Masthead header

sabahattinaliPEPeyniraltı Edebiyatı, 26. sayısını Sabahattin Ali’ye ayırdı.

2 Nisan 1948’de “devlet” tarafından katledilen Sabahattin Ali, geçen zamana rağmen hâlâ çok okunan yazarların başında geliyor.

Sabahattin Ali dosyasında;

Semih Gümüş, Sabahattin Ali’yi geçmişten günümüze; klasik ve modern arası bir köprü olarak anlatıyor.

Onur Behramoğlu, Kuyucaklı Yusuf’tan İçimizdeki Şeytan’a, Marko Paşa’dan Kürk Mantolu Madonna’ya ve hatta Peyami Safa’ya kadar uzanıp incelikli bir Sabahattin Ali atlası sunuyor.

Tümdar Bender, İçimizdeki Şeytan’da ve Sabahattin Ali’de yazar-aydın kavramı üzerine yazdığı incelemeyle yer alırken, Emre Kundakçı Sabahattin Ali karakterlerinde entelektüelliği incelediği “Okuyup Üfleyenler” yazısıyla yer alıyor.

Elif Benan Tüfekçi, yazısında Sabahattin Ali öykülerinde “tutku” ve “çatışma”yı yazdı.

Merve Güven’in Markopaşa Dergisi’nin serüvenini ve Sabahattin Ali’nin muhalefet anlayışını yazdığı yazı da dergide önemli bir yer tutuyor.

Mehmet Özkan Şüküran, Sabahattin Ali’nin şair yönünü ve şiirlerini ele aldığı “Dağı Mesken Etmiş Bir Şair” adlı yazısıyla Sabahattin Ali dosyasında.

Kitap incelemelerinde ise Oğuzhan Yeşiltuna, Kuyucaklı Yusuf’u; Soner Sezer ise Kürk Mantolu Madonna’yı özgün bir şekilde yorumluyor.

Dosyaya illustrasyonları ile katkıda bulunanlar: Taha Sertaç Gezer, Güneş Engin, Seren Suyabatmaz, Yunus Kılıç, Özgür Öztürk ve Cansu Taştan.

Öykü ve şiirleri ile Emre Varışlı, Abdülkadir İnce, Cem Tunçer, Mehmet Tutlu, Mert Özer, Sonat Yurtçu, Tunahan Kahraman, Ali İhsan Bayır, Cem Ardıç, Çağrı Topsöken, Doğuhan Uzun, Eren Bozkurt, Koray Koral, Mehmet Oktay Buğa, Mustafa Uysal dergide yer aldı.

edebiyathaber.net (2 Haziran 2015)

scifibannerMikro öykü türünün yaygınlaşması ve bilimkurgu yazınının teşvik edilmesi amacıyla Entropol Kitap, Fabilog ve Kayıp Rıhtım işbirliğiyle düzenlenen “Bilimkurgu Mikro Öykü Yarışması” sona erdi.

Yarışmaya 217 kişi 353 öykü ile katıldı. Ön elemeden geçen 300 öykü jürinin beğenisine sunuldu. Jüri hem kendi seçimini hem de halk oylamasına katılacak öyküleri belirledi.

Bu 10 öykü 11 Mayıs 2015’te oylamaya sunuldu. 31 Mayıs 2015‘e dek süren oylamada, 469 kişi, 1.407 oy kullandı ve kazanan öykü 217 oy aldı.

Dereceye giren öyküler ve yazarları:

BK Mikro 2015 Birincisi: Bertuğ Kodamanoğlu

Yıldızları çok gecede düşündü; orada bir yerde gelişmiş bir canlı varsa, tıpkı bizim gibi olmalıydı. İki göz, burun, ağız. Nefes alıp, yemeli, içmeliydiler. Yemek deyince karnının acıktığını fark etti. Kolundan bir parça ısırıp, yenilenmesini beklerken yine düşüncelere daldı.

BK Mikro 2015 İkincisi: Oğuzhan Özbay

Çıkar o saati kolundan! Zaman burada gereksiz…

BK Mikro 2015 Üçüncüsü: Kayra Keri Küpçü

Peki ya insanlar Dünya’ya geri dönerse? O zaman ne yapacağız?

BK Mikro 2015 Okurun Seçimi: Cemil Karakullukçu

Sahibinden satılık zaman makinesi (sadece Pazartesiler’e gider).

Dereceye giren öyküler ve jüri tarafından yayımlanmaya değer bulunan diğer öyküler “Mikro Bilimkurgu Öykü Seçkisi” adıyla, Entropol Kitap’tan e-kitap olarak yayımlanacak.

edebiyathaber.net (2 Haziran 2015)

D15_kapakDünyalı’nın Haziran sayısında yine güzel hediyeler var: Çocukların yaratıcılığını artıracak bir yapboz poster ve keşif haritası, yapboz posteri ve keşif haritasını tamamlayacak birbirinden renkli 59 adet çıkartma ve yaz tatiline neşe katacak 16 oyun kartı

Tanıtım bülteninden:

Yaz geldi. Okullar kapanıyor, yeni keşiflere hazırız! Yolculuk deyince aklına neler geliyor? Zorunluluk, eğlence? Peki, seyahat sırasında kime dönüşüyorsun? Acaba bir gezgin misin, yoksa turist mi? Kim bilir, belki de evde pineklemekten hoşlanıyorsun… Bu ayın dosya konusu yolculuk.

Yüzyıllardır hiç durmadan yer değiştiren insanoğlunun öyküsüne farklı bir bakış açısıyla bakmak için seni ufak bir yolculuğa davet ediyoruz.

Hazır bu daveti kabul etmişken, ufak bir karavan turuna ne dersin? Bu arada hayvanlar âlemi de bu ay yolculuğa çıktı, haberin olsun. Dünyayı bir uçtan bir uca kateden canlıların müthiş hikâyesi seni bekliyor, kaçırma.

Yaz gelince insan kendini sokağa atmak istiyor, değil mi? Peki, etrafı patenle dolaşmaya ne dersin? En iyisi, spor köşemize bir göz at.

Sanat sayfamızda insanların neden portre resimler yaptığını inceliyoruz, sakın kaçırma!

Dünyalı’da bu ay kot pantolonun geçmişini ve Hobbitlerin ağzına layık bir sandviç tarifi de bulacaksın.”

edebiyathaber.net (2 Haziran 2015)

cemil-kavukcuCemil Kavukçu’nun öncelikle Notos dergisinin 44. sayısında ve daha sonra Üstü Kalsın adlı öykü kitabında yer alan “Ruhsavar Topu” adlı öyküsü bana göre defalarca okunmayı hak eden bir öykü. Bazı öyküler, şiirler ya da genel olarak kitaplar ve yazılar böyledir. Her okuduğunuzda farklı bir şey bulacağınızı duyururlar size. Bir şeyler daha var der içinizdeki o ses, bu kitapta, bu öyküde ya da bu şiirde zihnimdeki bir kilidi açacak, ruhumdaki bir yaraya dokunacak ya da beni yeni arayışlara, sorgulara götürecek bir şeyler daha var. İşte Kavukçu’nun bu öyküsü de benim için böyle.

