Masthead header

peyotePeyote Fanzin’in 2. sayısında, Amerikan edebiyatının en güçlü kısa öykü yazarlarından olan William Saroyan’a yer veriyor. Fanzinde yazara dair bir tanıtım yazısı ve William Saroyan’ın “İnsanlık Komedisi” kitabını Kürtçeye “Komediya Mirovahiyê” adıyla çeviren, çevirmen Aydin Rengin ile röportaj yer almakta.

Öykü, film eleştirileri ve şiirlerin yanı sıra “Radyo Peyote” ve “Galeri Peyote” olmak üzere iki liste yer alıyor fanzinde. Radyo Peyote’de farklı şarkı ve müzikler tanırken, Galeri Peyote’de ise farklı resim tabloları öğreneceksiniz.  Ayrıca fanzinin her kapağı, ressamların farklı resimleriyle çıkıyor. Fanzinin her sayısında yeni bir ressam ve yeni bir resim tanımış oluyorsunuz.

Peyote Fanzin’i,

Kadıköy’de: Mephisto, Sosyal sahaf, Kafe 26A ve 6.45 Dükkan’da,

Beyoğlu’nda ise:  Mephisto ve Kafe 26A’da bulabilirsiniz.

3. sayı hazırlıklarına başlayan fanzin’e erişmek için: peyotefanzin@gmail.com

edebiyathaber.net (6 Ağustos 2014)

 

RM_1 (Grandfather_Father_and_Son_2010)Bu yıl SALT’ta kişisel sergisi düzenlenen Rabih Mroué’nin yazıları ile önemli performanslarının metinlerini içeren Türkçe e-yayın, saltonline.org’da PDF ve EPUB formatlarında erişime açıldı.

SALT’ın yeni e-yayını Rabih Mroué, 2013’te Madrid’deki CA2M’de gerçekleştirilen aynı adlı sergiye paralel olarak hazırlanan Image(s), mon amour. FABRICATIONS kitabından seçilmiş metinlerden oluşuyor.

2 Nisan-13 Temmuz 2014 tarihlerinde SALT Galata ve SALT Beyoğlu’nda yer alan Rabih Mroué sergisini takiben yayımlanan seçki, sanatçının yazıları ile Pikselli Devrim, Üç Afiş ve İmgelerin Sakinleri gibi önemli performanslarının metinlerinin yanı sıra, Pablo Martínez’in Mroué’nin pratiğinde imge kullanımını inceleyen yazısını içeriyor.

Aktör, tiyatro yönetmeni, oyun yazarı ve görsel sanatçı Rabih Mroué, 1990’da Lübnan İç Savaşı’nın resmen sona ermesinden sonraki 10 yılda öne çıkan Lübnanlı sanatçılar kuşağındandır. Ülkedeki siyasi huzursuzluk ortamı ile toplumsal ayaklanmaları ilk elden deneyimleyen sanatçının tecrübelerine dayanan işleri, imgelerin kullanımı, hikâye anlatma mekanizmaları ile tarihsel ve kişisel anlatıların inşasını inceler, sorgular ve sorunsallaştırır.

Mroué’nin tiyatro geleneğinden gelmesinin etkilerini taşıyan üretimi, çatışma ve kriz anları, tarihsel değişimler ve bunların günümüzdeki etkileri üzerinde bireyin, özellikle de sanatçının rolü ve duruşunu araştırır. Sanatçı, savaşın etkileri ve bölgede devam eden çatışmaları incelerken, kimlik oluşumu ile tarih yazımında önde gelen etkenler olarak imge ve temsiliyetin sosyal ve siyasal sonuçlarını analiz eder.

Mroué, 22 yaşındayken Lübnan’ın komünist gazetesi Al-Nidaa’da yayımlanan ve salonda oturdukları esnada evlerine bomba düşen bir aileyi anlattığı hikâyesinin benzeri kendi ailesinin başına geldiğinde kısa hikâye yazmaktan tamamen vazgeçtiğini söyler. Fakat hikâyecilik Mroué’nin peşini bırakmaz; kurgu ve gerçek daima düğümlenir, görsel üretimi ile yazı bütünleşir.

Mroué üzerine Türkçede tek kaynak olan bu e-yayın, sanatçının yazılı pratiğinden bir kesit sunarken, imgeye yaklaşımı ve her zaman sorgulayan ama edebiyatı yadsımayan düşünce biçimi ile akademik olmayan derslerindeki nüanslı geçişleri detaylı şekilde incelemeye olanak tanıyor.

Yayına erişmek için>>>

edebiyathaber.net (6 Ağustos 2014)

feridun andac 10.tifBilinmezlik yolu bazen bir çağrıdır. Orada hayata dair sırlı olan her şeyle karşılaşma olasılığı vardır. Eğer yaşamın tufeylisi değilseniz bunu anlarsınız. Ki, o, gitmelerin kapısını aralar; yeni karşılaşmalarla sizi bendinden çıkarıp taşkına çevirebilir.

Evet, hayat da taşkınlıklar gerektirir bazen. İşte o ân, kıyılarda yaşamayı bırakır daha içlere yönelirsiniz.

William Faulkner’ın Çılgın Palmiyeler’ini okuyunca, hayatın o taşkın yanlarına, taşıdığımız uçlara/kıyılara baktım bir süre. Harry ile Charlotte’un öyküsündeki karşılaşmanın o iki insanı alıp taşıdığı hayat, “Irmak Baba”daki mahkûmun yaşananlar/doğa karşısındaki tutumu şaşırtıcı olmanın ötesinde çok insani boyutlar içeriyordu. Faulkner, insan karşılaşmalarındaki trajediyi/Traji-komik olanı bize gösterdiği gibi, metin karşılaştırmalarında da hayatın sırlı yanlarına nasıl bakmamız gerektiğini anlatmaya çalışıyordu aslında.

Düşündükçe, düş kurdukça kimi karşı duruşlardan da vazgeçersiniz. Bir tür deri değiştirmedir bu. Tamamen sizde olanı bırakma olmasa da, bir nefes alma, yenilenmedir.

Yoksa, hayatı/mızı uçlara taşımayı nasıl göze alabiliriz ki o türden yenilenmeler, soluk almalar olmazsa.

Bir filme taşınan gerçek…

Bir yanıyla da karşılaşma öyküsü olan Arnaud Desplechin’in Düş ve Gerçek/Jimmy P. filmi; izleyenini de kendi bellek zamanlarına döndürüyor. Benliğinizi ve aidiyetinizi sorgulatıyor.

Rüya gördüğümüz dilden unutma biçimlerimize, çocuklukta saklı duran ruh acılarımızdan yüzüstü bırakılma zamanlarımıza dair birçok şeye dönük yolculuklara çıkarıyor bu film bizi.

Hayatın iki uç yerinde duran hasta-doktor karşılaşmasında da birbirine doğru yürüyen iki insanın düşte ve gerçekte buluştukları nokta; kendi sanrılı zamanlarını aşmada da desteğe dönüşür.

Bu tür karşılaşmalarda hayatı, bazen, elmayı soymaya benzetirim. Elinizdeki bıçakla dokunduğunuz kabuk sizin el becerinizle biçimlenir. İncelik kalınlık, elmanın özüne dokunuş ya da oluşabilecek bir kesik… Her şey elinizde sizin… Soyma biçiminiz size dair ipuçları da verir. Bir insanı tanımak için eline bir elma, bir de bıçak vermeniz yeter!

Karanlığa düşeni tutup oradan çıkaran bakışın inceliği gibidir bu da! Ya öğreneni görürsünüz ya da öğretirsiniz.

Bir hayatı kanıtlamak için yaşamayız, yaşadıkça biriktirdiklerimizle var olmayı değerli, anlamlı kılabiliriz ancak. Ama bunu güzelleştirmek için her şeyi yaparız; çalışırız, öğreniriz, gideriz, severiz, tutkular ediniriz, deri değiştiririz… Bunun da tek başına olamayacağını bilerek o karanlıktan çekip alırız kendimizi ruhumuza dokunanlarla. Tökezlemeler olmaz mı? Olur! Sanrılar? Elbette! Kesikler, yaralar kaçınılmaz…

En büyük savaş insanın içindeki. Bellek yıkıntılarını en çok budur bize gösteren, hatırlatan. Gene de karşılaştığımız bir yüz, dokunduğumuz bir el, sözde buluştuğumuz bir nefes bize tutunmayı öğretir yeniden.

