Masthead header

955141_detayKarısını öldürmekten suçlu bulunarak 1830 yılında asılarak idam edilen George Cudmore’un derisi, kitap kapağına dönüştürüldü.

İngiliz mahkum, aldığı ceza gereği cesedinin Exeter Hastanesi’nin kadavra odasında son bulacağını biliyordu. Fakat bilmediği bir şey vardı: Derisinin, işlemlerden geçirildikten sonra, 1852 yılında bir kitap kapağına dönüştürüleceğiydi.

Ünlü şair John Milton‘un toplu eserlerini içeren şiir kitabı, insan derisinden yapılmış cildiyle, şu an ne yazık ki nadide sayılan “tarihi bir eser”.

Exeter Kütüphanesi’nde tutulan kitabın ilk kez bir sergi odasında kamuya gösterileceğinin açıklanması, İngiliz tarihçiler arasında heyecan ve tartışmayla karşılandı.

Radikal hayvan hakları savunucularına göre bir kitabı hayvan derisiyle ya da insan derisiyle kaplamak arasında öz olarak bir fark bulunmuyor: İkisi de vahşet.

6 Haziran 2014

Book Expo America’yı yani New York’ta yapılan Amerika Kitap Fuarını kapatırken belki de bu büyük uluslararası fuarın temel özelliklerinin şöyle bir üstünden geçmekte fayda var.

New York City Sky Line

BEA, kitaplarını Kuzey Amerika’ya tanıtmak isteyen büyük küçük tüm yayınevlerinin ve ülkelerin katılıp aktiviteler düzenlediği, orta vadede toplu satışı veya telif haklarını satmayı hedefleyen bir fuar. Kitaplar, hedef ABD’deki okuyucu kitlesi olduğundan İngilizce veya İspanyolca. Çeviri edebiyatın satışların %3’ü olduğu bir ülkede elbette çeviri bir eseri pazarlamak kolay değil ama Amazon’un tahminleri ve yatırımları bu oranın artmasını beklediklerini gösteriyor. Yayınevlerinin yanı sıra yazarlar veya menajerleri de başka ülkelerde, örneğin Kanada’da yayımlanmış kitapların ABD’de satışa sunulması veya bir ABD yayınevi tarafından ortak baskı olarak dağıtıma sokulması için bu fuarda kitaplarını pazarlıyorlar. BEA’ya katılan ülkelerin hedefi, okuyuculara o ülkenin edebiyatını tanıtmak değil, eserleri satıştaysa kitapçıların ısmarlamasını ve önermesini sağlamak veya ABD’li yayınevlerinin ilgisini ülkenin eserlerine çekmek ve eserin ABD’de satışa çıkmasını, tanıtılmasını sağlamak.

Bu iş, iyi bir pr’cınız varsa veya ağzınız biraz laf yapıyorsa abartıldığı kadar zor bir iş değil çünkü BEA’da doğru yerlere davet edilirseniz piyasanın kilit isimleri elinizin altında. Örneğin Harlequin’in (yakın zamanda Harper Collins tarafından 3-4 milyar dolara satın alınan aşk romanları yayınevi) verdiği davette “vakti zamanında bizim yayınevlerinden biri de sizinki gibi kitaplardan oluşan bir seri yaptı, fena da satmadı kitaplar ama ‘prestij kaybı’ olarak görülüp proje iptal edildi” dediğimde eskaza karşımdaki10256675_10152283479688859_8091587017585567630_okişi kartını elime tutuşturup “İngilizceleri varsa ilgilenebiliriz” diyebiliyor. Yine aynı şekilde BEA, son güne kadar tekil okuyucuya yönelik bir fuar DEĞİL. Yayıncılara, menajerlere, yazarlara, kitapçılara, kütüphanecilere ve hatta süpermarket zinciri kitap alım sorumlularına yönelik bir fuar.  Frankfurt’tan farkı ABD’ye yönelik olması, kitabınızı tanıtıp beğendirebilirseniz 300-500-1000 tane sipariş edecek ve ürünün tanıtımını yapabilecek kişilere hitap etmesi. Bağımsız kitapevleri el üstümde tutuluyor, en büyük yazarlar bile fuar süresince kitapçılara, dağıtımcılara kral muamelesi yapıyor.

Geleceği bugünden okumak…

BEA’nın ikinci bir özelliği ise ‘gelecekte geçmesi’. Şu anda raflarda olan kitaplara yönelik tanıtım yapılmıyor, eylülde veya bir sonraki yıl çıkacak kitapların tanıtımı ve bazen tolu önsatışı yapılıyor. Yani fuara katılanlar bir sonraki yılın kitaplarını alıyor. Yazarlarla tanışıyor – bu da kitaba yakınlaşmalarını sağlıyor. Ben de nasibimi aldım tabii. Çok özet geçersek, James Patterson ile sohbet etme imkanı buldum –Türkiye’yi sordu, (boynumdaki kokartta Türkiye yazdığı için haliyle ilk soru Türkiye oluyor) ‘siz hep satıyorsunuz’ dedim, gülümsedi. Prensip olarak Türkiye’yi yurtdışındaki fuar ve kongrelerde asla kötülemem. Yabancıya ülkeni şikayet etmenin kimseye bir faydası olmaz.- Grisham ile daha kısa olmakla beraber benzer bir sohbetimiz oldu, hukuk sistemimizi sordu, kendini yeniden tanımlamaya çalışan bir sistemimiz var, belki biz de jüri sistemine geçmeliyiz dedim. Jüri sisteminin de kendince açmazları olduğunu hatırlattı.

Geliyoruz BEA’nın en muhteşem yanına: Bunların hepsi bedava. Bilet alınması gereken kapalı (ve çoğunlukla yemekli) aktiviteler haricinde BEA’da kitaplar da bedava, imzalatmak da. Dağıtılan oyuncaklar, çantalar, promosyon ürünleri, yayınevinin bastırdığı10359108_10152283566698859_4757841819287901686_odışarda parayla satışa sunulacak takvimler, defterler –hepsi bedava dağıtılıyor, yeter ki siz o kitaba beş dakikanızı ayırın. Çünkü bir gazetecinin o kitabı yazmasının veya bir kitapçının o kitabı bilip alıcılara tanıtmasının eseri çok sayıda okuyucuya ulaşmanın en kestirme yolu olduğunu biliyorlar.

Bir de Patterson gibi, bağımsız kitapçıların projelerine her yıl toplam 1 milyon dolar destek veren yazarlar var: Okuma günlerinin düzenlenmesinden, küçük çaplı kitap fuarlarına veya gezici kitapçı yapmak için minibüs alınmasına kadar, aklınıza ne gelirse. Ama Patterson’ın sürekli altını çizdiği konu belli: “Paramın kitapçılara zararı değil, yararı dokunduğuna emin olmak istiyorum.” Ekibi de ödenek alan kitapçıların projelerini yakından takip ediyor, gerçekleştiklerine emin oluyor. Sadece ben oradayken yüz binlerce dolar dağıttı yazar. Konuşmasından da bunun promosyondan çok çocukların kitapla ilişkisini sanal alemden kurtarma arzusundan kaynaklandığını anlıyorsunuz. “Kitabı ellerine alsınlar, onunla gerçek bir bağ kursunlar” diyor örneğin. (Dijitali desteklesem de gayet iyi anlıyorum bu arzuyu.)

BEA’nın dördüncü –ve bence en önemli- özelliği ise editörlerle konuşma imkanı sunması; editörlerin az bilinen yazarların  “yılın parlayan kitabı” olabileceğine inandıkları eserlerini tanıtmaları. Ertesi gün de o eserlerin yazarlarının yapıtlarından bahsedişlerini duyma şansına erişiyorsunuz. İki grubun seçkin örneklerini dinlemek insana gerçek editör-yazar ilişkisinin nasıl olması gerektiği konusunda bir fikir veriyor. (Editör yazarın gönlünü hoş tutması gereken kişi değildir, kitap üstünde söz hakkı, emeği vardır–bu, Grisham veya King gibi kıdemli yazarlar için de geçerli.) Editörlerin tanıttığı kitaplar genelde ticari kitaplara kıyasla daha “edebi”. Bu yıl Minyatürcü (The Miniaturist) ve We Are Not Ourselves (Kendimizde Değiliz) benim için “sırf bunlar için bile geldiğime değdi” dedirten eserler oldu. Önceden burun kıvırdığım ama yazarın konuşması sonrasında okumaya başlayıp sevdiğim, erkek kılığına girip kuzey-güney savaşına giden kadının hikâyesi Neverhome ise bir10363475_10152283497118859_7910595778600235547_odiğeri.

