Masthead header

mehmet-ozcataogluBilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak her toplumda görülen bir davranış türü müdür bilmiyorum fakat bizde çok yaygın olduğu bilinen bir gerçek. Fikir sahibi olduğumuzu düşündüğümüz bir konuda da yargıyı hemen yapıştırırız. Ne de olsa böyle bir hak doğmuştur değil mi? Hiç tanımadığımız insanlar için bile sergileriz bu davranışı. Güzel bir dostluk kurmuşsak sonunda bir de itiraf ederiz karşımızdakine “en başta seni hiç sevmemiştim” diye.

Tüm bunları “Ben ve Sen”i okurken düşündüm. Ben ve Sen “biz” olabilirse ne kadar güzeldir aslında, değil mi? Hikâyemiz bir İtalyan ve bir Faslı çocuğun birbirini tanıma ve anlama hikâyesidir. Bir nevi “biz” olmalarının hikâyesidir. Kısaca değinelim konuya: “Kütüphaneci Marina, büyük bir kentin yakınlarındaki küçük bir kasabanın kütüphanesinde çalışıyordu. Kütüphanedeki tüm işlerini bitirdikten sonra bir düşünce üzerinde yoğunlaşan Marina, düşüncesini proje haline getirip kütüphaneye gelen çocuklarla paylaşıyordu.

Çocuklara yeni kapılar açması, yeni şeyler keşfetmelerini sağlaması bakımından çok önemli projelerdi bunlar. Yaz tatili öncesi belirleyip tatilde bir ön çalışma fırsatını da sunuyordu çocuklara. Ve o yılın proje konusu bir yaşamöyküsü yazmaktı. İşte bu proje konusu Faslı Azize ve İtalyan Beata’yı buluşturacak projeydi. “Biz” olmaya yönlendiren projeydi.

ben-ve-sen-553414-Front-1Toplumsal olarak saflara ayrılmış durumdayız. Ben diyoruz, o diyoruz. Biz diyoruz fakat hemen ardından onlar diyoruz. Son dönemin egemen dili haline geldi bu konuşma tarzı. Yöneten, yönetilen herkes aynı. Herhangi bir konuda refleks gösterirken genel insani değerlere göre değil fikriyatımıza göre şekil alıyoruz. Sonuç ise “biz” olamayan yetmiş dört milyon insan.

Burada yer alan birçok yazımda dile getirmiştim. Şimdi yineliyorum. Çocuk kitaplarını yetişkinlerin okumasında yarar var. Yitirdiğimiz insanlığı bu kitaplarda bulabiliyoruz çünkü. Amasız, şartsız, koşulsuz, saf, temiz, duru duygular yer alıyor bu kitaplarda. Dünyanın pisliğine bulaşmamış, pırıl pırıl ve çok güzel.

Bir proje kapsamında bir araya gelen Aziza ve Beata’nın “biz”e yürüyen öyküsüdür “Ben ve Sen.” Giusi Quarenghi yazdı, Giuditta Gaviraghi resimledi. Nilüfer Uğur Dalay’ın dilimize kazandırdığı bu kitabı yayımladığı her kitapla çocuklara sosyal bir duyarlılık kazandırmayı hedefleyen Günışığı Kitaplığı çocuklarla buluşturuyor.

Her insan bir öyküdür ve bu öykünün paha biçilmez bir değeri vardır.”

“Olmak ve Sahip Olmak”

Günışığı Kitaplığı demişken yayınevi kimliği ile bütünleşmiş olan bir hizmetinden de söz edelim. 27’nci kitaba ulaşan “Çıtı Çıtır Felsefe” dizisi başta eğitim sistemimiz olmak üzere Türkiye toplumu için değer biçilemez bir hizmettir. Geleceği inşa ettiğimiz bugünlerde çocukları eşsiz kitaplarla buluşturuyorlar. Ve dizinin son kitabı “Olmak ve Sahip Olmak”.

“Hangimiz bütün hayatımız boyunca tek bir karakter özelliğini seçebiliriz ki? Bugün olduğumuz gibi yarın da olabilir miyiz acaba? Peki, gelecek yıl? Ya sonraki yıllar? Hiç birimiz düz bir çizgi misali hep aynı şekilde yıllarımızı geçiremeyiz. İçinde yaşadığımız toplumda, sistemde böyle kalabilmek de pek olası değil sanırım. Sinir sistemlerimizin harap olduğunu da düşününce…”

İşte bu kitap nasıl biri olmak ve nelere sahip olmak istediği üzerine kafa yoran çocuklar için. Anne babaları da okusunlar, birlikte konuşsunlar. Sıkışınca “felsefe yapma” diyenlere inat felsefe yapalım, soralım, sorgulayalım!

Mehmet Özçataloğlu - edebiyathaber.net (18 Şubat 2015)

ankkitapATO Congresium Fuar Merkezi’nde gerçekleştirilecek fuar 20 Şubat Cuma günü 9. kez kapılarını açmaya hazırlanıyor.

Üniversiteler güzergâhı ve bakanlıklar bölgesinde yer alan, ulaşım sıkıntısı olmayan, 10.000 m2’lik fuar kullanım alanına sahip, Türkiye’nin önde gelen yayınevlerinin katıldığı, ATO Congresium Fuar Merkezi’nde düzenlenen Ankara Kitap Fuarı 20 Şubat-1 Mart 2015 tarihleri arasında kitapseverlerle buluşuyor.

edebiyathaber.net (18 Şubat 2015)

voidEdebiyat ağırlıklı fanzin Void’un beşinci sayısı çıktı.

Bu sayıya katkıda bulunanlar: Mirow Zownir, Emre Varışlı, Aylin Balboa, Kemal Aydemir, Gizem Aktan, Eren Karatepe, Ali Celeptaş, Emre Gürkan Kanmaz, Evren Demiryürek, Pelin Aybay, Anıl Yıldız, Erdal Erdem, Sadık Yavuz, Barış Küçükbabuccu, Ozan Öztelli, Burak Albayrak ve Volkan Yalçın.

Fanzinin edinilebileceği dağıtım noktaları:

Beyoğlu

Semerkant Kitabevi

Mephisto Beyoğlu

26A Cafe
Kontraplak
Ot Cafe

Kadıköy

6.45 Dükkan
Mephisto
Fanzinlik
Zebercet Sahaf
Oyun Atölyesi
Flaneur Comics
Bant mag. Mekan

Akademi Kitabevi

Kargo yolu ile edinmek için>>> 

edebiyathaber.net (18 Şubat 2015)

TESAK 21 ŞUBATAydın Büke ile “Beethoven ve Sanatçının Toplumdaki Yeri” Söyleşisi 21 Şubat Cumartesi 15.00’te TESAK’ta yapılacak.

İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası flüt sanatçısı, eğitimci ve müzik yazarı Aydın Büke, TESAK’ta gerçekleştireceği söyleşisinde klasik müziğin dehası ve tarihin en ünlü bestecilerinden Ludwig van Beethoven üzerinden tarih boyunca toplumun ünlü bestecilere bakışını irdeleyecek. Beethoven’ın eserlerinden kısa dinletilerle süslü söyleşiye tüm müzikseverler davetli.

edebiyathaber.net (18 Şubat 2015)

boy-781109-Front-1Wytske Versteeg’in “Boy adlı romanı Kahve Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Evlatlık bir çocuk almak ve onunla yaşamak nasıl bir histir? Peki, önce onun kaybolması, sonra ölümü ve bunun intihar olma ihtimaliyle yüzleşmek?

Boy, oğlunun ölümüyle ilgili açıklamaları kabullenemeyen, onun hikayesini kendi keşfe çıkan ve oğluyla öldükten sonra tanışmaya başlayan bir annenin hikayesini anlatıyor.

Kitaptan:

“Kumullarda dolaştım, tek başıma. Bu, daha da kötüydü. Nerede ve tam olarak neyi aramam gerektiğini bilmiyordum. Bildiğim bir şey vardı, o da hiçbir şey bulmak istemediğim. Bedenini bulmak istemiyordum, artık elimden gelen bir şey olmayacaktı; ona kayısı kurusu ya da biftek yediremeyecektim, C vitamini alması için elma soyamayacaktım, bütün bunları yapamayacaktım çünkü bir daha ağzını açmayacaktı.”

Hollandalı İTEF yazarı Wytske Versteeg’e ün kazandıran romanı Boy, ülkesinde yayınlandığında büyük övgüyle karşılandı. Hollanda’nın en prestijli edebiyat ödülü Libris Literary Prize’a aday gösterildi ve BNG Bank Edebiyat Ödülü’nü kazandı.

edebiyathaber.net (18 Şubat 2015)

Ankara öykü Günü314 Şubat Dünya Öykü Günü buluşmaları pek çok şehirde yapıldı. Buluşmalar okurların ilgisiyle karşılandı.

2015 Dünya Öykü Günü Bildirisi’ni edebiyat yolculuğuna 1984 yılında öykü ile başlayan, Foto Sabah Resimleri adlı öyküsü ile 1996 Haldun Taner Öykü Ödülü’nü, aynı ismi taşıyan öykü kitabıyla 1997 yılında Sait Faik Hikaye Armağanı’nı kazanan Ayşe Kulin kaleme aldı.

14 Şubat Dünya Öykü Günü Ankara töreni

Uluslararası Ankara Öykü Günleri Derneği, Çankaya Belediyesi ve Ankara Üniversitesi ortaklığında düzenlenen 14 Şubat Dünya Öykü Günü Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Morfoloji Binası Abdulkadir Noyan Konferans Salonu’nda 14.00-16.00 arasında gerçekleştirildi. Ancak öyküseverlerin yoğun ilgi gösterdiği etkinliğin kapıları ilan edilen saatten çok önce açıldı.

