Masthead header

Psikanaliz ve felsefe üzerine kitapları bulunan Saffet Murat Tura, 2002 yılında yayımlanan Şeyh ve Arzu adlı kitabında, varlığın mahiyetine ilişkin teorik bir tartışma yürütmektedir. Tura, belli başlıklar altında bölümlendirdiği çalışmasının merkezine, düşünce tarihinin temel meselelerinden biri olan dünyevilik-uhrevilik sorununu konumlandırmaktadır. Dünyevilik-uhrevilik sorunu, insanın varoluşunu ve evrendeki yerini sorgularken esas alınması gereken önemli bir tartışma konusudur. Yazar, kitabında yer verdiği kuramsal verileri tartışmaya açarken edebiyat metinlerinden de yararlanmıştır.

Kitabın kuramsal çerçevesi psikanaliz, tarihselci-yorumsamacı felsefe geleneği, Marksizm, arkeoloji ve kültür tarihi gibi farklı disiplinler aracılığıyla çizilmiştir. Tura, birbirleriyle çelişseler de bütün bu disiplinlerin esasında oyundan doğduğunu vurgular ve düşüncelerini temellendirirken “oyun-gerçeklik” kavramını sıklıkla kullanır. Bir başka deyişle, oyunun kendine özgü bir gerçekliği olduğundan hareketle kültürün kendisinin de oyunlardan kurulu bir yapı olduğunu ifade etmek için “oyun-gerçeklik” kavramına başvurur. Tura’nın ifadesiyle oyun-gerçeklik şöyle tanımlanabilir:

“İster saklambaç, futbol ya da monopol, ister üretim ilişkileri, tüketim süreci ya da aile, isterse tiyatro veya sanat olsun, oyun daima kendi gerçekliğini kurar. Doğal örgütlenme tarzları olan kültürel oyun dünyalarında homo-sapiensler dilsel bir anlatı çerçevesinde birbirine görelilikleriyle tanımlanan mütekabil konumları işgal eder ve böylece oluşan oyun tek tek hiçbir homo-sapiensin kontrol edemediği bir gerçeklik hâlini alır. Gadamer’den yola çıkarak şöyle denebilir; kültürler de insan aracılığıyla nesnel bir oyun oynar.” (146)

Tura’nın insanın ve varlığın “ne”liğine dair düşünce ve değerlendirmelerinde oyun-gerçeklik kavramı önemli bir yere sahiptir. Kitabın ilk bölümünden itibaren bu kavramdan yararlanılarak tarihsel, edebî ya da kurgusal örnekler ekseninde psikanalizin eleştirel bir yorumu yapılmaktadır.

Kitabın ilk bölümü “Şeyh ve Ayna” başlığını taşımaktadır. Yazar burada, 17.  yüzyılda Üsküp’te yaşamış olan Asiye Hatun’un şeyhine yazdığı mektuplardaki rüya anlatıları analiz edilerek bazı problemlere değinir. 1994 yılında tarihçi Cemal Kafadar tarafından Rüya Mektupları adıyla yayımlanan bu mektuplardaki rüyalar, psikanalitik açıdan ele alınmaya elverişli bir sistematik yapıya sahiptir. Saffet Murat Tura, bu rüya metinleri odağında farklı bir zamanda ve ortamda yaşamış olan bir insanın kişiliğini, çocukluğunu, anne babasıyla ilişkilerini, kişiliğinin hastalıklı yönlerini saptamaya çalışır. Aynı zamanda Asiye Hatun üzerinde düşünürken psikanalitik kurama eleştirel bir yaklaşım sergilemeyi de amaçlar. Tura’nın çalışması, Freud’un Schreber Vakası, Leonardo da Vinci’nin Çocukluk Anısı gibi kurgusal analiz niteliğindeki çalışmalara da benzer.

Öncelikle belirtmek gerekir ki mektuplardaki rüyalar, “Asiye Hatun’un idealize ettiği şeyhi için ve onun tarafından onaylanmak, kabul edilmek, mertebe almak için görülmüştür” (19). Tura’nın tespitine göre bu rüyalarda Asiye Hatun’un narsistik bir karakter sergilediği görülmektedir. Ayrıca narsistik karaktere ek olarak ödipal bir yön de söz konusudur. Örneğin cinsellik, çocukluk çatışmaları ve kompleksleri gibi psikanalizin yoğunlaştığı sorunlar bu rüyalarda belli metaforik ifadelerle kendini gösterir. Tura’nın rüyalarla ilgili olarak vurguladığı bir diğer nokta ise bunların sistematik bir silsile içinde ilerleyen anlatılar olmasıdır.

Tura, yaptığı analizle birlikte yürüttüğü kuramsal tartışmalarını şöyle sonuçlandırır: Asiye Hatun’un şeyhiyle ilişkisinde bağlı olduğu cemaatin onayını alma, bu cemaat içerisinde itibar görme gibi arzuları belirleyicidir. Öyleyse Tura’nın ifadesiyle “insani arzuyla cemaatçi iktidar arasında ilginç bir dinamik söz konusudur” (45). Freud’un en temel insan güdülenmesini haz ilkesi olarak konumlandırmasına karşılık Nietzsche, iktidar arayışının arzunun yönünü belirlediğini savunur. Tura’ya göre arzunun şekillenmesinde “ideolojik etos ve mitos” (45) ciddi şekilde etkilidir.

Asiye Hatun birey-cemaat ilişkisinin dünyevi ve uhrevi boyutlarını gösteren bir örnektir. Entelektüeller, burjuva sınıfı, belli bir müziği icra eden ve dinleyenler, bilim insanları gibi topluluklar da birer cemaat yapısı örneğidir ve örnekleri çoğaltmak mümkündür. Kendilerine özgü bir oyun-gerçeklik içinde belirlenmiş etos ve mitoslar etrafında toplanan insanların oluşturduğu cemaatler, arzu-iktidar dinamiklerinin yansıma alanıdır. Görüldüğü gibi Tura, cemaat kavramını geleneksel bağlamından hareketle modern cemaatleri de kapsayacak biçimde kuşatıcı bir yaklaşımla ele almaktadır. Aslında kurumsallaşmış her toplumsal pratik, cemaat niteliğindedir. Bu noktada, psikanalizin kendisinin de sorunsallaştırılması gerekir.

Tura’nın işaret ettiği üzere, psikanaliz de diğer toplumsal pratikler gibi kurumlarıyla, değerleriyle ve kendi dinamikleriyle kurulmuş bir oyun-gerçekliktir. Psikanalizin tarihsel hakikatinin bilincinde olması ve etkinliğini sorgulayarak eleştirel bir perspektiften kendini yeniden tanımlaması gerekir. Asiye Hatun örneğinden hareketle yürüttüğü tartışmayı Tura kritik bir soruyla sonuçlandırır: “Psikanalizde tarihsel ve evrensel olan nedir?” (47). Yazara göre bu soru üzerinden psikanalitik kuramın tekrar inşa edilmesi yerinde olacaktır.

Şeyh ve Arzu’nun ikinci bölümü “Bir Ses Gelseydi Eğer” başlığını taşımaktadır. Tura’nın dünyevilik üzerine değerlendirmelerini sürdürdüğü bu bölümde Freud’un yanı sıra Nietzsche ve Kierkegaard gibi modern filozoflara göndermeler yer almaktadır. Yazar, bir psikoterapi hikâyesi kurgulayarak, bireyin varoluşsal sorunlarını, kendilik problemini, varlık karşısındaki tavrını irdeler. Anne babanın bireyin karakterinin şekillenmesindeki rolünü inceler. Kurgulanan hikâyede Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanındaki Raskolnikov’a çok yakın kişilik özellikleri ve psikolojik derinlik taşıyan tasarımsal bir hasta bulunmaktadır. Yazarın amacı, kurgusal bir terapi hikâyesi üzerinden bireyin çatışan yönlerini sorgulamak, sürüklendiği depresyonun kökenlerini saptamaktır. Suçluluk duygusu, büyüklenmecilik gibi narsistik kişilik yapılanmasıyla ilgili sorunlar bu bölümde de ele alınır. Fakat Asiye Hatun’unkinden farklı bir kişilik örgütlenmesi söz konusudur. Asiye Hatun, kendi varoluşsal süreci içinde bağlı olduğu cemaatteki konumu üzerinden mistikleşebilmiştir. Yani geleneksel kültürel oyun, bireyde bir mistik açılmayı sağlayabilmiştir. Tura’ya göre Asiye Hatun, aşkın olanın “ne”liğine dair sorduğu sorulara kısmen de olsa cevap bulmuştur. Aydınlanma sonrası modern cemaatlerde ise bunun tersi bir durum gözlenir. Oyun-gerçeklik, aşkın olana değil, dünyevi olana dayalıdır. Tura’nın deyimiyle, mistik açılma deneyimi artık sadece “modern cemaatlere dışarıdanlaşarak, anomikleşerek[*] sorulabilecek bir “ne”lik sorusu bakımından gündeme alınabilir” (85). Dışarıdanlaşma ya da anomikleşme, bireyin ait olduğu oyun-gerçekliğin meşruiyetini sorgulama düzeyinden başlayan bir süreçtir. Yazara göre düşünmek de bir anomikleşme biçimidir.

Kitabın üçüncü bölümünde yazar, “Deli Dumrul ve Dünyeviliğin Ötesi” başlığı altında kültürel birer kavram olarak Türklük ve Müslümanlığın işaret ettiği anlamları, bu anlamların toplumumuzda nasıl bir değerler sistemi oluşturduğunu sorgulamaktadır. Tura, tespitlerini Bilgin Saydam’ın 1997’de yayımlanan Deli Dumrul’un Bilinci adlı çalışmasına dayandırmaktadır. Saydam’ın kitabı, Deli Dumrul anlatısı üzerinden kendi mitolojik öğelerimize psikanalitik kuram çerçevesinde getirilen bir yaklaşım niteliğindedir. Saydam, Deli Dumrul hikâyesini “anacıl-doğal” ile “babacıl-tinsel” karşıtlıkları bağlamında ele alır.

Tura ise Saydam’ın çalışmasından ilham alarak “dünyevilik-uhrevilik” çatışması temelinde bir tartışma yapar. Tura’nın düşüncesine göre İslamiyet, Türklere “derinlemesine bir iç yaşantının, vicdani bir hakikat arayışının sancılarını taşıyan bir olgunlaşma sürecinin sonunda gelmemiş]” (89) olduğu için uhrevileşme süreci tam olarak gerçekleşmemiş, Türkler bu süreci kısa yoldan geçmek zorunda kalmıştır. Deli Dumrul, bu sancılı geçişin yansımalarını taşımaktadır. Anlatının başında kurumuş bir çay üzerine köprü kurmuş zorba bir babayiğit olan Deli Dumrul’un insanları köprüden geçmeye zorlayıp haraç alması anlatılır. Yazar, buradaki anlatımın mitlerin metaforik bağlamlarıyla değerlendirilebileceğini öne sürerek Heraklitos’un “aynı suda iki kez yıkanamazsın” sözüne atıfta bulunur. Nitekim geleneksel söyleyişe göre de zaman su gibi akıp gider.

Suyun akması ile zaman arasında kurulan ilişkiye dikkat çeken yazarın yorumuna göre, anlatının girişinde sunulan sahnede kurumuş çay, “zamanın, sürenin bittiğini, bir zamanlar akan, canlı olanın artık mevcut olmadığını, öldüğünü” (89) simgeler. Dumrul’un kurumuş çaya köprü kurup insanları üzerinden geçmeye zorlaması ise ölümü inkâr etmesi, ölüme isyan etmesi şeklinde düşünülebilir. Bu yaklaşım, hikâyenin izleğinde yer alan “komşu köylerden birinde ölen bir yiğidin ölümüne isyan edip Azrail’e meydan okuması ve Allah’ın buna kızarak Azrail’i üzerine göndermesi” şeklindeki anlatımla da örtüşür. Deli Dumrul, insanın ölümle karşılaşmasının ve böylece dünyeviliğini fark ederek kendi varoluşunu sorgulamasının anlatısıdır. Deli Dumrul’un ölümle yüzleşmesine karşın dünyeviliği aşamaması ve uhreviliğe yönelik bir bilinç geliştirememesi, Türklerin İslamiyet’i kabul sürecini problemli ve travmatik bir süreç olarak deneyimlemesiyle ilişkilidir.

Tura, kitabının sonunda görüşlerini özetleyerek bireyin özne olabilmesinde varlık karşısında şaşkınlık ve merak duymasının gerekliliğini vurgulamaktadır. “Ne”lik sorusu her kültür için vazgeçilmez bir felsefi düşünme ve sorgulama sürecini işaret eder. Sonuç olarak yazarın ifadesiyle “Bu ne böyle?” gibi basit bir soruyu sorabilme merakı, cemaatin oyun-gerçekliğinin içinde özne olabilmenin ilk koşuludur.


[*] Anomik: Süreklilik duygusunu kaybetmekte olan, kişisel ve toplumsal yükümlülüklerini ve bağlarını yitirme durumunda olan bireyin yaşadığı ruhsal bozgun.

 Hazel Melek Akdik – edebiyathaber.net (3 Mayıs 2013)

2013 Yunus Nadi Ödülleri’ni kazananlar belirlendi. Böylece roman, öykü, fotoğraf, şiir, karikatür ve sosyal bilimler olmak üzere 6 dalda 11 ödülün verildiği yarışmanın 67.’si sonuçlandı.

Adnan Binyazar, Ahmet Cemal, Konur Ertop, Ülkü Tamer ve Murat Gülsoy’dan oluşan seçici kurul, “Roman” dalında Sibel K. Türker’i Hayatı Sevme Hastalığı adlı yapıtıyla ödüle değer gördü.

Ayrıca Sibel K.Türker, Doğan Kitap’ın Duygu Asena anısına düzenlediği “Kadının Hâlâ Adı Yok Roman Ödülü”ne de aynı kitabıyla değer görüldü.

“Öykü” dalında Hikmet Altınkaynak, Metin Celâl, Cemil Kavukçu, Osman Şahin ve Celâl Üster’den oluşan seçici kurul, ödülü Öteki Kışın Kitabı adlı yapıtıyla Bora Abdo’ya verdi.

“Şiir” dalında, Ataol Behramoğlu, Egemen Berköz, Muzaffer İlhan Erdost, Doğan Hızlan ve Sennur Sezer’den oluşan seçici kurul, ödülün Hulki Aktunç ve Gültekin Emre’nin birlikte yazdıkları Opus adlı kitap ile Arzu K. Ayçiçek’in “Talidomit” adlı kitap dosyası arasında paylaştırdı.

