Masthead header

Türkiye İş Bankası bir milyon ilköğretim öğrencisine kitap armağan edecek

Türkiye İş Bankası, bugüne kadar gerçekleştirilmiş en büyük kitap kampanyalarından biri olan “Karneni Göster, Kitabını Al” kampanyası ile yaz tatiline giren 1 milyon ilköğretim öğrencisine karne hediyesi olarak kitap vermeye devam ediyor.

Karnesi ile herhangi bir İş Bankası şubesine giden ilköğretim öğrencileri Türk edebiyatının usta yazarı Sait Faik’in öykülerinin yer aldığı “Sait Faik’ten Çocuklara Hikâyeler” kitabını alabilecek.

Türkiye İş Bankası’nın 2007-2008 eğitim öğretim yılının sonunda başlattığı “Karneni Göster, Kitabını Al” kampanyası, bu eğitim öğretim dönemi ile beşinci yılını dolduruyor. Çocukların küçük yaşta kitap okuma alışkanlığı edinmesini, okuyan ve sorgulayan gençlerin yetişmesini amaçlayan İş Bankası Türkiye ve Kuzey Kıbrıs’taki tüm şubelerinde ve İşbank GmbH’ın Almanya’daki şubelerinde karnesini getiren 1 milyon ilköğretim öğrencisine kitap armağan edecek.

İş Bankası’nın bu yılki karne hediyesi ise Türk edebiyatının büyük ustası Sait Faik’in öykülerinden derlenen ve Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından hazırlanan “Sait Faik’ten Çocuklara Hikâyeler” isimli kitap olacak. İlköğretim öğrencileri kitaplarını 2011-2012 eğitim öğretim yılının sona erdiği 8 Haziran’dan itibaren herhangi bir İş Bankası şubesinden alabilecek.

Geçtiğimiz yıl olduğu gibi, bu yıl da belirli sayıda kitap görme engelli çocuklar için Braille alfabesiyle basıldı ve bu kitaplar görme engelli öğrencilere eğitim veren okulların kütüphanelerine ulaştırıldı.

İş Bankası Yönetim Kurulu Başkanı Ersin Özince yaptığı konuşmada iş Bankası’nın Atatürk’ün kurduğu banka olarak ülke kalkınmasından olduğu kadar toplumun sosyal ve kültürel gelişiminden de sorumlu olduğunu hatırlatarak şunları söyledi:

“Ülkemizde daha çok çocuğun, özellikle imkânları sınırlı çocuklarımızın ilk kez nitelikli kitaplarla buluşması, onların hayatında yeni bir dönem başlatabilme ihtimali bile bize büyük heyecan veriyor. Yüz binlerce hanede yeni fikirlerin, yeni umutların filizlendiğini hayal ediyoruz. Türkiye’nin bankası olarak, kitaba ulaşmakta güçlük çeken çocuklarımızı birbirinden değerli eserlerle buluşturmanın sevincini yaşıyoruz.”

İş Bankası Genel Müdürü Adnan Bali ise 5. yılını dolduran kampanyayı gerçekleştirmekten duydukları gururu dile getirerek, İş Bankası olarak okumayı ve yazmayı seven ve bunu da güzel ifade edebilen yeni yeteneklerin yetişmesine katkıda bulunacaklarına inandıklarını söyledi. Gelişmiş bir ülke olmanın sadece kalkınmış bir ekonomi, uluslararası şirketler ve popüler markalara sahip olmakla ölçülemeyeceğini hatırlatan Adnan Bali, “Gelişmiş bir ülke olduğunuzu övünerek söyleyebilmeniz için yazarları ve şairleri ile de tanınan bir ülke olmanız gerekmektedir. Böyle bir ülke olduğumuzu, kalkınmanın, sadece iktisadi anlamda gerçekleşmeyip toplumun da geliştiğini, sadece para ile ölçülebilen aktiflere yatırım yapılmayıp, kültür birikiminin de üzerine yeni değerler eklendiğini, sermaye piyasaları derinleşirken entelektüel derinliğin de arttığını ortaya koyacak delillerle ispat edebiliriz” dedi.

Adnan Bali, İş Bankası olarak “Karneni Göster Kitabını Al” projesini istikrarla sürdürerek, ticari kaygı gütmeksizin kültür hayatına da katkıda bulunmaktan gurur duyduklarını sözlerine ekledi.

Basın toplantısında Sait Faik ile geçmişe dayalı bir dostluğa sahip olan ve kitapta yazar ile yapmış olduğu bir röportajı da yer alan yazar Yaşar Kemal, Sait Faik eserlerinin müellifi Darüşşafaka Cemiyeti’nin Yönetim Kurulu Başkanı Zekeriya Yıldırım, kitabı yayına hazırlayan ve kitapta çocuklara hitaben bir yazısı bulunan YKY Genel Yayın Yönetmeni Raşit Çavaş ve kitabın önsözünü yazan Doğan Hızlan kampanyayla ilgili birer konuşma yaptı.

Konuşmasında kitabın çocukların hayatındaki yerini kendi hayatından örnekler vererek anlatan Yaşar Kemal, Sait Faik’in güçlü edebi kişiliğinden de söz ederek öykülerinin hem çocuklara hem büyüklere hitap ettiğini belirtti.

Doğan Hızlan ise konuşmasında çocukların edebiyat zevkini tanıması için iyi edebiyat eserlerini okuması gerektiğini belirterek kampanya kapsamında İş Bankası’nın her yıl dünya ve Türkiye edebiyatından değerli isimlerin kitaplarını çocuklara armağan ettiğini söyledi. Hızlan kitapların yalnızca armağan değil, zihinlere verilen bir armağan olduğunun altını çizdi.

Kaynak: istanbuldasanat.org (1 Haziran 2012)

Öyküleri hala hayatta!

Kısa öykünün büyük ustası Yahudi asıllı Rus yazar İzak Emmanueloviç Babel’in bitmemiş öyküleri, oyunları, film senaryoları ve çevirilerine Sovyet gizli polisi tarafından tutuklandığı 15 Mayıs 1939 günü el konuldu ve yok edildi!..

… O güne dek Sovyetler Birliği’nin en itibarlı ve ünlü yazarlarından biri olarak tanınan Babel’in ismi edebiyat ansiklopedilerinden ve sözlülerinden silindi, eserleri lise ve üniversitelerin müfredatından çıkarıldı. Ergin Altay’ın Rusça aslından çevirisiyle yayımlanan Kızıl Süvariler, Babel’in ilk dönem öykülerinin ikinci kitabını Türk okurlara kazandırıyor.

İzak Babel yirmi altı yaşında, insanlık tarihinin en önemli çarpışmalarından birine, Ekim Devrimi’nin kaderini belirleyen Polonya-Sovyetler savaşına, gazeteci ve asker olarak katıldı. Ve yaşadıklarından, edebiyat tarihinin en etkileyici savaş karşıtı öykülerini çıkardı; savaşın insan üzerindeki etkisini, her koşulda insan olmanın destanını yazdı. Parlak bir hayalgücünün duru ve sakin bir anlatımla iç içe geçtiği öyküler,yaşanan gerçeği bütün sarsıcılığıyla sergiliyor.

Maksim Gorki, Babel’in hep bir ironi havası taşıyan öyküleri için, “insanlara gönderilmiş öyküler” diyordu. İlya Ehrenburg, Kızıl Süvariler’i değerlendirirken, “Fantezinin gücüyle her şey sarsılmış; hatta fantastik olduğunu söylüyorlar kitabın. Fakat Babel ne gördüyse onu yazmış,” şeklinde bir sonuca varıyor. Genç Borges içinse, üslubundaki şiirsellik bazı sahnelerinin tarifsiz şiddetiyle tam bir tezat oluşturuyor.

Kızıl Süvariler, Ergin Altay’ın Rusça aslından yaptığı yetkin çevirisiyle, Türkçede ilk kez eksiksiz yayımlanıyor!

İZAK BABEL

İZAK BABEL, öykü ve tiyatro yazarı. 1894’te Odessa’da, tüccar bir Yahudi ailesinde doğdu. Odessa Ticaret Lisesi’nde ve Kiev Ekonomi Enstitüsü’nde okudu. 1915’te Petrograd’da yaşarken Gorki’nin Letopis dergisinde yayın hayatına başladı. Gorki’nin önerisiyle, edebiyat dışında birçok iş de yaptı: Halk Eğitim Komiserliği’nde çalıştı; matbaacılık, muhabirlik, Birinci Süvari Ordusu’nda askerlik yaptı. Kızıl Süvari Alayı (1926) ve Odessa Öyküleri(1931) adlı öykü kitaplarıyla uluslararası ün kazandı. 1924’te Moskova’ya yerleşti. Tiyatro oyunları ve senaryolar yazdı. Kızıl Süvari Alayı eleştirilirken, Gorki onu savundu. 1939’da tutuklandı, ertesi yıl kurşuna dizildi. Bütün yazdıklarına el kondu, ismi edebiyat tarihinden çıkarıldı. 1954’te bu yasak kaldırıldı. 1957’de sansürlü ilk derlemesi çıktı. 1980’lere dek bir daha yayımlanmadı.

edebiyathaber.net (1 Haziran 2012)

Kütüphaneden ödünç alınan kitap, 80 yıl sonra iade edildi

İrlanda’nın Navan kentindeki bir kütüphaneden 1932’de ödünç alınan bir kitap, 80 yıl sonra iade edildi.

Önceki gün kimliği belirsiz bir kişi tarafından kapının altından gizlice ittirilen kitabın gecikme cezası ise hafta başına 1 cent’ten 4 bin 160 euro olarak hesap edildi.

1994’da yapılan sistem değişikliği nedeniyle önceki kullanıcının kim olduğu konusunda herhangi bir bilgiye sahip olmadıklarını söyleyen kütüphane yetkilileri, 1932’de Dublin’de düzenlenen bir Hıristiyanlık Kongresi öncesi kitabın alındığını tahmin ediyor.

Kaynak: radikal.com.tr (1 Haziran 2012)

Son Orange ödülü Madeline Miller’ın oldu

İngiltere ’nin prestijli ödüllerinden Orange Prize, bu sene Yunan yazar Madeline Miller’ın oldu.

Ödülü, ‘The Song of Achilles/ Akhilleus’un Şarkısı’ isimli ilk kitabıyla alan Madeline Miller, 30 bin Euro’luk para ödülünün de sahibi oldu. Her yıl, herhangi bir ayrım gözetmeksizin, İngilizce yazan kadın yazarlara verilen ödül, İngiliz telekomünikasyon şirketi Orange’ın mali sponsorluktan çekilmesi üzerine, bu yıl son kez dağıtıldı.

Ödülün yeni ismini, yeni sponsoru belirleyecek.

Kaynak: radikal.com.tr (1 Haziran 2012)

John Berger: “Görme konuşmadan önce gelmiştir”

Görme konuşmadan önce gelmiştir. Çocuk konuşmaya başlamadan önce bakıp tanımayı öğrenir.

Ne var ki başka bir anlamda da görme sözcüklerden önce gelmiştir. Bizi çevreleyen dünyada kendi yerimizi görerek buluruz. Bu dünyayı sözcüklerle anlatırız ama sözcükler dünyayla çevrelenmiş olmamızı hiçbir zaman değiştiremez. Her akşam güneşin batışını görürüz. Dünyanın güneşe arkasını dönmekte olduğunu biliriz. Ne var ki bu bilgi, bu açıklama gördüklerimize uymaz hiçbir zaman.

Gerçeküstücü ressam Magritte Düşlerin Anahtarı adlı resminde sözcüklerle görülen nesneler arasında her zaman var olan bu uçurumu yorumlamıştır.

Düşündüklerimiz ya da inandıklarımız nesneleri görüşümüzü etkiler. İnsanların Cehennem'in gerçekten var olduğuna inandıkları ortaçağda ateşin bugünkünden çok değişik bir anlamı vardı kuşkusuz. Gene de onlardaki bu cehennem kavramı –yanıkların verdiği acıdan olduğu ölçüde– ateşi her şeyi yutan, kül eden bir şey olarak görmelerinden doğmuştur.

Seven birisi için sevgiliyi görmenin hiçbir sözcük ya da kucaklayışla karşılaştırılamayacak bir bütünlüğü vardır; bu bütünlük, geçici olarak, ancak sevişmeyle sağlanabilir.

Gene de sözcüklerden önce gelen ve sözcüklerle tam olarak anlatılamayan görme, uyarıcılara karşı mekanik bir tepkide bulunup bulunmama sorunu değildir. (Görme eylemi, ancak gözün retinasını ilgilendiren sürecin küçük bir bölümünü alırsak böyle tanımlanabilir.) Yalnızca baktığımız şeyleri görürüz. Bakmak bir seçme edimidir. Bu edimin sonucu olarak gördüğümüz nesne –her zaman elimizle dokunabileceğimiz bir nesne anlamında olmasa da– ulaşabileceğimiz bir alana getirilmiş olur. İnsanın bir şeye dokunması demek, kendisini o şeyle ilişkili bir duruma sokması demektir. (Gözlerinizi kapayın, odada dolaşın, dokunma duygusunun durağan, sınırlı bir görme biçimine dönüştüğüne dikkat edin.) Tek bir nesneye değil, nesnelerle aramızdaki ilişkilere bakarız her zaman. Görüşümüz sürekli olarak canlıdır, hareketlidir; her şeyi çevresindeki bir çember içinde tutar; bulunduğumuz durumda bizim için orada var olabilecek her şeyi gösterir bize.
Bir şeyi gördükten hemen sonra, aynı zamanda kendimizin görülebileceğini de fark ederiz. Karşımızdakinin gözleri bizimkilerle birleşerek görünenler dünyasının bir parçası olduğumuza bütünüyle inandırır bizi.

Karşıdaki tepeyi gördüğümüzü kabul edersek o tepeden görüldüğümüzü de kabul etmemiz gerekir. Görüşün iki yanlılığı konuşmaların iki yanlılığından daha baskındır. Çoğu zaman karşılıklı konuşma bu görme-görülme işlemini dille getirme çabasıdır. "Sizin her şeyi nasıl gördüğünüz"ü benzetmeyle ya da doğrudan açıklama çabanızla, "onun her şeyi nasıl gördüğü"nü anlama çabanızdır.

Bir imge, yeniden yaratılmış ya da yeniden üretilmiş görünümdür. İmge ilk kez ortaya çıktığı yerden ve zamandan –birkaç dakika ya da birkaç yüzyıl için– kopmuş ve saklanmış bir görünüm ya da görünümler düzenidir. Her imgede bir görme biçimi yatar. Fotoğraflarda bile. Çünkü fotoğraflar çoğu zaman sanıldığı gibi mekanik kayıtlar değildir. Her bir fotoğrafa baktığımızda, ne denli az olursa olsun, fotoğrafçının sınırsız görünüm olanakları arasından o görünümü seçtiğini fark ederiz. Rasgele aile fotoğraflarında da böyledir bu. Fotoğrafçının görme biçimi konuyu seçişinde yansır. Ressamın görme biçimi, bez ya da kâğıt üstüne yaptığı imlerle yeniden canlandırılır. Her imgede bir görme biçimi yatsa da bir imgeyi algılayışımız ya da değerlendirişimiz aynı zamanda görme biçimimize de bağlıdır. (Örneğin Sheila yirmi kişi arasında tek bir insandır; ama yalnız bizi ilgilendiren nedenlerle gözümüz ondan başkasını görmez.)

İmgeler başlangıçta orada bulunmayan şeyleri gözde canlandırmak amacıyla yapılmıştır. Zamanla imgenin canlandırdığı şeyden daha kalıcı olduğu anlaşıldı. Böyle olunca imge bir nesnenin ya da kişinin bir zamanlar nasıl göründüğünü –böylece konunun eskiden başkalarınca nasıl görüldüğünü de– anlatıyordu. Daha sonraları imgeyi yaratanın kendine özgü görüşü de, yaptığı kayıdın bir parçası olarak kabul edildi. İmge Y'nin X'i nasıl gördüğünü kaydeden bir şey oldu. Bu da, bireysellik bilincinin gittikçe artan bir tarih bilinciyle birlikte gelişmesi sonucunda olmuştur. Bu son gelişmeyi kesin bir tarihe bağlamaya çalışmak acelecilik olur. Bununla birlikte Avrupa'da bu bilincin Rönesans'ın (Yeniden Doğuş) başlangıcından beri var olduğu kesindir.

Eskiden kalan kutsal miras ya da metinlerin hiçbiri o zamanlarda yaşayan insanların dünyasının, imgeler ölçüsünde doğrudan kanıtları değildir. Bu bakımdan imgeler, edebiyattan daha kesin, daha zengindir. Bu, sanatı yalnızca geleneksel bir kanıt gibi görerek onun anlatımcı ya da imgelemci niteliğini yadsımak anlamına gelmez. Yapıt ne denli imgelem yüklü olursa biz de sanatçının görünenleri algılayışına o denli derinden katılırız.
Şu da var ki imge sanat yapıtında verildiği zaman insanların ona bakışı sanat konusunda edindikleri varsayımlar dizisinin etkisinden kurtulamaz. Bu varsayımlar şunlarla ilgilidir:

Güzellik
Gerek
Deha
Uygarlık
Biçim
Toplumsal konum
Beğeni vb.