Devlet tiyatrosu sanatçısı Boğaçhan Özmen’in sunuculuğunu yaptığı etkinlik, Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı Öğretim Görevlisi Dengin Ceyhan’ın piyano resitaliyle başladı. Açılış konuşmalarının ardından, Devlet Tiyatroları sanatçısı Orkide Çivicioğlu tarafından Ayşe Kulin’in “Unutmak” isimli öyküsünün seslendirilmesinin ardından açılış etkinliği edebiyat eleştirmeni Ayşegül Tozeren’in Ayşe Kulin’le yaptığı söyleyişi ile sona erdi. Kulin, söyleşide edebiyat yaşantısı içinde önemli yer kaplayan öykünün yerinden söz ederken, toplumsal olaylara da değindi ve barış vurgusu yaptı. Ayrıca söyleşinin son bölümü, Türkan Saylan’ın anılmasına ayrıldı. Fuayedeyse “Fotoğrafa Öyküler” sergisi yer aldı.

Eskişehir’de Dünya Öykü Günü

Eskişehir’de 14 Şubat Dünya Öykü Günü etkinliği, Tepebaşı Belediyesi tarafından, Türkiye Yazarlar Sendikası ve Uluslararası Ankara Öykü Günleri Derneği’nin kurumsal desteğiyle gerçekleştirildi.

Etkinliğin açılışında konuşan Tepebaşı Belediye Başkanı Dt. Ahmet Ataç, 14 Şubat’ın iki önemli günü ifade ettiğini belirtti. Ataç, “Hepinizi bu iki güzel gün için kutluyorum. Hem Sevgililer Günü, hem de Dünya Öykü Günü nedeniyle” dedi.

Yazar Ayşe Kulin’in kaleme aldığı Dünya Öykü Günü bildirisini de Şule Özyetkin okudu.

Söyleşiyi yöneten yazar eğitimci Nilüfer Altunkaya, “Bu sene bu günü, maalesef ülkemizin içinde bulunduğu savaş ortamı nedeniyle, aslında kutlama değil, buluşma adı altında gerçekleştirmek istedik” dedi. “Öykü, kadın ve barış” söyleşisinde konuşan yazar Semrin Şahin, öğretmenliğinin yazarlığına olan etkisinden bahsederken, “İlk öykülerimde öğretmen olduğum için öğreticiliği ön planda tutuyordum. Zamanla bundan sıyrıldım” dedi. Yazar Seray Şahiner de, senaryo yazarlığının öykü yazarlığına etkisine ilişkin konuşurken, “Senaryonun fazlaca oturmuş bir formülü var ve uzun süre senaryo yazdıktan sonra ben öyküye oturduğumda, ‘şimdi güldüreceğim, şimdi ağlatacağım, şimdi rahatlayacaklar’ diye düşünmeye başlıyorum” dedi. Etkinlikte, lise öğrencileri Emine Cınga, Ezgi Coşgunpınar ve Sıla Bal yazdıkları öyküleri okudular. Burak Güğer ve Yağmur Zaman da bir mini konser verdi. Nilüfer Altunkaya’nın bir süre önce Tepebaşı Belediyesi adına gerçekleştirdiği ‘öykü atölyesi’ne katılanların öykülerinden kitapçık, etkinliğe katılanlara ücretsiz dağıtıldı.

Kayseri’de Dünya Öykü Günü

Melikşah Psiko-San Kulübü tarafından Dünya Öykü Günü, Melikşah Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Konferans Salonu’nda Öykü ve Roman Yazarı İnci Aral’ın katılımıyla kutlandı.

Programın açılış konuşmasını yapan Melikşah Üniversitesi Psikoloji Bölümü Başkanı ve Psiko-San Kulübü danışmanı Yrd. Doç. Dr. Meryem Yılmaz Soylu, “Dünya Öykü Günü kapsamında davetimizi geri çevirmeyerek burada bizimle olarak programımıza anlam katan İnci Aral’a teşekkürlerimi sunuyorum. Kıymetli yazar İnci Aral’ın yanında öykü ve edebiyattan söz etmenin ne kadar zor olduğunu biliyorum” dedi. Ayşe Kulin’in Dünya Öykü Günü için yazdığı bildirgeden bahseden Soylu, Ayşe Kulin, öyküyü tanımlarken ‘Anılar, kokular, renkler, sevgiler, korkular, anlamlar ve algılar hayata dair ne varsa yazıya döküldüğünde paylaşıldığında biz buna öykü diyoruz’ dediğini aktararak “Bizlerin öyküsünü bizlere ustalıkla anlatan yazarlar iyi ki varlar” dedi.

Özcan Karabulut’un Melikşah Üniversitesi için hazırladığı 2016 yılı Dünya Öykü Günü Bildirisi’ni okuyan Rabia Büyükşahin, 2002 yılında Ankara’da bir öykü forumu gerçekleştirerek edebiyat ve sanat kamuoyuna 14 Şubat’ın Dünya Öykü Günü olarak kutlanmasının ve bu yönde çeşitli etkinliklerin yapılmasının önerildiğini ve bu önerinin Türkiye’nin bir yazar örgütü tarafından benimsendiğini belirtti. 14 Şubat Öykü Günü’nün, öykü dergilerinin ve yazar örgütlerinin öncülüğünde Adana, Ankara, Antakya, Antalya, İzmit, İzmir, İstanbul, Frankfurt ve Lahey’de çeşitli etkinliklerle kutlandığını vurgulayan Büyükşahin, “14 Şubat Dünya Öykü Günü projesi, 22-27 Kasım 2013 tarihinde Mexico City’de yapılan 69. Pen Dünya Kongresi’nde Çeviri ve Dil Bilimsel Komitesi kararlarından birisi olarak delegeler ve meclis tarafından onaylandı. Böylece 14 Şubat’ın UNESCO’un kültür takvimine girmesi konusunda en büyük adım atılmış oldu” dedi.

Yazarlığa ve edebiyata nasıl başladığından bahseden İnci Aral, “Ortaokulda şiir yazmakla başladım. Fakat tabii yaşadığım ev kitaplığın ve kitapların bulunduğu bir evdi. Annemi ve babamı erken yaşta kaybettiğim için halam ve eniştemle birlikte yaşıyordum. Her ikisi de öğretmendi ve kitaplarla ilişkileri sağlamdı. Bunun dışında lisede yatılı okuyan bir abim vardı oda her hafta evci çıkarken elinde kitaplarla eve gelirdi. O dönemin yazarları Orhan Kemal, Sait Faik, Atilla İlhan ve buna benzer küçük varlık kitaplarıyla eve gelirdi. Bu bir ilgi sonuçta ben ilkokul birinci ve ikinci sınıflarda ailemin edebiyat kitaplarını okuyup yutmuştum zaten. Oradaki şiirleri, metin parçalarını büyük bir zevkle okuyordum. Sonra şiir yazma orucumu sürdürdüm. Tabii şiirin ne olduğunu anlayıncaya kadar sürdürdüm ama düz yazıya geçmek için de bekledim. Otuz yaşları gibi evlendikten sonra yazmaya başladım ama gençken de günlükler, mektuplar yazardım. Ben bir mektupçuydum sevdiklerime otuz kırk sayfa mektup yazardım ve geriye dönüp baktığımda o mektupların bendeki yazma duygusunun bir göstergesi olduğunu düşünüyorum” dedi.

İzmir’de Dünya Öykü Günü

Konak Belediyesi’nce bu yıl 14’üncüsü düzenlenen İzmir Öykü Günleri, edebiyatla dolu üç günün ardından sona erdi. ‘Gençlik ve Barış’ temasının işlendiği İzmir Öykü Günleri’ne edebiyat severler yoğun ilgi gösterirken onur konuğu yazar Necati Tosuner de okuyucusuyla buluştu. Selahattin Akçiçek Eşrefpaşa Kültür Merkezi’nde düzenlenen 14. İzmir Öykü Günleri yoğun geçen üç günün ardından sona erdi. Edebiyat tutkunlarını buluşturan etkinlik bu yıl 40’ı aşkın yazarı konuk ederken, İzmir üç gün boyunca öyküye doydu. ‘Gençlik ve Barış’ teması etrafında şekillenen Öykü Günleri’nin onur konuğu usta öykücü Necati Tosuner oldu. Yoğun ilgi gören etkinlikte geçtiğimiz yıl hayatını kaybeden Tarık Durdun K. da unutulmadı. Yazarın anısına, Öykü Günleri’nin ilk günü ‘Tarık Dursun K. Günü’ olarak kayıtlara geçti. ‘Gençlik ve Barış’ temasına uygun olarak genç öykücülerin de edebiyatseverlerle buluşma fırsatı bulduğu etkinlikte çeşitli panellerin yanı sıra, müzik dinletileri, film gösterimleri, sergiler ve tiyatro gösterileri de gerçekleştirildi.

Diyarbakır’da Dünya Öykü Günü

Diyarbakır, Kürt Yazarlar Derneği’nin düzenlediği etkinlikte 14 Şubat Dünya Öykü Günü 21 Şubat Dünya Anadil Günü ile birlikte çok dilli öykü buluşmalarına ev sahipliği yapacak.

Bursa’da Dünya Öykü Günü

Bursa’da bu yıl 8. kez düzenlenen Dünya Öykü Günü buluşmaları Nilüfer Belediyesi Kütüphane Müdürlüğü ev sahipliğinde geniş katılımla gerçekleştirildi. Nâzım Hikmet Kültürevi’nde düzenlenen etkinlik, öykü yazarları ile öykü tutkunlarını bir araya getirdi. Etkinlik Dünya Öykü Günü bildirisinin okunmasıyla başladı. Bu yıl, Ayşe Kulin’in kaleme aldığı Dünya Öykü Günü bildirisini Şair Yusuf Yağdıran okudu.

Buluşmada Nihal Aksoy, Zühal Bilal, Aymen Akçay, Fehmi Enginalp, Şaban Akbaba, Çiçek Köse, Özgür Koşar çocuklara kısa öyküler okudu. Cevdet İrketi’nin seslendirdiği Öykü Dinletisi’nin ardından da 2016 Buyaz Öykü Onur Ödülü sahibi Ahmet Büke ile söyleşi düzenlendi. Ali İpek ve Pelin Yılmaz’ın kolaylaştırıcılığını yaptığı söyleşide Ahmet Büke çalışmaları ve edebiyat üzerine bilgi verdi. Aile büyüklerinden hikayeler dinleyerek büyüdüğünü anlatan Büke, “Yazmaya beni aile büyüklerim yönlendirdi diyebilirim. Çünkü dedemler, ninemler çok güzel hikayeler anlatırdı. Yazarın kaderi çocukluğunda saklıdır. Yazarken kurallarım yoktur. Küçüklüğümde ve gençliğimde kendime ait odam olmadığı için kalabalık ortamlara alışkınım. Toplum içerisinde, kahvehanede öykü yazabilirim” dedi.