“Karikatür” dalında Behiç Ak, Ercan Akyol, Orhan Erinç, Musa Kart, Kâmil Masaracı ve Tonguç Yaşar’dan oluşan seçici kurul, ödülü Hicabi Demirci ve Halit Kurtulmuş’un karikatürleri arasında paylaştırdı.

“Fotoğraf” dalında Hikmet Çetinkaya, İsa Çelik, Ara Güler, Paul McMillen ve İbrahim Yıldız’dan oluşan seçici kurul, ödülü Hasan Hulki Muradi ve Ömer Yağlıdere’nin yapıtları arasında paylaştırdı.

“Sosyal Bilimler Araştırması” dalında Dr. Erdal Atabek, Prof. Dr.Rona Aybay, Dr. Alev Coşkun, Prof. Dr. Emre Kongar, Prof. Dr.İoanna Kuçuradi ve Prof. Dr. Ahmet Mumcu’dan oluşan seçici kurul, ödülü Doç. Dr. Hüner Tuncer’in Metternich’in Osmanlı Politikası (1815-1848) adlı kitabı ile Mustafa Solak’ın “Atatürk’ün Bakanı Şükrü Kaya ve Cumhuriyet Devrimi” adlı kitap dosyası arasında paylaştırdı.

Ödüller, Cumhuriyet gazetesinin 89. kuruluş yıldönümü olan 7 Mayıs Salı günü saat 19.30’da Beşiktaş Fulya’daki Yapı Endüstri Merkezi’nin (YEM) Konferans Salonu’nda düzenlenecek törenle sahiplerine verilecek.

Cumhuriyet (3 Mayıs 2013)

Anne Bronte’un mezar taşındaki hata düzeltildi. Bronte Topluluğu, Bronte kardeşlerin en küçüğü olan Anne’in hatalı bilgi içeren eski mezar taşının kaldırılarak kabrinin üzerine yeni bir mezar taşının yerleştirildiğini açıkladı.

“Agnes Grey” ve “The Tenant of Wildfell Hall” romanlarının yazarı Anne, 1849 yılında Scarborough kentinde henüz 29 yaşındayken verem nedeniyle hayata veda etmişti. Eski mezar taşında ünlü yazarın 28 yaşında öldüğü yazıyordu.

Hepsi erken yaşta ölen Bronte kardeşlerden sadece Anne, evlerinin bulunduğu Haworth kenti dışına gömülmüştü.

Anne, ılık havanın sağlığına iyi geleceğini düşünerek Scarborough’a gitmiş ancak 3 gün sonra yaşamını yitirmişti.

Anne’in mezar taşı, ablası Charlotte’un bazı hatalar olduğunu fark etmesi üzerine ölümünden 3 yıl sonra değiştirilmiş ancak ölüm yaşı düzeltilmemişti.

Charlotte, Emily ve Anne ile erkek kardeşleri Branwell, Haworth kentinde mezarlığa bakan evlerinin kasvetinden uzaklaşmak için düş güçlerini kullanmıştı.

Çocukluk hayalleri, daha sonra Charlotte’un “Jane Eyre”, Emily’nin “Uğultulu Tepeler” ve Anne’in “Agnes Grey” adlı eserlerinin temelini atmıştı.

AA (3 Mayıs 2013)

Mark Neocleous’un yazdığı Toplumsal Düzenin İnşası, h2o kitap’ça yayımlandı.

Kitap, tanıtım bülteninde şöyle anlatılıyor:

“İnsanlar arasındaki ilişkilerin şeyler arasındaki ilişki haline dönüşmesinin hem kendisi hem de doğrudan sonucu ücretli emek kategorisinin olağanlığın ve sıradanlığın ardına itilmesi olmuştur. Bununla beraber polisin tarihsel işlevi de görünmez kılınmıştır: Sermayenin toplumsal iktidarının ve ücret biçiminin yerleştirilmesi için devlet adına gerçekleştirilen muazzam ölçekli polis harekâtının merkeziliği.

Polis salt üniformadan, devletin baskı aygıtı olmaktan, burjuva düzeninin yeniden üretilmesindeki rolünden ibaret değildir. Esas olarak mevcut düzenin inşasında merkezi bir görev üstlenmiştir: Polis mandası yoksulluk sınıfının yönetilmesini ve düşkünler ile çalışabilenler olarak ayrıştırılmasını örgütlemiş ve böylelikle ücretli emek düzeninin inşasını gerçekleştirmiştir.

Polis biliminin Adam Smith, Patrick Colquhoun ve Georg W.F. Hegel ile politika üzerinden politik ekonomiye evrilmesi süreci aynı zamanda devlet-sivil toplum ayrışmasının kurgulanması ve böylelikle düzenin inşası dönemidir. Sivil toplumun oluşturulması devletin kurucu erki ile gerçekleştirilmiştir; bu gücün uygulanması da hukuk-idare devamlılığını sağlayan polis aygıtı sayesinde olanaklı kılınmıştır.

Hegel’in hukuk ve yönetim yaklaşımının, Marx’ın devlet erki ve sınıf mücadelesi anlayışının ve Foucault’nun yönetime dair çalışmasının içkin bir eleştirisi üzerine oturan politik idare kategorisi aracılığıyla Mark Neocleous, devlet-sivil toplum ayrışmasının devlet eliyle örgütlenen sürecini ve bu süreçte polisin tarihsel işlevini gün ışığına çıkarıyor.

Ardından polisi toplumsal inşa sürecindeki rolünü anlamak ve vurgulamak için tıpkı bu süreç içinde üretilmiş olan sosyal güvenlik kavramı gibi toplumsal polis kavramına ihtiyacımız olduğunu gösteriyor.

‘Polis iyi düzenin babasıdır,’ diyenler kazandı ve hâlâ iktidardalar…”

edebiyathaber.net (3 Mayıs 2013)

Milas Belediyesi‘nin düzenlediği 3. Uluslararası Turhan Selçuk Karikatür Yarışması’nın koşul ve ödülleri açıklandı. Tüm çizerlerin katılabileceği yarışmanın sonuçları 28 Haziran 2013 tarihinde açıklanacak.

Koşullar

Yarışma tüm çizerlere açıktır.

Yarışmaya gönderilen karikatürler daha önce yayınlanmış olabilir. Ancak başka bir yarışmada ödül almamış olmalıdır.

Teknik serbesttir. Çizer yarışmaya en fazla 3 karikatürle katılabilir. Ancak eserler orijinal olmalıdır. Sanatçı tarafından (ıslak imza) imzalanması koşulu ile dijital baskı ürünler kabul edilir.

Gönderilecek karikatürlerin boyutu en fazla 30×40 cm. olmalıdır.

Katılımcılar, eserinin arkasına büyük harflerle adını, soyadını, adresini, e-postasını, ülkesini ve telefon numarasını yazmalı; kısa bir özgeçmişini zarfın içine koymalıdır.

Karikatürler, 1 Haziran 2013 tarihine kadar aşağıdaki adrese gönderilmiş olmalıdır.

3. ULUSLARARASI TURHAN SELÇUK KARİKATÜR YARIŞMASI Milas Belediyesi Kültür Sanat Birimi                                Milas – Muğla / TÜRKİYE

Yarışma sonuçları 28 Haziran 2013 tarihinde açıklanacaktır.

Yarışmaya gönderilen karikatürler geri gönderilmeyecektir. Dereceye giren veya girmeyen karikatürler kültürel amaçlı kullanılabilir, yayınlanabilirler. Yarışmaya katılanlar bu şartları kabul etmiş sayılırlar. Eserler Turhan Selçuk Karikatürlü Ev’de saklanacaktır.

Jüri tarafından seçilecek olan, sergilenecek ve albümde yer alacak eser sahiplerine yarışma albümü gönderilecektir.

Ödül töreni 13 Eylül 2013 tarihinde yapılacaktır. Aynı tarihte sergilenmeye değer görülen ve ödül alan karikatürlerin sergi açılışı Turhan Selçuk Karikatürlü Ev’de gerçekleştirilecektir. Sergi 27 Eylül’e kadar açık kalacaktır.

Seçici Kurul

Muhammet Tokat (Milas Belediye Başkanı)

Kamil Masaracı (Karikatürist)

Nadia Khiari (Karikatürist)

Cecile Bertrand (Karikatürist)

Gürbüz Doğan Ekşioğlu (Karikatürist)

Ahmet Büyükmehmetoğlu (Karikatürist)

Hatay Dumlupınar (Karikatürist)

Pelin Ünker (Karikatürist)

Bülent  Örkensoy (Grafik Tasarımcı)

Ödüller

Birincilik Ödülü: 3.000 Dolar

İkincilik Ödülü: 2.000 Dolar

Üçüncülük Ödülü: 1.000 Dolar

edebiyathaber.net (3 Mayıs 2013)

Sinekler hakkındaki önyargılarınızdan kurtulmaya hazır mısınız?

Tanşıl Kılıç ilk kitabı Şekerli Sinek’te, buram buram şeker kokan sinek Şekerli’nin maceralarını anlatıyor. Resimleri Vaqar Aqaei’ye ait olan kitabı Can Çocuk Yayınları yayımladı.

Bir lolipopa yapıştıktan sonra kendisinden bir daha haber alınamayan sinek Narin’in yeni doğmuş yüzlerce larvasından en özeli Şekerli… Annesi gibi kendini rüzgara bırakıp uçmayı seven ve annesinin şekere düşkünlüğünü hatırlatırcasına şeker kokan bir sinek… Şekerli ve arkadaşlarının gözünden, sıradan bir mahalle bambaşka bir hâle bürünüyor. Şekerli Sinek’in maceralarını, heyecanlarını ve sevinçlerini paylaşıp dünyaya onun gözünden bakacaksınız.

“Çete dedikleri arkadaş topluluğu, üç sinek, bir uğurböceği, bir uçan karınca ve bir sivrisinekten oluşuyordu. Yaptıkları kötü bir şey yoktu. Sadece bir araya gelip vızır vızır uçuşup lak lak konuşuyorlardı. Bu gruptan çete diye bahsetmek, onlara kendilerini daha maceraperest ve daha cesur hissettiriyordu. Hepsi oldukça sevimli ve iyi çocuklardı. Ama Şekerli’nin aralarından özel bir yeri vardı.”

edebiyathaber.net (3 Mayıs 2013)

14. kez düzenlenecek olan Türk Film Araştırmalarında Yeni Yönelimler Konferansı’nın bu yılki ana başlığı ‘Sinema ve Edebiyat’ olacak.

Kadir Has Üniversitesi İletişim Fakültesi tarafından 14. kez düzenlenecek olan Türk Film Araştırmalarında Yeni Yönelimler Konferansı’nın bu yılki ana başlığı ‘Sinema ve Edebiyat’ olacak.

Kadir Has Üniversitesi Cibali Kampüsü’nde 2-4 Mayıs tarihleri arasında gerçekleştirilecek konferansın açılış konuşmasını Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı yapacak. Kadir Has Üniversitesi İletişim Fakültesi ev sahipliğinde ve UNESCO Türkiye Milli Komisyonu desteğiyle, düzenlenen ‘XIV. Türk Film Araştırmalarında Yeni Yönelimler Konferansı’na Kadir Has Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Hasan Bülent Kahraman ve York Üniversitesi Tiyatro, Film ve Televizyon Bölümü Başkanı Prof. Andrew Higson ana konuşmacı olarak katılacaklar.

Konferans kapsamında düzenlenecek panelde ise, Senarist/Oyuncu Kubilay Tuncer ve Senarist/Yönetmen Ümit Ünal uyarlama uygulamalarında karşılaştıkları zorlukları dinleyicilerle paylaşacak.XIV. Türk Film Araştırmalarında Yeni Yönelimler Konferansı’nda edebiyatın anlatıları, anlatı biçimleri ve dilin sinemaya etkileri, sinemanın edebiyatı nasıl görselleştirdiği ve edebiyatın dilini nasıl dönüştürdüğü, sinema ve edebiyatın metinlerin ötesinde nasıl bir alışverişi olduğu, sinema ve edebiyat arasındaki ilişkinin basit bir orijinal-kopya meselesi olup olmadığı gibi konular ele alınacak.

Sinema ve edebiyatın farklı düzlemlerdeki kesişme noktaları ve alışveriş biçimleri çok yönlü bir bakışla tartışılacak.Konferans, ilk kez düzenlendiği 1999 yılından günümüze değin yurtiçi ve yurtdışından önemli akademisyenlerin yanı sıra, Türkiye sinemasına emek veren birçok yönetmen, yapımcı, araştırmacı, arşivci ve sinemaseverin katılımlarıyla gerçekleştirildi.

Dudley Andrew, John Hill, Dina Iordonova, Murray Pomerance ve Laura Mulvey gibi isimlerin ana konuşmacı olarak yer aldığı konferans, bu alandaki en önemli bilimsel etkinlik olma özelliğini de taşıyor.Kadir Has Üniversitesi’nde 2006 yılından bu yana gerçekleştirilen Türk Film Araştırmalarında Yeni Yönelimler Konferansları’nda sunulan bildiriler Bağlam Yayınları tarafından basıldı. Bu kitaplar, Türkiye sineması üzerine istikrarlı ve kapsamlı birer kaynak olma özelliği taşımakta.Konferanstan hareketle Cambridge Scholars Publishers için Cinema and Politics:Turkish Cinema and New Europe adlı kitap da İngiltere’de yayınlandı ve birçok akademik dergide referans olarak gösterildi.

2 Mayıs 2013

Günışığı Kitaplığı tarafından altıncı kez düzenlenen Eğitimde Edebiyat Semineri, 4 Mayıs’ta FMV Işık Ortaokulu’nda gerçekleşecek. Öğretmenler, kütüphaneciler ve eğitim yöneticilerinin ücretsiz katıldığı seminerde, yaratıcı okuma uygulamalarının yanı sıra Adnan Binyazar, Feyza Hepçilingirler ve Yard. Doç. Dr. Necdet Neydim ufuk açıcı konuşmalarıyla eğitimcilere yol gösterecek.

Edebiyatımızın usta kalemi Adnan Binyazar, okuma yazma kültürümüzü biçimlendiren toplumsal etmenleri; “dil gönüllüsü” usta yazar Feyza Hepçilingirler, gençleri edebiyata yaklaştıran fantastik, bilimkurgu gibi türleri; akademisyen, yazar Yard. Doç. Dr. Necdet Neydim, çocuk ve gençlik edebiyatımızın son dönemini ve nitelikli okumanın önemini ele alacak, eşsiz deneyimlerini paylaşacaklar. Eğitmen, yazar Sedef Örsel ve deneyimli kütüphaneci Dide Karaşahin, çocukları okumaya heveslendiren çağdaş yaklaşımları aktarırken, dünyadan etkileyici örnekler sunacaklar. Seminerde ayrıca, öğrencileriyle yaratıcı okuma uygulamaları gerçekleştiren öğretmenler özel sunumlar yaparak, izledikleri yöntemleri ve kazanımlarını meslektaşlarıyla paylaşacak.