Bu varsayımların çoğu bugünkü durumuyla artık dünyaya uymuyor. (Bugünkü durumuyla dünya salt nesnel bir gerçeklik değildir; buna bilinçlilik de katılmıştır.) Günümüze tam olarak uymamalarının dışında bu varsayımlar geçmişe de gölge düşürürler. Geçmiş hiçbir zaman olduğu yerde durup yeniden keşfedilmeyi, aynıyla, olduğu gibi tanınmayı beklemez. Tarih her zaman belli bir şimdi'yle onun geçmişi arasındaki ilişkiyi kurar. Demek ki şimdi'den korkmak eskiyi bulandırmaya yol açıyor. Geçmiş içinde yaşanacak bir şey değildir. Eyleme geçerken içinden bir şeyler çekip çıkarttığımız bir sonuçlar kuyusudur. Geçmişin kültürel açıdan bulandırılması iki katlı bir kayıba yol açar. Önce sanat yapıtları gereğinden çok eskilere itilmiş olur. Sonra geçmişten bize eylem olarak tamamlanması gereken daha az sonuç kalmış olur.

Bir doğa resmi "gördüğümüzde" kendimizi onun içine koyarız. Geçmişte yapılmış sanata "bakıyorsak" o zaman kendimizi tarihin içine koymuş oluruz. Bu sanatı görmemiz engellendiğinde aslında bizim olan tarihten yoksun bırakılmış oluruz. Bu yoksunluktan kim yarar sağlar? Sonuçta geçmişin sanatı, mutlu azınlığın kendine bir tarih yaratmaya çabalamasından dolayı bulandırılmaktadır. Bu tarih, geriye bakıldığında yönetici sınıfların oynadığı tarihsel rolü haklı gösterebilir. Böyle bir haklı çıkarmanın çağdaş dilde hiçbir anlamı yoktur. Bundan ötürü ister istemez bulandırıcıdır…

John Berger'in "Görme Biçimleri" adlı kitabından alıntılanmıştır.

Kaynak: metiskitap.com

edebiyathaber.net (31 Mayıs 2012)

Baba, Oğul ve Kutsal Roman | Tekin Budakoğlu

Murat Gülsoy, heyecanlı ve renkli bir öyküyü, roman sanatının tekniklerini düşüne düşüne kullanarak ve sevdiği yazarların, filmlerin ve ân’ların süzgecinden damıtarak yaşarken/anlatırken, bir romancı romanından çok, derinlikli bir sanatçı romanı sunuyor bizlere.

“Bir hikâyenin içindeyiz… sonu kötü bitecek bir hikâyenin… bilirsin, eğer hikâyelerde duvara asılı bir tüfek varsa… bir an gelir mutlaka patlar!”

Çehov’un öykünün yazımına dair kullandığı tüfek metaforunun, Quentin Tarantino filmlerindeki sahneleri andıran sert bir parodisiyle başlıyor Baba, Oğul ve Kutsal Roman: Duvarda asılı duran tüfeği alan kahraman, ondan hızlı davranarak, biraz önce birlikte olmayı düşlediği kadının karnında kocaman bir delik açar. Ne var ki bir hikâyenin içinde olmanın bilincindeki kahraman, kadını vurduktan sonra, “silahın üzerindeki parmak izlerimi silip hikâyeden çıktım” der ve aslında tam bu noktada bir yanılgıya düşer: Tanpınar’ın “Ne içindeyim zamanın/Ne de büsbütün dışında” dizelerinin ilhamıyla zaman olgusunun değişkenlik gösterdiği ya da belirsizleştiği, buna bağlı olarak paralel evren benzeri birden çok anlatı katmanının ortaya çıktığı; dolayısıyla rüya ve oyunun gerçeğe, gerçeğin de rüya ve oyuna karıştığı Baba, Oğul ve Kutsal Roman’da hikâyeden çıkmak, ancak başka bir hikâyeye geçmek anlamına gelebilir.

Parodik Bir Anlatı

Murat Gülsoy, konu ve olay örgüsünün yeterlikle anlatımı dışında deneysel düzeyde yeni kurgular ve anlatım yöntemleri oluşturabildiği ve en önemlisi bir metnin içeriği kadar tekniklerini de bile isteye, bir mimari yapı inşâ eder gibi adeta matematik düzleminde var edebildiği için edebiyatımızın modern sonrası, yeni kuşak başarılı yazarları arasında gösterildi; bugünkü kıymeti yine buradan kaynaklanıyor.

Baba, Oğul ve Kutsal Roman onun bu anlayışı çevresinde, postmodern romanın hayatın tekil bir merkezden takip edilemeyeceği ve romanın edebi bir oyun olduğu fikrine sırtını dayıyor: Roman, orta yaşlarda, kafası karışık ve mutsuz bir yazarın, bir gün sivil polisler tarafından gözaltına alınmasıyla başlar. Freud’un, “şuuraltında zaman yoktur” fikrinden hareketle çoğul zaman anlayışını geliştiren ve hayatı daha iyi yansıttığı için “oyunun oyun olduğunu saklamadan” olayların akışında düzensiz anlatımı seçen Gülsoy, kurguyu birden çok parçalara ayırır ve öyle aktarır: Yaşamı, sevdiği yazarlar, edebiyattan beklentileri gibi konularda, Murat Gülsoy’a çok benzeyen –fakat kesin olarak o olduğu ya da olmadığı konusunda ikilemde kalmamız, romanın yapısı gereği önemli- bu isimsiz yazar, bir yandan sorgu odasındayken, diğer yandan yazılar yazmaya, konferans vermeye devam eder. İşte bu nokta, “yazının, kurmacanın gerçekliği değiştirmesi fikrinden” heyecan duyan Murat Gülsoy’un gerçekliğin salt kurallarıyla oynamaya başladığı ân’dır. Acaba metindeki yazar kendisi mi, diye düşündüğümüz sırada oyununun çemberini daha da genişletir Murat Gülsoy: İTÜ’de verdiği bir konferanstan sonra, orada akademisyen olan ilk aşkı Asena’yla karşılaşan metindeki yazar, yavaş yavaş onun hayatında yer etmeye başlar. Diğer yandan da sırf Nabokov okuduğunu gördüğü için yakınlık kurduğu bir lise öğrencisi olan Merve’yle yaşadıkları da romanın bir başka anlatı ayağı olarak karşımıza çıkar.

Gülsoy’un bütün bu kaotik yapıyı kurmaktaki amacı, okurun gerçeklikle olan bağını sarsmak, bu sayede romanda atıf yaptığı ve Tanpınar’ın Acıbadem’deki Köşk hikâyesinde geçen, “dünyada her şeyin değiştirilip düzeltilerek farklı bir işlev kazanacağına” dair güçlü bir inanç besleyen ve bu amaçla yaşadığı köşkü, “her kata farklı yerlerden çıkan merdivenler, tuhaf geçitler…” halindeki bir labirente çeviren Sani Bey paralelinde, kendi romanının da pek çok zaman, kişi ve olaydan geçilerek, birbirinden değişik anlam ve sonuçlara çıkılan bir labirent biçimine evrilmesini sağlamaktır.

Metindeki yazarın gördüğü rüyalara bolca yer vermesi, Murat Gülsoy’u,  Borges’in rüya ve gerçeği harmanlayan düşsel kurgu anlayışına yaklaştırır: Rüyalar romanın kendisinin imgesidir, romanda yaşananlar da bizzat hayatın. Bu sayede “rüyadaki âlemle bizim âlem arasında geçitler” oluşturan Murat Gülsoy, zaman-rüya-gerçeklik olguları üzerinde “metnin içinde kaybolup yeniden doğduğu” parodik bir anlatı, “yazarken yaşanan, yaşanırken yazılan müthiş” bir roman ortaya çıkartır.

Yazarlar, Hisler, Geçişler

Murat Gülsoy’un sanat anlayışında beslendiği ve önemsediği Oğuz Atay, Tanpınar, Orhan Pamuk, Borges gibi yazarların isimleri Baba, Oğul ve Kutsal Roman’da sıkça telaffuz ediliyor. Yalnızca ismen duyulan saygının ötesinde, bir yandan da kimlikleri ve eserleriyle bütünün bir parçası bu yazarlar: Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde çok ciddi bir meseleyi anlatırken bir anda okura kahkaha attıran derin zekâsı ve Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’daki hiciv gücü, Baba Oğul ve Kutsal Roman’ı oyunlaştıran başarılı ironik mizahın da temeli niteliğinde. Aynı zamanda, daha önce de bahsettiğim gibi, konunun birden çok koldan ilerlemesini sağlayan Borgesvari düşsel anlatım, Orhan Pamuk’un atmosfer yaratmadaki başarısı, yine Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’da çoğul anlatımı oluşturmasına imkân tanıyan iç konuşmaları -Gollum-Olric karışımı, yazarın cinsel yönünün aynası niteliğindeki iç sesi unutmamak gerek-  ve bilinç akışı tekniği de Murat Gülsoy’un Baba, Oğul ve Kutsal Roman’ı oluştururken dikkatle kullandığı yöntemler.

Murat Gülsoy, bu teknik çeşitliliği sağlarken elbette en çok metinlerarası geçişi önceliyor. Fakat alınan metin parçalarının montaj ya da pastiş gibi romanla direkt bağ kuran kullanımlarının, yalnızca metnin ismine vurgu yapılarak, yüzeysel kullanıldığı zamanlara göre daha etkili olduğunu düşünüyorum: Sözgelimi Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ndeki Doktor Ramiz’in, -rüya yoluyla- romanın içine kendi konuşma üslubuyla ve kurguya yön verecek şekilde, ana metne birebir bağlı olarak girdiği zamandaki metinlerarası kullanım gücünün; romandaki yazarın, Orhan Pamuk’un Yeni Hayat kitabına yalnızca isim vererek değindiği zamanki metinlerarası geçişe göre yüksek olduğuna inanıyorum.

Nihayetinde ne anlattığı kadar nasıl anlattığına da dikkat eden, sınırların alaşağı edildiği, yeni deneyimlerin peşinde bir roman var karşımızda: O nedenle bırakın farklı okurlarda oluşturacağı anlam çeşitliliğini, bir okurun farklı zamanlardaki okumalarında bile yepyeni bir anlatıya dönüşebilecek bir formda,  Baba, Oğul ve Kutsal Roman.

Murat Gülsoy, heyecanlı ve renkli bir öyküyü, roman sanatının tekniklerini düşüne düşüne kullanarak ve sevdiği yazarların, filmlerin ve ân’ların süzgecinden damıtarak yaşarken/anlatırken, bir romancı romanından çok, derinlikli bir sanatçı romanı sunuyor bizlere.

Tekin Budakoğlu – edebiyathaber.net (31 Mayıs 2012)

Italo Calvino: “Her metnin kendi öyküsü, kendi yöntemi vardır”

Bir yazar olarak gelişiminde en çok hangi yazarlar önem taşıyor? En içten okumalarını birbirine bağlayan herhangi bir şey, ortak bir nokta var mı?

Yazmaya başladığım sıralar, henüz daha çok bir şey okumamış bir delikanlıydım; “kalıtımsal” bir kütüphane kurmak demek hızla çocuklukta okunan kitaplara uzanmak demektir: Bana kalırsa, her liste benim her zaman bir anlatı örneği olarak gördüğüm Pinokyo’yla başlamalıdır; orada her motif örnek alınacak bir tartım ve açıklıkla ortaya çıkar ve yinelenir; her bölümün düğüm noktasının genel tasarısında bir işlevi ve bir gerekliliği vardır, her kahramanın görsel bir gerçekliği, eşsiz bir dili vardır. İlk gelişme çağımda –diyelim altı yaşımdan yirmi üç yaşıma kadar– bir süreklilik olduğunu varsayarsak, Pinokyo’dan yaşamımda belirleyici olan başka bir kitaba, Kafka’nın Amerika’sına bir çizgi izlediğimi söyleyebilirim; Amerika’yı her zaman yirminci yüzyıl dünya yazınının en kusursuz “romanı” olarak gördüm, hatta belki yalnızca bu yüzyılla da kısıtlı değil bu düşüncem. Ortak nokta şöyle tanımlanabilir: Serüven ve engin dünyada yolunu yitirmiş, bir başlangıca ve içsel bir yapılanmaya yönelen bireyin yalnızlığı.
Ama şiirsel bir dünya kurmaya katkıda bulunan öğelerin sayısı çok: Her birinin bazı gençlik okumalarındaki kaynağı tam olarak saptanabilir. Kısa bir süre önce,Konuksever Aziz Julien Söylencesi’ndeki av sahnesini yeniden okuduğumda,Karga Sona Kaldı ve aynı dönemden ya da daha sonrasından başka anlatılarda ortaya çıkan o gotik-hayvan betimlemesine düşkünlüğün içimde biçimlendiği anı aynen yaşadım.

Yapıtlarının izlediği yaratım güzergâhında asla yinelemeye rastlanmıyor, bu da son derece olumlu bir veri. Bu açıdan baktığında, anlatı etkinliği tarihinde, tutarlı bir gelişim sürecini mi yeğ tutuyorsun, yoksa bir durumdan ötekine geçişi, daha doğrusu her evre senin gözünde kendisine uygun olan temel özelliği edindiğinde gerçekleşen yön değişikliklerini mi? Ya da bir üçüncü varsayım: Yoksa sen de tüm yaşamları boyunca tek bir kitap yazmış olduklarını düşünenlerden misin?

İkinci varsayım bana daha yakın geliyor: Bir önceki görme biçimiyle söyleyemeyeceğim bir şeyi söylemek için yön değişikliği. Ama bu demek değildir ki önceki araştırma çizgisi benim için kurudu gitti: Kimi zaman bir yandan bambaşka bir şeyle ilgileniyor olsam da, daha önce yazdığım metinlere başka metinler eklemeyi düşünürüm yıllarca; çünkü bence bir yapıta bir anlam yüklemediğim, kesin olarak değerlendirebileceğim bir yapı kazandırmadığım sürece yapıt tamamlanmaz.
Yazdığım hemen hemen her şey idealde “makro-metinler”in parçasıdır; Maria Corti, senin Marcovaldo’nun öykülerinde incelediğin yöntemler. Marcovaldo’nun “tamamlanmış” olarak gördüğüm devamını bile sonraki yıllarda kentte meydana gelen teknolojik değişimlerden yararlanarak o anlatı mekanizmasıyla sürdürebilirdim; ama bir süre sonra senin de fark ettiğin üzere belli bir yazı türünün kendiliğindenliği yitiyor. Böyle bir sürü diziye başlayıp tamamlamadan vazgeçtim onlardan.
Emlak VurgunuSandık Gözlemcisinin Uzun Günü ve yalnızca birkaç sayfasını yazdığım üçüncü bir öykü, Che spavento l’estate 65 yılına doğru, entelektüelin gerçekliğin olumsuzluğu karşısındaki tepkisini temel alan, üçlü bir Ellili Yılların Kroniği olarak düşünülmüştü. Ama Sandık Gözlemcisinin Uzun Günü’nü tamamlamayı başardığımda, aradan çok uzun zaman geçmişti, altmışlı yıllara girmiştik, yeni biçimler aramaya ihtiyaç duyuyordum, dolayısıyla o dizi tamamlanmadı.
O arada aynı zamanda Kirli Hava Bulutu’nu da yazmıştım, o dönemde çok farklı bulduğum bir öyküydü bu çünkü tasarladığım üçlü çalışmada pekâlâ yer alabilecekken, başka türlü bir deneyim değişimi anahtarına göre yazılmıştı. Buna karşılık ondan on yıl önce yazılmış Arjantin Karıncası’nın yanında yer aldı, yapısal ve kavramsal benzerlikleriyle doğrulanan ikili bir çalışma halini aldılar birlikte.

Montale’nin eskiden dile getirdiği şekliyle söylersek, bir sanatçının dili “tarihselleştirilmiş bir dildir, bir rapordur. Başka dillere karşı çıktığı ya da onlardan farklılaştığı oranda değer kazanır”. Bu perspektiften hareketle kendi dilinin kimliğini nasıl yorumlarsın?

Bu soruyu incelemek siz eleştirmenlere düşüyor. Benim tek söyleyebileceğim, birçok romancı meslektaşımın hem önceden kestirilebilir, hem de yavan bir dil kullanarak içine düştükleri düşünsel tembelliğe karşı koymaya çalıştığım. Bence düzyazı, tıpkı şiir gibi, tüm sözsel kaynaklarının kuşatılmasını gerektiriyor: Sözcük seçiminde canlılık ve kesinlik, onların dağıtımında ve stratejilerinde ekonomi, yeterlilik ve yaratıcılık, tümcede atılım, devingenlik ve gerilim, bir tondan ötekine, bir tartımdan ötekine geçişte çeviklik ve esneklik. Örneğin çok aşikâr, gereksiz ya da sadece başka türlü yaratamayacakları bir etki yaratmayı hedefleyen sıfatlar kullanan yazarlar bir anlamda naif, başka bir anlamda da dalavereci olarak değerlendirilebilirler: Her şekilde güvenilecek insanlar değillerdir.
Bir de şunu eklemeliyim ki tümceye aşırı niyet, göz kırpma, yapmacık, renk, üstü kapalı terimler, amalgamlar, kaçamak sözler yüklenmesine de karşıyım. Kuşkusuz hep azami sonucu almaya çalışmak gerek, ama aynı zamanda bu sonucun asgari araçlarla değilse de en azından ulaşmak istenen amaçla orantısız olmayacak araçlarla elde edilmesine dikkat edilmeli.
Nasıl yazmalı sorusunu kendime sormaya başladığım dönemde, demek ki kırklı yılların başında, biçeme biçim vermesi gereken bir aktöre düşüncesi vardı ve sanırım aradan bunca zaman geçmişken o dönemin İtalyan yazın ortamından aklımda en çok bu kalmış.

