Masthead header

“Yayım sürecinin zorluklarını genç yazarlar kadar iyi biliyoruz”

Alakarga, yeni kurulan nitelikli bir yayınevi. Yayımladığı ve yayıma hazırladığı kitaplarla uzun soluklu olacağının işaretini veriyor. 

Alakarga Yayınları ne zaman kuruldu ve şimdiye kadar kaç kitap yayımladı?

Alakarga diyoruz biz artık ona kendi aramızda ve okurlarımızın da böyle seslenmesini diliyoruz. Kuruluş düşüncemiz bundan bir yıl öncesine dayanıyor, ancak ilk kitabımızı Mart 2012’de yayımladık. Bu soruları cevaplarken on birinci kitabımızın hazırlıkları sürüyor.

Neden Alakarga?

Biz beş arkadaş, doğaya ve canlılara tutkuyla bağlı insanlarız ve alakarga da bizi imgesel anlamda her zaman büyülemiştir. Yayınevimizin ismini düşünürken, “Neden alakarga olmasın,” diyiverdik, böylece de alakargamız edebiyat dünyasında havalanmaya başladı.

Yayın politikanız nedir?

Biz, “yalnızca iyi edebiyat” diye yola çıktık her şeyden önce. Edebi değeri olmasının yanında, kendimizin de okumayı sevdiği şeyleri  -tür ve yazar olarak da düşünülebilir- yayımlamaktan büyük haz duyuyoruz, her işin bir ayna olduğunu da unutmadan elbette. Bunun yanında yeni yazarları keşfetmeyi ve onlara ulaşmayı da kendimize amaç edindik; mesela, öykülerini beğenerek okuduğumuz İrem Karabaş’a, yakında çok ses getireceğine inandığımız, Özcan Doğan’a ve İzzet Dönmez’e bu yollarla ulaştık. Kapımız iyi öyküye, romana sonuna kadar açık. Yayım sürecinin zorluklarını genç yazarlar kadar iyi biliyoruz. Güler yüzlü ve sıcak bir yayınevi olmayı da iyi edebiyat kadar önemsiyoruz ayrıca.

Dosyalarını size göndermek isteyen yazarlar/yazar adayları size nasıl ulaşabilirler?

Bize, www.alakargakitap@gmail.com ya da facebook adreslerinden ya da twitter adreslerinden bize ulaşabilir, fikirlerini, eleştirilerini ya da dosyalarını bize iletebilirler.

Nitelikli bir öykü dergisi üzerinde çalıştığınızı biliyoruz. Bu konu ile yeni gelişmeler var mı?

Evet, çok doğru, şu aşamada tasarımına yoğunlaşmış durumdayız, içerik hemen hemen belli gibi, öykü, yalnızca iyi öykü olacak bir dergi. Çünkü günümüzde genç yazarların ve ustalarımızın şöyle gönül rahatlığı ile öykülerini yayımlayacağı çok sınırlı sayıda öykü dergisi var. Biz bu dergi ile herkese ulaşmak, öykünün daha okunur olması için çalışmak istiyoruz. Buna herkesin ihtiyacı var.

Söyleşiyi gerçekleştiren: Emrah Polat (21 Mayıs 2012)

Tarihe tanıklık eden öyküler: “Ermeni Edebiyatı Numuneleri 1913″

Sarkis Sarents’in 99 yıl önce derleyip yayımladığı Ermeni Edebiyatı Numuneleri, Aras Yayıncılık tarafından yeniden yayımlandı. 8 Ermeni yazardan 14 öykünün yer aldığı kitap için dönemin önde gelen 4 Osmanlı aydınının yazdığı yazılar ise bugünden bakıldığında okuyanı şaşırtan görüş ve saptamalar içeriyor.

Dönemin önde gelen Ermeni aydınlarından Sarkis Srents’in 1913’te derlediği öykülere dört ünlü yazar birer övgü yazısı yazınca, ortaya Türklere Ermeni Edebiyatı’nı tanıtmaya yönelik bu önemli çalışma çıkmış.
Bir yanda II. Meşrutiyet’in özgürlük ve diyalog rüzgârları, öte yanda yaklaşmakta olan 1915 felaketinin ayak seslerinin duyulduğu günlerde yazılan öyküler, dönemin öne çıkan özelliklerini son derece ustalıklı bir dille anlatıyor. Öykülerle ilgili yazılar ise bugünden bakıldığında okuyanı şaşkına çeviren tespitlerle dolu…
 
“Ermeni Edebiyatı Numuneleri’nin 99 yıl önceki ilk baskısı,1512’de Venedik’te Hagop Meğabard tarafından basılan ilk Ermenice kitapla birlikte başlayan Ermeni matbaacılık faaliyetlerinin 400. yıldönümü kutlamalarına denk düşmüştü. Yüz yıl sonra bugün, Numuneler’in baskısının bu kutlamaların 500. yıldönümüne denk düşmesi, özel bir anlam taşıyor şüphesiz. Öyle ki bu kitap, başta Sarkis Srents olmak üzere, Ermeni yayın emekçileri ve aydınlarının silinmez hatıralarına adanmış naçiz bir armağandır aynı zamanda.”
Ermeni Edebiyatı Numuneleri 1913’ü Mahir Ünsal Eriş ile birlikte günümüz Türkçesine çeviren Ari Şekeryan’ın kitabın sunuş yazısında yer alan bu satırları kitabın bugün ifade ettiği anlamı çok güzel ifade ediyor. Ancak bugünden bakıldığında, kitabın özellikle tarihsel ve toplumsal bakımdan çok farklı anlamları da var. Kitapta yer alan öykülerin yanı sıra, bu öykülerden ilham alarak birer yazı kaleme alan dört önemli Osmanlı aydınının görüşleri, bu ülkenin zihniyet tarihi açısından çok önemli veriler içeriyor.
 
Kaynak: agos.com.tr (21 Mayıs 2012)

Orhan Pamuk’tan ‘Carlos Fuentes’le bir akşam yemeği’

Orhan Pamuk, 83 yaşında hayatını kaybeden Latin edebiyatının usta ismi Carlos Fuentes ile 2009'da yedikleri akşam yemeğini anlattı. Pamuk, "Fuentes'e karşı borçlu hissediyordum," sözleriyle bu yemekte usta yazara ettiği teşekkürü tekrarladı.

Gazeteciliğin zor taraflarından biri, ölüm haberlerini yazmak. Ansızın öğreniyorsunuz, sevdiğiniz, kitaplarını okuduğunuz bir yazarın ya da filmlerini izlediğiniz bir yönetmenin öldüğünü. Üzülmeye pek de vaktiniz olmuyor. Sonrasına bırakıyorsunuz üzülmeyi. Çünkü bir telaş başlıyor. Ona en iyi şekilde veda etmek için, iyi bir haber hazırlığının telaşı bu. Latin edebiyatının usta yazarı Carlos Fuentes'in ölüm haberini aldığımızda da böyle oldu. Pek çok yazarla birlikte Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk'tan da bir görüş almak istedik. Ahmet Ümit, Buket Uzuner, Vivet Kanetti'ye hemen ulaşabildik, ama Pamuk'a bir türlü ulaşamadık. Biz de not bıraktık. Telefonla geri döndüğünde ise haber tamamlanmış, gazete baskıya girmişti. Ama Pamuk'un Fuentes'le ilgili anlatacakları vardı. Pamuk "Carlos Fuentes sevdiğim bir yazardı. Üstelik kendimi ona karşı borçlu hissediyorum," diyordu. Carlos Fuentes ile kitap fuarına katılmak için gittiği Guadalajara'da tanıştığını, buluşup yemek yediğini söyledi. Biz de kayıt cihazını açtık. Pamuk da içtenlikle Fuentes'i anlattı.
 
ZOR GÜNÜMDE BANA YARDIM ETTİ
Orhan Pamuk'un Carlos Fuentes'e olan hayranlığının, edebiyatı dışında, birkaç nedeni daha var. Fuentes, Orhan Pamuk'un eserlerini beğenerek takip ediyormuş. Bunu da Pamuk'tan öğrendik. "Henüz ilk kitaplarım yurtdışında yayımlanırken, Carlos Fuentes ile benim kitaplarımı Fransa'da yayımlayan yayınevi Gallimard'daki editör arkadaş, bana Fuentes'in benim kitaplarımı çok sevdiğini söyledi," sözleriyle anlattı Pamuk bu durumu. "Ayrıca," diyerek Fuentes'in kendisine bir başka konuda daha yardım ettiğini anlattı: "2005-2006 yıllarında, Türkiye'de üzerimde siyasi baskılar varken, mahkemelerde yargılanırken, Gabriel Garcia Marquez, Mario Vargas Llosa, Günter Grass, Jose Saramago, Umberto Eco, Juan Goytisolo ve John Updike beni savunan bir duyuru yaptı. Fuentes, bunun örgütlenmesinde büyük pay sahibiydi. Benim hakkımda da çok güzel yazılar yazdı. Her zaman da kitaplarımı beğendiğini, beni sevdiğini hissettirdi. Bu destek bana kendimi çok iyi hissettirdi. Çünkü ne yazık ki, Türkiye'deki yazar arkadaşlar, beni bu derece savunamıyorlardı. Bu konulara girmek istemiyorum. Bunlar dünyanın en tepesindeki yazarlardı. Beni savunmalarından gurur duydum, şeref duydum. Başka yazar arkadaşlardan da, Carlos Fuentes'in iyi kalpli, diğer yazarlara yardım eden, destek olan bir kişiliğe sahip olduğunu biliyorum. Fuentes, Marquez'den daha önce meşhur olmuş, sonra Marquez'in parlak yeteneğini görünce onun önünde saygıyla eğilmiş ve ona da her zaman destek olmuştu. Bütün bunlardan dolayı da ölümüne çok üzüldüm. Bunları ifade etmek istedim."
 
FUENTES'İN ESERLERİYLE 1970'LERDE TANIŞTIM
"Ben Carlos Fuentes'i bir okur olarak, 1970'li yılların ortalarında kitapları İngilizce olarak yayımlanmaya başlayınca tanıdım. Artemio Cruz'un Ölümü, Bizim Toprak ve Deri Değiştirmek adlı üç kitabı, İngilizceye çevrilmişti. Beyoğlu'nda bir kitapçıda bu kitapları buldum ve büyük bir merakla üçünü de aldım. 'Hiç tanımadığınız bir yazarın üç kitabını birden neden aldınız?' diye sorabilirsiniz. Ama Fuentes'in adını işitmiştim elbette. 'Latin Amerika patlaması' olarak anılan, Latin Amerika edebiyatının Avrupa ve Amerika'da ve hatta bütün dünyada kazandığı başarıdan, Latin Amerika edebiyatının yükselişinden haberim vardı. Elbette Gabriel Garcia Marquez'i biliyordum. Mario Vargas Llosa'dan haberdardım. Carlos Fuentes'i de duymuştum. İşte bu nedenle bu üç kitabı birden aldım."
 
BENİM İÇİN UFUK AÇICIYDI
"Fuentes'in bu üç kitabını büyük bir dikkatle okudum. Benim için çok öğreticiydi. Batı'nın merkezlerinden uzak bir kültürde yaşayan bir yazar, kendi ülkesinin tarihine, geçmişine, kendi ülkesinin farklılığına dimdik bir cesaretle bakıyor ve bundan korkmuyordu. 'Batılılara benzemiyoruz,' demiyordu. Bilakis kendi ülkesinin etkisi ve tarihiyle; Batı modernizminin, sürrealizmin, deneysel yazının, Fransız yeni romancılarının, Franz Kafka'nın etkisini birleştiriyordu. Ben de bazen, kendi edebiyatımla yaptığımın bu olduğunu düşünüyorum. Bu bakımdan Gabriel Garcia Marquez, Mario Vargas Llosa gibi Carlos Fuentes de benim için ufuk açıcı olmuştur. Bunlar, Batı'nın dışındaki yazarlar ve kendi değişik tarihleri, kültürleri var. Ama 'farklılığımızı koruyalım' diye Batı etkisinden kaçınmıyorlar. Tam tersi, kendilerini Batı etkisine açıyorlar. Bu etkiyle yeni bir dil, yeni bir üslup, yeni bir edebiyat keşfediyorlar."
 
KENDİMİ ONA YAKIN BULUYORUM
"Gabriel Garcia Marquez, Mario Vargas Llosa ve Carlos Fuentes romanda Latin Amerika edebiyat patlamasının üç büyük devidir. Ve tabii bütün onların arkasında Jorge Luis Borges vardır. Bu dört yazar içerisinde tarihe, milli kültürün ayrıntılarına en meraklı olan, felsefi kavramları ve akademik dili seven, Avrupa tarihini sorgulayan, Avrupa'nın anlamına ve kendi ülkesinin farklılığına en çok dikkat çeken yazar da Carlos Fuentes'tir. O bakımdan da kendimi ona yakın bulurum."
 
ONA BORCUMU ÖDEDİM
"İşte size anlattığım bütün bunları, 2009 yılının kasım ayında Fuentes'in kendisine de söyledim. Guadalajara Kitap Fuarı'ndaydık. O da fuar için gelmişti. Randevulaştık. Yemekte buluştuk. Ben, saygı duyduğum bir insana borcumu ödemek için söyleyeceklerimi otel odasında düşünmüştüm. Gayet ciddi ve resmi bir şekilde söyledim. Ondan etkilendiğimi, bir şeyler öğrendiğimi, kitaplarını gençliğimde okuduğumu anlattım. Söylediklerimi olgunlukla karşıladı ve sessizce teşekkür etti. Bu, benim için bir tür borç ödemeydi."
 
Fırat Karadeniz – Sabah (21 Mayıs 2012)
 

“Kelimeler Denizi” öykü yarışması

Avrupa Akdeniz Enstitüsü ve Anna Lindh Derneği (ALF) tarafından 15. si düzenlenen KELİMELER DENİZİ öykü  yarışması başladı.
 
Avrupa Akdeniz Kısa Öykü Yarışması Organizasyonu ile Avrupa Akdeniz bölgesinde yaşayan genç insanların bakış açısından bölgedeki farklı gerçeklerin tasvirlenerek kısa öyküler üretilmesini teşvik ediyor.
       
Bu yılın konusu, ''Gençliğin Geleceği ve Nesiller Arası Diyalog''dur. Başvuranların 18 ve 30 yaşlarında olup, Akdeniz Birliğindeki 42 ülkenin birinde ikamet etmeleri ve yazıların Akdeniz Birliğindeki ülkelerin dillerinin birinden yazılması gerekmektedir. Öyküler 30 Haziran 2012 tarihinde (İspanya yerel saati ile)  gece yarısından önce e-posta ile gönderilmelidir.
        
Daha fazla bilgi için lütfen www.iemed.org ya da http://www.enpi-info.eu/ sitesini ziyarat edebilir, sorularınız için concursa@iemed.org  adresini kullanabilirsiniz.
 
Yarışmaya katılacak yazıların İngilizce yazılması gerekmektedir.
 
edebiyathaber.net (21 Mayıs 2012)

Sylvia Plath: “Şiir yazarken kendimi tamamlanmış hissediyorum”

Sylvia Plath tıpkı Ece Ayhan gibi, ödülsüz şairlerdendi, sınıfta en arka sırada oturanlardandı. Aşağıda 30 Ekim 1962 tarihinde Peter Orr’un gerçekleştirdiği söyleşi yer almakta.

Sylvia, seni şiir yazmaya başlatan neydi?

Bilemiyorum. Oldukça küçük yaştan beri yazdım. Sanırım ilkokul şiirlerini sevdim ve belki de aynısını yapabileceğimi düşündüm. İlk şiirimi, ilk yayımlanan şiirimi yazdığımda 8,5 yaşımdaydım. Boston Traveller’da çıkmıştı. Sanırım sonrasında daha profesyonel oldum.

Başladığında neler hakkında yazıyordun?

Doğa sanırım. Kuşlar, arılar, bahar, sonbahar ve haklarında pek tecrübe sahibi olmayan bir kişiye hediye sayılabilecek tüm konular hakkında. Sanırım baharın gelişi, tepemizdeki yıldızlar, ilk kar bunların hepsi bir çocuğa küçük bir şaire verilebilecek en güzel hediyelerdi.