Dille oynayan bir yazar olmadığını söyleyen Büke, görsel sanatları takip etmenin yapılan işe etkisinin fazla olduğunu belirtti. Söyleşi sonunda Bursa Yazın ve Sanat Derneği Başkanı ve Nilüfer Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürü Güney Özkılınç, Büke’ye 2016 Buyaz Öykü Onur Ödülü’nü verdi.

Edirne’de Dünya Öykü Günü

Dünya Öykü Günü Buluşması Edirne’de ilk kez gerçekleştirildi, öykücü ressam şair öğretmen İsmail Gümüş ve eserleri konuşulurken, etkinliğe konuşmacı olarak Ertuğrul Tanrıkulu, Muammer Mirsal, Erdoğan Kanturer ve Mevlut Yaprak katıldı.

Çanakkale’de Dünya Öykü Günü

Çanakkaleli öyküseverler, 14 Şubat Dünya Öykü Günü’nde Fetvane Sokak’taki Yalı Han’da buluştu. Öykü yazarı Reyhan Yıldırım ve Tuğba Gürbüz tarafından düzenlenen ‘barış, kadın ve öykü’ temalı gün, yazar Ayşe Kulin tarafından kaleme alınan bildirinin okunması ile başladı. Ayla Kutlu, Ayşe Sarısayın, Jale Sancak, Leyla Erbil, Nalan Barbarosoğlu, Nursel Duruel gibi edebiyatımızın değerli isimlerine ait öykülerin okunmasının ardından Yağmur Şahin ve Berker Mehmet Korkmaz’dan oluşan Mangala Etnik Band, hikâyesi olan halk türkülerini seslendirdi. Etkinliğin ikinci bölümünde, Çanakkale’de bulunan öykücüler; Cengiz Kara, Reyhan Yıldırım, Tuğba Gürbüz ve Tunç Kurt, kendi ‘kadın ve barış’ öykülerini okudu. Etkinlik, Prof. Dr. Sevinç Özer’in ‘Edebiyat ve Barış’ içerikli sunumuyla son buldu.

Samsun’da Dünya Öykü Günü

14 Şubat Dünya Öykü Günü etkinlikleri 19 Mayıs Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Lacivert Salonunda gerçekleştirildi. Ayşe Kulin’in öykü bildirisi okunduktan sonra Semrin Şahin “Ayşe Kulin’in Öykü Dünyası “üzerine, Prof. Dr. Şaban SAĞLIK ‘ Öykü Kurgusu’, Öğr.Gör. Sıddık AKBAYIR ‘ Öykücülüğümüz’, Yrd. Doç. Dr.Bekir Şakir KONYALI ‘ Öykü Denince’, Yrd. Doç.Dr. İlknur TATAR KIRILMIŞ ‘ Leyla ERBİL Öykücülüğü’ üzerine konuşma yaptılar. 19 Mayıs Üniversitesi Yaratıcı Yazarlık dersi öğrencilerinden; Turhan KOÇ ‘ Gece ve Sis’, Buse Gürpınar ‘Tek Renkli Hayatlardan’, Kürşat Doğan ÇAMUR “Arif’”, Tuğçe KÜÇÜK   “Adsız”, Canan Kızılkaya “Cebinde Arabalar” adlı öykülerini okuyarak güne anlam kazandırdılar.

Erzurum’da Dünya Öykü Günü

Erzurum’da Gogol ve öykü üzerine konuşuldu. Ayşe Kulin’in kaleme aldığı 2016 Dünya Öykü Günü Bildirisi okunduktan sonra Bilal Huseyinoğlu gitar dinletisi sundu. Güzel Sanatlar Fakültesi Oyunculuk Bölümü son sınıf öğrencisi Yilmaz Karakuzu Gogol’un Palto adlı öyküsünü seslendirdi. Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Dramatik Yazarlık Bölümü Öğr. Görevlisi Dr. Tamer Temel 2011 yılında Petersburg’da gerçekleşen Gogol Sempozyumu’nda sunduğu “Petersburg sokaklarında Akaki Akakiyec’in Palto’sunu Aramak” adlı bildirisinden başlıklarla bizi öykünün ve Petersburg’un sokaklarında gezdirdi. Konuşma “Gogol öykülerinde küçük adam olgusu” başlığıyla devam etti. Programın sonunda Erzurum Medya Sanat Evi oyuncularının sahnelediği “2. Perde” adlı oyun sahnelendi.

edebiyathaber.net (18 Şubat 2016)

princeton-universityABD’nin New Jersey eyaletindeki Princeton Üniversitesi, tarihinin en değerli kitap koleksiyonunu aldığını duyurdu.

Aralarında nadir bulunan kitap ve elyazması eserlerin yer aldığı koleksiyonun değerinin 300 milyon dolar olduğu öne sürülüyor. Koleksiyon, 1936 yılında üniversiteden mezun olan, geçtiğimiz kasımda 100 yaşında hayatını kaybeden William Scheide’nin hediyesi. Bağımsızlık Bildirgesi’nin orijinal bir baskısı, İncil’in ilk 6 basılmış nüshası ve Alman müzik bestecisi Beethoven’ın müzik karalama defteri, dikkat çeken parçalardan. Koleksiyon, öğrencilere, bilim insanlarına, zaman zaman da halka açık olacak.

edebiyathaber.net (18 Şubat 2015)

dekadans ve ölümDekadans ve Ölüm”, Raskol’un Baltası Yayınlarından çıkmış bir ilk kitap. Bir öykü kitabı. Yazarı Orçun Ünal ile günceli, fantastik olanı ve modern öyküyü konuştuk.

Yazmaya başladığınız zamanı hatırlıyor musunuz? İlk yazı denemeleriniz hangi türde olmuştu? Ve Orçun Ünal kim?

Öncelikle söyleşi için çok teşekkür ederim. Yazmaya on beş yaşımda şiirle başladım. Bu şiirler, ilk gençliğimin romantik tepkileriydi. Yine lise yıllarında iki tiyatro oyunu kaleme aldım. Biri derleme bir kitapta yayımlandı, diğeri kaldı öyle. İlk öykümü ise, yanlış hatırlamıyorsam, on sekiz yaşımda yazmıştım. O tarihten sonra şiire giderek ilgim azaldı, öykü yazmaya ağırlık verdim. Öykünün bana istediklerimi anlatmak için daha fazla imkân tanıdığını fark ettim sanırım. Öykülerimde de 2007 yılı gibi bir kırılma yaşadım. Daha öncesinde tam olarak ne anlatmak istediğimi bilmiyordum sanki. Sorunsalımı keşfedememiştim. 2007 yılından sonra kendiliğinden geldi bu sorunsal. İlk başlarda özellikle suç, günah, pişmanlık, af, affedilme, bağışlanma, arınma gibi problemler üzerine kafa yorarken son dönemlerde ölüm ve “gerçek”e kaydı düşüncelerim. Gerçek nedir, bilinebilir mi, bulunabilir mi, bulunursa nerede bulunur, bu dünyada mı ötesinde mi aranmalıdır, gibi sorulardan yola çıktım genellikle. Ölüm ile gerçek arasında bir bağlantı gördüm sanırım ve oradan kazmaya başladım, çıkanları da kâğıda döküyorum.

Bir yazar olarak Orçun Ünal hakkında iki şey söyleyebilirim: samimi ve arayış içinde. Samimi derken dil veya üsluptan bahsetmiyorum, daha mesafeli bir anlatımım var benim. Samimiyet, arayış içinde olanın samimiyeti. Biçim arayışlarım ve öyküde yeni biçimler kullanmam, farklı olma arzusundan değil, samimi bir ihtiyaçtan kaynaklanıyor. Bunun böyle algılanması açıkçası beni sevindirir.

İnsanların, gençlerin, tırnak içindeki daha aklı başındaki işler uğruna didindiği bir dönemde öykücü olmak, nasıl bir yaşayışın, duyuşun sonunda karşınıza çıktı. Bu durum sizi korkutmuyor mu, ‘geleceğiniz’ için ne düşünüyorsunuz?

Öykücü olmak veya edebiyatla uğraşmak arada naif hissettiriyor kişiyi. Sanki çocukça bir uğraşa takılıp kalmış da diğerleri almış başını gitmiş gibi. Doktor olmuşlar, mühendis olmuşlar, bizim işimiz gücümüz kelimeler olmuş. Akademik veya edebî manada fark etmez, sonuçta hep kelimelerle uğraşıyorum. Bir de üstüne üstlük öykücülük romancılığa göre daha az değerli insanların gözünde, belki de bana öyle geliyor.

Ama yazmak samimi bir eylem olarak yapılıyorsa bir ihtiyaçtan kaynaklanıyor. Duyumlarınızı, düşüncelerinizi aktarmanın en doğal yolu. Bu açıdan yazmak diğer sanat dallarının aksine lüks bir eylem değil. Hatta yazmak bütün sanatlar içinde en dolaysız, en yalın olanı. Tabii ki bu ihtiyaca nasıl bir yaşayışın veya duyuşun sonunda sahip olunduğu her yazara göre değişir. Benimki, entelektüel bir ihtiyaçtan çok şahsi ve spiritüel bir ihtiyaçtı. Aklımdan çok ruhumu yansıtmak, onu arındırmaktı niyetim. Yazmazsam olmayacaktı yani ve o yazdıklarım bana kalsa da, hiç kimseyle paylaşamasam da olurdu ilk başlarda. Ancak insan yazdıkça yavaş yavaş okunmak da istiyor. Bu kaçınılmaz sanki. Herkes Kafka değil.