Değişik illerden gelen 300’den fazla eğitimcinin ücretsiz katılacağı seminerin yapılacağı Nişantaşı’ndaki Işık Ortaokulu’na Bakırköy ve Beşiktaş’tan servisler kaldırılacak.

Seminer programı

4 Mayıs 2013 Cumartesi
08:30    Kayıt ve ikram
09:30    Açılış
09:45    Yard. Doç. Dr. Necdet Neydim
             Çocuk ve Gençlik Edebiyatımız ve Eğitimde Kullanımı
10:45    Uygulama sunumuDuygu Çayır, FMV Işık Ortaokulu
Patenli Kız Romanıyla Yaratıcı Okuma Uygulaması
11:30    Kahve molası
11:50    Uygulama sunumuŞerife Dönmez, Fen Bilimleri Okulu, Yakacık
Eyvah Kitap! ve Sessiz Yürek Kitaplarıyla Yaratıcı Okuma Uygulamaları
12:30    Sedef Örsel
             Resimli Öykü Kitaplarıyla Yaratıcı Okuma Uygulamaları
13:15    Öğle yemeği
14:15    Feyza Hepçilingirler
             Ergenlerle Edebiyat Arasında Köprüler Kuran Türler:

Fantastik, Bilimkurgu, Polisiye…
15:05    Dide Karaşahin
Okul ve Sınıf Kütüphaneleri Oluşturmak İçin Pratik Çözümler
15:50    Adnan Binyazar
             Okuma Yazma Kültürü

Kayıt  

seminer@gunisigikitapligi.com •  T 0212 212 99 73  • F 0212 217 91 74  • İletişim Oya Balkan

Seminer yeri

FMV Işık Ortaokulu  •  Muvaffak Benderli Konferans Salonu

Teşvikiye Cad. No: 6 Nişantaşı / İstanbul  •  www.fmvisikokullari.k12.tr

Servisler

Okula ulaşım için aşağıda belirtilen noktalardan ücretsiz servis sağlanacaktır.

Bakırköy – İncirli metrobüs durağı        08:00

Beşiktaş – Üsküdar motor iskelesi        08:30

edebiyathaber.net (2 Mayıs 2013)

Bu yazı Ekim 2005’te, Türklüğün, Kürtlerin hor görülmesi yoluyla yüceltildiği bir ortamda bu yönde en cüretli çıkışları yapan Türk Solu dergisindeki bir yazı üzerine kaleme alınmıştı. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “ayranın milli ‘içki’miz” olduğu çıkışının bir yenilik olmadığını Türk Solu dergisinin bunu çok daha önce yaptığını, kültürün milliyetçiliğe sığdırılma gayretinin bir yanılsamadan ibaret olduğunu gösteren artık alışık olduğumuz bir örnek olduğunu hatırlatmak istedik. Konunun kavram kargaşası içine sürüklenmemesi için Tayyip Erdoğan’ın yaptığı çok önemli bir hatayı da düzeltmek gerekiyor. BAŞBAKANLIK, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, TÜRK DİL KURUMU sözlüğüne göre içki “İçinde alkol bulunan içecek” içecek ise “İçilen her şey, meşrubat” olarak tanımlanmıştır. Ayranda alkol yoktur, en azından halkın kullandığında.

***

Türk Solu gazetesinin 89. sayısında Gökçe Fırat’ın “Türk oğlu, Türk kızı Türklüğünü koru!” yazısı, tam da başlığının hitap ettiklerine yönelik önermeleriyle kimileri tarafından “sol”un milliyetçiliğine, kimileri tarafından da ırkçılığa örnek olarak gösterilmiş ve eleştirilmişti. Hiç kuşku yok ki yazının dili ve önermeleri, Türkiye’deki milliyetçiliğin ırkçı kolunun dahi kolay kolay dile getiremeyeceği –henüz getiremediği– kadar pervasız ve ırkçıları kıskandıracak kadar da cüretkârdı. Doğrusu bu yazı ve gazetenin son bir kaç sayısında yer alan diğer yazılar milliyetçilikle ırkçılık arasında var olduğu düşünülen çizginin zannedildiği kadar kalın uçlu bir kalemle çizilmemiş olduğunu kanıtlayan âri örnekler olarak da değerlendirilmeyi hak etmektedirler.

Fakat söz konusu yazı, aynı zamanda milliyetçilerin ulusu (milleti) tanımlamakta kullandıkları ortak bir kültürel geçmişe ya da kültür birliğine sahip olma koşulunun ne denli geçersiz olduğunu da göstermek için önemli bir ipucu da sunmaktadır. Okumakta olduğunuz yazı da bu ipin ucunu takip edecektir.

Zordur ulusçunun “ulus”u tanımlaması

Ulusçuların ulus tanımı, her bir koşula farklı düzeylerde önem vermekte olanlar bulunmakla birlikte, genel olarak dil, din, kültür birliği içinde olan ve ortak bir toprak parçasında ortak bir geçmişe, mirasa (kalıta) dayanan topluluk şeklindedir. Yaklaşık 20 yıl öncesine kadar da aynı tanım Marksistler tarafından da kullanılmaktaydı. Bununla beraber Stalin’in 1913’te yaptığı tanımlama kimi Marksistler tarafından adeta dondurulmuştur ve halen geçerliymişçesine olduğu gibi kullanılmaktadır: “Ulus, tarihsel olarak oluşmuş, kararlı bir dil, toprak, iktisadi yaşam ve kendini kültür ortaklığında dile getiren ruhsal biçimlenme birliğidir.”[i]

Ulusçulara (milliyetçilere) göre ulus olmak için ortak bir kültüre sahip olmak olmazsa olmaz bir koşuldur. Fakat kültürel birliğin kendisinin, hatta kültür tanımının muhtelif olmasından ve “birliğin,” somut temellerinin ve ayırt edici özelliklerinin gösterilememesinden dolayı ulusçular, genellikle bu koşulu belirsizliğe terk edilmekte ve bu belirsizlik içinde kullanmaktadırlar.[ii] Bu konuyu konuşmayı pek de tercih etmeyen ulusçular, suskunluk konusunda adeta ulus-üstü bir “birlik” içindedirler.[iii] Neyse ki Gökçe Fırat bize mutfak (yemek) kültüründen bir örnek vererek, ulusçu olsun olmasın, herkesin üzerinde fikir sahibi olabileceği gündelik ve kolay sayılabilecek bir başlangıç noktası sunmaktadır:

“Türkler, yemeklerine sahip çıkmalıdır. Türk’ün damak tadı, Kürt yemekleri ile yer değiştirmektedir. Türk’ü kebaba, lahmacuna mahkum eden anlayışla mücadele edilmelidir. Yemek, kültür savaşının bir parçasıdır. Mc Donaldslar ne kadar tehlikeli ise Kürt mutfağı da o kadar tehlikelidir. Başka kültürlerin yemeklerini yiyen kültürler asimile olur. O nedenle Türk, Türk mutfağına sahip çıkmalı, başka şeyler yememelidir.” (Vurgu bana ait.)

Fakat burada, Türk (mutfak) kültüründen çok Kürt kültürüne ait somut bir örnek verilmektedir. Tabii bu haliyle de Kürt milliyetçiliğine bir kültürel tanımlama imkânı sunulmaktadır. “Ulus”u tanımlamaları ve bu tanımı savunmaları oldukça zayıf olan ulusçuların zaman zaman kendi kalelerine gol atmalarına da şaşırmamalı. Bununla beraber dâhil olanı hariç kılmaya çaba gösterildiği de çok açık. Bir “öteki” yaratılarak Türklük ve Türk kültürünün savunusu yapılmaya çalışılmaktadır, ama tam da bunlar açıklanmamaktadır. Bu haliyle –yukarıda bahsettiğimiz– “ulusçunun, kültürün kendisi, kültürel birlik, ortak kültür konusundaki sessizliğine” örnek verilmiş olunmaktadır.[iv]

“Türk’ün damak tadı?”

Yine de kabul etmek gerekir ki yemek kültür ya da genel olarak kültür üzerinden Türk ulusunu tanımlamak da kolay değil tabii. Önce bir yanlışı düzeltelim; kebap ile lahmacun Kürt değil. Kebap (kebbeb-doğranmış ocakta pişmiş et) ve lahmacun (Lahm-et ve macin-yoğrulmuş, hamurlu et) her ikisi de Arapça sözcüklerdir[v] ve Arap kültürüne “aittirler.”

Ama Türk balık da yerse asimile olabilir: Çünkü balık isimlerinin yüzde doksanı Yunanca ya da Latince’dir. Neyse ki kalkan ve karagöz Türkçe isimlerdir.

Bakl Arapça, sebz ise Farsça yeşil, yeşillik anlamına gelir, bakliyat ve sebze yemekleri de Türklüğü bozabilir. Aynı sözcüğün Yunancası lahanadır, Rusçası kapuska, aman dikkat. Marul, bulgur, fasulye yine Yunancadır. Piyazımız, turpumuz, turfandamız Farsça.

Pontus, eski Anadolu dillerinden Yunancaya geçme bir sözcük ve deniz ülkesi anlamına geliyor. Pontus’a yerleşen Grekler burada yetişen bir bitkiyi Batı’da satıp iyi kazanç elde ediyorlar. Bitkinin adı Pontus olarak kalıyor ve fontık, fundık, funduk derken fındık haline geliyor. Yiyip yememek Türklere kalmış.

Teleme (beyaz peynir), kaşar[vi] Yunanca sözcükler, tabii mandıra (Grekçeden) da. Kaşkaval İtalyanca. Geriye Türk olan çökelek kalıyor. Aynısı lor, ama Farsça.

Domates gibi patates (ki dünyanın başka bir yerinde yetişmediğinin kanıtlandığı haberi bir kaç gün önce gazetelerde yer aldı) de Avrupalı sömürgeciler tarafından Latin Amerika’dan getirilmiş ve sofralarımızdaki yerini almıştır. Bir ulusçu ya da “anti-emperyalist” olarak içinize siniyorsa yiyebilirsiniz belki.

Domatesten vazgeçip peynir ekmek yerim diyorsa bir Türk, hiç şansı yok; peynir Farsça. Köfte derse, o da Farsça.

Bugünlerde televizyonlarda gayet “milli” bir dondurma reklamı var: Önüne getirilen brokoli ve lazanyaya (ki Karadeniz yemeği uyandırdığı esprisi yapılıyor) pek itibar etmeyen aksi, yaşlı adama Türk lezzeti olarak tahin pekmezli dondurma getiriliyor. Pekmez tamam da tahin Arapça.

Turşu, pilav, paça Farsça, kaygana Arapça (haygene). Salçalı yemekler gayet sakıncalı; salça, İtalyanca “salsa”dan ses değişimine uğramış bir sözcük. Bari çorba diyenler yanılıyor; Arapça.

O güzelim tatlılar; reçel Farsça, helva, lokma, kadayıf (kadaif-kadife) Arapça. “Turkish lokum,” maalesef, o da Arapça.

Meyve konusunda Türkler şanslı sayılır, ama yine de bir sürü meyve yasak: Karpuz, Farsça harbuz, Yunanca karpoz; incir, şeftali, zerdali Farsça; muşmula Yunanca (Grekçe’den); portakal (Portugal) Portekiz’in ta kendisi. Kiraz, zaten Giresun sözcüğündeki ses değişiminin sonucu: Eski Anadolu dillerinden Grekçe’ye geçme: Gerassus, kerassus, kirassus.

Türk’ün asimile olmaması için, Çerkez tavuğu, hünkar beğendi, papaz yahnisi, vezir parmağı, Arnavut ciğeri, Tatar böreği yememesi gerektiği çok açık değil mi?

Farsça bir sözcük olan meze konusuna hiç girmemek gerek. Meze çeşitleri Arap, Abhaz, Gürcü ve tabii Yunan mutfağının egemenliği altındadır. Giritlilerin meze ve yemeklerde kullanmadığı ot çeşidi söyleyin?

İyi haber; Türkler zıkkım yiyemezler, çünkü Arapça.

Baklava da Arapça, ama hem Türklerle Kürtler hem de Yunanlarla Ermeniler de baklavayı nefis yaparlar. Arapların ki biraz kuru olur, ama Anadolu’nun her yerinde ve her halkında bol şerbetlidir. (Şerbet, şurup Arapça, şeker Farsça.) Ama çok uzakta Sırplar da nefis baklava açar. Baklavayı tüm balkanlar da bulabilirsiniz, tıpkı börek gibi.

Börek Türkçe, ama Boşnaklar kadar Sırplar da leziz börek yapar, Bulgarların ve Yunanların açtığı börek, pekâlâ Arnavutların bu konudaki becerileriyle yarışabilir. Kosova Arnavutları mantıyı, küçücük üçgen börekçikler şeklinde yaparlar ve mantı fırında pişer. Tıpkı yaprak dolması gibi tek lokmalıktır. Balkanlar da börek Anadolu’da olduğu gibi genellikle peynirli değildir. Ispanak, pırasa, patlıcan, –tatlıda ve yemekte kullandığımız çeşitlerinden farklı, bir üçüncü tipte, sütte kaynatılmış– kabak, böreğin ara malzemesi olarak kullanılır.

İskenderiye Kütüphanesi’nde, balkanlar ve milliyetçilik üzerine yaptığı söyleşi sırasında Gün Kut, Balkanların sınırlarını tam olarak tarif etmenin kolay olmadığını, tam da bu yüzden muhtelif tariflerin varlığından söz etmiş ve eklemişti; “Bana göre Balkanların sınırı böreğin sınırıdır. Nerede börek yapılmıyorsa Balkanlar son bulmuş demektir.” İster baklava gibi Arap, ister börek gibi Türk mutfağından olsun, Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya’da hemen hemen her etnik grup bu lezzetleri –ve dahi neler neler– imal eder ve afiyetle yer. Ama bir baklava ulusu ya da bir börek ulusu oluşturmazlar. Onlar, bir baklava ve börek kültürünün sahipleridirler.

Yüzyıllarca baklava ve börek yemiş olan Balkan halklarının hangisi asimile olmuştur? Hangisi Türk ya da Arap haline gelmiştir? Bugün dahi aynı yemekleri yemektedirler, ama bu coğrafyalarda ulusçular hâlâ tek tek “âri” uluslarına sahiptirler ve işçi sınıfını birbirine kırdırmak için ulusçuluğu kullanmaya devam etmektedirler. Yemek yiyerek, içki içerek asimile olunacağını ancak bir milliyetçi (ulusçu) düşünebilir. 