Bu yıllara atlarsak. Bir şair olarak özellikle ilgini çeken, hakkında yazmak istediğin konu var mı?

Belki çok Amerikanvari olacak ama, mesela Robert Lowell’ın Life Studies gibi çığır açan çalışmalarından oldukça etkileniyorum. Bu gibi çalışmalar oldukça ciddi, çokça kişisel ve duygusal tecrübelere giriyor ki kısmen tabu gibi hissediyorum. Robert Lowell’ın şiirleri akıl hastanesindeki tecrübeleri hakkında örneğin, ilgimi çok çekiyor. Amerikan şiirinde böylesi enteresan, kişisel ve tabusal konuları son dönemde keşfetmekteyim. Özellikle kadın şair Ann Sexton, ki anne olarak tecrübelerini yazmaktadır, şiirleri tam bir el işçiliği örneği. Aynı zamanda duygusal ve psikolojik derinliği de var. Sanırım oldukça yeni ve heyecan verici geliyor bana.

Bir şair ve Atlantik’in iki yakasında da olan bir kişi olarak, seni Amerikalı olarak niteleyebilir miyim?

Biraz garip bir durum ama olabilir tabi.

Peki hangi yanınız daha ağır basıyor?

Bence dil söz konusu olduğunda Amerikalıyım. Aksanım amerikan konuşma tarzım Amerikan, eski stil bir Amerikalıyım. Belki de bu nedenle İngiltere’deyim ve hep burada olacağım. Beni en çok etkileyen şairler de amerikalı. Hayranı olduğum İngiliz şair çok az.

İngiliz şairler İngiliz Edebiyatı’nda tüm ağırlıklarını koymuş birer köşebaşı konumunda gibi değiller mi?

Aynen katılıyorum. Cambridge’deyken genç hanımların gelip “Yazmaya nasıl cesaret ediyorsun? Hatta nasıl yayınlayabiliyorsun cesaret edip de, böylesi dehşet eleştiriler, sert eleştirmenler ve tepemizde dolaşan sözlere rağmen” diye konuşuyordu.

Sylvia, Amerikalıyım diyorsun ama “Daddy/Baba” şiirinde Dachau ya da Auschwitz ile Mein Kampf/Kavgam yer alıyor. Bana kalırsa gerçek bir Amerikalının yazmayacağı türden şiir, çünkü bu isimler Atlantik’in öte yanında o kadar da fazla bir şeyler ifade etmiyor değil mi?

Benimle sıradan bir Amerikalıymışım gibi konuşuyorsun. Oysa benim köklerim Alman ve Avusturyalı. Dolayısıyla, çalışma kamplarına olan ilgim kendine özgü biçimde yoğun. Ayrıca, bir bakımdan ben politik bir insanım ve bu yönüyle de ilgimi çekiyor.

Şair olarak tarihe ilginiz var diyebilir miyiz?

Tarihçi değilim tabi. Ama giderek kendimi tarihle daha çok ilgilenir buluyorum ve giderek daha fazla tarih okuyorum. Napolyon’la çok ilgileniyorum, savaşlarla, Birinci Dünya Savaşı’nda Gelibolu’daki savaşlarla ilgileniyorum. Sanırım yaşım ilerledikçe tarihle daha çok ilgileniyorum, yirmili yaşlarımın başında o kadar ilgim yoktu.

Ya seni etkileyen yazarlar? Senin için anlamı çok olanlar kimler?

Çok az var. Sıralamakta zorlanıyorum gerçekten. Okuldayken modernlerden çok etkilenmiştirm. Dylan Thomas, Yeats, Auden gibi. Auden’a deliriyordum hatta, yazdığım her şey Auden stilindeydi.Şimdi ise geriye dönüyorum. Mesela Blake’e bakmaya başladım. Bir de tabi ki, birinin Shakespeare’den etkilendim demesi küstahça ama öyle. Bir kez Shakespeare okuduysanız, artık tamamdır.

Şiir dışında yaptığın başka şeyler var mı? Yapmadığın için pişman oldukların?

Eğer başka bir şeyler yapıyor olsaydım doktor olmak isterdim. Yazar olmanın tamamen zıttı gibi sanırım. Ama küçükken en iyi arkadaşlarım hep doktorlar oldu. Beyazları giyip dolaşarak, doğmuş bebekleri ya da kesilen kadavraları görebilirdim. Çok etkileyici. Ama kendimi iyi bir doktor olmak için gerekli olan o noktaya gitmek için gerekli disiplini sağlayamazdım. Doğrudan müdahele edebilmek, iyileştirmek, dokunmak daha çok bana göre. Belki de şunu söyleyebilirim, doktorlar hakkında bir yazar olduğumda, doktor olmaya göre daha çok mutluluk duyuyorum.

Ancak basit bir konu, şiir yazmak, hayatında seni en çok tatmin şey, değil mi?

Ah tatmin! Tatminsizlikte yaşayamam sanırım. Su ya da ekmek gibi bana göre, kesinlikle hayati bir konu. Şiir yazdığımda ya da yazarken kendimi bütünüyle tamamlanmış hissediyorum. Yazdıktan sonra, bir şair olma durumundan, dinlenmekte olan şaire benzer bir duruma geçiyorsunuz hızla. İkisi aynı şey değil. Ancak sanırım şiir yazıyor olmak tecrübesi, muhteşem olan tam da bu.

Kaynak: www.futuristika.org (20 Mayıs 2012)

Diyarbakır Kitap Fuarı başlıyor

22-27 Mayıs tarihleri arasında düzenlenecek Diyarbakır 3. Kitap Fuarı'na yaklaşık 100 yayınevi ve Can Dündar ve Murathan Mungan'ın da bulunduğu 300 yazar katılacak.

Diyarbakır, 22-27 Mayıs tarihleri arasında Diyarbakır 3. Kitap Fuarı'na ev sahipliği yapacak.
 
Yaklaşık 100 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla bu sene üçüncü kez düzenlenecek fuarda geniş bir konu yelpazesi içinde konferans, söyleşi, panel, şiir dinletisi gibi 40 kültür etkinliğinde ve imza günlerinde Can Dündar ve Murathan Mungan'ın da bulunduğu 300 yazar okurlarıyla buluşma imkanı bulacak. 
 
3. Diyarbakır Kitap Fuarı ‘nda yer alacak Sabahattin Ali “Bir Fotoğraf Camı Sergisi”nde, 41 yıllık kısa yaşamına çok sayıda eser ve tercüme sığdıran, Türkiye’nin farklı yerlerinde öğretmenlik yaparken öğrencileri üzerinde derin izler bırakan, Ankara’da Devlet Konservatuvarı’nın kuruluşunda ve ilk öğrencilerinin yetişmesinde büyük emeği olan Sabahattin Ali’nin en büyük tutkularından biri olan fotoğrafları sergilenecek.
 
Girişin ücretsiz olduğu fuar 22-26 Mayıs 2012 tarihleri arasında 10.30-19.30 saatlerinde, kapanış günü olan 27 Mayıs 2012 tarihinde ise 10.30-19.00 saatlerinde ziyaret edilebilir.
 
edebiyathaber.net (20 Mayıs 2012)

Sanatın konservesi olur mu?

Bu ülkenin en köklü sanat kurumlarından İstanbul Şehir Tiyatroları'nda birkaç aydır yaşananlar tiyatrocular açısından giderek krize dönüştü. Olay, İskender Pala namındaki edebiyat profesörünün Zaman Gazetesi'ndeki köşesinde “Müstehcen Sırlar” oyunu ile mimar ve sanat tarihi doktoru belediye başkanının sanat danışmanı Tiyatro Oyuncusu/Yönetmeni Kenan Işık'ı sert bir dille eleştirmesiyle gündemimize girdi. 

Esasında, Pala Bey, Şilili yazar Marco Antonio De La Parra’nın oyunu için "seyirciye teşhircilik hakkında hayat dersi veriliyor", "devlet parasıyla bayağılık" gibi ifadeler kullandığında amaçları anlaşılmıştı. Hoca’nın izlemeden/bilmeden sözünü ettiği, Latin Amerikan tiyatrosunun en etkileyici oyunlarından biriydi ve oyunda gerçeğe ancak olgulara, deney ve gözleme dayanılarak, pozitif bilimlerin yardımıyla ulaşılabileceği savlanmaktaydı. Üretim araçlarının özel kişilerin değil, kamunun malı olması ve toplum içinde gelişen her türlü eylemde ortak davranış gerekliliği öne sürülüyordu. Baskıcı rejimler altında inim inim inleyen toplumlar, o toplumların yaşadığı nevrozlar, özgür toplum kurumları, çalışanların hakları, anneler, babalar ve tüm bunların psikanalizleri vardı. 

Günlerce çizildi yazıldı, gene de İskender Hoca’nın nasıl “tahrik” olduğu anlaşılamadı. Anlaşılamadığı gibi müstehcenlik kavramının, özellikle cinsel nitelikli çağrışımlarla, genel olarak toplumun utanma ve edep duygusunu inciten, şehvet duygusunu uyandıran açık saçık ve yakışıksız durumlara yakıştırıldığı, bu durumlarınsa tiyatroda bulunmadığı kendisine anlatılamadı. Tiyatro oyunu izlerken edep duygusu incinen, şehvet duygusu kabaran bilim adamının sadece bizim ülkemizden mi çıktığı konusu ayrıca pek merak uyandırdı. 

Her kesime ayrı demokrasi
Sağcı çevrelerde uzun süredir tartışılıyordu muhafazakâr sanat konusu, ama ne zaman ki Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri edebiyat profesörü Mustafa İsen devreye girdi, işin aslı da tam o sırada belli oldu! Musta Bey, Suriçi Grubu için yaptığı konuşmada: "Muhafazakâr kesimin nasıl bir demokrasi anlayışı varsa, muhafazakâr demokrasi diye bir şeyden bahsedebiliyorsak, o zaman 'muhafazakâr estetik' ve 'muhafazakâr sanat' diye bir şeyden de bahsetmek, bunun normlarını ve yapısını oluşturmak gibi bir yükümlülük içindeyiz" diye buyurdu, top yerini buldu. Böylece, bilgi dağarcıklarımız da “her kesimin ayrı bir demokrasi anlayışı” olduğu hususunda “salaha” kavuştu. 

"Herkes kendi işini yapsın, bizim işimiz tiyatro" vurgusu
Tüm bunların ardından, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Şehir Tiyatroları'ndaki karar alma sürecini bürokratlara emanet eden yeni bir düzenleme yaparak sanatçıların büyük tepkisini aldı. Belediye yönetimi tepkilere rağmen geri adım atmayınca, önce Genel Sanat Yönetmeni Ayşenil Şamlıoğlu ve ekibi istifa etti, ardından da Şehir Tiyatroları'nın eski genel sanat yönetmenleri bir araya gelip, durumu protesto eden açıklamalar yaptılar. Nihayetinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Sanatçıları Derneği (İŞTİSAN) ile çok sayıda sivil toplum kuruluşu tarafından İstanbul Galatatasaray Lisesi önünde, Ankara, İzmir, Adana ve Samsun’da ortak bildiri okundu, “herkes kendi işini yapsın, bizim işimiz tiyatro” vurgusu yapıldı. 

"Muhafazakar kesim" üretim yoksunu
“Herkes kendi işini yapsın, bizim işimiz tiyatro” vurgusu yapılırken, sanatın önüne "muhafazakâr” sıfatını takmalarındaki amacın "sağcı sanat yapıtları üretmek" değil, var olan sanatın kendilerince beğenilmeyen taraflarını budamak olduğu da vurgulanmaktaydı. Siyaset ve ekonomi alanında kurdukları hegemonyanın kültür-sanat alanına da yayılmasıydı amaçladıkları. “Muhafazakâr kesim”lerinde üretim bulunmadığından, sanat yaratmaları olanaksızdı, dolayısıyla var olan kültür-sanatı “kesmek” onlar için daha kolaydı. Olay daha farklı bir boyutta tartışılmaya başlandı. 

İskender'in Palası, Demoklesin kılıcı
“Kesmek/Budamak” eylemi, yani eşanlamıyla sansür olgusu, topluma "toplumun tercihi" olarak yutturulmaktaydı. Mustafa İsen, Zaman'a verdiği röportajda Nuriye Akman'ın: "Tiyatro oyunlarına kimin karışmasını istiyorsunuz siz" sorusunu yanıtlarken: "Şu andaki sistemde devlet tiyatroları genel müdürünün görevlendirdiği dört-beş uzman repertuarı belirliyor. Peki o şehrin belediyesinin veya o şehrin bir takım sivil kuruluşlarının benim seyredeceğim oyunu belirlemede benim de hakkım olmalı gibi bir yaklaşımı niye olmasın" diye soruyordu. İktidardaki partinin diline pelesenk ettiği "seçilmişlik" vurgusu, sanatın üzerindeki demoklesin kılıcını oluşturuyordu. "Halk böyle istiyor"dan yola çıkılarak kültür-sanatın içeriğinin gericilikle doldurulmasının amaçlandığı “ayan beyan” belli oldu. Bu “halk istemiyor” verisi, daha önce devlet radyosunda klasik ve caz müziği çalınmamasının gerekçesi olarak da kullanılmış, TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin durumu: "Nüfusun yüzde 96,2'si caz, yüzde 92,3'ü klasik müzik dinlemiyor" diye açıklamıştı. İktidardaki parti, dizi sansüründe de halka "RTÜK'e şikâyette bulunma" çağrısı yapmış, sansürün altyapısını oluşturacak bir "halk istemiyor" verisi yaratmıştı. Esasında bu “halk istiyor/istemiyor” verileri amacın uyuşturucu şırıngasıydı. 

Tiyatroyu getirim alanına teslim etmek
Anlaşılan tiyatroyu da rant alanına teslim etmek planlanmaktaydı. "Devletin tiyatrosu mu olur" diyorlardı, ama ellerinde tuttukları devletin kontrol mekanizmasına gereksinim duyuyorlardı. Çünkü hegemonyayı sağlayacak kültür-sanatı elde etmek amaçlanmaktaydı. Aynen neo-liberallerin “devlet ekonomiden çekilsin, işleri piyasaya bıraksın” demeleri gibi! Sonrasında her başları sıkıştığında devletin müdahale edip emekçilerin sırtındaki yükü artırmasını ve halkın parasının toplandığı hazinedeki varlığın zenginlere aktarılmasını istedikleri gibi! İşte, bizim kendilerini iyi konserve eden muhafazakârlarımız da, sanat alanından çekilmesini istedikleri devleti, kontrolleri dışına çıkan her duruma müdahale etmek üzere geri çağıracaklarını biliyor ve inanıyorlardı. 

Hiç bir sahada yoklar
Oysa bilmiyorlardı ki sanatı kimse oluşturamaz! 

Sanat, Musta Bey istemese de oluşur, o istedi diye asla oluşmaz. 

Artık bilen biliyor, Bay İsen’in temsil ettiği siyasi çizgi, Türkiye’yi dönüştürme iddiası ve çabası içinde. 

Oysa Heyhat! 

Şimdi bakıyor ve anlıyoruz “muhafazakâr sanat oluşturmalıyız” diyenler bugüne değin sinemada yoklar, ana akım kitaplarda yoklar, dizilerde yoklar, tiyatroda yoklar, plastik sanatlarda yoklar, psikolojide yoklar, reklamcılıkta yoklar. Basında iktidar desteği ile asalak olarak varlar. Veee tüm bu süreçte en büyük sıkıntıları sol. Kültür sanat alanına baktıklarında, "solun ördüğü etten bir duvar" (Ekrem Dumanlı-Zaman/ 24 Ekim 2009) görüyorlar. Sanıyorlar ki sol, kültür-sanat alanındaki üretimini devlet himayesinde ve burjuvazinin desteğiyle sağlamaktadır. Halkçı, emekten yana bir kültür-sanat mücadelesini tahayyül edemiyor, kavrayamıyorlar. 

Veee doğal olarak “geleneğe" sığınıyorlar. 