Gelelim BookCon’a… BEA, eskiden “power reader day” (baba okuyucu günü) yaparak okuyucuları şımartırdı. O gün evrilip BookCon’a dönüştü. BookCon, BEA’nın aksine bir “hayran/okuyucu” günü. Çizgi romanlardan Amazon gibi şirketlerin ‘Kendi Kitabını Kendin Yayınla’ birimlerinin düzenlediği aktivitelere kadar her şey nihai alıcılara yönelik. Haliyle kitaplar da bedava değil, satılık. Ama promosyon amacıyla veya okuyucuları mutlu etmek için eserlerini dağıtan King ve Stan Lee gibi yazarlar da çıkıyor. Önceki günlerde sınırlı sayıda katılımcı varken son gün içerisi insan kaynıyor. Adım atacak yer bulamıyorsunuz.

Gerisi… Gerisi gerçekten sosyal becerilerinize kalmış. Ben pr’cı değilim ama Türkiye’den olduğumu görünce yazarlarımızı soran herkese Ahmet Ümit’ten bahsetmişimdir. (İngilizceye çevrilmiş kitapları olduğunu bildiğimden. Yoksa Murat Uyurkulak’ı  veya Yekta Kopan’ı seviyorum ama ürünün İngilizcesi yoksa biliyorum ki ABD’li yayıncılar,  ‘çevirtip bir okuyalım, belki işimize yarar’ demeyecek. Orhan Pamuk’u zaten biliyorlar. O zaman elde var Ahmet Ümit.) Senin lafınla okurlar mı derseniz, anlattığımda genelde merak uyandırmasını beceriyorum ama kitap ABD’de dağıtımda mı bilemem; ben yapabileceğim kadarını yaparım, gerisini yazar ve yayıncısı bilir ama Amazon’da yoksanız İngilizcede yoksunuz, bu da bir gerçek.

Bir dip not olarak: Türkiye’nin standı görünüş olarak çok güzel. Oraya alıcı bulacak eserler ve o eserleri tanıtacak doğru dürüst kitap, pr, pazarlama bilen birileri konulursa sonucun herkes için çok farklı olacağına eminim. Bu yıl bana en çok sorulan “yazarımız” ise Mevlana.

Heyzen Ateş’in BEA ve BookCon ile ilgili tüm yazıları:

Bu kitaba kariyerim feda: 2014’ün en iddialı kitapları! 

Book Expo’da Türkçe bir Türkiye!

Japon gençliğine Dostoyevski’yi nasıl okuttuk?

John Grisham ve Carl Hiassen’in yazarlar için ufuk açıcı sohbetinden notlar

Stan Lee: “Biz bu işe başladığımızda çizgi roman küçümsenirdi!” 

Heyzen Ateş - edebiyathaber.net (6 Haziran 2014)

  • mehmet özçataloğlu - 06/06/2014 - 10:30

    Bu şekilde oluşturulacak fuarlara kavuşmayı temenni ediyorum. Ben fuara girdiğimde eş-dost gözümün içine bakıyor, satın alsa da kitabımı yazsa diye! Gerçek fuarın pazarlamacı bir anlayışla değil, yazar-okur-yayınevi buluşması olduğunu biliyoruz ama biz biliyoruz. Yoksa algıda indirimli kitap satışı ve alışı var. Bunu kırabildiğimizde kültürel anlamda bir adım öne gidebileceğizdir.cevaplakapat

  • Emine Dursun - 30/09/2015 - 17:04

    Sevgili okurlar…
    Ağrı/Doğubeyazıt
    A takımı Savaş Ay anadolu lisesinde okuyorum .
    Ben ve bir sürü arkadaşım kitapsızız ygs sınavına hazırlanıyoruz ama yeterli kitabımız yok
    Sizde okumamızda yardimci olun… Maddi durum yüzünden kitap alamiyoruz bu yüzden de çalisamiyoruz ne kadar calissakta yeterli olmuyor
    9-10-11-12. Sinif test kitaplarinizi veya kitap yardiminda bulunmak isterseniz yukardaki adrese yardimlarinizi bekliyoruz simdiden tesekkurler.cevaplakapat

au1-45FF-F8B3-1B77Sofya Kitap Fuarı’na onur konuğu olarak katılan yazar Ahmet Ümit’e büyük ilgi gösterildi.

Ümit yaptığı konuşmada, Roma ve Osmanlı kültürlerinin yayıldığı bu topraklarda insanların kendilerini biribirine çok yakın hissettiklerini belirtti.

Bab-ı Esrar Bulgarcada

Fuar kapsamında ayrıca Ahmet Ümit’in İstanbul Hatırası ve Patasana’dan sonra Bulgarcaya çevrilen üçüncü kitabı Bab-ı Esrar adlı romanının galası da yapıldı.

Sel mağdurlarına yardım toplanacak
8 Hazirana kadar sürecek fuarda popüler yazar ve çevirmenler, Sırbistan, Hırvatistan ve Bosna-Hersek’teki sel felaketlerinde zarar görenlere bağış toplanması amacıyla okuma seansları da düzenleyecek.

6 Haziran 2014

gultenGeçtiğimiz yıldan beri Kırmızı Kedi Yayınevi’nin Metin Altıok’un ailesiyle birlikte düzenlediği Metin Altıok Şiir Ödülü; şiiri hayatının ‘anlam’larından biri kılan tutumuyla, her türlü yalnızlığımızdan yeni bir dil kurabilme yeteneğiyle ve Türkçe’nin büyük şiir geleneğini daha da büyüten şiirinin derinliğiyle Gülten Akın’ın “Beni Sorarsan”  adlı kitabına verildi.

Şiirimizin incelikli şairi Gülten Akın, son yapıtı “Beni Sorarsan“da; şiirinin sahiciliğini, samimiyetini dingin sesiyle sürdürüyor.

Doğan Hızlan başkanlığında Hilmi Yavuz, Güven Turan, Talat Sait Halman, Ali Cengizkan, Haydar Ergülen ve Eray Canberk’ten oluşan seçici kurul kararını oy birliğiyle aldı.

Ödül Töreni 13 Haziran Cuma günü, saat 19.30’da, Beşiktaş Fulya’da, Fulya Sanat Merkezi’nde yapılacak.

Şiirden:

Beni sorarsan 
Kış işte 
Kalbin elem günleri geldi 
Dünya evlere çekildi içlere 
Sarı yaseminle gül arasında 
Dağların mor baharıyla 
Sis arasında 
Denizle göl arasında

edebiyathaber.net (6 Haziran 2014)

yedi_denizlerde_2_iskelet_sahilindeki_sir_kapak.inddSerinin ikinci kitabı çıktı! Vahşi ve ölümcül bir hayvana benzeyen okyanuslarda, alışılmışın dışında huyları olan denizciler arasında geçen macera tüm hızıyla devam ediyor.

Yedi Denizlerde serisinin birinci kitabı “Kanatlı Denizatının Peşinde”yle başlanmıştı. Shonga adındaki küçük bir yük gemisinde geçen kitapta kaptanın kızı Renda on bir yaşına varıncaya kadar 773 bin deniz mili yol kat etmiş, dünyanın etrafını dört kere dönmüş, bütün limanları dolaşmış bir denizci çocuğu… Doğduğu gün kendisini terk eden annesini bulmak isteyen Renda, ikinci kaptanın çocukları Palu ve Solin’le beraber bu gizemi çözmeye çalışırken, kendilerini başlangıcı 1750’lere dayanan büyük bir maceranın içinde buluyorlar.

Serinin bu ikinci kitabı “İskelet Sahili’ndeki Sır”da gemilerin karaya vurduğu sisli bir sahil, çölün ortasında bir hayalet kasaba ve on yedinci yüzyıldan kalma esrarengiz bir yelkenliye rastlıyoruz… Renda, Solin ve Palu’nun efsanevi Kanatlı Denizatını arayışları Güney Atlantik Okyanusu’nda ve sırlarla dolu İskelet Sahili’nde devam ediyor.

Delal Arya Biyografisi

1979 doğumlu Delal Arya’nın çocukluğu, gemilerde kaptanlık yapan babasıyla birlikte okyanusları dolaşarak geçti. Maymunu ve papağanıyla birlikte denizlerde yaşadığı maceralar ve uzak ülkelerin atmosferi onu derinden etkiledi. Yazarlık serüveni daha bu yaşlardayken kaleme aldığı serüven hikâyeleriyle başladı. Çeşitli dergilerde ve gazetelerde seyahat yazıları yazıyor ve çevirmenlik yapmaya devam ediyor.

Yazar: Delal Arya

Resimleyen: Mert Tugen

Yaş aralığı: 11, 12, 13 +

Sayfa: 200 sayfa

Fiyatı: 12,50 TL

edebiyathaber.net (6 Haziran 2014)

Yage-Mektuplari_172669_1I

28.04.2014 tarihli Hürriyet Gazatesi’nde İzzet Çapa, Dünya sosyetesinin “ayahuasca” çayı içmek için Güney Amerika’ya yaptığı gezileri anlatıyordu.