İki soruyu birleştiriyorum. Metinlerinin yaratım süreci birçok hazırlık evresinden mi geçiyor? Keşfin “olası dünyaları”na, dolayısıyla da seçtiğin şeyle, demek istediğim metinde gerçekleştirdiğin şeyle zorunlu olarak dışarıda tuttuğun ama unutmamayı sürdürdüğün şey arasındaki ilişkiye büyük önem verdiğin söylenebilir. Bu konuda bir şeyler söyleyebilir misin?

Genel olarak, bir düşünceye kâğıt üstünde bir biçim vermeden önce yıllarca kafamda taşırım onu ve çok sık olarak da bu bekleyiş süresinde yok olup gitmesine izin veririm. Düşünceyi yazmaya karar verdiğimde bile, düşünce her şekilde ölür: O andan itibaren yalnızca onu gerçeğe dönüştürmeye yönelik girişimler, kestirimler, kendi ifade olanaklarımla mücadele kalır geriye. Bir şey yazmaya başlamak için her seferinde bir istenç çabasına gereksinim duyarım, çünkü bilirim ki yinelenen çabaların, düzeltinin, yeniden yazımın getireceği yorgunluk ve tatminsizlik bekliyor beni.

Bununla birlikte, kendiliğindenliğin kendi süreçleri vardır: Kimi zaman başlangıçta –öyle olunca genellikle pek uzun sürmez–, kimi zaman başlayıp devam eden bir atılım, kimi zaman da sonda bir sprint. Peki ama kendiliğindenlik bir nitelik midir? Kuşkusuz yazan için öyledir, çünkü her an kriz geçirmeden, daha az çaba göstererek yazmaya izin verir; ne var ki yapıtın bundan her zaman yararlandığı söylenemez. Asıl önemli olan yapıtın aktardığı izlenim olarak kendiliğindenliktir, ama kendiliğindenliği bir araç olarak kullanarak bu sonuca ulaşılabileceği söylenemez: Birçok durumda görünüşte en başarılı, en “kendiliğinden” çözüme ulaşmayı sağlayan sabırlı bir hazırlık aşamasıdır o sadece.
Her metnin kendi öyküsü, kendi yöntemi vardır. Dışlama yoluyla ortaya çıkarılan kitaplar vardır: Önce bir yığın malzeme toplanır, demek istediğim sayfalarca yazı yazılır; ardından bir seçme işlemine girişilir ve tasarıya, programa dahil olabilecek şeylerle dışarıda tutulması gerekenlerin yavaş yavaş farkına varılır.Palomar kitabı bu türden birçok aşamanın sonucudur, çıkarma olgusu “dahil etme” olgusundan daha büyük önem taşımıştır onda.

Söyleşiyi gerçekleştiren: Maria Corti

Bu söyleşi ilk kez Kitap-lık dergisinin 132. sayısında yayımlanmıştır.

edebiyathaber.net (31 Mayıs 2012)

Zoran Drvenkar’dan kısa biyografik bir hikaye

ON8 tarafından yayımlanan  Onlardan Biri‘nin yazarı Zoran Drvenkar, hayatını kendi ağzından bizlere bir öykü gibi anlatıyor. Avrupa edebiyatının bu yeni, genç ve özgün sesini dinlemek için lütfen buyurun.

Her şey, zamanında Yugoslavya adını taşıyan uzak bir ülkede başladı. Oğlan doğduğunda gün ağrıyordu. 19 Temmuz 1967, yaz ortasıydı ve doğduğum kentte kar diz boyuydu. Yaklaşık 15 dakika için. Sonra ben doğdum ve kar hiç yağmamışçasına kayboldu. Buna kimse anlam veremedi. Yaz ortasında bir kış çocuğu olmam böyle gerçekleşti. Adım, gün ağarırken doğan anlamına geliyor.

Üç yaşındayken annemle babam ülkeyi terk etme kararı aldılar. Almanya’da her şeyin daha iyi olduğunu sanıyorlardı. Öyleydi de. Kız kardeşlerim ve benim için. Okula gidiyorduk, serpilip büyüyorduk ve Philippistraße’de, yani Berlin’in en inanılmaz sokağında oturuyorduk. Orada her şey vardı. Bodrumda saklanan zırdeliler ve devasa küvetler gibi yere gömülü futbol alanları. Hava kararıncaya kadar sokakta kalan oğlanlar ve gizlice öpülen kızlar. Bunlar annemle babamı fazlaca ilgilendirmiyordu, ama biz çocuklar mutluluktan neredeyse çatlıyorduk. Her şey harika, gürültülü ve esrarengizdi, bazen de sessiz, ıssız ve hüzünlü, ama bunun da bir zararı yoktu, çünkü çok geçmeden her şeyin yine harika olacağını biliyorduk.

Beş yaşındayken bir sonraki mucize gerçekleşti. Okumayı öğrendim. Dokuz yaşındayken fena halde âşıktım. On üç yaşındayken ilk şiirimi yazdım ve artık mucizelerin peş peşe geleceğinden emindim. Geldiler de. Okul hayatımı batırdım ki bu büyük bir mucizeydi, benim kadar salakça davranan başkası yoktu. 7. ve 10. sınıfta çaktım, liseden mezun olmayı da başaramadım. İyi olduğum yalnızca üç şey vardı. Kitap okumak, müzik dinlemek ve film seyretmek. Yazmayı henüz öğreniyordum, iyi değildim daha bu konuda.

Sonra en büyük mucize gerçekleşti. 22 yaşındaydım ve henüz kim olduğumdan emin değildim, derken Gregor’la karşılaştım. Gregor bana, “Paramızı birleştireceğiz, sen yazmaya başlayacaksın, sonra da ünlü olacaksın, bense o zamana kadar taksicilikle geçimimizi sağlayacağım, nasıl fikir sence?” dedi. Bence çok güzel fikirdi. Aradan dokuz yıl geçti. Sonra ilk kitabım yayımlandı ve Gregor taksiciliği bıraktı. Çok iyi dosttuk, hâlâ da öyleyiz.

Temmuzda kar yağdığına bir daha hiç şahit olmadım. Annemle babam çoktan Berlin’den taşındılar, ben de artık orada yaşamıyorum, ama yaşam hâlâ harika, bazen de sessiz ve hüzünlü, buna karşılık neredeyse her gün küçük mucizeler yağıyor, bense dışarda durup onlardan bazılarını yakalamaya çalışıyorum. Hayatım böyle. Ve zamanında Yugoslavya adını taşıyan uzak bir ülkede başladı.

Zoran Drvenkar

1967’de Hırvatistan’da doğan Zoran Drvenkar üç yaşında, ailesiyle Berlin’e taşındı. İlk şiirini 13 yaşında yazdı; 20’lerinin başında edebiyat bursu kazandı. Drvenkar, hem çocuklar, hem gençler, hem de yetişkinler için yazıyor; bazı kitapları filme ve tiyatro oyununa uyarlandı. 2003’te yayımlanan psikolojik gerilim romanı Du bist zu Schnell (Çok Hızlısın) filme alınıyor.

Touch the Flame (Aleve Dokun, 2003), Yugoslavian Gigolo (Yugoslav Jigolo, 2005) ve Im Regen stehen(Yağmurda Durmak, 2007) gibi gençlik romanlarının bazılarında Yugoslavya’nın parçalanması, Almanya’da altkültürler ve gençlerin cinsellik ve şiddet yüklü yaşamlarını ele alan Drvenkar’ın Sorry (Sorry – Bir Özür Dileme Projesi) adlı gerilim romanı da Türkçe’ye çevrildi (2010).

2002’de yazdığı ve Alman sokak çetelerini anlattığı Onlardan Biri (Cengiz & Locke) tiyatro oyununa uyarlandı; 2002 LUCHS 183 Ödülü’nü, Hansjörg Martin Polisiye Kitap Festivali Ödülü’nü ve Hans-im Glück Gençlik Edebiyatı Ödülü’nü aldı. Çocuk kitaplarıyla da çeşitli ödüller alan Drvenkar, 1999’da Niemand so stark wie wir (Kimse Bizim Kadar Güçlü Değil) kitabıyla Oldenburg Çocuk Edebiyatı Ödülü’nü, 2002’de Soğuktan Korkmayan Tek Kuş (Der einzige Vogel, der die Kälte nicht fürchtet) ile Kuzey Ren-Vestfalya Çocuk Edebiyatı Ödülü’nü aldı.

2005’te, takma ad kullanarak (Victor Caspak & Yves Lanois) yazdığı Die Kurzhosengang (Kısa Pantolonlular Çetesi), Avrupa’nın en saygın ödüllerinden sayılan Alman Çocuk Edebiyatı Ödülü’nü kazandı. Berlin’de yaşayan yazarın son romanı DU (SEN, 2010).

Kaynak: on8kitap.com (31 Mayıs 2012)

Jorge Luis Borges ile söyleşi

Jorge Luis Borges ile 1984 yılında Buenos Aires Üniversitesi Felsefe profesörleri ve Psikoloji bölümündeki öğrencileri tarafından gerçekleştirilen  söyleşi:

 

RÚSSOVICH: Başlıyoruz. Ne diyebiliriz…?

- Başlangıçta, b’reshit bara elohim, olmaz mı?

RÚSSOVICH: “B’reshit bara elohim et hashamayin ve et ha’aretz,” Tanrı başlangıçta, yıldızları ve yeryüzünü yarattı.

- Hayır, “Tanrılar” yarattı.

RÚSSOVICH: Ah, “Tanrılar”; elohim çoğul bir kelime evet. Borges daha iyi bilir. (Gülüyor)

ABRAHAM: Bugün, Felsefe, tartışmak için Şiiri misafir ediyor. Aramızda bir şair var…

- Sözde şair…

ABRAHAM: O zaman bu sözde şaire, felsefe ve şiir arasındaki ilişkiyi sorabiliriz.

- Bir süre önce, felsefenin muhteşem bir çalışma alanı olduğunu söylemiştim. Ancak felsefeye karşı çıkan birşeyi kastetmemiştim. Tam tersine, felsefe de tıpkı şiir gibi iki ayrı kısımdan gelen sözdizimini sürdürmektedir; bu yönüyle felsefe, estetik arasında bir yeri hak ediyor. Teoloji ve felsefeye fantastik edebiyat olarak bakarsanız, şairlerden daha arzulu olduklarını göreceksiniz. Mesela, yeryüzündeki hangi şiir Spinoza’nın tanrısı kadar şaşırtıcı olabilir? “Sonsuz niteliklerle donatılmış sonsuz bir öz.”

Her felsefi düşünce kendi özel kanunları olan bir dünya yaratır. Bu modeller fantastik olabilir ya da olmayabilir. Bunun önemi yok. Ben şiir ve fabl’lar ile ilgilendim, çünkü romancı değilim. Ömrümde çok az roman okudum. Bana kalırsa en önemli roman yazarı Joseph Conrad’dır. Hiç roman yazmaya yeltenmedim. Fabl yazmayı denedim. Ömrümü her şeyden çok, okumaya adadım. Bunu yaparken fark ettim ki, felsefi metinleri okumak, edebi metinleri okumaktan daha az keyif verici değil. Hatta aralarında temel bir farklılık da bulunmuyor.

Babam bana kütüphanesini gösterdi, ki kütüphane bana sonsuz gibi gelmişti. Ne istersem okuyabileceğimi söyledi. Ancak her hangi bir şey bana sıkıcı gelirse, onu hemen yerine koymalıymışım. Bu durum, mecburi okumanın dışındadır. Okuma eylemi mutluluk vermelidir, felsefe mutluluk vermelidir, bu durum da bir sorunu gözlemektir. Quincey, problemin ne olduğunu keşfetmenin, onu çözmek kadar önemli olduğunu söylemişti. Hiç çözüm bulundu mu bilmiyorum ama bir çok problemin keşfedilmiş olduğu kesin. Dünya daha esrarengiz, daha enteresan ve daha büyüleyici olmaya devam ediyor.

Biraz önce, hayatımı okumaya ve yazmaya adadığımı belirttim. Bana göre bu ikisi, eşit derecede keyif veren eylemlerdir. Yazarlar, yazmanın bir işkence olduğunu söylediklerinde, ne demek istediklerini anlamıyorum. Yazmak bana göre bir gereklilik. Eğer Robinson Crusoe olsaydım, kendi ıssız adamda yazabilirdim. Küçükken, asker atalarım gibi kahramanlık dünyasında yaşayacağımı düşünmüştüm. Zengin ve bana ait bir yaşam… Bir okuyucunun yaşamı ise, bazen acı verici biçimde sefil geliyordu bana. Şimdi artık buna inanmıyorum. Bir okuyucunun da yaşamı diğer hayatlar kadar zengin olabilir. Kütüphanesinden ya da Cervantes’in adlandırdığı gibi kitaplığından hiç ayrılmayan Alonso Quijano’yu düşünün, O’nun okuma yaşamı, kendisini Don Kişot’a çevirmeden önce de en az o kadar renkliydi. O’na kalırsa, sonraki yaşamı daha gerçekti, ben onun yaşamını okurken ise, yaşamımın en canlı deneyimlerinden birini tecrübe etmekteyim.

Benim yaşımda birinin çağdaşı yoktur. Hepsi ölmüştür.

Ve şimdi, seksen beş yaşıma girmenin açıklığıyla, içimde hiç hüzün olmadan, anılarımın dizeler ve kitaplarla dolu olduğunu kabul ediyorum. 1955 yılından beri göremiyorum -okuyucu görümü kaybettim. Ancak, geçmişteki yaşamımı düşündüğümde , arkadaşlarımı, aşkları düşünsem de hemen hemen tamamen düşündüğüm şey kitaplar oluyor. Hafızam, birçok dilden alıntılarla dolu. Felsefeye dönersek, bence felsefenin sunduğu çözümlerle zenginleşmiyoruz, sunduğu çözümler kesin değil, o çözümler keyfî. Felsefe, bizi dünyanın düşündüğümüzden daha gizemli bir yer olduğunu göstererek zenginleştiriyor. Felsefenin bize sunduğu, bir sistem değildir. Biri sanki somut ve şeffaf bir bilgi parçası açıklamış gibi bir şey değildir. Daha çok bir dizi şüpheden oluşur ve keyif veren nokta bu şüpheler üzerinde çalışmaktır. Felsefe çalışmak çok güzel olabilir.

Yani, başlangıçtaki konu dışındaki kelama dönersek, felsefe ve şiir arasında bir fark olması gerektiğini düşünmüyorum. Şimdi diğer sorularınıza gelebiliriz, umarım onları konu dışına çıkmadan, somut olarak cevaplayabilirim. Ancak, kuşkusuz biraz heyecanlıyım. Oldukça çekiniyorum. Çekingenlik konusunda çok deneyimliyim. Gençken çekingendim, şimdi seksen beş yaşımda ciddi anlamda dehşete düşmüş durumdayım. (Gülüşmeler)

Bana göre ölüm umuttur. Yok olmanın akıldışı kesinliğidir, silinmek ve unutulmaktır.

Sayın Borges, felsefe hakkında oldukça ilginç bir noktaya değindiniz. Felsefenin esrarengiz karakteri. Önemli felsefi gizemler arasında çok sayıda bulunmasına rağmen biri var ki…

- Ben “Başka yok” derdim…

İşte bu gizemler arasında, bir gizem gerçek olan, diğeri ise ölümün gizemi.

- Bana göre ölüm umuttur. Yok olmanın akıldışı kesinliğidir, silinmek ve unutulmaktır. Üzgün hissettiğim anlarda şöyle düşünüyorum: bir 20.yy Güney Amerikalı yazara ne olduğu ne fark eder ki? Tüm bunlarla ne yapmam gerekir? Şimdi bana ne olduğunun önemli olduğunu düşünüyordunuz, peki ya eğer yarın yok olacaksam? Tamamıyla unutulmayı umut ediyorum. Sadece unutulmanın ölüm olduğuna inanıyorum. Ancak, belki de yanılıyorumdur. Belki de bir başka gezegende, farklı şartlar altında bir başka yaşamımız olacaktır. Bu hayatımızdan daha sıkıcı olmayan. o yaşamı da kabulleneceğim. Tıpkı bu hayatı kabullendiğim gibi. Ancak diğer yaşamımda gençken, buradaki hayatımı unutmuş olmayı dilerim. (Gülüyor)

Yaşamın size verdiklerini kabullendiğinizi ve her şeyi bıraktığınızı söylüyorsunuz. Ancak davranışlarınızla bu hayatı kurgulamış olmuyor musunuz?

