüzde 1’dir.’ ek maddesinin eklenmesi için Meclis Başkanlığı’na kanun teklifi verdi.

TBMM Başkanlığına kanun teklifi sunan Toprak’ın gerekçesi ise şöyle: ”12 Eylül 2012 tarihli 28409 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe konulan 2012/3594 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile mal ve hizmetlerde uygulanacak katma değer vergisi oranlarının tespitine yönelik yapılan düzenlemede, dini içerikli kitaplara uygulanan KDV oranı yüzde sekizden, yüzde bire düşürülmüştür. Bu uygulamanın sadece dini kitaplar ve dinsel içerikli eserlerle sınırlandırılması, diğer kitap ve eserlerin bu vergi indiriminin dışında tutulması, anlamsız olduğu kadar, yayın hayatımız, matbuat ve kültürel yayınlar alanında da aksine özendirilmesi gereken fikir, sanat ve edebi eserler için negatif bir ayrımcılık olmaktadır. Yayımcılıkta, fikir, sanat, kültür ve edebiyat alanında ayrışmalara neden olabilecek bu düzenleme, aksine ülkemizin fikri, kültürel, sanatsal, edebi gelişimini frenleyecek gelişmeleri de beraberinde getirecektir.”

Toprak, “Değişiklik teklifimizin ana gerekçesi de yapılan düzenleme ile dini yayınlara ve dinsel içerikli kitaplara getirilen KDV indiriminin ayrım yapılmaksızın tüm kitap, yayın ve eserlere, tüm yayıncılara yaygınlaştırılmasıdır. Sonuç olarak, teklifimizde dile getirdiğimiz ve gerekçelerini sıraladığımız şekilde, içeriği ne olursa olsun, kitaplar, eğitsel ve kültürel tüketime hizmet eden yayınlar ‘lüks tüketim’ olmaktan çıkartılmalı, KDV oranı tümü için içerik ayrımı yapılmaksızın yüzde 1 olarak uygulanmalıdır.” dedi.

Kaynak: Cihan (12 Ekim 2012)

2012 yılı Nobel Edebiyat Ödülü Çin’li yazar Mo Yan‘a verildi.

İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi’nin İsveç Akademi Salonu’nda yapılan açıklamada, 2012 yılı Nobel Edebiyat Ödülü’nün Mo Yan’a verildiği bildirildi.

1955’te dünyaya gelen yazar, “gelmiş geçmiş en meşhur Çinli yazar; sıklıkla sansüre maruz kalmış, eserleri korsan yollarla okurlara ulaşmıştır” ifadeleriyle anılıyor.

1987 yapımı Kızıl Darı Tarlaları (Red Sorghum) adlı filme ilham veren iki romanıyla Avrupa ve ABD’de ün kazandı. Franz Kafka ve Joseph Heller’e Çin’in verdiği cevap olarak niteleniyor.
 
edebiyathaber.net (11 Ekim 2012)

  • Tayfun Topraktepe - 11/10/2012 - 14:07

    Murakami’ye vermedikleri iyi oldu. Neden bilmiyorum ama, iyi oldu işte :))cevaplakapat

Bazı kütüphaneler içerikleriyle olduğu kadar, mimarileriyle de ilgi çekiyor. Onlardan bazıları:

Aberdeen Üniversite Kütüphanesi, Aberdeen, İskoçya

Cottbus  Üniversite Kütüphanesi, Almanya

Halk Kütüphanesi, Prishtina, Kosova

Halk Kütüphanesi, Minsk

Kitap Dağı adlı kütüphane, Hollanda

Luckenwalde Kütüphanesi, Brandenburg

Halk Kütüphanesi, Pekin, Çin

Peckham Kütüphanesi, Londra

Üniversite Kütüphanesi, Reims, Fransa

Çek Cumhuriyeti’nde bir araştırma laboratuvarı

Geisel Kütüphanesi, Kaliforniya

Filoloji Kütüphanesi,  Berlin, Almanya

11 Ekim 2012

Fareler ve İnsanlar”ı “İnci”den hemen sonra okursanız şunu fark edeceksiniz: Steinbeck’in romanlarında dile getirmek istediği yalnızca yoksul, dışlanmış insanların  yaşamı değildir. Onun  iki yapıtında da vurguladığı en önemli ruh hali  insanların mahkum oldukları hayalkırıklığının  hüznüdür.