Ayahuasca, bugün konuyla ilgilenenler tarafından iyi bilinen (Sosyeteye meze olacak kadar iyi biliniyor olması da ayrı bir ironi olsa gerek.) bir içecek olsa da 1950’lerde hakkında efsaneler üretilen müthiş gizemli sıvıydı.

O dönemde, yage adı verilen bir bitkinin, Güney Amerikalı şamanlar tarafından hazırlanan bir iksirde kullanıldığı, bu iksiri içen kişilerin, karşısındakinin düşüncelerini okuyabildikleri, kayıp eşyaları bulabildikleri, hiç görmedikleri yerlere ruhsal seyahatler yapabildikleri, düşünce transferi yapabildikleri ve hatta içen kişinin ruhunun, karşısındaki kişinin bedenine girmesini sağladığı gibi rivayetler ortalıkta dolaşıyordu.

Bu tür rivayetler, aynı dönemde orgon enerjisi akümülatörü yapmak gibi şeylerle uğraşan William Burroughs’un da dikkatini çekti ve bu gizemli bitkiye ulaşabilmek için 1953 senesinde Panama-Kolombiya ve Peru’yu kapsayan ve yaklaşık altı ay süren bir arayış yolculuğuna çıktı. Yolculuk boyunca da fırsat buldukça detaylı notlar tuttu ve  Allen Ginsberg’e yaşadıklarını detaylıca anlattığı on iki civarında mektup yazdı.

Yedi yıl sonraysa benzer bir yolculuğu Allen Ginsberg  gerçekleştirdi. Bu kez tecrübelerini paylaşma sırası ondaydı.

Bu mektuplar, 1963 yılında kitaplaştırıldı.

II

Bizim bugün okuma şansı bulduğumuz Yage Mektupları, kitabın 1963 yılında yapılan ilk baskısının ciddi anlamda genişletilmiş bir basımı.

Kitabın çekirdeğini, doğal olarak, Burroughs – Ginsberg mektupları oluşturuyor. Kitapta bu mektuplara ilaveten, Keele Üniversitesi’nde akademisyen olarak görev yapan Oliver Harris’in yazmış olduğu, 50 sayfa civarındaki, açıklamalar yer alıyor. Bu açıklamalar sayesinde Yage Mektupları’nı daha iyi anlama şansına sahip oluyoruz.

Kitapta Harris’in önsözünün dışında, Burroughs’un sonradan bulunan elyazması notları, ilk kitaba girmeyen mektuplar ve makale parçalarının yer aldığı bir “Ek” bölümü de mevcut.

III

Dünya sosyetesini “ayahuasca” ile tanıştıran zihniyet Yage Mektupları’nı rehber kitap olarak pazarlamayı düşünür mü, bilemeyiz ama Yage Mektupları’nın böyle bir misyonunun olmadığını burada vurgulamak lazım.

Yage Mektupları’nı öncelikle 1950’lerdeki Güney Amerika’nın Burroughs tarafından çekilmiş bir şipşak fotoğrafı olarak okuyabiliriz. Kitap boyunca Burroughs, gezdiği yerlerdeki yoksulluğa, baskıcı rejimlere ve kolluk kuvvetlerinin keyfi uygulamalarına sürekli dikkat çeker ve yeri geldiğinde sert bir şekilde eleştirir. Ancak burada Che’nin Motorsiklet Günlükleri’ndeki bakış açısıyla yapılan çözümlemeler göremeyiz. En nihayetinde Burroughs, Güney Amerika’ya var olduğundan bile emin olmadığı bir bitkiyi aramaya gitmiştir.

Yage Mektupları’nı hiç kuşkusuz, Burroughs ve Ginsberg’ün sonraki edebi hayatlarını şekillendiren bir sürecin belgeleri olarak okumak daha doğru olacaktır. Mektupları okuduğumuzda, ayahuasca tecrübesinden önceki Burroughs ve Ginsberg ile sonraki Burroughs ve Ginsberg’ün aynı kişiler olmadıklarını kolaylıkla anlayabiliyoruz. Burroughs bu süreci daha soğukkanlı değerlendirip yaşadığı fiziksel tecrübeleri kitaplarına aktarmayı düşünürken, Ginsberg ise, olaya daha ruhani bir pencereden bakıyor. Bu açıdan baktığımızda ilerleyen yıllarda Burroughs’un Çıplak Şölen’i ya da Nova Üçlemesi’ni nasıl yazdığını anlayabilirken, Ginsberg’ün ise Budizm’e kayış gerekçelerini görebiliyoruz.

 Ayahuasca ve Yage hakkında bir başka yazı okumak için>>>

Onur Uludoğan – edebiyathaber.net (5 Haziran 2014)

burroughs kapakBurroughs dosyasında Ulvi Yaman, Burroughs’un dili, kişiliği ve cut-up tarzı ve daha bir çok konuya uzanan “Evet, O Bir Yazar” adlı yazısında yazarı ayrıntılı olarak inceliyor. Kerem Görkem ise Burroughs’un belki de en farklı kitabı “İçerdeki Kedi”yi tanıtarak yazarın bambaşka bir yönünü gösteriyor.

Dergi, Bilim-kurgu edebiyatın en büyük isimlerinden J.G Ballard’la Burroughs üzerine yapılmış “Burroughs’un Çıplak Gerçekliği Üzerine” adlı söyleşiyi de Taylan Taftaf çevirisiyle okurlara sunuyor.

Nirvana grubunun solisti Kurt Cobain’in William Burroughs’a yazdığı mektup ise Selim Bektaş çevirisiyle Türkçe’de ilk kez Peyniraltı Edebiyatı Haziran sayısında yer alacak.

15. sayıya öykü, şiir, illustrasyon ve denemeleriyle katkıda bulunanlar ise şöyle: Gamze Yeşildağ, Ulvi Yaman, Erik Svetoft, Kerem Görkem, Selim Bektaş, Taylan Taftaf, Koray Koral, Semih Engin, Uğur Uçkıran, İsmail Sertaç Yılmaz, Ümit Aydın, Berrysh, Nafizcan Önder, Mavi Tekinay, Kader Büyükbingöl, Taha Sertaç Gezer, Deli Soyka, Serdar Şekerci, Sonat Yurtçu, Emre Varışlı, Zeki Türker, Görkem Soytürk, Mehmet Tutlu, Aylin Gökçe, Serdar Solkun, Alp Yenibalcı, Berker Beki, Pınar Gürgenli, Ümit Kılıç.

twitter.com/peyniralti

peyniraltiedebiyati.com

edebiyathaber.net (5 Haziran 2014)

 

954818_detayHarvard Üniversitesi Kütüphanesi, çok ama çok ilginç bir kitabı bünyesinde barındırıyor.

Üniversitenin dün yayınladığı blog yazısında, Houghton Kütüphanesi’nde bulunan Arsène Houssaye‘in “Des destinées de l’ame” isimli kitabının “insan derisi” kaplı olduğu açıklandı.

Açıklamada, kitap cildinin birden fazla testten geçirildiği ve sonucun yüzde 99.9 insan derisi olduğunu gösterdiği belirtildi.

19.yy Fransız yazar Houssaye‘nin “insan derisi” kaplı kitabı, yazarın ruh ölümden sonra yaşam üzerine yaptığı araştırmaları içeren yazı dizilerinden biri…

Tarihçiler, özellikle Orta Çağ’da insan derisi ile kitap kaplamanın yaygın olduğunu, bu işlemin özellikle büyü kitapları için yapıldığını söylüyor.

5 haziran 2014

Yilin-ilk-kitap-fuari-CNR-da_4817_1393091716Türkiye’de yılın ilk 5 ayında yayımlanan kitap sayısı, 2013’ün aynı dönemine göre yüzde 13 arttı.

Yayımcılar Meslek Birlikleri Federasyonunun (YAYFED) açıklamasında yer alan kitap basım verilerine göre, ülke genelinde yılın ilk beş ayında 132 milyon kitap yayımlandı.

Yayımlanan kitapların yüzde 41’ini eğitim amaçlı yayınlar oluştururken, yüzde 23’ünü inançlarla ilgili kitaplar, yüzde 22’sini edebiyat, inceleme, araştırma gibi alanları kapsayan kitaplar oluşturdu. Çocuk ve ilk gençlik kitapları, yüzde 12 ile 16 milyona ulaşırken, akademik alanda yayımlanan kitaplar ancak yüzde 2 ile 2 milyona ulaşabildi.