Öyküde ölüme yaklaşmış, kanser hastası olduğunu bildiği halde tedaviyi reddetmiş bir yazarla tanışıyoruz. Ve Kavukçu öykü boyunca bizi onun düşünceleriyle hayat, ölüm ve ölümsüzlükle ilgili kısa ama derin bir yolculuğa çıkarıyor. Kendine Ruhsavar Topu yakıştırmasını yapan bu yazar, hiçbir yerde satılmayan ancak yaşamak için edinilmesi gereken ruhsavar topunu kendisi oluşturmuştur. Son günlerinde ise yazmayı bırakmıştır, belki bir deneme yazabilirim der öykümüzün anlatıcısına. Ölümsüzlük üzerine bir deneme olacaktır, bu.

Beni üzerinde düşünmeye iten de işte bu konuşmadan sonra gelişen ve Kafka’nın Dönüşüm romanını da öykünün içine katan bölüm. Burada böcekler üzerine bir takım bilimsel bilgiler veriliyor. Böceklerin nükleer savaştan bile kurtulabileceğine dair savlar olduğu söyleniyor. Evrim geçirerek, yok olmaları için kullanılan şeker tuzaklarından kaçmayı başaran hamamböceklerinin olduğu, Kafka’nın da hamamböceğini aslında ölümsüzlüğe bir gönderme olarak seçtiği söyleniyor, ruhsavar topu olarak tanıdığımız öykü kişisi aracılığıyla. Öykü bu anlamda aslında bir başka eserin analizine dönüşüyor. Tabii burada bu başka eserin isminin Dönüşüm olması da ayrıca ilginç. Şöyle diyor Ruhsavar Topu öykünün bir yerinde;

“Kafka, ölümsüzlüğün sırrını Gregor Samsa’yı bir hamamböceğine dönüştürürken bulmuş zaten. Burada yazarın kendisiyle ilgili bir sorunu var. Diyorum ya hamamböceğini kullanması boşuna değil. Önemsenmediğini, yarına kalamayacağını düşünüyor. Bu pesimist tavrı onu öyle bir buluşa götürüyor ki, ancak dehalara özgü bir durum.” Kafka hamamböceğinin bu özelliğini biliyor muydu ya da Gregor Samsa’yı hamamböceğine dönüştürmesi kendisiyle ilişkilimiydi bilemiyorum. Üzerine tartışılabilir.

Kafka Dönüşüm’ü 20. yüzyılın başlarında yazmış. Bir sabah işe gitmek için uyandığında kendini bir hamamböceğine dönüşmüş olarak bulan Gregor Samsa’nın öyküsüdür, Dönüşüm ve insan olmanın sorgulanması olarak okunabilir. Başkalarının ( anne, baba) düşlerini gerçekleştirmeye kurban edilmiş oğulun ( Gregor Samsa) belki de kurtuluşunun bir hamamböceğine dönüşmekle gerçekleşmesi. Böcek, böcektir nede olsa, bir hayvan. Oysa sınırları iyice çizilmiş yaşamlarla özgürlüğü elinden alınmış 20. yüzyıl insanı insan da değildir artık. Kuşatılmıştır. Aile içindeki yeri bile aileye katkısıyla ölçülmektedir. Acımasız bir dünyadır, bu. Elbette Dönüşüm üzerine daha çok inceleme gerektiren, birkaç cümleyle analiz edilemeyecek kadar derin bir eser. Ancak Gregor Samsa’nın ailesinin bir kölesi olarak yaşayışı sonucunda bir böceğe dönüştüğü söylenebilir sanırım. Başka bir şey yapamayacağına, ailesi için var olduğuna olan inancı, kendini ve isteklerini belki yeteneklerini bir kenara atarak, sadece para kazanan bir varlığa dönüşmesi sonucunda fiziksel olarak da dönüşür Gregor Samsa. Böylece özgürleşerek dışına çıkabileceği sürüden, bu sefer böcekleşerek çıkar. Belki bu anlamda böceğe dönüşmek “insanı” tektipleştirmeye yönelten sisteme bir başkaldırıdır.

Bu noktada Cemil Kavukçu’nun Ruhsavar Topu öyküsüyle ortaya attığı ölümsüzlük fikrini de bu başkaldırıyla bağlayabiliriz. Sonuçta Kafka yaşadığımız çağın çıkmazlarını, her türlü kurumun ( aile, bürokrasi…) nasıl da insanı yabancılaştırdığını anlatırken, yüzümüze tuttuğu aynada bir çıkış yolu da gösteriyordu belki de. İşte iyi eserler böyledir, sizi düşünmeye yöneltirken tekrar tekrar kendilerine çekerler tıpkı Ruhsavar Topu öyküsü ve Dönüşüm’de olduğu gibi.

Eylem Hatice Bayar – edebiyathaber.net (1 Haziran 2015)

Akbank+Sanat+Sinema+Atolyesi+-+UOrZcAkbank Sanat, Yalçın Savuran’ın moderatörlüğünde gerçekleştirilecek “Sinemada Görme Biçimleri” atölye çalışmasına ev sahipliği yapıyor. 5 Haziran, 12 Haziran, 19 Haziran ve 26 Haziran tarihlerinde gerçekleştirilecek atölye çalışmasında her  hafta farklı yönetmenlerin farklı zaman dilimlerinde ürettikleri filmlerden alınmış fragmanlar, parça-bütün arasındaki ilişki göz ardı edilmeden ele alınarak incelenecek.

Gerçekleştirilecek görüntü okumaları, görüntüye dair iz düşümlerle izleyiciyi edilgen konumdan etkin konuma geçirmeyi amaçlayan,  farklı okuma ve görme biçimleriyle bilinç, bilinç akışı, bilinç dışı alanlarda da gezinerek bambaşka bir yolculuğa çıkacak atölye çalışması, sinema dünyasından ya da farklı disiplinlerden konukların katılımıyla zenginleşecek.

Etkinlik:         Sinema Atölyesi – “Sinemada Görme Biçimleri”

Yer:                  Akbank Sanat

Tarih:              05 Haziran 2015, Cuma

12 Haziran 2015, Cuma

19 Haziran 2015, Cuma

26 Haziran 2015, Cuma

Saat:               19.00

Bilet Fiyatı:    20 TL

Kontenjan her atölye için 40 kişi ile sınırlı.

edebiyathaber.net (1 Haziran 2015)

nazimBoğaziçi Üniversitesi, Nâzım Hikmet’in 53. ölüm yıldönümünde usta şair ve yazarı “Rus Kültür Devrimi, Konstrüktivizm ve Nâzım Hikmet” konferansı ile anıyor. Prof. Dr. Zafer Toprak’ın konuşmacı olacağı konferans 3 Haziran Cuma günü saat 15:00’te Boğaziçi Üniversitesi Demir Demirgil Salonu’nda gerçekleşecek.

Etkinlik bülteninden

Boğaziçi Üniversitesi Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi Nâzım Hikmet’in 53. ölüm yıldönümünde usta şair ve yazarı bir konferansla anıyor. 3 Haziran Cuma günü yapılacak konferansta Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Zafer Toprak, fütürizm, konstrüktivizm gibi öncü sanat akımlarının, Nâzım Hikmet’in Türkiye’de modernizmin temelini atmasında oynadığı rolü değerlendirecek.