Bilirsiniz ki, artık, yüzleşmek iyileştiricidir.

O karşılaşmada Jimmy P., onca çok şeye döner ki hayatının karanlıklarında: kaçış, tiksinme, suç, korku, ihanet, ölüm, keder, bırakılmışlık, hayal kırıklığı, ceza, kaybolma, yalan, öfke, yerini alma, yerlilik, haz, terk ediş, aldanma, dönüşme, ötekileştirme…

Ve o arayışı bitmeyen insan, birinden diğerine gitmeyi seçerken şunu da diyebilme cesaretini gösterir:

 “Seninleyken hafifim, gerçek hayatta ise çok ağırım!”

“Ben olma”  yolculuğumuzda geçmişten taşıdıklarımızla varlığımızın bizi götürdüğü iklimler zaman örselenmesini de yaşatır çoğunlukla. Hatırlanan o geçmiş zamanla bunlara da döneriz. İnançtansa vicdan duygusuyla bunlarla baş etmeyi öğreniriz.

Kendini ve diğerini ötekileştirmeden, dinin ve etnik kimliğin aidiyetine sığınmadan/kapanmadan, insandan uzaklaşmadan / uzaklaştırmadan varlığını; yaşanan hayatın bir parçası olmayı göze alan bir bakışı kuşanmak gerek…

Demin sözünü ettiğim deri değiştirmeyi, kabuğunu kırmayı da bu tür karşılaşmalar/yaşamalar öğretir insana. Bir film, bazen kendini hatırlatan bir yüz, yeniden karşınıza çıkan okunmuş bir roman o yeni söze/yaşama kapı araladığı gibi yüzleşme cesaretini de taşır size.

Şu sorgumuz da kaçınılmaz olarak bir sarkaç gibi durur karşımızda: Sanat mı hayatı taklit eder, yoksa hayat mı sanatı…

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (5 Ağustos 2014)

amazon-e-kitap_mgd_tv_2654651Amazon’u bir korsan e-kitap arama platformuna dönüştüren Chrome eklentisi LibGen ile istenilen kitabın indirilme linkine ulaşmak ve böylelikle Amazon’da araştırma yapıp satın almadan kitapları okumak mümkün olabiliyor.

Korsan e-kitapçılığı bir adım ileri götüren LibGen’i ücretsiz olarak Chrome mağazasından tarayıcınıza ekleyebiliyorsunuz. Sonrasında yapmanız gereken maalesef yalnızca Amazon’a girmek ve istediğiniz kitabı aratarak sayfasını görüntülemek.

Normal Amazon sayfasından farklı olarak sayfanın en üstünde kitabın adı, yazarı, yayıncısı, tarihi, sayfa sayısı, dili, dosyanın büyüklüğü ve formatının yer aldığı bilgileri görüyorsunuz. Sonra yer alan linklere tıklayarak birkaç dakika içinde kitabı dijital formatta bilgisayarınıza indirebiliyorsunuz.

Verileri Library Genesis’ten çeken LibGen binlerce kitaba bu şekilde korsan olarak ulaşmanıza izin veriyor.

Amazon, platformunu bir korsan e-kitap araştırma kaynağına dönüştüren LibGen’i engellenmek için yasal girişime başlamış durumda.

5 Ağustos 2014

En-Iyi-Kadin-Romani-secildi_5693_1406884670İngiltere’nin prestijli etkinliklerinden Baileys Kadın Yazarlar Roman Ödülü’nün başlattığı kampanyayla sosyal medya üzerinden bir halk oylaması yapıldı ve “kadınlar tarafından yazılmış en etkileyici ve okurların hayatını değiştiren kitap” Harper Lee’nin “Bülbülü Öldürmek” adlı romanı seçildi.

Halk oylamasıyla seçilen 20 kitaplık listenin tamamı şöyle:

1) “Bülbülü Öldürmek” – Harper Lee

2) “Damızlık Kızın Öyküsü” – Margaret Atwood

3) “Jane Eyre” – Charlotte Brontë

4) “Harry Potter” serisi –J.K. Rowling

5) “Uğultulu Tepeler” – Emily Brontë

6) “Gurur ve Önyargı” – Jane Austen

7) “Rebecca” –Daphne du Maurier

8) “Küçük Kadınlar” – Louisa May Alcott

9) “Gizli Tarih” – Donna Tartt

10) “I Capture the Castle” – Dodie Smith

11) “Sırça Fanus” –Sylvia Plath

12) “Sevilen” – Toni Morrison

13) “Rüzgar Gibi Geçti” – Margaret Mitchell

14) “Kevin Hakkında Konuşmalıyız” –Lionel Shriver

15) “Zaman Yolcusunun Karısı” – Audrey Niffenegger

16) “Middlemarch” – George Eliot

17) “I Know Why the Caged Bird Sings” – Maya Angelou

18) “Altın Defter” – Doris Lessing

19) “Renklerden Moru” – Alice Walker

20) “Kadınlara Mahsus” – Marilyn French

edebiyathaber.net

  • Engin Firol - 05/08/2014 - 11:32

    Listede Virginia Woolf olmaması çok tuhaf!cevaplakapat

    • Fatma Yer - 05/04/2015 - 23:38

      Ben de şimdi bunu yazmak üzereydim. “A room of One’s own” olmalıydı misal.cevaplakapat

  • Nigar E.F. - 05/08/2014 - 19:37

    Etel Lilian Voynich “The Gadfly” ??cevaplakapat

  • Burcu Durmaz - 05/08/2014 - 21:28

    Şu anda listede Virginia Woolf’un olmamasının şaşkınlığını yaşıyorum.cevaplakapat

  • nor sim - 05/08/2014 - 22:24

    Patti Smithcevaplakapat

  • funda t - 11/08/2014 - 13:42

    Virginia Woolfcevaplakapat

  • Laylan Can - 12/08/2014 - 18:43

    Virginia Woolf Deniz Feneri, Orlando,Mrs Dalloway…
    Silvia Plat’ın sırça Fanusu ise plath müthiş şair ama iyi edebiyatçı değil en azından bunu deneyecek vakti olmamış.Woolf gibi bi yazar nasıl atlanır anlamadım.cevaplakapat

  • cemal özolçar - 07/01/2015 - 03:18

    laylan can: sylvia plath müthiş şair ama iyi edebiyatçı değil ? ilginçmiş :) bu arada gördüğüm en saçma listelerden biri. harry potter var yerdeniz yok ha! he canım he..cevaplakapat

  • nur kolp - 10/01/2015 - 17:13

    Sanki virginia woolf un ne dediginden cok anliyorsunuz.cevaplakapat

    • Ertay Oya - 13/05/2015 - 16:45

      Kimin ne ankadığını uzaktan nasıl biliyorsunuz, bravocevaplakapat

  • Roni Bayram - 04/05/2015 - 21:28

    Mrs. Dalloway olmalıydı en baştacevaplakapat

  • Oya Ertay - 13/05/2015 - 16:43

    Listede V. Woolf un olmaması çok garip, hatta olasılık dışı.. Deniz Feneri,öMrs. Dalloway olmadan olur mu?cevaplakapat

  • demet derinöz - 22/06/2015 - 11:39

    Jean Rhys,Edith Wharton,Kate Chopin,Harriet B.Stowe,Carson McCullers,Ingeborg Bachmann,Iris Murdoch,Muriel Spark,Mary Shelley,Virginia Woolf,Nadine Gordimer,AS Byatt,Zadie Smith ve şu an aklıma gelmeyen daha nice mükemmel kadın edebiyatçının elinden çıkmış olağanüstü romanlar var. Çok çok eksik bir liste.cevaplakapat

809-7112013132543Geçtiğimiz yıl içinde Tudem Yayın Grubu arka arkaya iki kitap yayımladı. İkisinin de yazarı aynı kişiydi: Marie-Aude Murail. Özgeçmişinden Fransa’nın tanınmış yazarlarından olduğunu öğrendiğimiz Murail’in her iki kitabı da gerek okurlar gerekse yazarlar için ufuk açıcı nitelikteydi. Ancak hak ettiği ilgiyi topladıklarını söylemek zor. Bu nedenle üzerlerinde biraz daha konuşmamız gerektiğini düşünüyorum.