Yılın 5. ayında ise 28 milyon kitap yayımlanırken, bunun yüzde 47’sini eğitim, yüzde 20’sini yetişkin, yüzde 18’ini inanç, yüzde 14’ünü de çocuk ve ilk gençlik kitapları oluşturdu.

Açıklamada, Türkiye’de yayıncılık sektörünün son yıllarda yakaladığı büyüme eğrisinin sürdüğü, artan verilerin toplumun kitapla daha fazla buluşma, kitabı yaşamının eksenine yaklaştırma istek ve iradesini kanıtlar nitelikte olduğu bildirildi.

05 Haziran 2013

yeni_tyb_logoTürkiye Yayıncılar Birliği’nin düzenlediği Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülleri’nin 20. Yılında düzenlenen panelle yayınlama özgürlüğüyle ilgili gelişmeler gözden geçirildi. Panelin ardından düzenlenen törende Düşünce ve İfade Özgürlüğü 2014 Ödülleri verildi.

Türkiye Yayıncılar Birliği Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülleri’nin 20. yılı dolayısıyla 4 Haziran 2014 Çarşamba günü Point Hotel Taksim’de, “Türkiye’de Yayınlama Özgürlüğü Mücadelesinin 20 Yılı” başlıklı bir panel düzenledi. Friedrich-Ebert-Stiftung Türkiye Temsilciliğinin katkılarıyla düzenlenen paneli Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Turgay Olcayto yönetti, konuşmacılar arasında Gazeteci Sedat Ergin ve Nadire Mater, hukukçu Fikret İlkiz, Düşünce Suçuna Karşı Girişim’den Şanar Yurdatapan yer aldı. Panelde Türkiye’de 12 Eylül darbesi sonrasındaki dönemde yayınlama özgürlüğü mücadelesinin görünürlük kazandığı önemli tarihsel anlara değinildi. Dünden bugüne yaşanan hukuki ve politik değişimlerin yayıncılığın özgürleşmesine olumlu ve olumsuz etkileri tartışıldı.

20 yılın Yayınlama Özgürlüğü Raporlarını bir araya getirildiği derleme ve Haziran 2013- Haziran 2014 dönemini kapsayan Yayınlama Özgürlüğü Raporu 2014 ile ilgili bilgi verilmesinin ardından başlayan törenle 2014 Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülleri sahiplerini buldu.

Bu yıl İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Yaman Akdeniz ve Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Kerem Altıparmak Twitter yasağının kalkması için Anayasa Mahkemesine yaptıkları başvuru dolayısıyla ödül aldı. 39 yıllık kitapçı Ahmet Atilla Gözendor bağımsız kitapçılık mesleğine verdiği emekten dolayı ödüllendirildi.

Bu yıl iki isme özel ödül verildi. 17 yıldır hücre hapsinde yaşayan, hapse girdikten sonra çeşitli yabancı dilleri öğrenerek çevirmenliğe başlayan ve hapishanenin zor koşullarında tamamladığı çok sayıda önemli çevirisi yayınlanan Tonguç Ok’a Özel Ödül verildi. Bir diğer Özel Ödülü ise Mezopotamya Kültür Merkezi’nde kitap satış sorumlusu olarak çalışırken “örgüt üyesine kitap sattığı” gerekçesiyle hapis cezası alan, halen bebeklerinin gelişimi için cezasını erteletme mücadelesi veren Mülkiye Demir Kılınç aldı.

Törende açılış konuşmasını yapan Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı Metin Celal, “20 yılın sonunda geldiğimiz nokta pek iç açıcı değil. Yayıncılık alanına bir rahatlama, özgürleşme varmış gibi görünüyor. Yargılanan yazarların, çevirmenlerin, yayıncıların sayısında gözle görülür bir düşüş var. Hapisteki gazeteci ve yazarlar yargı paketleri ile özgürlüğüne kavuştu, hapisteki gazeteci sayısı azaldı, hapiste yazar kalmadı. Ama büyük resmin ayrıntılarında yargılamaların, yasaklamaların, engellemelerin devam ettiğini görüyoruz. Yazarlar, yayıncılar hakaret davaları ile yıldırılmaya çalışılıyor. Davaları Yargıtay’dan dönüp beraat etmek üzere olan yazar ve yayıncılar “yargı ertelemesi” uygulaması ile “beş yıl içinde suç işlersen bu davan da tekrar açılır” denilerek otosansüre yöneltiliyor. Sansür ise artık her alanda uygulanıyor. Kütüphanelere kitap seçiminden, öğrencilerin okuyacakları kitaplara, hapishanelere girecek kitaplardan satılan kitaba ve nihayet kitap okumaya dek uzanan, kitabı suç unsuru olarak gösteren uygulamalara kadar varan bir sansür ortamı var. Yazarlara, yayıncılara, çevirmenlere, kitapçılara çok iş düştüğünün bilincindeyiz. O bilinçle “Bu daha başlangıç” diyerek mücadeleye devam edeceğiz,” diye konuştu. 

Yurtdışında olduğu için törene katılamayan Türkiye Yayıncılar Birliği Yayınlama Özgürlüğü Komitesi Başkanı Ragıp Zarakolu mesajında, Ecevit hükümetinin kısmi reformuyla yayıncıların yazarları belli olan kitaplarından dolayı sorumlu tutulmadığını, 12 Eylül hükümetinin başta bu yasayı uygularken son dönemde hem yayıncı hem matbaayı sorumlu tutan yasa taslağı hazırladığını belirtti. Özal hükümetinin Terörle Mücadele Yasası ile yayıncılar üzerinde büyük baskı oluşturduğu, 1990’lı yıllarda yayıncıların hapsedilmeye başlandığı, Türkiye Yayıncılar Birliği’nin tepkisi ve Uluslararası Yayıncılar Birliği ve uluslararası örgütlerin eylemleriyle yayınlama özgürlüğü mücadelesinin yükseldiği anlatıldı. “Türkiye’nin adının Çin, Kore, İran, Rusya, Beyaz Rusya, Etiyopya, Eritre, Somali, Suriye gibi otoriter ülkeler ile özgürlükler bakımından ısrarla aynı ligde kalması insana sadece acı ve utanç veriyor. Nazım’ın deyimi ile “alnımıza sürülen kara lekeyi” temizleyenler ise, cesur ve onurlu gazeteciler, yazarlar, şairler, sanatçılar ve onların cesur yayıncıları. 1000 yıllık “militer” saltanat iddiaları gibi, 2023’e kadar “sivil” saltanat iddiaları da sökmeyecek. Türkiye fetihlerle değil, özgürlük ruhunu savunan sizinle gurur duyacak,” denildi.

edebiyathaber.net (5 Haziran 2014)

Mistral kpk 8İtalyan çocuk ve gençlik edebiyatının büyülü kalemi Angela Nanetti, bu ödüllü romanında, adada büyüyen bir çocukla kentli bir kızı aynı kumsalda bir araya getiriyor.

Koylarıyla benzersiz, uçurumlarıyla tehlikeli bir adada büyüyen Mistral’in yaşamı, yatla adaya gelen bir ziyaretçiyle değişir. Çocukluktan gençliğe adım atarken, Mistral hem bu ziyaretçinin yarattığı duygu dalgalarıyla boğuşacak, hem de turizmle tanışan adanın ve büyük ailesinin değişiminin bir parçası olacaktır. Yazar, bir Akdeniz adasının atmosferini ve adalı insanla kentli insanın farklı var oluş biçimlerini yalın ama güçlü, yoğun tat bırakan bir dille öyküleştiriyor. Gençlerin kültürel yapıları farklı olsa da, evrensel bir dili paylaşabildiklerini, ama buluşmalarının da aynı nedenle zor olduğunu incelikle işleniyor. İnsana her yönüyle bakan, çocukluktan ergenliğe geçişin karmaşalarını naiflikle dillendiren ve özlenen bir romantizm taşıyan roman, gerçek bir gençlik klasiği.

Bir deniz fenerinin yalnızlığına doğan Mistral, koylarıyla benzersiz, uçurumlarıyla tehlikeli bir adada büyür. Çocukluğunun her gününde dokunarak ve soluyarak tanıdığı adanın kralıdır o. Bir gün krallığına bir ziyaretçi gelir: Gizemli bir yat, Mistral’ın hayatını dolduruverir. Yattan yansıyan keman ve piyano nameleri, Mistral’in hiç duymadığı seslerdir; kulağına dolansa hiç duymadığı bir hikâye. Filizlenen ilk aşk, yat adayı terk edince ne kadar direnebilir? Mistral’in yaşamı nereye sürüklenecektir?.. 