Kimi yazarların isimleri hep bir diğerini çağrıştırır. Sartre’ı Camus’yle;  Hemingway’i Steinbeck’le anarım örneğin. Aynı ülkenin yazarları olmaları, aynı dönemde yaşamaları ya da bütünüyle benim okumalarımın özelliğinden kaynaklanıyor olabilir bu. Nedeni ne olursa olsun bu çağrışım istemeden  bir karşılaştırma yapmama  neden olur. Bu karşılaştırma nesnel bir eleştiriden kaynaklanmaz kuşkusuz. Daha  çok sezgisel ve bütünüyle özneldir.  Camus, Veba’sındaki  ölüm ve çaresizlik karşısında insanoğlunun tutumunu sorgulayan tavrıyla bende, döneminin hayhuyuna karışmadan sessizce düşünen ve yaratan incelikli bir insan olarak yaşar.  Sartre’sa öğrenilmesi, bilinmesi gereken bir filozoftur yalnızca. Hemingway’in az sözcükle  derin anlamlar yarattığı öyküleri bir yana, ne zaman romanını okusam Steinbeck’in  atmosfer yaratmadaki ustalığı, yoksul insanları anlatırken kurduğu şiirsel dil, toplumda dışlananlara, suçlu kabul edilenlere yönelttiği  insancıl bakışı gelir aklıma. Tüm bunlardan  dolayı benim için Hemingway  edebiyat tarihinde yer tutan önemli bir yazarken Steinbeck hem çok önemli bir yazar hem de insancıl, dost bir yürektir.  İşte, bu dost yürekle Sel yayınları aracılığıyla yeniden  buluştum.

İNCİ

“Yüz Temel Eser”  logo haline geldi artık. Milli Eğitim Bakanlığının seçtiği kitapların basımında  “Yüz Temel Eser” logosu kullanılıyor. Bunu fırsat olarak gören pek çok tüccar, çeviren ve editör adı olmaksızın bu yüz temel eseri basıp mahalle kırtasiyelerinden  süpermarketlere dek  el altında bulunabilecek her yere dağıttı. Ortaya çıkan sonuç malum:  Aslıyla ilgisi olmayan, Türkçesi  her türlü kuraldan azade,  bir sürü yapıt dolaşımda.   Sonu değiştirilen kitaplar mı dersiniz, kahramanların isimleri değiştirilenler mi, atlanan bölümler mi…

İşte bu yüzden yanlış, eksik bir basımına süpermarkette  rastlayabileceğim, yüz temel eser  logolu bir kitabı Tomris Uyar’ın sunuşu ve çevirisiyle okumayı şans sayıyorum. Bu kitap “İnci”.

“İnci” aslında bir Meksika halk hikayesi.  Steinbeck, “Kasabada derler ki” diye söze başlasa da bu hikayeyi  kendi  diliyle yeniden söylüyor.

Yazar yarattığı “türkü” imgesiyle  bir yandan anlattığının bir halk hikayesi olduğunu hiç unutturmuyor, bir yandan da anlatının asıl kahramanı “Kino”nun değişen ruh hallerini bu imgeyle aktarıyor. “Türkü” umudun, sevincin, ailenin imgesinden korkunun, tehlikenin imgesine dönüyor zaman zaman.

Olay, ailenin türküsüyle uyanan Kino  ve karısı Juana’nın beşikteki bebeklerini akrebin sokmasıyla başlar. İncinin bulunuşuyla umuda dönüşen “türkü” gerçekten de umulanı karşılayacak mıdır, yoksa değeri çok yüksek bu cevher, toplumun açgözlülüğünü, insani değerlerden uzak olduğunu mu ortaya çıkaracaktır? “Haber kasabada uyuklayan sonsuz  kara ve uğursuz bir şeyi uyandırmıştı; bu kara tortu bir akrebi andırıyordu, aş kokusu gelirken duyulan açlığı andırıyordu, sevgisiz kalınınca duyulan yalnızlığı andırıyordu. Kasabadaki zehir keseleri, hemen öldürücü bir ağu üretmeye koyuldular, kasaba bu ağunun etkisiyle kabarıp şişti.” sy.33 Toplumun içinde yaşayan, gözle görülmeyen bu akrep bebeği sokandan daha tehlikelidir aslında.

Kino ve Juana’nın inciyi sattıklarında gerçekleştirecekleri ilk hayal, kilisede evlenmektir. Ayrıntıdan hiç söz edilmese de görünen o ki çift, yoksulluktan evlenememiştir. Kilisenin, evliliklerini onaylaması için paraya ihtiyaçları vardır.