Yıldızı Dişi, okura uzak gelen adıyla şanssız bir kitap aslında. Özgün adının (Oh, boy!) kullanımında da bir güçlük var gerçi, bunu kabul etmek gerekiyor, ancak daha çekici bir başlık bulunabilirdi diye de düşünmeden edemiyor insan. Arka kapak yazısıyla dengelenmeye çalışılan bu zor eşiği aşıp kitabın ilk satırlarıyla buluşabilen okurlar için gerisi kolay olacaktır. Marie-Aude Murail ilginç karakterler yaratmayı önceleyen bir yazar çünkü. Bu yüzden olay örgüsü de sıra dışı oluyor.

Bir yıl önce babaları tarafından terk edilen, birkaç gün önce de anneleri intihar eden ve başka yakınları olmayan üç kardeşin birbirlerine tutunmak için gösterdikleri direnci okumaya hazırlanırken başka güçlü karakterlerle de buluşuveriyoruz. Öncelikle ikisi: Babalarının daha önceki evliliklerinden olma ve hiç tanımadıkları iki üvey kardeş çıkıyor karşımıza. Kim bunlar? Savruk ve eşcinsel bir abi ile soğuk nevale bir abla. Anneleri farklı olduğu için onlar da birbirlerine yakın değiller aslında. Birbirlerini doğru dürüst tanımıyorlar bile. Fakat çocuklar bunlardan biriyle yaşamak istiyorlar yine de, yurtta yaşamak onlar için işkence çünkü. İyi de, çocukların paylaşımı nasıl olacak? Kim, kimin yanına gidecek? Daha doğrusu abi ile ablanın seçimlerini hangi etkenler etkileyecek?

İşte bu noktada devreye sosyal hizmet uzmanı, aile mahkemesi yargıcı ve tıp doktoru üç kahraman daha giriyor ve her birinin etkin birer karakter olarak okurun imgeleminde canlandığını görüyoruz. On dört, sekiz ve beş yaşlarındaki bu üç kardeşin nerede ve kiminle kalacağı sorunsalı üzerinde ilerleyen kitap, hemen her sayfada aile kavramını, kan bağının önemini ya da önemsizliğini, parçalanmanın getirdiği ruhsal çöküntüleri irdelememize yol açıyor. Zaten bir edebiyat metnini kalıcı kılan da okurun zihninde oluşturduğu sorular değil midir? Yazarın ya da -kendisi de uydurma bir karakter olan- anlatıcının bu sorulara bulduğu çözümler, verdiği yanıtlar bir kez daha ikinci derecede önem kazanıyor.

Öte yandan bir romanı yalnızca konusuyla değerlendirmenin hiçbir anlamı olmadığından yola çıkarsak, Murail’in asıl başarısının anlatımındaki yetkinlikten, dış gerçeklikten kurmacaya geçişte oluşturduğu özel bölgenin olağanüstü çekiciliğinden kaynaklandığını vurgulamak zorundayız. Bir yazar bunu seçtiği sözcüklerle yapar elbette. Kendi deneyimlerini ve araştırmalarını, hayal dünyasındaki görüntülerle harmanlarken kurmacanın gerçekliğini örselememek için anlatıcı karaktere çok büyük görevler düştüğünün bilincinde olan ve çarpıcı bir öyküleme dili sergileyen Marie-Aude Murail, okuru içinde bulunduğu gerçek dünyadan koparıp imgelemin bağımsız evrenine kolaylıkla taşıyor. Bu taşıma olgusunda anlatıcının mekânsal sıçrayışlarının etkin oluşu kadar, son derece özgün karakterlerin çağrısına ayak direyemeyen okur hevesini de göz ardı edemeyiz.

409-61201412179Yazarın ikinci kitabının adı Sıradışı Basit, karakterleri de sürükleyici bireyler doğrusu. İlk anda yine bir aile öyküsü olarak nitelendirilebilecek romanda bu kez bir abi-kardeş dayanışmasına tanık oluyoruz. Gerçek yaşı 22 olmasına karşın 3 yaşlarında bir çocuğun zekâsına sahip olan Basit (gerçek adı Barnabé) ile on yedi yaşındaki Kléber’in yaşam serüvenlerinden bir kesitle karşılaşıyoruz. Bu kesitte, genç bir kadınla birlikte kendine yeni bir gelecek planlayan bir babanın zihinsel sorunları olan oğlunu (Barnabé) akıl hastanesine yatırmak istemesine karşı çıkan ve abisiyle birlikte yaşamayı seçen öteki oğlunun (Kléber) kararlılığı gerçekten etkileyici.

Eğitim için geldiği Paris’te, kendilerine göre kiralık ev bulamayınca, birlikte yaşayan üniversite öğrencisi dört gencin evindeki bir odayı kiralamak zorunda kalan Kléber’le Basit’in ev arkadaşları da oldukça ilgi çekicidir. Tıp fakültesinde okuyan iki sevgili (Aria ile Emmanuel), Aria’nın erkek kardeşi Corentin ve Aria’ya karşılıksız bir aşkla bağlı Enzo. Bu ekibe Barnabé ile Kléber de katılınca kuşkusuz ki ilişkiler çatallaşır.

Bir apartman dairesini paylaşan bu genç insanlarla Basit arasında kimi uyumsuzluklar yaşansa da zamanla aralarında özel bir tutkal oluşmaya başlar. Gerek Kléber’in özverisi gerekse Basit’in sıra dışı davranışları gençlere bambaşka bir enerji katar, yaşamlarına farklı bir boyut eklendiğini duyumsarlar. Okurun karşı karşıya kaldığı sorular değişmiştir artık; engellilik, sorumluluk, paylaşım, aşk…

Murail’in göze çarpan bir başka özelliği, her iki romanda da yardımcı karakterlerin metne katkısı. Yıldızı Dişi’deki uzman, yargıç ve doktor örneklerine Sıradışı Basit’te komşu Georges ile Kléber’in okul arkadaşları Zahra ve Béatrice ekleniyor. Bu arada Basit’in oyuncak tavşanı Bay Şavşan’ı da unutmamalıyız. O da öteki karakterler kadar Basit’in üzerinde etkilidir çünkü, dert ortağıdır onun, sırdaşıdır, hatta iç sesidir.

Elbette ki her kitapta yan karakterlerin ana karakterler ve olay örgüsüyle birleşmesi, sonucun başarılı olacağı anlamına gelmez. Kurmacanın birbirini besleyen diğer öğeleri de var çünkü; öyküleme zamanı, anlatıcının bakış açısı, mekân, biçem, betimlemeler… Metnin asıl etkisinin ayrıntılarda, sözcük seçiminde, söz sanatlarında vb. olduğunu dikkate alırsak Murail’in kimi zaman içli, kimi zaman mizahi ama her zaman sürükleyici bir biçeme sahip olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bu tür yazarların, alanda emek veren öteki yazarlar için iki noktada yol açıcı olduklarını düşünüyorum. Bunlardan birincisi, küçük dereciklerle zenginleşip çatallanan olay örgüsü; öteki de yaratılan gerilimin çözümlenmesi aşamasında bulunan gerekçelerin inandırıcılığı ve okurda yarattığı doygunluk duygusu. Murail’in kitaplarında ne böyle bir yapay çıkmaz var, ne de kaçamak yollarla işin içinden sıyrılma kolaycılığı. Dolayısıyla yoğun bir emek ve saygı duyulması gereken bir yaratıcılık karşısında şapka çıkarmak zorunda kalıyoruz.

Bu aşamada, çocuk ve ilkgençlik edebiyatı alanlarında yayımlanan kitapların yetişkinler tarafından ıskalandığını söylemek de boynumuzun borcu. Çoksatar “yetişkin” kitaplarının hafifliğine inat, dönüştürücü ve keyif verici nitelikte çok sayıda yapıt yayımlanıyor çocuk ve gençlik edebiyatında. Rafların biraz da bu tarafına bakmakta yarar var deyip başka kitaplara uzatalım elimizi.

Mehmet Atilla - edebiyathaber.net (5 Ağustos 2014)

2. sayı kapak-page-001Geçtiğimiz ocak ayında yayın hayatına başlayan edebiyat eleştirisi dergisi Monograf’ın  ikinci sayısı yayımlandı. Yılda iki kere olmak üzere altı ayda bir (Ocak ve Temmuz aylarında) okurla buluşan Monograf, hakemli, uluslararası ve ücretsiz bir e-dergi. Monograf’ın içeriğinde makale türündeki yazıların yanı sıra açık oturum, söyleşi ve kitap eleştirisi metinlerine yer veriliyor.