2009 Uluslararası Genç Kütüphaneciler Birliği Beyaz Karga Ödülü

2010 Pippi Ödülü (İtalya)

2011 Montreuil Gençlik Merkezi Pépites d’Or Ödülü (Fransa) 

Angela Nanetti, 1942’de İtalya’da, Bolonya’ya bağlı Budrio’da doğdu. İtalyanca öğretmenliği yaptı. 1995’te öğretmenliği bırakıp kendini çocuklar ve gençler için yazmaya adadı. 2003’te Il Mondo dell’infanzia (Çocukluk Dünyası) adlı kitabıyla Hans Christian Andersen Ödülü’nü aldı. Le memorie di Adalberto (Adalberto’nun Anıları) ve Angeli (Melekler), yazarın çeşitli dillere çevrilmiş kitaplarından bazıları. Yaklaşık yirmi dile çevrilen ve Günışığı Kitaplığı tarafından yayımlanan Dedem Bir Kiraz Ağacı (Mio nonno era un ciliegio), 2002 Alman Gençlik Edebiyatı Ödülü’ne aday gösterildi, 2006’da Chronos Ödülü’nü kazandı. Mistral, ödüllü yazarın Türkçe’ye kazandırılan ikinci kitabı.

edebiyathaber.net (5 Haziran 2014)

Poetenfest 2013 ErlangenBizim Pascal Mercier olarak tanıdığımız yazar aslında felsefeci Peter Bieri. II. Dünya Savaşı’nın sonlarında, tüm Avrupa ve dünya kavrulurken diplomatik, finansal ve fiziksel dağların korunaklı kıldığı İsviçre’de, başkent Bern’de 1944’te dünyaya gelmiş Bieri.

Babası klasik müzik bestecisi. Kolejden sonra üniversite eğitimini kendi kentinde dilbilim üzerine görmekteyken, yeniden kurulan dünyada aşka verilen fırsatı kullanarak Londra’ya gitmiş. Orada İngilizce ve Hint bilimleri eğitimi görmüş. Yirmilerinin başında Latince, İbranice, Yunanca ve Sanskritçe bilen Bieri, Heidelberg’te felsefeye devam etmiş. 1970’lerde bilişsel psikoloji ve beyin üzerine çalışmış, Kaliforniya’daki Berkeley’de, Harvard’da, Berlin’de, Kudüs Üniversitesi’nde araştırmalar yapmış, dersler vermiş, 80’lerden itibaren Almanya’daki çeşitli üniversitelerde (Heidelberg, Marburg, Berlin) görev yapmış. Üniversitenin neredeyse şirketleri andıran performans ölçümlerine dayalı bir kurum haline geldiğini öne sürerek, emekliliğini istemiş, son yıllarda dışarıdan dersler veriyor. Tüm bunları yapan Bieri, doksanlarda içindeki yazarı, Pascal Mercier’yi de keşfetmiş ya da icat etmiş. Alman eğitim sisteminde yazarlara sıcak bakılmadığından (!), mecburiyetten. Ülkemizde Mercier’nin romanları Kırmızı Kedi Yayınları tarafından yayımlanıyor. Artık herkesin bildiğini sandığım Lizbon’a Gece Treni dışında da sarsıcı yapıtları var.

Sanatçının başarı takıntısının ne tür sonuçlara yol açtığına dair okunabilecek romanı Sahnede Ölüm, İlknur Özdemir çevirisiyle raflarda yerini almıştı. Sanatsal yönü oldukça gelişmiş bir burjuva ailesinin, yetimhaneden yetişmiş olmasına rağmen kusursuz bir piyano tamircisi ve hevesli bir besteci olmuş bir baba, talihsiz bir kazaya kadar güzel ve başarılı bir balerin olan, zengin aile kızı bir anne ve her biri tutkularını kontrol etmekte zorlanarak büyümüş bir oğlan (Patrice) ve bir kız (Patricia) ikiz kardeşten oluşan610052_2ailenin etrafında kurulmuş, yoğun ve gergin bir roman ortaya çıkarmış Mercier. Piyano tamircisinin bestelerine yönelik tutkusunun, cinai sonuçlara bile ulaşan boyutları, sadece kendisini değil ailesini de sürüp götürecektir. Romanda kültürle dopdolu ailenin hiç beklenmedik bir şiddet eylemiyle hayatlarının tamamen değiştiği âna kadarki tüm öykülerini iki kardeşin birbirlerine yönelik yazdığı içdökme defterlerinden öğreniyoruz, bir bakıma komşu kahve masasında unutulan defterleri karıştıran davetsiz bir göz olarak. Mercier belki de romanında aktardığı pek çok duyguyu, kendi müzisyen babasıyla yaşamış Bieri’den esinlenmiştir.

Yakın zamanda, Mercier’nin son romanı Lea da, Neylan Eryar çevirisiyle okurlara sunuldu. Mercier’nin bir kere daha müziğe, başarı takıntılı müzisyene, bu sefer baba-kız üzerinden, aile ilişkilerine, kültürel olarak üst seviyede aşk denklemlerine geri döndüğü söylenebilir. Annesini kaybettikten sonra kemana tutkusunu yönlendiren genç Lea’nın, önce ilk öğretmeni Marie Pasteur’e, ardından gösterişli burjuva öğretmeni David Levy’ye sanki bir âşık gibi kendini kaptırmasına şahit olan babasının ağzından, genç müzisyenin ve tabii ona hayran babasının trajedisine kulak misafiri oluyoruz. Genelde Mercier, romanlarında ilk odağa aldığı ya da anlatıcı olarak seçtiği karakterlerinin, kendi buhranları içerisinde yollara düşmüşken karşılaştıkları ya da kendilerini analiz ederken hayat hikâyesine ulaştıkları, sonradan ortaya çıkan insanların anlatılarını çok daha iştahlı anlatıyor. Bu romanda da asıl anlatıcı, başarılıyken bir başka trajedi nedeniyle işinden ayrılmış bir cerrah. Tercih edilen paralel kurgu, Sahnede Ölüm’de olduğu gibi iki farklı defter/kardeş biçiminde değil de, daha çok dinlenilenin hikâyenin içine serpiştirilmesi şeklinde oluşturulmuş. Romandaki bazı ipuçları, Bieri’nin, bu sefer Hollandalı baba Martijn Van Vliet olduğunu sezdiriyor.

Sanatın kusursuzluğa giden, bir ömür boyu sürecek bir hazırlık olduğu klasik müzik alanında, kendilerini takıntılarına kaptırıp halihazırdaki yeteneklerini hor gören kahramanlarıyla Pascal Mercier romanları, okurlara derinlikli birer uyarı sanki: Zamane trajedileri insanların aymazlıklarıyla gelir.

Mert Tanaydın – edebiyathaber.net (4 Haziran 2014)

Saatleri-Ayarlama-Enstitusu_138331_1Ahmet Hamdi Tanpınar’ın başyapıtlarından Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün sesli kitap versiyonu satışta. 

İlk olarak 1961’de yayımlanan ve güncel baskıları Dergah Yayınları’nca basılan, modern Türkiye edebiyatının önemli yapıtlarından Saatleri Ayarlama Enstitüsü iki aylık bir uğraşın sonunda sesli kitap olarak satışa sunuldu.

Tiyatrocu Murat Eken tarafından seslendirilen romanın sesli versiyonuna seslenenkitap.com’dan erişmek mümkün.

Birçok dile çevrilen romanın yayın hakkı Kalem Ajans’ta bulunuyor.

edebiyathaber.net (4 Haziran 2014)

saka_alay_ve_hazircevaplariyla_yahya_kemal_kapak.inddHiç kitap yayımlamadan Türkçenin en büyük şairlerinden biri olmayı başaran Yahya Kemal’in bugün hâlâ unutulmayan sözlerini Sülayman Bulut çocuklar için bir araya getirdi.

Cumhuriyet dönemi şiirimizin en büyük temsilcilerinden Yahya Kemal’in şiirleri kadar güçlü sözleri, bugün hâlâ etkisini koruyorsa, bu sözler bu yüzdendir ki uçmamıştır.

Çocuklar için bugüne dek birbirinden değerli derlemeler yapan Süleyman Bulut, bu kez Yahya Kemal’in hafızalardan silinmeyen şaka, alay ve hazırcevaplarını bir kitapta topladı. Çocuklar bu kitapla Yahya Kemal’i daha yakından tanıyacak ve meşhur sözlerinin inceliklerine varacaklar.

Yahya Kemal’e sorarlar:

“Üstat, Ankara’nın nesini beğeniyorsunuz?”

Yahya Kemal, hiç duraksamadan yanıt verir:

“İstanbul’a dönüşünü!”

Edebiyatımızda yer etmiş önemli isimlerin nüktelerinin derlendiği bu özel dizinin devamı Can Çocuk’tan çıkmaya devam edecek.