- Özgür iradeye inanmıyorum. Bu nedenle, kurgulamıyorum.

Eğer siz özgür iradeye inanıyorsanız, bu kavram gerekli bir illüzyondur. Ancak benim geçmişim söz konusu olduğunda, yaptığım her şeyin dünya tarihine, daha önce gerçekleşen tüm evrenin ilerlemesine bağlı olduğunu kabul edebilirim. Ancak şu anda özgür olmadığım söylenirse, kendimi uzaklaştırırım. İşte burada iki elim de duruyor. Masanın üstüne hangisini koyabileceğimi söyleyebilirim. Şu anda buna eminim. Ancak şimdi sol elimin düşmesine izin verdim, bunun yönlendirilmiş olduğunu ve sağ elin düşmesinin imkansız olduğunu nasıl kabullenebilirim?

Fakat geçmişi kastettiğimizde, kötü bir davranışta bulunduğumu düşünün, pişman olmak için herhangi bir nedenim yok çünkü zaten karar verilmiş bir hareketti. Her şey önceden belirlenmiş olduğundan, ceza ve ödül fikirlerinin her ikisi birden yanlış olabilir. Özgür irade yoksa, her şey belirli şartlara bağlı demektir. Ancak bu durum bireyin kişiliğine göre değişiklik gösterir. Belki siz gençler daha özgür hissedebiliyorsunuz. Ancak bana gelince, buna inanmak oldukça zor geliyor.

Zaman temasının en önemli konulardan biri olduğunu belirtiyorsunuz. Buna neden inandığınızı açıklar mısınız?

- Bunun zorunluluk olduğunu fark ettim. Mesela, evreni uzay olmadan tahayyül edebilirsiniz. Çünkü uzayın kendisi dokunulan ve görülebilen bir yaratımdır. Ancak, dokunma ve görme hissini ortadan kaldırıp sadece bilinç olduğunu varsayacağız. Bu bilinç ya da “bilinçler” –sonsuz olabilirler- kendi, sesimizden ya da müziğimizden kelimelerle iletişim kurmalılar, böylesi çok daha güzel olurdu. Uzay, o boşluk, olmasaydı, çok daha dünyevi bir evrenimiz olurdu. Ancak, zaman olmadan evren, bana göre, düşünülemez.

Eğer çalışmalarınızı eleştirecek olsaydınız, labirentler ve aynalar gibi belirli sembolleri nasıl açıklardınız?

- Söz konusu labirent olunca cevap basit: labirent, zihin karışıklığının yeryüzündeki en bilinen sembolüdür. Kendimi tamamen kaybolmuş hissediyorum ve labirent de, kayboluşun simgesi. Ancak, ayna konusu o kadar kolay değil. Birinde “Ben” olmanın fikri, daha sonra üçüncü şahıs olmaya dönecektir ki bu durum, aynanın görüntüsüdür.

Bu konuları ben seçmedim, konular beni seçti. Yazarların konu arayıp seçmeleri gerektiğine inanmıyorum. Konuların yazarları arayıp bulmaları daha uygundur. Hikayede ise, başlangıç ve son kısımları bana her zaman belirirler, başlangıç noktası ile bitiş arasındaki kısım ise muallaktır. Bu şekilde çalışmadıklarını belirten yazarlar vardır. Onların ihtiyaç duydukları bir başlangıçtır, daha sonra en iyi sonu, en iyi çözümü ararlar. Oysa ben başlangıcı ve sonu olduğunu biliyorum, bulmam gereken kısım öykünün kendisi, arada olanlardır. Yanılabilirim de. Bunu fark ettiğimde her şeye yeniden başlamak zorunda kalırım.

Tüm bu süreçteki gerçek görülebilmeli, görülmese sıkıcı olurdu. Benim yaşımdaki birinin çağdaşı yoktur. Hepsi göçüp gitmiştir. Zamanımın önemli bir bölümünü tek başıma geçirdim ve bundan şikayetçi değilim. Zamanı, kuşkusuz ki herhangi bir anda nihayete erebilecek bir geleceğe yönelik planlarla çoğaltıyorum. Birçok genç arkadaşım var, ancak, doğal olarak, onlar bana kendi zamanlarını veremezler.

Carlos Fuantes, Buenos Aires’in kelimelere dökülmek için mükemmel bir şehir olduğunu ve bunu sizin çok iyi yaptığınızı söyledi. Kendinizi bir Buenos Aires yazarı olarak tanımlıyor musunuz?

- Öncelikle, böyle mi bilmiyorum ama, kendisine teşekkür ederim. Ben tabii ki, Buenos Airesliyim, tam ortasında doğdum. Bu şehri çok iyi tanıyorum, ancak o zamanlar daha farklıydı. Esmeralda ve Suipacha arasındaki Maipú’da doğdum. Bloktaki tüm evler alçaktı, sokağa açılan tek bir kapı, üstünde kapı tokmağı –zil yoktu-, koridor, iç kapı, veranda, kuyu ve çok yüksek tavanlar. Buenos Aires çok ayrıydı. Aslında bilmediğim birçok bölgesi var. Mesela, Teatro Colón’a hayatımda ilk kez bir yıl önce gittim; Villa del Parque ve La Boca del Riachuelo’da hiç bulunmadım, buraları bilmediğim yerler. Barracas, El Sur, El Centro, Palermo da öyle. Ancak düşlediğim Palermo, Evaristo Carriego (( Borges’in ilk düzyazı kitabında adı geçen şair. Borges’in çocukluğunun Palermo’sunı anlattığı metinde söz edilir. Bıçakların ve gitarların Palermo’sunda…))’nun ortadan kaybolduğu bölgedir.

Her yazarın bir başyapıtı vardır. Sizinki hangisi?

- Bazı çalışmaların başyapıt olması bana göre yanlış, her çalışma başyapıt olabilir.

Bu durumun hangi yazarın okunduğuna göre değişiklik gösterdiğine inanıyorum. Eğer bir günlük okuyorsanız, onu unutmak üzere okursunuz; eğer bir kitap okuyorsanız, hatırlamak üzere okuyorsunuz. Eğer okuduğunuz yazar ünlüyse, daha fazla saygı gösteriyorsunuz. Ancak okuduğunuz metin aynı olabilir. Her iki metin de aynı şekilde geçerli ya da hatalı olabilir. Eksiksiz bir kitabın varolduğuna inanmıyorum. Dahası, belki de her neslin, eski güzel kitapları kendi konuşma şekline ve etkisine göre yeniden yazmakta olduğunu görmelisiniz.

Bir hikaye için on ya da on iki adet taslak olduğunu düşüneceğiz, her birinin hikayeyi kendince, tabii ki her biri değerli olan, küçük farklılıklarla anlatması gereklidir. Bu durumda söylenen her şey, zaten kendi içinde hatalıdır.

Öte yandan, bu kitaplar okuyucuların nesilleriyle zenginleşmektedir. Hiç şüphesiz ki, Alonso Quijano şu anda Cervantes’in düşlediğinden çok daha kompleks bir yapıdadır. Çünkü Alonso Quijano, mesela Miguel Unamuno ile zenginleşmiştir. Hiç şüphesiz, Hamlet şu anda Shakespeare’in onu orijinal olarak ortaya çıkardığı zamana göre daha karışık bir hal almıştır ve Coleridge, Bradley, Goethe ve diğer birçok kişi tarafından zenginleştirilmiştir. Demek ki kitaplar, yazarının ölümünden sonra yaşamaya devam ediyor. Her okunduklarında, metin, az da olsa, değişiyor. Büyük bir saygıyla okurken, kitapta yazarı tarafından göz ardı edilen zenginlikleri görebiliyoruz. Belki de iyi bir kitap, yazarının onu kurguladığı şekil ile tam olarak örtüşmeyebilir. Cervantes şövalyelik ile biraz dalga geçmek istemiştir ve gerçekten de, eğer hatırlayan birileri varsa, Palmarín de Inglaterra, Amadís de Gaula, Tirante Blanco’ya Cervantes oldukça gülmüştür. Hernández, Martín Fierro’yu vergileri protesto etmek için yazmıştır, çölü fethetmenin tersine. Gerçekte, tüm bu temalar, tasarlandıkları hallerin dışına çıkmaktadır. İşte, Martín Fierro, yaşayan, acı çeken ve yaşamaya devam edip, Martín Fierro’nun düşündüğünden daha fazla acı çeken biridir şimdi. Her iyi kitabın değiştirilmiş, dönüştürülmüş olduğuna, kültürlerin tarihiyle zenginleştiklerine, neredeyse ikna olmuş durumdayım.

Ancak, kendi kitaplarımdan bahsedemem. Onları yazdım ve sonra da unutmaya çalıştım. Ben bir kere yazıyorum, okuyucu defalarca okuyor, öyle mi? Hayır. Yazdıklarım hakkında düşünmemeye çalışıyorum, geçmiş hakkında düşünmek oldukça sağlıksız bir durum. Şikayet örneklerinde olduğu kadar, ağıtlarda da oldukça hüzünlü.

Yaşamınızda, acınızdan olduğu kadar mutluluğunuz nedeniyle de minnettar olduğunuzu ve ayrıca, körlüğünüzün getirdiklerini kabullendiğinizi söylemiştiniz. Acı ve körlük için, neden minnettarsınız?

- Çünkü, olmak istediğim gibi, bir sanatçı için, yeryüzünde gerçekleşen her şey, çalışmalarınız için birer malzemedir. Bazen bu durum zor olabilir. Mutluluk çok fazla şey gerektirmiyor aslında, kendi içinde bir sonuçtur mutluluk. Mutsuzluk ise, başka bir şeye dönüştürülmek, güzelliğe yükseltilmek zorundadır. Sanatçı için, kendisinin başına gelen her şey, kalıplandırıp şekil vereceği bir çömlektir. Sanatçı, her şeyi bu yönde hissetmeye çalışmalıdır. Bu sunulanlar gaddarca olsa bile…

Kaynak: futuristika.org (31 Mayıs 2012)

Nazım’la yeniden buluşma gecesi 2 Haziran’da

Nazım Hikmet Kültür Merkezi (NHKM), Nâzım‘ın ölüm yıldönümünde bir kez daha Nâzım’ı dostlarıyla buluşturuyor. Çok sayıda sanatçının ve aydının sahne alacağı, “Armağan gecesi: İyi ki doğdun Nâzım” etkinliği 2 Haziran Cumartesi günü saat 20:30′da NHKM bahçesinde gerçekleşecek.

Nâzım Hikmet Kültür Merkezi (NHKM), sekizinci yılını geride bırakırken ismini taşımakla gurur duyduğu Nâzım Hikmet’in ölüm yıldönümünde, bir kez daha Nâzım’ı dostlarıyla buluşturuyor.

Nâzım Hikmet Kültür Merkezi, yaptığı açıklamada düzenlenecek etkinliğin bir “anma”dan ziyade, “Nâzım’la yeniden buluşma” şeklinde tasarlandığını, bu nedenle etkinlik için “İyi ki doğdun Nâzım” sloganının benimsendiğini duyurdu.

Gelecek yıl büyük şairin ölümünün 50. yılı
“Eşitlik ve özgürlüğün, yurtseverlik ve enternasyonalizmin, barış ve umudun, aşkın, devrim ve devrimciliğin şiirlerine bugün her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Hal böyleyken, Nâzım’ı –ölüm yıldönümünde bile olsa- ‘İyi ki doğdun Nâzım’ diyerek anmamız gerekir” denilen açıklamada, gelecek yıl büyük şairin ölümünün 50. yıldönümü vesilesiyle gerçekleştirilmesi planlanan etkinliklerin de, bu çerçevede hayata geçirileceği belirtildi.

“Nâzım’a Armağan” etkinliğinde sanatçı ve aydınlar sahne alacak
Nâzım’ın ölüm yıldönümü olan 3 Haziran’dan bir gün önce, 2 Haziran Cumartesi gecesi Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nin bahçesinde gerçekleştirilecek olan, “Nâzım’a Armağan” etkinliğinde, Nâzım dostu sanatçı ve aydınlar sahne alarak sözlerini, şarkılarını ve şiirlerini diğer Nâzım Dostları’yla paylaşacak.

Çok geniş bir sanatçı ve aydın çevresiyle buluşmanın hazırlıklarının yürütüldüğü geceye şimdiye dek katkısı kesinleşenler arasında, Ahmet Bilgin, Aslı Öngören, Alev Akçin, Aysan Sümercan, Banu Fotocan, Belit Özükan, Can Kolukısa, Cansu Fırıncı, Cengiz Kılçer, Edip Akbayram, Efe Duyan, Emin İgüs, Ender Yiğit, Erkan Can, Fırat Tanış, Fikret Kuşkan, Gülsen Tuncer, Hale Tüblek, Halil Ersan, Harun Güzeloğlu, Hilmi Yarayıcı, Hüseyin Akşen, İlkay Akkaya, Levent Üzümcü, Levent Ülgen, Metin Coşkun, Nejat Yavaşoğulları, Nuri Gökaşan, Orhan Aydın, Redd, Serdar Orçin, Serkan Durak, Sevtap Özaltun, Taner Cindoruk, Taner Öngür, Ufuk Karakoç, Ulvi Arı, Vecihi Ofluoğlu, Yılmaz Onay gibi isimler bulunuyor.

“Nâzım’ı yasaklarla silmeyi başaramadılar”
2 Haziran buluşması için NHKM’ye mesajı ulaşan yönetmen-yazar Yılmaz Onay, “Onların zihniyeti (yani ideolojileri), Nâzım Hikmet gibi dünya çapında olmak bir yana, ortalama düzeyde bile sanatçı yetiştiremiyor, tam tersine ancak sanat düşmanlığı yapabiliyor, ‘insanlık anıtı’ heykelleri yok ediyor, şairlerin, gencecik dansçıların, dünya çapında mizah yazarımızın, karikatürcülerimizin üzerine elleri titremeden kibrit çakıp ateşle gidebiliyorlar, tiyatroları, operaları, baleleri, orkestraları ‘özelleştirme’ iddiasıyla kapatmayı göze alabiliyorlar. Ama, Nâzım Hikmet’i yasaklarla ruhumuzdan silmeyi nasıl başaramadılarsa, bunu da başaramayacaklardır” dedi.

Cumartesi akşamı NHKM bahçesinde
NHKM tüm Nâzım Dostları’nı 2 Haziran Cumartesi günü saat 20:30′da İstanbul Kadıköy’de bulunan NHKM’nin bahçesine Nâzım ile buluşmaya ve hep birlikte “İyi ki doğdun Nâzım” demeye çağırıyor.

Kaynak: Sol Portal (31 Mayıs 2012)

 

Dünyanın Öyküsü’nün 3. sayısı çıkıyor

İki aylık öykü ve eleştiri dergisi Dünyanın Öyküsü’nün 3. sayısı 1 Haziran’da okurlarıyla buluşuyor.

Usta yazar Füruzan’ın yayın danışmanlığını yaptığı derginin genel yayın yönetmenliğini ise yine usta bir öykücü; Özcan Karabulut yapıyor. Heyamola Yayınları tarafından çıkarılan dergiyle ilgili diğer ayrıntılar ve bu sayının içeriği şöyle:

SELİM İLERİ: YAZMADAN DURAMAM AMA YAYIMLAMAKTAN VAZGEÇEBİLİRİM

Bu yıl öykü dalında verilen Aydın Doğan Ödülü’nü alan usta yazar Selim İleri, Dünyanın Öyküsü dergisinin Haziran ayında çıkacak 3. sayısına konuştu. Yaklaşık yarım asırdır sanatın pek çok alanında ürünler veren, edebiyatın dışında gazete yazarlığını da sürdüren Selim İleri’yle yapılan bu kapsamlı söyleşiyi yazar Ayşe Sarısayın gerçekleştirdi.

Daha çok bir dost sohbeti havasında gerçekleşen söyleşiden bir bölüm şöyle:

“Haydar Ergülen’in o yazısı beni utandırmıştı”

Haydar Ergülen, “Adı ‘dünyaya borç ödemek için gelenler’ olan bu cemaatin başına hiç duraksamadan yazacağım isim” diyor senin için. Selim İleri herkesten farklı olarak neden böylesine büyük bir borç hissediyor üzerinde?
Haydar Ergülen’in o yazısı beni utandırmıştı. Tıpkı senin bazı yazıların gibi. Tıpkı başka sevgili arkadaşlarımın yazıları gibi.
‘Ödemek’, bu babandan geliyor, biliyorsun. Onun şiirindeki ‘ödemek’, borçlar, borçlarım, daha ilk okuyuşumda bende bir yaşamak düsturu olmuştu. Sonra, üzerinizde borç hissetmek iyidir, sizi derler toparlar, hizaya getirir. Gerçi Oktay Rifat da bir şiirinde omuzları dünyanın bütün yüküyle çökük adamı dile getirir. O şiir de etik değerler katar yaşamaya. Fakat kim bilir, karmaşık bir ruh durumu da söz konusu olabilir: Aman ödeyeyim, vicdanım rahat etsin filan… Ayrıca: Yazarken ödemeye çalıştım da, ‘yaşarken’ ödeyebildim mi? Herkese kendi iç sorgusu bir cehennem…

edebiyathaber.net (31 Mayıs 2012)

Google görselleri sözlük oldu

İngiliz sanatçılar Felix Heyes ve Ben West, Google tarafından sağlanan 21000 resmi kullanarak bir sözlük oluşturdular. 