Öykücü olmak beni korkutmuyor, geleceğim için de endişelenmiyorum. Ancak öykücü olmak veya Türkiye’de yazar olmak insanı yıldırıyor, cesaretini kırıyor. Yazmaktan ciddi olarak vazgeçmek istediğim bir dönem oldu mesela. Çünkü edebiyat dünyasında birçok şey “edebiyat”tan daha ön planda; edebiyat çoğu kez geri planda kalıyor. En az edebiyat dünyasında olmasını beklediğiniz şeyler en çok orada oluyor. Bu da sadece edebiyatla ilgilenen saf yazar için çok yıldırıcı olabiliyor. Bu konuyu “Odun Kesmek” adlı öykümde işledim esasında. Kimse yayımlamak istemedi o öyküyü, sonra Kurşun Kalem Dergisi kabul etti. Bu açıdan kendim için değil, Türkiye’deki edebiyat dünyasının vaziyeti ve gidişatı için endişeleniyorum daha çok.

Orçun Ünal fotoÖykünün / hikâyenin kalıcılığı sizce nerde, hangi gizde aranmalı? Ya da bir giz aranmalı mı?

Bence mutlaka bir giz aranmalı. Aslında her şeyde bir giz aranmalı. Ya da bulunmalı diyelim. Çünkü modern düşünce her şeyin içindeki veya ardındaki gizi yok etti ya da öyle bir giz olmadığına inandırdı insanları. Öyküde “fantastik” öğeler kullanmak da benim için buna bir karşı duruş, bir direniş. İnsan, hiçbir zaman “gerçeği” tam olarak bilemeyecek. Postmodern çağ bunu bize çok net gösterdi. Fantastik öğeler kullanmak da gerçeğin olağanüstü zenginliğini ve göreceliğini anlatmak için çok iyi bir yol. Aslında ben burada masala yaklaştığımı hissediyorum ve peri masallarının anlatının “atom”u olduğuna inanıyorum. İyi bir masalı parçalamanız mümkün değildir, gerekli de değildir. Belki bu yüzden bazı öykülerimde masalsı olmayan bir dille masalın özünü yakalamaya çalıştım bilinçsizce de olsa.

Öykünün kısalığı ve bir bütün olarak tekrar anlatılabilirliği, kalıcılık şansı için en önemli özelliği. Aynı şekilde romanın uzunluğu da en zayıf noktası. Yüzyıllardır anlatılagelen halk hikâyeleri ve masalları, akılda tutularak tekrar anlatılabilecek herhangi bir anlatının doğal ölçüsünü ve boyutunu belirliyor aslında. Yine de hangi anlamda veya bağlamda olursa olsun, herhangi bir şeyin kalıcılığı konusunda ciddi şüphelerim var benim. Eserin kalıcılığından ziyade yaratma eyleminin veya sürecinin coşkusuna odaklanılmalı. O yüzden edebiyatçıya “iyi gözlemci” açısından yaklaşılmasını sevmiyorum pek. Yaratı, gözlemlemek ve aktarmak kadar önemlidir. Yaratıcılık güçlendiğinde anlatma gücünüz artar, anlatınız zenginleşir.   

Biraz da yazma ritüelleri üzerinden gidelim. Yazmanın size göre bir zamanı var mıdır? Günü hangi saatlerinde daha rahat yazabiliyorsunuz? Mekân fark ediyor mu? Elle mi yazarsınız, klavye ile mi? Yazarken ‘uyarıcı’lara (tütün, alkol, çay, su vb.) ihtiyaç duyar mısınız? Olmazsa olmazlarınız var mıdır?

2007 yılından önce böyle ritüellerim vardı. Genellikle geceleri evde el ayak çekildikten sonra biraz müzik açıp bilgisayar başında yazardım yazılarımı veya şiirlerimi. Şimdi düşüncesi bile komik geliyor. Ama klavyeden hiçbir zaman kopamadım. Hâlâ bilgisayar başında yazıyorum en çok. Kâğıda yazarken elim düşüncelerime yetişemiyor ya da istediğim gibi değişiklikler yapamıyorum. O yüzden pek hazzetmiyorum kâğıda yazmaktan. Ancak yoldayken aklıma bir fikir gelirse kâğıda not alıyorum, onu da artık daha çok cep telefonuyla hallediyorum. Anlayacağınız, pek kalem kâğıt insanı değilim yazmak konusunda.

Mekân ve zaman da fark etmiyor artık. Herhangi bir yerde veya zamanda ne zaman aklıma bir şey gelirse yazabilirim. Evimde yazmak niyetiyle bilgisayar başına oturursam kahve ve sigara iyi gidiyor tabii. Ama olmazsa olmaz gibi bir kuralım kalmadı yaşım ilerledikçe. Esnekleştim galiba. Ancak hiç değişmeyen bir ritüelim var; o da öykülerimi ilk olarak eşimin okuması. Öykülerimi okuyor, fikrini belirtiyor, eleştiriyor, bazen çok beğeniyor, bazen hiç beğenmiyor. Aslında eşim haricinde yakın çevremden hiç kimseye okutmuyorum öykülerimi, hiç kimsenin fikrini almıyorum.

Hayatınıza etki eden, uykularınızı kaçıran, yürüyüşünüzü değiştiren üç kitap ve üç film adı verebilir misiniz?

Uzun zamandır hiçbir kitap veya film üzerimde böyle bir etki yaratmıyor. Örselendim galiba biraz. Ancak daha gençken mümkündü bu benim için. 15 yaşlarında Stefan Zweig’ın Karışık Duygular novellasını okuduğumda çok etkilenmiştim. 18 yaşında Thomas Bernhard’ın Bitik Adam’ını ve Sadık Hidayet’in Kör Baykuş’unu okudum. Bu iki kitap da o zaman beni çok etkilemişti. Filmler söz konusu olduğunda ise yine aynı yıllarda American Beauty, Being John Malkovich ve Donnie Darko’dan bahsedebilirim. Üçü de beni çok etkilemişti.

Daha yakın dönemde ise kitap olarak J. M. Coetzee’nin Utanç’ı, Herta Müller’in Yürekteki Hayvan’ı ve Heiner Müller’in Hamlet Makinesi’nden, film olarak Wim Wenders’in Bis Ans Ende Der Welt filminden, Michael Haneke’nin Caché’sinden ve Adrien Brody’nin başrolde oynadığı Detachment’tan etkilendim.

Söyleşi: Olcay Özmen – edebiyathaber.net (17 Şubat 2015)

Vucudumuz-onkapakPaul Mason’ın çocuklara yazdığı “Tükürerek Bir Yüzme Havuzunu Doldurabilirsiniz!Hayykitap Çocuk etiketiyle yayımlandı.

“Doğru mu Palavra mı?” serisi şehir efsanelerinin, batıl inançların, doğru bilinen yanlışların hakkından geliyor, bizi türlü tuzaklara düşmekten kurtarıyor. Serinin ikinci kitabı Tükürerek Bir Yüzme Havuzunu Doldurabilirsiniz! ile vücudunuzu yakından tanıyacak; kemikleriniz, kulaklarınız, dişleriniz, beyniniz, kısacası vücudunuzun hemen her noktasının müthiş sırlarla dolu olduğunu keşfedecek; dışkınızın, idrarınızın, hatta kokunuzun bile size bir şeyler söyleyebileceğini fark edeceksiniz.

Doğru mu Palavra mı? – Vücudumuz kitabındaki gerçeklerin bir kısmı özellikle işinize yarayacak şeyler olmasa da (doğru olup olmadıklarını bildiğiniz için sizi çok akıllı göstermesi dışında) uyanıkken beyin ameliyatı yapılabilir mi, saç biti temiz saça mı gelir ya da çikolata sivilce yapar mı gibi soruları yanıtlayabilmeyi kim istemez ki?

Ayrıca bu kitapta insan vücuduyla ilgili belki de bugüne kadar hiç bilmediğiniz bazı garip, ilginç ya da iğrenç gerçekleri bulabilirsiniz.

Örneğin:

Kaka neden kahverengidir?

Yaşlı insanların kulakları neden büyüktür?

Ağız kokusunun sebebi nedir?

edebiyathaber.net (17 Şubat 2015)

erol-tas_571999Kötü adamların ne denli önemli olduğunu sinemayla ilgilenen herkes bilir. Kadraj Sinema, sinemamızın 15 kötü adamını derledi:

  • Kudret Karadağ
  • Çoşkun Güğen
  • Erol Taş
  • Hüseyin Peyda Parlak
  • Süheyl Eğriboz
  • Atıf Kaptan
  • Kenan Pars
  • Turgut Özatay
  • Kazım Kartal
  • Nuri Alço
  • Yadihar Ejder
  • Hikmet Taşdemir
  • Bilal İnci
  • Yıldırım Gencer

edebiyathaber.net (17 Şubat 2015)

DSC_3410Arşivimi düzenlerken, geçmişte yazarlarla/kültür insanlarıyla yaptığım konuşmaların kayıtlarını içeren ses kasetlerinin çokluğu karşısında şaşırmıştım.

Sanırım, bunların sayısı üç yüzü aşıyordu. Üşenmeyip yaptığım listeyi gözden geçirdim, evet doğruydu.

Aziz Nesin’den Peride Celal’e, Vedat Günyol’dan Hulki Aktunç’a, Erdal İnönü’den Emre Kongar’a, Neşet Günal’dan Semih Balcıoğlu’na bir dolu insan… Ses kayıtları, fotoğrafları. Ötede ise sorular hazırlayıp ilettiğim, gene edebiyatımızın önemli birçok adının yazılı yanıtları vardı arşivimde.

Benimkisi bir merak/tutkuydu.

Edebiyatın sözlü tarihini kayda geçeceğim diye bir çabadan yola çıkmıyordum. Ama bilip yaptığım, öğrenip anlamaya çalıştığım şuydu: Karşıma çıkan yazar/kültür insanı hangi ortamda/nasıl yetişmişti. Kimlerle tanışıp etmişti, hangi koşullarda var etmişti kendini. Doğduğu kent, aile ortamı, aldığı eğitim, okuma/yazma, sanat uğraşına yöneliş ve daha birçok şey…

Ölümünden neredeyse iki yıl önce, Sait Maden’le, artık adını koyduğum; “sözlü edebiyat/grafik sanatı tarihi”ni kayda geçecek bir çalışmayı başlatmıştım.