Gene de kültür-sanatın insanlığın bir bütün olarak tarihi birikiminin ifadesi olduğunu bilmiyorlar. 

Okurlarıma sorular
Ey Okur, şimdi sorarım sana: Fazıl Say'ın "ateistim" deyip Ömer Hayyam dizelerini paylaştığında hakkında soruşturma başlatan iktidar, muhafazakâr sanat kurabilir mi? 

"Sizin ölçülerinize göre resmin ve heykelin muhafazakârı nasıl olur" diye sorulduğunda: "Çok basit. Geçen hafta Erol Akyavaş'ın tablosu çok büyük bir rakama gitti. Neydi resim? Hattın biraz modernize edilmiş şekliydi" diye yanıtlayan Mustafa İsen görüşü, sanat yapabilir mi? 
Osman Hamdi’nin "Kaplumbağa Terbiyecisi" resminin röprodüksiyonlarıyla Millet Meclisi’ndeki odalarının duvarlarını süsleyen dar kafalılar, örneğin aynı Osmanlı ressamının "Mihrap" tablosuna bakabilir mi? “Muhafazakâr kültür” kafası, 1901 yılına ait bu resmin “teşhirini men” etmez mi? 
Muallim İsmail Hakkı Bey’in Acemkürdi şarkısı “Fikrimin ince gülü” şarkısındaki “Ellerin ellerimde/Leblerin leblerimde” dizesini TRT ekranlarındaki eğlence programında “Ellerin ellerimde/Gözlerin gözlerimde” diye okutan bu zihniyet sanat yaratabilir mi? 
Karısını boğan Othello’nun öyküsünü “etik” bahanesinin arkasına sığınmadan temsil ettirebilir mi? 
Bir seri katilin yaşamının sahnelenmesine izin verebilir mi? 
Sahne dekorunun duvarına, oyunun konusu gereği, örneğin bir nü tablo astırabilir mi? 

Tiyatrodan, sanattan korkuyorlar
Evet… Bu soruları artık hiç çekinmeden yüksek sesle sormak gerekiyor. Yanıtlar hayır olacak biliyorum, o takdirde akla yeni bir soru geliyor: Acaba, İBBŞT olayında ne yapılmak isteniyor? 

“El-cevap”: Bir temel hak olarak Anayasanın güvence altında tuttuğu sanatın, dolayısıyla tiyatronun halkın kültürel üretimini, çağdaş eğitimini, sanat düzeyi ve bilincini yükseltmesinin engellenmesi için uğraş veriliyor. İBBŞT’nin Türk tiyatrosunun geleceğe yönelik yaratıcı atılımlarına önderlik etmesi istenmiyor. Sanattan ve sanatçıdan ciddi anlamda korkuluyor, işte bu nedenle başına buyruk birileri kentin tiyatrosunun idam fermanını imzalıyor. 

Oysa her şeyden önce öğrenmeleri gerekiyor ki, sanat oldum olası “muhafaza” edilemiyor, konserve edilip saklanamıyor. Önüne “muhafazakâr” gibi belirleyici bir sıfat koyduğunuzdaysa uçuyor, kaçıp gidiyor. 

Çünkü sanat yönlendirilmeye gelemiyor. 

Sanatı ancak sanatçı belirleyebiliyor, bu gerçeğe de başkaca izah gerekmiyor. 

Üstün Akmen – tiyatrodunyası.com (20 Mayıs 2012)

Irmak Zileli: “‘Egonla ne kadar savaşırsan o kadar iyi bir eser çıkar”

2012 Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazanan Eşik’in yazarı Irmak Zileli, “Bir edebiyat eseri, süsten ne kadar arınırsa, okuyanın ruhuyla buluşabilir. Ben romanı yazıp bitirdikten sonra, ‘burada artistlik yapmışım’ dediğim her yeri çıkardım. ‘Okuyunca vay be desinler’ hırsıyla ne kadar savaşırsan o kadar iyi bir eser ortaya çıkar” diyor.

Irmak Zileli’yle yıllar evvel gençlik mücadelesinin içinde tanıştık. Sonra hayat bizi başka yerlere savurdu ama Irmak’la iletişimimiz hep sürdü. Onu uzaktan takip ettim, Radikal Kitap’ta çok nitelikli edebiyat eleştirileri kaleme aldı, dikkat çekici söyleşiler gerçekleştirdi. Edebiyat yayıncılığımızın en özgün dergi projelerinden biri olan Roman Kahramanları dergisini hayata geçirenler arasında yer aldı. Enver Aysever’le birlikte Remzi Kitap Gazetesi’ni çıkardı. Bu arada iki kitap yayımladı, cumhuriyet tarihi boyunca Cumhuriyet Bayramlarının nasıl kutlandığını anlatan ‘Bayram Çocukları’ ve usta yönetmen Halit Refiğ’le yaptığı nehir söyleşiden oluşan ‘Doğruyu Aradım Güzeli Sevdim.’ Derken bir gün, kargo poşetinden bir kitap çıktı; Eşik – Irmak Zileli… Arkadaşımın entelektüel yeteneklerine, kaleminin gücüne güvenim büyüktü ama yine de itiraf edeyim ilk romanında böyle bir yetenek göstereceğini ben de ummazdım. Eşik öylesine etkileyici, öyle akıcı bir romandı ki elimden bırakamadan zaman zaman tüylerim diken diken olarak, zaman zaman gülümseyerek okudum. Irmak, otobiyografik malzeme kullanarak kurgusal bir roman yazmıştı. Siyasi çatışmalar içinde büyüyen bir kız çocuğunun öyküsünü anlatırken, bu siyasi çatışmaların çok ötesinde evrensel bir hikâye anlatmıştı. Ne var ki, Eşik daha çok otobiyografik yönüyle, Irmak’ın babası Gün Zileli ve dayısı Doğu Perinçek’le ilişkisi üzerinden konuşuldu. Eşik’in bunların ötesinde bir değeri olduğu ise, kısa süre önce bir kez daha tescillendi. Türkiye’nin belki de en önemli roman ödülü olan Yunus Roman Ödülü’ne layık görüldü Eşik… Ödülün ardından Irmak’la romanını, edebiyat anlayışını, eleştiri fukaralığımızı, edebiyatçı siyaset ilişkisini, bundan sonra neler yapacağını konuştuk… Irmak romanını, ‘roman kahramanlarının gerçek hayattaki karşılıklarını merak etmekle vakit kaybetmeyen okur için yazdığını’ söylemişti. Sanırım bu söyleşi de o okur için oldu.  

-Çıktığından beri Eşik hakkında hep olumlu şeyler okudum. Negatif eleştiriler ileten olmadı mı hiç?

Ne yazık ki… Geçen Eşik’in dosyasına baktım. Bir tek Milliyet Sanat’ta Buket Öktülmüş imzalı bir yazı okudum, övüyor mu yeriyor mu tam anlayamadım ama Eşik’ten pek o kadar hoşlanmadığını hissettim. Temellendirilmiş bir eleştiri olsa daha da memnun olurdum. Yine de bu da bir şeydir… Eleştirinin olumlu ya da olumsuz olmasından öte,  keşke edebi yapıtları edebi ölçütler anlamında irdeleyen, analitik bakan, kitabın omurgasını çıkaran yazılar olsa. En son Demir Özlü’nün yazısı o anlamda önemliydi. Sadece içeriğe odaklanmaması, biçime dair bir şeyler söylemesi ve yaptığı önemli tespitler nedeniyle beni mutlu etti.

- Yıllardır kitap eleştirileri yazıyorsun, bu yüzden bu konuda iki yönlü bir deneyimin var. Bir edebiyat eleştirmeninin çıkıp, bir romanı edebi kriterler üzerinden ‘çatır çatır’ eleştirdiği yazılara pek rastlamıyoruz. Bunun eksikliğini hissediyor musun genç bir romancı olarak?

Çok hissediyorum. Böyle bir çaba yazarları da edebiyat üzerine kafa yormaya zorlar, bir tartışma açar. Oysa ‘ben yazdım oldu’ anlayışı çok hâkim. Arka planda entelektüel bir birikimin olması gerektiği konusunda, zaafa düşülüyor. Oysa yazdığınız her satırı savunabilecek durumda olmanız gerekir. Bu da sadece içeriğe dönük ne yaptığını bilmekle olacak bir şey değil. Bana “Neden şurada bu anlatım biçimini kullandın?” diye sorduklarında ben onu açıklayabilmeliyim. Herkesin birbirini pohpohlaması sanatçının kendisini geliştirmesinin önündeki en büyük engel.

- Yazdığın kitap eleştirilerinde buna dikkat ediyor musun?

Olabildiğince ediyorum. Bizde çoğunlukla “Ne anlatıyor?” sorusuna yoğunlaşılıyor. Oysa bunun yanında ‘nasıl anlatıyor’ sorusuna daha çok odaklanmamız gerekiyor. Görünürdeki konular, o kadar önemli olmayabiliyor. Mesela, Eşik’le ilgili tanıtımlarda hep bir 12 Eylül romanı olduğu vurgulandı. Bir yandan bunun böyle olması çok normal çünkü 12 Eylül hepimizin hâlâ yaşadığı, hissettiği bir konu. Aslında ben 12 Eylül’ü bir malzeme olarak kullandım, o malzemeyi evrensel bir temayla buluşturmaya çalıştım. Bunu işaret eden bir tek Demir Özlü oldu. Oysa, bir romanı irdelerken ancak diliyle, biçimiyle, anlatımıyla, derinliğiyle, karakterleri oluşturmasıyla, bunları ne kadar yapabildiğiyle ilgili eleştiriler, bizi sanatın evrensel sorunları hakkında tartışmaya zorlar.    

-Eşik’in esas teması 12 Eylül değil diyorsun peki nedir esas teması?

Çatışmaların içinde büyüyen bir insanın oluş hali diyebiliriz ana teması için. Demir Özlü çok yerinde bir tespitle, “Bir oluşum romanı” diyor Eşik için. Bir insanın kendisini inşa ederken geçtiği süreçler var, bu insanın özüne ait bir şey… Baskın karakterler ortasında bir çocuğun  kendi sesini bulmaya çalışması, bir tür bireyin özgürleşmesi romanı. Romanda bu bir baba-kız ilişkisi üzerinden işleniyor.

-Eşik çok akıcı bir roman. Edebi süslemelerden de kaçınılmış belli ki. Irmak Zileli’nin biçimdeki alameti farikası akıcılığıdır diyebilir miyiz?

Umarım öyle olur. Bence, bir edebiyat yapıtı süsten arınabildiği ölçüde insanın ruhuyla buluşabilir. Ben romanı yazıp bitirdikten sonra, ‘burada artistlik yapmışım’ dediğim her yeri çıkardım. Tabii herkesin bir egosu var. O ego insana zaman zaman “yazarlığımı konuşturayım” hırsını yaşatıyor. Onunla ne kadar savaşırsan o kadar iyi bir eser çıkar ortaya. Yalınlaştırırken, edebileştirmiş oluyorsunuz aslında. Bazen, bazı romanlarda bir cümle okuyorum ve o an yazar gözümde şöyle canlanıyor: O cümleyi kurdu, arkasına yaslandı “vaay iyi cümle kurdum” dedi. Ben bunu hissettiğimde rahatsız oluyorum, çünkü öyle kurulan cümleler benim ruhumda hiçbir şeye karşılık gelmiyor. ‘İmge’ dediğimiz şey, yazarın kendi ruhundan çıkarttığı ve okuyanın da ruhuna ulaşabilen bir şey. Ressam arkadaşım Başak Bugay, babası ünlü heykeltıraş Saim Bugay’ın kendisine verdiği “Marifet gösterisi yapma” öğüdünü aktarmıştı. Meselenin esası budur bence. Gösteri başka şey, sanat başka. 

-Otobiyografik malzemeyle kurgusal bir roman yazdın. Yazarken ve sonrasında romanın algılanmasında bu durumun avantajları ve handikapları neler oldu?

İlk romanların otobiyografik olması çok sık rastlanan bir şey. Çünkü elinizde hazır bir malzeme var ve aslında bu sayede roman yazmayı öğreniyorsunuz. Tabii bu, otobiyografik malzeme kullanmanın çok kolay olduğu anlamına gelmiyor. Kolay geliyorsa malzemeyi kurgulamayı becerememişsiniz demektir. Onu romanlaştıracak kadar emek harcamanız gerekiyor. Edebiyatla bağı güçlü olmayan kişiler anı okur gibi okudular romanı. Yine de o kadar önemli değil. Kimileri bunu otobiyografik bir metin olarak okusa bile, eğer ben iyi bir edebiyat eseri ortaya koyabildiysem bu 30 yıl sonraya kalacak demektir. 30 yıl sonranın okuru artık işin bu otobiyografik kısmıyla ilgilenmeyeceği için çok şanslı bir okur olacak. 

-Bize biraz ipucu verir misin, yeni romanında ne üzerine çalışıyorsun, ne zaman raflarda olur?

Zaman için bir şey diyemem ama bir kavramdan yola çıkarak çalıştığımı söyleyebilirim. ‘Başkaldırı’ kavramından yola çıktım. İnsanlar neden başkaldırmıyorlar, neden hayatlarında özne olmuyorlar, olanlar nasıl oluyor da oluyorlar, bu sorular üzerine kafa yormaya başladım. 

Eşik’in zamana direnebileceğine ilişkin bir umut yeşerdi içimde

-Daha ilk romanında Türkiye’nin en önemli edebiyat ödüllerinden Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazandın. Ne hissediyorsun?

“Ödüllerin peşinden gidilmez, ödüller arkadan gelir” diye çok sevdiğim bir söz var. Gerçekten iyi bir şey yapıyorsan, birileri de bunu görüp beğenebiliyor ama bu tek başına bir ölçüt olmamalı. Bir de tabii ödülü veren seçici kurulda kimlerin bulunduğu çok önemli… Hepsi Türk edebiyatında kalıcı yer edinmiş, önemli isimler… Bir sanat eserini değerlendirirken en önemli ölçüt, kalıcılık. Zamana karşı direnmiş eserler veren kişilerin seçtiği bir roman oldu Eşik… O nedenle Eşik’in de zamana direnebileceğiyle ilgili bir umut yeşerdi içimde.

Kafka ve Atay iki farklı coğrafyanın kardeş yazarları

-Kendi roman evreninin akrabalık ilişkilerini nasıl tanımlıyorsun? Hangi edebiyatçıları kendine yakın görüyorsun, Türkiye’de, dünyada?

Aslında insanın etkilendiği yazarlar sürekli olarak gelişiyor ve değişiyor.. Şimdi sayacağım isimler herkesin üzerinde ortaklaşacağı isimler olacaktır belki ama ben Kafka ve Oğuz Atay’ı iki farklı ülkenin, iki farklı dönemin birbiriyle kardeş yazarları olarak değerlendiriyorum ve etkileniyorum. İçinde ironinin olduğu eserler beni etkiliyor. Jose Saramago’nun eserleri mesela. Türk edebiyatından Tahsin Yücel benim çok sevdiğim yazarlardan. Tabii herkesin kendine ait bir yolculuğu var ama mutlaka bu yolculuğun içinde beslendiği kaynaklar arasında edebiyat tarihinin ustaları da var.

‘Sanat devrimci olmak zorundadır’

- Bir edebiyatçı olarak siyasetle ilişkini nasıl tanımlıyorsun?

Siyaset aslında hayatın her alanında var. Siyaset illa sokakta slogan atmak, siyasi makale yazmak ya da bir siyasi partide çalışmak değil. Siyasetin sanata değil, sanatın siyasete öncü olduğunu düşünüyorum. Hayata, topluma zaten siyasal bir bakış açım olduğu için bu romanlara da doğal olarak yansıyacaktır. Buraya şöyle bir mesaj koyayım da siyasi tutum da almış olayım dediniz mi yaptığınız şey sanat olmaz. Roman yazmak benim için direnme noktası, hem kişisel yaşamımda bu böyle, hem de yazdığım bir roman bir kişide küçücük bir değişim yaratabiliyorsa bu bazen siyasi mücadelenin yapacağından çok daha köklü bir değişim olabilir. Gerçek bir sanat eseriyle karşılaştığınızda, o sizi değiştirir. Bir sihirli değnek değildir ama bütün sanat eserleri toplamda, insanda çok önemli değişimler yaratabilir. Ben bu toplamın bir parçası olmayı bugün siyasi bir tavır olarak görüyorum. Sanat bence zaten devrimci olmak zorundadır. Kişinin kendini sürekli yeniden yapmasına en büyük katkıyı sağladığı için.