Heyes ve West sözlüğü oluşturmak için Google’ın her kelime için verdiği ilk resme ait PHP kodlarından bir çifti indirerek, bunları üç kolonlu bir tasarıma sahip sayfaya yerleştirdiklerini belirtti. İkili daha sonra da bu çalışmayı PDF formatına dönüştürerek yayınladı. Çalışma ile ilgili olarak konuşan Ben West, hazırladıkları sözlüğün insan kültürünün 2012′deki haline dair filtresiz ve eleştirel olmayan bir kayıt olduğunu ifade etti ve resimlerin yarısının mide bulandırıcı tıbbi görüntüler, pornografik ve ırkçı unsurlar, kötü çizgi karakterler içerdiğini dile getirdi. Heyes ve West ”Google” adını verdikleri sözlüklerinin basılı versiyonunu da yayınlamayı planlıyorlar.


 

Kaynak: teknoblog.com (31 Mayıs 2012)

Müren Beykan: “Okur olarak zevk aldığımız her türlü edebi eseri değerlendiriyoruz”

Yeni kurulmasına karşın yayımladığı kitaplar ve edebiyat anlayışıyla yayın dünyasında kendine önemli bir yer açan ON8‘in Yayın Yönetmeni Müren Beykan ile söyleştik:

Adınız niçin ON8? 18 yaş ve üzeri kitaplar mı bunlar? “Sakıncalı” mı?

ON8, bir yaş sınırı olarak anlaşılmamalı, her ne kadar bir gençlik sesi barındırıyor olsa da. ON8’i edebiyatta farklı bir seçki, gençliğe ilişkin konuların ve gençliği merkez alan bir bakışın edebiyat içinde hayat bulduğu bir yayın anlayışı olarak tanımlamak daha doğru. Burada ON8, bir anlamda okur olarak ebeveyn ve kurum denetiminden çıkmış, kendi kitabını aramak anlamında rüşte ermiş okuru anlatıyor. 15, 18, 28, okura göre değişir; burada sözü edilen, edebi on sekiz. “Sakınca”ya gelince, bizce hiçbir sakıncası olmasa da, ülkemizde sakınca tanımı günden güne genişliyor ne yazık ki.

Edebiyatın genç ve yetişkin olarak ayrılabileceğini düşünüyor musunuz?

Böyle bir ayrımı elbette kabul etmiyoruz. ON8, “gençlik edebiyatı” gibi belirsiz bir tanımla sınırlamıyor kendini, hatta “beni sadece gençler okur/okusun” da demiyor. Her yayınevi, her editörlük edebiyata dair bir önerinin, seçkinin ve karakteristik bir bakışın taşıyıcısıdır aslında. ON8; edebiyatı tanımlamıyor, ona alt başlıklar koymuyor, sadece edebiyatı tarıyor, içinden belli öneriler geliştiriyor, tıpkı bir okur gibi seçimler yapıyor. Konuları itibariyle önce genç okurlara konuştuğu ve onların edebiyattan zevk alması için uğraştığı, seçimlerini ona göre biçimlediği doğru. Hatta, “ben de varım!” sloganıyla girdik piyasaya. Ancak, gençlik konularına/duygularına yakınlık duyan herkes okurumuz bizim. 

ON8, Günışığı Kitaplığı’nın alt markası olarak boy gösterdi. Çok farklı iki okur kitlesi için çalıştığınızı söyleyebilir miyiz?

Günışığı Kitaplığı‘nın yaş alıp edebiyatın engin sularına dalan ergen okurlarını yalnız bırakmak istemedik; onlar da bizi bırakmak istemiyordu. Dolayısıyla ON8 bambaşka bir marka olarak, “genç yetişkin” (young adult) denebilecek bir edebiyatı kucaklamak üzere yola çıktı; Günışığı Kitaplığı’yla benzerliği olmayan bir koleksiyonu hedefliyor. Ama her ikisinin de ortak noktaları yok değil: Okurunu önemseyen, edebiyatla tanışmayı olabildiğince erken yaşlarda mümkün kılmaya çalışan ve bu anlamda uzmanlaşmış editörlüğe önem veren yapılar olmaları en önemli ortaklıkları. Ancak, bu çatı-anlayış altında, her iki marka için de farklı yayın kurullarıyla, farklı ölçütler çerçevesinde çalışıyoruz.

ON8 kitaplarının seçiminde ölçütleriniz nelerdir?

Edebiyatta, öncelikle kendimiz okur olarak zevk aldığımız her türlü edebi eseri değerlendiriyoruz. Belki de neyi ölçüt almadığımızı söyleyerek başlasak daha doğru olur: Gençlik edebiyatı adı altında üretilen şablonlardan özellikle kaçıyoruz. Genci çözülmesi gereken bir “sorunlar toplamı” olarak ele alan metinlerden uzak durmakla başlıyoruz işe. Son yıllarda sıkça tekrarlanan fantastik kurgulara yenilerini eklemek de istemiyoruz mesela. Edebi zevkimizi de metnin evrensel değerlere yaklaşımı, ayrımcılığın her türüne karşı duruşu, okuru umutsuzluğa sürüklememeye gösterdiği özen noktasında, tekrar tekrar değerlendirmeye alıyoruz.

ON8, yerli yazarların kitaplarını basmayı düşünüyor mu?

Elbette. Hazırlıklarımız bu yönde. Bizi izlemeye devam edin, sürprizlere hazır olun.

edebiyathaber.net (30 Mayıs 2012)

“Kıyıya Vuran Dalgalar”ı Murathan Mungan imzalayacak

Murathan Mungan, kitapları 2 Haziran 2012 Cumartesi günü saat 15:00 ila 18:00 arasında Khalkedon Kitabevi’nde imzalayacak.

Kıyıya Vuran Dalgalar” bir öykü kitabı… Ancak alışılagelen öykü kitaplarından biraz farklı…

Kıyıya Vuran Dalgalar – F Tipi Öyküler”, hapishanelerdeki siyasi tutukluların, dışarıdan gönderilen fotoğraflara yazdıkları öykülerden oluşuyor. Kitabın bir yakasında içerideki siyasi tutuklular varken, bir yakasında da, uzun yıllardır hapishanedeki siyasi tutuklularla dayanışma içinde olan Dışarda Deli Dalgalar inisiyatifi var.

edebiyathaber.net (30 Mayıs 2012)

Türkiye’de kadın roman kahramanları cinselliklerini özgürce yaşayabiliyorlar mı?

Roman Kahramanları dergisinin, “Sizce Türkiye’de kadın roman kahramanları cinselliklerini özgürce yaşayabiliyorlar mı?” sorusuna verilen cevaplar durumun vahametini de açık ediyor. Yazarlar, Türkiye’de kadının ne romanda ne gerçek hayatta cinselliğini özgürce yaşadığını düşünüyor. Daha vahimi, kadın yazarların da cinselliği yansıtırken özgür olmadıklarını düşünmeleri.

Kadınların, cinselliği yazarken otokontrol uygulamalarının sebebi toplumsal baskılara boyun eğmeleri mi yoksa feminist bir kaygı güderek “Seks satar” mottosuna karşı durmaları mı? Yazarlar, kadın kahramanları anlatırken bu soruya da cevap veriyor. Ve cevaplardan anlaşıldığı üzere, erkek yazarların kadın kahramanları ise gerçeklikten çok uzak.

Aslı Tohumcu, konuyu bir adım daha ileri götürerek, “Romanda kadının adı yok” diyor:“Türkiye’de kadın roman kahramanları da varmış demek! Bu soruyu sorabildiğinize göre… Ben başka tarafa bakarken geçip gitmiş olacaklar! Edebiyat hayatı yansıtıyorsa eğer, ki bence her durumda böyledir; kadınlar hayatın içinde nasıl kenara atılıyorlarsa, edebiyatta da başrolü kaptıkları çok ender. Hafızanız keskin değilse, yakın dönemde yazılmış ve üzerinde az çok konuşulmuş romanlara bir bakın, erkeklerin krallığında yaşadığımızı bir kez daha göreceksiniz. Tam da bu nedenle, edebiyatta doğru düzgün varlık gösteremeyen kadınların, roman kahramanları olarak herhangi bir şeyi özgürce yaşadıkları saptamasını yapmak zor.”

“Erkeklerin krallığı” olarak tanımlanan Türkiye yazınını yine kadınların ‘kurtarabileceğini’ de söylüyor Tohumcu. Kadınlara, taşın altına elini sokmalarını öneriyor; hem roman türünün geleceği hem de kadınların özgürleşmesi için. Kadın cinselliğini yazmanın ateşten gömlek giymekle neden eşdeğer olduğu ise başka ve uzun bir sosyolojik tartışmanın konusu.

Kitapları her zaman ‘çok satanlar listesi’nin üst sıralarında yer alan Elif Şafak da konuya farklı yaklaşmıyor: “…Kadın roman kahramanlarımız ise içinden çıktıkları toplumdan yalıtılmış değiller. Bizden bir adım önde ve daha özgür olmalarına rağmen, onlar da cinselliklerini tam olarak yaşayamıyor. Yalnız bu konuda erkek yazarların daha rahat olduklarını düşünüyorum. Bir erkek yazarın cinsellik hakkında yazması her zaman daha kolay…

…Erkek yazarların yazdığı kadın roman karakterleri, kadın yazarların yazdığı kadın roman karakterlerinden daha özgür yaşıyor cinselliği ve kadınlıklarını.

Dikkatimi çeken, yazarların kendi kahramanlarından hiç bahsetmemeleri oldu. Kahramanlarının cinsellik konusundaki cesaretlerini ya da çekincelerini irdelemek yerine meseleye yukarıdan bakmayı tercih etmişler. Kadın kahramanların cesaretine burun kıvırırken, erkeklerin hayatta ne kadar cesur olabildiği de irdelenmeliydi belki. Ancak konumuz cinsellikle sınırlı, devam edelim okumaya:

Feryal Tilmaç: ”…Tüm bunlara bakınca daha sahici, içerden, dönüştürücü, değiştirici bir cinselliğin yazılması için özgür düşünebilen, cesur kadın kalemlere gereksinim olduğu açık. Edebiyatımızda örnekleri yok mu? Var elbette; örneğin Leyla Erbil’in Cüce romanındaki Zenime geliyor aklıma. Yazar, ileri yaşındaki bu kadın karakterini, bir gazete için fotoğraf çekimi yapmaya evine gelmiş, hiç tanımadığı, ilk kez karşılaştığı, üstelik kendinden epeyce genç bir adamla, eli titremeden seviştirmiştir. Olup biter, geçer gider; birikmiş enerjinin anlık patlamasıdır o kadar. Duyguyla soslandırayım, bir ilişkiye dönüştürüp çoğunluğun yüreğine az da olsa su serpeyim çabasına girilmemiştir…”

Kendi hayatını kendi istediğini gibi yaşayan kadının ‘kötü’, ‘çocuklarımın anası’ cefakar ve fedakar kadının ‘makbul’ olduğu, örnekleri şu sıralar televizyon dizilerinde de sıkça görülen kadın tipinin, romanlara da aynen böyle yansıdığını söylüyor Tilmaç. Bunu değiştirmenin de yine kadın yazara düştüğünü söyleyerek, bir çözüm yolu da öneriyor. Ona katılmakla birlikte, kadınları özgür olmayan toplumun erkeklerinin de özgür olamayacağı fikrinden hareketle, ölü toprağını kadın-erkek birlikte kaldırmaları gerektiğini de eklemek lazım.

Yukarıda bahsettiğim, toplumsal rollere uygun bir cinselliğin satış rakamlarını artırmada en garantili yol olduğu gerçeğini, Hande Öğüt şöyle anlatmış:

“…Erkekler, dilin, kültürün, edebiyatın yaratıcı ve sürdürücü aktörleri olarak eserlerinde kadın cinselliğini, ataerkinin çok boyutlu kuşatılmışlığı içinde, kadını kategorize ederek, son derece dar bir kavrayışla melek/şeytan, bakire/fahişe, metres/eş dikotomileri içinde anlattılar, anlatıyorlar: Âşık olunan, hayal edilen, sessiz, suskun tek boyutlu kadınlar, trajik sonlar…

…Kadına ve kadın cinselliğine dair tabular yüzünden cinselliği konu alan kitaplar, toplum ahlâkını tehdit ettiği gerekçesiyle yasaklanır (Sevgi Soysal; Yürümek, Pınar Kür; Bitmeyen Aşk gibi) ya da cinsellikle ilgili yazdıkları şeyleri mutlaka deneyimledikleri düşünüldüğü için kadınlar ahlâksızlıkla suçlanır. Adalet Ağaoğlu, bir kadının erotik rüyalarını yazdığında başına neler geldi biliyoruz…”

Anlıyoruz ki, sadece roman kahramanı değil, kadın yazar da baskı altında. Yazarlar, sanatın avangart tavrıyla, toplumun önyargıları arasına sıkışmış durumda. Belki bu genel olarak tüm sanatçıların sorunu, ama daha çok kadınların sorunu.

Mine Söğüt de şöyle anlatıyor, kahramanların kaderini:

“Edebiyat ait olduğu çağın gerçekliğinden beslenir. O yüzden romanlardaki kadın kahramanların kaderi sokaktaki kadınların kaderinden bağımsız bir yol izlemez. Gerçek hayattaki kadınlar cinselliklerini ne kadar özgür yaşıyorlarsa roman kahramanı kadınlar da o ölçüde özgür olurlar. Türk edebiyatında cinselliğini alışılmış ölçülerin dışına çıkarak yaşadığını gördüğümüz kadın kahramanlar vardır elbet ama onlar da edebiyat tarihine “özgür” olarak değil “marjinal” kahramanlar olarak geçerler…”

Buradan çıkan sonuç, kadınların özgürlük için sokağa çıkmaları. Tamamen doğru bir görüş olsa da, ben yine de sanatın avangartlığı konusundaki ısrarımı sürdürerek, Tuna Kiremitçi‘ye geçiyorum:

“Nabokov’un dediği gibi, romanda asıl hadise kahramanlar arasında değil, romanı yazanla okuyan arasında geçiyor. Bu nedenle, roman kahramanının cinsel özgürlüğü yazarın aklının ne kadar özgür olduğundan ayrı ele alınamaz…

…”Cinselliğin normalleşmesi” derken kastettiğimse şu: Bireyin cinselliğini özgürce yaşayabilmesi için, cinsellikten özgür olabilmesi gerek. Yoksa en özgürlükçü yazarımızın bile mevzu cinselliğe geldiğinde yaşadığı gerginliği, yazdıklarından anlayabiliyoruz. Bu gerginlik de iki şekilde tezahür ediyor: Gereksiz bir mahcubiyet ya da gereksiz bir abartma şeklinde. Bu gerilimi romanın lehine değerlendirmeyi başaran yazarlar çok fazla değil: Leyla Erbil, Sevgi Soysal, Oğuz Atay ya da Kemal Tahir isimleri geliyor aklıma.”

Kiremitçi’nin doğru bir noktaya temas ettiğini kabul etmem gerekiyor: “Bireyin cinselliğini özgürce yaşayabilmesi için cinsellikten özgür olabilmesi gerek.” Bunu başarması için de aklının zincirlerini kırması gerek. Roman yazarlarımıza ağır bir yük yükledik, evet. Belki de romanları sadece toplumun aynası olarak görüp, konuyu buradan incelemeye başlamak da önemlidir. Bizi, toplumun değişmesi gerektiğini sonucuna götürür, en azından.

Roman Kahramanları dergisinin sorusunu önemli ve değerli buldum. Çünkü konuyu tartışmaya açarken yazarları da işin içine katıyor. Onları da bu konuda düşünmeye zorluyor. Belki de kibarca, “Sizin kahramanlarınız neden utangaç/cinsiyetsiz/yanlış yönlendirilmiş?” diye soruyor. Böylece Türkiye yazınına cinselliğini ve hayatını daha açık yaşayan cesur kadınlar hediye etmek için bir adım atmış oldular. İşi, olup biteni değil hayali yansıtmak olan romancılarımız, hayatın en özgür alanlarından biri olan yazın dünyasına toplumu taşımaktansa, toplumu yazın dünyasına taşımayı da amaç edindiğinde özgür kadınları okuyabiliriz, belki.

Derginin tartışmaya açtığı konuyu duyduğumdan beri aklımda Virginia Woolf var. Hayır, Woolf’un derdi, kadın cinselliğini yazmak değildi. Daha önemli bir dediği var, “Kendine Ait Bir Oda” romanında: “Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!..”