Tüm yoksullar gibi Kino için de sınıf atlamanın yolu okullar bitirmektir. Kahraman, denizde büyük, çok para getireceğini düşündüğü inciyi bulduktan sonra oğlu için bu düşü kurar. “Yanan gözlerle komşularını süzdü: ‘Benim oğlum okuyacak’ dedi.” Sy.36 Kino, hikayenin sonuna kadar bu hayalden bir türlü vazgeçmez. Tüccarların, akrep zehri gibi kabaran, inciyi elde etme isteği ile Kino’nun onu vermemekteki, hayallerini gerçekleştirme inadı arasındaki çelişkiyle olup bitenler romanın özünü oluşturur. Son nasıldır, kazanan kimdir ya da kazanan var mıdır? Elbette, bunların yanıtını sıralayacak değilim. Ancak, “İnci” üzerine söyleyeceklerimi Tomris Uyar’ın sunuş yazısındaki şu cümleleriyle tamamlamak isterim: “ Steinbeck, iflasların birbirini izlediği, işsizliğin, parasızlığın, açlığın kol gezdiği, insanoğlunun umudunun, varolma direncinin seyreldiği bir tarih anında olanca görkemiyle gerçek umudun türküsünü söylemiştir. Tozpembe olmayan gerçekçi umudun. Onun güncelliğini yitirmemesinin bir açıklaması da bu olabilir.”sy.7

FARELER ve İNSANLAR

“Fareler ve İnsanlar”ı “İnci”den hemen sonra okursanız şunu fark edeceksiniz: Steinbeck’in romanlarında dile getirmek istediği yalnızca yoksul, dışlanmış insanların  yaşamı değildir. Onun  iki yapıtında da vurguladığı en önemli ruh hali,  insanların mahkum oldukları hayalkırıklığının  hüznüdür. Her iki romanda da kahramanların düşleri vardır. Düşlenen güzel gelecekte hiçbir zaman tek başına değildir kahramanlar. “İnci”deki ailenin yerini “Fareler ve İnsanlar” da arkadaşlık alır. Günümüz  edebiyatında bireyin karanlık ruh hallerinin içinde boğulan dostluk, sevgi, sadakat gibi erdemler bu iki hikayede ön plana çıkmış, nerdeyse edebiyata konu olabileceğini unuttuğumuz insan sıcağını dile getirmiştir Steinbeck.

“Fareler ve İnsanlar”ın unutulmaz kahramanları George ve Lennie fiziksel ve duygusal açıdan birbirlerine ne kadar  zıt olsalar da kurdukları dostluk o kadar güçlüdür. George tek başına yaşaması çok güç olan Lennie’yi hiç yalnız bırakmaz. Lennie arkadaşının yaşamını güçleştirdiğini fark edince kıt aklına karşın, eğer George istiyorsa gidebileceğini söyler. Oysaki onları  kopmaz bağlarla bir arada tutan ortak düşleri vardır. Bu düşe, çalıştıkları çiftliğin en karamsarı Crooks bile inanmak ister. “İnci”de olduğu gibi “Fareler ve İnsanlar”da da yoksul insanların düşlerine inatla sarıldıkları vurgulanır. Bu iki romanın kişileri paylaştıkları  düşlerle ayakta duranlar, yaşama sarılanlarla  o düşlerin gerçekleşmesini engelleyenlerden oluşur. Toplum koşulları her ne kadar engel koyanlardan yana işlese de okuyucu şunu bilir: Düşler ve düşleyenler hep var olacaktır.

Yapıtın sonunda, düşlerin gerçekleşme olasılığının ortadan kalktığını düşünmemize karşın henüz her şeyin bitmediğini de güçlü bir şekilde sezeriz. Her iki yapıtı da “klasik” yapan bu sezgimiz olsa gerek.

Steinbeck   “Fareler ve İnsanlar”da, “İnci”de  yoksul insanların, düşlediklerine ulaşamamalarının hikayesini anlatırken aynı zamanda “yaşamın sürekliliği”ni  vurgular. Her an yeni ve güzel bir şeyler olabilir. Buna ilişkin inancımızı buruk bir hüzünle tazeleyen yapıtlardır bunlar. İşte tam da bu yüzden Steinbeck’in yapıtlarını, Fareler ve İnsanlar’ı, İnci’yi okumadıysanız okumanın, okuduysanız bir daha okumanın tam sırasıdır.