Orada zor olan, Sait Maden ‘in konuşup anlatmayı pek sevmemesi, ses kaydına, fotoğraf çektirmeye yanaşmamasıydı. Hatta öyle ki; bir gün, eşi Ayten hanıma şunu söylediğimi hatırlarım: “Ayten hanım, buluşmalarımıza sizi de katacağım, çünkü siz olunca anlatıyor Sait ağabey!”

Düzenli olarak haftada bir, bazen on beş günde bir Cuma günleri Sirkeci Gar Lokantası’nda öğlenleri buluşup konuşuyorduk yemek ve rakı eşliğinde.

Kuşkusuz anlattırdığım “anı”ları değil, tanıklıkları/yaşanmışlıklardı… Kendi bireysel öyküsünü var eden toplumsal koşuların neleri içerdiğiydi. Bir tür hatırlama eylemi, bellek yolculuğuydu. Bunu da yalnızca sorularla değil, okuyup ettiklerimle, dinlediklerim/hatırladıklarımla yapıyorduk. Her birini soruya dönüştürürken de; kayda geçmesi gerekenleri ortaya çıkarmayı amaçlıyordum.

sait maden1931 Çorum doğumlu Sait Maden tam bir taşıyıcı bellekti. Hem kişisel tarihi önemliydi, hem de gelip edebiyat/sanat ortamına girerek edindiği yer/konum, uğraşılarıyla oluşturduğu birikim. O, yayın/sanat/edebiyat ortamının odağında bir yerdeydi; bir buluşma noktasıydı adeta Cağaloğlu’nda. Yazın tarihi kadar yayıncılık, hatta basım tarihinin de tanığıydı.

Remzi Bengi’den Nazar Fikri’ye, Arslan Kaynardağ’dan İsmet Zeki Eyuboğlu’na , Cemal Süreya’dan Memet Fuat’a, Oğuz Akkan’dan Kemal Karatekin’e; İstanbul Matbaası’ndan Hilal Matbaası’na, Numune Ciltevi’nden Reyo Matbaası/Ferit Erkman’a…Gerçek Yayınları’ndan Adam Yayınları’na öylesine geniş eksende var olan biriydi ki o; çizgisinin/tasarımının dokunmadığı bir yayınevi, dergi yok gibiydi…

Ne yazık ki onun belleğine kimse başvurmadı. Anlattırmadı da bu birikimini. Arşivine de kimse ilgi göstermedi Ömer Durmaz dışında.

Kuşkusuz bu ilk ve tek örnek değildir.

Benzer durumu Salâh Birsel ve Vedat Günyol’da da yaşadığımı söyleyebilirim.

Hiç unutmuyorum, Gerçek Yayınevi henüz Cağaloğlu’ndaki yerindeydi. Fethi Naci’ye uğramıştım. “Kaç gündür senin için çalışıyorum. Yevmiyemi senden alacağım,” demişti gülerek. Daktiloda benim ilettiğim soruları yanıtlamakla meşguldü. O çalışırken ben de fotoğraflarını çekedurmuştum. Bugün dönüp baktığımda; iyi ki o konuşmayı yapmışım diyorum.

Aslında, bir zamanlar yapmak isteğim yayıncılığın bir ayağı da sözlü edebiyat tarihi çalışmalarını kayda geçmekti. Hem kendim birkaç örnek yapmıştım, hem de hazırlatmıştım. Neredeyse kitaplarını yayımladığım tüm yerli yazarların fotoğraflarını, fotoğraf sanatçıları Nevzat Çakır, Lütfi Özgünaydın, Haluk Özözlü, Taner Şehrî’ye çektirmiştim. Özdemir İnce, Hilmi Yavuz, Erhan Bener, Tahsin Yücel, Doğan Hızlan, Metin Altıok, Yaşar Kemal çalışmaları bu bakışla ortaya çıkmıştı. Ardı gelecekti, başlattığım “anı” dizisi de bu amacı içeriyordu. Oturup yazarı/kitabı bekleyen yayıncı değil, yazarına/konusuna/kitabına giden yayıncılığı seçmiştim.

Bugün kapatılması gündeme gelen Türkiye Yazarlar Sendikası belgeliği bir bakıma bu konulara ne denli duyarsız kaldığımızın bir örneğidir.

Bu son durum, elimdeki arşivi böylesi bir yerle paylaşamayışımı pekiştiren/doğrulayan bir olgudur.

Gelelim “sözlü edebiyat tarihi” çalışmalarında neden geç kaldığımıza. Özellikle üniversitelerin bu konuyu bir alan çalışması olarak ele almaları gerekmektedir. Her üniversite kendi yöresinden çıkmış yazarlar/sanatçılar üzerine kayda geçirilecek bu tür sözlü tarih çalışması yapmalıdır.

Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ndeki derslerimde yazar konuşmalarını başlatırken şunu önermiştim: Sinema bölümü bu konuşmaları kayda geçsin, fotoğraf bölümü de fotoğraflasın. Sonrasında bu konuşmaları farklı zamanlarda tamamlayıp bir arşivde biriktirelim. İleride bunlar kayda geçirilerek kitaba da dönüşebilir.

Oya Baydar, Nedim Gürsel’le başlayan bu söyleşilerin ardını getirememiştik ne yazık ki! Çünkü bunu algılayacak ufuk/birikimden yoksunuz. Herkes günü kurtarmanın derdinde. Her şeye “para” gözünden bakıyoruz ya da “ne getirecek bu” diye bir bakışımız var. Hangi bellek, ne tarihi; kimin umurunda?!

Leyla Neyzi’nin Nasıl Hatırlıyoruz? / Türkiye’de Bellek Çalışmaları, İstanbul’da Hatırlamak ve Unutmak kitaplarını okurken bu konuyu gene düşündüm ister istemez.

Konu geldi kütüphanemin 25 bin kitaplık bölümünü ve sözünü ettiğim arşivi Bursa Nilüfer Belediyesi’nin kütüphane birimine verip vermemeye dayandı.

Kaygılıyım bu konuda da. Bir yandan bu seçilmiş, biriktirilmiş, düzenlenmiş kitapların ve kayıtların okura açılmasından yanayım ama diğer yandan da gün gelip bu belgelerin ve özenle seçilip/saklanmış kitaplığın dağılıp gitmesinden endişeliyim…

Evet, Cumhuriyet Türkiyesi ne yazık ki iyi bir edebiyat tarihi ve bellek müzesine sahip değildir.

Yapılan/açılanlar nedir diye sorarsanız; gülümseyebilirim ancak! Bunlardan birinde karşılaştığım traji-komik durumla ilgili Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik’e “açık mektup” yazdım gazetede. Anladım ki; onun da, dolayısıyla mevcut iktidarın da çok umurunda değil kültür, edebiyat, sanat, bellek vb.

Sanırım konuyu gündeme getirip enine boyuna tartışmanın zamanı… Yerel yönetimler bunun ilk önemli durağıdır bence. Diğer bir ucu da üniversiteler.

Ne dersiniz, sizce de konu her dem önemli değil mi?

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (17 Şubat 2015)

akkuyu kapak_SONFiliz Yavuz’un yazdığı Beni “Akkuyu”larda Merdivensiz Bıraktın, Can Yayınları etiketiyle yayımlandı.

Beni “Akkuyu”larda Merdivensiz Bıraktın, Türkiye’de yeniden ama bu kez daha hararetli bir şekilde gündeme gelen nükleer enerji konusunu, şeffaf ve herkes için anlaşılabilir bir şekilde anlatıyor. “Mülki ve idari erkân” tarafından sürekli “daha fazla enerji” deniyor. Türkiye’nin ekonomik gelişmesi ve sanayileşmesinin enerji açığını gidermeye bağlı olduğu vurgulanıyor. Bu ihtiyacı gidermenin yolu olarak da tehlikeli bir yöntem gösteriliyor: Nükleer santral!

İşte bu can yakıcı meselede genel geçer hüküm ve algıların ötesinde gerçeklere, bizleri endişelendiren şeylerin ne olduğunu bilmeye ihtiyacımız var.

Niras ve BBC Media Action ortaklığındaki “Objective” isimli araştırmacı gazetecilik programının desteğini almış olan Beni “Akkuyu”larda Merdivensiz Bıraktın, bu denli güncel bir mesele hakkındaki ender ve bir o kadar da önemli bir çalışma…

“...Belli ki; hali hazırdaki tutumumuzla ne ırmağın dibini görmek ne de temizlemek mümkün. O halde Yavuz Turgul’un yazıp yönettiği, Şener Şen ve Cem Yılmaz’ın başrollerini oynadığı Av Mevsimi filminin ünlü repliğinde olduğu gibi “bakış açımızı değiştirmenin” zamanıdır belki. Ancak böyle olursa ırmağın dibinden bir avuç balçık dışarı atılabilir zira.”

Filiz Yavuz, 23 Kasım 1981 yılında Eskişehir’de doğdu. Nükleerin ne demek olduğunu 1999’da girdiği İstanbul Üniversitesi’nde öğrendi ve nükleer karşıtı oldu. Belki de bu yüzden ekoloji alanında çalışmayı seçti; çeşitli dergi, gazete ve televizyon kanallarında muhabirlik ve editörlük yaptı. 2008’de Marmara Üniversitesi’nde gazetecilik yüksek lisansına başladı. İstanbul ve Madrid örnekleri üzerinden kent kültürü ve gazetecilik ilişkisini inceledi. Tezin Madrid ayağını yazmak üzere “Universidad Complutense de Madrid”den davet aldı. Yaklaşık bir yıl Madrid’de kaldı. Tezini 2011’de savundu. 2012’de yine Marmara İletişim’de gazetecilik doktorasına başladı. Halen “AKP döneminde nükleer karşıtı hareketin gazetelerdeki yansıması” konulu doktora tezini yazmakla, bir de oğlu Deniz’e bakmakla meşgul.

edebiyathaber.net (17 Şubat 2015)

latife-tekinPEN Duygu Asena Ödülü Latife Tekin ile Gümüşlük Akademisi‘ne, şiir ödülü Afşar Timuçin’e verildi.