Ulusçunun rüyası ve de kâbusu: Asimilasyon

Bu öylesine güçlü bir düşüncedir ki ulusçu kendi yarattığı “ulusal” kültürün evrensel olduğunu ya da olacağını ilan eder. Tıpkı başka kültürlerin etkisi altında asimile olunacağını düşünmesi gibi kendi “ulusal” kültürünün de başka ulusları asimile edeceği hayalini görür, bununla mutlu olur. Şöyle düşünür; Coca-cola Amerikan kültürünün ürünüdür, ABD emperyalisttir, o halde cola emperyalizmin “bizi bozan” ajanıdır. Ama ulusçu kapitalistimiz için cola iyi de kâr getirmektedir, bu yüzden yerli cola üretilerek hem para kazanılır hem de ulus asimile olmaktan kurtarılır. Ulusçu farkında değildir ama bu haliyle “Cola kültürünün” dışına çıkılmış olmaz. Yine de Cola-Türk’ü yapan ulusçu için önemli olan ulusal bir içeceğin yaratılmasıdır; onun hayal gücü, zihniyet dünyası bu kadarına izin verir. Örneğin Sırbistan’da savaştan sonra “Sinalco” adında bir meşrubat, cola ve muadili içeceklere rakip, “ulusal” bir marka olarak yaygınlaşmıştır. Fakat aynı “anti-emperyalist” Sırbistan halen sürmekte olan Afganistan işgaline asker göndererek katkı sunmaktadır.

Cola-Turka markalı bir içeceğimiz var: “Cola”sı “aynı cola,” yani Amerikan, “Turka”sı ise şarkiyatçı (orientalist). Bir de reklam kampanyası var: ulusçunun asimile olmak ve etmek konusundaki zihniyet dünyasını bire bir yansıtan: Cola-Turka içen Amerikalılar Türk kültürünü benimsiyor ve hatta mucize kabilinden bir anda Amerikan şivesiyle Türkçe konuşmaya başlıyor, kısacası Türkleşiyor. Ama bir ulusçu için, hele de Gökçe Fırat için bu da yetmez:

“Her Türk, Türkçe konuşmalıdır. Bunu da İstanbul şivesi ile konuşmalıdır. Dil varsa millet vardır. Ancak şehri istila eden Kürtler kendi dillerini hakim kılmaktadır. Bunlarla temas içinde Türkler de şivelerini bozmakta, Türkçe konuşsa bile adeta Kürt şivesiyle Türkçe konuşmaktadır.”

Aslında reklamdaki gibi Amerikalıların Türkleşmesi ve “şiveli de olsa” Türkçe konuşması onu çok memnun eder, ama bir ulusçu “ulusal” kültür ve dil uğruna yerel dilleri ve şiveleri yok etmekten geri durmaz. “Vatandaş Türkçe konuş,” der ama dünyanın diğer yerlerindeki Türklerle Türkçe anlaşamamasına hiç aldırış etmez. Onları başka ulusçu ideolojilerin etkisi altında asimile olmamış, Türklüğünü korumuş kahramanlar olarak görür. Görür ama yemekle, içmekle asimile olunmadığını göremez. Irak’taki Türkmenlerle, Azerilerle hatta Orta Asya’daki “Türklerle” kendi “ulusal” Türkçesiyle anlaşamaz, ama onları Türklüğünü korumuş ilan eder. Ulusçunun çelişkisi bitmez.

Hadi Cola’yı emperyalist ve kültür ajanı ilan ettik. Avrupa’da neredeyse her dilde yoğurdun adı –ses değişimleriyle birlikte– yoğurttur. Kimi Avrupalı bunu bir Yunan yiyeceği sanır, ama yoğurt Türkçe’dir, tıpkı ayran gibi. Yani emperyalist sayılabilecek bir yiyecek ve içeceği vardır Türklerin. Ama yoğurt yediği ya da ayran içtiği için Türkleşmiş bir İngiliz, Yunan ya da Belçikalı gördünüz, duydunuz mu?

Bugün Türkler de Kürtler de rakı içmektedir, Yunanlar ise aynı alkollü içkinin Yunanca’sını; uzo (ouzo). Rakının Türk mü Yunan mı olduğu da ne zamandır her iki milliyetçilik tarafından tam bir savaş alanıdır. Şimdi rakının Türk ya da Yunan icadı olduğu kanıtlansa, Türkler ve Yunanlar rakı içmeyi bırakacak mı? Türkler ya da Yunanlar şimdiye kadar rakı içmiş olduklarından dolayı asimile mi olmuş kabul edilecekler?

Acaba Türkler neden rakı yerine kımız içmiyor? 

Kültür sadece yemekten ibaret değildir

Kültürün –başta açıkladığımız gibi tanımı ve temeli muhtelif ve belirsiz– “ulusal” olanını da bulmak kolay değil. Örneğin halk dansları: Horon Yunanca, bar Ermenice dans, oyun demek, ama oynamaktan, seyretmekten vazgeçer miyiz?

Neden halk dansları “ulusal”dır da halk dansları topluluklarının farklı giysileri vardır ve bunlara “yerel” kıyafetler deriz? Ulusal ise o halde Egeliler, Karadenizliler ve Diyarbakırlıların da aynı kıyafetleri giymesi gerekmez miydi? Bizleri ilkokula tek tip (önlük ve beyaz yaka) giysiyle gönderen “milli eğitim” neden folklorda tek tip giyinmeyi yaratamamıştır? Günümüzde ulusal sınırlar içinde –hatta dışında da– insanlar oldukça benzer –hatta aynı– şekilde giyinmektedir. Fakat sadece bir yüzyıl önce aynı coğrafyada yaşayan atalar –ki ulusal kültürün kökleri olduğu kabul edilirler– neredeyse köyden köye değişen giysiler giyiyorlardı.

Gelin bir düşlem (fantezi) kuralım: Bugünün bir ulusçusunu zaman makinesine koyalım ve sadece bir-iki yüzyıl öncesine gönderelim, üzerinde kot pantolon ve t-shirt ya da kravat-gömlek, takım elbiseyle. Bugünün ulusçusu zaman tünelinden geçip atalarıyla buluştuğunda, bir köy ya da kasaba hayatı yaşayan dedeler ve nineler tarafından üzerindeki acayip giysiler yüzünden bir meczup olarak nitelendirilmez mi? Boş verin düşlemi, bugün bir halk dansları kıyafetiyle evden çıkıp, otobüse bindiğinizi ve işe gittiğinizi düşünün… Eğer bugün ortak “ulusal” bir kültüre sahip olduğumuzu ve bu kültürün geçmişten bugüne damıtıldığını savunacaksak, o halde en çok atalarımıza benzememiz onlarla ortak noktalarımız olması gerekirdi. Uzun dini bayram tatillerinde bir tatil yöresi planı değil köyümüze el öpmeye gitmemiz gerekmez miydi?

Tabii ki bir kültürümüz var ve bunun pek çok öğesiyle mutluyuz ve bunlardan vazgeçmeyi hayal bile edemeyiz. Fakat kültürümüz en çok da komşu ülkelerdekilerin kültürüne benzer. Yukarıda mutfak kültürüne ait verilen örneklerin tamamı bir Yunan, Arap, Acem, Ermeni, Gürcü ya da Slav ile kültürel ortaklıklarımızdır ve bizleri birbirimize yakınlaştırır. İddia edildiği gibi bir Kürt ile Türk’ü birbirinden ırak kılmaz.

Sınırlarda nöbet tutan bir askerin söylediği türkü, dikenli tellerin ardındaki ülke askerinin de sıla hasretini dile getirmez mi? Suriye’de söylenen uzun hava Urfalıya çok mu yabancı kalır? Klasik sanat müziğini bir Ermeni dinlemez mi? Çoğunun ozanı dahi belli olmayıp anonim deyip geçilen türküler ulusal değildir, ulusal olan marşlardır. Birincisi insanları birleştirir ikincisi ayırır.

Bir ulus için kültür birliği arayanların sonuçta bulabileceği yegane şey ulus-ötesi/dışı bir kültür birliğidir. İşte bu yüzden ulusal kültür birliğinin muhtevası ve temelleri ulusçular tarafından gündeme getirilmez, tartışılmaz, sadece birliğin ulusal olarak var olduğu söylenir ve geçilir. Fakat kültür birliği ulusçuların çizdiği ulusal sınırlara sığamaz, ne top-tüfek dinler ne de dikenli tel-pasaport, onları aşar gider.

Komşularımızla kültürel benzerliğimizden çok birliğimiz vardır. Yüzyılı aşkın bir süredir bütün ulusçular farklı “ulusal” kültürler yaratma gayreti içinde olmuşlardır. Yaratmak için ne yazık ki pek çok kültürel unsur ve kültürlerin kendisi yok edilmiştir. Ulusçuların bu çabasına rağmen ziyaret ettikleri komşu ülkelerde yaşayanlarla aralarında kültürel bir benzerlik olduğunu yakalayanlar aslında geçmişte hiç de ulusal olmayan kültürel birliğe rastlamış olmaktadırlar. Yememiz içmemiz, oturup kalkmamız, kahvehanemiz meyhanemiz, evlerimizin içi, sohbetlerimiz hiç mi bir Arap’ın, Acem’in, Ermeni’nin, Yunan’ınkine benzemez? Evlerimizde İran halısı yok mudur, Yunanistan’da tek bir Kütahya çinisi bulamaz mıyız? Bunun farkında değillerdir, ama kültürel birliğe ait unsurlar kendi evinde dahi varlığını –belki de onun sayesinde– korumuştur.

Bugün Türkiye’deki pek çok şehir ismi Türkçe değildir. Kiraz örneğinde Giresun’dan bahsetmiştik, devam edelim; Sinop (Sinope), Bursa (Prusa), Trabzon (Trapezuz-dikdörtgen), Antalya (Attaleia), Amisos (Samsun), Manisa (Magnesia-Mıknatıs), ve daha bir çok örnekte şehir isimleri Yunanca ya da öncesi Anadolu uygarlıkları dillerindedir. Kastomonu, Latince castrum-castrium (kale) kökünden gelir. Burgaz Ada, Lüleburgaz, Atburgazı, Tuzburgazı örneklerindeki “burgaz” Yunanca pirgos sözcüğünden gelir ve kale anlamındadır. Tekirdağ, “Tekfurdağı”dır. Tekfur (tacı olan), Ermenice bir sözcüktür.

Kültür birliği halen varlığını korumaya devam etmektedir, ama yine de “kaytan bıyıklı Türkler” kendilerini Türklükten aforoz edilmiş bulabilirler: Kaytan, ip-urgan anlamında Yunanca bir sözcüktür. “Pos bıyıklılar” da Farsça bıyık (gür, dolu) kullandıklarını bilmelidirler. Kimseye “moruk” demeyin, Ermenice sakal. Kilidi açarken (kilidi-Yunanca), kepengi (kepeng-Ermenice, kilitten) indirirken kültür birliğini yaşattığınızı unutmayın.

“Eşeği merteğe bağlamak,” ya da “elifi görse mertek sanır,” gibi atasözleri asla herhangi bir ataya işaret etmez, anonimdir: Mertek, direk/kütük anlamında Ermenice. “Pot kırar” ya da “madik (serçe parmağı) atarsanız,” bunlar da Ermenice, “katakulli” Yunanca. Polis ve namus (nomos) da Yunanca sözcükler.

Çarşamba, perşembe (cıhar-dört, penç-beş, şembe-gün) ve pazar Farsça, cuma Arapça.

Tavla oynayan Türkler sayıları Türkçe değil Farsça sayarlar. Satranç zaten bir Acem oyunu. Bütün dünyaya İran’dan (Pers) yayılmıştır. Bugün pek çok ülkede satranç ligleri vardır ve dünya şampiyonası da yapılmaktadır. Fakat tavla ya da satranç oynadığından dolayı asimile olan da yoktur. 

Korku birliği

Ulusçu, daima başka kültürlerin etkisinden dolayı ulusun asimile ve yok olacağı endişesini taşır ve bunun korkusunu “ulusa” aşılar. Aslında, tek tek insanlar ne kadar bu korkuyu benimser ve bununla yaşarsa o oranda bir ulusu oluşturmuş sayılırlar. 1923 öncesinde insanlar yüzyıllardır kebap yiyordu, ve ulusçular bu insanları asimile olmamış bir halde bulup “siz bir ulussunuz,” dediler. Bunu dedikleri andan itibaren de “kebap yerseniz,” ya da “başka kültürlerin etkisi altına girerseniz, bozulur ve asimile olursunuz,” korkusunu dolaşıma soktular. Kısacası asimile olmamışlardan ulus yaratılır ve bu ulus artık asimile olma tehlikesi altına girer. Bu kurgu içinde çelişki barındırıyor olmakla nitelendirilemez, saçmadır. Fakat yarattığını korumak Allah’a mahsus değildir. Ulusçunun koruduğu kendi yaratımı olandır, kültür birliği değil.

Eğer illa ki bir asimilasyon aranacaksa, bu, ulusal bir kültürün yaratımı uğruna ulus-dışı kültürel birliğin her bir unsurundan, hatta bu kültürel birliğin kendisinden başkası olamaz. Tam da bu noktada “asimilasyon” yerine “imha”dan söz etmek daha yerinde olur.

Kuşkusuz, yine de kebap yemenin bazı sakıncaları vardır: Örneğin kalp ve damar sağlınıza zarar verebilir. Fakat beslenme yoluyla ulusal kimliğin sıhhatinin bozulacağını iddia etmek, -bunun ulusçunun kendi kendisini aşağılaması anlamına geleceğini bir kenara bırakalım- en azından ulusal kimliğin kendisinin, öyle zannedildiği kadar sağlam bir bünyeye sahip olmadığını itiraf etmekten başka bir anlama gelmez.

Doğrusu, yaratımı sırasında bu bünyenin, iddia edildiği kadar saf kalması mümkün olamazdı ve yazıda gösterilmeye çalışıldığı gibi olmamıştır da. Dolayısıyla yaradılışından gelen sorunlarla maluldür. İşte bu sorunlar ve bir yaratım, icat olmasından ötürü ulusal kimlik, ezeli olmayıp -tam da bu yüzden- ebediyen de payidar kalamayacağı şüphe ve korkusunu bir alınyazısı gibi taşımak zorunda kalır. Bu şüphe ve korku, ne ile beslenirse beslensin sonuçta sadece kin kusabilir.


[i]           Josef Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, Sol Yayınları, Mart 1990, sf;15.