Melike Uzun – edebiyathaber.net (11 Ekim 2012)

  • Hasan Sever - 11/10/2012 - 13:04

    Teşekkürler Melike,

    İkisi de ortaokul-lise arası döneme ait kitaplarım… Ne iyi ettin, siyah-beyaz bir Ankara canlandı içimde. Sanırım o zamanlar (1980’lerin ilk yarısı) Ankara siyah-beyazdı ;)cevaplakapat

  • Tevfik Yener - 11/10/2012 - 15:45

    Sn.Hasan Sever’le eş duygulardayım. Orta-Lise arası okuduğum 1950’li yıllardaki kitaplardı. Jules Verne, Edgar Rice Borrougs, Wells’ten çıktığım dönemlerde Steinbeck ile başladım, Jack London, Hemingway derken devam malum. Fareler ve İnsanlar, İnci beni çok etkilemişti. Sonra Salinas hikayelerinden mahalle arkadaşlığı sarmıştı, Gazap Üzümleriyle zirveye çıktı Steinbeck. Sayın Melik Uzun’a çok teşekkür ederim. Anılarıma gittikten başka çok değerli belletici incelem.cevaplakapat

Hayatı boyunca tüm resmî ödülleri almayı reddeden Fransız yazar Jean-Paul Sartre, 1964’te Nobel Edebiyat Ödülü’nü de geri çevirdi.

1973’te Vietnam barışına yaptıkları katkıdan dolayı ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ile birlikte ödül aldığı açıklanan Vietnam Başbakanı Le Duc Tho o dönemde Vietnam’ın içinde bulunduğu durum nedeniyle ödülü almadı.

Almanya Adolf Hitler hükumeti, Richard Kuhn (Kimya, 1938), Adolf Butenandt (Kimya, 1939) ve Gerhard Domagk‘ın (Fizyololji veya Tıp, 1939) ödüllerini almasına izin vermedi.

1958’de Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen Boris Pasternak, Sovyetler Birliği’nin baskısıyla ödülü reddetti.

HAPİSTEYKEN ÖDÜL ALANLAR

Alman barış eylemcisi ve gazeteci-yazar Carl von Ossietzky 1935’te, Myanmar’ın demokrasi yanlısı, muhalefet lideri Aung San Suu Çii 1991’de ve Çinli muhalif yazar Liu Şiaobo 2010’da Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü. Myanmarlı muhalif lider kabul konuşmasını geçen yıl Norveç’in başkenti Oslo’da yaptı.

NOBEL’İN “EN”LERİ

Nobel Barış Ödülü’ne geçen yıl 241 aday gösterildi. Aday gösterilenlerden 53’ü örgüttü. Ödül, kadın hakları alanındaki faaliyetleri dolayısıyla Ellen Johnson-Sirleaf, Leymah Gbowee ve Tevekkül Karman’a verildi.

En yaşlılar: Rus asıllı Amerikalı ekonomist Leonid Hurwicz, 90 yaşında 2007 Nobel Ekonomi Ödülü’ne layık görüldü. Hurwicz 2008’de yaşamını yitirdi.

2007’de İngiliz yazar Doris Lessing 87 yaşında Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı.

En gençler: Lawrence Bragg 1915’te 25 yaşındayken babası William Bragg ile Nobel Fizik Ödülü’ne layık görüldü.

Nobel ödüllü en yaşlı kişi unvanına İtalyan Rita Levi-Montalcini sahip oldu. 1986’da Nobel Tıp Ödülü’ne layık görülen Levi-Montalcini 103 yaşında ve hayatta.

Aile boyu Nobel kazananlar: Pierre Curie ve eşi Marie Curie, 1903’te Nobel Fizik Ödülü’ne layık görüldü. Nobel ödülü alan ilk kadın olan Marie Curie 1911’de Nobel Kimya Ödülü’nün de sahibi olarak, iki ödül sahibi tek kadın olma unvanını kazandı. 1935’te Curie’lerin kızı Irene Joliot-Curie ve eşi Frederic Joliot Nobel Kimya Ödülü’nü kazandı. Irene’in kardeşi Eve Curie, 1965’te Nobel Barış Ödülü’nü BM Çocuklara Yardım Fonu Unicef adına alan Unicef Başkanı Henry Richardson Labouisse ile evlendi.

1901’den bu yana verilen Nobel ödüllülerini iki kez ödül alan Marie Curie de dahil olmak üzere 44 kadın ve 786 erkek aldı.

Nobel edebiyat ödüllerine İngilizce damgasını vurdu. İngilizce yazılan 26 kitap ödül aldı. İngilizceyi Fransızca, Almanca ve İspanyolca izledi.

Kaynak: Habertürk (11 Ekim 2012)

Karşıyaka Belediyesi, Homeros Edebiyat Ödülleri için başvurular başladı.