Modernizm, 19. yüzyılın ikinci yarısında gündeme gelen değişik estetik kuramların toplamını ifade eden bir kavram olarak biline geldi. Modernizm kültürel bağlamda o güne kadar geçerliliğini koruyan evrensel değerleri sorgulayan değişik yaratıcı yöntemleri ve estetik ilkeleri ortaya koymuştu: Sembolizm, kübizm, imajizm, fütürizm, dadaizm, sürrealizm, konstrüktivizm gibi akımların her biri, 19. yüzyılın pozitivist kültürel mirasını ve hümanist inancını sorguluyordu. Dönemin kaotik gelişimine karşı tüm bu akımlar, önemli farklılıklar taşısalar da, ortak bir sanatsal tavır koyuyor, klasik realizmin temel estetik unsurlarını tepetaklak ederek, realist sanatın kanonlarına köklü bir muhalefet oluşturuyordu.

Rusya’da bu süreç kendi devrimsel gelişimi ışığında 1890-1930 arası üç ayrı evrede gündeme geldi. Bunlar sembolizm, fütürizm ve konstrüktivizm diye tanımlanan sanat akımlarıydı. Nâzım Hikmet Rusya’da gittiğinde bu akımların etkisinde kaldı. Özellikle fütürizm ve konstrüktivizm Nâzım Hikmet’in sanat anlayışını en azından 30’lu yıllara kadar yönlendirdi. Sovyet Rusya’da da 1932’den itibaren sosyalist realizm tüm bu avant-garde (Fr. öncü birlik) diye nitelenebilecek modernist unsurları devre dışı bıraktı.

Nâzım Hikmet, fütürizmden başkaldırıyı öğrendi. Nitekim Rus fütürizmi Alexander Pushkin’i, Fyodor Dostoyevsky’yi, Lev Tolstoy’yu reddetmiş, alaya almıştı. Nâzım, Resimli Ay’da aynı çizgide Putları Yıkıyoruz eylemiyle benzer bir süreç başlatmıştı. Nâzım Hikmet’i daha derinden etkileyen ise konstrüktivizmdi. Gerek içerik, gerek biçimsel açıdan Nâzım Hikmet’e kimlik kazandıran konstrüktivizmdi. Özellikle Mayakovsky’nin Nâzım üzerinde derin etkisi görüldü. Çağ köklü dönüşümlere gebeydi; süratin, makinelerin çağıydı. Rusya’da ise sosyalizmle günlük yaşam sanatın hemen her alanını yönlendirir olmuştu. Nâzım’ın bu gelişmelerden etkilenmemesi olanaksızdı. KUTV’da öğrendikleri ve Moskova’daki yaşamı sayesinde Nâzım, en azından edebiyatta Türkiye’de modernizmin temellerini attı.

Etkinlik herkesin katılımına açık ve ücretsiz.

 edebiyathaber.net (1 Haziran 2016)

calibropromo-1416149079Aşağıdaki listede, mayıs ayında Babil ve Calibro Store üzerinden en çok satılan 10 e-kitap bulunmakta:

  1. Dönüşüm / Sis Yayınları 
  2. Küçük Prens / Can Yayınları 
  3. Okuma Üzerine / Notos Kitap 
  4. Avucunuzdaki Kelebek / Elma Yayınevi
  5. 1984 / Can Yayınları 
  6. Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı / Varlık Yayınları
  7. Düşün ve Başar / Muhammed Bozdağ 
  8. Temiz Türkçe Klavuzu / Drogoman 
  9. Suç – Bir Ceza Avukatından Gerçek Hikayeler/ NTV
  10. Çarp Yoksa Ben Çarparım / Uğurböceği

edebiyathaber.net (1 Haziran 2015)

MUNHALSon zamanlarda, yeni nesil iyi yazarlarla karşılaşıyoruz. Yeni bir dil, anlatım biçimi ve yeni hikâyeler… Ekin Can Göksoy da bu tanıma uyan yazarlardan. İletişim Yayınları‘ndan çıkan, ilk öykü kitabı Münhal geçtiğimiz haftalarda raflarda yerini aldı. Kitapta, Mermer Başlı Adam, Alnico, Kelam, Dolapdere’nin Cadıları ve Saadet Apartmanı isimli öyküler yer almakta.

Münhal, İhsan Oktay Anar‘ın kitaplarını anımsatacak kadar etkileyici bir öykü olan, Mermer Başlı Adam’la başlıyor. Öykü, Şeyh Bedrettin’in isyanı sırasında geçen bir zaman diliminde geçiyor. Öykü içerisinde Bedrettin’le karşılaşmıyoruz fakat Bedrettin’in başlıca müridi Börklüce Mustafa hikâye içerisinde kendine yer buluyor. Kahramanımız, Yakup Oğlan attığını vuran bir okçudur, Cüneyd Bey’in emriyle kendisine isyan eden isyankârı öldürüp, beyin fermanını duyurma görevini yerine getirmekle görevlendirilir. Bu süre zarfında Yakup, âşık olur, Börklüce Mustafa’yla karşılaştıktan sonra sistemi sorgulamaya başlar, Cüneyd Bey’in onu sömürüp, sömürmediğini düşünmeye başlar, anasını düşünür, ilk defa ondan bu kadar uzak kalmıştır, ama artık onun da büyüme zamanı gelmiştir, babası gibi hatta ondan daha iyi bir okçu olmalıdır. Göksoy, Mermer Başlı Adam’da yer yer klişelere yer vermesine rağmen, masalsı bir dille anlattığı öyküsünü, oldukça etkileyici bir atmosferle süslemiş. İlk öyküde karşılaştığımız, bu masalsı atmosferin, kitabın tamamında yer aldığını söyleyebiliriz. Göksoy, bununla beraber hikâyelerini imgelere, alegorilere, metaforlara yer vererek anlatmış. Bu anlatım tarzı en çok Alnico öyküsünde belirginleşmiş. Alnico, uzak bir gelecekte geçen, her türlü bilimsel faaliyetlerin yasaklandığı distopik bir hikâye. Alnico’nun bu anlamda da kitabın genel atmosferi içerisinde farklı bir yerde durduğunu söylemek mümkün. Göksoy, bu öyküsünde iktidar ve bilim arasındaki sorunlu ilişkiyi anlatıyor. İktidarın, bilimi kontrol etmeye çalışması, kendisini tehdit olarak nasıl gördüğü gibi mevzular ön plana çıkıyor bu öyküde. “Bilim insanları, iflah olmaz bilgi manyaklarıdır onlar, sürekli öğrenmek, keşfetmek ve düzeni yıkmak ya da gelişmeyi yavaşlatmak, farklı bir düzene çekmek isterler.”

Göksoy, genel olarak, insanın ikilemlerini, iktidarın hayatın her anına fütursuzca nüfus etmesini, insanın omzunda ağır bir yük olan geçmişi ve tarihi sorumlulukları, resmetmiş öykülerinde; en çok da tarihe olan duyarsızlık, resmi tarihi dışında kalan günlük hayatın tarihini anlatmaya çalışmış. Bu durum, özellikle kitabın kanımca en etkileyici iki öyküsü olan, Dolapdere’nin Cadıları ve Saadet Apartmanı’nın da, daha bir anlam kazanıyor.