Ahmet Meriç Şenyüz – birgun.net (20 Mayıs 2012)

Zeynep Sönmez, Suzan Samancı’nın “Suskunun Gölgesinde” adlı öykü kitabı üzerine yazdı

Suzan Samancı’nın öykü kitabı Suskunun Gölgesinde, Sel Yayınları’nca yeniden basıldı.

Yazar önceki öykü kitaplarıyla da özellikle Diyarbakır’ın ve Kürt insanının sesi olmuş; yaşanan acıları slogana kaçmadan, sanatın diliyle vermeyi başarmıştı.

Samancı’nın Korkunun Irmağında adlı bir romanı var ve bu adın, romanın içeriğiyle bağdaştığını, korku temasının, ırmağın “uzayıp gitme” imgesiyle örtüştüğünü yazmıştı Necmiye Alpay. Suskunun Gölgesinde için de aynı tespit yapılabilir; öyküler, suskuyu açımlayan susma ve/veya susturulma ile “gölgede olma” halinin gizlenmeye, sinmeye, sindirilmeye açılan imgelerini bir araya getiriyor.

Samancı’nın gerçekçi öyküleri, gerçeğin bakılıp görülmeyende saklı olduğundan hareketle yazılmış olduklarını duyumsatıyor. Yazarın ayrıntıcı bakışı, öykülerin bütününde yoğun olarak kendini hissettiriyor. Söz konusu ayrıntılar; dile gelmemiş ya da gelemeyenin ifadesiyle görünür oluyor Samancı’nın öykülerinde. İşte bu yüzden de yaşanmışlıklardan derlenmiş o ağıt dilini hissediyor okur. Çeşitli sosyo-kültürel ve ekonomik nedenselliklere dayanan ilişki biçimlerini anlatmak için bölge insanına, orada yaşananlara öyle iyi bakmış ki yazar, öykülerin her biri, süregiden savaşın farklı bir yönünü yansıtarak, sonunda sorunun bütününe odaklanmayı sağlıyor. Öyküler, kanayan bir coğrafyadan, insanın insanla, toplumla, devletle arasındaki güç ve iktidar ilişkilerini karmaşık ve yoğun olarak barındıran o yerden ses vermektedirler.

Konu zenginliği, Samancı’nın yazdıklarının temeline toplumu ve sosyal olayları koymayı amaç edindiğinin önemli bir göstergesi. Söz konusu çeşitlilik sağlanırken, anlatımda eşitlikçi ve  insancıl dilden ödün verilmemiş. Savaşın hiçbir halka fayda sağlamayacağının ve barış ortamının huzurlu, mutlu günlerine duyulan özlemin en güzel ifadesi şu satırlar:

“Böyle miydi eskiden; çağla yeşiliydi bu nehir. Gökyüzü görünmezdi ağaçlardan. Dengbejlerin sesi yükselirdi karpuz tarlalarından. Ateşler yakılır, bumbarlar pişirilirdi. Mem u Zin’i, Siysbend u xece’yi anlatırdı yaşlılar.” (s.25)

Eşini ve çocuklarını bombalı saldırıda kaybettikten sonra akli dengesini kaybedip parklarda yaşamaya başlayan Errık Adam’dan,  doğudaki bir ilçeye askerlik için gelip Sarê’ye sevdasından memleketine dönemeyen Gelibolulu Hasan’a, korucu Hüso’nun tecavüzüne uğradığında hamile kalan ve sonunda erkek kardeşi tarafından “namus” adına öldürülen Rojîn’den, kocası korucularca tehdit edilip öldüresiye dövülen Hîvda Ana’ya varıncaya değin, öykülerin karakterleri capcanlı.

Köylerin basılması, evlerin yakılması, insanların göçe zorlanması, korucular ile yerli halk arasındaki düşmanlık gibi belli başlı olaylar ekseninde yazar, insan ruhuna ve toplum psikolojisine eğilmeyi, yaşananlara içeriden bakabilmeyi başarmış. İnsanın bir başka insanda açtığı yaralardan, tahakküm arzusuyla atılan savaş naralarından bahsediyor öyküler. Korku salma, ezme, sindirme, göçe zorlama gibi sonuçlara yol açacak yöntemler, baskı/n, şiddet, zor, işkence çerçevesinde anlatılıyor. Bu ana olayların etrafında gelişen ve dönenen diğer olaylar ise, ihanet etme, itirafçı olma, ele verme, birbirine düşme, kardeş kavgası, memleket hasreti, sürgün, göç edilen yerde bireysel ve toplumsal uyumsuzluk, aşağılanma, ötekileştirilme, yoksulluğun-yoksunluğun sömürülmesi ve böylece akan korku ırmağı…

“Buradaki evler Diyarbakır’ın evleri gibi tuğladan değildi; uzaktan sarı mermerleri andırıyordu. Her başlangıcın, her yeninin bir acısı olur ya… İlkin o tuhaf yabancılık, yalnızlık duygusu elle tutulur gibiydi. Çift çeneli, tombul yüzlü insanların meraklı ve hafifseyen bakışları altında sıkılıyorduk. Bön yüzlerinde içtenlik arıyorduk. Annem, çevresinde olan biteni kavramak için olağanüstü bir çaba harcarken, içimizde depreşen ezikliğimiz küçük öfkelere dönüşüyordu.” (s.89)

Feodal yapının toprağa dayalı üretim ilişkilerini belirleyen kimliğinin, doğuda kadını ve erkeği biçimlendirişinin yanında, özellikle bölgede kadınların yaşadığı sıkıntılar, okuru içine alan ve odaklayan bir dille anlatılmış. Savaş ekonomisinin belirlediği toplumsal hayat dinamiklerinin zamanla değişip dönüşmesi, bir arada çalışıp üreten ve bölüşen insanların aralarını nasıl açmış, düşmanlık nasıl başlamış, insanların yüreğine öfke, kin, nefret, kaygı ve şüphe tohumları nasıl atılmış… Tüm bunları, onları yaratan şartları düşünerek ve neden-sonuç ilişkilerini duyumsayarak okumak, yazarın tanıklığının içtenliğiyle mümkün oluyor.

“Düşlerimde hep alevler… Meşin eldivenli, kar maskeli adamlar benzin döküyorlar… Annem kızıl kaşbastısını saklıyor. Babam Kur’an’ı defalarca öpüyor. Annemin mavi kadife elbisesi tutuşuyor. Sabah ayazında babam dut ağacında sallanıyor. Nasırlı ayaklarına sarılıyorum. Kardeşim karlı dağlara doğru koşuyor.” (s.103)

Suzan Samancı, iki dilli bir yazar. Anadili Kürtçe olmasına rağmen neden Türkçe yazdığı sorulduğunda bu soruya Kürtçenin edebi ve entelektüel birikime yeterince sahip olmadığını söyleyerek cevap vermiş. “Kürtçem halk dili yeterliliğinde.” demiş ve eklemiş: “Azınlığın majör bir dilde yaptığı minör edebiyat çemberindeyiz.” Necmiye Alpay ise konuyla ilgili olarak şu yorumda bulunuyor: “Suzan Samancı ülkemizde korkarım henüz hiç incelenmemiş olan iki dilliliğin o artırıcı, büyük verimlerinden biri; yazarlıkları birbirine hiç benzemese de, Yaşar Kemal ve daha niceleri gibi.” Yazar belki ileride sadece anadilinde yazacak ama ötekinin gözüyle görüp sözüyle ifade etmenin, onu öteki olmaktan çıkararak bizden kılacağını biliyor. Suskunun Gölgesinde her açıdan bunun ispatı gibi duruyor.

Zeynep Sönmez – edebiyathaber.net (19 Mayıs 2012)

 

Ütopyanın unsurları

Ütopya hem hiçbir yerdir (outopia) hem de iyi bir yerdir (eutopia). Mümkün olmayan, ancak insanın bulunmak için heves ettiği bir dünyada yaşamak: Ütopyanın kelime anlamı olarak özü budur. Bu açıdan ütopya hayal niteliğindedir. Bunu inkar etmek, en etkili cazibe kaynaklarından birini gözden kaçırmak demektir. Ama ütopya bununla sınırlı, ayıkken hayal edilen bir şeyden ibaret olsaydı, o kadar da ilgimizi çekmezdi.

Ütopia diyarı, onu ilk defa adlandıran ve betimleyen kitabıyla Sir Thomas More tarafından 1516 yılında keşfedildi. (More'un kitabı 1516'da Louvain'de (Belçika) Latince olarak yayımlandı. Bu nedenle, 1551'de Ralph Robinson İngilizceye çevirinceye kadar Utopia tam anlamıyla Latince bir sözcüktü. More'un yeni uydurduğu Latince utopia sözcüğü, yakın dönem Yunancasından örnek alınarak yaygın bilimsel sözcükler olarak kullanılan çeşitli terimlerin bir araya gelip kaynaşmasından meydana gelmişti: au – olmayan; eu – iyi; topos – bir yer; -ia, bölge anlamı türeten bir sonek). İşte gerçekten hayalî ve bu yüzden bulmaya çalışmanın da beyhude olduğu, yine de olasının kıyısında insanı boş yere ümitlendiren, gerçeğin sınırının hemen ötesinde bir yer vardı. More, bu duyguyu hissettirmeye gayret etti. 

Eserindeki anlatıcı-gezgin Raphael Hythloday, güya Kolomb'un yakınlarda Yeni Dünya'yı keşfinin hemen sonrasında Amerigo Vespucci'ye yolculuklarında eşlik etmişti. Vespucci'nin dördüncü yolculuğundan sonra Yeni Dünya'da kalan Hythloday, kendi başına yolculuklarını sürdürdü ve Utopia adasına rast geldi. Dolayısıyla Utopia, yurduna dönen her denizcinin heyecanlı anlatımlarına zaten konu olan Amerika topraklarından bir ilave yolculuk mesafesinden daha uzak değildi. Bilinen dünyanın kıyısındaydı ve bilinen dünya da her gün genişlemekteydi. Üstelik Hythloday'ın betimlediği gibi, Utopia'da birçok adet -komünizm, monarşinin bulunmayışı, altın ve değerli taşların hor görülmesi, bizzat Vespucci'nin Yeni Dünya insanlarıyla karşılaşmalarını anlattığı öykülerinde bulunabilirdi.

More'un esprili öyküsü, ütopya tasarısının iki yönlü özelliğini hoş bir biçimde sürdürür. Kitabının ikinci bölümünü dolduran Utopiacı âdetlerin ve kurumların betimlemelerinde, Rönesans hümanistlerinin eserlerinden birçoğunu karakterize eden ince alay ve nüktedanlık vardır. Ne var ki birinci bölümde, Tudor hanedanı İngilteresine yaptığı ağır suçlama son derece ciddidir. ikinci bölüm birinciden önce yazılmıştır. Utopia'nın kabataslak resmini çizmesinden sonradır ki More, aynı zamanda İngilizlerin o günkü ahlaksızlıkları üzerine bir ders verme olanağını -ya da gerekliliğini fark etmiş görünür. Utopia, besbelli More'un İngilteresine ayna tutmak üzere kurulmuştur. Karşımızda Hıristiyanlığın paha biçilmez faydalarından yoksun olsa da mükemmelliğe yakın bir noktaya erişmeyi becermiş, dinsiz bir toplum bulunmaktadır.

Ancak More, İngiltere'nin ya da başka bir ülkenin Utopia'ya dönüşebileeğini ciddi biçimde düşünüyor muydu? Utopia, sözgelimi Londra tüccarları adına bir toplumsal reform programı sunuyor muydu? Utopia'nın, More'un yaşadığı dönemde her ayrıntısıyla uygulanabilir bir değer taşıdığından söz edilebilir mi? More niyetini öyle zekice gizledi ki, bundan hiçbir zaman emin olamayacağız. Utopia'nın sonunda More, Utopia'nın mutluluk toplumundaki birçok şeyi kendi kentlerimiz için de ummaktan çok, ancak dileyebileceğimi itiraf ve kabul etmek zorundayım" demektedir. Bu durum, Utopia'yı hayal ve arzuları tatmin etmenin imgelem alanında bırakmaktadır. Öte yandan, More'un hukukçu, hümanist reformcu ve devlet adamı olarak pratik kaygılarıyla birçok yönden Utopia'nın değerleri ve âdetleri besbelli bağlantılıdır. 

Böylece More ile beraber en başından beri ütopya genellikle zıt eğilimli iki güdü içermektedir. Ne kadar geniş kapsamlı olursa olsun ütopya, reform yapmayı amaçlayan toplumsal ve siyasal bir el kitabını aşan bir metindir. Doğrudan uygulanabilir olanın daima ötesine uzanmakta ve uygulanması tamamen imkansız hale gelecek kadar ötelere de gidebilmektedir. Fakat asla basit bir hayalden ibaret değildir. Her zaman bir ayağı gerçekliğe basmaktadır. H. G. Wells, A Modern Utopia'daki (1905) amacını ifade ederken olasılık ve uygulanabilirlik arasındaki bu gerilimi çok iyi yakalamaktadır;

"Buradaki işimiz ütopyacı olmaktır, birlik bütünlük içinde mutlu bir hayali dünyanın farklı yönlerini birer birer, elden geldiğince canlı ve inandırıcı hale getirmektir. Elbette niyetimiz imkansız olanı istemek değildir. Ancak bugünden yarına uzanan zaman aralıklarında uygulanamayacağı belli olan şeyler istiyoruz."

Ütopyanın değeri güncel uygulanabilirliğinde değil, olası bir gelecekle olan ilişkisindedir. Uygulanabilir faydası, arzusuyla bizi mıknatıs gibi çeken bir toplumsal durumu betimlemek üzere şimdiki gerçekliğin üzerinden atlamaktır. Burada ütopyayı güçlü kılan, hayali ve uygulanamaz niteliğinin ta kendisidir. Görünmeyen ve her zaman gizli kalacak olan Tanrı nasıl peçesini kaldırmaya, mükemmel gerçeği ve mükemmel ahlakı ortaya çıkarmaya kışkırtıyorsa, ütopyanın hiçbir yerdeliği de onu aramya bizi kışkırtmaktadır. Bir sınır bizi hapsedebilir, engelleyebilir ya da onu aşmaya davet edebilir. Mümkün olanın herkesçe kabul edilen sınırı daima olumsal, daima zamanın ve mekânın somut koşullarına bağlıdır. Ütopya bu sınırları çiğner. Kendi zamanı ve tüm zamanlar için peçeyi kaldırma girişiminde bulunur. Ütopya, imkansız bir mükemmellik halini anlatmaktadır; ama bir anlamda insanlık için erişilemeyecek bir hal de değildir. Şimdi değilse bile buradadır.

Tüm bunlar ütopyanın sınırları olduğunu gösteriyor. Ütopya, imkansız mükemmelliğin herhangi bir hayali değildir. Dünyaya, kendine özgü tarih ve karakteri olan bir bakış açısıdır. Bu durum ütopyacı biçimin kesin hatlarla tanımlanabileceği anlamına gelmez. Doğrusu tam tersidir. Tarihsel olmak, değişken bir varlığa sahip olmak demektir. Ancak bu değişiklikler gelişigüzel değildir. Ütopyanın yapıp edebileceklerine belirli sınırlar koyan bir gelenek içinde bu değişiklikler gerçekleşir. Ütopya hiçbir yerde olmayabilir, fakat tarihsel ve kavramsal olarak herhangi bir yer de olamaz

Krishan Kumar'ın, Ali Somel tarafından dilimize kazandırılan Ütopyacılık adlı yapıtından.)

edebiyathaber.net (19 Mayıs 2012)

 

Dünya edebiyatının ustaları ve Diyarbakır

"Dünya Edebiyatına Ustaların Gözüyle Amed'den Bakmak" etkinliği Sülüklü Han'ın ev sahipliğinde okur ve yazarlarla buluştu.