Bu yıl ödül, ‘Bir şiiri inceleme’ dalında verilecek. Herkese açık olan yarışmada şiir ve şair seçimi konusunda bir sınırlama bulunmuyor. Katılmak isteyenler Cumhuriyet Dönemi Türk şiirinden seçilecek bir örneği “şiir sanatı” açısından inceleyecek.

Birinciye 2 bin, ikinciye bin 500, üçüncüye bin TL ödül verilecek yarışmaya son başvuru tarihi 15 Aralık 2012 olarak belirlendi.

Ödüller, 21 Mart 2013 tarihinde Dünya Şiir Günü kutlama etkinliğinde açıklanacak. Seçici Kurul; İsmail Mert Başat, Veysel Çolak, Mustafa Durak, Melih Elhan, Ahmet Yıldız’dan oluşuyor.

Ayrıntılı bilgi ve ödül yönetmeliğine www.karsiyaka.bel.tr adresinden ulaşılabilir. Ayrıca hafta içi 08.00-17.00 saatleri arasında 399 40 89 nolu telefondan bilgi alınabilecek.

11 Ekim 2012

Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti’nde bulunan Essen kentinde 8’incisi düzenlen Ruhr Kitap Fuarı, 12 Ekim cuma günü ziyaretçileriyle buluşuyor.

‘Türkiye’yi (d)okumak’ başlığı ile hazırlanan ve Essen-Duisburg Üniversitesi’nin kampüsünde bulunan salon Glaspavillon’da gerçekleşecek olan Ruhr Kitap Fuarı için dün, bir tanıtım toplantısı düzenlendi.

Essen şehir Kütüphanesi’nde düzenlenen tanıtım toplantısına Ruhr Kitap Fuarı organizatörü Fikret Güneş, Essen şehir Kütüphanesi Müdürü Klaus-Peter Böttger, Essen-Duisburg Üniversitesi Türkis Bölümü Kültür Öğretmeni Berin Uyar katıldı.Toplantının yapıldığı salona üzerlerine giydikleri kostümlerle gelen ve ellerinde roman kahramanların kitaplarını taşıyan Essen Üniversitesi Türkçe Bölümü öğrencileri ise, ilginç görüntüler oluşturdu.12.Ekim -21 Ekim.2012 tarihleri arasında ziyaretçilerini ağırlayacak olan Ruhr Kitap Fuarı kapsamında, 28 ayrı etkinlik gerçekleştirilecek ve 30 bin kitap sergilenecek.Fuarda Ahmet Telli, Canan Tan, Sunay Akın ve Nedim Gürsel gibi yazarlar okuma akşamları ve panellerle, edebiyat severlerle buluşacak.

IRKÇILIĞA KARŞI DİLEK AĞACI

Toplantıda fuarla ilgili bilgiler veren Ruhr Kitap Fuarı organizatörü Fikret Güneş, ‘çocuk eğitimi, roman, siyaset, sossoloji, felsefe gibi farklı alanlardan yüzün üzerinde yayınevinin kitaplarını, kitap severlerle buluşturacağız’ dedi.Bir dili öğrenmenin ve geliştirmenin en önemli yollarından biri de okumaktır diyen Fikret Güneş, Türkçe’yi unutturmamak için de kitapla buluşmayı tavsiye ediyoruz diye konuştu.

Fikret Güneş, Almanya’da göçmenlerin ırkçı saldırılara maruz kalmasına dikkat çekmek için, fuarın gerçekleştirileceği salonun önüne bir dilek Ağacı’nı yerleştireceklerini belirterek, vatandaşların ırkçılığa karşı tepkilerini dile getirebilecekleri bir platform oluşturacağız dedi.

11 Ekim 2012

Uçanbalık Yayınları’ndan taze çıkan Bilgebaş Masalı,  Ayla Çınaroğlu’nun yazdığı, Mustafa Delioğlu’nun resimlediği, 10-12 yaşa hitap eden bir masal kitabı.

Zamanlardan bir zaman, bir adam yaşarmış. Üç kızı olan bu adamcağızın tek derdi bir oğlan çocuk sahibi olmakmış. Bu uğurda mumlar dikmiş, adaklar adamış. Gün gelmiş, adamcağızın dileği gerçeğe dönüşmüş. Dört gözle yolunu gözlediği oğlunu kucağına aldığı gün tüm derdi tasası uçup gitmiş. Her şey güzelmiş, hoşmuş da oğlunun kafası azıcık büyükçeymiş… Mutluluktan gözü hiçbir şey görmeyen adam bunu da iyiye yormuş. Oğlum akıllı olacak, büyük adam olacak, diye düşünmüş ve böylelikle çocuğuna Bilgebaş adını vermiş. Bilgebaş büyüdükçe başı daha da bir büyüyormuş.