Bir zamanlar güzel İstanbul

ekincangGeçmişimiz, bir türlü yüzleşemediğimiz acı hatırlarla dolu. Bir dönem beraber yaşadığımız Rumlar, Ermeniler, Yahudiler malum sebeplerle bu topraklardan gönderilmiş, ötekileştirilmiş; resmi ideolojinin etkisiyle yıllarca beraberce yaşadığımız bu insanlara nefretle bakmışız, bu nefret söylemini de çocuklarımıza öğretmeyi ihmal etmeyip, bu anlayışı nesiller boyu aktarmışız. Karşımızdakini tanımayı dahi düşünmemişiz, resmi ideolojinin çizdiği kalıplar, kalın çizgiler, bize yetmiş. Göksoy’un küçük bir çocuğun gözünden anlattığı hüzünlü Dolapdere’nin Cadıları tam da bu durumu anlatıyor. Mahalle esnafının, nefret söylemleriyle ötekileştirdiği, güvercin tedirginliğiyle yaşamak zorunda kalan, Lida ve Mari kardeşlerle küçük kahramanımızın, Dolapdere’de geçen dostluklarının hikayesi kitabın en iyi öykülerinden biri. Kahramanımız, bu mahalle sakinlerinin yönlendirmesiyle, Lida ve Mari’den ilk başta çok korkuyor ama tanıdıkça onları çok seviyor, onların kültürlerini, yemeklerini sevmeye başlıyor. Büyülü bir iksir diye önceleri içmekten çekindiği hoşafa, daha sonraları bayılıyor mesela, ya da daha önce hiç yemediği kuş üzümlü pilavın tadını çok seviyor. Göksoy, oldukça naif bir dille ve hassasiyetle anlattığı öyküsü; her şeyin sevgiyle, bir insanı tanımakla başlayacağını üstüne basa basa bir kez daha hatırlatmış oluyor böylelikle.

Saadet Apartmanı öyküsü ise rezidans olması için yıkılacak bir apartman üzerinden, 1910’lı yıllardan günümüze uzanan bir Türkiye panoraması anlatıyor. Arsız bir iştahla, kentsel dönüşeme uğrayan binaları, tarihe, yaşanmışlıklara yapılan saygısızlıkları, kişisel hatıralara karşı duyarsızlıkları, bir zamanlar pencerelerinden dışarıya taşan piyano seslerini, İkinci Dünya savaşı sırasında Türkiye’ye göç etme durumunda kalan Yahudi bilim insanlarını, Levantenleri, resmediyor satırlarında. Modern insanın, yeniye ve konforlu olana duyduğu ilginin yaratmış olduğu tahribatı, kitapta mimarın dediği gibi: “Nasıl neden? Yeniliyoruz işte burayı Sedef, tarih güncelin gerisinde kaldığında, binalar yenilenir.” anlayışını, sorguluyor. Bir dönem beraber yaşadığımız, ortak hatırlar biriktirdiğimiz insanların hatıralarını da kolaylıkla yıkma bencilliğimize sert bir eleştiri getiriyor. “Yaşayanları kovmak yetmemiş ki; yaşananları kovmaya gelmişti sıra. Mahallerinden, evlerinden; hatta kentlerinden ve ülkelerinden edilenlerin anıları da tarihin karanlık çöplüğüne yer tutmamacasına fırlatılıverecekti.”

Ekin Can Göksoy, 1987 doğumlu genç bir yazar, etkileyici bir anlatım tarzı var. Bununla beraber masalsı bir dile ve yalın anlatıma sahip. Göksoy, öykülerinde, belirli bir tema izlemiyor, aksine farklı temalar, türler, dönemler üzerinden öykülerini anlatıyor. Ekin Can Göksoy, son zamanların en heyecan verici yazarlarından, öyküleriyle en kısa sürede tanışın derim, hiç pişman olmayacaksınız…

“Münhal” ile ilgili olarak yazarla yapılan bir söyleşi için>>>

Can Öktemer – edebiyathaber.net (1 Haziran 2015)

vay----Front-1Yine kötülüğe bir bakmak istedim. Bu kez Özgecan ölmüştü ve ben aynı günlerde Philippe Djian’ın Vay’ını bitirmiştim. Üst üste bir sarsıntı ve çöküş! Oysa Betty Blue’yu size bir kez daha hatırlatarak yazıya başlayacak ve insanın içindeki yaratıcı gücü ortaya çıkaran bir Betty ile tanışma olasılığının düşüklüğünden, aşkın sarsıcılığından ve hayatımıza giren insanların kişiliğimizi olağanüstü bir değişime uğratabileceğinden bahsedecektim. Neyin iyi, neyin kötü olduğu üzerine biraz kafa yormamız gerektiğiyle ilgili birkaç kelam edecekken… Çünkü Betty kendine zarar veriyordu ve ruhu genelden farklıydı ve onu Zorg öldürmüştü. Vay’da Michelle, on altısında yetmiş çocuğun katliyle sarsılmıştı. Annesi ve babası ve ölümler… Philip Djian sürprizli merak uyandıran, sarsıcı sonları seviyordu. Francis’in kızı Alice gibi iflah olmaz ruhları iyi biliyordu, yaraları tanıyordu. Bireyden yola çıkarak yaratılışa ayna tutuşu çok akıllıcaydı.

Salt kötülük karşımıza çıkınca, yaşadığımız o sarsıcı gerçeklikle irkildik yine ve yeniden. İdeolojisi, fikri, temeli, amacı, niyeti, hedefi olmayan bir kötülükle karşılaştık. Anlayamadık ve kötücül eylemi gerçekleştirenin ölmesini, aynı acıları çekmesini, daha beterini yaşamasını istedik ama bir türlü anlamlandıramadık yapılanı. Kıyımın anlamsız salt kötülüğü tüylerimizi diken diken etti, ürpertti, midemizi bulandırdı, korkuttu, öfkelendirdi ama olmuşun nedenini kavrayamadık. Charlie Hebdo’da masum yazarçizerleri öldürenlerin kendince bir amacı vardı, hakarete uğradıklarını düşündüler ve yine “kötü” ama “nedeni” olan bir eylem gerçekleştirdiler. 11 Eylül 2001’de İkiz Kuleler’e saldırdılar, yine masum insanlar öldü ve üzerine onlarca teori geliştirildi. Boko Haram’ın Nijerya’da yaptıkları, IŞİD’in iğrenç katliamları, Sivas’ta ölen canlar, Roboski, Kobani’de olanlar, Hrant Dink cinayeti, Ezidiler… Hepsinin bir şekilde iyi/kötü, haklı/haksız bir sebebi vardı; en azından katliamları yapanlar bu eylemleri bir nedene bağlayarak gerçekleştirmişlerdi. Özgecan’ın ölümü… Hepsini geride bırakan bir soysuzluğa işaret, toplumda bir infial, vicdanları kanırtan bir çığlık oldu. Salt kötülüğün havada kalan ve sadece kötülüğüyle akıllarda yer eden fenalığı, duyargaları sonuna kadar açan, bir birey üzerinden toplumun belli kesimine, erkeklerine ve maalesef bir kısım kadınına seslenen bu ve benzeri nice vakanın fenalığını haykıran acı bir gerçeklik olarak karşımıza dikildi. Tam da Sartre’ın “bizim şu aşağılık toplumumuz” diyerek duyduğu yalın öfke misali…

Aslında bir eyleme kötü dediğimiz zaman onun anlayışımızın üzerinde bir durum olduğunu söylüyoruz. Var ola gelmiş kötülüğün anlamsızlığı sarsıyor bizi. Sadece kendisi için bir eyleme dönüşmüş olan o kötülük (tecavüz/tecavüze yeltenme) sadece kendisi için gerçekleşen başka bir kötülüğe zincirlenince (bıçaklama/şiddet) ve yine sadece kendisi için yazdığı kötülük kurmacasında gerçekleştirdiği bir başka bireysel kötücül eylem devamlılığı (yakma/cinayet) insan zihninin/vicdanının tanımlayamayacağı bir belirsizliğe dönüşüyor. Akıl ve mantıktan uzaklaşıyor, anlamını yitiriyor ve anlamdan uzaklaştıkça daha da kötüleşiyor. İşte bu nedenle Özgecan cinayeti vicdanları daha da fazla kanattı.