Walt Whitman, T.S. Elliot, Ezra Pound ve Edgar Allan Poe gibi dört büyük dünya edebiyatçısını Tarihi Amida şehrinin 350 yıllık bazalt bir taş han avlusunda 21. Yüzyılın genç nesliyle buluşturan nedir?

Soru kaba hatlarıyla budur.

Yanıtı binler yıllık şehrin şeceresinde kayıtlıdır.

Walt Whitman, yaşadığı dönemde aksakallı muteber şair olarak kabul edilse de aykırı biri olduğu biliniyor. Amerikan rüyası ve Özgürlüğün Ozanı derler ona…

T.S.Elliot, yirminci yüzyılın bilinçaltı olarak kabul edilen şairi; klasik kültürün malzemesini sıkça kullanırken gelenekten kaçma arzusunu da dile getirir şiirlerinde.

Ezra Pound, mahpusluktan sonra döndüğü İtalya'da Tüm Amerika Bir Tımarhaneden İbaret diyen ve Faşist selamıyla İtalyanları selamlayan büyük şair.

Edgar Alan Poe, edebiyatta romantik akımın öncülerinden. Modern anlamda korku, gerilim ve polisiyenin öncüsü.

İşte bu dört edebi şahsiyet; bir Kürt edebiyatçısı, şairi, yazar ve çevirmeni Kawa Nemir'in yıllar önce kurup geliştirdiği ve sonra kapanan Bajar Yayınevinin mükemmel tasarım ve çevirileriyle vücut bulan diğer kitaplarıyla yıllar evvel okurlarıyla buluşmuştu.

Bu kez Lis Yayınevi ile Diyarbakır Sanat Merkezi'nin organizasyonuyla Sülüklü Han'ın ev sahipliğinde Nisan ve Mayıs aylarının dört pazar süren etkinlikleri dizisiyle okur ve yazarlarla buluştu.

Veysi Erdoğan, Şener Özmen, Azad Ziya Eren, Dilawer Zeraq ve Samî Hêzil, Kawa Nemir'in koordinasyonunda taş avluyu dolduran ilgili ve yoğun bir kitleyle buluştu.

Her söyleşiden sonra bir müzik dinletisi de yapıldı.

Kürt heavy metal grubu Ferec, Sîya Şewê, Dodan ve Mehmet Atlı edebiyatın müzikle ahengini buluşturdular.

Sülüklü Han'ın edebi ve edepli sakinlerini, anılan edebiyatçıların Bajar Yayınevi'nde Kawa Nemir'in Kürtçeye kazandırdığı kitaplarının armağan edilmesi sürprizi de kayda değerdi.

Şiirin, musikinin, edebiyatın bazalt taş avlunun duvarlarına çarpıp geri dönen sesi aynı zamanda eski şehirlerin saklısındaki ruhu da yüze çıkarıyordu.

Edebiyatçısının uzun yıllar boyunca bunca çok olduğu ve çoklukla iyi edebiyatı sıklıkla buluşturduğu bir şehre yakışan bir programdı: "Dünya Edebiyatına Ustaların Gözüyle Amed'den Bakmak".

Şehrin kuzeydoğu yakasındaki bağlık ve dağlık alandaki Öküzgözü ve Boğazkere üzümlerden yapılma kırmızı şarabın kekremsi tadıyla bahar yağmurunun "Çirtoneklerden" akıttığı şırıltısının ses ahengi altında dinledim ve izledim…

Aslında bir şehri, şehir yapan sadece mekânlar değil elbette. Bir de mekânlara ruh katan edebiyatın ve müziğin ritmi ve sesiyle birlikte geride bıraktıklarıdır.

Bu sebeple üretkenliğine her daim hayran olduğum Kawa Nemir'le birlikte; projenin ortakları Lis Yayınevi, Diyarbakır Sanat Merkezi ve Sülüklü Han Kolektifinin ciddi bir hak teslimiyetiyle takdire ihtiyacı var…

Şeyhmuz Diken – bianet.org (19 Mayıs 2012)

“Yazarlar Okullarda Projesi” kapanış programına 50 yazar katılıyor

İstabul Milli Eğitim Müdürlüğünün yürüttüğü Yazarlar Okullarda Projesinin yıl sonu kapanış programı 50 yazar, Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, İstanbul Milli Eğitim Müdürü Dr. Muammer Yıldız, İstanbul İlçesi Kaymakamları, öğretmen ve öğrencilerin katılımıyla gerçekleşiyor.

Yazarlar Okullarda Projesi'yle İstanbul'un 39 ilçesinde 78 yazarın katılımıyla gerçekleşen 245 öğrenci yazar etkinliğinde 100 bin öğrenci okuduğu kitabın yazarıyla birebir konuşma ve kitabını imzalatmna imkanına sahip oldu. 2 bin öğretmenin aktif olarak görev aldığı projenin kapanış programında öğrenciler ve yazarlar proje hakkında düşüncelerini ifade edecek.

Programa Katılacak Yazarlar:

Ayla Çınaroğlu, A.Turan Alkan, Adnan Binyazar, Adnan Özer, Ahmet Büke,  Ali Ayçil, Ali Çolak, Ali Ural, Aslı Der, Aysel Gürmen, Ayşe İnci, Ayşe Kulin, Ayşe Sarısayın, Baki Ayhan T, Banu Bozdemir, Behiç Ak, Bestami Yazgan, Beşir Ayvazoğlu, Burcu Ünsal, Burhan Eren, Cahit Koytak, Cemal Şakar, Çiğdem Gündeş, Faruk Duman, Fatih Erdoğan, Fatma Barbarosoğlu, Feyza Hepçilingirler, Filiz Özdem, Gökçe Ateş Aytuğ, Güldem Şahan, Gülten Dayıoğlu, H.Salih Zengin,  İnci Aral,  Karin Karakaşlı, M.Nedim Hazar, Mehmet Niyazi, Melek Ç, Melike Gündüz, Metin Celal, Mevlana İdris, Mustafa Balel, Mustafa Ulusoy, Müge İplikçi, Nalân Barbarosoğlu, Necdet Neydim, Nilay Yılmaz, Nilüfer Kuyaş, Niran Elçi, Nur İçözü, Nuran Turan, Ömer Erdem, Özlem Tokman, Sadık Yalsızuçanlar, Sara Şahin Kanat, Selim İleri, Semih Gümüş, Sevim Ak, Sevinç Çokum, Sevinç Kuşoğlu, Seza Kutlar Aksoy, Simla Sunay, Süleyman Bulut, Şiirsel Taş, Tolga Gümüşay, Toprak Işık, Zeynep Alparslan

Yer: Mümtaz Turhan Sosyal Bilimler Lisesi

Adres: Yenibosna Fevzi Çakmak Mahallesi Fatih Caddesi No:2 Bahçelievler İstanbul.

Tarih: 27 Mayıs Pazar 2012

Saat:11:30

Program Akışı:

- Açılış

-Yazarlar Okullarda Videosu

-Öğrenci Konuşmaları: Gamze Çamaş – Bağcılar Atatürk İÖO/ Deniz Düz- Şişli Nuri Akın A.L

-Ayşe Kulin'in Konuşması

-Selim İleri’nin Konuşması

-Mine Soysal’ın Konuşması

-Mevlana İdris Zengin'in konuşması

- İstanbul Milli Eğitim Müdürü Dr. Muammer Yıldız'ın konuşması

- İstanbul Valisi Sn. Hüseyin Avni Mutlu'nun Konuşması

-Milli Eğitim Bakanımız Sn. Ömer Dinçer'in Konuşması

-Öğrencilerimizden oluşan bir müzik grubunun kısa dinletisi

-Yazarların sırayla sahneye çağrılıp Bakanımızca plaketlerinin takdimi

-Kapanış

edebiyathaber.net (19 Mayıs 2012)

Hayri K. Yetik: “Yazarken eşduyum içinde, başka birinin acılarını yaşarım”

Hüseyin Bul’un 2010 yılında Hayri K. Yetik ile gerçekleştirdiği söyleşi, bugün tiyatro üzerinden yürütülen “muhafazakar sanat” tartışmalarının birdenbire ortaya çıkmadığını göstermesi açısından çarpıcı.
 
Mezopotamya Günlüğü, Amytis Kederi, Dördüncü Hal, Aşk Bir Hayal, Serhoş, şiir kitaplarının yanına  “Edebiyatta Ç/alıntı", "Ahmet Arif’in Asi ve Mahsun şiiri", "Romanın Aranışı Arayışın Romanı” adlı deneme kitaplarını da koyan Hayri K. YETİK’le İzmir’de görüştük. Her yıl Dünya şiir günü vesilesiyle İzmir’de artık gelenekselleşen Dünya şiir buluşmasının telaşı içindeki Edebiyatçılar Derneği İzmir temsilcilerinden olan Hayri’yle sanat ve hayat üzerine kısa bir sohbet ettik.
 
Yazarlık öğrenilecek bir şey midir?
 
Evet, eğitimle geliştirilebilen bir şeydir. Doğuştan yazar olmak daha çok bir deyimdir. Genlerimiz hangi sanata ilgi duyacağımızı belirleyebilir. Küçüklükten başlayan bir ilgiyle ve disiplinle yetiştirilmemizle ilgili bir durumdur bu. Mozart’ı örnekleyebiliriz; keman Mozart’a ulaşmasaydı ya da Mozart kemana ulaşmamış olsaydı böyle büyük bir sanatçı ortaya çıkmamış olurdu. Yetenek ortamını bulmazsa körelir.
 
Neden yazıyorsunuz?
 
Bunun anlaşılır bir nedeni benim için de yok. Yazmak, okumak, öğrenmek mutlu ediyor beni. Gerçekten de yazmasaydım ne olurdum bilmiyordum.
 
Sanat( edebiyat, resim, opera v.s. )hayattan kaçma mı yoksa hayatı incelemek midir?
 
Doğrusu çokça kaçmaktır. Ama buna sınırlılığı aşmak, özgürleşmek, tanrısal bir imgelemle başka yaşamları da tatmaktır denilebilir. Yazarken eşduyum içinde, başka birinin acılarını yaşarım, sevinçlerini, mutluluklarını hissederim.
Bildirimde bulunmak, okurların bilincine katılmak, onları eyleme geçirmek, aydınlatmak sonraki bir şey, ve bence bu estetik dışı bir amaç, bir süreç. Sanat-edebiyatın elbetteki eğitici, toplumsal işlevini yadsımıyorum; tam tersine önemsiyorum; ama yaratım kişisel bir edim.
 
Öteki Tiyatronun Oğuz ATAY’ın “Korkuyu Beklerken” adlı eserini sahnelerken seyirci gibi içeri giren sağlık denetçilerinin sahnede sigara içildiği gerekçesiyle sigara içen oyuncuya tutanak tutmak istemesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Öteki tiyatronun bu sahnesi tiyatronun seyirciyle henüz işinin bitmediğini gösterir. Bir açıdan, geleneksel insanı kastederek insanın bitmediğini gösterir bu. Ama yanılsamanın bu gerçekliği aynı zamanda eleştirilebilmelidir de. Epik tiyatro açısından bakarak izleyiciyi yanılttığını da söyleyebiliriz. Ama toplumsal gerçeklik olarak da polisliğin, iktidar ve denetimin nasıl da köklü olduğuna bir örnektir.
 
Şiir güncel midir?
 
Güncel olabilen şiir, hem güncel hem de Şiirsel olabilen şiir en iyisi… O güncelde tarih de var. Çünkü biz günü bir geçmiş belleği ve kültürü içinde yaşarız. Gelecek tasarımımız da güncele etki eder. Bunu da en iyi şiir alımlanır kılar.
Bir diğer açıdan, geçmişte yazılmış bu gün de etkili olan şiir de günceldir. Bu da evrensel olabilmesine bağlı.
 
Sanattaki kendiniz mi, kendinizdeki sanat mı?
 
Her ikisi de.. Ama aynı zamanda ikisi de değil. Olması gerektiği gibi kendimle barışık olduğum zamanlar bendeki sanat kendimle didişmeme yol açan yanlarımla sanattaki ben… O dağlara sürüklenen, arkamdan iten, gidip oralardan beni çeken ben. O sınır tanımayan özgür.
 
Vakit gazetesinin internet sitesinde Özen Yula’nın  “Yala ama Yutma” oyununu tahrik edici ve ahlaksız olarak hedef göstermesinin ardında Beyoğlu Belediyesinin oyunun sergilendiği  “Kumbaracıbaşı 50” sahnesini mühürlemesiyle belediyelerin ya da devlet erkinin sanata bakış açısı hakkında neler söyleyebilirsiniz?
 
Vakit gazetesinin ve Beyoğlu belediyesinin birlikte yaptıkları şey ahlaksızlığın ahlakı. Yaşamın her alanında iktidar kurmuş dinin saldırgan ahlakı. Kendini var kılabilmek için bunu yapmak zorunda. Ama sanat bu ahlaksızlığı teşhir etmesini de bilir. Beş bin yıldır olduğu gibi.
Kısacası sanat, edebiyat, sinema, şiir, bale, opera ve resim cinselliği ahlak dışı görmez, hayatın, doğanın insan oluşun bir biçimidir yalnızca. Ama kadın üzerindeki sömürüsünü otoritesini sürdürmek isteyen egemen erkek söylemi cinselliği tabu saymakta, tabunun kırılması da işine gelmiyor. Tabunun kırılması yalnız kadının değil, aynı zamanda erkegin özgürleşmesi olacaktır.
 
Son olarak şunu sormak istiyorum; Altay Öktem bir söyleşisinde: “Düz yazı ölünecek bir yer değildir” demişti, katılıyor musunuz?
 
Aslında evet. Hayat feda edilecekse şiir bunun için en iyisi. Şiir müthiş bir macera.
 
Hüseyin Bul – edebiyathaber.net (19 Mayıs 2012)
 

Türkiye Görme Engelliler Kitaplığı, görme engelli öykücüleri ödüllendirdi

Türkiye Görme Engelliler Kitaplığı'nın (TÜRGÖK) düzenlediği"eller" konulu "Görme Özürlülerarası 2'nci Öykü Yarışması" sonuçlandı.

 2004 yılında, İzmir'de görme engellilerin eğitimleri ile kültürel gelişmelerine ücretsiz hizmet etmek amacıyla avukat Gültekin Yazgan önderliğinde kurulan TÜRGÖK'ün düzenlediği yarışmada, çocuklar ve yetişkinler branşında ödül alan görme engelliler için İzmir Sanat'ta tören düzenlendi. 
 