2015 PEN Duygu Asena Ödülü’nü, romancı Latife Tekin ve öncülüğünü yaptığı Gümüşlük Akademisi aldı.

Ödülün gerekçesi şöyle açıklandı: “Latife Tekin 1995’ten beri Bodrum’da gerçekleştirdiği; 2013′ ten bu yana İstanbul Arnavutköy’de sürdürdüğü Gümüşlük Akademisi – Sanat, Kültür, Ekoloji ve Bilimsel Araştırmalar Merkeziyle eşsiz bir misyonu yerine getiriyor. Her yaştan sayısız genci yazı, şiir, roman, öykü, görsel imgeler, antropoloji, mitoloji, müzik, şarkı, oyun yazarlığı, yayıncılık, edebiyat ajanlığı, yaşam, ilk kitap, fantastik edebiyat, çocuk ve gençlik edebiyatı, felsefe seminerleri ile buluşturuyor. Birlikte olmanın, dinlemenin, konuşmanın, tartışmanın, itirazın, katkıda bulunmanın, emek vermenin, üretmenin, paylaşmanın, eleştirmenin, değerlendirmenin ve günışığına çıkarmanın sevincini çoğaltıyor.”

PEN Şiir Ödülü Afşar Timuçin’e verildi. Gerekçe şöyle: “Afşar Timuçin bizlere felsefenin ve şiirin birlikte mümkün olabileceğini gösterdi. ‘Türkçe felsefe mümkündür’ dediği gibi tıpkı, felsefenin yalın bir şiir olabileceğini ve yalın bir şiirde de felsefe bulunabileceğini gösterdi.”

edebiyathaber.net (17 Şubat 2015)

orhan-pamuk32015 Aydın Doğan Ödülü, “Roman” dalında Orhan Pamuk‘a verildi.

Aydın Doğan Vakfı’nın 1996 yılından bu yana düzenlediği Aydın Doğan Ödülü’nün, 2015 yılında “Roman” dalında verilmesi kararlaştırıldı.

Doğan Hızlan başkanlığında, Prof. Dr. İnci Enginün, Prof. Dr. Nüket Esen, Semih Gümüş, Prof. Dr. Handan İnci, Prof. Dr. Turan Karataş, Prof. Dr. Jale Parla, Ömer Türkeş ve Metin Celal Zeynioğlu’dan oluşan Seçici Kurul; yapıtları ile Türk edebiyatına romanın farklı türlerini getirdiği ve bu farklı türlerle kendisini izleyen genç romancılara yeni uygulama ufukları açtığı; burası ve ötesi, dünyevi ve uhrevi, Doğu ve Batı kutuplarını ustalıkla bir araya getirdiği; Türk romanını dünyada temsil eden ustalarımız arasında yer aldığı gerekçeleriyle ödülün Orhan Pamuk’a verilmesine karar verdi.

edebiyathaber.net (17 Şubat 2015)

  • delinin biri - 17/02/2015 - 13:14

    ödül dediğin üreticiyi iyi birşey yapmak için desteklemektir, orhan pamuk nobel almış bir yazar, ne manası var aydın doğan ödülünün kanıtlanmış bir yazara verilmesinin?cevaplakapat

    • Cem dede - 17/02/2015 - 15:21

      Katılıyorum, aydın doğan kendine ödül vermek istiyor.cevaplakapat

furuzanMuratpaşa Belediyesi’nin gerçekleştireceği Antalya Edebiyat Ödülleri’nin bu yılki onur konuğu Füruzan olacak.

İlk kitabı “Parasız Yatılı” ile 1972 yılında Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazanan ve bu ödülü kazanan ilk kadın yazar olan Füruzan, Antalya Edebiyat Ödülleri’nin jüri üyeleri arasında yer alıyor. Füruzan’ın onur konuğu olarak da katılacağı etkinlikte “Füruzan Edebiyatı” başlıklı bir panel de yapılacak.
Antalya Edebiyat Ödülleri kapsamında gerçekleştirilecek birinci yarışmada 1 Ocak 2014 – 1 Mart 2015 tarihleri arasında yayımlanmış ve daha önce ödül almamış öykü kitapları değerlendirilirken, ikinci yarışmada Antalya’da yaşayan genç öykücülerin “içinden Antalya geçen” öyküleri değerlendirilecek.

Son başvuru tarihi 13 Mart 2015. En iyi öykü kitabı 5.000 TL ödülün de sahibi olurken Antalya Edebiyat Ödülleri kapsamında toplam 10.500 TL ödül verilecek. Ödüller, Mayıs ayında yapılacak Antalya Edebiyat Günleri’nde düzenlenecek törenle sahiplerine sunulacak. Edebiyat Ödülleri Öykü Jürisi, Füruzan, Faruk Duman, Aysu Erden, Özcan Karabulut, İbrahim Karaoğlu ve Ayşegül Tözeren’den oluşuyor.

edebiyathaber.net (17 Şubat 2015)

kuzgun sayı bir kapakKuzgun edebiyat, kültür ve sanat dergisi yayın hayatına başladı.

Sıkı ve yenilikçi bir dergi olmayı hedefleyen Kuzgun; edebiyatın gündemini belirleyen, edebiyat dünyasının merkezinde yer almaya çalışan, yayımlandığı dönemin yazar ve şairlerinin çalışmalarını yayımlatmak için öncelik verdikleri, okuma hazzını ve alışkanlığını çoğaltan, reklamı okuru tarafından yapılan bir dergi olmaya çalışacak.

Aylık olarak yayımlanacak olan dergi, “kâr” amacı gütmüyor. Ulaşabildiği kadar çok okura ulaşmayı, okuma ve yazma hazzını olabildiğince kolay paylaşmayı amaçlıyor.

Ayrıca kapakta yazar fotoğraflarına ya da yazar isimlerine yer verilmeyecek.  Kuzgun, “aslolan metin’dir” anlayışıyla çıkıyor.

edebiyathaber.net (16 Şubat 2015)

heybeliada-ruhban-okulu (1)Adadan esen bu kez farklı bir rüzgârdı. Onca insan sessiz sedasız, sözleşmişcesine nasıl çıkmıştı Heybeliada Ümit Tepesi’ne! Puslu üstelik soğuk bir 14 Şubat günü, kimi yaya olarak kimi faytonlarla… Hevesle, sevgiyle… Bir öyküde birleşmeye, bir ada öyküsünün ortak kahramanları olmaya sözleşmişcesine…

Yurdun birçok kentinde düzenlenen farklı etkinlik programlarıyla kutlanan 14 Şubat Dünya Öykü Günü, İstanbul Heybeliada’daki Ruhban Okulu’nda uzun süre hafızalardan silinmeyecek bir atmosfer içinde kutlandı.

İlk kez 1996 yılında çıkan Düşler Öyküler Dergisi ile Ankara Öykü Günleri ‘ni başlatan Özcan Karabulut, bunu önce ülkemizdeki diğer şehirlere daha sonra dünyaya yaymayı başarmış, 2003 yılında ise 69. Uluslararası P.E.N. Dünya Kongresi’nde onaylanan Dünya Öykü Günü ortaya çıkmıştı.

Bu yıl Heybeliada’ da düzenlenen Dünya Öykü Günü etkinliği aynı zamanda Heybeliada Halk Kütüphanesi’ni Koruma Girişimi’ne de güçlü bir destek anlamındaydı. Cumhuriyet Dönemi öncesinde Triandafilis ailesinin yaşadığı ve bir zamanlar aynı adla anılan tarihi köşk bu amaçla 2013 yılından beri restorasyon görüyor ve önümüzdeki aylarda hizmete açılmasına çalışılıyor.

Heybeliada’ daki etkinliği düzenleyenleri, konuşmacı yazarları ve dinleyicileri topyekûn şaşkınlığa uğratan yoğun katılım mutluluk vericiydi. Ruhban Okulu’nun Ortodokslarca kutsal sayılan loş salonundaki izleyici koltukları dolduğunda gençlerin de yoğun ilgi gösterdiği bu sessiz kitle, sırayla ve büyük bir mutlulukla yerlere oturmaya başladı. Yerde kendiliğinden oluşan iç içe yuvarlak halkalar, gelenler devam ettikçe suya atılan bir taşın yaydığı iz gibi konuşmacı masasına kadar yayıldı ve oradan koridora taştı. Onca insanı ilahî bir güç gibi oraya çeken şey edebiyattı. Ve bu çekim orada bulunanlar arasında herkesin uzun süredir rastlamadığı türden yoğun ve tuhaf bir ortak frekans oluşturmuştu.

Murathan Mungan’ın “En kısa hikâye parçasına ‘an’ denir.” cümlesi, bizlerin orada yaşadığımız anların gerçek bir hikâye olduğunun ve ‘öykünün ruhları kışkırtıcı özelliğinin’ kanıtıydı sanki.

Etkinliğin düzenlenmesine büyük emeği geçen Ayşe Sarısayın’ın açılış konuşmasının ardından her yıl farklı bir usta yazar tarafından kaleme alınan ve bu yıl Murathan Mungan’ ın hazırladığı 14 Şubat Dünya Öykü Günü Bildirisi’nden bir bölüm okundu. Ardından yazarın “Gaz, Ruj” adlı öyküsünü dinleme imkânını bulduk.

Hüseyin Rahmi Gürpınar, Sait Faik Abasıyanık gibi şu an adalarda müze-evleri bulunan adalı yazarların yanı sıra kısa süreli de olsa adayla bağ kurmuş Aziz Nesin, Melih Cevdet Anday, Nezihe Meriç, Zeyyat Selimoğlu, Peride Celal gibi şair ve yazarların öykülerini günümüz yazarlarının seslerinden dinlemenin keyfi bambaşkaydı.

Katılımcılar, şair Adil İzci’nin şiir seçkileriyle bezenmiş konuşmasını ve öykücü-yazarlar Nursel Duruel ve Yasemin Yazıcı’ nın konuşmalarını büyük zevkle dinledi.