Kötülüğün zihinde katmanları var

Eylemin bir sebebi olduğu fikrinden yola çıkan zihnin bunu kabullenişi, zor olsa da bir şekilde gerçekleşebiliyor. Medyanın yönlendirmesi, politik söylemler, seçilen kelimelerin tercihi, toplumsal algıyı saptırıp yumuşatabiliyor. Benzeri gerekçelerle/tercihlerle kabule zorlanan cinayetler/katliamlar, belli bir sistematiğin içinde soğutularak kamuoyunun nabzı düşürülebiliyor. O gerekçeler, küçük de olsa bir sebep arayan toplumun bir süre sonra kabullenmesine, unutmasına ya da affetmesine katkıda bulunabiliyor. Tahrik zırvalıkları, dine hakaret gerekçeleri vs. ile eylemin toplumsal algıda kötücüllüğünün katmanları oluşturuluyor. Özgecan cinayetinde ise bu katmanların en üstüne bir saldırı gerçekleştirilmiş oldu. Mantık ve akıl dışına itilmiş bir edime tekabül etti ve kamuoyunda infial yarattı. Toplum her gün duyduğu haberlerin aksine bu kez travmatik bir yıkım yaşadı ve yeniden yapılanmanın yollarını arayan söylemler/yöntemler/yasalar geliştirmenin yollarını daha da fazla aramaya koyuldu. Her gün duymaya alıştırıldığı kadın cinayet/şiddet haberlerinin temelinde yatan gerekçeleri belki de ilk kez bir tehdit olarak algılamayı başardı. Töre, eş, namus cinayetlerinin ötesinde bireysel yaşamın her alanına yayılan bir baskılanmanın ayırdına vardı ve bunun erkek eliyle ve hukuksal boşluklarla senelerdir gerçekleştirilen sistematik bir kıyım olduğunu kamuoyu nezdinde anlamaya ve tartışmaya başladı. Ortaya konan fikirlere/açıklamalara göz atarken, kadının varlığına dair topluma nüfus etmiş ikiyüzlülüğün sarsıcı bir şekilde ayırdına vardı. Siyasette kadına yönelik politik ikiyüzlülüğün içler acısı durumuna (Meclis’te kadın vekil tartaklamanın üzerinden çok geçmedi), kadına yönelik şiddeti körükleyen ve her gün bir başka şekliyle pişirilip ortaya konan ayrımcı söylemlere karşı çok ciddi bir uyanış yaşadı.

blastofsilence_2İmam nikâhı sonun başlangıcı

Buna rağmen kadının üstüne çöken kâbusları bir türlü sonlandıramadık. İşte şimdi de Anayasa Mahkemesi kararıyla imam nikâhı için resmi nikâh şartı ortadan kaldırıldı. Bu kararın sonuçlarının nereye varacağını düşünmeyen resmi makamlar, işi kadere bırakacak binlerce insanın/kadının yolunu belirlemiş oldular. Kararın kazanılan onlarca hakkın üzerine çizilen kalın bir çizgi olduğunu göremeyecek kadar körleşmiş devlet… Küçük yaşta evliliğin, kadının temel haklarını çiğneyen uygulamaların önünü açacak dramatik bir son daha… Yazık! Bundan sonra olacakları kadın kişi sadece izleyecek mi, yoksa hayatını sürekli kadere yazgılayan resmi makamlara öfkeyle haykıracak mı hep birlikte göreceğiz. Bu durumun kadın haklarında gelinen noktada sonun başlangıcı olduğunu söyleyebilirim. Daha çok erkek elinin değeceği ruhlar istiyor iktidar. Kadının kalbini erkekler tutsun istiyor.

Geçelim Djian’ın “kötü”süne. Philippe Djian’ın Vay’daki hikâyesi bir tecavüz sahnesiyle başlıyor ve bir mezarlıkta son buluyor. Kırklı yaşlarının ortasındaki Michelle’i ilk görüşümüz yanağındaki yangın ve çenesindeki büyük acıyla oluyor. Kar maskeli bir adam kadına evinde tecavüz ediyor. Michelle polise gitmiyor, uzunca bir zaman bu durumu kimselere de anlatmıyor. Boşanmış ve bir çocuğu var. Önce eski kocasına, sonra da en yakın arkadaşı Anna’ya durumu anlatıyor. Tuhaf bir şekilde onun neden bu kadar güçlü durduğunu önceleri anlayamıyoruz. Kafasında adamın kimliğini, yaşadıklarını sorguluyor, eve girerken tedirgin oluyor mesela ama yine de çok güçlü. Sonra onun kişiliğinin altında yatan derin bir travmanın olduğunu kavrıyoruz. Babası Akitanya Canavarı! Okyanus ötesi bir tatil kampında tam yetmiş çocuğun canına kıymış bir cani. Michelle olaylar ortaya çıktığında on altısında bir genç kız. Annesiyle birlikte toplumdan müthiş bir baskı görüyor, dışlanıyor ve her fırsatta insanların tacizine uğruyor. Genç bir kız için yetmiş çocuğun katili bir adamın evladı olmanın nasıl bir duygu olduğunu tahmin bile edemeyiz.

İnsan biraz da yıkıntı demek

Michelle babasının hapiste kaldığı süre boyunca onunla görüşmüyor, annesinin kimi zaman hapishanede kocasını ziyarete gittiğini biliyoruz. Bu durum okuyucuda ayrı bir tiksinme yaratıyor. Nasıl olur da onlarca çocuğun katili bir adamın eski karısı olarak onu ziyarete gider ki? Hiç mi tiksinmiyor, hiç mi o çocuklara acımıyor, bu kadında hiç mi gurur yok? O katil yüzünden yüzlerine tükürdü komşuları, evleri taşlandı, işlerinden haysiyetlerinden oldular. Philippe Djian, sürprizleri seven, hayatı farklı açılarıyla göstermeyi bilen bir yazar. Affedilemeyenler’de de yapıyor bunu, Betty Blue’da da. Vay’da söylemeye çalıştıkları bundan farklı değil. Hayatın bir noktasında bir yıkıma uğruyor insan. Aşk, anne, baba, torun, yeğen, evlat, iş, kötü bir tesadüf, saçma adam ve kadınlar, uyuşturucu… Herkesin farklı bir yıkımı ve o yıkımın altından sıyrılarak kurduğu yeni bir hayatı var. Michelle hayatın içinden bir karakter olarak böyle yıkımlarla karşılaşıyor ve onlarla “bir şekilde” baş etmeye çalışıyor. Ölümler, babası, evliliği, oğlu Vincent, eski eşi Richard, gizli sevgilisi, yakın arkadaşı Anna, annesi Irene.