İlk sayısında “Edebiyat ve İktidar” başlığını odağına taşıyan Monograf’ın ikinci sayısındaki odak konusu “Edebiyatta Görselliğin Temsilleri”. Edebiyat ve görsellik arasındaki ilişkiyi hem estetik hem toplumsal boyutlarıyla ele alan bilimsel yazıların bulunduğu odak bölümünde ilk olarak Veysel Öztürk, gerçekçilik tartışmaları bağlamında 19. yüzyıl Osmanlı modern şiirindeki görsel temsil anlayışını değerlendirdi. Şevket Tüfekçi, Murat Gülsoy’un görsel, sesli ve tipografik araçlarla donatılmış karma bir metin olan “Bize Kuşdili Öğretildi” adlı anlatısını çok-modlu eleştiri yöntemiyle inceledi. Fulya İçöz, masallardan uyarlanan çizgi roman serisi Fables’ın cadı figürüne toplumsal cinsiyet ve masallardaki kadın rolleri üzerinden bir yaklaşım getirdi. Sevgi Doğan ve Nihan Soyöz, Rönesans döneminde tür ve tarihsel deneyim arasındaki sorunlu ilişkiyi kamusal anıtlar özelinde tartışan bir Stephen Greenblatt makalesini Türkçeye çevirdi. Gürsel Korat, içinde bulunduğumuz hızlı anlatımlar çağında, değişen görsellik ve yazı etkileşiminin edebiyattaki yansımalarına dair teorik bir çerçeve sundu.

Monograf Buluşmaları üst başlığıyla düzenlenen açık oturumların ikincisinde Türkiye’de şiir eleştirisinin bir disiplin olarak durumu ve tarihçesi konuşuldu. Derginin genel yayın yönetmeni Melek Aydoğan’ın konuyla ilgili sorularına Türk edebiyatı alanındaki çalışmalarıyla tanınan akademisyenlerden Olcay Akyıldız, Nilay Özer, Mehmet Sümer ve Yalçın Armağan cevap verdi.

Odak dışı makale, kitap eleştirisi ve tartışmaların bulunduğu Pasaj bölümünde ise ilk olarak Emrah Pelvanoğlu, Tanpınar’ın sembolist estetiğinden yola çıkarak Orfeus mitinin Huzur’daki izlerini araştırdı. Ercan Akyol, Erkan Irmak tarafından Türkçeye çevrilerek yayımlanan Azade Seyhan imzalı Dünya Edebiyatı Bağlamında Modern Türk Romanı – Kesişen Yazgıların Hikâyesi’ni değerlendirdi. Ayrıca bu sayının Pasaj’ında, geçtiğimiz 8 Mart’ta düzenlenen “Osmanlı’dan Günümüze Kadınların Edebiyatı” konferansının “Yuvarlak Masa: Bugün Kadın Olmak” başlıklı oturumunda yapılan konuşmaların metinleri bulunuyor. Senem Timuroğlu’nun moderatörlüğünü üstlendiği oturumda günümüz kadın yazarlarından Müge İplikçi, Hatice Meryem ve Şebnem İşigüzel kadın yazar olarak kendilerini tanımlama süreçlerinden ve bağ kurdukları kadın yazarlardan söz etti.

Bir seri olarak süren “Türkiye’de Akademi” Konuşmaları’nın ikincisinde Özge Ata, Şehir Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Ferhat Kentel ile akademisyenlerin bağımsızlık sorunu ve hakları, siyasal erk karşısında akademinin konumu gibi meseleler üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi. 

Monograf, üçüncü sayısı için odak konusu olarak “Edebiyatta Bireyin Hikâyesi” başlığını belirledi. Dergi, edebiyat ve birey ilişkisini, yazar, metin, eleştiri boyutlarıyla inceleyen özgür ve özgün fikirlere dayalı Türkçe veya İngilizce metinleri en geç 1 Kasım 2014 tarihine kadar info@monografjournal.com adresine bekliyor.

Monograf’ın ikinci sayısına ulaşmak için tıklayınız>>>

edebiyathaber.net (5 Ağustos 2014)

feridun andac 10.tif1. Sadakat/bağlılık: Yazı cömert değildir, siz çeker alır sözcükleri biçimlersiniz. Bu da sadakat ve bağlılık ister öncelikle. Esin dediğimiz şey, yazıya sadakat ve bağlılığınız yoksa, gelip geçici bir rüzgârdır.

2. Merak/keşif: Merak, keşfin kapısı… Görünenin arkasındakini öğrenme tutkusunun yolu buradan geçer. Okumak, gösterip öğretendir. Yazmak için ise kaçınılmazdır. Meraklı okur/yazar olun, içinizdeki yazı ağacını büyütür, daha başka birçok şeyi de…

3. Okuma tutkusu: Okumak, yazmanın ivmesidir. Ama okurken not almak, bir yazma ilkesi olmalıdır yazan için. Notların/yazı defterlerinin yazarların belleği olduğu unutulmamalı.

4. Her gün yazmak: Bir masanız olmalı, masa çağrıdır; her yazmaya/okumaya, çalışmaya. Kendinizi yazmayın, ama kendinizden beslenin. Bunun için de bir aile albümü yapın, her gün bundan esinlenerek insan öyküleri yazın, bunu kendinizi/yazma ritüelinizi geliştirmek için yapın. Bunu yaparken Goethe’nin şu sözünü unutmayın: “Bir çok şeyi yazabilirsiniz, ama yeterince araştırıp öğrenmediğiniz şeyleri yazamazsınız.”

Bunun için bildiklerinizi/hatırladıklarınızı/gördüklerinizi yazmaya verin her gün kendinizi. Bunda yazma sabrı göstermeyen başka şeyleri öğrenip yazma arzusunu besleyemez.

5. Yolculuk/gitmek: Gitmek karşılaşmaktır, yazı da işte bu karşılaşmalardan doğar; insanla/yazarla/yerle/mekânla… Gitmeyi seçin, bunun için her şeyi göze alın.

6. Bir mekân kurmak: Yazmak kurmak/tasarım işidir. Önce kendinize bir mekân kurarak başlayın, başka mekânlarda yazmak alışkanlığı edinin. Unutmayın, iyi ressamlar kendi atölyelerini kendileri kuranlardır.

7. Buzdağı ilkesi: Hemingway’in bu ilkesini bilmeden yazmaya başlamayın. Sizin de bir buzdağı ilkeniz olmalı.

8. Yazar okumak: Yazar okumak öğrenmenin ötesinde size yeni ufuklar açar. Bunu bir ustadan el almak olarak da nitelendirebilirsiniz. Ustasızlık, yoksulluk gibidir! Yoksunsanız bundan yazıda zenginleşemezsiniz.

9. Başka disiplinler: Sinemaya yolunuz düşmüyorsa yazınızda bir eksiklik vardır, müzikten yoksunsanız ruhunuzun gözenekleri kapanmış demektir, eğer mimarlığa ilgi duymuyorsanız mekân duygunuzu da yitirmiş olmalısınız… resimden uzaksanız görme yolculuğunuz hiç olmamış demek… Ne acı, tüm bunlardan yoksun olarak yazmayı istemek! Hatta yazmakta direnmek.

10. Sözlük yaratmak: Kendi söz dünyanızı kurun. Ne okursanız okuyun sözcükleri/nizi çekip alın oradan. Duyduklarınızı, işittiklerinizi de yazacağınız bir sözcük defteri oluşturun. Göreceksiniz zamanla kendi sözlüğünüzü de yazıyor olacaksınız.

11. Vazgeçilmezlik: Edebiyatı, yazıyı/okumayı tek vazgeçilmeziniz kılabilirseniz ancak başarılı olabilirsiniz. Yani, hayatınızın merkezine yerleştirerek. Ötesi avuntu!

edebiyathaber.net (4 Ağustos 2014)

dostum-sigircikYaşamımızın en güzel dönemleridir öğrencilik yılları. Hangi kademede olursa olsun, öğrencilik iyidir. Ya da şimdiki zamana göre konuşmam gerekirse öğrencilik iyiymiş! Sınıf arkadaşları arasındaki ilişki birlik içerisinde ise keyfi daha da artar okulun. Fakat ne kadar sıkı bir birliktelik olsa da illa ki ayrık otları olacaktır. Şimdi gözünüzü kapatıp bir düşünün desem, sınıf içerisinde mutlaka bir isim aklınıza gelecektir birliğe uymayan. Birliğe uymadıkları gibi gözlerine kestirdikleri birine de sınıfı zindan ederler bu kişiler.

Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan Gillian Perdue’nin Eilis Ödülü’nü kazanmış olan kitabı “Dostum Sığırcık” beni okul yıllarıma götürdü.  Ve sınıfın ayrıkotlarını anımsamama neden oldu.

Dokuz yaşında, sıradan bir öğrenci olan Adam, okulda zor günler geçiriyordu. Dersleri iyiydi, öğretmenlerini seviyordu, arkadaşlarıyla çok iyi anlaşıyordu ama ne yaparsa yapsın Rory, Pj ve Shane’in sataşmalarından, dalga geçmelerinden hatta zorbalıklarından kurtulamıyordu. Yaşadıklarını kimseyle paylaşamayan Adam, bir sabah okula giderken küçük bir sığırcık gördü. Zamanla, bu sığırcık her yerde, her ihtiyaç duyduğunda karşısına çıkmaya başlayınca, onu kendisine dost bildi. Kendisine zorbalık yapanlar küçük sığırcığa da acımayınca Adam’da beklenmeyen ( ya da artık beklenen) değişim ortaya çıktı. Ama bu değişim sığırcığı kurtarmaya yetti mi dersiniz?  Peki, Adam zorbalardan kurtulabildi mi? Yanıtını kitapta bulacaksınız!

baris-cocukYapı Kredi Yayınları’ndan bir diğer kitap da “Barış Çocuk: Atatürk’le Kurtuluş Savaşı’nda”.  Kurtuluş Savaşı’nı hep tarihi kitaplardan okumak zorunda kalmışızdır. Okullarda ciddi bir şekilde işlenmiştir tarih derslerimizde. Atatürk’ün aydınlanmacılığına fazlasıyla gereksinim duyduğumuz bu günlerde çocuklarımıza Kurtuluş Savaşı sürecini anlatmak için çok doğru bir kitap, Mustafa Delioğlu’nun resimleri ile bütünleşince keyifle okunan bir kitap çıkmış ortaya.

Hazırlayacağı ödev için internette Mustafa Kemal Atatürk fotoğrafları arayan Barış, birden bire karşısına çıkan bir fotoğrafın içinde bulur kendini. Tarih 16 Mayıs 1919’dur. Barış, Mustafa Kemal’le birlikte Samsuna doğru yola çıkar. 10 Eylül 1922 günü İzmir’de son bulan bu yolculuk boyunca, Kurtuluş Savaşı’nı adım adım izler. Başından geçenleri de Paşa’nın armağanı olan kırmızı deftere yazar.

Çocuklar Kurtuluş Savaşı’nı bu defterlerden bir okusunlar. Hem eğlenecekler, hem öğrenecekler.

Mehmet Özçataloğlu – edebiyathaber.net (4 Ağustos 2014)

ginzburg-267928-jpg_155951Tarih düzensiz kullanıldığında yıpratıcı bir şeydir. Bu alanda parmaklarımızın arasından akan kumlardan öte, avucumuzun içinde kalan bir parça gerçekle idare etmek durumunda kalırız. Tarihçinin elindeki belgelerden yansıyan olguları bağdaştırabilmesine yarayan kurgu yeteneği ve hayal gücünden nasip almış bir varlık alanı, en az önceki tarih anlayışlarının güdümüyle yazılmış metinler kadar nesnel ve en az onlar kadar öznel olabilir. Artık imparatorluklar, büyük diktatörler, savaşlar kadar, sıradan, küçük insan ve insan gruplarının, bir nesnenin, bir fikrin ya da bir duygunun tarihi, aslında tarihin en büyük –ve de felsefi- amacı olan “insanı anlamak” idealine biraz daha yaklaştırıyor bizi.

I.

Carlo Ginzburg yeni tarihin öncülerinden, “mikrotarih” akımının kuramcı ve uygulayıcılarından biri. Onu bir “deha”, bir “bilim insanı” ya da “bir tarihçi” olarak tanımlamak kolay ancak yetersiz. “Morfoloji ve Tarih” seçkisinin girişinde entelektüel gelişimini anlatırken, yirmili yaşlarına doğru kendini bir edebiyat eleştirmeni olarak hazırladığından bahseder. Hatta -kendisinin “safça bir proje” olarak tanımladığı- edebi eserleri inceleyerek “akılcılığın çöllerinden ve akıldışıcılığın bataklığından” kurtulabileceği fikrine halen bağlı olduğunu söyler. Yine o dönemde Croce ve Gramsci gibi felsefecilerden estetik ve siyaset felsefesi alanlarında etkilenir, bununla birlikte Spitzer, Auerbach ve Contini gibi düşünürlerle de haşır neşir olur. Bu yol onu hermeneutiğe yönlendirir ve sonuçta, genelde edebi ve felsefi metinlere uygulanan bu yorumlama sistemini, morfolojinin yöntemlerini de kullanarak tarihi metinlere uygulama fırsatı kazanır.

ElstirBu Ginzburg’un tarih ve edebiyata bakışının özüdür ve aynı zamanda olgular arasında hızlı geçişler sağlayan, çapraşık ilişkiler kurarak metni örme yeteneğinin de alt yapısını oluşturur. Bu metinler arası geçişler ise daha önce gerçekleştirilmiş olan tarih çalışmalarının aksine, olguları, olaylar ve durumları üç boyutlu bir hale getirir. Bu, yalnızca yazarın yaklaşımı değil, incelediği mikro ölçekteki tarihsel yapılarla da ilgilidir. İçerisinde yer aldığı “mikrotarih” akımına uyumlu olarak ele aldığı küçük boyuttaki kavram ve olgular, ister istemez onun kalemine ciddi bir kıvraklık verir. İşte bu noktada tarihçi kişiliğinin yanında usta bir anlatıcı, bir hikâyeci olarak da çıkar karşımıza.

Antik Dönem’den beri, bir araştırma disiplini ve bir süreç olarak tarihin ne olduğu, ne anlama geldiği ve gerçekliği tartışılmıştır. Bununla birlikte tarihin edebiyat ile olan yakınlığı (çünkü her ikisi de bir öykü inşa etmekle meşguldür) onu bilim ile bu alan arasında bir yerde sürüklenmesine neden olmuştur. Tarihsel bir gözlemin merkezinde insanın olması, onu “insan aklı insan eylemini tarafsızca inceleyebilir mi?” doğal sorusuyla uzunca bir süre meşgul etmiştir. 20.yy’da tüm diğer toplum ve insan bilimleri gibi ciddi bir itibar kaybına uğramıştır ki halen bu kırılmışlığı aşmak için çabalamaktadır. Disiplin, yaklaşık dört yüz yılda kurulan düzeninin yıkımının ardından kendini belirli yollarla savunmaya almıştır. İlk kenara bırakılanlar ya da ciddi revizyona uğrayanlar, Marksizm ve Hegelyan felsefeler gibi büyük sistemlerden doğan dizgici tarih anlayışları ve pozitivizm, ampirizm gibi akımların doğal getirisi olan belge tutkunluğu olmuştur.

Bu durum, aslında tarihin amacının yerinden kaymasıydı. Bundan böyle tarih, yalnızca bugünü açıklamaya ya da toplumsal değişimlerin temel dinamiklerini ortaya koymaya yarayan bir araç değildi, o artık insan varlığının neliğini, onun özünü anlamak için yine insanın varlık alanında gerçekleştirilen bir içe dönüş serüveniydi. Bu noktada tarih, dev fenerini ayrıntılar üzerine çevirdi. Fotoğraf makinesinin az gelişmiş toplumlara girişi, kahvehanelerin gelişimi ya da 16.yy’da yaşayan bir değirmencinin öyküsü insan doğası hakkında büyük bir savaşın ya da bir imparatorluğun tarihi kadar (hatta belki de ondan daha fazla) ipucu sağlayabilirdi bize.