[ii]           Aynı soydan (etnik köken, ırk) olma koşulu ise kimileri tarafından tanıma dâhil edilmekte, fakat ABD gibi bariz örnekler dolayısıyla, kimileri tarafından da tanımdan çıkarılmaktadır. Nitekim Stalin de İtalyan ve Fransız örneklerine dayanarak soyun koşul olamayacağını belirtmiştir. A.g.e, sf; 11-12. Soy koşulu genellikle olumsuz bir anlam ifade edecek şekilde “etnik milliyetçiliğe” özgü olarak kullanılmaktadır. Fakat yine de ulus-devletler soy vurgusu yapmaktan kaçınmazlar. Örneğin Hırvatistan Anayasası tamamen bir Hırvat soyuna vurgu yapmaktadır. O dönem çok popüler olan ve uygarlığın kurucusu olarak kabul edilen Yunan uygarlığına, Avrupalı bir soya gönderme olarak, ABD’nin kuruluşu sırasında Yunancanın resmi dil olması gündeme gelmişti. TC Anayasasına göre “vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür,” Türkiyeli değil.

[iii]          Herkül Milas, Yunan Ulusunun Doğuşu, İletişim Yayınları, sf:19-20.

[iv]          Sanılanın ve iddia edilenin aksine bir ulusçu ulusu, “öteki”ne göre tanımlamaz. Aksine önce yaratmaya çalıştığı ulusu tanımlar ve “öteki” kavramı daha sonra tanıma ithal edilir, ama tanımı güçlendirmek için değil, ulusu saflaştırmak ve bu yolla güçlendirmek için. Ernest Gellner, Uluslar ve Ulusculuk, İnsan Yayınları 1992, sf;28. “Öteki” kavramı sadece “başka”sını tanımlamaya yarar, “biz”i değil. Elmayı tanımlamak için, “armut, portakal, vişne vb. değil,” demek elmayı tanımlamaz.

[v]           Sözcüklerin anlamları ve kökenleri hakkında Meydan Larousse Ansiklopedisi ve İsmet Zeki Eyüboğlu’nun Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü’ndeki (Sosyal Yayınlar, Mayıs 2004), ilgili maddelerden yararlanılmıştır.

[vi]          Meydan Larousse’ın ilgili maddesinde; bundan 100 yıl (ansiklopedi 1972 baskısı) önce İstanbul’da bir Yahudi kızının kaşar (kaseri) peyniri yapığı ve lezzet uzmanı bir hahamın onayını aldığı bilgisi yer almaktadır.

Can Yayınları’nın kurucusu Erdal Öz’ün anısını yaşatmak için bu yıl 6’ncısı gerçekleştirilen Erdal Öz Edebiyat Ödülü, İstanbul Pera Palas’taki törenle Cemil Kavukçu’ya verildi.

Sunuculuğunu Müjde Ar’ın üstlendiği törende açılış konuşmasını Erdal Öz’ün oğlu ve Can Yayınları Genel Müdürü Can Öz yaptı.

Ödülün bu yılki sahibi Cemil Kavukçu, kendisini ödüle değer bulan jüri üyelerine teşekkür ettikten sonra tam yazarlıktan vazgeçmek üzereyken Erdal Öz’ün kendisine nasıl kucak açtığını anlattı.

Kavukçu, “Bu ödülün benim için en önemli yanı adımın onunla birlikte yan yana anılacak olması’’ dedi. Can Öz de “Erdal Öz’ün adını anıp da düşünce özgürlüğünü anmamak olmaz. Hepimiz düşünce özgürlüğü açısından kırık dökük bir haldeyiz. Eminim ki hepimiz bu konu hakkında ne kadar üzgün olsak da düşünce özgürlüğünü her zaman dile getireceğiz” diye konuştu.

2 Mayıs 2013

  • Merve Arslan - 03/05/2013 - 11:46

    “Sunuculuğunu Müjde Ar’ın üstlendiği” Can Yayınlarına ne oluyor böyle?!cevaplakapat

“Kim gerçek yabancı, bir ülkede yaşayıp başka bir yere ait olduğunu bilen mi, yoksa kendi ülkesinde yabancı hayatı sürüp, ait olacak başka bir yeri de olmayan mı?”

Uzun zaman önce Elif Şafak,  Araf adlı romanında bu soruyu sorduğunda, olası cevapları geniş zamanlara yayarak düşünmeye başlamıştım. Bu başlangıçtı sadece. Kesin bir cevabım olmasının vereceği rahatlığı henüz elde etmiş değilim. Bu sessizlik, aklımla ve gönlümle içine düştüğüm yolculuğun başka bir durağında şimdi…

Bizi hasret duyduğumuz bazı yazar ve eserleriyle buluşturmaya devam eden Siren Yayınları’nın,  2009’da yazara Nobel Edebiyat Ödülü kazandıran, Herta Müller’in Çağlar Tanyeri çevirisi ile bastığı Tek Bacaklı Yolcu, kendi yaşamının da izdüşümü olarak okuma listelerimizde yerini buldu.

Her ne kadar Rumen asıllı Alman yazar, eserlerinde Romanya’daki diktatör rejime muhalif ve şiirsel yoğunluğu olmasına karşın nesir tarzı yazımı ile Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmış olsa da Tek Bacaklı Yolcu bu yoğunluğun naifliğine sahip bir metin değildir.

Rumen gizli servisi “Securitate” için muhbirlik yapma teklifini reddedince artık yaşamını sürdürme imkânının kalmadığı Romanya’dan ayrılıp Almanya’ya yerleşen Müller, romanında “yabancı” olmayı çok katmanlı haliyle yeni baştan tarif eder. Biz zorluklara sahip bu metnin, girmeyi başarabildiğimiz her satırının aralarında özümüzde unutulup kalmış bazı kör noktalara aydınlanırız. Kendine bir tarif bulmakta zorlanan, ama en azından ne şekilde tarifin imkânsız olduğunu idrak ederek yola çıkan eli bagajlı bir yolcudur İrene. Yaşadığımız dünyada belki de hiç olmayan birinin duyarlılığı ile birbirine yatay sınırların incelmiş yerlerinden giriş yaparak mümkün kılınan hayatları seyreder. “Yasaklanmış yakınlıklar” başlar İrene için. Yaşadığı -bizim anladığımız üzere- Karadeniz’e kıyısı olan ve herkesin her an balık yiyebildiği bir kasabada tatil için bulunan bir alman öğrenciye, Franz’a âşık olur, tam da o sırada Almanya’ya iltica ve pasaport bekleyişi onu sabırsız kılarken karşısına beklenmedik biçimde dikiliveren bu aşk, hayata başka türlü tutunmanın perdesini aralar. Ancak bazen yeni umutlar bir “kafa karışıklığından” fazlasını vadetmez. Kasabada yalnızca yabancılar için deniz manzaralı oteller vardır. “İrene’nin oralara girmesi yasaktı.” (s. 14) Franz Almanya’ya, yaşadığı kent Marburg’a döndükten sonra İrene ona bir kartpostal gönderir. Telefon memuresi balık yerken İrene yüksek sesle:

“Uzaklara bakan bir oda” der. (s. 17) Aslında Marburg’dur o oda, Almanya, Franz ve dünya üzerinde gerçek manada gidemediği herhangi bir yer…

Havaalanında konuştukları gibi Franz değil, arkadaşı Stefan karşılar İrene’yi. Uzaklığın mesafesi genişler, henüz dokunabileceği bir sırada hayatına Stefan girer. Yabancılık bazen içine düşülen bir şey olabilir. İrene ilk göz kamaşmasıyla geldiği Berlin’de, Franz’ın onda yarattığı arzulu kadınlık halleri ile Stefan’ın gösterdiği dünya arasında kalır. Yarılmış bir kişi olarak şehrin içinde bize kendi şehrini, duyumsamalarını aktarır. Şehir bir aktarıcıdır romanda. Şehirler. İrene’nin “haylatmos” ağrısı için oradadırlar. İrene, “mevsimlerin başlangıcında modanın göz kamaştırıcı” (s. 72) olduğu, bolluk ve renk özgürlüğü içindeki bu kentlerde bir tür “aidiyet” duygusu hissetse de geçmiş hep geri döner. Diktatör, uykuda ve uyanıkken, dairesini yutup sessiz avluyu derinleştiren iskelede gözüne kestirdiği işçinin saç bandında, omuzlarına dökülen saçlarında hep geri döner. Rüyalar ve korkular geçmişte değil, avluda ve her yerdedir…

  Tek Bacaklı Yolcu’da hiçbir şey görünmez değildir. Müller toz konak içinde “şimdi”yi göstermez. O da en az geçmiş kadar ıssız ve yokluk içindedir. Müller eşsiz bir cesaretle doldurur kelimelerin içini. Her cümle bir cürettir. Bir sınırı geçmek yabancıyı iki kez yabancı kılabilir. İrene bu yokluğun içinde bu kez Stefan’ın arkadaşı Thomas ile tanışır.  Bölünmüşlük çoğalır. Akışkan bir kimliğin içinde Thomas’ın yoluna çıkmasına içerler İrene, “İkircikli melekler değiliz biz Thomas, sadece ikircikliyiz.” der. (s. 100)  Böylelikle bir varoluş meselesini temize çeker.

Öte yandan şeyler öylesine isimsiz bırakılmıştır ki romanda, kentler neredeyse bir yığındır. Büfelerin, caddelerin, işçilerin, büro memurlarının, nehirlerin, metro duraklarının… Memurların balık yedikleri lokantaların, rock müziğin yapıldığı barların ya da marketlerin bir ismi yoktur. Bu, romanda gösterilen köksüzlüğün, yabancılığın ta kendisi olsa gerektir. Yolcu elinde bagajını tuttuğu an, kentler yabancının rengine bürünür, bu renk eski kâbusların rengindedir. Kapsayıcı ve bunaltıcıdır. Yaşama yeniden tutunurken aşk, İrene’yi içine çekerek çağırır, ancak yalnızlığını bir gecikmişlik duygusu ile daha da derinleştirmekten öteye gitmez. Franz’a yolladığı bir kartta şöyle der: “Tek başıma yola çıkmıştım, iki kişi olarak varmak istiyordum. Her şey tersine gelişti. İki kişi olarak yola çıkmıştım. Vardığımda tek başımaydım.” (s. 120) Romanda sık sık İrene ile Franz arasındaki yaş farkı belirtilir. Bu “kaçırıvermişlik” duygusunun altını kazıyan güçlü bir vurgu olmakla birlikte İrene’nin bedenini de tanımsız bırakması bir tür köksüzlük bilgisinin temrini gibidir.

Romanda Almanya’nın “yabancı” politikasını -bakış açısını demek daha doğru olabilir- ortaya seren şu sahne de dikkat çekicidir. İrene kabul merkezinin bekleme odasında iken idareci pencereden dışarıya bakar.

“Bir Polonyalı” dedi idareci.

“Gördüğünüz gibi orada hala.”

“Haklısınız” dedi sekreter.

“Belki başkasıyla karıştırıyorsunuzdur onu” dedi İrene.

Sekreter yorgun bir bitkiden bir yaprak koparttı. İdareci ayakta içiyordu kahveyi:

“Oturma izni yok, çalışma izni yok. Hiçbir şeyi yok.”

Sekreterin yaprağı ezen eline baktı.

Ezilen yaprağın bir Polonyalı, bir Rumen, bir Iraklı olması muhtemel… Peki biz okuyucu, bu romanı bir Batılı bakış açısıyla, ferah Avrupa ülkelerinin sosyal ve hukuk devleti anlayışı açısından bulunmaz “umut mekanları” olduğu önerisi ile mi okuyacağız, yoksa yakın zamanlarda Merkel’in de beyan ettiği gibi “yabancı”yı sorunsallaştırıp bununla yaşayamayan bir Avrupa anlayışını kabullenip yeni yaşam önerilerinin söz konusu olup olamayacağını mı… Belki de doğru olan “saf ve düşünceli” bir okur olmayı gözden kaçırmamak.

Herta Müller’in zor bir metin inşa ettiği gerçeği okur olarak hevesimizi merak ile kaygı arasında sallandırıyor. Ancak her sabır isteyen ilk okuma deneyiminden sonra anlatımdaki o biriciklik, sessiz kalan ve haykıran cümlelerin okurda yarattığı sarsıntı ile Müller yıkıcı bir metin yaratmayı başarıyor. Dünyanın neresinde olursa olsun “kent sakinlerinin ardından bakan tek bacaklı yolcular” için…

Esra Ertan – edebiyathaber.net (2 Mayıs 2013)

Masallar çocuklara uyumaları, yetişkinlere de uyanmaları için anlatılır. “                                                                                                                              Jorge Bucay

Masal Anlatıcısı, masalın imajlarını sesi, sessizliği, bedeni ve sözcükleriyle boşluğa çizer ve böylece “masal evini” kurar. İşte bu, dinleyenin o eve girebilmesi için bir davettir. Dinleyen “masal evinin” odalarında gezerken, kendi anılarından oluşturur oturma odasını, kendi ruhunu katar mutfağa ve kendi hayallerinde oluşturduğu kahramanla içer çayını. Masal evini inşa etmek masal anlatıcılığı sanatının büyüsüdür. Nasıl kurar anlatıcı bu evi? Ve dinleyeni kendi büyüsüne nasıl çeker?

Masallar anlatıcısına ulaştığında birer iskeletten ibarettir. Anlatıcı, kendi imajlarından bir beden yapar, kendi hayallerinden bir elbise diker ve kendi ruhundan ruh üfler masalına. Böylelikle masal canlanmış, dinleyenin kulaklarıyla ve ruhuyla buluşmaya hazır hale gelmiş olur.  Anlatıcı tüm bunları yaparken neye ihtiyaç duyar?

Atölyede, bu soruların cevabı araştırılıyor, “masal evinin” nasıl kuralacağı ve masal anlatıcılığı sanatının sırları öğretiliyor. Çocuğuna, eşine, öğrencilerine, arkadaşlarına veya bir dinleyici kitlesine masal anlatmak ve onları anlatımlarınızla büyülemek istiyorsanız bu atölye tam size göre.