Süleyman Bulut’un kendi dilinden…

“Ben küçükken büyükler hep aynı soruyu sorardı: ‘Büyüyünce ne olmak istiyorsun?’ İlkokulda ‘Öğretmen olmak istiyorum,’ derdim… Ortaokuldayken, pilot! Lisede tiyatro oyuncusu! İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde okurken anladım ki ben aslında harfleri seviyorum, başka şeyi değil. İstanbul Radyosu’na, özellikle çocuk programlarına radyo oyunları yazmaya başladım. İlk kitabım Kar Tanesi’ni de o yıllarda yazdım. Heyecan içinde Arkadaş Kitaplar’ı yöneten Erdal Öz’e gittim. Kendimi tanıtıp dosyayı uzattım. Erdal Abi, ‘On beş gün sonra gel,’ dedi. Benim için on beş yıl kadar uzun süren on beş günün sonunda Erdal Abi’ye gittiğimde, ‘Resimlemeye bile verdim’, demesin mi? Uçarak döndüm eve, yeni kitaplarımı yazmaya başladım…”

edebiyathaber.net (4 Haziran 2014)

Mesele_Haziran_Kapak_90Mesele kitap dergisi, Haziran sayısında kapağına Gezi’yi ve Soma’yı taşıdı.

Mesele, Haziran sayısında kapağına birinci yıldönümünde Gezi isyanını ve Soma’da yaşanan madenci katliamını taşıdı: “Gezi’de isyan, Soma’da öfke” 

Gezi isyanının yıldönümünü akademisyenler ve siyasetçiler Gezi’nin farklı yönlerini anlatıyorlar. 

Aslı Sarıoğlu, Can Atalay ile Gezi süresince yaşanan hukuksuzlukları, açılan davaları ve günümüzde gelinen noktayı konuştu: “Türkiye bu kadar hukuksuzluğu kaldıramaz”

Cihan Tuğal, “Sınıf siyasetinin (ortadan geri dönüşü) başlıklı yazısında günümüzdeki isyanların orta sınıf karakterini örneklerle anlatırken, Ahmet Tonak ise “Haziran isyanı vesilesiyle orta sınıf” yazısında Çağlar Keyder’in orta sınıf görüşünün eleştirisini yapıyor.

Foti Benlisoy, Gezi’den günümüze gelindiğinde nerede olduğumuzun peşine düşüyor ve Gezi’nin sadece bir başlangıç olduğunun altını çiziyor: “Barikattan Sandığa”

Can Semercioğlu ve Deniz Ayyıldız, siyaset felsefecisi Michael Hardt ile Gezi’yi, küresel isyanları ve toplumsal mücadeleleri konuştu. Mücadelelerin artık uzun erimli olması gerektiğini belirten Hardt, “Çokluk örgütlenmek zorunda” diyor.

Can Semercioğlu, kent kuramcısı Saskia Sassen ile Gezi ve kent ilişkisini konuştu: “Gezi küresel bir olaydır”

Soma’da yaşanan işçi katliamının ardından facianın gerekçelerini, yapılması gerekenleri, iş güvenliğini ve sendika sorununu sendikacılar ve siyasetçilerle Yunus Öztürk konuştu. 

Aziz Çelik ile Soma’yı ve sendikacılığı konuşuyorlar.

Eski Yeraltı Maden İş Sendikası Başkanı ve maden mühendisi Çetin Uygur’la sendika ve işçi örgütlenmesi konuşuluyor: “Sınıf temelli örgütlenme şart, ilk adım komite ve konseyler olmalı”

İstanbul İşçi Sağlığı İş Güvenliği Meclisi’nden İbrahim Sarıkaya ile Soma’yı ve orada işçi katliamına sebep olan çalışma sistemi konuşuluyor: “Üretim baskısının yol açtığı cinayet”

Mesele’nin Haziran sayısında dosya konularının yanı sıra kitap değerlendirmeleri, siyaset, felsefe ve tarih yazıları ve röportajlar yer alıyor. 

Seyfi Adalı, Renault Flins CGT Sekreteri Ali Kaya ile konuştu: “İşçi sınıfı her şeyi değiştirebilecek güce sahip, yeter ki kullanmasını bilelim!”

Erol Yeşilyurt, 99 sene önce Beyazıt Meydanı’nda darağacına gönderilen yirmi Ermeni sosyalisti yazdı.

Erol Yeşilyurt, İngilizce’ye çevrilmesinin ardından Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü kitabının Batı’daki yankılarını yazdı: “Bir öteki olarak Ahmet Hamdi Tanpınar ya da Batı’nın Tanpınar’ı keşfi”

Cansu Karagül, Sokağın Belleği: 1 Mayıs 1977’den Gezi Direnişine Toplumsal Hareketler ve Kent Mekânı kitabının yazarları Derya Fırat, Bekir Düzcan, Melike Işık Durmaz, Öndercan Muti ve Tuba Emiroğlu ile konuştu.

Çağrı Uluğer, entelektüeller ve iktidar ilişkisini yazdı: “Hakikatin faili, iktidarın madunu

Gül Yaşartürk, Tepecik Hayal Okulu’nu ve Ahmet Uluçağ’ı yazdı.

Sarphan Uzunoğlu, Murat Gülsoy’un Gölgeler ve Hayaller Şehrinde kitabını değerlendirdi: “Prens Sabahattin’den Beşir Fuat’a bölünmüş kaderlerin romanını yazmak”

Şöhret Baltaş, 1970’lerde Türkiye Solu kitabının yazarı Vehbi Ersan ile konuştu: “Başkaldırı, sosyalistlerin ‘hedeften saptırıcı’ gördüğü alanda patladı”

Aydın Bağcı, Haziran 1936’da Fransa’daki işçi ayaklanmalarını konu edinen İşçi Sınıfı Araf’ta kitabını değerlendirdi: “İşgal Et’ ama nereyi? Bir başka haziran, bir başka işgal”

edebiyathaber.net (4 Haziran 2014)

feridun andac 10.tifErtuğrul Özkök’ün “Talimat Gazeteciliği mi Dediniz?” yazısını okuyunca şunu düşündüm:

İyi bir gazete yazısı için  öncelikle birikim, ince zeka ve üslup gerekir.

Andığım yazının içeriğinden söz edecek değilim.

Buna değinirsem, şu an yazacaklarımı da burada okuyamazsınız ne yazık ki!

Zaman zaman okuduğum ve yazdığım gazeteleri baştan sona ayrıntılı biçimde  irdelediğim, deyim yerindeyse; analiz ettiğim olur.

İletişim Fakültesi’ndeki derslerimden gelen bir alışkanlıkla; neyin/nasıl olması, sunulması gerektiğini görmek/göstermek/anlatmak ve öğretmek için bu yolu seçtiğimi söyleyebilirim.

Şunun altını başlangıçta çizmeliyim: Gazete yazısının işlevi gazeteciliğin işleviyle belirlenir. Gazeteci çağına karşı sorumludur, ama o, bir ânın gerçekliğinin tanıklığını yapar. Küçük de olsa, yaşanan zamana tanıklık ederken, geçmişe dönüşen o ânı tarihe kaydeder. Başka yerlerden silip kazısanız da, gazetecinin tarihe kaydettiği o ânı silip atamazsınız. Eğer ki vicdan duygusuyla yola çıkarak mesleğini yapıyorsa düştüğü kayıt önemlidir.

Yazarın bir işlevi vardır, evet. Ama gazetecinin işlevi yazarın işleviyle aynı değildir. Gazetecinin çevresi /çerçevesi güven/bilgi/haber/yorum/analizdir. Yazar ise insana/topluma kendi penceresinden bakarak kendi gerçekliğinin dilini yaratır. Yazar yeniden yaratıma gidebilir, ama gazetecinin böyle bir lüksü/seçeneği yoktur.

Gazetecilik Derken…

Gazetecilik bir “servis” işidir, her sözünüz orada anlam/değer bularak okura erişir. Bu nedenledir ki, gazeteci zamanla yarışır.

Gazetelerin “yazar”lara boyun eğdirip  önünde çoğu kez diz çöktürdüğü olmuştur. O, hâlâ yazar olduğunu sansa bile, bir köşenin kölesidir o kadar. İyi yazarlar da, bir süre sonra, gazetede yazı makinesine dönüşürler. Oysa, iyi gazeteciler için bu hiç de öyle algılanmamalı. Çünkü, her gün gazetede yazmak onların işinin doğasını oluşturur. Bugün bir Sedat Ergin’i, Kadri Gürsel’i “iyi yazar” oldukları için okumayız, “iyi gazeteci” oldukları için yakından izler, ne söylediklerine dikkat ederek okuruz. Bilirsiniz ki; Ergin de, Gürsel de gazetecilik yapmaktadırlar. Yazılarına yansıyan bilinç/bakış budur.