Ödül kazananlar
* İlköğretim grubunda: Birinci Osman Emre Turan (Büyük Eller), ikinci Nisa Ayşe Eroğlu (Gören Gözlerim Ellerim), üçüncü Sema Gündoğdu (Elim Herşeyim)
* Yetişkinler grubunda: Birinci Özlem Erten (Eller Konuşur mu?), ikinci Bahar Yavuz (Ay Işığı), üçüncü Zümrüt Şeyda Kırcan (Dünyadaki Hatıra)
* Gültekin Yazgan Özel Ödülü: Azmi Ermiş (Yüreğim Ellerimde) 
 
edebiyathaber.net (19 Mayıs 2012)

İyi bir öykü yazmak için Kurt Vonnegut’tan 8 ipucu

Kurt Vonnegut ipuçlarını şöyle sıralıyor: 
1. Sizi okuyan bir yabancı vaktinin ziyan olduğunu hissetmemeli.
2. Okura destekleyebileceği türden en az bir karakter verin.
3. Karakterlerden her birinin, bir bardak su bile olsa, istek duyduğu bir şey olmalı.
4. Her cümlenizi ya karakteri ya da hikayeyi ilerleten bir biçimde yazmalısınız.
5. Hikayenin başı, sonuna mümkün olduğunca yakın olmalı.
6. Sadist olun. Baş karakterleriniz ne denli tatlı ve masum olursa olsun, başlarına korkunç şeyler getirin ki okurunuz onların nasıl bir insan olduğunu görebilsin.
7. Yalnızca tek bir kişiyi mutlu etmek için yazın. Bir pencere açıp, lafın gelişi, tüm dünyayla sevişmeye kalkarsanız zatürre olursunuz.
8. Okura mümkün olduğunca fazla ve mümkün olduğunca çabuk bir biçimde bilgi verin. Sakın ola hiçbir şeyi geciktirmeyin. Okurlar, neyin, nerede, nasıl olduğunu tümüyle kavrayabilmeli; o kadar ki, hamamböcekleri son birkaç sayfayı yiyip bitirse bile okur hikayeyi kafasında tamamlayabilmeli.
Çeviri: Bilge Güler – futuristika.org (18 Mayıs 2012)

Burcu - 07/11/2013 - 11:10

6. maddede çok iddialıyım!! :D

truy735w6y24yt - 27/01/2014 - 16:48

qwertyuıopğü,işlkjhgfdsa<zxcvbnmöç.,işlkjhgfdsaqwertyuıopğü,işlkjhgfdsa<zxcvbnmöç.,işlkjhgfdsa

semanur ceylan - 14/07/2014 - 21:49

Oyku yazicam

Yetenekli Bay Ripley: “Burjuva ile Özdeşleşme ve Eşcinsel Krizi”

 

Bu yazıda sınıf çatışması ve burjuva ile özdeşleşme miti problematiği üzerine kurgulanan fakat altmetinlerde eşcinsel krizinin psikopatolojisine odaklanan The Talented Mr. Ripley (Yetenekli Bay Ripley) adlı anlatıyı okumaya çalışacağım. 
 
Beyaz perdede burjuva-proleter çatışması Capracorn (1) masallardaki gibi iki sınıfı uzlaştırarak da, proleterlerin bir burjuva ailelesini katlederek nefretini kusuşunu göstererek de (2) yansıtılageldi. Birazdan inceleyeceğim The Talented Mr. Ripley, ikinci kalkış noktası ile doğrudan bir ilişki içerisindedir; fakat filmin asal derdi sınıf çelişkisini izlemek değil sınıflararası kin ve uçurumu tasvir ederken “bastırılmış” bir geyin, Tom Ripley’in (Matt Damon) “gizlenmiş” eşcinsel kimliğini araştırmaktır. 
 
Öykü, genel düzlemde proleter Tom Ripley ile burjuva Dickie Greenleaf (Jude Law) arasındaki yıkıma mahkûm ve belirsiz ilişkinin doğasına ek olarak özelde de Tom Ripley’in İtalya’daki kimlik serüvenini takip ederek ‘öteki’nin kendisine âşık olduğu yanılgısına saplanan bir erotoman’ı anlatır. Fakat buradaki ayrım; sözümona âşık olunduğu düşünülen kişinin kadın değil erkek olmasıdır. Erotomanie homosexuelle(homoseksüel erotoman) olgusu sinemada pek sık rastlamadığımız bir konuya işaret etmekle birlikte eşcinsel öznenin ruhsallığına koşut olarak da pek betimlenmemiştir. Anthony Minghella’nın The Talented Mr. Ripley adlı yapıtı bu bağlamda yakın dönem sinemasal örnekler içinde parlak bir film olarak karşımızda durmaktadır. Tom Ripley’in burjuvazinin şımarık, hedonist ve maymun iştahlı üyesi Dickie Greenleaf ile sallantılı ilişkisi burjuva-proleter ilişkisi/çatışması iken; kıskançlık ve özenti boyutlarını da aşacaktır. Şöyle ki; sınıflararası çatışma, yerini giderek karşılığı bulunamamış bir platonik ilişki boyutuna bırakacaktır. Burada iki öykü birbirine içkinse de başta da vurguladığım gibi anlatının esas ereği süperego’dan (toplumdan) ve kontrol mekanizmalarından (arkadaşlar, polis, komşu, tanıdıklar vd.) gizlenen, bastırılan ve krize dönüşen eşcinsellik araştırmasıdır.
 
Erotomanie homosexuelle’ler de diğer suçlu/suça eğilimli erotomanlar gibi âşık oldukları birer özne yaratırlar. Tasarlanan özne ya da fantezi öznesi çoğun şöhretli kişiler yahut burjuvazi üyeleridir. Proleter kökenden gelen Tom Ripley’i tetikleyen unsur da Dickie’yi banyo yaparken izlemesi ve dikizleme ediminden sonra erotik fantezisini çoğaltmaya başlamasına karşılık gelmektedir. Elbette bu, erotomanlardaki klasik ve sıkça izlenen birilineksel durumun varlığına işaret eder. Yani özne, muhtelif davranış biçimlerinden kendine pay çıkarır, yapılan bir davranışın orijinini beyninde kendisine yönelik gerçekleştirilmiş olarak şemalandırır. Hemcinsinin (genelde erotomanlarda da karşıcinsin) yaşantı ve edimselliği içindeki kimi öge ve detayları kendisine mâl eder. Tom da giderek Dickie ile gerçekte olmayan ilişkisini (3) zihninde sürekli zenginleştirir. Bütün yanlış kanı ve olaylar zinciri çok geçmeden şiddeti de doğuracaktır. Tom’un; Dickie’nin görünmez jestlerini, ona olan ilgisini ve sıcak tavırlarını kendisine karşı geliştirdiği gizli kapaklı bir cinsel davet biçiminde algılayışını eşcinselliğin bir tabu olduğu, kapalı bir kutu gibi açılmayı beklediği ikiyüzlü toplumsal gerçeğini düşündüğümüzde normal ve genelgeçer bir algılama olarak kabul edilebileceğini öne sürüyorum. Bir eşcinsel ilişkinin; heteroseksüel ilişkilerdeki gibi açık bir jestler bütünü, doğrudan alışverişler biçiminde kurgulanamadığı, bir dilsizliğe işaret ettiği, sözden çok da jest ve bakışa içkin olduğu ve yaşama rahatlıkla geçirilemediği aşikârdır. Tom Ripley içe kapanıklığı yüzünden serbest, özgür, rahat, zorlamasız, kendisini belli eden bir kişilik yapısı geliştirememiştir. Taklit yeteneği onun kişilikleri ve insan ilişkilerini dışarıdan gözlemleyen içe dönük genç bir kimlik olduğunu ortaya koyar. Normal ilişkinin heteroseksüel ilişki biçimi olarak dayatıldığı trajik gerçeği öznenin henüz ailede karşılaştığı baskılayıcı bir toplumsal parametredir. Okulda, arkadaş ilişkilerinde, iş yaşamında, sosyal eğlence mekânlarında mevcut ilişki biçimlerinin renkleri ve düzeyleri dolayımında içselleştirdiği dağınık, kontrol edemediği bir kişilik yapısı kazanmıştır. Cinsel kimliğini rahatlıkla dışavuramadığı için de kendisini gizleme yolunu seçmek zorunda kalmıştır. Ustalıklı taklit yeteneği bu bağlamda özellikle vurgulanmalıdır. Çevresinin ilgisini çekemeyen Tom Ripley ancak taklit yaparak insanları şaşırtabilir. Ekonomik olarak güçlü olmadığı, parlak bir toplumsal statüye sahip bulunmadığı için bir süre sonra mevcut özelliği de etkisini yitirecektir. ‘Öteki’ni taklit etme, gizil bir trajediyi işaret eder: Tom aslında heteroseksüelliği taklit etmektedir. Bunu bazen çok iyi becerdiği kesindir ama sahip olduğu kişilik taklit ettiği kişilikler toplamı değildir. Onun krizi özetle budur. Toplumun (4) ondan olmasını istediği kişilik yapısını içselleştirmek zorunda kalan fakat bunları reddetse de dışa vuramayan özne artık bireysel çaresizliği ve yalnızlığıyla baş başadır. Tom da özel yaşamında sürekli farklı kimlikleri oynamaktadır. Bu, normal yaşamda dışavuramadığı cinsel kimliğiyle ilgili potansiyel bir anksiyeteye işaret eder. Aslında özne; günlük yaşamda, yani eşcinselliğin ötekileştirildiği ikiyüzlü ve baskılanmış bir dünyada kendi kendini oynamaktadır. 
 
Tom Ripley kendisine eşcinsel olup olmadığını soran İtalyan polisine “Hayır.” yanıtını verir; aynı zamanda yanındaki partnerinden “İtalya’da resmî olarak eşcinselliğin bulunmadığı” gerçeğini de öğrenir. Kuşkusuz, önündeki yeni farkettiği bir reel gösterge değildir. Kontrol ajanı olarak polis ‘öteki’ne müdahale edendir. Bürokrasi aygıtının yasal yollarla, süperegonun sözel yollarla dayattığı törel mantalite ve ortajen alışkanlıkların sürdürülmesinden sorumludur. Söz konusu engellenme Tom’un cinsel-psikolojik krizini körükleyen çok daha güçlü bir duvarı gösterir: Eni sonu insan eliyle çıkarılan yasalar yine insanların önüne aşılmaz duvarlar inşa eder. Farklılık, marjinallik, orijinallik baskılanır, ötekileştirilir. Giderek toplumsal bir linç duygusu oluşur. Tom da İtalyan polisinden eşcinsel olduğunu gizler; tıpkı daha önceleri çevresindekilerden gizlediği gibi. 
 
Öte taraftan, gelgit halindeki Tom Ripley’in seksüel eğilimleri komplekstir ve biseksüel açılımlara da hâizdir. Rutin hayat içinde sürekli bastırdığı doğal cinsel güdülerini kimi kez karşı cinse yöneltse de başarısız olmaktadır; üstelik bunun bilincindedir. Geylik heteroseksüel yapı içinde gelişmiş ve bu yapının gizli bir parçası olmuştur. Karşı cinsiyle evlenen hatta çocuk sahibi olan erkekler çoğu kez eşlerine de gey olduklarını söyleyememişlerdir. (5) Freud’un da dediği gibi “Uygarlık baskılanmalar üzerine kurulmuştur.” Baskılanma modern yahut postmodern toplumların başat karakteristiğini oluşturur. 
 
Tom Ripley’in kibarlık, centilmenlik, hoşsohbet olma, sempatiklik gibi kendine özgü dikkat çekici niteliklerinin derininde açığa çıkamayan ya da açığa çıkmayı bekleyen bir saldırganlık ve ahlaksızlık da gizlidir. Geylerin kadınsı psikolojik özelliklerinden ötürü saldırganlık eğilimi içinde oldukları, Freud’un çalışmalarında da işaret ettiği ve öteden beri bilinen bir durumdur ama yine de artık demode bir tanımlamadır. Mevcut görüşün sadece 1960’lara kadar iyi kötü idare ettiğini söylemek olası. Saldırganlığın kökeni yine Freud’a göre cinsel baskılanmışlıkla ilintili psikolojik nevrozların varlığına işaret eder. 1960’lardan sonra eşcinselliğin bir cinsel tercih biçimi olduğu fikri yaygınlık kazanmaya başlamıştır. Kendisi de eşcinsel olan Alfred Kinsey’in cinsellik üzerine yaptığı çığır açıcı araştırmalar “her insanın biseksüel olduğu” yollu Freudyen tezi doğrular niteliktedir. (6) Sözün özü, eşcinsellik ve yan anlamlarıyla ilgili okumalarda bulunurken doğrucu ve ortajen düalist yaklaşımlardan hareket etmek çoktan rafa kalkmıştır. Çünkü insanlar “koyunlar ve keçiler” gibi iki karşıt kutba bölünerek anlaşılamaz. Bu bağlamda ‘heteroseksüel ve homoseksüel’ gibi düalist ayrımlar, özne-nesne klasik modernist karşıtlığı gibi demode bir tanımlamalardır. Elbette bu düşüncenin bu topraklarda henüz anlaşılamadığı da trajik bir gerçektir. 60. Hükümetin Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf’ın “Eşcinsellik, hastalıktır.”yollu parlak buluşunu anımsayınız.  
 
Tom Ripley, yanılgısının kurbanı olarak cinayet ritüellerini de zenginleştirir. Saldırganlığını kontrol etmekte zorlansa bile bunu içten gelen öldürme dürtüsüyle ilişkilendirmenin yanlış olacağı inancını taşıyorum. Dickie’yi öldürmesi cinsel jestlerine karşılık bulamayışı ile doğrudan ilgilidir. Geride bıraktığı diğer kurbanlar ise suçunun toplum tarafından bilinmemesi/duyulmaması ile yakından alakalıdır. Tom’un kaçındığı şey salt cinayet işlemiş olması ve cinayet suçlusu olması değil, asıl olarak cinsel kimliğidir. Kriz budur; eşcinsel kimliğinin ortaya çıkmasının korkusu. Mevcut psikolojik manzara Alfred Hitchcock’un Rope (1948, Cinayet Kararı/İp) filmi için de geçerli bir sorunsala işaret eder: Brandon Shaw (John Dall) ile Phillip Morgan (Farley Granger) işledikleri cinayetin ortaya çıkacağı korkusuyla psikolojik bir baskı içindedirler; fakat aynı zamanda ve en önemlisi, eşcinsel olduklarının toplum (süperego) tarafından öğrenilmesinden de korkmaktadırlar. Tom Ripley de bu korkuyu sonuna kadar yaşar. 
 
Son Söz 
 
Eşcinsel romancı Patricia Highsmith’in 1955’te yayımladığı parlak polisiye romanı The Talented Mr. Ripley (7)sinemaya daha önce Fransız yönetmen René Clément tarafından Plein Soleil (1960, Kızgın Güneş) başlığıyla uyarlanmış, Tom Ripley’i ise Alain Delon oynamıştı. Highsmith ise Ripley’in serüvenlerine başka romanlarında devam etti: Ripley Under Ground (1970, Ripley Karanlıkta), Ripley’s Game (1974, Ripley’in Oyunu), Ripley Under Water (1991, Su Altında). 
 
NOTLAR 
 
1)    Bu bağlamda bkz. It Happened One Night (1934, Bir Gecede Oldu, Frank Capra). Serüvenci-proleter Peter Warne (Clark Gable) ile şımarık burjuva Ellie (Claudette Colbert) türlü bâdireden sonra bir araya gelmeyi başarırlar. Külkedisi masalında da mevcut bakış açısı söz konusudur. Aslen aristokrasiye mensup fakat sonradan yoksul insanlarla yaşamak zorunda kalan Külkedisi, prensle evlenerek gerçek kimliğine ve sınıfına yeniden kavuşur. Böylelikle sınıf meselesi de çözüme kavuşturulmuş olur; çünkü farklı sınıflardan insanların evlilik yapması masallarda bile söz konusu değildir.
 
2)    Bkz. La Cérémonie (1995, Seremoni, Claude Chabrol). Proleter Sophie (Sandrine Bonnaire) ile arkadaşı Jeanne (Isabelle Huppert) burjuva Lelievre ailesini av tüfekleriyle katlederler.
 
3)    Sıradan gece yaşamı ve günübirlik eğlenceye/serüvene dayalı, son tahlilde de alaşağı olmaya yazgılı yüzeysel bir arkadaşlık ilişkisidir; çünkü farklı sosyo-ekonomik sınıflara ait özneler arasında yaşanır. Dickie mevcut çelişkiyi Tom’un yüzüne vurunca nihaî çatışma patlak verir ve iki sınıf arasındaki eskil uzlaşmazlık kan akıtılarak çözüme kavuşturulur. Geçici bir askıya alma durumu.
 
4)    Örneğin Dickie’nin babası Tom’a sahip çıkan baba figürü kimliğindedir, babanın gölgesidir ve babanın yasasını temsil eder. Tom, Dickie’yi öldürdükten sonra onun yerine ancak geçebilir; fakat bu basit bir yer değiştirme değildir. Çünkü Dickie’nin kimliğini kuşanırken onun heteroseksüel kimliğini de kuşanmak zorundadır. Tom eşcinsel kimliğini açıklamayı ve bununla toplum önünde yüzleşmeyi asla başaramayacaktır. Cinsel tercihler tabu olmaya devam eder.
 