Kadın ve edebiyatın belki de en isabetli sorgulaması olan “Kendine Ait Bir Oda”,  edebiyatın erkeklerin hegemonyası altında olduğu bir coğrafyada kadınlara büyük sorumluluk yüklüyor: Topluma inat yazın! Cinselliği de, diğer tüm tabuları da. Söylediği kolay değil, ama Virginia Woolf olmak da kolay değil…

Kaynak: bianet.org

edebiyathaber.net (30 Mayıs 2012)

Melek Koç - 17/06/2012 - 23:04

“Topluma inat yazın” diyorsunuz ya, bu her devirde çok zordu zaten. Hele ki şimdilerde daha bir imkansız… Artık en sıkı kadın yazarlar bile kendilerine oto sansür uygular oldu.
Birkaç yıl önce kitabı yüzünden mahkemelik olmuş bir kadın yazara gazeteci soruyor: “Yazdıklarınızı bizzat yaşadınız mı? Kocanız biliyor mu?”
Zihniyet bu!..
Virginia Woolf olmak kolay değil elbet, ama onun arkasında duran dağ gibi bir kocası vardı! Her yazdığını yayımlıyor ve arkasında duruyordu. Her kadın o kadar şanslı değil tabii.
Ben, naçizane Face’de sevdiğim aşk şiirlerini ve sözleri paylaştığım için bile yakınlarımdan eleştiri alırken öykülerimdeki kahramanlarıma cinselliklerini özgürce yaşattığımda sanırım linç edilirim…
Teşekkürle,sevgiyle.

birsen bayar - 26/02/2014 - 11:33

cocuklara oyku yaziyorum bunda bile kendi anim zanediliyor oyle birsey sonucu dusunemiyorum

Gerçeğe dönüşen distopya: Neil Postman’dan distopyalar arası bir karşılaştırma

Yirminci yüzyılın en önemli distopya eserlerinden ikisini, George Orwell‘in kaleme aldığı 1984 (Nineteen Eighty-Four) ve Aldous Huxley‘nin Cesur Yeni Dünya (Brave New World) eserlerini bugün yan yana koyup inceleseydik nasıl bir sonuç çıkartırdık?

Neil Postman 1985 yılında – Orwell’in öngördüğü distopya kurgusunun geçtiği tarihin tam da bir yıl sonrasında – böylesi bir entelektüel çabaya girişti ve geç yirminci yüzyılın esansının Huxley tarafından daha isabetli bir biçimde tahayyül edildiği sonucuna vardı.

Bu distopyaların hangisinin günümüzdeki vaziyete ilişkin daha doğru tahminler yürüttüğü tartışmasına girmeden, Neil Postman’ın eserinden yararlanılarak Stuart McMillen tarafından tasarlanan görselin Türkçe’ye çevrilmiş halini yayınlıyoruz.

Kaynak: homoinsurrectus.com (30 Mayıs 2012)

Rıdvan Üzel - 06/01/2014 - 00:02

* İFRAT VE TEFRİTTE UÇLARDA GEZİNENLER *

Şamil E - 06/01/2014 - 17:52

İngiliz ajanı Orwell’in, Zamyatin’in “My” kitabından arak yaptığı bilinen bir gerçek. Ve Orwell, komünizm karşıtı bir propaganda oluşturma sevdasından kaybetti. Geleceği görebilen değil sadece kurgu yapabilen bir zihin.

Ali Aksoz - 17/01/2014 - 10:17

İkisi de… Bizim gibi gelişimi sekteye uğratılan ülkelerde – biraz da maddi yetersizliklerden olsa gerek – genellikle bilgi ve özgürlüklerin Orwell’cı güç kullanımıyla engellenmesi daha sık rastlanan bir sansür/kontrol metodu. Öte yandan gelişmiş ülkelerdeki konformist yapı büyük oranda Huxley’ci dezenformasyon kültürcüklerine evrilmiş durumda.

Lakin Gaiman’ın kulağını çekiyorum ve bağımlılık yapıcı taraflarını görmekle beraber, bilgisayar oyunları ve sağlıklı yaşam mevzularını saydığı uyuşturucu kültürcüklerin dışında bırakıyorum.

salih - 20/04/2014 - 01:54

Gaiman değil postman diyor.

Burası her yer olabilir: “Özgürlük Hapishanesi”

Gerçek, insanın dayanabilme gücünü aşan bir ağırlığa sahiptir.

Çünkü bahsi geçen yaşadığımız dünyanın gerçeğidir ve oldukça can yakıcıdır. Bu nedenle ondan uzaklaşmayı tercih ederiz. Onu tanımak istemeyiz. Gerçi bilmek istesek de, yüzleşmeye cesaretimiz olsa da ulaşması çok kolay değildir. Kopyalanmış, çoğalmış, çeşitli görüntülerin ardına gizlenmiştir. Sezebiliriz ama kanıtlayamayız. Soyut bir kavram gibi uçuverir avucumuzun içinden. Ve bir gün kendi gerçekliğini yaratır, gördüğümüze inanır ve onunla bir ömür geçiririz. Yarattığımızın ya da kabul ettiğimizin ne kadarı bizimdir, tartışmayız bile. Aklımıza sığan, adını koyduğumuzda bizi rahatlatan her şeyden etkileniriz. Yaşananlar, öğrenilenler, öğretilenler, medya… Artık yapay bir evrene aidizdir. İnanmak isteriz, delice hem de. Yoksa şüpheci oluruz. Kuşkuyla yaşamanın yorgunluğu çöker üstümüze. Ortaya çıkan kuşatılmışlık tablosuysa eğer, özgür irade tutsak demektir. Aslında gerçek sandığımız bilgiye sarılıp uyumaktan başka bir şey değildir.

Bu yüzden Özgürlük Hapishanesi der kitabın adına Michael Ende. Sekiz öyküden oluşan eserde yanılsamaların yansımalarını anlatır: Özgür olduğunu sanan tutsakların ya da serbest olduğu halde özgür hareket edemeyenlerin öykülerini. Hayatın göbeğinde gelişen olağanüstü olaylarla özgürlük meselesine yeni bir boyut kazandırır. Zamanın algıda yarattığı kırılmaları tarif etmek içinse dile başvurur. Metni çoğu yerde yazarken kurar. Böylece okuru metnin akışına dâhil ederek suça ortak eder. Oyunun içine alır bizi. Fakat yol gösterici rolünü esirgemez. Daha ilk öyküde uyarısını yapar:

Ama genelinde de ve özelinde de zulüm ve şiddet dolu, açgözlülük ve anlamsız eziyet dolu şu haliyle dünyaya bir bakın ve bana söyleyin: Adaletli, kutsal denilen Tanrı böyle bir kusurluluğu nasıl yaratmış olabilir? Her şeyi yaratan insandır ve bunu bilmez. Bilmek istemez, çünkü kendisinden korkar, hem de haklı olarak.” (s.71)

“Uzun Bir Yolculuğun Sonu” adını taşıyan ilk öyküde geçer bu sözler. Öyküye çıkan yol – diğerlerinde olduğu gibi- sonsuz, belirsiz ve soluktur. “Gerçek” ışığın ardında saklıdır fakat oraya ulaşılıp ulaşamadığı meçhuldür öyküsü yazılan Cyril’in. Çünkü Cyril hayatının büyük bir bölümünü bekleyerek geçirmiş yersizyurtsuz biridir. Kendi gerçeğini bir sanat eserinde bulur, resmin peşine düşer. Koca bir hayatı ıskalar. Son öykü olan “Yol Göstericinin Efsanesi”nde ilk öyküyü başka bir yerden yeniden yazar, yaşamın döngüselliğini, karakterlerin çıkışsızlığını gösterir. Her ne kadar efsane olarak anlatılsa da, trajik bir öyküdür. Mucizenin varlığına inanan, peşinden giden adı sürekli değişen çocuk, şan şöhret ve paranın tuzağına düşer. İnancının yerine illüzyonu koyar. Gerçeğin ışığıyla karşılaştığında ise her şey için çok geçtir. Çocukluğunda sevmediği dünyanın parçası olmuştur. Bu yanıyla arayış döngüsel bir hal alır. Çünkü Ende’in karakterleri kolaycılığı benimsemiş, gördükleri düşe başkalarını ortak etme konusunda beceriksiz yalnızlardır.
“Borromeo Colmi’nin Koridoru” Borges’in “Labirent”ine atıftır. Öyküdeki çift, ölçülerle tanımlanmış küçük bir koridorun sonunu bulamaz, yalnızca ışığı görürler. Aklın sınırlarını aşan görüntüler sunan koridor, bilimsellikle aralarına sonsuz bir uçurum koyar. Bu sırra başka kimsenin inanmayacağını düşünüp kendilerini biricik sayarlar. “Varoştaki Ev” tek boyutlu bir karanlığa açılan, yalnızca yaşlı ve pasaklı bir kadınla Nazi subaylarının girebildiği bir evdir. Kötülüğün karanlıkla imlendiği evi iki çocuk görür, fakat içine giremezler. Sırrını çözemedikleri ev, savaşın bitmesiyle sonsuzluğa gömülür, duvarları erir. Anlatıcıya göre kimse olanları garipsemez, far etmez. Ende tam burada modernizme olan inancı sarsan, gerçeklik algısını tamamen değiştiren bir olayı kitabın ortasına yerleştirir. Bu gerçeklik faşizmdir. Kendini üstün gören bir ırkın başka bir ırkı yok etme arzusu, ancak tek boyutlu karanlıkla anlatılabilir. “Mişraim’in Katakompları”ndaki Iwri’nin cesareti bile tek başına yetmez bunca dogmatik düşünceyi yıkıp geçmeye. Iwri, duvarda gördüğü çatlakları, o çatlaklardan sızan ışığı resmetmeye çalışır. Yani Iwri gerçekliğe ulaşmak için sanatın ve sanatçının yaratıcı rolünü temsil eder. Fakat bu rolü tek başına kavrayamaz. Iwri’nin varlığı tehlikelidir, bunu da iktidardakiler fark eder. Acı çekmek sahiciliği temsil ediyorsa eğer, Iwri’nin insanları yani Gölge halkı erk tarafından ilaçla uyuşturulmaktadır. Her şeyi hemen unutmaktadırlar. Avutucular, iktidara muhalifmiş gibi görünen besleyicilerdir. Böylece uyum da uyumsuzluk da sistemin eline geçmiş olur. İnançsız halk Iwri’yi ışığın yanına tek başına gönderir. “İtiraf Edeyim, Biraz Küçük”te bilimin gerçekliğini altüst eden bir durum tanımlanır. Gördüğüne inanmak istemeyen karakter, önyargıya ve katı gerçekliğe sarılır ve gördüğünü düş sayar. Kitaba adını veren “Özgürlük Hapishanesi”ne girdiğimizdeyse Müslüman bir adam olan İnşallah’ın özgür iradeyle yüzleşmesine tanıklık ederiz. Alışık olmadığı durumu kaldıramayan İnşallah, başladığı yere geri dönmek ister. Açabileceği kapıların hiçbirini kendi iradesiyle seçemez, ışığı görme hakkı ömrünün sonuna dek elinden alınır.

Bu dünyada nedenini kendi de bilmeden yurtsuz hisseden insanlar vardır.(s.223)

Anlaşılacağı gibi Michael Ende aklın alıcılarıyla oynar, zihnin sınırlarını sınar. Bilimsel bilgiden tamamen uzak, gerçeküstü bir dünya kurar, açıklanamayan olaylar yerleştirir. Böylece gerçeğin ağır olduğunu, özgür iradeye sahip olmanın aslında ne demek olduğunu göstermeye çalışır. Karakterler böyle bir sahada oyuna çıkar. Aşağı yukarı her öyküde ışık imgesini kullanan Ende, şimdiki zamanı karanlıkla tasvir etmiş olur, hem de karanlığın adını geçirmeden. Bize özgür olmadığımızı, gerçeği aramanın cesaret gerektirdiğini ve sezgiye güveni tembihler sanki. Daha önce söylediğimiz gibi okur zaten metne dâhildir. Yazar, tutsaklığı, çaresizliği hissettirir. Beklenmedik yerlerde beklenmedik manevralar yaparak istediği yerde yine okuru saf dışı bırakır. Son/ sonuç bekleyen okuru eli boş bırakır. Çünkü ışığın ardına geçmek yazarın amacıyla çelişir. Okurun özgür iradesini yok saymaktır. Amaca içkin üslup yardımıyla insanlığı saran gerçeklikler kastı tarif edilmiş olur.

Yol gösteren bir levha da özel bir değeri olmayan, belki de dağılmış, hatta çürümüş bir tahta parçasından başka bir şey değildir. Üstünde yazılı olanı kendisi okuyamaz, okuyabilseydi de anlayamazdı. İşaret ettiği yere kendisi asla gidemez, tam tersine onun amacı durduğu yerde kalmaktır. Burası her yer olabilir; her yer aynı derecede iyidir, bir tek yer, yani işaret ettiği yer dışında. Onun tümüyle ararsız ve anlamsız olacağı tek yer orasıdır. Zaten işaret ettiği yerde olmadığı için, oranın yolunu arayana yararı dokunur.”(s.248)

Şunu da söylemek gerekebilir. Düz bir okumayla Ende’in bu eseri farklı bir gerçekliğin yargısına kurban gidebilir. Metafiziğe övgü diziyormuş gibi; karakterleri vahiyle aydınlatan, her şeyin tanrı iradesine teslim eden, hatta Momo’sunu yalanlayan bir yazar olarak bile suçlanabilir. Ende’e kadercinin teki demek bile mümkün böylesi bir okumayla. Ende sanki bu tür bir yargının riskini sezmişçesine ipuçları yerleştirir metne, üslubunu ustalıkla kurar. Göstermek istediğini, kendi özgün düşüncelerini alt-metne gizler. Karakterleriyle bir biçimde özdeşleşerek onları yine onların diliyle tarif eder. Böylesi nesnel bir tutumu sübjektifmiş gibi ele almak kolaycılık tuzağına düşmek olur. Eğer okur Ende’i kendi gerçekliğine sığdırmaya çalışırsa kazdığı kuyuya düşebilir. Çünkü akıl almaz hayal gücünü, tarafsızlıkla birleştiren güçlü bir metin Özgürlük Hapishanesi. Hikâyeler, gerçeküstü zemini aşıp yaşamın ortasına düşünce, hapishane kurgusu gerçek dünyayla buluşur. Görünür tek eylemse yürüyüştür, yolun sonu muamma olsa da. Oysa hiçbirimiz yeryüzüne oyun oynamak için gelmedik, ama nasıl olduysa başka başka oyunların figüranı sayarlar bizi.

“Dünya aldatılmak istiyor(…) sanatçı usta bir yalancı olmalıdır.”(s.239)

Ende pek çok şeyin insanları aldatmak üzerine kurulu olduğu bir dünyanın resmini çizen can sıkıcı bir sanatçıdır öyleyse. James Joyce’un epifanisi her öyküde parlar tepemizde. Bizi entelektüel bir kargaşanın içine sokar. Mutlak olana ulaşmanın imkânlarını önümüze sererken, sezgi yoluyla gerçekliğe en yakın kişinin sanatçılar olduğunun altınız çizer. Düşünmeye zorlar: Yanlış olan sorular mıdır yoksa yaşamın kendisi mi?

Çünkü dünyayı işler tutan şey, umut, yalnızca umuttu” (s.30)

Arzu Eylem – edebiyathaber.net (30 Mayıs 2012)

Rekin Teksoy yaşamını yitirdi

Yazar, çevirmen ve sinema tarihçisi Rekin Teksoy yaşamını yitirdi…

Geçtiğimiz haftalarda organ yetmezliği teşhisiyle yoğun bakıma alınan sinema tarihçisi, yazar, çevirmen Rekin Teksoy 84 yaşında yaşama veda etti.

Teksoy, Decameron çevirisi ile İtalya Cumhurbaşkanı Kültür Şövalyeliği unvanını; İki Efendinin Uşağı çevirisiyle Avni Dilligil En İyi Çeviri Ödülü’nü, İlahi Komedya çevirisiyle İtalyan Senatosu Çeviri Ödülü’nü almıştı.

Saint Michael Fransız Lisesi,İstanbul Üniversitesi, Hukuk Fakültesi ve Roma Hukuk Fakültesi’nden mezun olan Rekin Teksoy, Yön, Sosyal Adalet, Ataç dergilerinde başlayarak çeşitli yayın organında sinema konusunda yazılar yazdı; Ramazan Arkın’ın sahibi olduğu Arkın Yayınevi’nin hazırladığı Sinema Ansiklopedisini ve Cumhuriyet Ansiklopedisinin yayın yönetmenliklerini ve yazarlıklarını yaptı. Birçok önemli yazarın eserini Türkçeye çevirdi.

Rosa Lüksemburg adlı oyunu, Küçük Sahne’de uzun süre sahnelenen sanatçının en önemli yapıtlarından biri; Rekin Teksoy’un Sinema Tarihi adlı kitaptır. Bu yapıt, arka kapağında belirtildiği gibi “Bugüne kadar Türkiye’de yazılmış ve yayınlanmış en kapsamlı sinema kitabı” dır. Sinematek Derneği yönetiminde görev alıp, bir ara ikinci başkanlık görevinde bulunan Rekin Teksoy, tiyatro-sinema oyuncusu Sevil Candan’la evlenip ayrıldı. Larousse Gastronomique’in de Türkçe basımının danışmanlar kurulunda yer aldı. TRT 2 televizyonunda sinema ve edebiyat programı yapan ve İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde Sinema derslerini veren Rekin Teksoy, Decameron (İlahi Komedya) tam çevirisiyle İtalya Cumhurbaşkanı Kültür Şövalyesi sanı almıştır.