Aklıysa kafasına göre birazcık kısa kalmış…

Günlerden bir gün, Bilgebaş yine yaramazlık peşindeyken ayağı takılıp yere düşünce bir de başına ne gelsin? Koca kafası tencere kapağı gibi ortadan ikiye ayrılıvermiş. Telaşa kapılan ev ahalisi şaşkınmış: Yaramaz Bilgebaş’ın kafasının içi züğürt çanağı gibi bomboş çıkmış! Uzun zamanadır canı sıkılan Akıl Perisi de fırsat bu fırsat diyerek uzaklara kaçmasın mı… Acaba Bilgebaş şimdi ne yapacak? Boyu uzun aklı kısa kalakaldı oracıkta…

Ödüllü yazar Ayla Çınaroğlu, geleneksel masal öğeleri ile bezediği bu etkileyici eserinde, bilginin ve düşünmenin önemini vurguluyor; batıl inançlar ve cinsiyet ayrımcılığı gibi önemli sosyal konulara eleştirel bir dille değinerek günümüz yaşamına ayna tutuyor.

ALMA’ya aday gösterilen ilk Türk illüstratör Mustafa Delioğlu’nun birbirinden güzel resimleriyle renk kattığı bu etkileyici masal, usta yazar Ayla Çınaroğlu’nun şiirsel anlatımı ile her yaştan çocuğun kalbini fethedecek bir çalışma olarak okurlarını selamlıyor.

edebiyathaber.net (11 Ekim 2012)

İki Aylık Edebiyat Kültür Dergisi İzafi, 7. sayısıyla raflardaki yerini aldı.

İzafi Dergisi’nin 7. sayısında son dönem Türk Edebiyatı’nın güçlü kalemlerinden Ayhan Geçgin’in dosyası hazırlandı. Edebiyat dünyamızın dikkat çeken genç isimlerine yönelen İzafi Dergisi Ayhan Geçgin dosyası ile önemli bir adım atıyor. Dosya, Hüseyin Kıran ile başlıyor, A.Ömer Türkeş, Mehmet Said Aydın, Irmak Zileli, Jale Sancak ve Mustafa Orman’ın Ayhan Geçgin ile yaptığı söyleşiyle bitiyor.

Ülkemizde ve Avrupa’da ses getirmiş; dünya okurlarınca “geleceğe kalacak elli yazar” arasında sayılan Aslı Erdoğan; Gün-Gece anlatısıyla dergide yer alıyor.

İzafi Dergisi genç kalemlere yönelişini şiir ve öyküde de eyleme dönüştürmeye çalışıyor. İleriki sayılarda gençlerin daha çok yer bulabileceği derginin bu sayıdaki öykücüleri: Şenay Eroğlu Aksoy; Kavak İzi, Ahmet Büke; “Kayayı Delen İncir”, Nihan Kaya; Yabancı, Sultan Komut; Bir Anlamsız Diyalog, Alpay Türker; Kaptan Sinbad’ı Hatırla, Mustafa Orman; Palto, Kenan Tekeş; Delinin Gözleri, Sedat Demir; Kör Nokta “Mübeccel’in Öyküsü”, Gökçe Parlakyıldız; Fırtına Kuşu, Doğukan İşler; Ama Ben Buna Bir Filmde Ölmüştüm, Nur Alan; Etekler, Müzeyyen Çelik; Davulcu Deccal, Didem Esen; İç Hatlar, Hasan Uygun; Karanlıkta Yürüyenler, Birsen Aşık; Yapraklar, Işıl Topçu; Kuf, Neslihan Önderoğlu; Kapak, Nurgül Çelebi; Muhayyel, Serhat Korkmaz; Son Kez Baktılar Birbirlerine, Firdevs Sevda Gürkoyun; Hayalet. Pınar Turan Rus Edebiyatının saklı kalemleri arasında yer alan Daniil Khrams’ın Bir Yaşlı Kadının Nasıl Mürekkep Satın Aldığının Öyküsü çevirisini okura sunuyor.

Her sayıda olduğu gibi bu sayıda da Emir S.’nin A.Y. adlı roman tefrikası derginin sayfalarında yerini alıyor.

Rohat Acun, İhsan Oktay Anar’ın son romanı Yedinci Gün’ü ele alan yazısıyla çeşitli şifreleri okura sunuyor.

Didem Çelik Yılmaz, Michael Sinclair’in Godot’yu Beklerken Üzerine adlı makale çevirisiyle bu sayıda okuru Samuell Beckett ile buluşturuyor.