5)    Fransız şair ve romancı Louis Aragon, eşi Elsa öldükten sonra gey olduğunu açıklamıştır. Hollywood’un ünlü oyuncularından Rock Hudson öldükten sonra karısı onun gey olduğunu basına açıklamış ve Hudson’ın James Dean’e de âşık olduğunu beyan etmiştir. James Dean’in gey olduğu ise kimi dedikodulara rağmen ancak yıllar sonra öğrenilebilmiştir. Hudson gibi Dean de genç kadınlarla yaşadığı ilşkilerle basına malzeme olmuşsa da aynı konuya geliyoruz: Gey yaşamı, heteroseksüelliğin içinde yaşamıştır ve halen de büyük oranda bu biçimde yaşanmaktadır. Bu doğrultuda bkz. Far from Heaven (2002, Cennetten Çok Uzakta, Todd Haynes). Frank Whitaker (Dennis Quaid) eşi Cathy Whitaker’dan (Julianne Moore) eşcinsel olduğunu yıllarca gizlemiştir ama sırrını daha fazla saklayamaz. American Beauty’de (1999, Amerikan Güzeli, Sam Mendes) ise Emekli Albay Frank Fitts’in (Chris Cooper) eşcinsel oluşundan karısı Barbara da (Allison Janney) haberdardır; fakat bunu sessizlikle geçiştirirler.
 
6)    “İnsan embriyosu, karşı cinsin cinsel organının öncü dokusuna sahiptir.” Bkz. Eşcinselliğin Doğal Tarihi, Francis Mark Mondimore, Çev. Berna Kılınçer, Sarmal Yayınevi, 1. Basım, 1999, İst.
 
7)    Yetenekli Bay Ripley, Patricia Highsmith, Çev. Armağan İlkin, Can Yayınları, 1. Basım, 2001, İst.
 
Tom Ripley romanda çok daha sempatik çizilmiştir. Taklit yeteneği değil sadece, aynı zamanda ikili ilişkilerde kullandığı dil ve yaklaşım tarzı onu görece çekici biri haline getirir. Fakat iki sinema uyarlamasında da romandakine göre biraz soğuktur. Clément handiyse buz gibi bir Tom Ripley sunar; Minghella ise onu biraz daha sempatik çizmiştir,ki olması gereken de budur diye düşünüyorum. İki uyarlama arasında seçim yapacak olsam Minghella’nınkini seçerdim. Zaten bu yazı da bu nedenle yazıldı.
 
Hakan Bilge – Kaosgldergi.com 
Bu yazı ilk kez Kaosgl Dergi'nin 124. sayısında yayımlanmıştır.
edebiyathaber.net (18 Mayıs 2012)

Canan Konuk - 19/05/2012 - 00:27

Nokta vuruşu bir makale olmuş Hakan Bilge, tebriklerimi iletiyorum.

Adı Konmamış Bir Cemal Süreya Müzesi: Hatay

Yazın-sanat tarağında bezi olanlar arasında, buluşup özgürce söyleşebilecekleri ‘kurtarılmış’ ortamlar oluşturmayı düşlemeyen yoktur sanırım.
 
Düşlerin kısa sürelerle az çok gerçekleştiği dönemler de olmuştur. Beyoğlu Çiçek Pasajı’nın üst katındaki Türkiye Sanatçılar Birliği’nin yeri ile sanatçı-ilerici aydın dayanışmasına her zamankinden çok gereksinme duyulduğu çeyrek yüzyıl öncesinin sancılı günlerinde iki kesimce de sığınak bellenmiş Papirüs, bunlardandır. Ne yazık ki, saydığımız yerlerden biri kapanmak zorunda kalmış, öteki giderek işlevini yitirmiştir. Günümüze ulaşabilen, yalnızca Çiçek Bar’dır. Bir de Refik, Yakup 2, Akşam Sefası gibi müşteri mozaiği barındıranlar vardır. Kültürel etkinlikleri ayraç içine alındığında, Hatay Lokantası’nın görünümü de son saydıklarımızı andırmaktadır.
Ayrıca, çevrelerinde güçlü çekim alanı oluşturabilmiş ünlü şairlerin buluşma, konuk ağırlama yeri olarak kullandıkları, kahvehane, pastane vb. değişik yeme-içme ortamlarından söz edilebilir. Kadıköy’ün Vagon Kıraathanesi, Beyoğlu’nun Baylan Pastanesi böyle yerlerdi. Son temsilcilerinden Fazıl Hüsnü Dağlarca sağlık sorunları nedeniyle evden çıkamadığı, Attilâ İlhan’ı da geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz için, belki eskinin izdeş (mürit) edinme alışkanlığına bağlanabilecek bu gelenek yok olmak üzeredir. 
 
Kadıköy Hatay 
Hatay, Ali Demir’in 1967 yılında Kadıköy’de kurduğu bir içkili lokantadır. Adı, kurucusunun İskenderunlu oluşundan kaynaklanır. Ali Bey, lokantasına ‘Hatay’ adını koyarken, hem yöresel yemeklerini özleyen hemşerilerine seslenmeyi, hem de onlarla kurulacak komşuluk, dostluk, akrabalık örneği yerel ilişkilerden yararlanarak daha kolay denetleyebileceği bir ortam yaratmayı düşünmüş olabilir. Oysa, bir işletmenin, özellikle de yeme-içme ortamının kimliğini orayı çalıştıranlardan çok müşterileri belirlemektedir. Birçok kuruluşun tarihinde, kurucularıyla birlikte, bazen onlardan da önce anılması gereken kişiye/kişilere rastlanır. Örnekse, Hatay Lokantası denince yazın-sanat çevrelerinde ilk usa gelen kişi Cemal Süreya’dır. İçkisever biri olan Cemal Süreya’nın, Kadıköy’de gidebileceği, evine yakın başka yerler de varken Hatay’ı yeğlemesinin nedeni, adının çağrıştırdığı taşra doğallığı olmalı. Cemal Süreya da, az önce değindiğimiz, güçlü çekim alanı yaratabilmiş şairlerden biridir. Tüm donanımıyla Hatay’da üslenmesinin nedeni, henüz bozulmamış olan bu yeri, çevresinde oluşturmayı düşündüğü yazın-sanat ortamı için uygun görmesidir.
 
Söylediklerim, kestirmelere dayanıyor. Kadıköy Hatay’ı anlatabilecek denli tanımış değilim; topu topu 6-7 kez uğramışlığım var. Bakıyorum, bunların üzerinden de aşağı yukarı otuz yıl geçmiş. Bu yüzden, ister istemez, anılara başvurmak zorundayım. Belleğimde iz bırakanlardan en belirgini son gidişimde yaşadıklarım. Oturduğumuz masadaki kişilerden Ece Ayhan, Cemal Süreya ve Refik Durbaş’ı ansıyorum. O akşam, Refik’le birlikte biraz erken kalkmıştık. Kapıdan çıkmadan Cemal Süreya’nın söylediği şu sözler kulağımdan hiç silinmedi: “Mustafa! Birkaç şiir patlat da herkes görsün.” (Şiir yazmak için daha önce hiç bu denli kışkırtılmamıştım. Ne var ki, istedimse de şiirleri patlatamadım. Birkaç denemem, üzerinde yeterince çalışacak zaman bulamadığımdan, çöp sepetini boyladı. Geçimimi sağlamak için girdiğim işin çalışma koşulları şiir yazmama elvermiyordu).
Refik, bira ısmarlamayı önerdi. İskelenin yanındaki parkın sıralarından birine oturduk. Karşımızdaki büfeden alıp içmeye başladık. Geri dönüşümsüz şişeler yeni çıkmıştı; boşalanları denize atıyorduk. O günlerde şiirlerinden bazılarında Süreyya Berfe’ye sataşmaya başlamıştı. Berfe’nin eski arkadaşı olduğumdan, ara sıra benim de adımı karıştırıyordu. Bunlardan biri, gemide okurken dergiyi denize fırlatacak denli öfkelendirmiş Berfe’yi. Refik, amacına ulaşmış kişilerin dinginliği içinde anlatmıştı olayı.
 
Bostancı-Hatay 
Kasım 1985’te Bostancı’ya taşınarak oturduğum yöreden bir kat daha uzaklaşınca, aslında pek seyrek uğrayabildiğim Hatay’a gidebilmek benim için iyice güçleşmişti. Emekli olup da Erenköy’e yerleştiğim yıl, Cemal Süreya yaşamını yitirdi. Bostancı Hatay’ın altın çağı olduğunu düşündüğüm Cemal Süreya’lı dönemini yaşayamamanın eksikliğini bugün bile duymaktayım.
Cemal Süreya aramızdan ayrılırken, sürekli gündemde kalmasını sağlayacak, başta Mehmet Ali Işık olmak üzere, birçok kişi bırakmıştı ardında; ikinci eşi Zühal Tekkanat da bunlar arasındadır. Oysa, hiç de kolay unutulabilecek biri değildi. Masada en çok o konuşurdu; ama, saatlerce dinleseniz sıkılmazdınız. Şimdiye değin, kimsenin bu nedenle Cemal Süreya’dan yakındığını duymadım.
Mehmet Ali Işık, 1975’te garsonlukla işe başladığı Hatay’a 1979’da ortak olmuştur. Dürüst, herkese saygılı bir kişidir. Çoğu Sivaslılar gibi biraz da ozan yaratılışlıdır; ara sıra şiir yazar. Cemal Süreya’nın ölümünden sonra, Hatay’da onunla ilgili her türlü etkinliğin öncülüğünü üstlenmiştir. Cemal Süreya Kültür Sanat Derneği Yönetim Kurulu’nun da en etkin üyelerindendir.
1972 yılında babasının yönetimi kendisine bıraktığı, Hatay’ın büyük ortağı Tevfik Bey de, ilgilenmez görünmesine, öne çıkmamasına karşın, gerçekleştirilen yazınsal etkinliklerin en önemli destekçilerindendir.
 
Bostancı-Hatay, işyeri olarak, Bostancı Tren İstasyonu’nun karşısında, Bağdat Caddesi üzerinde sıralanan yapılardan birinin giriş ve bahçe katlarını kullanmaktadır. İlk kez gitmişseniz oraya, yiyip içme ortamında mı, resim galerisinde mi, yoksa daha açılışı yapılmamış bir ‘Cemal Süreya Müzesi’nde mi bulunduğunuzu düşünmek zorunda kalabilirsiniz. Giriş katının duvarları, oturulan masaların düzeyinden başlayıp yarım metreyi bulan yüksekliğe değin, saydam kılıflar içinde korunmuş, Cemal Süreya’yla ilgili bazı belgelerin fotokopileri, gazete-dergi kesikleri, değişik yerlerde Cemal Süreya ve Hatay üzerine çıkmış yazılarla kaplıdır. Bunlara, çevrenize biraz göz gezdirince ayrımsayabileceğiniz, iki ressamın yapıtı (İpek Tekil’in yağlıboya Cemal Süreya portresiyle Nihal Okçetin’in Cemal Süreya büstü) da eklenince, Hatay’ın her yerinde Cemal Süreya’nın varlığını duyumsamaya başlarsınız. Ayrıca, laik cumhuriyeti savundukları, vurgunculuğu özendiren düzene karşı kalemleriyle savaş açtıkları için genç sayılacakları yaşlarda öldürülmüş Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı gibi, basınımızın ilerici, yurtsever üyelerinin altyazılı fotoğraflarının da Süreya’nınkilerin yanında da yer aldığını eklemeliyim. Duvarların onlardan artan bölümleriyse, özengen ressamların sergi açma tutkuları nedeniyle, hiç boş kalmamaktadır.
Merdivenle inilen havuzlu bahçe katının havası yukardakinden çok değişiktir.
Oraya geçtiğinizde, tinler dünyasından çıkıp yaşayanların arasına katıldığınız duygusuna kapılırsınız. Duvarlar gene doludur; ama, buralar Cumhuriyet Kitap’ın yazar fotoğraflarına yer verdiği sayılarının kapaklarıyla donatılmıştır. Hemen hepsi sağ olan bu yazarların, iki tek atarken, özgüvenlerini pekiştirmek amacıyla arada bir derginin kapağındaki görüntülerine kaçamak bakışlar yönelttiklerini söylemek yanlış olmaz.
 
Yazının başlarında Hatay’ın adını, müşteri mozaiği barındıran yerler arasında saymıştım. Bu durumda, ortamı herkesin kendine göre algılaması doğaldır. Oraya yalnızca seçkin bir ‘içkili aşevi’nde (‘restaurant’ diyemiyorum) yiyip içmek için gelenler de vardır, bir yazın-sanat ortamının havasını solumak özlemiyle gelenler de. Müşterileri, yazar-çizerlerin dışında, çoğu iyi birer okur olan öğretmen, doktor, avukat, bankacı, memur, mimar vb. orta sınıfın okumuş kesimindendir. 
Yazınsal etkinlikleri 
 