Atölyenin temel çalışma başlıkları şöyledir;

  • Söz-İmaj, İmaj-Söz
  • Bilinçli söz söyleme, bilinçli konuşma
  • İmajlar yaratma, yarattığı imajları görme
  • Hafıza Teknikleri
  • Hikayeyi Anlama
  • Anlatım Teknikleri
  • Anlatım Biçimleri
  • Anlatıcı Rolleri
  • Doğaçlama
  • Anlatıcı, Dinleyici ve Hikaye arasındaki ilişki
  • Beden Farkındalığı (Feldenkrais- Reflexoloji)
  • Yaratıcı Beden-Yaratıcı Söz
  • Mekan Farkındalığı
  • Beden ve Mekan ilişkisi
  • Bedenin, Ses ve Anlatının Ritmi
  • Ses ve nefes teknikleri

Atölye Yürütücüsü: Nazlı Çevik

Katılımcı sayısı: 8-14

Tarih: 18-19 Mayıs, 10.00-18.00 saateri arasında

Adres: Büyük Hendek Cad. No:21, Kat:2 (Galata Perform’un üstü) Kuledibi/Beyoğlu, İstanbul

Ücret: Öğrenci: 250 TL, Tam: 300 TL

Başvuru için: masalanlaticiligi@gmail.com  

1980 doğumlu olan Nazlı Çevik, Hikaye Anlatıcısı – Tiyatro ve Dans Pedagoğudur. 1999 yıllında İstanbul Üniversitesi Veterinerlik Fakültesinde okurken Tiyatro ve Çağdaş Dans ile tanışmış ve sanatı kendine meslek olarak edinmeye o yıllarda karar vermiştir. Tiyatro Manga ve Kadıköy Halk Eğitim Merkezi Deneme Sahnesinde Tiyatro Eğitimini, Oluşum Drama Enstitüsünde de Drama Liderlik Programını tamamlamıştır. Ayrıca ÇADTAL adlı dans grubunda dans etmiş, ÇATI, Dans Buluşma gibi birçok kurumda Modern ve Çağdaş Dans, Kontakt Doğaçlama, Yoga, Butoh derslerine katılmıştır. İstanbul’da çeşitli anaokullarında ve okullarda 4 yıl drama liderliği yaptıkta sonra, 2007 yılında Berlin’e gidip, 2008- 2011 yılları arasında Berlin Sanat Üniversitesi’nde Tiyatro Pedagojisi alanında Yüksek Lisans Eğitimini tamamlamıştır. Hikaye Anlatıcılığı ile yüksek lisans eğitimi esnasında Prf.Dr. Kristin Wardetky sayesinde tanıştıktan sonra, bu alanda Almanya ve Avrupa’nın en önemli isimleriyle çalışmıştır. 2011-2013 yılları arasında yine aynı üniversitenin 1.5 yıl süren ‘Künstlerisches Erzählen, Storytelling in Art and Education- Sanatsal Anlatım, Eğitimde ve Sanatta Hikaye Anlatıcılığı’ programını bitirmiştir. Ayrıca Berlin’de, Koreograf ve Dans Pedagoğu olan Nadja Raseweski’den ‘Yaratıcı Dans ve Okul’ eğitimini aldıktan sonra, Dock11 Çağdaş Dans Okulunun ‘Dans Pedagogluğu’ eğitimini de başarıyla tamamlamıştır.

Gerçekleştirdiği Kimi Projeler:

  • 2013  1. Uluslararası Şirince Masallar Festivali organizasyonu, küratörlüğü ve masal anlatıcılığı
  • 2009-2013 yıllarında Berlin çapındaki okullarda ve yuvalarda sürdürülmekte olan  ‘ErzählZeit (Anlatım Zamanı)’ adlı Projede, farklı kurumlarda (okullar, kültür merkezleri, yuvalar) ve Festivallerde Hikaye Anlatıcılığı
  • 2012’de Kadınlarla “Frauen Geschichten aus dem Brunnenviertel (Brunnnen Mahallesinden Kadın Hikayeleri)” adlı Hikaye Anlatıcılığı projesini gerçekleştirdikten sonra, yine aynı grupla bu projenin devamı olan ikinci projenin ‘Bana Bir Masal Anlat Anne’  yönetmenliği
  • 2010-2013 yılları arasında Astrid-Lindgren Çocuk Tiyatrosunda TUKI (Tiyatro ve Anaokulları) adlı projede ve Paradiesvögel adlı yuvalarda ve SOS Çocuk, “Theater im Urlaub (Tatilde Tiyatro)” adlı dernek bünyesinde İtalya’da çocuklarla tiyatro, dans ve hikaye anlatıcılığı
  • 2012’de Berlin’in Çağdaş sanat Müzelerinden biri olan Hamburger Bahnhof’da gençlerle ‘Heimspiel (Memleket Oyunu)’ adlı Performans projesi
  • Tiyatro Pedagogları mesleki eğitim semineri olan ‘SICHTEN XIII’ (2011) de çok kültürlü tiyatro alanında Atölye Çalışmaları
  • 2009-2010 yıllarında Ballhaus Naunynstraße adlı Tiyatroda, Koregraf Canan Erek ile birlikte ‘Die Wunschreisse (Arzulanan Yolculuk)‘, ‘Klassenfahrt (Sınıf Gezisi)‘, adlı Dans Tiyatroları, yine aynı tiyatroda 2011 yılında ‘TUSCH’ (Tiyatro ve Okul) projesi kapsamında ‘Endlich (Sonunda)‘ adlı Dans Tiyatrosu
  • Berlin Sanat Üniversitesi’nde (2010) ‘Woher und Wohin (Nereden Nereye)‘ adlı Dans Tiyatrosu
  • Çocuk Sanat Akademisinde (2011) ‘Weissnicht (Bilmiyorum)‘ adlı Dans Tiyatrosu
  • Moses Mendelsohn Lisesinde (2010) ‘Mein Leben ist voller Glück (Yaşamım Mutlulukla Dolu)’, (2012) ‘Wir haben es drauf (Bunu yapabiliyoruz)’ adlı Tiyatro Oyunları

2013’ün Ocak ayından beri İstanbul ve Berlin’de yaşayan Nazlı Çevik, her iki şehirde de Hikaye Anlatıcılığı, Tiyatro ve Dans Pedagogluğu yapmakta ve kendi alanında projeler üretmeye devam etmektedir. Ayrıca Wortspinnerinnen (Kelime Örücüler)adlı 6 farklı dille Hikayeler anlatan bir grupta da Hikaye Anlatıcılığı yapmakta ve projeler tasarlamaktadır.

edebiyathaber.net (1 Mayıs 2013)

Can Yayınları ve İstanbul Modern, hem edebiyatı hem de günümüz siyasetini yakından takip edenleri mutlu edecek ve çok konuşulacak bir oturuma hazırlanıyor: Ünlü Fransız yazar Mathias Enard ve ödüllü haberci Ahu Özyurt İstanbul Modern’de bir araya gelecek.

07 Mayıs 2013 Salı günü, Can Yayınları ve İstanbul Modern iş birliğiyle son ayların en dikkat çekici edebiyat etkinliklerinden birine imza atılacak: Yıllarını Ortadoğu’yu anlamak ve anlatmaya adamış ödüllü haberci Ahu Özyurt ve Fransız Edebiyatı’nın en büyük isimlerinden biri Mathias Enard bir araya gelerek Arap Baharı, Ortadoğu’nun siyasi çalkantıları ve edebiyatın ilişkisini masaya yatıracaklar.

Mathias Enard, ünlü Fransız bir yazar… Aslında bir “dünya vatandaşı” olarak anılmaktan hoşlanıyor çünkü elle çizilmiş sınırları değil, insanı önemsiyor. Mathias Enard’ın Türk okurla ilk tanışıklığı 2011’de Can Yayınları tarafından dilimize kazandırılan Savaşları, Kralları ve Filleri Anlat Onlara adlı kitabıyla gerçekleşti. 16. yüzyılın İstanbul’unu, Michelangelo’nun İstanbul’a davet edilişini ve dönemin günlük hayatını ustalıkla resmeden bu kitap, yazara Fransa’nın en önemli edebiyat ödülü olan Gouncourt’u kazandırdı. Enard’ın yeni kitabı Hırsızlar Sokağı’ysa bugünün tarihini yazan, Hıristiyan ve Müslüman alemlerin aynı çıkmazda sonlanan kimlik meselelerini yüze vuran, son derece çarpıcı bir eser.

Hırsızlar Sokağı adlı kitaptan hareketle başlayıp Avrupa ve Orta Doğu siyasetinin edebiyattaki izdüşümlerini, bugünün tarihini yazan edebiyatı konu edecek söyleşi, gündem yaratmaya hazırlanıyor.

SESSİZ KAYIT: ARAP BAHARI VE EDEBİYAT 

MODERATÖR: Ahu  Özyurt

KONUK: Mathias Enard 

YER: İstanbul Modern

TARİH&SAAT: 07 Mayıs 2013, Salı – 19:00 

ETKİNLİK ÜCRETSİZDİR!

edebiyathaber.net (1 Mayıs 2013)

Çevirmen ve editör arasındaki soğuk savaş, çevirmenin kendi içinde kopan sıcak savaşın sonlandırılmasıyla ateşkese bağlanabilir mi?

Sebebi nedir bu soğuk savaşın? Çevirmenin tıkandığı noktacıkların şişip bir balona dönüşmesi ve bu balonun editör tarafından minik bir iğneyle patlatılması az rastlanan bir olay değildir zannımca.

Öncelikli sorun zamandır. Çevirmen yayınevinden kitabı ilk alacağı zaman, gözleri pırıl pırıl, heyecanla, yeni bir hikâyeye girmenin aşkıyla kendisine verilen üç ayı (diyelim ki üç ay) çok bile bulabilir. “Ay ben çok sevdim hikâyeyi, bir ayda bitiririm” diyebilir. Editör tedirgin değildir henüz. O kitaba üç ay fazladır bile. “Hem fazladan bir on gün dünyanın sonunu getirmez ya,” diye düşünür. Çevirmen yeni kitabın verdiği yenilenme hissinin gözlerine ektiği parıltı eşliğinde başlar kitaba, ama o da nesi! Bir telefonla çok sevdiği kuzeninin Ankara’dan gelmiş olduğunu öğrenir ve tabii ki onunla görüşmelidir. E zaten bol bol zaman var, bir günden bir şey olacak değil ya. Birkaç benzer telefon görüşmesinden sonra insanlara:

  • Çeviri yapmam gerekiyor. Siz gezin, ben sonra ararım sizi, dese ne fayda… Günlük güneşlik hava elden gidiyordur. Eve kapanmanın verdiği hezeyan eşliğinde bir koltuğa gömülür ve dikkatini toplamak adına derin derin nefes alır ve verir. Verirken kendisini twitterda mentionlar arasında cirit atarken bulduğu pişmanlık anı… İşte tehlikeli sulara yaklaştınız sayın pek değerli çevirmen. O sular pek tatlıdır. Öyle tatlıdır ki, iki dakika sonra saate bakan çevirmen aradan iki ya da katları saat geçtiğini fark eder ve “Bugün olmadı, yarın devam ederim” hissiyle olay yerinden ayrılır. Olay yeri olmayan diğer koltuk ve olay yeri olan koltuk arasında ilk savaş başlamıştır bile. Çevirinin tesliminden üç hafta önce kazara sorar durumu kontrol altında tutmak isteyen sayın pek değerli editör:
  • Çeviri ne durumda? Sorun yok değil mi?

Kendisine bakmakta olan iki yüz sayfadan gözlerini alamayan çevirmen kendinden emin cevap verir:

  • İyi gidiyor, son elli sayfadayım.

Sonrasında çevirmenin sabahlamaları başlayınca eziyete dönüşen kitaba pek çok kötü söz sarf edilebilir. Çevirmenin düşünceleri dönüşmüştür çoktan. “Sosyal hayatım kalmadı. Çeviri rahat işti hani! Bu para bu paniğimi karşılayabilecek mi?” Evet, çeviri yaparak zengin olmak zor bir iştir ama çevirmenin zaman yönetimi bambaşka bir sorundur. Çünkü çevirmenin aşkla yaptığı iş, bir anda eziyete dönüşebilir. Çevirmen uslanmaz bir savaşçıdır. Her kitapta aynı sorunu yaşamasına rağmen, zaman yönetimini pijamalar içerisinde ve kahve eşliğinde yapmak durumunda olduğundan, çevrilecek her kitabın başında “Bunda aynı hatayı yapmamalıyım,” diye düşünse de, o hata kendisini tekrarlayan bir hikâyeye dönüşür. Bu sorun akşam saatleri yerine, sabah erken saatlerde çalışılarak çözülebilir. İkinci bir iş yapan çevirmenler bile sabah en az bir saati çeviriye ayırdıklarında, sabah saatlerinde çok daha hızlı çalıştıklarını göreceklerdir ve daha sonra yaptıkları çeviriyi okuduklarında “Bu cümleyi ben mi yazdım!” diyecek kadar beğenebilirler yazdıklarını. Bu kısır döngünün kurbanı olmuş bir savaşçı olarak, başka işlerde gün içerisinde uzun saatler çalışıyorum ve sabah saatleri benim için çözüm oldu. Akşam üç saatte yaptığım çevirinin sabah bir saatte yapılabildiğini ve cümlelerimin beni akşam saatlerinden daha mutlu ettiğini görür görmez, sabah kitabımla düzenli buluşmalara başladım. Tabii ilk günler gözleriniz kapalı çevirmek zorunda kalabilir, “Hayır, bu benim çözümüm değil!” diyebilirsiniz. Siz kendinizi birkaç gün sonra görün bir de! Editöre hikâyeler uydurmaktan daha kolay bir iş bence!

Bir diğer sorun da içinden çıkılamayan, çevirmeni acı bir gülümseme eşliğinde kahveden kahveye gark eden cümlelerin sonunda görünen ışık. O ışık editörün ta kendisi. “Ben hallederim, canım çevirmen arkadaşım. Sen yaz oraya bir şeyler, ben düzeltirim. Nasılsa birkaç kez okunacak o kitap.” diye adeta şefkatli bir melek gibi konuşuyordur editörün hayali çevirmenin kafasında cirit atan cümlelerin arasından. Editör kitabı okuyacak tabii. Ama çevirmen bunu unuttuğu zaman iyi çeviri yapabilir ancak. Editörün elinde bolca okunması gereken kitap beklediği için, iyi çevirmeni hızıyla olduğu kadar, kitabın kendisini uğraştırmasıyla belirler. Kitap eline geldikten sonra editörü günlerce uykusuz bırakıp, yine de son haline ulaşamıyorsa, çevirmen gördüğü ışıkla kör olmuş demektir. Çevirmen teslim etmeden önce kitabı son haline getirmesi gerektiği düşüncesiyle çalışmalıdır. Editör ondan sonra kendi işini rahatlıkla yapacağından ortaya çok daha okunası bir kitap çıkacaktır.

Çeviri aşk işidir. Sevgisizce yapılması mümkün değildir. Bu aşkın mutlu sonla bitmesi için çevirmen ve editörün kucaklaşması gerekir. Çünkü kitap bu aşktan doğan çocuktur ve çevirmenler ile editörler her doğan çocuğa aşkla sarılırlar.