Böylece tarih çalışmalarında yöntem ve söylem düzeni de değişmeye başladı. Çünkü ayrıntılara ulaşmak yalnızca belgelerle ve bu belgelere dayanan yorumlarla sağlanamazdı. Dar alanda çok daha geniş bir bakış, birbiriyle alakasız görünen olgular arasındaki gitgeller, derin bir empati yetisi ve abartılmamış bir hayal gücüyle oluşturulan, değişime ve esnekliğe açık metinlerin inşa edilmesiyle gerçekleştirilebilirdi bu. İşte Ginzburg’un metinlerinin formülü de bu eksende dönmektedir. Bu aynı zamanda hafızanın hainliğine de bir meydan okumadır.

II.

Tahta GözlerCarlo Ginzburg Türkiye’de (ve dünyada) bir model çalışma olan ve 16. yy’da yaşamış bir değirmencinin dünya görüşünü ve aynı zamanda engizisyon serüvenini anlatan “Peynir ve Kurtlar” eseriyle geniş kitlelere ulaşmıştır ancak mantığı, “Tahta Gözler” ve “Morfoloji ve Tarih” derlemelerindeki deneysel denemelerinde daha net olarak gözlemlenebilir. Bunlardan İkincisinin girişinde sabbat üzerine gerçekleştirdiği çalışmalar sırasında yöneldiği yolu açıklarken kendi tavrını şu şekilde ifade eder Ginzburg:

“Bilinen tarihsel bağlar bana yardımcı olamazdı, çünkü bu efsaneler ve inanışlar çok daha uzak bir geçmişe dayanıyor olabilirdi. Morfolojiyi, tarih bilgisinin alışılmış araçlarının erişemeyeceği tabakalara ulaşmak için bir sonda gibi kullanıyordum”

Ginzburg’un morfolojisi dilbilimsel araştırmalarda kullanılan bir yöntemden çok tarihsel olguların yapısal kurallarını ve genel ölçekte bağdaştırılabilirliğini ortaya çıkaracak bir uygulamadır ki tarihin edebiyatı da işte tam olarak burada başlar. Ginzburg’un bu yöntemi kullanırken oluşturduğu tipoloji, tarih metnine gerçeğe oldukça yakın hatta paradoksal olarak bir tür reel kurgusallık kazandırır. Metin canlanır, ayağa kalkar ve bilinçte gerçek hale gelir. Bunun örneği “Tahta Gözler”de yer alan “Yadırgatma” denemesinde rahatlıkla gözlemlenebilir.

Edebi bir teknik olarak Yadırgatmanın (daha açık ifadede “alışkanlığı kırma”nın) tarihsel temellerini ele alan yazısı üç ana bölümden oluşur. Çıkış noktası ise 20.yy’ın başlarında etkili olmuş Rus biçimcilerden, sanat eleştirmeni Şklovski’nin “sanatın alışkanlık yüzünden körelen algılarımızı canlandıran bir araç” olduğu savıdır. Bu noktada merkezde Şklovski bulunur ve metnin geri kalan kısmında, bu savın ifade ettiği üzere, yadırgatmanın sanat pratiğiyle baştan beri yan yana olup olmadığı ya da farklı olarak bunun belirli bir edebi gelenekle gelen bir yöntemi mi ifade ettiği tartışılır. Merkez Şklovski’dir ve sonuçta metindeki her hareket ona bağlanacaktır.

Ginzburg, metnin birinci bölümünde öykünün çatısını bize tanıtır ve savlarını sıralayarak, bunların ilerleyen süreçte tek tek çözümleneceği konusunda ipuçları verir. Olay örgüsü dağınık ancak derinlerde birbirine bağlıdır. Şklovski’nin savını ve bunun Tolstoy’un o dönemde yazdığı bazı metinlere dayandığını söyledikten sonra geçmişe, yadırgatmanın başladığı ilk noktaya dönerek, yavaş yavaş olgular ağını örmeye başlar. Bu noktada Roma İmparatoru Marcus Aurelius’tan başlayıp tekrar Şklovski’ye dönecek olan bir serüven başlar aynı zamanda ve esrarengiz bir cinayeti çözer gibi ipuçları, fragmanlar, zamanlar ve mekânlar yavaş yavaş birleşir.

Şklovski’nin alıntılarından Tolstoy edebiyatıyla içli dışlı olduğu bellidir ancak Tolstoy’un da Marcus Aurelius’a karşı bir hayranlık beslediği bilinir ki bu imparator da yadırgatma ve alışkanlığı kırma üzerine düşünen, yazılarında bunu ifade eden ilk kişilerdendir. Ancak bu bağ başka yeni bağlar doğurur. Öncelikle Tolstoy’un Aurelius’u nasıl okuduğunun bilinmesi gerekiyordur ve bu noktada Antonio de Guevera’nın 16.yy’da yaptığı bir çevirinin gerçekte çoğu noktada kendisini ifade etmek için bir örtü olarak kullandığının bilgisi ve tespiti metnin bambaşka bir doğrultuya doğru gitmesine neden olur. Sonuçta kendimizi birden Montaigne ile karşı karşıya buluruz.

Ginzburg, Guevera’nın Aurelius tercümesinin Montaigne tarafından bilindiğine şüphe olmadığını çünkü bunun babasının en sevdiği kitaplardan biri olduğunu dile getirir. Bu noktada Şklovski’nin eserindeki Fransız etkisi de açığa çıkar. Montaigne’den La Bruyére ve Voltaire’e ve oradan da tekrar Tolstoy’a bağlanan bir daire oluşturulur. Bununla birlikte metnin kırılması, olayların sona –ve aynı zamanda başa doğru- çöküşü Proust ile gerçekleşir. Proust’un Swanların Tarafı’nda tasvir ettiği bir Elstir tablosunu gösterir bize:

“Elstir’in nesneleri bildiği şekilleriyle değil, ilk izlenimimizi oluşturan optik yansımalara göre gösterme çabası da onu bu perspektif yasalarından bazılarını açığa çıkarmaya sevk etmiştir… Bir nehir yatağının çizdiği dirsek yüzünde, bir körfez, falezlerin yakınlığı yüzünden, ovanın veya dağların ortasında her yanı sımsıkı kapalı bir göl gibi görünürdü. Balbec’i kızgın bir yaz gününde gösteren bir tabloda, denizin pembe granit duvarlar arasında hapsolmuş bir girintisi, daha ötede başlayan denizin bir parçası değilmiş gibi görünüyordu. Denizin devamlılığını ima eden tek şey, bakan kişiye taş gibi görünen denizin nemini soluyarak üzerinde dönüp duran martılardı.”

Gerçeğin farklı gösterimi ancak kesinlikle bir çarpıtma değil. Gerçek orada ancak buna farklı bir yolla ulaşılıyor, sanatçı bu eseri inşa ederken ve gözlemci bunu deneyimlerken… Ginzburg yine Proust metnini izler, Tolstoy’dan etkilendiği bilinen Madam de Sévigné ve onun mektuplarını romanına taşıyan Proust’un Dostoyevski’yi de bu aldatmaca içerisine dâhil etmesiyle kapakları kapatır:

Mme de Sévigné, Elstir gibi, Dostoyevski gibi, olayları mantık sırasına göre, yani sebepten başlayarak sunacağına, önce sonucu, bizi şaşırtan yanılsamayı gösterir. Dostoyevski de kişilerini bu şekilde tanıtır. Kişilerin davranışları, Elstir’in yarattığı, denizi gökyüzündeymiş gibi gösteren izlenimler kadar aldatıcı gelir bize.”

III.