Gazetecilik vitrinde (benim için alanda) bir meslek olduğu için birçok edebiyatçıya  albenili gelir. Ama mesleği gazetecilik olmayan yazı insanları için gazeteciye özenerek sürekli yazmaya heveslenmek, hatta gazeteci gibi davranmak öldürücü olmanın da ötesindedir.

Bir madenciden kalıp ustası çıkaramayacağınız gibi, bir edebiyatçıdan da gazeteci olmaz.

Veterinerlikten gazeteciliğe, oradan da televizyonculuğa geçen Orhan Duru, öykücülüğünün değerini düşürmüştür bence. Bu mecrada bunun gibi sayısız örnek vardır.

Bu ülke, ne yazık ki, yazar olmak isteyen gazeteciler, gazeteci olmak isteyen yazarlarla dolu.

“Kendilerinin gazeteciliğini yapmak” tanımını kullanan Claire Parnet, zamanımızı okur gibidir. Bunlar bir bakıma her şeyi kendilerinden başlattıkları gibi; televizyona da bulaşmışlardır. Bir tür “medya hokkabazı”dırlar. Önlerine gelen her şeyi yaparlar: köşe yazısı, röportaj, canlı yayın, tartışma programı, belgesel, medya maydanozluğu, gurmelik, tur rehberliği, akil insanlık…Galiba tek yapamadıkları şey, toplumun vicdanı olan gazetecilik.

Yövmiyeli işçi gibi iktidarın arabasına binmeyi de sever böyleleri. Ya da uzaktan sapanla taş atan köşebaz halleriyle topluma ayar yapmaya  bile kalkarlar.

Bu seyirde “her şeye boyun eğen gazeteci” tipi yaratıldı. Ama şu da var; içi boş derme çatma sözlerle karşı çıkan da “muhalif gazeteci” oluverdi birden. Baktığınızda orada da vasatın egemenliği söz konusu. Gündelikçi gibi program program, gazete gazete gezmeleri…

Burada, bence, “sakıncalı gazeteci” tipi değişmiştir artık. “Yararlı/akçeli gazeteci” var edilmiş, “hadi tosunum” denilerek ortaya salınmışlardır.

İşte tüm bunların özünde bu mesleğin küresel dünyada uğradığı dönüşümün yanlış algılanması vardır.

Dönüşümün İlk İşaretleri

Rahatça söyleyebilirim ki; bir yıla yakın bir zaman dilimi süresince haftada iki gün, nehir söyleşi kitabımız için bir araya geldiğimiz Emre Kongar ile sohbetlerimiz benim için bir “ders” onun için ise (kendi nitelemesiyle) bir “yüzleşme” olmuştur.

Kongar’ın “sakal meselesi” yüzünden üniversiteden ayrılmak zorunda bırakılıp, İstanbul’a gelmesi basın dünyasına da adım atmasına neden olur.

O alandaki işi/uğraşı ve deneyimlerini konuşurken; benim için öğretici olabilecek ilginç şeyler anlatmıştı.

Türkiye’yi ve dünyayı okuyabilen bir sosyolog olarak, Türkiye’nin en büyük gazetesindeki görevi her gün gazeteyi baştan sona okuyarak  her şeyiyle analiz etmekti. Bunun sonuçlarındansa nasıl yaptığı, neleri nasıl değerlendirdiği beni daha çok ilgilendirmişti.

Burada küçük bir parantez açmalıyım;  geleneksel anlayışla gazete çıkaran ve gazetede yazanların Kongar’ın raporlarına ilk tepkisi ilginçtir ki ben bu tepkiyi “Kimse kendisine ayna tutulmasını istemez” diyerek yorumlamıştım.

Gazete okurluğumun bir ölçütü/kıstası vardır elbette. Tıpkı yazarlığımda yaptığım gibi; ne yazarsam yazayım önce “bilgi”ye bakmışımdır. Ama bende iz bırakan yazarlar daha çok üslupçulardır. Çünkü, bilgi, yazıda tek başına  taşıyıcılığı sağlayamaz.

Bilgiye sadece okuyup öğrendiklerinizle değil, yaşayıp gözledikleriniz, eğitiminiz, merak ve tutkularınızla ulaşırsınız. Bunlar her adımınızın belirleyicisi olurlar.

Gazete okurluğunu da yaşamsal gerekliliklerinizin arasına katan o donanımınız değil midir?

Öyleyse bir okur olarak, okumaya yöneldiğiniz her gazetede, neyin/nasıl anlatıldığı, kim/ler tarafından ne/nasıl söylendiği de önem kazanır elbette.

Gazetenin Uğrak Noktaları

Doğru/yansız haber, yorum ve analiz bir gazetenin varlık sebebi, temel şartı değil midir?

Doğrusu şu ki, bir gazeteyi gazete yapan en temel öğe insan faktörüdür. Sadece bu işi kimin/nasıl kotardığı değil, o kişinin donanımı/birikimi, nasıl yetiştiği de insan faktörünü belirleyici kılar.

Ama nerede eğitim almış olursa olsun gazeteci, gazetede yetişir. Yaptığı işin mecrası onu geliştirir, ona mesleği öğretir. Şunu derslerimde hep yinelemişimdir: İletişim fakültesi size bu mesleğin ne olduğunu gösterir, yalnızca diploma verir; ama siz bu mesleği asıl gazetede televizyonda işin başında yani mutfağında öğrenirsiniz.

Akademisyenlikten gazeteciliğe geçen Özkök’ün gazeteciliğe taşıdıklarını eleştirebilirsiniz. Yazdıklarına itirazınız da olabilir. Ama unutmamak gerekir ki gazetecinin gazetecilik tutumunu, ele aldığı konuyu/sorunu yansıtma biçimini görüp, gösterdiği/taşıdığı birikimden her dem bir şeyler öğrenebilirsiniz.

İşte Özkök orada uyarıcıdır, eleştireldir. Çünkü bilgiyle yazar, bir üslup geliştirdiği için, bunun diliyle konuşur. Çok “net”tir, açık ve saydamdır. “Açık gazetecilik” yapar. Sözü gezindirip durmaz. Yan/yön bakışına takılıp, kör kuyulara sapmaz. Algı düzeyinin açıklığıyla hem kavratıcı hem de kuşatıcıdır.

Öte yanıyla baktığımızda, köşe tutan bir “yazar” edasıyla laf ebeliklerine girişmez. Gazetecilik tutumudur yazısına yansıyan, üslubunu belirleyen. Çünkü, bilir ki bu köşedeki her sözcüğü, kurduğu her cümlesiyle gazetecilik görevini yerine getirmektedir. Bilgi, yorum, aydınlatma, muhalif söylem gazetecinin kamu adına olmazsa olmazlarındandır.

Evet, işin özüne döndüğümüzde gazetecinin yalnızca haber ulaştıran bir “muhabir” olmadığını, gazetenin bütün sathına yayılan bir içgözle dünyayı okuyarak her sabah akşam insanlara birçok bilgiyi doğru/yansız/ilkeli biçimde yansıtması gerektiğini söylemek isteriz. Bu, sanat haberinden, üçüncü sayfa haberine, politik yorumdan, dış dünyadaki olaylara kadar her bir mecrada gazeteci gibi gazetenin de izlemesi gereken  başlıca tutumdur. Ama eğer siz “talimat”lar alarak bu işi yapmaya soyunursanız, yaptığınız gazetecilik olmaz. Bunun adı başka bir şeydir. Zamanın eleği bunları eler, değirmeni de öğütür.

Galiba asıl anlatacağım fasla geldik; “gazeteci”, “yazar” mıdır?

Feridun Andaç - edebiyathaber.net (3 Haziran 2014)

Yılda iki kez yayımlanacak e-dergide, Günışığı Kitaplığı’nın yıllardır düzenlediği edebiyat ve yayıncılık konferanslarının içerikleri, ülke ve dünya çapında düzenlenen kitap fuarlarından yansımalar ve edebiyatın usta kalemlerinden değerlendirmeler yer alacak. 

Untitled-1

Çağdaş çocuk ve gençlik edebiyatının uzman yayınevi Günışığı Kitaplığı tarafından, uzun yıllardır düzenlenen konferans ve seminerlerin içeriklerini yayımlamak amacıyla yayın hayatına başlayan Keçi, 6 aylık ücretsiz bir elektronik edebiyat dergisi. Her sayısında kapsamlı bir dosyaya yer verecek olan Keçi’nin yaz sayısında, her ilkbaharda eğitimciler ve kütüphaneciler için düzenlenen Eğitimde Edebiyat Seminerleri’nin; kış sayısında ise her sonbaharda düzenlenen edebiyat ve yayıncılık konferansı olan Zeynep Cemali Edebiyat Günü’nün içerikleri yayımlanacak.