Cemile Özyakan Demirci – edebiyathaber.net (30 Nisan 2013)

Sarnıç Öykü’de bu ay “50 Kuşağı”nın usta öykücülerinden Ferit Edgü’nün “Giden Bir Kedinin Ardından” isimli kitabı var. “Hakkâri’de Bir Mevsim” , “Av” ve “Doğu Öyküleri” gibi birçok kitabıyla edebiyatımızda önemli bir yeri olan Ferit Edgü’nün son kitabı hakkında kendisiyle Rıza Kıraç söyleşti. Yazılarıyla dosyaya katkıda bulunanlar isimler ise şunlar: Enis Batur, Oğuz Demiralp, Fatih Altuğ ve Ayşe Öykü İş.

Sarnıç Öykü’nün bu sayısında Tolstoy’un “Orman Meyveleri” adlı öyküsü Rusça aslından çevirisiyle yer alıyor. Klasik romanın dev isimlerinden olan Tolstoy’un bu öyküsünde yine onun benzersiz karakter çizimlerini okuyacaksınız. Bir diğer çeviri öykü, çok ödüllü bir yazar olan Edward P. Jones’un imzasını taşıyor:” İlk gün”. Türkçeye “Malum Dünya” adıyla çevrilen “The Known World” adlı romanıyla Pulitzer ödülünü almıştı yazar. Yine, Pulitzer ödüllü bir başka yazar Dominik asıllı Amerikalı Junot Diaz. Diaz’ın “Kumral Bir Kızla Nasıl Çıkılır” isimli öyküsü hayli ilginç ve ironik.

Bu ay öyküleri yayımlanan yazarlar Mehmet Batur, Senem Dere, Neslihan Önderoğlu, Hakkı İnanç, Ayşegül Ural, Fuat Sevimay, Erkan Tuncay, Eylem Ata Güleç ve Tolunay Ozanemre.

Damla-lık’ta Billur Şentürk’ün derlediği kısa haberlerin yanı sıra, Semra Aktunç’la YKY’den çıkan “Yalos” adlı kitabı üzerine yapılan bir söyleşi de yer alıyor.

Kült kitap bölümünde ise Berna Durmaz’ın Sabahattin Ali’nin “Yeni Dünya” kitabını inceleyen yazısı var.

Kadir Yüksel ise Öykü Vitrini’nde Dünyanın Öyküsü tarafından “Öykü Yağmuru” adıyla yayına hazırlanan 2012 Öykü Yıllığı’nı inceliyor.

edebiyathaber.net (30 Nisan 2013)

Çankaya Belediyesi ile Dünyanın Öyküsü dergisi işbirliğiyle, CerModern,  Cafe Soul, Sanat Sokağı ve SUDEM’in katkılarıyla,  bu yıl 13.’sü yapılacak olan, Uluslararası Ankara Öykü Günleri, 1-5 Mayıs 2013 tarihinde Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi, CerModern, Cafe Soul, Sanat Sokağı ve SUDEM olmak üzere beş ayrı mekânda gerçekleştirilecek.

13.Uluslararası Ankara Öykü Günleri’nin süreceği beş gün boyunca, yazarları tarafından 30’un üzerinde öykü seslendirilecek, alanlarında kendilerini kanıtlamış araştırmacılar, yayıncılar, akademisyenler, dergi yayın yönetmenleri öyküyle ilgili kuramsal metinler sunacaklar.

13. Uluslararası Ankara Öykü Günleri Onur Ödülü usta yazar Pınar Kür’e sunulacak. Elçin Temel’in sunacağı ödül töreninde ünlü yazarlar Füruzan, Doğan Hızlan ve Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık konuşma yapacaklar.

Etkinlik programı şöyle:

1 Mayıs 2013 Çarşamba

Cafe Soul

12.00-12.20 ++Esme Aras “Batık Şehir

12.20-12.40++Nilgün Çelik “El Feneri”

12.40-13.00“++Nesime Açılmış “Böcek”

13.00-13.20 ++Selçuk Sarısaltık “Kötü Şaka”

13.20-13.40 ++ Ayten Kaya “Akıntı”

13.40-14.00 ++Ali Günay “Edebiyata Sansür Girişimleri”

14.00-14.20 ++Zeynep Sönmez “Kısa Öyküde Susma Biçimleri”

14.20-14.40 ++İbrahim Karaoğlu “Ölü Deniz Mezarlığı”

14.40-15.00 ++Lütfiye Aydın  “Ardakalan”

15.00-15.20 ++Hasibe Ayten “Kursak Balon”

Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi

15.30 : Nurhayat Varol: “Bir Tuş, Bir Dokunuş” Fotoğraf Sergisi Açılışı

15.30-16.45 Panel: “Fotoğraflarla Yabancılaşma Öyküleri”

                 ++ Prof. Dr. Selçuk Candansayar /  ++Doç. Dr. Helga Tılıç / ++ Dr. Tuğba Taş / ++Nurhayat Varol

16.45-17.00 Ara

17.00-17.20 ++Işık Kansu “Sarnıç”

17.20-17.45 “Çocukluğa Yolculuk: Burhan Günel”

                     Hazırlayan: Işık Kansu

17.45-18.00 Ara

18.00-19.00Panel: Burhan Günel Öykücülüğü
                     Yöneten: Prof. Dr. Kemal Özmen

                      ++Lütfiye Aydın/ ++Dr. Fatih Sakallı / ++ Nisa Günel             

19.15-19.30 Ara

19.30-20-30 13. Ankara Uluslararası Öykü Günleri Açılış Töreni

                    Sunuş: Elçin Temel

Özcan Karabulut Ankara Öykü Günleri Kurucusu

                            Dünyanın Öyküsü Dergisi Yayın Yönetmeni

Ömer Asan Heyamola Yayınları Roman Kahramanları Yayın Yönetmeni

Sevgi Özel Dil Derneği Başkanı

Onur Konuğu Yazarların Konuşmaları

Bülent Tanık Çankaya Belediye Başkanı

2 Mayıs 2013  Perşembe

Cafe Soul     

12.00-12.20++Özcan Öztürk “Aynasızın Çorbası”

12.20-12.40 ++Celal İlhan “Aynalar”

12.40-13.00 ++Eray Karınca “Dip Boyası”

13.00-13.20  ++ İnci Gürbüzatik “Kapı”

13.20-13.40  ++Sedat Erden “Ambassador Sabri Bey”

13.40-14.00 ++Halit Suiçmez “Türkiye’de Yazar Üretkenliği”

14.00-14.20 ++Gamze Güller “Kirazların Açtığı Gün”

14.20-14.40 ++Halil Genç “Gökyüzünün Ötesi”

Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi

14.30-15.00     Sümer ve Babil  Mitolojik Öyküleri
++Selim ADALI / ++Ali Turan GÖRGÜ

15.00-15.45    Kıbrıs Öykücülüğü

                       ++Christos Hadjipapas /++Mehmet Kansu

15.45- 16.00 Ara

16.00-17.15   “Rus Öykücülüğü”

++Çingiz Guseynov /++ Birsen Karaca

                       Yelena Tverdislova “Öykü ile Roman Arasında / Marek Hlasko’nun Tür Arayışları” 

17.15-17.30 Ara

17.30-18.30  “Venezuela Edebiyatı”

++Maria Alejandra Rojas Sanchez

                    “Sosyalist Venezüela’da Yayın Politikaları ve Yazarlar”

                     ++ Juan Manuel Parada Serrano

                     “Venezuela’da Kısa Öykü”

18.30-18.45 Ara

18.45-19.45 Panel: ÖYKÜDE YAZARIN İZİ

                    Yazarın kişiliği, yaşamından izler öyküye ne kadar giriyor?

Yöneten: ++Sevinç Özer

++Faruk Duman /  ++Gönül Kıvılcım /++Birsen Ferahlı++Esra Özsüer

3 Mayıs 2013 Cuma

Cafe Soul                                          

11.40-12.00++Sofya Kurban “Nazım’ın Peşinden”

12.00-12.20  ++Murat Darılmaz “Öykü -Sinema ilişkisine genel bir bakış”

12.20-12.40  ++Aysun Kara “Öyküye Sızan Şiir”

12.40-13.00  ++Juan Parada “Kısa ve Aşırı Anlatım”

13.00-13.20   ++Gülayşe Koçak “Yaratıcı Yazma: Notayla mı? Doğaçlama mı?”                      

13.20-13.40  ++Mehmet Kansu “Her Şey Bir ve Tek Şeydir”

13.40-14.00 ++Faruk Duman “İlk Aşk, Ankara;İlk Öyküler, Demiryolları…”

14.00-14.20 ++Giuseppe Goffredo “Herkesten Daha Yalnız”

14.20-14.40 ++Çiğdem Ülker “Bir Şehrin Ruhu: Sadri Ertem Öykücülüğü”

14.40-15.00 ++Tarhan Gürhan “Ölünce Başlangıcı” Seslendiren: Jülide Okkalı

15.00-15.20 ++Nuray Tekin “Şey Dili”

Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi

15.30-16.30  Panel: Öykü Dergileri

                     “Öykü Dergileri Öykücünün Okulu mu?”

                      Yöneten:++Özcan Karabulut,

                      ++ Hüseyin Su/++ İnan Çetin ++Ü. Gülsüm Bülbül /++Fulya Bayraktar /  ++Deniz Dengiz  Şimşek,

16.30-17.30   İtalyan Öykücülüğü”

                      ++Giuseppe Goffredo / ++Gülbende Kuray Ulusoy/ ++Feridun Ulusoy

17.30-17.45 Ara

17.45-18.45   “Bulgar Öykücülüğü”

                   ++Kristin Dimitrova / ++Kadriye Özgür

18.45-19.45 Panel:  Yaratıcı Yazarlık Atölyeleri

                    Yaratıcı yazarlık atölyelerinden yazar çıkar mı?”

Yöneten:++Aysu Erden

++Emin Özdemir /++Çiğdem Ülker /++Gülayşe Koçak/++Nurhayat Bezgin

CerModern

18.30-20.00  Panel: ‘Felaket’ Edebiyatı: Dersim Öyküleri

                              Yöneten:++Ömer Türkeş

++Murat Özyaşar / ++Yavuz Ekinci / ++Birgül Oğuz/++ İnan Çetin /  ++Ayşegül Çelik/ ++Melike Uzun

4 Mayıs 2013 Cumartesi        

Cafe Soul

11.00-11.30 ++CerModern Yaratıcı Yazarlık Atölyesi Öykücüleri

11.30-12.00 ++Deniz Dengiz Şimşek Işığın Sesi

12.00-12.20 ++Ersin Karahaliloğlu “Yalan”

12.20- 12.40 ++Melike Uzun “Mehmet Günsür Anısına”

12.40-13.00    ++Maria Alejandra Rojas “Çağdaş Venezuela Öyküleri”

13.00-13.20 ++Nurhayat Bezgin “Güzelim Memleketlim”

13.20-13.40 ++Ayşe Akaltun “Erik Çiçekleri”

13.40-14.00 ++A.Galip “Eleştirel Roman Okumaları”

14.00-14.20 ++Mustafa Şerif Onaran “İlhan Tarus’un Kişiliği ve Öykücülüğü”

14.20-14.40 ++Kristin Dimitrova “İnsanların Bedenleri”

14.40-15.00 ++Kemal Gündüzalp “Dünyanın Öyküsü Öykü Yıllığının Serüveni”

15.00-15.20 ++Emine Yılmaz “Ansızın Gelen Mektuplar İçin Veranda”

15.20-15.40 ++Orçun Güzer “Bir Karşılaşma”  

SUDEM

13.30-14.45

Panel: Öykü Hayata, Bedene, Suya Sabuna Dokunmalı mı?

Yöneten: ++Özcan Karabulut

                    ++Ayşegül Tözeren  ++Nemika Tuğcu /++ Ayşegül Çelik   / ++Onur Caymaz

CerModern

 15.00-16.00 “Tanıdığım Nazım Hikmet”

                       ++ Çingiz Guseynov / ++Birsen Karaca

Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi

15.00-15.30  ++Yaşar Seyman “Kadın Öykülerinde Ankara”

15.30-15.45 Ara

15.45 -16.30 ++“Pınar Kür’le Söyleşi”

16.30-16.45   Ara

16.45-17.30  ++“Füruzan’la Söyleşi”

17.30-17.45   Ara

17.45-18.00  Dünyanın Öyküsü Dergisi Öykü Ödül Töreni

Ödüller: Emine Yılmaz / Orçun Güzer Ödül Konuşması: Füruzan

18.00- 19.30   Panel: EDEBİYATIMIZDA NİTELİK VE ELEŞTİRİ SORUNU

“Öyküde Eleştirinin Özeleştirisi Mümkün Mü?

                       Yöneten: ++Doğan Hızlan

                       ++Ömer Türkeş,  ++Ömer Lekesiz++Alper Akçam++Ayşegül Tözeren / A. Galip

19.30-19.45  Ara

19.45 -20.30 13. Ankara Öykü Günleri Ödül Töreni

Sunuş: Elçin Temel

Füruzan Dünyanın Öyküsü Dergisi Danışmanı

Doğan Hızlan Eleştirmen

Bülent Tanık Çankaya Belediye Başkanı

Onur Ödülü:   Pınar Kür Sunuş: Sezer Ateş Ayvaz

Onur Konuğu Yazarları: Plaket Töreni

Kokteyl

5 Mayıs 2013 Pazar

Cafe Soul   

12.00-12.20 ++Ali Turan GÖRGÜ “Benzer Yönleriyle Kısa Öykü ve Kısa Film”

12.20-12.40 ++Suzan Bilgin Özgen “Lokum”

12.40-13.00 ++ Mine Hoşcan Bilge Necati Tosuner ile Avaz Avaz “Susmak“”

13.00-13.20 ++Tekgül Arı  “Papatyalar Çizdim”

13.20-13.40 ++Birgül Oğuz “Yas Edebiyatı”

13.40-14.00 ++Arzu Demir “Sonra”

14.00-14.20 ++Onur Caymaz: “Kısa Öykünün Uzun Tarihi”

14.20-14.40 ++M. Özgür Mutlu “Antarktika Edebiyat Yıllığı”

14.40-15.00  ++Sevgi Özel “Kardeşim Çoktan Gitmişti”

15.00-15.20 ++Zennure KösemanErnest Hemingway ve Kısa Kısa Öyküde Gizemli Yaklaşım”

15.20-15.40  ++Atilla Şenkon “Hıdırellez”

SUDEM

13.30-14.45    Panel: Türkçe Edebiyatta Kült Öykü Kitapları

Yöneten: ++Nursel Duruel

                      ++Yasemin Yazıcı / ++ İnci Gürbüzatik /++Alper Akçam / ++ Kadir Yüksel           

CerModern

15.00-16.30 Mübadele: “Kardeş Nereye”