PEYNiR-VE-KURTLAR-BiR-16-_107022_1Sonuçta Şklovski’nin savının tarihsel kökeni açıklanır ve onun ifade ettiğinin aksine yadırgatmanın uzun soluklu bir edebi üslup olduğu öne sürülür. Bir tarih çalışması için bu kadarı yeterlidir aslında. Sonuçta mikro ölçekteki tarihsel bir olgu –ve aynı zamanda sorun-, tarihçi tarafından çeşitli yöntemler kullanılarak çözüme kavuşturulmuş, başlangıçtaki savlar sorgulanmış ve gerçek belirli bir noktaya kadar ortaya çıkarmıştır. Sıradan bir tarih metni için oldukça tatmin edici bir sonuç…

Ancak metnin başından beri, harflerin, kelimelerin arasında gizlenen ve okura da genel anlamda “peki neden?” sorusunu sorduran bir huzursuzluk bu sonuçla birlikte görünür hale gelmiştir. Ginzburg’un bize bu yazısında anlatmak ve aynı zamanda kendisiin de bulmak istediği şey, sanki en başta sorduğu “yadırgatma” ile ilgili sorulara cevap bulmak değil de metnin sonlarına doğru yarım ağızla sorduğu “bir tarihçi neden ve nasıl böyle bir konuyu inceler?” sorusunu cevaplamak içindir. Yazarın bu soruya vereceği herhangi bir cevap, söz konusu denemeyi klasik bir tarih metninden dışarı taşıracaktır. Metin sınırları olan, sıradan bir hüküm ya da soru işareti ile biten bir makaleden evrilip, söylemin kendi içinde kıvrıldığı ve tekrar tekrar yaşar hale geldiği bir organizmaya dönüşecektir ki bu da onun büyüme eğilimine sahip olacağı anlamına gelecektir. Bu noktada durağımız yine Proust olur:

Sanırım Robert savaşın bir başka yönünü de görmeye başlamıştı, dedim, savaş bir açıdan insanidir, bir aşk veya nefret gibi yaşanır, bir roman gibi anlatılabilir ve dolayısıyla, stratejinin bir bilim olduğunu sürekli tekrarlayan kişi savaşı anlayamaz, çünkü savaş stratejik değildir…. Savaşın bilimsel olduğunu varsaysak bile, onu Elstir’in denizi resmettiği şekilde, tersinden, yanılgılardan, inançlardan yola çıkıp, Dostoyevski’nin bir hayatı anlattığı gibi, yavaş yavaş, düzelterek tasvir etmemiz gerekir.”

Ginzburg’un bu alıntısı bizi makalenin ele aldığı tarihsel olgudan çok daha ağır bir gerçekle karşı karşıya bırakır. Bu bir yöntem sorununun çözümüdür aynı zamanda ve metin içinde uygulanılan tüm yöntemlerin açık doğrulamasıdır. Tarihçinin gerçeklerin düzeninin kendinin belirlemesi gerektiğini öne sürümüdür aynı zamanda. Tam bu noktada tarihi metnin esnekliği ve farklı yöntemlerin kullanımının geçerliliği konusunda nispeten sağlam bir temelin varlığını hissederiz ayaklarımızın altında. Tarihi metin edebileşirken aynı zamanda bir disipline özgü dinamiklerini de korur. Metinler arası geçirgenlik, belgelere sıkı sıkı bağlıyken gözden kaçan pek çok ayrıntıyı da gerek bilinçli, gerekse farkında olmadan aydınlığa kavuşturur. Bu noktada Ginzburg’un son sözüyle bitirmek sanıyorum ki doğru olur:

“Katkıda bulunduğumu düşündüğüm tarihyazımı projesini tanımlamak için az önce Proust’tan alıntıladığım bir cümleyi –biraz değiştirerek- aktarmak istiyorum: Tarihin bilimsel olduğunu varsayarsak, onu Elstir’in denizi resmettiği şekilde, yani tersinden tasvir etmeliyiz.”

Ahmet Türkan – edebiyathaber.net (4 Ağustos 2014)

ipad4Zaman gazetesinden Musa İğrek’in haberine göre, dünyanın online kitap devi Amazon okuma eylemimizi gittikçe farklı hallere büründürmeye devam ediyor. Amazon, geçtiğimiz hafta yeni bir uygulama başlatarak, aylık 9,99 dolara 600 bin e-kitaba sınırsız erişim sağlayan projesini (Kindle Unlimited) hayata geçirdi.

Uygulama sayesinde okurlar, aylık ücretini ödediği sürece ‘ödünç’ aldığı binlerce kitabı okuma imkânı buluyor. E-kitabın yanı sıra Amazon’un sitesinde yer alan iki bin kadar sesli kitaba da ulaşmayı kolaylaştıran uygulama yayıncılık endüstrisinde büyük bir gelişme olarak değerlendiriliyor. Hem e-kitaba hem de sesli kitaba ulaşmayı birlikte sağlayan uygulama yazarlardan, yayıncılardan ve okurlardan farklı tepkiler alırken yayıncılık dünyası, bu uygulamanın kitap endüstrine neler getireceğini konuşuyor.

E-kitap pazarının yüzde 60’ını elinde bulunduran Amazon’un ‘sınırsız okuma’ ve ‘keşfetme özgürlüğü’ olarak adlandırdığı bu yeni uygulamasına, yüksek e-kitap fiyatlarına yumuşatıcı bir etki gibi olarak görülüyor. Uygulamanın okura sunduğu bu olanağın yanı sıra yazarların bu uygulamayla daha fazla okura ulaşacağı düşünülüyor. Amazon’un bu yeni programından faydalanmak için e-kitap okuma cihazına sahip olmak gerekmiyor çünkü akıllı telefon ve tablet uygulamalarından da programa erişim sağlanabiliyor. Şirket şimdilik sadece Amerika’da başlattığı bu projeyi, yakın zamanda dünyanın dört tarafında yaygınlaştırmayı amaçlıyor. Uygulama, bu alanda hizmet veren diğer şirketler ve Amazon arasında da yeni bir yarışın habercisi. Amazon’un rakip olarak gördüğü Oyster ayda 9,95 dolara 500 bin, Scribd ise ayda 8,95 dolara 400 bin e-kitaba erişim imkânı tanıyor. Sürekli eleştiri konusu olan yüksek e-kitap fiyatlarına karşın bu uygulamaların en mutlu tarafı yüz binlerce kitaba ulaşan okurlar kuşkusuz, fakat yayıncılar ve yazarlar cephesinde çeşitli ihtilaflar var.

Ödünç e-kitap pazarı kızışıyor

Kindle Unlimited, film (Netflix gibi) ve müzik endüstrisinde (Spotify gibi) yaygın olan ödünç alma yönteminin kitaba uygulanmış hali olarak yorumlanıyor. Yayıncılık dünyasında ‘altı büyükler’ diye anılan (Penguin ve Random’un birleşmesinden önce), Hachette Book Group, HarperCollins, Macmillan, Simon and Schuster ve Penguin Random House ise bu anlaşmanın dışında kalmayı tercih ederken, ödünç e-kitap pazarı da daha da kızışacağa benziyor. Zira, yayınevlerinin bu tavrı, tüm pazara sahip olan Amazon’a karşı muhalif bir duruş olarak değerlendiriliyor. Uygulamaya yapılan eleştiriler ise her kitaba erişimin olmamasının ve telif hakkı dolmuş yazarların kitaplarının çokluğu.

Amazon’un bu yeni programı, bireysel yayıncılık yapan yazarlara dikkati çekti, zira en çok satan e-kitap listelerinin başlarında bu yazarların kitapları yer alıyor. Yayıncılık dünyasında seslerini daha da gür çıkarmaya başlayan bu yazarlar, kitaplarını sadece Amazon’da yayımlamayı kabul ederse programa dahil olabiliyor. Amazon ayrıca başka e-kitap satış platformlarından yazarların kitaplarını çekmesini istiyor, ki bununla diğer e-kitap satış platformlarına (Scribd ve Oyster) bir nevi çelme takmaya çalışıyor. Kişisel yayıncılık yapan yazarlar, küçük bir azınlık gibi gözükse de bu kitlenin e-kitap pazarında önemli bir payı var ve her geçen gün kitlesini çoğaltıyor.

Yayın dünyasında demokratik ve özgür bir hareket olarak görülen kişisel yayıncılık, pazarda yüzde 60’lık bir paya sahip olan bu dev karşısında zorlu bir seçim yapmak zorunda. Bu kitlenin Amazon’a biat edip e-kitaplarını tek bir elden satışını yapmaları eleştirilirken, Amazon’un bu politikasının diğer e-kitap ödünç hizmeti veren şirketlere karşı bir yıpratma stratejisi olarak görülüyor. Öyle ki, Amazon’un bu programına katılmayan yazarları kitaplarını satmayarak bir cezalandırmaya gittiğini de söyleyebiliriz.

4 Ağustos 2014

  • bilge yılmaz - 18/08/2014 - 07:38

    yazınızı okudum..benimde bi tanıdığım var.amazonda ebook kitap bastırmış.ve kitabın yanında kindle unlimitedi görmüş.yani anladığım kadarıyla bedava dağıtılıyor.kazanan sadece amazon oluyor.yazarlar bu işten pek kazanamıyo..ben öyle anladım..değilse yazarların bu işten karı ne ki?bilyorsanız buraya yada emailme cevap gönderebilirmisiniz acaba..bende tam olarak anlayamadım..teşekkürler..B.Y.cevaplakapat

KAPAK 92Mesele dergisinin Filistin’i odağına alan Ağustos sayısı çıktı.