Michelle güçlü ama bir o kadar da kırılgan bir kadın olarak hayatındaki iyilikleri ve kötülükleri sorguluyor. Yazar Philippe Djian, kötülüğün ne olabileceğini ve ne olamayacağını Michelle yoluyla okuyucularına sorgulatmayı çok iyi başarıyor. Boşandığı eşiyle tanıştığı ilk zamanları düşündüğünde şimdilerde orta yaşlarını yaşayan bu kadının hayatındaki en güzel karşılamalardan birisinin eşi olduğunu, en azından uzun yıllar boyunca, anlıyoruz. Katil bir babanın kızı olarak herkesin ondan tiksindiği yirmili yaşlarında hayatına giren erkeği “yeniden satha çıkmaya çabaladığım sıralarda bana aşırı bir özenle göz kulak olmasaydı, delirirdim sanırım. Yeniden yaşamayı öğrenirken üzerime titredi, ayaklarım yere bassın ve teselli bulayım diye bana bir çocuk yaptı-gerçi Vincent’ın doğumunun beni şu ya da bu şekilde teskin ettiğinden emin değilim, hiçbir şey fark etmedim” diyerek anlatıyor.

Hayat kurallarıyla ilerlemiyor. Michelle’in bir tuhaf ilişkisi diyelim, sürprizi de kaçmasın, onu kendisini yeniden ve yeniden sorgulamaya itiyor. Hele de yetmiş çocuğun katlinden sorumlu bir babanın evladı olarak, kötülüğün ona ne kadarının geçtiğini bulmaya çalışıyor: “İblis bir bedene günün yirmi dört saati mi musallat olur, yoksa sadece belli zamanlarda mı? Babamdan ötürü, bu soru daha önce de zihnimi meşgul ediyordu. Her defasında doğru cevabı bulduğuma inanarak, bazen bir yana, bazen öbürüne meylediyordum.”

Salt iyi ya da salt kötü insanlar yok dünyada ama bazen de oluveriyor işte. Bir gün bir insan ortaya çıkıyor ve bir başka insana zulmediyor. Kötü ve iyi… Oysa insan bu iki tezatla yoğruluyor ve birey oluyor. Michelle’in içini kemiren İblis korkusu, babasına benzeme olasılığından kaynaklanıyor. Eğer kötülük genlerden geçiyorsa, onda mı yoğun, oğlu Vincent’ta mı yoksa yeni doğmuş torununda mı? Bir gün onun ailesinden birinin çıkıp yine yetmiş çocuğu katletme olasılığı var mı, yoksa korkunç bir cinayeti komşusu da işleyebilir mi? Kartopu oynayan bir insan neden öldürülür ve şiddet nezle gibi bulaşıcı mıdır? Bir kadını korumaya çalışan genç bir adamı linç ederek, bıçaklayarak öldüren zihniyetin temelleri nereye varır? Hükümetler şiddeti nasıl körükler? Nefret söylemi/ayrımcılıkla yoğrulan siyasal bir dilin bu cinayetlerdeki sorumluluğu ne kadardır? Ve en önemlisi kötülük cesaretini nereden alır? İşte bu soruların yanıtı için daha çok konuşacakmışız gibi görünüyor…

Serap Çakır – edebiyathaber.net (1 Haziran 2015)

mehmet-ozcataogluDil konusunda toplum olarak çok özensiz davranıyoruz. Konuşurken kurallara dikkat etmiyoruz. Sözcükleri, kullanım yerinin uygun olup olmadığına bakmaksızın kullanıyoruz. Gelecek nesillere, çocuklarımıza da bu konuda iyi birer örnek olduğumuz söylenemez. İstanbul Türkçesi İstanbul’da bile kullanılmıyor artık. Biz İzmirliler de Türkçeyi düzgün konuşuruz ama nedense İstanbul bu konuda ünlenmiş! Her halükarda Türkçenin kullanımı sorunlu.

“Mrb brchncim sna ıyıbır yz tatılı dılmek icn yazıorm cnm sni ozliycem;) bizm ayvalkta yazlıımız war orya gitcez orsı yazn chok güsel oluo szde glsenz keshke opuyoorm facedn gorushmek uzere chok sewgıler ada”

Bu konuşma ya da yazma örneğini Türkçenin kraliçesi Feyza Hepçilingirler’in “OFF, DİLİM” adlı kitabından aldım. Şimdiki çocuklar ve gençler arasında çok yaygın olan bir yazı dili bu örnek. Yaşadığımız hız çağında belki de daha hızlı iletişim kurmak adına dili katlederek yazışıyor yeni nesil. Sonuçta da nece olduğu bilinmeyen bir dil ortaya çıkmış oluyor. Konuşurken de aynı özensizlik söz konusu. Ya kendilerince kısaltmalar kullanıyorlar ya da Türkçesi varken yabancı sözcükleri tercih ediyorlar. Daha acı olansa ebeveynleri ya da öğretmenleri bu konuda çok fazla eleştiri getirmiyorlar. Bu durumun yozlaşma örneği olduğunu söylemiyorlar.

Neyse ki Feyza Hepçilingirler var, onun gibi düşünenler var. Feyza Hoca yıllar yılı bu alanda bıkmadan usanmadan çalışıyor, anlatıyor, yazıyor. Hem çocuklara hem yetişkinlere. İşte şimdi de çocuklar için yazdığı “OFF, DİLİM” den söz etmek istiyorum biraz.

off-dilim--Front-1Kırmızı Kedi Yayınları arasından yayımlanan “OFF, DİLİM” dil kullanımındaki yanlışlar, özensizlikler konusunda söylenmesi gereken ne varsa ortaya koymuş. Daha önce bir kitap ekindeki yazılarında dile getirdiği örnekleri de ele alarak çocuklar için çok güzel öyküler oluşturmuş Hepçilingirler. Şöyle ki;

“Burçak ve Burçin iki kardeştirler. Anneleri de bir öğretmen. Burçin okumayı öğrendiğini sanıyor ama bir AVM’de gördüğü yazıları okumaya kalkınca ablası Burçak’ın alay konusu oluyor. Bir dostum anlatmıştı. Ankara’da bir AVM’nin adını MALL diye okuyunca yanından geçen MOLL diye okunması gerektiği hususunda onu uyarmış. Oysa dostum İngilizce öğretmeni ve tabi ki o sözcüğün nasıl okunması gerektiğini gayet iyi biliyor. Fakat dilimize sahip çıkmak adına yüksek sesle bunu dile getiriyor ve anında tepki görüyor. İçine düştüğümüz durumu sanırım görebiliyorsunuz. Burçin de aynı bu duruma düşüyor işte. Tabii onun yaşı daha küçük ve bunu bilinçli yapmıyor. Üstelik arkadaşından gelen bir mektubu da (yazının başındaki alıntı) bir türlü okuyamıyor. Bununla bitse yine iyi. Kimler ne saçma laflar etmiş, hangi ünlü ne demiş, şarkı sözleri, reklamlar ve daha neler neler. Q-TAHYA, İ-10 (Ay-Ten), Schapka, Dishy vb. Burçin bizi birlikte düşünmeye çağırıyor. Sizce de insanların kendi dillerine yabancılaşması olağan bir durum mu? Bugün yaşadıklarımız kimlerin suçu? Kim sorumluluğunu yerine getirmedi de böyle oldu?”