Derginin şairleri; Mehmet Sait Aydın; Süleyman, Hüseyin Peker; Engelsiz Timi, Bekir Türker; Göstermelik, Cemil Yüksel; Yoksul-Yürüyünce, Ronahi Aslan; Esrik Otel Odasına Yatan Kadın Sana Bir Şarkı Yazacaktım. Yavuz Acun; Xeftanê Gulê adlı Kürtçe şiiriyle dergideki yerini alıyor.

Ayşegül Tözeren, öykü incelemelerine devam ediyor; Karanlık Arzu ya da Okurundan Yazarına Okuma Notları adlı yazısıyla Özcan Karabulut’un Cin Ziyaretleri adlı öyküsünü irdeliyor.

Deniz Ertuğ, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam romanı üzerine farklı bir yaklaşım sergiliyor; “28 yaşındaydı, tedirgindi… Ve hayli canı sıkılıyordu” yazısıyla dergide yerini alıyor.

Mahir Ünsal Eriş, Yetmişdörtte Öpüş, Seksenbeşte Öl adlı denemesiyle okura ince bir mesaj gönderiyor.

Mehmet Ata Arslan, Bilim Üzerine adlı yazısıyla okuyucuyu Karl Popper üzerine yoğunlaştırıyor.

10 Ekim 2012

90’lı yılları yaşayanlar ve meraklıları bilir, canım ülkemizin bir kumarhaneler cenneti olduğunu. O günlerde ana haber bültenlerinde kumarhane patronları, mafya ilişkileri, çatışmalı ve biraz kanlı görüntüler hiç eksik olmazdı. Bu hesaplaşmalı günler hafızalarımıza kazınmıştı, ta ki dönemin Refah-Yol Hükümeti kumarhaneleri 13 Şubat 1998’de süresiz olarak kapatana kadar.

O yılların kumarhanelerini romanına mekân olarak seçen yazar Filiz Elasu’nun ilk roman çalışması “Oyun”un  arka kapağı okunduğunda klasik bir kumarhane romanı izlenimi bıraksa da,  kitabı elinize alıp sayfaları hızla okumaya başladığınızda romanın çoklu temasının kurguya ustaca işlenmiş olduğunu göreceksiniz. Yazar, insan ilişkileri, kumar, aşk, seks ekseninde günümüz Türkiye’sini meşgul eden pek çok konuya, özellikle kadının toplumsal rolünü çeşitli yönleriyle irdeleyip aile problemleri, kadına şiddet, taciz, kürtaj, mahalle baskısına,  değinerek okuru kitaba sıkıca bağlamış.

Romanın hikâye örgüsü, dört ana karakter etrafında oluşturulmuş olsa da ben başkahramanın Semra olduğunu düşünüyorum. Genç sosyoloji öğrencisi Semra, öğrencilik hayatı dışında yaşamını sürdürebilmek için uzun ve zorlu bir iş eğitim serüveni sonrasında kumarhanede çalışmak üzere krupiyeliğe başlar. Çalışma yaşamında birçok kadının yaşadığı süreçler Semra’nın da kapısını çalar. Özellikle işyeri yöneticisi Alan’ın tacizleri karşısında direnir fakat, başkaldıran duruşu işini daha da zorlaştırır. Alan’ın dolaylı ve direkt ısrarı, diğer yöneticilerin bu duruma göz yumması hatta “Ne direniyorsun kızım, ver kurtul!” anlayışla süreci doğallaştırmaya çalışması, Semra’nın direnişini katılaştırır.

İstediğini elde edemeyen Alan, mobbing yapıp Semra’yı oyun masalarından çekerek etkisizleştirme baskısı kurar. Kızağa çekildiğini anlayan Semra ise bu süreci irdeler ve tabii malum bahaneleri sıralar işveren: onun yetersiz bir krupiye olduğunu ileri sürer.  Oysa işe başlamadan önce zorlu bir eğitim alıp en iyiler arasına girip onlarca insanı eleyen ve aylardır çalışan Semra yetersizliği kabullenemez ve sancılı bir sürece girer.