Kaynak: ntvmsnbc (30 Mayıs 2012)

Soruyu bil kitabı al! (kazananlar belli oldu)

Kazananların ve yedek listesinde bulunan kişilerin 4 Haziran 2012 pazartesi günü saat 12:00′a kadar bilgi@edebiyathaber.net adresine, kargo bilgilerini (ad soyad, telefon ve adres) göndermeleri gerekmektedir.

Soruyu doğru yanıtlayan 5 kişi Maksim Gorki’nin “Ana” adlı romanını kazanıyor.

Soru: “Nasıl Yapmalı?” adlı romanın yazarı kimdir? (yanıtlar sayfanın altındaki yorum bölümüne bırakılmalıdır.)

Dünya edebiyatında, sosyalist gerçekçilik yönteminin yerleşmesinde büyük katkısı olan Maksim Gorki, ünlü romanı Ana’da 1905 devrimi sırasında, işçi ve köylülerin çarlık despotizmine karşı yürüttüğü toplumsal mücadeleyi anlatıyor ve Rusya Ana’nın çocuklarına neler kazandıracağına ilişkin görüşlerini yansıtıyor.

“İnsan, onurlu bir kelimedir,” diyor Maksim Gorki, yalancı ve pasif bir hümanizm adına insana acımak yerine, saygı duymak, yaşamı yeniden biçimlendirme yeteneğine inanmak, onu buna yönlendirmek gerektiğini vurguluyor. Gorki’ye göre insan çevresini değiştirirken kendisi de değişirse, kaderini halkın kaderiyle birleştirir, onların özgürlük ve mutluluk uğruna mücadelesine katılırsa, ‘dünyaya yeniden gelir’ ve kelimenin en  gerçek anlamıyla insan olur. Dünyanın birçok ülkesinde, milyonlarca insan için başucu kitabı olan Ana romanında bu tema en tam anlatımına kavuşmaktadır.
Kazananlar, 30 Mayıs 2012 Çarşamba günü saat: 12:00′a kadar haberin altında bulunan yorum kısmına, doğru yanıtı yazanlar arasında yapılacak çekilişle belirlenecektir. 
Kazananların listesi 31 Mayıs 2012 Perşembe günü saat 12:30′da edebiyathaber.net üzerinden açıklanacak;  Facebook ve Twitter üzerinden de duyurulacaktır.
Not: Kargo bilgilerindeki ad ile yanıt veren kişinin adının aynı olması gerekmektedir.
edebiyathaber.net (10 Mayıs 2012)

 

pınar örnek - 23/05/2012 - 12:31

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

özge ergun - 23/05/2012 - 12:32

Nikolay Çernişevskiy

Erol Onal - 23/05/2012 - 12:32

Çernişevski

ulaş bulut karabulut - 23/05/2012 - 12:32

nikolay çernişevski

meryem berberoğlu - 23/05/2012 - 12:32

Nikolay Gavriloviç Çernişevsk

buse gamze demirkıran - 23/05/2012 - 12:32

Nikolay Gavriloviç Çernişevski’nin eseridir.

uğur zengin - 23/05/2012 - 12:32

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

hatice selcan doğan - 23/05/2012 - 12:32

nikolay gayriloviç çernişevski

Barış YANAR - 23/05/2012 - 12:33

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Hakan Sipahi - 23/05/2012 - 12:33

Nikolay Çernişevskiy

Okur Yazar - 23/05/2012 - 12:33

Nikolay Çernişevski

Mehmet ÇETİNKAYA - 23/05/2012 - 12:33

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

ikbal çağatay - 23/05/2012 - 12:33

nikolay gayriloviç çernişevski

sevcan özgür - 23/05/2012 - 12:33

Nikolay Gayriloviç Çernişevsk

mert kara - 23/05/2012 - 12:37

Vladimir İlyiç Lenin

Zennur Demirer - 23/05/2012 - 12:37

Nikolay Gayriloviç Çernisevski

Burcu Çam - 23/05/2012 - 12:37

nikolay gayriloviç çernişevski

hande gazey - 23/05/2012 - 12:38

çernişevski

Can YILDIRIM - 23/05/2012 - 12:38

Nikolay Gayriloviç Çernişevski.

ONUR KÖK - 23/05/2012 - 12:41

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

Tuğçe yaman - 23/05/2012 - 12:46

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Kübra Yıldırım - 23/05/2012 - 12:48

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Vüsal - 23/05/2012 - 12:49

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

AYLİN ARSLAN - 23/05/2012 - 12:51

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

HALİL GÖKÜR - 23/05/2012 - 12:54

nikolay gavriloviç çernişevski

duygu es - 23/05/2012 - 12:58

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

ARİF CAN AKSOY - 23/05/2012 - 13:00

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Hamit Can Kaya - 23/05/2012 - 13:00

Nikolay Gavriloviç Çernişevski.

füsun ığdır - 23/05/2012 - 13:00

Nikolay Gavriloviç Çerneşevski

Veysel Kobys - 23/05/2012 - 13:01

“Nasıl Yapmalı” adlı romanın yazarı: Nikolay Çernişevskiy’ dir.
İyi çalışmalar

Veysel Kobya - 23/05/2012 - 13:01

Nikolay Çernişevskiy’ dir.
iyi çalışmalar…

Hurşit Şeker - 23/05/2012 - 13:04

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Emre Kılıçarslan - 23/05/2012 - 13:04

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Başak KIRMACI - 23/05/2012 - 13:07

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Hakkı KIRMACI - 23/05/2012 - 13:07

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

EMRAH ADAKLI - 23/05/2012 - 13:08

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Meliha İNANÇ - 23/05/2012 - 13:23

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

mehmet kaymak - 23/05/2012 - 13:24

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

Murat Sürel - 23/05/2012 - 13:24

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Eylem Can - 23/05/2012 - 13:28

Çernişevski

Özge Başak Uyar - 23/05/2012 - 13:51

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Derya DOĞAN - 23/05/2012 - 13:55

Nikolay Gavriloviç ÇERNİŞEVSKİY

Önder YILDIZ - 23/05/2012 - 14:20

Çernişevski.

Pınar Tekin - 23/05/2012 - 14:21

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

OĞUZ TATAROĞULLARI - 23/05/2012 - 14:45

Nikolay Gavriloviç ÇERNİŞEVSKİY

Ender YILDIZ - 23/05/2012 - 14:50

Nikolay Çernişevki

Sabahat ALİ - 23/05/2012 - 14:52

Çernişevski

7.oda - 23/05/2012 - 15:01

N.G. Çernişevski

Buğçe Baybaş - 23/05/2012 - 15:18

Nikolay Gavriloviç Çernişevsk

Ahmet Dediler - 23/05/2012 - 15:25

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

Onur Taştan - 23/05/2012 - 15:28

Nikolay Gavriloviç Çernişevsk

Yaprak Kocatepe - 23/05/2012 - 15:32

Nikolay Gavriloviç Çernişevski eseridir.

Merve Şen - 23/05/2012 - 15:35

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

özge keleş - 23/05/2012 - 15:41

Nikolay Gavriloviç Çernişevsk

SAMET DÜLGE - 23/05/2012 - 15:49

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

SEDAT BOYRAZ - 23/05/2012 - 15:49

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

MERVE CAN - 23/05/2012 - 16:01

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

Hüseyin ÇITAK - 23/05/2012 - 16:02

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

MUSTAFA BODUR - 23/05/2012 - 16:12

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

Begüm Sungur - 23/05/2012 - 16:22

Nikolay Gayriloviç- Çernişevski

dilhan kocaman - 23/05/2012 - 16:39

nikolay gavriloviç çernişevski

Duygu Özbilüm - 23/05/2012 - 16:43

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Gizem Acder - 23/05/2012 - 17:07

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Ayşen Büyükarslan - 23/05/2012 - 19:53

Nikolay Çernişevski

Doğancan Bedir - 23/05/2012 - 19:54

Nikolay Çernişevski

Havva Vatansever - 23/05/2012 - 19:57

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Uğur GÜNEŞ - 23/05/2012 - 20:04

Nikolay Gayriloviç Çernişevsk

DERYA ÇAPIN - 23/05/2012 - 22:08

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

davut dağdelen - 23/05/2012 - 22:29

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

GAMZE ÖZTÜRK - 23/05/2012 - 22:31

Nikolay Gavriloviç Çerneşevski

burcu güleç - 23/05/2012 - 22:31

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Nur KALYONCUOĞLU - 23/05/2012 - 22:31

N.G. Çernişevski

Gönül Nalbant - 23/05/2012 - 22:33

Nikolay Çernişevskiy

melike uysal - 23/05/2012 - 22:37

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

HALİL İBRAHİM KAYA - 23/05/2012 - 22:40

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

yasemin ulutürk - 23/05/2012 - 22:44

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

çilem ulun - 23/05/2012 - 22:47

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

ali atlıhan - 23/05/2012 - 22:48

nikolay gavriloviç çernişevski

salim kocaman - 23/05/2012 - 22:52

nikolay gavriloviç çernişevski

Tahsin Görmüş - 23/05/2012 - 22:55

Nikolay Gavriloviç Çerşinevski

BAHADIR AYDIN - 23/05/2012 - 23:07

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

ŞEBNEM AYSAN - 23/05/2012 - 23:18

N.G Çernişevski

nezahat akbaba - 24/05/2012 - 00:05

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Mehmet YALÇIN - 24/05/2012 - 00:06

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

zülküf durmaz - 24/05/2012 - 00:08

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

MERVE CANLIER - 24/05/2012 - 00:10

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Buğse Agar - 24/05/2012 - 09:05

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Buğse Agar - 24/05/2012 - 09:20

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

erman tekdemir - 24/05/2012 - 10:55

nikolay gavriloviç çernişevski

emel - 24/05/2012 - 10:55

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

Arzu Ozkaya - 24/05/2012 - 10:55

Nikolay Gavriloviç Çernişevsk

Anıl AKBULUT - 24/05/2012 - 10:56

Çernişevski

zehra kurt - 24/05/2012 - 10:56

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Yeşim Selda Hebip - 24/05/2012 - 10:56

NİKOLAY ÇERNİŞEVSKİ

Onur Işık - 24/05/2012 - 10:57

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Hakan Karakullukcu - 24/05/2012 - 10:57

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

ERDEM ÇOLAK - 24/05/2012 - 11:06

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

İSMAİL ŞEN - 24/05/2012 - 11:10

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

HIDIR ARSLAN - 24/05/2012 - 11:14

N.G.Çernişevski

adem albayrak - 24/05/2012 - 11:26

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

Simin Zerafet - 24/05/2012 - 11:30

Dan Brown

yasemin çolak - 24/05/2012 - 11:31

nikolay çernişevski

GÜLİN MANAV - 24/05/2012 - 11:58

nikolay çernişevski

BEKİR IŞIK - 24/05/2012 - 12:03

Nikolay Gavriloviç Çernişevsk

Celal Ertaş - 24/05/2012 - 12:06

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Erdal Güngör - 24/05/2012 - 13:08

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

can arslan - 24/05/2012 - 13:08

Çernişevski

Mustafa Karakaş - 24/05/2012 - 13:17

Nikolay Çernişevski

Ceyda Güneş - 24/05/2012 - 13:29

nikolay gavriloviç çernişevski

ENGİN ALTAY - 24/05/2012 - 15:09

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Gürkan Karanlık - 24/05/2012 - 15:10

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Ceren Deveci - 24/05/2012 - 16:31

“Nasıl Yapmalı” isimli kitabın yazarı Nikolay Gavriloviç Çernişevski’dir.

Rumeysa Çinpolat - 24/05/2012 - 17:04

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Ahmet Bilal ŞEREFOĞLU - 24/05/2012 - 18:43

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Ferhat topazik - 24/05/2012 - 22:12

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

okan can - 24/05/2012 - 22:15

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

Sercan Zencir - 24/05/2012 - 22:16

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

Melis Mine Sener - 24/05/2012 - 22:35

Nikolay gavrilovic cernisevski

Gülsu Tuncay - 24/05/2012 - 23:09

Nikolay Çernişevski

evrim yeşil özmen - 24/05/2012 - 23:20

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

Bengi ÇELİK - 25/05/2012 - 01:22

Nikolay Gavriloviç Çernişevski’ye ait bir yapıttır.

Serkan gülpınar - 25/05/2012 - 02:06

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Pelin Almaç - 25/05/2012 - 20:59

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Fatma Kutlu - 25/05/2012 - 21:01

Nikolay Gavriloviç Çernişevski.

Mehmet Barış Aydoğdu - 25/05/2012 - 21:01

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

Eda Sivas - 25/05/2012 - 21:01

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

HANİFE DURAN - 25/05/2012 - 21:02

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

nur pembeci - 25/05/2012 - 21:03

Nikolay Çernişevskiy

çiğdem atak - 25/05/2012 - 21:04

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Sümeyye Karaboyun - 25/05/2012 - 21:05

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

seda atak - 25/05/2012 - 21:06

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

İdris Polat - 25/05/2012 - 21:06

Nikolay Çernişevskiy

melike ersavaş - 25/05/2012 - 21:07

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Mustafa Aydemirli - 25/05/2012 - 21:09

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Mert Çevik - 25/05/2012 - 23:48

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

Sevimnur KAL - 26/05/2012 - 11:25

Nikolay Gavriloviç Çernişevsk

ERDEM ELİBOL - 26/05/2012 - 11:47

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

DALİN DOGUM - 26/05/2012 - 11:48

Nikolay Gavrilovic

özden çobanoğlu - 26/05/2012 - 12:12

nikolay gavriloviç çernişevski

oguz kaan aktürk - 26/05/2012 - 15:15

nikolay gavriloviç çernişevski

pelin DURMUŞ - 26/05/2012 - 21:27

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Funda Seydem - 27/05/2012 - 17:39

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

necip yıldırım - 27/05/2012 - 17:40

-Nikolay Gavriloviç Çernişevski

YUCEL ÖZMEN - 27/05/2012 - 17:43

Nikolay Çernişevski

Berk Özbakır - 27/05/2012 - 17:48

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Alkan Erkek - 27/05/2012 - 17:50

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

ÇAĞLA DOĞAN - 27/05/2012 - 18:03

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

deniz ateş - 27/05/2012 - 18:11

N.G.Çernişevski

esra yapışkan - 27/05/2012 - 19:15

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Neşe Arslan - 27/05/2012 - 20:21

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Şeyma Özkaymak - 28/05/2012 - 11:49

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Can Davaslıgil - 28/05/2012 - 16:56

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Nehir Gürel - 28/05/2012 - 16:58

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Erşan Kulu - 28/05/2012 - 17:00

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Bilal Yaver - 29/05/2012 - 12:36

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Zeynep Şeyma Demir - 29/05/2012 - 12:36

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Tankut Yıldız - 29/05/2012 - 12:38

Nikolay Çernişevskiy

Göksu Koç - 29/05/2012 - 12:38

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Gülin Laçinkaya - 29/05/2012 - 12:39

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

zeynep zurnacı - 29/05/2012 - 12:42

Lisedeyken okumaya çalışmıştım evet. Çernişevski.

ipek gürkan - 29/05/2012 - 12:45

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

Özlem DAĞTEKİN - 29/05/2012 - 12:48

Çernişevski.