Dilimizin içine düşürüldüğü bu durum gerçekten çok acı. Ve bu durumun iyileştirilmesi için verilen kişisel çabalardan başka bir mücadele yok ortada. Türkçenin içine düşürüldüğü bu duruma üzülürken tebessüm ederek okuyacaksınız bu kitabı. Çocuklar mutlaka okusunlar ama ebeveynleri de onlarla birlikte okumalılar “OFF, DİLİM” adlı bu kitabı. Çünkü insanın yurdu anadilidir, sevinci, hüznü, mutluluğu, çocukluğu…

Mehmet Özçataloğlu – edebiyathaber.net (1 Haziran 2015)

  • HAKAN ERCİYES - 01/06/2015 - 13:41

    Çok önemli ve hassas bir konu,Feyza hanım ele aldığı siz de gündeme taşıdığınız için tebrik ederim.Bu konuya herkesin aynı hassasiyetle yaklaşmasını diliyorum.Kolay gelsin .cevaplakapat

eyes-wide-shutKadraj Sinema, aldatma üzerine 10 filmi derledi.

1.American Beauty (1999)

2.Eyes Wide Shut (1999)

3.In The Mood For Love (2000)

4.Match Pointh (2005)

5.The Greaduate (1967)

6.Vicky Cristina Barcelona Barcelona (2008)

7.Unfaithfull (2002)

8.Shame (2011)

9.Closer (2004)

10.The Rebound (2009)

edebiyathaber.net (1 Haziran 2015)

  • burcu aksu - 01/06/2015 - 10:37

    İngilizce yazılışlarda hatalar var, düzeltirseniz sanırım daha iyi olur. Ya da doğrudan türkçe isimlerini verebilirsiniz filmlerin.cevaplakapat

Fotograf+Ela+Emeksiz.+BAU+Yeni+Medya+Bolumu“Yuppieland Yükselen Yeni Yaşam Tarzları ve ‘Mutenalaşan’ Kentler: Amsterdam ve İstanbul’daki Dönüşümleri Anlamak” başlıklı uluslararası seminer, Amsterdam Üniversitesi’nden Prof. Jan Rath ve Bahçeşehir Üniversitesi Kreatif Endüstriler Merkezi’nden Dr. Volkan Aytar tarafından 2 Haziran 2015 Salı günü 14:00- 17:00 saatleri arasında İstiklal Caddesi No 181’de bulunan Merkez Han’daki Hollanda Araştırma Enstitüsü’nde gerçekleştirilecek.

Seminer, son yıllarda İstanbul’da meydana gelen baş döndürücü değişimi anlamak için sosyolojik bir bakış açısıyla yenilikçi multi-medya eserlerini bir araya getiriyor. Bahçeşehir Üniversitesi İletişim Fakültesi’ne ev sahipliği yapan Galata Yerleşkesi çevresindeki hızlı dönüşümden de örnekler içeren etkinlik, “kahve çekirdeklerinin ve kahvenin sunulduğu cafe’lerin” izini sürerek yerel ve global eğilimleri mercek altına alıyor.

Bu uluslararası seminer, özgün bir İstanbul-Amsterdam kıyaslaması yapacak. Bu iki önemli şehirdeki tüm yeni kentsel formları, mekânsal dönüşümleri ve insan coğrafyasını anlamlandırmaya çalışacak etkinlikte akademik sunumların yanı sıra, video, fotoğraf ve enstalasyon gibi görsel-işitsel çalışmalara da yer verilecek.

Türkçe ve İngilizce olarak iki dilde yapılacak etkinlikte Prof. Jan Rath ve Dr. Volkan Aytar’ın yanı sıra gazeteci Kübra Par da şehirde insan ve etkileşimi üzerine bir sunum yapacak. Seminer kapsamında ayrıca Bahçeşehir Üniversitesi İletişim Fakültesi Yeni Medya Bölümü öğrencilerinin imzasını taşıyan belgesel çalışmaları, sokak röportajları ve enstalasyonlar da davetlilerle buluşacak.

Bu seminere katılmak isteyenlerin Hollanda Araştırma Enstitüsü’ne (g.gurmen@nit-istanbul.org) e-mail göndererek kayıt olmaları gerekiyor.

edebiyathaber.net (1 Haziran 2015)

kucuk dertler kapak.inddKadire Bozkurt’un öykü kitabı “Küçük Dertler” Alakarga etiketiyle yayımlandı.

Yazar, süzülmüş, olgun bir dille yazdığı öykülerinde, belki acının, hayal kırıklığının peşine düşmüyor, ama toplumumuzun acıyı, umutsuzluğu ve şiddeti ne kadar içselleştirdiğini gösteriyor.

Küçük Dertler, sıradan işlerde çalışan, küçük çevrelerde yaşayan insanları gözlemleyen öykülerden oluşuyor. Ama o insanların arka planındaki manzara çok geniş; bu nedenle Bozkurt’un öyküleri okuru rahatsız ediyor. Manzara, hepimizi içine alıyor.

edebiyathaber.net (1 Haziran 2015)

aziz-nesinAziz Nesin’in ölümünün 20. yılında anılacağı Temmuz Pikniği, bu yıl 4 Temmuz Cumartesi günü Nesin Vakfı’nın Çatalca’daki bahçesinde düzenlenecek. 

Nesin Vakfı’nın bahçesi, her yıl olduğu gibi bu yıl da Aziz Nesin’i, şarkılar, türkülerle anmak isteyen; yiyeceğini-içeceğini, sazını-sözünü yanında getiren herkese açık olacak.

Pikniğine katılmak isteyenler için Taksim AKM’nin önünden saat 12.00’de servis kaldırılacak. Servis 18:30’da tekrar İstanbul’a dönecek.

edebiyathaber.net (1 Temmuz 2015)

gültekin emre afisŞair Gültekin Emre, 2 Haziran Perşembe 19.30’da Gölyazı Kültürevi’nde düzenlenecek şiir dinletisinin konuğu oluyor.

Nefertem Kuartet’in müzikleriyle eşlik edeceği dinleti, katılımcılara Gölyazı’nın tarihî dokusunda eşsiz bir şiir akşamı vaat ediyor.

Gültekin Emre, 1951’de Konya’da doğdu. 1974’te DTCF Rus Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. İlk şiiri 1977’de Türkiye Yazıları dergisinde çıktı. Toplu şiirleri Küçük Deniz’den (2009) sonra Çınlama (2010), Ciğerpare  (2011), Merkezkaç (2011), Berlin Şiirleri (2012), Göç/ük (2011); çocuk şiirleri Tut Elimi Anne  (2011) ile Tut Elimi Baba (2013) ve Hulki Aktunç’la birlikte oluşturdukları Opus (2012) yayımlandı. Gültekin Emre, 1980’den beri Berlin’de yaşıyor.

Katılım için rezervasyon gerekmekte. Bilgi için: (224) 413 2737

edebiyathaber.net (31 Mayıs 2016)

sahkulu2 Haziran Perşembe günü saat 11:00’de başlayacak ve Türkiye’de ilk kez yapılacak olan “Şahkulu Alevi Kitap Fuarı”na 42 yayınevi, 9 kurum, 28 yazar ve sanatçı katılıyor.