Yazar Sezer Ateş Ayvaz, katılımcı sayısından duyduğu şaşkınlık ve mutluluk üzerine önceden hazırladığı konuşmasını tamamen doğaçlama olarak yaptı: “Uzun süredir böyle bir kalabalık görmedim.’’ derken Özgecan Aslan’ ın hunharca katledilmesini “kötülüğün sıradanlığı’’ olarak nitelendirdi. Ülkenin bu durumuna duyduğu üzüntüyle bir edebiyat etkinliğine olan katılımcı mutluluğunu aynı anda yaşayarak çoğumuz gibi karmaşık duygular içinde olduğunu dile getirdi.

Edebiyatın iyileştirici gücü orada bulunan özel topluluk üzerinde bir kez daha etkisini göstermişti.

Edebiyata gösterilen bu yoğun ilginin verdiği mutluluğu gelecekte de yaşamak isteyen bir edebiyat gönüllüsü olarak “Geçmişin ütopyasının geleceğin gerçeği olmasını’’ dileyen Sezer Ateş Ayvaz’ ın, edebiyatçıların ve felsefecilerin yaşamak ve yazmak adına adayı seçmelerinin nedeni üzerine yaptığı tespit elbette çok yerindeydi: “Ada, başkalarının karışamayacağı, hayatın rutin düzeninin yetişemeyeceği bir alan.’’dı.

Ve yazarın, “Yazan herkes ölümün elinden güzellikleri çekip almak için yazar.” sözleri gerçeği nasıl da hoş dile getiriyordu…

Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun rahatsızlığından dolayı katılamadığı halde okunmak üzere göndermiş olduğu gönüllerde iz bırakan mesaj-metninde yer alan: “Bir sevgi yaşanırken mi öyküdür, bittikten sonra mı? Bir ada ne zaman sığınma yeridir, ne zaman sürgün yeri? Bir öykü ne zaman bizi adasına alır? Her insan bir ada değil midir? İnsanlar içinde bir yalnız insan!” tarzı sorularının her birinden birer öykü çıkmaz mıydı?

Leyla Ruhan Gönenç Okyay, ünlü öykücü Nezihe Meriç hakkındaki duygu dolu konuşmasını, “Bugünün, yaşadığımız karanlık dönemde anılarımızda özel bir yeri olacak.” diye sonlandırırken dinleyicilerin çoğunun duygularına tercüman oluyordu.

Nemika Tuğcu, ada hayranı şairlerden “Melisa Gürpınar ve anıları’’ konulu konuşmasında “Şiir öykünün sevgilisidir.” diyerek bu iki özel tür arasındaki özel bağı kendi özel yorumuyla dile getirdi.

“Firuzan’’ konulu konuşmasında Birsen Ferahlı, “Şu anda gökten fantastik bir gemi inse, hepimizi böylece alıp yukarıda farklı bir âleme çıkartsa ve bizler bir arada orada yaşasak…” cümlesiyle bu anlamlı topluluğa tüm samimiyetiyle seslenirken çok mutluydu.

Bu sesleniş ülkemizde edebiyatçıların, sanatçıların kendileriyle benzer dili konuşan, benzer frekansta olan insanlara duydukları özlemin bir ifadesiydi aslında.

“Ada sevgisinde tutsaklık ve özgürlük arasında gidip geliyoruz.” derken ne kadar da haklıydı Birsen Ferahlı…

Ve bizler dönüş yolunda ellerimizde birer demet mimoza, ruhlarımızda öykü kokusuyla bu gönüllü tutsaklık ve özgürlük arasında ne kadar da mutluyduk…

Selva Trak Ulupınar – edebiyathaber.net (16 Şubat 2015)

  • AYSUN KARA - 16/02/2015 - 20:13

    ne güzel bir yazı; edebiyatın ruh halimize etkisi diyebileceğimiz bir gün yaşamışsınız.cevaplakapat

    • Selva Trak Ulupınar - 16/02/2015 - 21:51

      Çok teşekkür ederim, beğenmenize sevindim.Gerçekten de edebiyat sayesinde unutulmayacak bir gündü.cevaplakapat

  • fatoş boyacı - 17/02/2015 - 14:54

    ben ne yazık ki sizinle aynı hisleri paylaşamadım. zira organizasyon çok kötü idi. bir sürü insan davet edilmiş fakat küçücük bir salon ayarlanmış. pek çok insan yerlere oturdu yine de yetmedi. ben de bir sürü dinlemeden geri dönen insandan biri oldum. kendisi zaten size ayrıca yazar ama ismen davet edilmiş bir yazar da aynı sıkıntıyı yaşamış geri dönmüş, orada içerideki şanslı azınlığın haricindekiler olarak biz de o soğuk günde oturduk iskelede yine öykü konuştuk kahvelerimiz eşliğinde. hele hele sevgili yazarımız, “ikramlara uzandığımda ‘fazla almayın herkese yetmeyecek’ diye ikaz ettiler” dediğinde ben açıkçası davet edilen insanlara neden ilkokul çocuğu muamelesi yapıldığını merak ettim. kimsenin oradaki iki kurabiyeye ihtiyacı olmadığını bilirsiniz, konu elbette bu değil.

    özetle, bilemedim bilemedim.

    saygılar…cevaplakapat

    • Selva Trak Ulupınar - 17/02/2015 - 21:20

      Anladığım kadarıyla ilk kez böyle yoğun bir katılım gerçekleşti ve bu onlar için de beklenmeyen bir sürprizdi. Mutluluk ve çaresizliği bir arada yaşadıklarını gözlemledim. Talihsizliği yaşadığınız için gerçekten üzgünüm. Bir başka etkinlikte karşılaşabilmek dileğiyle selamlar, sevgiler…cevaplakapat

KK SesiniBirak kpk 1bsk c.inddNeslihan Önderoğlu’nun yazdığı “Bana Sesini Bırak Günışığı Kitaplığının Köprü Kitaplar dizisinden yayımlandı.

Editörlüğünü Semih Gümüş’ün üstlendiği Köprü Kitaplar dizisinin 18. kitabını, çağdaş öykücülüğümüzün dikkati çeken yazarlarından Neslihan Önderoğlu yazdı. Roman, annesiyle yıllar önce yolları ayrılan bir genç kızın, üniversite sınavındaki hayal kırıklığından ve evlilik hazırlığındaki babasının evindeki telaştan sıyrılmak için çıktığı yolculuğu anlatıyor. Ege kıyısında, Ayvalık’ın eşsiz atmosferinde bir anne ve kızın buluşmasını, ilkgençliğin umutlu yürek kıpırtılarını yalın bir dille öyküleştiriyor. Aile olmanın getirdiği sorumluluklar, bireyselliğin sınırları, engelli yaşamı, gençlerin gelecek hayalleri ve kaygıları gibi birçok konuya değinen roman, yazarın güçlü öykücülüğünün izlerini taşıyor.

Altı yıl önce annesiyle yolları ayrılan Duygu, üniversite sınavında istediği sonucu alamaz. Evde de babasıyla işler pek yolunda değildir. Ayvalık’ta yaşayan annesinden gelen bir haber üzerine onun yanına gitmeye karar verir. Hem biraz kafasını toplayacak, hem de herkesten gizlice yaptığı planı uygulamaya koyacaktır. Ancak yolda tanıştığı bir genç ve Ayvalık’ta keşfedilmeyi bekleyenler Duygu’nun aklını karıştırır…

Neslihan Önderoğlu, İstanbul’da doğdu, Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü’nden mezun oldu. 2012’de yayımlanan ilk öykü kitabı İçeri Girmez Miydiniz? ile 2013 Haldun Taner Öykü Ödülü’nü kazandı. 2013 yılında Mevsim Normalleri adlı öykü kitabı, 2014’te ise, editörlüğünü yaptığı Karla Karışık Kış Öyküleri Seçkisi yayımlandı. Murathan Mungan’ın hazırladığı Merhaba Asker ve Kadınlar Arasında seçkilerinde ve çocuklar için derlenen Bir Masal Anlat gibi seçkilerde öyküleri yer aldı. Notos, Sarnıç Öykü, Sözcükler, Kitap-lık, Özgür Edebiyat, İzafi, Dünyanın Öyküsü, Sıcak Nal, Türk Dili, Öykü Teknesi, Patika gibi çok sayıda dergi ve fanzine öyküleriyle katkıda bulunan Neslihan Önderoğlu, Sarnıç Öykü dergisinin editörlüğünü sürdürüyor. Yazarın ilk romanı, “Köprü Kitaplar” dizisi için yazdığı Bana Sesini Bırak (2015) adlı gençlik kitabı. Çağdaş öykücülüğün önemli isimleri arasında yer alan Önderoğlu, İstanbul’da yaşıyor.

edebiyathaber.net (16 Şubat 2015)

manevi-taciz-Front-1İletişim Yayınları’nın Psykhe dizisinden çıkan Manevi Taciz, psikiyatr Marie-France Hirigoyen tarafından kaleme alınmış ve yazar bu kitabıyla özel hayatta ve iş hayatında karşılaşılan manevi tacizi, bu tacizin yaşandığı ilişkideki tarafları, ilişkinin kendisini ve sonuçlarını inceliyor, tedavi yöntemleriyle ilgili yol gösteriyor.

Manevi Taciz, seviyesi farklılık gösterse de hemen hemen herkesin maruz kaldığı ya da maruz kalanlara göz yumduğu bir şiddet türü. Sık karşılaşılan bir durum olmasının yanında, maalesef neredeyse görünmez bir niteliğe sahip. Fiziksel şiddetin aksine kanıtlanması zor olduğu için mağdurların kendisini yalnız ve çaresiz hissettiğini söylüyor Hirigoyen. Tacizcinin planlı ve titiz davranışları yüzünden kurbanlar kendilerini suçlu hissediyor, hatayı kendilerinde arıyorlar. Manevi tacizin sonuçları kurbanı yıkıma götürebilecek kadar ciddi boyutlara varabiliyor. Tacizciler kendilerinde olan eksiklikleri (özgüven, yaşam enerjisi vb.) başkalarından almaya çalışıyorlar, bu yüzden de hassas kişileri kendilerine kurban seçiyorlar. Karşısındakine eziyet ettikçe onun mutluluğunu; küçümsedikçe özgüvenini yok ediyor, kendilerininkileri artırıyorlar.