Erkek egemen toplum=Erkek egemen çalışma yaşamı

“Semra son bir kez, başını çevirip Alan’a baktı. Salon loştu, Alan’ın durduğu yer iyice karanlık… Adamın gözlerini göremiyor, sadece siluetini, belli belirsiz, kımıldamadan, bir gölge gibi duran siluetini seçebiliyordu. Oradaydı… Son bir aydır çalışırken, oyun masalarında, molalarda, her an üzerinde hissettiği bakışlarını ona dikmiş bekliyordu… Neyi bekliyordu? Ondan ne istiyordu? Onun için neden bu kadar önemliydi? Kim bilir, belki de hiçbir zaman bilemeyecekti cevabı! Bilmesi gerekiyor muydu? Onu elde edememiş, Semra’ya sahip olamamıştı. Kimse olamazdı, hiç kimse! Vücudunun ve ruhunun tek efendisi vardı, o da Semra’ydı… Önemli olan buydu… Semra kapının otomatiğinin sesiyle başını önüne çevirdi. Kapının kolunu tutarak açtı. Artık hayatında bir başka sayfa açmanın sırası gelmişti.” (s.39)

İşveren temsilcisi konumundaki yöneticinin cinsel isteklerine teslim olmayan ve onurlu bir duruş sergileyen Semra yaşadığı olumsuzluklara tek başına mücadele ederken iş arkadaşı olan kadın ve erkek krupiyelerden herhangi bir dayanışma görmez. 90’ların Türkiye’sine uygun son derece apolitik bir ortamdır bu. Gemileri yakıp ihtiyacı olduğu halde işi bırakmak zorunda kalarak istifa dilekçesini verir.

Romanın diğer kahramanları, Semra gibi krupiye olan Melahat ve yönetici kadrodan Uğur. Onların karakterleri ve yaşadıkları ilişkiler de bol diyaloglarla romana işlenerek, canlı ve gerçekçi sahnelerle, son derece ilgi çekici bir okuma yolculuğu oluşturulmuş. Marmaris’te açılacak yeni bir kumarhane için kadro kurulurken üç kahramanımızın yolu, İstanbul’dan sonra Marmaris’te yeniden buluşur. Semra, Melahat ve Uğur’un hayatları, çalışma saatlerinin dışında, oldukça renkli ve hareketlidir.  Üç farklı yaşam, üç farklı hikâye kimi zaman iç içe kimi zaman bağımsız olarak ilerlerken, Marmaris’te yeni aşklara yeni ilişkilere yelken açmış gibidirler. İnişli çıkışlı ilişkilerde herkes istediği gibi yaşamaya çalışır, mutluluk da mutsuzluk da kendi tercihleridir.  Ancak, kadınların toplum genelinde yaşadığı engellemeler burada da kahramanlarımızın önüne çıkar. Dedikodu mekanizması, şişkin egolar, elde edilemeyen bedenler sürekli gündemlerini meşgul eder. Beklenmedik zamanlarda beklenmedik gelişmeler neşelendirdiği kadar hüzünlendirir de onları.

Semra, bu da olmaz dediği birçok olay yaşayarak hayatın sürprizleriyle mücadele eder. Fakat, kadın Marmaris’te de kadındır. Toplumsal kurallar burada da kadının özgürlüğünü kısıtlamaya devam eder.  Yazar tüm bunları kurgusuna katarken, modern toplumlarda gülüp geçilecek yaşanmışlıkları kullanarak, romanda tutuculuk ve muhafazakâr gelenekçi hâkim anlayışın eleştirisini yapıyor.

Romanın kurgusuna ilişkin bir diğer nokta, Marmaris’te yeni kurulan Kumarhane’nin  açılış gecesiyle birlikte, neredeyse romanın yarısından itibaren, yeni bir karakterin  “Oyun”a  dâhil edilmesi. Romanın diğer kısımlarının aksine birinci tekil kişi anlatımıyla sunulan bu karakterle birlikte, oyun masasının diğer tarafındaki bir kumarbaza ilişkin, son derece ilginç duygu ve düşüncelerle karşılaşıyorsunuz. Romanın en merak uyandıran yerlerini anlatarak romanın büyüsünü kaçırmaya niyetim yok…

Yazar, okurla oyunlar oynamayı seviyor: her bölümde küçüklü büyüklü göndermeler, satır arası okumalar ve bizlerin, toplumun algılarını sorgulayan oyunlar mevcut, ben mesela, ülkemizdeki “Nataşa” algısının bu romandaki şekliyle sorgulanmasını son derece anlamlı buldum. Okura türlü oyunlar oynayan, düşündürten, kimi zaman şaşırtan, hatta rahatsız eden bir ilk roman.  Filiz Elasu, gerek kurgu gerek yazın bağlamında ilklere imza atarak, modern bir romanı, son derece sürükleyici bir anlatım ve yetkinlikle kaleme almış. Okuru bol olsun.

Aydın İleri – edebiyathaber.net (10 Ekim 2012)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z