2 ve 5 Haziran tarihleri arasında İstanbul Merdivenköy’deki Şahkulu Sultan Vakfı’nda yapılacak ve dört gün sürecek “Şahkulu Alevi Kitap Fuarı”nda imza günleri, söyleşiler, dinletiler, sergiler ve masal anlatımları yer alacak.
Fuar 2 Haziran, Perşembe günü 11:00’de kapılarını kitapseverlere açacak, 5 Haziran Pazar günü saat 20:00’de sona erecek.

SÖYLEŞİ-İMZA-MASAL-DİNLETİ PROGRAMI

2 HAZİRAN PERŞEMBE
11:00 AÇILIŞ
14:00 Alevilik ve Kızılbaşlık tarihi, Prof. Dr. Ali Yaman
15:30 Alevilikte Ölümsüzlük Felsefesi, Esat Korkmaz
17:00 Hacıbektaş ve Alevilik, Miyase İlknur
18:00 Aleviliğe Ritüel Penceresinden Bakmak, Doç. Dr. Mehmet Ersal
19:00 Kimlik Mücadelesinde Alevilik, Erdoğan Aydın
20:00 (Dinleti) Veka, Emrah Atalay
3 HAZİRAN CUMA
12:00 Yakın Dönem Alevilik ve Kent, Adil Ali Atalay
13:00 Alevilik ve Müzik, Dr. Gani Pekşen
14:30 Alevi Dünyası ve Medya, Yüksel Mansur Kılınç
15:30 Dersim Tertelesi ve Kayıp Kızlar, Kazım Gündoğan
17:00 Ezoterizm ve Alevi Felsefesi, Süleyman Zaman
18:00 Buyruk ve Aleviliğin Toplumsal Boyutları, Prof. Dr. Fuat Bozkurt
20:00 (Dinleti) Emrah Atalay, Kenan Şengül
4 HAZİRAN CUMARTESİ
12:00 Çocuklarla Masallar,Zinnure Türe
12:00 Sorularla Alevilik, Mustafa Cemil Kılıç
14:00 Anadolu Coğrafyasında Aleviler, Rıza Zelyut
15:00 Aleviler ve Kentleşme, Ali Aktaş
16:00 Alevilikte Ocak Sistemi, Hamza Aksüt
17:30 Alevilerin Siyasal Tarihi, Necdet Saraç
19:00 İran’da ve Bölgede Ehli Haklar, Cavit Murtezaoğlu
20:00 Canlarla Hasbihal, Cavit Murtezaoğlu, Özlem Taner
5 HAZİRAN PAZAR
12:00 Çocuklarla Masallar, Songül Bozacı
12:00 Bektaşi Aleviler ve Atatürk, Şakir Keçeli
13:00 Happa Ninenin Masalları, Sabahat Akkiraz
14:00 TBP Tarihi ve Aleviler, Kelime Ata
15:00 Ateş-i Aşk, Sivas Katliamının Gerçek Hikayasi,Murtaza Demir
16:00 Din, Devlet ve Laiklik, Merdan Yanardağ
18:00 Hakikatçi Alevilerde Aşk, Mehmet Kömür
*
FUARA KATILAN YAYINEVLERİ
Alev Yayınları, Alfa Yayınları, Anahtar Yayınevi, Ardıç Yayınları, Ayrıntı Yayınları, Barış Yayınevi, Berfin Yayınları, Can (Adil Ali Atalay), Cem Yayınevi, Cumhuriyet Kitap, Çerçeve Yayınevi, Demos Yayınları, Demos Çocuk, Der Yayınevi, Doğu Kitabevi, El Yayınları, Everest Yayınları, H Yayınları, İletişim, İştirak Yayınları, Kalkedon Yayınevi, Kapı Yayınları, Kaynak Yayınları, Kırmızı Kedi Yayınevi, Kripto Yayınları, Kurgu Kültür Yayınları, LA Kitap Yayınları, Literatür Yayınevi, Özgür Yayınevi, Pencere Yayınları, Rebeze Kitaplığı, Serçeşme -Hünkar Yayıncılık, Sınırötesi Yayınları, Su Yayınevi, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Ulak Yayıncılık, Ürün Yayınları, Yeniden Anadou ve Rumeli Müdaafi Hukuk Yayınları, Yol Yayınları, Yön Yayınları (Yön Radyo), Yurt Yayınları

FUARA KATILAN KURUMLAR
Alevi Bektaşi Enstitüsü, Garip Dede Dergahı, Gazi Üniversitesi Türk Kültürü Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi, Kadıköy Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Karacaahmet Sultan Dergahı Yayınları, Maltepe Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Sarıgazi Cemevi, Şahkulu Sultan Vakfı Yayınları, Yön Radyo

Fuar hakkında daha geniş bilgi için: (0216) 368 55 25
Adres: Merdivenköy Mah. Ayışı Sok. No: 7 Kadıköy / İstanbul
www.sahkulu.org
facebook.com/SahkuluSultan

edebiyathaber.net (31 Mayıs 2016)

Ulus Baker okumalarının on ikincisi 2 Haziran Perşembe günü saat 19.00’da, Mimarlar Odası toplantı salonunda (Konur Sokak 4/2 Ankara) yapılacak.

okuma görsel

Okunacak metin, Ulus Baker’in özgün metinlerinden birisi olan “Hegel Estetiği ve Fotoğraf Üzerine Tezler”.

Okuyucular: Mimar Sinan GSÜ Felsefe Bölümü’nden Mehmet Şiray ve Murat Türkmen.

Metne ulaşmak için>>>

edebiyathaber.net (30 Mayıs 2016)

millerm_c_ingridhertfelder_1Bas dehası, efsanevi sanatçı Marcus Miller; 1 Temmuz Çarşamba günü Akasya Acıbadem’de hayranlarıyla imza gününde buluşacak.

Grammy ödüllü sanatçı Marcus Miller, bir gün sonra ise İKSV’nin 22. kez düzenlediği İstanbul Caz Festivali kapsamında, Akasya Acıbadem’in gösteri sponsoruluğunda Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi’nde konser verecek.

Yer: Akasya Acıbadem /Carluccio’s önündeki alan

Tarih: 1 Temmuz Çarşamba

Saat: 20.00

edebiyathaber.net (30 Haziran 2015)

img-2290jpgODTÜ Geliştirme Vakfı Özel Lisesi Türk Dili ve Edebiyatı Zümresi, Edebiyat Günü etkinliğinin on ikincisini 27 Mayıs 2016 Cuma günü ODTÜ GV Özel Lisesi Kültür Merkezi’nde gerçekleştirdi.

ODTÜ GV Özel Lisesi’nin bu yılki konukları; Akif Kurtuluş, Cemil Kavukçu, Doğu Yücel, Emrah Polat, Işık Öğütçü, İbrahim Karaoğlu, Mahir Ünsal Eriş, Mehmet Fırat Pürselim, Nazlı Eray, Şükrü Erbaş ve Tanıl Bora idi.

Üç oturumdan oluşan Edebiyat Günü’nün ilk oturumunda tüm yazarların öğrencilerle buluşabileceği şekilde ortak bir söyleşi düzenlendi.

Sonraki oturumlarda ise yazarlar, kendileri için hazırlanan özel sınıflarda öğrencilerle söyleşi yaptı ve onların kitaplarını imzaladı.

Her yıl mayıs sonu haziran başında yapılan etkinliğin tüm aşamalarında görev alan öğrencilerin yazarlarla bir arada olmaktan mutlu oldukları gözlendi.

edebiyathaber.net (30 Mayıs 2016)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z