Neslihan DAĞTEKİN - 29/05/2012 - 12:50

Çernişevski

Mustafa TÜRKSEV - 29/05/2012 - 12:51

Çernişevski

perihan gayir - 29/05/2012 - 12:53

Çernişevski

özlem sevilmiş - 29/05/2012 - 12:54

Çernişevski

Pınar Sevim Noyaner - 29/05/2012 - 12:56

Çernişevski

seval pulak - 29/05/2012 - 12:57

Çernişevski

fevzi subaşı - 29/05/2012 - 12:59

Çernişevski.

hatun noyaner - 29/05/2012 - 12:59

Çernişevski

Gizem noyaner - 29/05/2012 - 13:04

Çernişevski

arzu yanar - 29/05/2012 - 13:10

nikolay çernişevski

erkan ergican - 29/05/2012 - 13:10

Çernişevski

Rahime kudusoglu - 29/05/2012 - 13:11

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

atilla subaşı - 29/05/2012 - 13:13

Çernişevski

ayşe savaş - 29/05/2012 - 13:21

çernişevski

Nergiz ilimen - 29/05/2012 - 13:33

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Fikret Aslan - 29/05/2012 - 13:39

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

SEVDENUR ALTAY - 29/05/2012 - 14:02

Nikolay Gavriloviç Çerniçevski

HALİL ERTENE - 29/05/2012 - 14:16

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Nilgün Erengezgin - 29/05/2012 - 14:18

Nikolay Gavriloviç Çerniçevski

öykü gizem gökgül - 29/05/2012 - 14:27

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Mustafa KURTULUŞ - 29/05/2012 - 15:14

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

Elif Genç - 29/05/2012 - 15:14

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

deniz durdağ - 29/05/2012 - 15:15

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

Mustafa Palınga - 29/05/2012 - 15:15

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

didem atinel - 29/05/2012 - 15:16

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

fatoş bal - 29/05/2012 - 15:21

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Serkan Özel - 29/05/2012 - 15:37

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

Sedat Özel - 29/05/2012 - 15:37

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

Taylan Kazak - 29/05/2012 - 15:40

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

Onurhan GÜNER - 29/05/2012 - 15:40

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

ayberk akgül - 29/05/2012 - 15:41

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

Ömer Temizyürek - 29/05/2012 - 15:43

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

Semih Ünal - 29/05/2012 - 15:44

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

Hülya Atinel - 29/05/2012 - 15:44

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

DİLEK AHENPENÇE - 29/05/2012 - 15:59

NİKOLAY ÇERNİŞEVSKİ

Deniz Burak Bayrak - 29/05/2012 - 16:03

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

ecehan altun - 29/05/2012 - 16:22

Nikolay Gavrilovich Chernyshevsky

bülent ışık - 29/05/2012 - 18:06

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Nadire Durmusoglu - 29/05/2012 - 19:33

Nikolay Gavrilovich Chernyshevsky

Ahmet Selçuk Soykan - 30/05/2012 - 01:37

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

ceren akköstepen - 30/05/2012 - 10:50

N.G Çernişevski

hatice çetinkaya - 30/05/2012 - 10:50

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

SALİH NURDAG - 30/05/2012 - 10:54

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Büşra Nur Yasav - 30/05/2012 - 10:56

Nikolay Gavriloviç Çernişevski’dir.

Bülent Tellan - 30/05/2012 - 10:56

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

aziz gürhan - 30/05/2012 - 10:57

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Adnan Mutlu - 30/05/2012 - 10:57

Nikolay Gavriloviç Çernişevski.

ESRA ÖZÜM GÜNERİ - 30/05/2012 - 10:59

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

ERKAN KIRANTAY - 30/05/2012 - 11:01

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Ömer Faruk Çetin - 30/05/2012 - 11:03

Nikolay Çernişevskiy

Sevil Shen - 30/05/2012 - 11:04

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

cihan çamalan - 30/05/2012 - 11:06

Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Kübra Sungur - 30/05/2012 - 11:07

Nikolay Gavriloviç Çernişevski..

Canan Çamurcuoğlu - 30/05/2012 - 11:16

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

gürkan tunalı - 30/05/2012 - 11:21

nikolay gayriloviç çernişevski

irem adaş - 30/05/2012 - 11:23

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

mehmet türel - 30/05/2012 - 11:26

Nikolay Gayriloviç Çernişevski

ömer yıldız - 30/05/2012 - 11:59

çernişevski

Merve Kaya - 30/05/2012 - 11:59

N.G.Çernişevski

cemre kaynakçı - 02/10/2012 - 10:56

Nikolay Çernişevskiy

Aksu Bora: “Tek bir ölçüt var; feminist bir yayıneviyiz”

Ülkemizde feminist dergicilik 1980’lerden günümüze sürüyor: Somut, Kaktüs, Pazartesi, Amargi, sanat ve edebiyat ağırlıklı Cin Ayşe. Şimdiye kadar bu dergilerin uzantısı olan kitaplar da basıldı. 2010’dan beri ise sistemli olarak feminist kitaplar basan bir yayınevi var artık:  Ayizi. 

Ayizi hakkında Aksu Bora’yla söyleştik.

“Ayizi”nin kuruluş sürecini anlatır mısınız?

Biz Ankaralı üç kadın, İlknur Üstün, Selma Acuner ve ben, farklı yerlerde, farklı biçimlerde, feminist hareket içinde uzun yıllar mücadele etmiştik. Biraz bu yılların birikimiyle biraz da sanırım yorgunluğuyla, yeni bir alan açmaya cüret ettik galiba. Kadınların konuşması, yazması, bu sözlerin birbirine eklenmesi… sadece feminist hareket için değil, bu memleketin siyasal/kültürel atmosferinin nefes alınabilir hale gelmesi için de çok önemli diye düşündük. Böylece yola koyulduk. Paramız yoktu, yayıncılık alanında çok tecrübeli değildik ama dostlarımız vardı, onlara ve birbirimize güvendik. Başladık. Şimdi, geçen iki yılı düşününce, daha tecrübeli olsaydık cesaret edemezdik diyorum! 

“Ayizi” bana karanlıkta yürüme çabasını  çağrıştırıyor. Sizin için anlamı ne ?

Ne güzel! Hiç böyle düşünmemiştim. Birkaç yerde de anlattığım gibi, Ayizi adı yıllar öncesinden bir hatıra: Öyle bir rüya görmüştüm, ne olduğunu bilmiyordum ama bir şeyin ismi olarak aklımda duruyordu. Yayınevi işi hayal olmaktan çıkıp ciddiye binince, İlknur’la Selma’ya söyledim, onlar da tamam dediler, oldu. Benim için anlamı böyle bir şey: Eski bir rüya. Hep ay ışığının bedenimize değmesi gibi bir şey hatırlatmıştır- kadının bedenindeki yakamoz gibi. Bir tür buluşma. Selma ise mesela, ayın arkasında bıraktığı ışıklı iz diye düşünür.

Müziğini seviyoruz, önceden anlamlarla yüklü olmamasını, yeni anlamlara açık oluşunu.

İki  yıl olmuş “Ayizi” kurulalı.  Yola çıkarken hedefleriniz nelerdi, hedeflediklerinizin ne kadarına ulaşabildiniz bu süreçte?

Bu zor bir soru. Başlarken biraz da korkularımızı yenmek için herhalde, hedeflerimizin küçük olduğunu birbirimize tekrarlayıp durduk ama galiba pek de küçük değilmiş aslında: Yeni kadın yazarları teşvik etmek, anlatılmamış hikayeleri anlatmak, çekmecelerden, sandıklardan, hafızalardan çıkacakları görmek, bunların birbirleriyle konuşmalarına zemin hazırlamak… Tabii yola koyulunca, pek de öngörmediğimiz ya da önemsemediğimiz şeylere çok enerji ve zaman harcamamız gerekti- mali işler, kağıt işleri, günlük işler… Bir yayınevinin rutine oturması bile çok zaman alıyormuş.

Yine de, on altı kitap yayınladık, çoğu yeni yazarlar. Farklı diziler başlattık, yenilerini akıl edip çalışmaya başladık. Çok önemsediğimiz bir atölye çalışmasını gerçekleştirdik: Feminist Biyografi Semineri.

Yayınevinin etrafında çok hoş, çok enerjik bir dostlar çemberi oluştu- hem gündelik işleyişimizde hem de yayın işlerinde yardım eden arkadaşlarımız oldu, bize fikir veren, kitap öneren, çeviride sıkıştığımızda el atan, tanıtım işlerimizin ucundan tutan, ofise kahveye diye uğrayıp bir takım angaryaları üstlenmiş olarak ayrılan…

Neleri yapabileceğimizi, neleri –en azından şimdilik- yapamayacağımızı gördük. Bundan sonra, biraz daha kolay ilerleyebiliriz diye umuyoruz!

 “Feminist Biyografi Semineri” yapıldığını söylediniz. Nasıl bir çalışmaydı bu? Tekrarı olacak mı? Sürdürdüğünüz başka  etkinlik ve seminer var mı?

Bir atölye çalışmasıydı. Eser Köker yönetti ve çerçevelendirdi. Kadın biyografileri üzerine çalıştılar, feminist biyografinin anlamını ve işlevini tartıştılar, kendileri de biyografiler yazdılar. Atölye çalışmasını geçen yıl yapılan Sosyal Bilimler Kongresinde sundular. Bu çalışmaya ilgi çok oldu, sonradan haberdar olup da katılamayanlar, bittikten sonra katılımcılardan methini duyup “yine yapın” diyenler… Önümüzdeki sonbahar tekrarını yapmayı istiyoruz; belki bu kez metinler kadar fotoğraf gibi görsel malzeme üzerinde de çalışılabilir.

Yine önümüzdeki dönemde, yazı atölyeleri yapmayı istiyoruz. Bunu hem yayınevi hem de Amargi Dergi etkinlikleri çerçevesinde düşünüyoruz. Baştan önümüze koyduğumuz hedeflerden biriydi kadınları yazmaya teşvik etmek, bunun araçlarından biri olarak düşünüyoruz yazı atölyelerini. Kadınların birbirlerinden öğrenmelerini, birbirlerini cesaretlendirmelerini ve güç vermelerini mümkün kılacak ortamlar olarak.

Türkiye’de farklı kadınlık durumları, deneyimleri üzerine başka çalışmalar da var aklımızda. Daha sonra kitaplaştırmak üzere. Bunlardan biri, okullardaki şiddetin veliler olarak kadınlar tarafından nasıl görüldüğü, bununla nasıl baş edildiği, ne gibi politikalar önerilebileceği üzerine bir dizi atölye. Eğer hayal ettiğimiz çapta bir çalışmayı örgütleyebilirsek, çeşitli bölgelerden, farklı okul tiplerinden deneyimlerin toplanması ve bunlar üzerine birlikte tartışılıp yazılması mümkün olacak ve buradan iyi bir kitap çıkar diye düşünüyoruz.

Tür yelpazenizi  oldukça  geniş tutuyorsunuz, kuramsal, kurmaca, anı… Ölçütleriniz nedir bu kitapları seçerken?

Doğrusu her kitap için ayrı ölçüt kullanıyoruz demem gerekir. Yani bir ölçütler skalamız var da gelen dosyaları ona vurup değerlendiriyoruz gibi bir durum yok. Tersine, her dosyayı kendi yapmak istediği, vaad ettiği şeyle değerlendiriyoruz. Bazen, anlattığı şeyi çok güzel anlattığı için yayınlayabiliyoruz. Bazen, kadınlarla ilgili daha önce yazılmamış ya da az yazılmış bir konuda olduğu için. Bazen, daha önce yayınlanmış ve sonra kaybolmuş kitapları bulup yayınlıyoruz. Yeni bir yazarın taze soluğunu hissetmek güzel olduğu için, cesaretle ele alınmış zorlu bir konuyu kitaplaştırmayı sevdiğimiz için, biz pek öyle düşünmüyor olsak da meselesini iyi anlatmış birini ağırlamak kafamızı açtığı için… Bir sürü ölçütümüz var yani.

Kendimize koyduğumuz tek bir ölçüt var; feminist bir yayıneviyiz. Feminizmin fazlasıyla geniş ve tartışmalı bir alan olduğunun farkındayız; üstelik feminizm tanımlarımız, hareketteki deneyimlerimiz ve ilişkilerimiz de birbirinden farklı. Ama çok temel bir noktada, birbirimize güvenmekte ortaklaşıyoruz. Bazen benim bayıldığım ama İlknur’un o kadar da beğenmediği, Selma’nın “yok artık” dediği bir dosya geliyor, “vardır Aksu’nun bir bildiği” diyebiliyorlar. Bu hepimiz için geçerli. Belki zaman içinde yayınevi içi hizipler olacak, “Aksunun o acayip dizisi”, “Selma’nın takıntıları” falan gibi şeyler konuşuyor olacağız! Bununla baş edebiliriz gibi geliyor, öbür türlüsü biraz sıkıcı olurdu zaten. Bir de heveste ortaklaşıyoruz galiba; birlikte yeni diziler hayal ediyoruz, peşine düşülecek temalar üzerine konuşuyoruz, telifini alsak dediğimiz kitaplara bakıyoruz… Bunlar işin güzel ve eğlenceli kısmı. 

Bundan sonraki süreçte ağırlık vermeyi planladığınız bir tür var mı?

Ağırlık demeyeyim ama yeni diziler var aklımızda. Bunlardan biri, nehir söyleşiler. İlkini Nebahat Akkoç’la yaptık, sonbahara yayınlamayı planlıyoruz. Bir başkası, derlemelerden oluşacak bir dizi- memleket hikayeleri gibi bir şey. Biyografi, günlük ve otobiyografi yapmayı çok istiyoruz ama henüz gönlümüze göre bir dosya gelmedi, belki de bizim kolları sıvamamız gerekecek bunun için… Aslında, “tür” tanımlarını biraz kendimize uydurmamız gerekebilir; mesela Nebahat Akkoç söyleşisi hem siyaset dizisine yakışırdı hem anı. Aslına bakarsanız, yer yer edebiyata bile girip çıkıyor! Yakın tarihi “aşağıdan” bir bakışla anlatan hikayeler mesela, hangi türe girer? O sebeple, bizim dizi isimlerimiz de bize özgü. Politika ve edebiyat gibi diziler var ama işte, “hayat bilgisi”, “yurttan sesler” gibi diziler de var.

Feminizmin bir politika olduğunu ve okulda öğrenilemeyeceğini söylüyorsunuz.  “Ayizi” yayınevini  feminizmi geniş kitlelere yayacak bir oluşum olarak düşünebilir miyiz?  Yayınevinizden çıkan “Tel Dolap” adlı kitabı da bu düşüncenizle ilişkilendirebilir miyiz?

Yok, öyle düşünmeyelim, bu bizi fena gerer! Bir yayınevinin üstlenemeyeceği kadar ağır bir iş o. Ama tabii ki politik kaygıları ve öncelikleri olan bir yayınevi olarak Ayizi’ni feminist hareketin bir bileşeni olarak düşünebiliriz. Böyle olduğu için de feminizmi geniş kitlelere yaymak değil ama bir kenardan hafıza kayıtları, arşivler oluşturmak, bilgi biriktirmek, tartışma yürütmek gibi işler yapar.

Tel Dolap’ı “hayat bilgisi” dizisinin bir parçası olarak düşündük, “sıradan kadınlar”a ulaşmanın bir yolu gibi değil. Feminizmin gündelik hayatla ilgili daha fazla sözü olmalı gibi geliyor bize. Bir de evin, mutfağın içeriğindeki arzu’yu tanımalı. Yani buralara kaçıp kurtulunması yerler muamelesi yapan 1970’ler feminizmine de biraz eleştirel bakmak, kadınların evle kurdukları ilişkinin karmaşıklığını anlamaya çalışmak önemli. Bu açıdan, epeyce dolaylı bir yoldan, evet, feminizmi geniş kitlelere yaymak gibi bir işlevi var: Mutfağın, yatak odasının, evin politikasını yaparken sadece “hayır” diyen bir dille gidilebilecek mesafenin kısa olduğu kanısındayız. Kamusal bir “feminist” personası yaratıp buna inanmanın bedeli ağır; çoğumuz yemek yapıyoruz, bazılarımız bu işi çok ciddiye alıyor ve feminist toplantılarda bir köşede yemek tarifi alışverişi yapan kadınlar oluyor… Gerçekliğimizin bir parçası olan bu deneyim üzerine daha fazla söz söyleyebilmemiz lazım. 

Feminizmle ilgili çok çeşitli algı var. Ben de hem kişisel olarak hem de Kristeva’nın Kara Güneş’inin etkisiyle melankoliden mustarip her kadını feminizmle  ilişkilendiriyorum. “Ayizi” melankolik kadınların izini sürmeyi düşünür mü? Nilgün Marmara, Sylvia Plath, bu yıl Uçan Süpürge’de hayatını izlediğimiz Ingrid Jonker?

Ayizi, melankolik kadınların izini sürmek isteyen kadınları desteklemeyi düşünür daha çok! Bu kadınların neden melankolik olduklarını, onlara neden melankolik dendiğini dert eden kadınları.

Bilmem, melankoliyi öfkenin bir hali olarak görebilir miyiz sizce?

Yayıncılığınızı Ankara’dan sürdürüyorsunuz.  Bu işi, “merkez”den uzakta sürdürmenin zorlukları ya da avantajları var mı, neler?

Bu konuda çok şanslı olduk; merkez dışındaki yayınevleri için en önemli problem dağıtım ağlarına girebilmektir (ve orada sağ salim kalabilmek!). Biz dağıtım konusunda İletişim Yayınlarının desteğini aldık ve böylece çok ciddi bir sıkıntıyı olabilecek en hafif arazlarla çözmüş olduk.

Küçük ve büyümeye hevesi olmayan bir yayıneviyiz, üstelik galiba “ruhen” de Ankara’lıyız, burada olmaktan memnunuz. Bahçesinde elma ve kayısı ağaçları olan, çamaşırlar asılan bir ofisimiz var, otobüs durağına yakın, “simit dünyası”nın dibinde… Merkez de neymiş?!

Kitabı ve okuru bol bir yayınevi olmanızı diliyorum.

Teşekkürler. Bu dileklerin bize ne kadar iyi geldiğini anlatamam- dostlarla çevrili olmak harika bir şey.

Söyleşiyi gerçekleştiren: Melike Uzun – edebiyathaber.net (29 Mayıs 2012)

Aşçı - 08/01/2013 - 11:44

Harika bir söyleşi, Aksu Hocayı zaten çok severim hemen paylaşıyoruz. http://feministmutfak.com/ sitesi adına teşekkür ederiz. Umarım kaynak bildirip paylaşmamızda sorun yoktur.

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z