Hatay’ın yazınsal etkinlikleri Bostancı’ya taşınmadan önce, Cemal Süreya’nın bir anı defteri edinilmesini salık vermesiyle başlar. Sanırım, Türkiye’de bir ‘ilk’tir bu. Sayıları 18’e ulaşmış büyük boy, çok yapraklı “Hatay Defterleri”nin önemi, yapraklarını çevirdikçe anlaşılır. Orada, çoğu bugün yaşamayan ünlü sanatçıların doğaçtan şiirleri, yazıları ya da desenleriyle karşılaşırsınız.
Necati Tosuner, tanığı olduğu bu olayı, Elde Kitap adlı yapıtında yer alan “Hatay Meyhanesi Defterleri” başlıklı denemesinde (s.103-106) şöyle anlatmaktadır:
1983 yılı. Günlerden de cumartesidir. Çünkü, hafta içi olamaz. (….) Pazar da değildir, çünkü Gençlik Kitabevi kapalıdır pazarları. Yaz değilse de, öyle bir hava var dışarıda. Hatay’dayız. Masa, pencerenin yanında, uzunlamasına.
Cemal Süreya ve Necati cama arkası dönük oturuyor. Öğle sonu falan.
Güneş içeriye vuruyor. Sırtımıza. Karşımızda Ziya Metin var. Yanında da biri var. (….) Tarık Dursun K. konuşuldu masada. Sonra Memo geldi. (….)
Evet, Mehmet Ali Işık’ın karşımızda öyle gülerek durduğunu anımsıyorum. 
Ziya Metin ve arkadaşı kalkmışlar. Fikir, Cemal Süreya’nındı. Mehmet Ali para verdi, Memo, Gençlik Kitabevi’ne gönderildi. Biraz sonra defteri alıp geldi Memo. Cevat Dereli, karşımızda, biraz uzakta oturuyordu. Defteri Mehmet Ali’yle ona gönderdi Cemal Süreya. O bir şeyler yazdı. Sonra ben de bir satır yazdım işte. Burhan Uygur geldi sonra. O da resim yaptı deftere.
Kimse başına geleceği bilmez!
Şimdi bunları düşünmek, üzünç oluyor. Çünkü, “bir ben kaldım” gibi bir şey oluyor. Bu da ürküntü salıyor içime. Sanki, olduğumdan daha da yaşlanmışım gibi.
Neyse, öylece Hatay’ın bir defteri oldu.
Hatay Defterleri, ‘seçmeler’ biçiminde iki kez kitaplaştı. İlki, Cevat Dereli ve Cemal Süreya ağırlıklı tıpkıbasımlardan oluşmuştu. Ümit Bayazoğlu’nun hazırladığı, 2003 yılı başlarında Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan ikincisini inceleme olanağı bulamadım. Gene hazıra konup, Tosuner’in aynı yazısına başvuracağım. Amacım, kitaptaki yanlışlar üzerine bilgi edinilmesi için yazının bunlara değinilen satırlarından yalnızca birkaçını aktarmak:
“(….) Yapı Kredi Yayınları, Ümit Bayazoğlu’nun hazırladığı ‘Hatay Meyhanesi Defterleri’ni yayımladı.(….)
Metinlerin, tıpkıbasımlarının yapılması yerine, yazıya aktarılması iyi olmuş. Böylece, “bakılacak”tan çok ‘okunacak’ bir kitap olması sağlanmış. Ama bu da başka bir derde yol açıyor: Mehmed Kemal’in adı her yerde yanlış. Cevat Dereli’nin –hiç değilse kapakta görsel olarak– doğrusu var.”
Hatay’ın yazın-sanat etkinlikleri, Cemal Süreya’dan sonra eksilmemiş, tersine, artmıştır. Nedeni, onunla ilgili anma toplantılarının, adına konmuş şiir ödüllerinin de bunlara katılmasıdır.
Her yıl Cemal Süreya’nın ölüm günü olan 9 Ocak’ta, anma toplantısı düzenlenir. Genellikle, sunuculuğunu Şehir Tiyatrosu oyuncularından Uğurtan Atakan’ın yaptığı bu toplantılarda ayrıca, “Hatay’dan gelip geçenler” başlığı altında gelenekselleşmiş bir slayt gösterisi yer alır. Kuruluşundan bu yana geçen otuz sekiz yılda Hatay’ın ağırladığı, aramızdan ayrılmış ünlülerin sayısı 60’ı geçmiştir. Doğal olarak, bu sayı gün geçtikçe artmaktadır.
Hatay, tüm giderlerini karşılayarak, 1997-2002 yılları arasında, Cemal Süreya adına, genç şairlere yönelik şiir yarışmaları düzenlemiş, 2003 yılında kurulan “Cemal Süreya Kültür Sanat Derneği” bu yarışmaların sorumluluğunu üstleninceye değin, yetenekli birçok genci ödüllendirmiştir.
Hatay’ın öteki etkinlikleri, imza günleri, resim sergileri, şairler ve yazarları anma günleri biçiminde özetlenebilir.
Bugün, Hatay’ın yazın-sanat ortamı olarak canlılığını korumasında “Perşembeciler” diye anılan topluluğun büyük payı vardır. Haftada bir gelirler ama, sayıları 15-20’nin altına pek düşmez. Arada bir değişik ortamları da denemişler, sonunda ‘kürkçü dükkânı’ örneği Hatay’da karar kılmışlardır.
Perşembeciler’in öyküsü uzundur. 70’li yılların ortalarında 4-5 kişinin haftanın perşembe günleri Kadıköy’deki Deniz Lokantası’nın üst katında buluşmak üzere aralarında anlaşmaları sonucunda doğmuş, gittikçe dal budak salıp Bostancı-Hatay’a değin yayılmıştır. Özgürlüğümü elde ettiğim 1990 başlarında, bu tür yerlerden uzun süre uzak kalmanın açlığından olacak, sürekli ortam değiştiriyor, birinde Deniz’e gitmişsem ötekinde Hatay’a gidiyordum. Kısacası, Eray Canberk’in bir yazısında değindiği gibi, ikili oynamaktaydım. Hatay perşembelerinde, masanın en yaşlısı Sabahattin Kudret Aksal’dı. Sonra sırasıyla, Türk Dili Dergisi’ni çıkaran Ahmet Miskioğlu, şair Halim Uğurlu geliyordu. Miskioğlu’nu yeni tanımıştım. Hatay ilinde doğup büyümesi, dolayısıyla Arapçayı ve Fransızcayı iyi bilmesi, Türkçe tutkunu olmasını engellememişti. Her perşembe, orada bulunanların adlarını küçük bir deftere yazardı. Bunu hâlâ sürdürüyor. Aksal’ın ölümünün ardından, perşembe toplantıları yavaş yavaş Türk Dili Dergisi toplantılarına dönüşmeye başladı. Bugün, Bostancı perşembecileri, dergiyle birlikte anılıyor. Gelenlerin çoğu Türk Dili yazarı.
Ahmet Miskioğlu, tutarlı, önderlik yeteneği olan bir kişi. Derginin de verdiği güçle, çevresi oldukça genişledi. Perşembeleri Hatay’a gitmeden önce, Kadıköy’deki Seyhan Cafe’de, saat 14.00-16.00 arası düzenlediği yazınsal etkinlikler epey ilgi görüyor.
Bugüne değin, Hatay üzerine yayımlanmış yazılardan, yapılmış konuşmalardan da söz etmek gerekiyor. Bazılarına ikinci elden ulaştım ve kaynaklarını araştıramadım. Örnekse, “Otuz Yıllık Kültür Hazinesi Hatay” yazısında ‘otuz’ rakamla da yazılmış olabilir. Yazımı bitirirken, bunları yazı başlığı, yazar-konuşmacı adı olarak sıralıyorum:
— “Çakırkeyif Yazılar”, Zeki Coşkun.
— “Rakılı Defterler”, Lale Filoğlu.
— “Siz Hiç Defterli Meyhane Gördünüz mü?”, Sena Efe.
— “Beğendim, Beğenmedim”, Artun Ünsal.
— “Lezzet Keşifleri”, Mehmet Yaşin.
— “Edebiyatın Karşıyakası Kadıköy”, Eray Canberk.
— “Kimler Geldi Geçti”, Şükran Soner.
— “Otuz Yıllık Kültür Hazinesi Hatay”, Adem Sancar.
— Cemal Süreya’nın “Günlük”leri. 
— Mehmed Kemal’in çeşitli yazıları. 
— Cezmi Ersöz’ün TV konuşması.
 
Mustafa Öneş 
Bu yazı ik kez Kitap-lık dergisinin 90. sayısında yayımlanmıştır.
edebiyathaber.net (18 Mayıs 2012)
 

Bir kıyamet tasarısı, Coca Cola ve Umberto Eco

“Günlük yaşam” adını koyup kaosu gündeliğe dönüştürdüğümüz hayatı Eco’dan daha iyi kim anlatabilirdi?

Günün birinde Amerika Birleşik Devletleri’nde karayolu trafiğindeki bir tıkanıklık ile demiryolu trafiğindeki bir aksaklığın aynı zamana denk gelmesi, büyük bir havaalanına vardiyayı devralmaya giden personelin işyerine ulaşmasını engelleyecektir. Bir sonraki vardiya personelinin gelmemesi nedeniyle işe devam etmek durumunda kalan kontrol kulesi memurları yorgunluğun verdiği stresle, iki jet uçağının bir yüksek gerilim hattı üzerine düşecek biçimde çarpışmasına yol açarlar; bu hattaki elektrik yükünün zaten aşırı yüklü olan öteki elektrik hatlarına sıçraması, Newyork’u birkaç yıl önce de yaşamış olduğu bir blackout ile karşı karşıya bırakır. Bu ikincisinin farkı, ilkine oranla daha etkili, daha uzun süreli bir kesinti olmasıdır. Kar yağdığı, yollar yer yer trafiğe kapandığı için arabalar sonu gelmeyen kuyruklar oluştururlar; insanlar ısınmak için işyerlerinde ateş yakmaya başlarlar, itfaiyecilerin yetişip başa çıkamadığı yangınlar patlak verir. Birbirlerine telefon aracılığıyla ulaşmaya çalışan, dış dünya ile ilişkileri kesilmiş elli milyon insanın aynı anda telefonu kullanmasıyla telefon hatları çöker. İnsanlar karla kaplı yollarda ilerlemeye çalışırlar, yol boyunca ölüp kalanlar olur. Her tür ihtiyaç malzemesinden yoksun kalarak yollara dökülmüş bulunan insanlar meskenlere, yiyecek maddelerine el koymaya çalışırlar, Amerika’da serbestçe satılan milyonlarca ateşli silah kullanılmaya başlanır, silahlı kuvvetler iktidarı tamamıyla ele geçirir, ama o da her yanı saran çöküşün kurbanı olur.” – Bir Kıyamet Tasarısı adlı bölümden…
 
Umberto Eco adını edebiyat dünyasında estetik, iletişim ve göstergebilim konularında yazdığı kuramsal kitaplarla duyurmuştu. 1981’de yayımlanan Gülün Adı romanı kısa bir süre içinde birçok dile çevrilerek Eco’nun uluslararası bir üne kavuşmasına yol açtı. Kemal Atakay’ın çevirdiği Günlük Yaşamdan Sanata adlı derlemede Eco’nun çeşitli gazete ve dergilerde çıkan güncel yazıları ile belli bir tematik çevresinde yazdığı denemeleri bulacaksınız. Eco bütün yapıtlarında olduğu gibi bu yazılarında da geçmişle şimdiki zaman, uzak ülkelerle yaşadığı ortam arasında anlamlı ve aydınlatıcı bağlar kuran, okurun günlük yaşamdan sanatın değişik alanlarına ulaşmasına yardımcı olan eşsiz bir kılavuz olarak karşımıza çıkıyor.
 
Günlük Yaşamdan Sanata, Eco’nun Antik Yunan’dan Ortaçağ’a, Rönesans’tan bilişim çağına uzanan derin birikimiyle göz kamaştıran bir kitap. Umberto Eco, en çetrefil konuları her kesimden okurun kolayca anlayabileceği bir dille anlatır. Ancak ona özgü ironi, sanatın günlük yaşamın hemen hemen her alanıyla bağlarını kurcaladığı bu denemelere müthiş bir okuma keyfi katıyor: Ortaçağ, medya, gösteri kültürü, ölüm cezası, Coca-Cola… Çağdaş yaşamın tüm göstergeleri, Eco’nun hayranlık verici yorumlarıyla yeni değerlendirmelere açılıyor.
 

UMBERTO ECO KİMDİR?
 
1932’de İtalya’da Milano’ya bağlı Alessandria kasabasında doğdu. 1950’lerde İtalyan radyo-televizyonu RAI’nin kültür programlarını yönetti. 1959-1975 arasında İtalya’nın ünlü yayınevi Bompiani’nin edebiyat dışı yayınlar editörlüğünü üstlendi; La Stampa, Corriere della Sera, La Repubblica, L’Espresso gibi gazetelere makaleler yazdı. 1970’lerden bu yana Bologna Üniversitesi’nde göstergebilim dersleri veren Eco, Gülün Adı, Foucault Sarkacı, Önceki Günün Adası ve Baudolino gibi romanlarıyla modern kültürü ince bir mizah duyarlılığıyla ele alan Açık Yapıt, Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti, Beş Ahlak Yazısı, Ortaçağ Estetiğinde Sanat ve Güzellik, Ortaçağı Düşlemek, Somon Balığıyla Yolculuk, Yanlış Okumalar, Yorum ve Aşırı Yorum ve Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın (J.-C. Carrière ile birlikte) gibi deneme kitaplarıyla günümüzün en saygın yazarları arasına girdi.
 
edebiyathaber.net (18 Mayıs 2012)

Video: Carlos Fuentes’in cenaze töreni

83 yaşında ölen Meksikalı yazar Carlos Fuentes başkent Mexico City'deki Güzel Sanatlar Sarayı'nda düzenlenen cenaze töreninin ardından toprağa verildi.

Törene büyük bir kalabalığın yanı sıra birçok edebiyatçı ve siyasetçi katıldı. 
Törende yapılan konuşmalarda Fuentes'in "sözcüklerle dünyayı dönüştürme çabasına" vurgu yapıldı. 
Hem edebi eserleri hem de politika ve kültür alandaki deneme yazılarıyla tanınan Fuentes Latin Amerika'nın önde gelen yazarlarından biriydi.
Fuentes'in en bilinen eserleri 'Artemio Cruz'ün Ölümü' ve 'Koca Gringo'ydu.
 
1928 yılında Panama'da doğan Fuentes 16 yaşında Meksika'ya göçtü.
Babasının diplomat olması nedeniyle çocukluğunun önemli bölümünü Kuzey Yarımküre ülkelerinde geçirdi.
Yazar bu durumun Latin Amerika'ya belli bir mesafeden, eleştirel gözle bakması şansını verdiğini belirtiyordu.
Gençliğinde, politik olarak eleştirel konumdaki edebiyatçıların yarattığı 'boom' hareketinin öncülerinden oldu.
Bu hareket içindeki birçok yazar gibi edebi eserlerinde olayları doğrusal bir çizgide anlatmayı terch etmedi.
 
Kaynak: bbc.co.uk (18 Mayıs 2012)

Çizgi roman okurları en iyileri seçti

Çizgi Roman Okurları Platformu tarafından düzenlenen Çizgi Roman Ödülleri Yarışması sonuçlandı. 2011'in "En İyi Türk Yazar" ve "En İyi Türk Çizeri" Galip Tekin seçildi.

Türkiye'de yayınlanan çizgi romanlar ile sanatçı, yayıncı, çevirmen, satış noktası, iletişim alanları, e-dergiler ve araştırmacıların oylandığı 3. Türk Çizgi Roman Okurları Ödülleri sahiplerini belli oldu.
 
2011'in "En İyi Türk Yazar" ve "En İyi Türk Çizer" ödülü Mürekkep Yayınları tarafından hikayeleri geçtiğimiz yıl "Tuhaf Öyküler" adıyla kitaplaştırılan Galip Tekin'in oldu. Tekin'in hikayelerinden uyarlanan "Acayip Hikayeler" her hafta cuma gecesi Star ekranlarında yayımlanıyor.
 
2011 "En İyi Mizah Çizgi Roman Çizeri" de Uykusuz dergisi çizerlerinden Ersin Karabulut oldu.
 
3. Türk Çizgi Roman Okurları Ödülleri sahipleri şöyle:
 
En İyi Editör: Bora Öngürer (Yıldız Savaşları – Şemsiye Akademisi)
 
En İyi Yabancı Yazar: Robert Kirkman (Yürüyen Ölüler)
 
En İyi Türk Yazar: Galip Tekin (Tuhaf Öyküler-Mürekkep)
 
En İyi Türk Çizer: Galip Tekin (Tuhaf Öyküler)
 
En İyi Yabancı Çizer: Jan Duursema – Star Wars
 
En İyi Çevirmen: İlke Keskin (Marmara Çizgi)
 
En Favori Karakter: Örümcek Adam (Marmara Çizgi)
 
En İyi Comics Dizisi: Yıldız Savaşları: Klon Savaşları (JBC)
 
En İyi Fumetti Dizisi: Zagor (LAL)
 
En İyi Frankofon Dizisi: Red Kit (YKY)
 
En İyi Manga: Death Note (Akılçelen)
 
En İyi Grafik Roman (Tek Sayılık Albüm): Thor (Marmara Çizgi)
 
En İyi Çizgi Roman Basan Yayınevimiz: JBC
 
En İyi Okur İlişkisi Kuran Yayınevi: Marmara Çizgi
 
En İyi Kapak: Şemsiye Akademisi
 
En İyi Mizah Çizgi Romanı: Kötü Kedi Şerafettin (Mürekkep Basın Yayın)
 
En İyi Çizgi Roman Yayınlayan Mizah Dergisi: Uykusuz
 
En İyi Mizah Çizgi Roman Çizeri: Ersin Karabulut
 
En İyi Çizgi Roman Yayınlayan E-Dergi: Gölge e-dergi
 
En İyi Çizgi Roman Araştırmacısı: Levent Cantek (Gazete Yazılarıyla)
 
En İyi Çizgi Roman Araştırma Yazısı (Gazete, Dergi, İnternet): Levent Cantek – Cihangir’in Barbar Kedisi (Radikal)
 
En İyi Çizgi Roman Satış Noktası (Sahafiye, Kitabevi): Büyülü Rüzgar (İstanbul)
 
En İyi Çizgi Roman Site/Blog: Kahramanlar Sinemada www.kahramanlarsinemada.com
 
En İyi Çizgi Roman Forumu: Çizgi Diyarı www.cizgidiyari.com
 
Çizgi Roman Onur Ödülü: İsmail Gülgeç
 
3. Türk Çizgi Roman Okurları Ödülleri, 26 Mayıs Cumartesi saat 14.00’de Dame De Sion Lisesi'nde gerçekleşecek olan törenle sahiplerine verilecek.

Kaynak: ntvmsnbc.com (18 Mayıs 2012)

Mangaman - 08/01/2013 - 11:35

Bir manga sever olarak Death Note’un birinci seçilmesini doğal karşılıyorum. Meraklısına not: Şu siteden piyasadaki en indirimli halinde satınalabilirsiniz direkt yayınevi sitesi çünkü: http://www.arkadas.com.tr Bakalım 2013′te kim birinci olacak şimdilik favorim Bleach Mangası fakat FMA yetişirse işler değişir tabi.

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z