Kitapta yazarın hastalarının deneyimlerine de şahit oluyoruz. Bu deneyimler, manevi taciz kurbanı hastaların yaşadıkları süreçleri aktarıyor. Aralarında eşleri, sevgilileri, anne babaları, patronları tarafından manevi tacize maruz kalmış birçok kişi var. Hepsinin ortak özelliği ise, yanlış anlamalardan korkmaları ve bu yüzden durumu sürekli düzeltmeye, kendilerini sevdirmeye, açıklamada bulunmaya, karşısındakini memnun etmeye çalışmaları; aynı zamanda çevresindekilerin kendisi hakkındaki fikirlerine de çok önem vermeleri… Yazar, manevi tacizin kanıtlanması çok zor bir durum olduğunun sık sık altını çizerek kurbanın yakınındakilerin dahi bunu fark edemeyebildiğini, hatta kurban yaşadığı stresten dolayı normalden farklı davranışlarda bulunduğunda onu kuruntulu olmakla, durumu abartmakla, paranoyaklıkla suçlayabildiğini söylüyor. Bu da kurbanın kendini iyice yalnız ve çaresiz hissetmesine neden oluyor. Kurban zamanla kendine olan güvenini kaybettiği gibi, devamında ağır bir depresyon hatta intihar vakaları yaşanabiliyor.

Hirigoyen’in aktardığına göre, tacizciler kurbana karşı asla sevgi duymaz, onun sahip oldukları –kendisinde olmayan her şey― için kurbandan nefret eder. Bu nefret öyle bir boyuttadır ki kurbanın ölmesini diler; üstelik bunu kurbanın kendisinin yapmasını, yani intihar etmesini ister. Onu hata yapmaya iterek kendine olan güvenini yitirmesine, kendisinden şüphelenmesine neden olur. Kurban suçlu olduğuna o denli inandırılır ki, kendini temize çıkarmak için ekstra çaba sarf eder. Bunun özellikle ebeveynleri tarafından manevi tacize uğrayan çocuklarda çok fazla gözlemlendiğini, üstelik çocuklar anne babalarına her türlü bağımlı oldukları için çekip gitmelerinin çok zor, hatta imkânsız olduğunu belirtiyor yazar.

Sad businesswoman.Camera Nikon D2X, lens Nikkor 18/200 DX, Light Flash Bowens.Yalnızca ailede değil, işyerinde uğranan manevi tacizden kaçıp kurtulmak da oldukça cesaret istiyor. Kişinin ekonomik olarak ayakta kalabilmesi için muhtaç olduğu işini bırakıp gitmesindense çoğu zaman yaşadıklarına katlandıklarına şahit oluruz. İş arkadaşlarının birbirine uyguladıkları tacizde, yöneticilerin “özel hayata müdahale etmemek” adına sessiz kalması, işi daha da zorlaştıran unsurlardan. Kimi durumlarda ise, otoriteden aldıkları güçle tacizde bulunan taraf bizzat yöneticilerin kendisi oluyor. Yazar, bunu toplumun genel yapısının bir yansıması olarak görüyor; gücü elinde bulunduranların, ister iş yerindeki yönetici, ister siyasi iktidar olsun, bu güçle “altındakilere” uyguladıkları manevi tacizin altını çiziyor. Tacize uğrayan çalışan strese girdiğinden, daha fazla hata yapabiliyor, dikkatini toplayamıyor, performansı düşüyor. Bu da yöneticinin kendisini haklarından mahrum bırakarak işten kovmasına fırsat yaratıyor. Hem diğer çalışanların işlerini kaybetme korkuları sebebiyle şahitlik yapmamalarından, hem de tacizde bulunanın “işini incelikle” yapmasından dolayı hukuki yollara başvurmak kurban için çoğu zaman imkânsız hale geliyor. Şahitler, kendileri de aynı duruma düşmemek için sessiz kalmanın da ötesine geçip, tacizciye yardım edebiliyorlar. Var olan sistemde hiç kimsenin vazgeçilmez olmadığı, herkesin yerine bir başkasının konabileceği düşüncesi hâkim olduğu için yöneticiler diledikleri gibi davranabiliyorlar. Kitapta bu konuda ilginç bir örnek de bulunuyor: Çalışanlarına kötü muamelede bulunan bir şef, bu davranışları kanıtlandığı, hatta medya tarafından da yayınlandığı halde, olayın üzerinden çok geçmeden, başka bir şirkette daha yüksek bir maaşla iş bulabiliyor. Çünkü başarılı olduğuna inanılıyor, takdir görüyor. İş dünyasının acımasızlığına ve çalışanların insan olarak değil, adeta bir robot olarak görüldüklerine dair ürkütücü, ama günümüzde sık rastlanabilecek bir örnek…

Yazar bu saldırılardan korunmak ve kurtulmak için çeşitli önerilerde bulunuyor. İşyerlerinde alınması gereken önlemler ve yasal düzenlemelerin gerekliliğine vurgu yapıyor. Öncelikle kurbanların mutlaka psikolojik yardım almaları gerekiyor. Burada psikiyatristlere ve psikologlara düşen görevin öneminden bahsediyor ve hastaya uzak davranan, onu anlamayan psikolog ve psikiyatristlerin durumu daha da zorlaştırdığını, sadece teorik bilginin yeterli olmadığını belirterek, meslektaşlarını uyarıyor.

Manevi tacize maruz kalmanın bu denli yaygın ve sonuçlarının da bu denli vahim olması tedirgin edici. Okur, kitabı okurken çoğu kez kurbanla özdeşleşebilir. Kitap okura, işinde ya da özel ilişkilerinde sorun yaşayan yakınlarına “Sen yanlış anlamışsındır” , “durumu abartıyorsun” demenin ne kadar tehlikeli olabileceğini de gösterdiği için özellikle önemli, çünkü manevi tacizden dolayı yeterince yıpranmış birinin, bir de yakınları tarafından anlaşılamaması durumun vahametini katlıyor. Ancak yazar manevi tacizin ciddi bir vaka olduğunu ve ilişkilerdeki anlaşmazlıklardan, kavgalardan çok daha farklı bir boyutta gerçekleştiğine dikkat çekiyor. Günümüz dünyasında, bireyselleşme arttıkça manevi tacizin daha baskın olarak ortaya çıktığı aşikâr. Gerek iş hayatında gerekse özel hayatta karşılaşılan manevi tacizde yardım istemenin, hukuki yollara başvurmanın önemi büyük. Toplumsal bir mesele haline gelmiş bu konuda bireylerin ötesinde, iş yerlerinde ve özellikle hukuki boyutlarda tedbirler alınması şart.

Merve Öztürk – edebiyathaber.net (16 Şubat 2015)

yakupluMSGSÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nün Çarşamba Seminerleri’ne, yaptıkları araştırmaların sonuçlarını paylaşmak üzere Yakuplu Araştırma Ekibi 17 Şubat 2016 Çarşamba 11:00’de konuk oluyor.

“Yakuplu’nun Roman Hali: Bir Mahalle İyileştirme Girişimi” başlıklı sunuşlarının tanıtım metninden:

“Bu sunuş, Beylikdüzü Belediyesi görev sınırları içinde yer alan Yakuplu Roman mahallesi sosyal konut yerleşiminin iyileştirilmesine yönelik olarak, söz konusu belediye ile MSGSÜ arasında imzalanmış bulunan işbirliği protokolü uyarınca hazırlanan çalışmayı paylaşmayı hedeflemektedir. Çalışma, Türkiye’de ve özellikle İstanbul’da kentsel dönüşüm adı altında bugüne kadar gerçekleştirilen uygulamaların neden olduğu fiziksel ve toplumsal problemleri dikkate alarak bütünsel bir iyileştirme önermektedir. Daha önceki uygulamalar, meseleyi mekânsal bir yaklaşımla ele alarak, yaşayanların farklılaşmış ihtiyaçlarını tümüyle göz ardı etmiş, bu yerlerin değerlenmesiyle ortaya çıkan rantı hakkaniyetsiz şekilde, avantajlı kesimler lehine dağıtmış ve sonuçta birçok mahallenin dağıtılmasına, daha önce buralarda dayanışma ilişkileri kurabilmiş yoksul kesimlerin bu tür tampon mekanizmalardan mahrum ve katmerlenmiş dışlanma mekanizmalarıyla karşı karşıya kalmalarına neden olmuştur. Yakuplu Roman mahallesini konu alan araştırma ve müdahale yaklaşımının ana hatları ise şunlardır:

  • İyileştirme projesinin temel kaygısı yalnızca fiziki yapının iyileştirilmesi değildir. Öncelikli hedefini, bölgede yaşayan topluluğun her anlamda güçlendirilmesi, toplumsal ve bireysel kapasitelerinin desteklenmesi olarak ortaya koyar.
  • İyileştirme projesi topluluk temelli bir yaklaşım benimsemiş olup, burada önerilecek olan yol haritalarının uygulanmasından önce mahallede bir konsensüs sağlanması zorunludur.
  • Uygulama süreci sonunda mahalleyi iyileştirmenin yanı sıra, mülkiyet el değiştirmelerine yönelik baskıların kontrol altında tutulması esastır.
  • İyileştirme projesi, mahalle ve çevresi arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesini hedeflemektedir.

Bu ilke ve hedeflerden yola çıkan çalışmanın sunuşu kapsamında sırasıyla; Roman mahallelerinin genel karakteristik özellikleri ile özelde Yakuplu mahallesi, gerçekleştirilen saha çalışmalarının sonuçları, sosyo-ekonomik ve mekânsal tespitler, iyi uygulama örnekleri ve kısa vadeli öneriler ile birlikte icraatları, beklentileri ve umutları içeren yol haritası paylaşılacaktır.”

Yer: MSGSÜ Fındıklı Kampüsü / Video Konferans Salonu

edebiyathaber.net (16 Şubat 2016)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z