Odağına edebiyatı ve insanı alacak dergide, konferans içeriklerinin yanı sıra ülke ve dünya çapında düzenlenen kitap fuarlarından yansımalar, edebiyatın usta kalemlerinin değerlendirmeleri gibi özellikle yayıncılık sektörü, üniversiteler ve kütüphaneler için kaynak niteliğinde içerikler yer alacak. Okuma kültürümüzü geliştirecek özgün içeriklere de sıklıkla yer verecek olan Keçi, Günışığı Kitaplığı ve genç edebiyat markası ON8’in edebiyat yayıncılığına kazandırdığı nitelikleri ve kazanımları paylaşacak.

Günışığı Kitaplığı Genel Yayın Yönetmeni Mine Soysal’ın liderliğinde hazırlanan Keçi’nin editörlüğünü genç kalemlerden Halil Türkden üstlendi. Huban Korman’ın grafik tasarımıyla biçimlenen dergi keciedebiyat.com adresi üzerinden yayınlanacak.

Keçi editörü Halil Türkden’in başyazısından…

“Türkiye’de çocukları ve gençleri edebiyatın usta kalemleriyle buluşturan Günışığı Kitaplığı yirminci yılına emin adımlarla yürürken, kitaplığın rafları arasında dolaşan bir Keçi göze çarpıyor. Edebiyat bir havuz problemine nasıl dönüşür? Bir çocuk kitap fuarından ne bekler? İnsan bir kitabı neden yedi defa okusun ki? Kant’ı çocuklara anlatmak mümkün mü? Edebiyat, eğitmek zorunda olmalı mı? Keçi, azık torbasında edebiyata ve insana dair sorularla geliyor. Düşünceye alan açmak için, rahatsız etmek için, edebiyatı insanın odağına alabilmek için sokaklardan ve caddelerden değil, daha zorlu yollardan seke seke geliyor…”

edebiyathaber.net (3 Haziran 2014)

2010 ESASDURUS.inddGazeteci İsmail Saymaz‘ın yeni kitabı “Esas Duruşta Cinayet” bu cuma İletişim Yayınları etiketiyle raflarda.

İsmail Saymaz Esas Duruşta Cinayet’te, çeşitli örnekleriyle asker ölümlerini mercek altına alıyor. Tahkir, kötü muamele, dayak, eziyet, intihar ve cinayet sebebiyle hayatlarını kaybeden askerlerin başlarına gerçekte ne geldiğini araştırıyor, ölümlerin gerçek sebeplerini ve bunların üzerinin nasıl örtüldüğünü ortaya koyuyor. Başka canların sorumsuzca feda edilmesine göz yumulmasın diye…

Baba Kenan Polat: “Asker ölüsü, tavuk ölüsü gibi… Hani bir asker ölmüş, onların umurunda mı ki? Onların çocukları askerde yok ki, ölsün. Çocukları dünyanın dolarlarını götürdü, hiçbir şey yok…

Anne Ani Balıkçı:O gün o bir kurşun hayatımızı bir saniyede değiştirdi. Derler ya, bir ölenin arkasından kırk gün mum yanarmış, her gün biri sönermiş. Bizde hiçbiri sönmedi daha. İki buçuk yıl oldu. Kırkı da yanıyor.

Baba Yaşar Özel: “TSK, yavrumun hayati sorumluluğunu üstlenmeyecekse neden yavrumuzu bizden zorla koparıp aldınız? Niye yavrumuzu o kışladaki canavarlara teslim ederken, ‘Bu çocuklar ana kuzusudur, sakın ha incitmeyin bunları’ demediniz?

Anne Zekine Taştan: “Vatan sağ olsun demem. Benim evladım yok ki, benim Tolgam yok. Vatan sağ olsa ne olur ki, vatanı batsın. Bana ne vatandan! Demem, asla demem! Hiçbir zaman dedirtemezler!

Zorunlu askerlik hizmeti altında her yıl pek çok asker hayatını kaybediyor. Baştan savma soruşturmalar aracılığıyla, ölümlerde sorumluluğu olanların aklanmasına ya da suçun hafifletilmesine yönelik bir davranış kalıbı devreye giriyor. Ölen öldüğüyle kalıyor ama devlet kendi güvencesi altındaki -üstelik vatan borcu için silah altına aldığı- vatandaşlarının hayatlarını korumuyor!

Kaynak: Cihan – 3 Haziran 2014

10325222_701182553279741_6077542093583110616_nUçarı’nın altıncı sayısı İstanbul, İzmir, Ankara, Eskişehir, Şırnak,  Muğla, Denizli, Giresun, Konya, Antalya ve Zonguldak’a dağıtıldı.

Uçarı’yı temin edebileceğiniz noktalar:

İstanbul – Taksim – Mephisto Kitabevi
İstanbul – Beşiktaş – Alkım Kitabevi
İstanbul – Kadıköy – Mephisto Kitabevi
İstanbul – Kadıköy – İmge Kitabevi
İstanbul – Kadıköy – 26A Sahaf

İzmir – Bornova – Palme Kitabevi

Ankara – Kızılay – İmge Kitabevi

Eskişehir – Merkez – Adımlar Kitabevi

Denizli – Merkez – Halikarnas Kitabevi

Muğla – Merkez – Anatolia Kitabevi

Giresun – Merkez – Sahafzade Kitabevi

Konya – Selçuklu – Yakamoz Kitabevi

Zonguldak – Merkez – Tahir Karauğuz Gazete Satış Noktası

Diyarbakır – Merkez – Mona Kafe

Haziran ayı sayısını internetten temin edebileceğiniz adres için>>> 

Uçarı İçerik:

2- Eline Ekmeği, Helal Parası, Alnı Ak – Burak Eroloğlu – Şiir
3- Bir Gün – Tahsim Behrem – Öykü
4- Poesie Nina – Serhan Yılmaz – Şiir
5- Kömürün Acısı – Lale Alizade- Deneme
6- Kadın – Azimet Avcu – Şiir
7- Dünüyle, Bugünüyle Kömür Karası – Figen Orman – Deneme
8- Dokunulmuş Çiçeklerin Şiiri – Serhan Yılmaz – Şiir
9- Beklediğim Adam – Berre Tekeoğlu – Deneme
10- Madenci Çocuğu – İsmail Can Karakuş – Şiir
11- Günün Diriliğine – Burak Eroloğlu – Deneme

12- Atları Çok Seven Bir Çocuğa Ağıt – Hafize Çıvkın – Şiir

13-14- Curnata – Serhat Yılmaz – Şiir
15- Kelebeklerim Ölürken – Damla Okay – Deneme
16- Tanıdık Bir Akşam – Emre Sami Topçu – Şiir
17- Sen Güzel Şarkılar Söylerken – Ceren Öztürk – Deneme
18- Sızlayan Sancılar – Hüsnü Bala – Şiir

19- Mart veya Nisan – Şahin Akar – Şiir
20- K(ömür) – Engin Türkoğlu – Şiir

edebiyathaber.net (3 Haziran 2014)

 

10348782_10152430634986250_5761070997872734634_o43. Orhan Kemal Roman Armağanı, “Çıplak ve Yalnız” romanının yazarı Hamdi Koç’a verildi.
Yazar Orhan Kemal, doğumunun 100. ve ölümünün 44. yılında, İstanbul Orhan Kemal İl Halk Kütüphanesi’nde Orhan Kemal Kültür Merkezince düzenlenen törenle anıldı.

Orhan Kemal‘in bazı şiirlerinin okunmasıyla başlayan törende, yazar Işık Öğütçü “Doğumunun 100. yılında Orhan Kemal”, Turhan Günay “Orhan Kemal Roman Armağanı”, Handan İnci “Edebiyatımızda Orhan Kemal”, Adil İzci “100. yaşında Orhan Kemal’in düşündürdükleri”, Etem Çalışkan “Tanıdığım Orhan Kemal”, Bengisu Rona “Orhan Kemal’i çevirmek” ve Doğan Hızlan “Orhan Kemal’den Hamdi Koç’a” başlıklı konuşma yaptı.
Konuşmalardan sonra yazar Hamdi Koç ödülünü Nazım Kemal Öğütçü‘nün elinden aldı.
“43. Orhan Kemal Roman Armağanı”nı alan “Çıplak ve Yalnız” romanının yazarı Koç, burada yaptığı konuşmada, “Bundan sonra daha iyi romanlar yazmak zorundayım. Umarım yazabilirim. Ben de, bugün bana olduğu gibi bundan sonra gelecek yazarlara kendilerini değerli hissettirecek romanlar yazabilirim” dedi.
3 Haziran 2014

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z