                    Belgesel Film Gösterimi ve Sunuş

                    ++Ömer Asan / ++İbrahim Dizman

SANAT SOKAĞI

15.00-16.30 Panel: Değeri Yeterince  Bilinmeyen Öykücülerimiz

                        Yöneten: ++Aysu Erden

                         ++Ahmet Yıldız / ++Kemal Gündüzalp/++Kadir Yüksel,

Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi

15.45-16.15 ++Esra Özsüer “Son Dönem Yunan Öykücülüğü”

16.15-16.30 ARA

16.30-17.00 ++Nursel Duruel’le Söyleşi

17.00-18.00  Panel: Arap Öykücülüğü

                     ++Hatip Badle  /Abdülkadir Abdelli / Mehmet Hakkı Suçin

18.00-18.15 ARA

18.15-19.30   Panel: Genç Kuşak Öykücüler

                          “Genç Kuşak Öykücülerde Yenilik Arayışları”

+Birgül Oğuz/ ++Murat Özyaşar /++Pelin Buzluk/++Mahir Ünsal Eriş /++Sinan Sülün

edebiyathaber.net (10 Nisan 2013)

  • Serdar Koç - 16/04/2013 - 22:55

    1 Mayıs günü gündüz saatlerine etkinlik koymak sizce doğru mudur?
    Kolaylıklar dilerim.
    Serdar Koçcevaplakapat

  • Arzum Yılmaz - 16/04/2013 - 23:23

    Bulunacak cafelerin adreslerinide yazmış olsanız memnun olurum.
    Bu arada 1 Mayıs çok önemli bir gün ama buda sıradan bir gün değil ;)cevaplakapat

  • Feyza K. - 27/04/2013 - 15:16

    Furuzan’in bir hayraniyim,tum kitaplarini okudum, Oyku Gunleri’nde ona kitap imzalatma sansim olabilir mi ?cevaplakapat

  • Zuhal Mutlu - 30/04/2013 - 14:08

    Bu cafelerin vb. adlerını ÇSM programı dahil yazılmamıs olması çok büyük eksiklik. Etkinligin mekanlara dagıtılması da cok guzel ancak insanların oradan oraya kosturmaları isi oldukca zorlastırıyor. Ara gecislerde ulsaımı saglayıcı servis vs. konulsa idi iyi olurdu.cevaplakapat

Salinger’la 14-15 yaşındayken tanışmıştım. Babamı görmeye Ankara’ya gitmiş, dosdoğru Tarhan Kitabevi’nin yolunu tutmuşum. Catcher in the Rye’ın (Çavdar Tarlasında Çocuklar) adı hoşuma gitmiş olsa gerek, ne anlama geldiğini de bilmiyorum. Aslında kitabı bilmiyordum, yazarını da tanımıyorum. Adını sevmiştim gerçi: J. D. Salinger. Adını yazmamış olması, yaş icabı herhalde, bana daha da bir hoş gelmişti.

Sonra Holden Caulfield ile tanıştım ve gençliğimin seyir defteri değişti. Unutmadığım kahramanların çoğu hayatımın ondan önceki döneminde karşıma çıkmıştır: Pal Sokağı Çocukları’nın Nemeçek’i gibi. Ama Nemeçek’e başka bir düzlemden bakıyordum sanki. Sonradan bir başka Salinger karakterini, Seymour Glass’ı daha fazla sevdim sanırım, ama yaş itibariyle hayatta beni en fazla etkileyen karakter, Holden’dir.

Salinger’ın ilk Holden hikâyesi münasebetiyle Torontolu genç bir hanıma yazdığı ve yeni ortaya çıkan mektuplar da bu münasebetle ilgimi çekti. Tarih 18 Kasım 1941, kendisi henüz Manhattanlı bir yazar adayı. The New Yorker’da yeni bir kısa hikâyesi çıkacakmış, bir mektup yazıp müjdeliyor. Hikâye, Noel tatilindeki bir öğrenci hakkında, ama yazar kendinden pek emin değil. “Bir-iki tane denerim,” diye yazmış, “ve baktım ki hedefi tutturamıyorum, bırakırım”. Sonra da mektubu yazdığı hanıma, “Slight Rebellion Off Madison” başlıklı “ilk Holden hikâyesi”ne tepkisinin ne olduğunu sormuş. Mektubu “Jerry S.” diye imzalamış.

1972 yılında J. D. Salinger’ın genç yazar hayranı Joyce Maynard’a yazdığı on dört mektup sonradan başına iş açmıştı. Münzevi yazar, bu mektupların ortaya çıkmasını istemiyordu, ama Maynard, hiç aldırmadan onları çatır çatır sattı. Sotheby’s müzayedesinden eline 156 bin 500 dolar geçti. Neyse ki mektupları bilgisayar yazılım sistemi girişimcisi ve sanat koleksiyoncusu Peter Norton aldı (bilgisayar muhabbetine onun yazılımıyla başlamıştık) ve on dördünü de büyük saygı duyduğunu söylediği yazara iade etti.

Bu sefer ise öyle bir tehlike yok, yani Salinger’i incitmek söz konusu değil. Sahne ışıklarından ömrü boyunca (sırf böylesini tercih ettiği için) uzak durmuş biri olan yazar, üç yıl önce bu dünyayı terk etti. J(erome) D(avid) Salinger, kimseyi kendi özel hayatına bulaştırmadı. Hatta buna, hasbelkader kısa ya da uzun süreyle o hayatın bir parçası olmuş kişiler de dâhildir. Sırf bu yüzden takdire layık olduğunu düşünüyorum. Ondaki şöhretin ve yeteneğin yüzde birine sahip olmayan kişilerin tavuskuşu gibi dolaştığı bir dönemde, bu özelliği kimileri için daha da hayranlık verici bir hal alırken, ötekiler için yazarı büsbütün anlaşılmaz kılıyor. Oysa şöhretin her türlü sevabını ve günahını, Glass çocuklarının kişiliklerinde bize yansıtmış olan kişidir. Yayınlanmış Glass hikâyelerine, ileride en meşhur iki karakterinden biri olacak genç adamın ani intiharını anlatan hikâye ile başlamış bir yazara, sonsuz bir saygı sunmak dışında ne diyeceğimi bilemiyorum.

Şimdiki mektuplara dönecek olursak, 1941 ile 1943 arasında yazılmışlar. Aradan geçen 70 yıl içinde pek az kişinin onları gördüğünü sanıyorum. Sonunda Morgan Kütüphanesi ve Müzesi almış, New York Times’la paylaşmış. Biz de bu sayede hem durumdan haberdar olduk hem de genç yazarın kahramanı Holden Caulfield’e ne kadar benzediğini görüyoruz. Morgan’ın küratörü ve edebi-tarihi metinler bölümü başkanı Declan Kiely, “Henüz meslek hayatının eşiğinde ama sesini bulmuş bile,” diyor. Salinger’ın mektupları yazdığı Torontolu genç hanım ise, ömrü daha da uzun olsun, 95 yaşında.

Salinger, Torontolu Marjorie Sheard ile mektuplaşmaya 1941 yazında başladı. Kız onun Esquire ve Collier’s gibi dergilerde çıkan ilk hikâyelerini okuyordu. Bir yazma heveskârı olduğu için de Salinger’dan tavsiye istemişti. Delikanlı onu yüreklendirmiş, “Malum Vassar kızı palavralarından kaçınacak içgüdüye sahip gibi geldin bana,” demiş, 4 Eylül 1941 tarihli mektubunda. Yazılarını daha küçük edebi dergilere vermesini öğütlemiş. “Küçük dergilerin verdiği parayla öyle Cadillac falan alamazsın,” diyor, “ama aslında bunun da önemi yok, değil mi?” Hayli gösteriş de yapmış, hayatını kendi kafasında yazmış. Mesleki başarılarından söz etmiş, İkinci Dünya Savaşı’na girmekten söz etmiş.

Sonraki iki yıl boyunca da kıza dokuz mektup yollamış: Mizahtan nasibini almış, yer yer flörtçü mektuplar. 9 Ekim 1941 tarihli mektubunda nasıl biri olduğunu sorup büyük bir resmini istiyor. Bir ay sonra da bu arsız talebi için özür diliyor. Ama Marjorie gene de resmi yollayınca, “Sinsi kız,” demiş. “Güzelmişsin.”

Ms Sheard, mektupları dolabındaki bir ayakkabı kutusunda saklamış. Altı yıl kadar önce bir huzurevine taşınınca da onları bir akrabasına vermiş. Tedavi ve bakım masrafları artınca, ailecek mektupları Morgan’a satmaya karar vermişler. Salinger mektuplarını toplayan ve sergileyen müze, bunlara ne kadar ödediğini saklıyor. Sheard’in yeğeni Liza, halasının yazıları hiç yayımlanmadığı için ve hayatının büyük kısmını ev kadını olarak geçirdiği için, bu mektupların onun gözünde büyük duygusal değer taşıdığını söylüyor. “Bir süperstara yazan ve onunla dengiymiş gibi konuşan genç bir kadınmış.”

Salinger, ilk mektuplarından birinde Tolstoy’dan övgüyle söz ediyor. Savaş ve Barış kadar iyi olmasa da, ustaca yazılmış Anna Karenina’yı yeniden okuduğundan dem vuruyor. Ona iki F. Scott Fitzgerald kitabı tavsiye etmiş: The Great Gatsby (Muhteşem Gatsby) ile The Last Tycoon (Son Düş). Kız da cevabında, Fitzgerald ve Hemingway’in onu aynı şekilde kızdırdıklarını söylemiş: “İnsan kendini,  sempatisini hiç hak etmeyen bu biraz can sıkıcı insanlara sempati duymak için kandırılmış gibi hissediyor”.

1942’nin başlarında ise Salinger’ın tadı biraz kaçmış. Henüz yayımlanmamış Holden Caulfield hikâyesinden söz etmemesini istiyor kızdan. Aslında derginin Pearl Harbor baskını nedeniyle hikâyeyi yayımlamayı ertelediğini duymuş. Çok geçmeden savaşa gideceğini de biliyor. Askerlik hayatına girişini anlattığı daha sonraki mektupları, “Fitzdudley,” “Wormsley-Bassett” ve “Flo and Benjy” diye imzalamış. Hayli de mübalağa etmiş. Onunla babasının Hollywood’daki evinde evlenmek isteyen bir kızdan nasıl vazgeçtiğini anlatıyor. “Eski daktilomu aldım,  çıktım gittim.” J. D. Salinger: A Life’ı (Üzüntü, Muz Kabuğu ve J. D. Salinger) yazan Kenneth Slawenski, yazarın bu kızla Eugene O’Neill’in kızı Oona’yı kastedip etmediğinden emin değil. 1940’ların başında bir süre çıkmışlar ama Oona, J. S.’nin sevgisine mukabele etmemiş ve Charlie Chaplin’le evlenerek onun kalbini kırmış.

Hasılı kelâm, Salinger ile Holden Caulfield böyle yola çıkmışlar işte. “Slight Rebellion Off Madison”dan, ilk ve son kez 19 Haziran 1965’te, bütün hikâyeleri The New Yorker’da yayımlanmış, kitap haline gelmemiş olan “Hapworth 16, 1924″ adlı hikâyesine kadar uzanan bir yol: Glass kardeşlerin en büyüğü olan Seymour’un yedi yaşındayken kamptan eve yolladığı mektuplar. Benim çevirme şansına eriştiğim Seymour: An Introduction’ın (Seymour: Bir Giriş) kahramanı olan Seymour, “A Perfect Day for Bananafish”te (“Muzbalığı İçin Harika Bir Gün”) balayındayken pat diye intihar eden Seymour.

Glass çocukları kıymetlilerimdir. Holden’i daha önce tanıdım ama Seymour ve Bud’ı daha çok severim. “Hapworth 16, 1924”ü ilk görüşümü hiç unutmam, çünkü varlığından bile haberim yoktu. Şöyle demişim bir yazımda:

“ ‘Hapworth 16, 1924’ benim için hep on yıl kadar önce eski evimde elime geçen (YKY yollamıştı herhalde) fotokopi sayfaları olarak kalacak. Duyduğum heyecanı o evle, salonun ışığıyla, pencerelerin görüntüsüyle ve çalışma masasıyla hatırlayacağım. Bir solukta daldığım Seymour dünyasından, hikâyeyi bitirerek çıkıp da kafamı kaldırınca, o ışığı, o pencereleri gördüğüm için herhalde.

Budur yani, esas adamımız Seymour’dur. Kampından mektup yazmış, evden kitap istiyor.”

Yedi yaşında böyle olan bir çocukla hiçbir genç başa çıkamaz, zinhar ondan üstün olamaz. Ama o da sıradan fanilerin yaşadığı hayatla başa çıkamaz. Nitekim çıkamıyor da…

Sevin Okyay – edebiyathaber.net (29 Nisan 2013)

Tüm Yazıları>>>

Türk edebiyatında ve sinemasında hayalgücünün yaygınlaşmasında büyük katkıları olan usta yazar ve sinema eleştirmeni Giovanni Scognamillo onuruna düzenlenen GİO Ödülleri’nin kazanan isimleri açıklandı.

Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği (FABİSAD), tarafından düzenlenen ödül töreninde 2011 ve 2012 senelerinde yayınlanmış yerli fantastik romanlar arasında yapılacak değerlendirme ile “En İyi Roman” ödülü sahibini buldu. Yapılan Öykü Yarışması ve İllüstrasyon Yarışması sonucu da kazananlar açıklandı.

Roman Ödülleri’nde 10 aday belirlendi ve adaylar şöyleydi;

Ağrıyan – Sadık Yemni
Beşlerin Çağı – Erbuğ Kaya
Cennetin Kalıntıları – Levent Şenyürek
Kayıp Ruhun Zindanı – Ayfer Kafkas
Siyah Koku – Gülayşe Koçak
Şairin Romanı – Murathan Mungan
Şamanlar Diyarı – Barış Müstecaplıoğlu
Upirlerin Fısıltısı – Çağan Dikenelli
Varolmayanlar – Doğu Yücel
Yedinci Gün – İhsan Oktay Anar

Bu adaylar arasından kazanan eser Murathan Mungan’ın Şairin Romanı isimli kitabı oldu.

Öykü Yarışması’nda ise Gülbike Berkkam‘ın “Balanka Olmak” isimli öyküsü birincilik ödülüne layık görülürken Mehmet Berk Yaltırık, Sevgi Saygı, Hakan Balcı ve Gürkan Uluçhan da dereceye giren diğer isimler oldu.

İllüstrasyon Yarışması’nda ise Mehmet Özen‘in Karabasan çizgi romanından esinlenerek yaptığı illüstrasyon birinci oldu. Dereceye giren diğer isimler ise Selçuk Koçman, Melih Yılmaz, Ömer Tunç ve Ahmet Oğuz Demir oldu.

29 Nisan 2013

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z