9 milyon Filistinlinin canı ve yaşama hakkı, İsrail devletinin ve hatta İsrail hükümetinin iki dudağı arasında. İsrail devleti öldürmeye devam ederken, Filistin halkının “din kardeşi” olduğunu iddia edenler ırkçılıktan, Yahudi düşmanlığından, güçlü ve kazanandan yana taraf oluyor. Mesele kitap dergisi Ağustos sayısında ırk, din ayrımı yapmadan Filistin halkının yanında olmanın gerekliliğini vurgulayarak, Filistinlilerin feryadını dile getirdi: “Keşke Din Kardeşlerimiz Olmasaydı, Kendimize Bir Yol Bulabilirdik”

Mesele’de Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes’da Altın Palmiye ödülü alan Kış Uykusu filminin bir incelemesi ile William Faulkner’la 1947’de yapılmış bir söyleşinin yanı sıra çok sayıda, söyleşi, makale ve yetkin kitap değerlendirmelerini okurlarına sunuyor.

Şöhret Baltaş, ölümünün on ikinci yıldönümünde Özgür Gündem gazetesi yazarı Hüseyin Deniz’i yazdı: “Bir aslan kalem: Hüseyin Deniz

Kutay Ucun, Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes’da Altın Palmiye ödülü alan Kış Uykusu filmini değerlendirdi: “Kış Uykusu: İnsan doğası üzerine bir film

E. Ahmet Tonak, İlhan Mimaroğlu’nun “New York Kapı Dışı Sanatı” kitabını değerlendirdi: “Artık olmayanların ardından: İlhan Mimaroğlu ve kitabı

Erdem Oksaçan, Serdar M. Değirmencioğlu’nun derlediği “Öl Dediler Öldüm” isimli kitabını değerlendirdi: “Şehitlik muamması”

Eren Buğlalılar, Barış Yıldırım’ın Gezi üzerine yazdığı “Sanki Devrim” kitabını değerlendirdi: “İsyan yağmurunun hasadı: Sanki Devrim

Gencer Çakır, Ümit Akçay ve Ali Rıza Güngen’in yazdığı Finansallaşma, “Borç Krizi ve Çöküş” kitabını değerlendirdi: “Küresel kapitalizmin geleceği

Faik Gür, yazdı: “Türkiye’de burjuvazinin gelişimi ve Emlak-Rant

Barış Yıldırım, Emrah Serbes’in yeni romanı Deliduman’ı değerlendirdi: “Deliduman’ın acıyla baş ede(meyen)leri

Tevfik Kalkan, Chuck Palanhiuk’un “Lanetli” romanını değerlendirdi: “Cehennemde bir mevsim”

Sarphan Uzunoğlu, Vincent Mosco, Christian Fuchs ve Funda Başaran’ın derlediği “Marx Geri Döndü” kitabını değerlendirdi: “Gazeteler dijitalleşirken: Kognitif emek nereye?

Gün Zileli, yazar Burhan Sönmez’le “Masumlar” romanını konuştu: “Masumlar üzerine söyleşi”

Aktivist Justin Podur’la Filistin üzerine yapılan bir söyleşiyi Erol Yeşilyurt Türkçe’ye çevirdi: “İsrail’in Gazze’ye son saldırısı hakkında sorular ve yanıtlar

Foti Benlisoy, Filistin’in işgalini ve sömürgeleştirilmesini ve özgürlük mücadelesini yazdı: “Filistin, insanlık durumu için bir turnusol testidir

Gün Zileli, “Anti Semitizm”i yazdı

Yunus Öztürk, Kadir Cangızbay ile cumhurbaşkanlığı seçimlerini, yeni rejimi ve demokrasiyi konuştu: “İstikbâl, sınırsız bir kolektifleşme özgürlüğündedir”

Can Semercioğlu, Jacques Ranciére’in “Demokrasi Nefreti” kitabını değerlendirdi: “Demokrasi şart mı?”

Emel Coşkun, günümüz Türkiye’sinde kadın göçmenliğini ve kadın bedeninin sömürülmesini yazdı: “Göçmen kadınlar: Sömürü ve tacizde ‘sınır gökyüzü’

Erdem Bulduruç, AlbertoToscano’nun “İsyan Zamanlarında Felsefe” kitabını değerlendirdi: “Zamansallık, öznellik, bütünsellik”

Lavon Rascoe’nin 1947 yılında William Faulkner’la yaptığı söyleşinin Türkçesi Mesele’nin Ağustos sayısında.

Murat Arpacı ve Bekir Düzcan, Onur Güneş Ayas’ın yazdığı “Musiki İnkılabının Sosyolojisi” kitabını değerlendirdi: “Batılılaşma, kültür ve direnç

edebiyathaber.net (4 Ağustos 2014)

gol_manzarasinda_kitap_yazmak_isteyenler_yazi_eviniz_hazir_h338608Ahmet Hamdi Tanpınar gibi dünyaca ünlü bir yazara ilham kaynağı olan Bursa’da, yazarlar için göl manzaralı ‘Yazı Evi’ kuruldu. Merkez Nilüfer Belediyesi tarafından Gölyazı’da hizmet veren “Göl Yazı Evi”, kitap yazmak isteyenlere önemli imkanlar sunuyor.

Gölyazı’da 19. yüzyıla ait Panteleimon Kilisesi ve yanında bulunan yapıyı yeniden restore eden Nilüfer Belediyesi, Bursa’ya iki önemli mekan daha kazandırdı. Aslına uygun olarak restore edilen Gölyazı Aziz Panteleimon Kilisesi kültürevi olarak hizmet veriyor. Bu tarihi yapının yanında bulunan ev ise restore edilerek, yazar ve çevirmenlerin hizmetine sunuldu. Yazarları ev ortamında ağırlayabilmek için tasarlanan Göl Yazıevi, misafirlerini ağırlamaya başladı bile.

Ünlü yazarların bir süre kalarak çalışmalarını yaptığı Yazı Evi’ni, yazar Doğan Hızlan ile Alberto Maguel değerlendirdi. Manguel, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Beş Şehir’ isimli eserinden hareketle, o beş şehri yeniden yazma serüvenini Göl Yazı Evi’nde bir süre devam edecek.

Nilüfer Belediye Başkanı Mustafa Bozbey, Göl Yazıevi’nin, yazar ve çevirmenler için uluslararası ölçekte hizmet vereceğini söyledi. Bozbey, şunları dile getirdi: “Turizm potansiyeliyle çok önemli bir mahallemiz olan, mübadelenin izlerini taşıyan Gölyazı’da bu eser çok büyük anlam taşıyor. Sanatçı bu kadar göz ardı edilirken, devletin kültür-sanat alanındaki en köklü kurumları adeta çürümeye terk edilirken, biz bir yerel yönetim olarak sanatı sahiplenme sorumluluğumuzu yerine getiriyoruz. Sanattan beslenmek zorundayız. Çünkü başınızı çevirdiğiniz yazarlar, şairler, tiyatrocular, heykeltıraşlar, bir ülkenin aslında en önemli hazineleridir. Nilüfer Belediyesi olarak biz, 15 yıldır sanatın, sanatçının yanında olan dik duruşumuzu koruyoruz. Gölyazı Kültürevi’miz de bu misyonumuzu taçlandıracak yaşayan mekanlarımızdan biri olacak.”

Kaynak: Cihan (1 Ağustos 2014)

??????????????????????Ethem Baran’ın “Bozkırın Uzak Bahçeleri” adlı öykü kitabı, yeniden yayımlanıyor. 

“Dönüşsüz Yolculuklar Kitabı” ve “Emanet Gölgeler Defteri” adlı kitaplarıyla tanınan Ethem Baran, yine candan, konuşkan ve buruk hikâyeler anlatıyor. “Bozkırın Uzak Bahçeleri”, 8 Ağustos’ta kitapçılarda.

Şehrin eprimiş sokakları, uzak diyarların hemşerileri, yalancıktan naz yapan kadınlar, şakacıktan kızan ustalar,    baygın düşmüş ceviz ağacı, yaylana yaylana giden İmpala… Gökyüzü derin, gökyüzü masmavi…

Konuşkan, cıvıltılı, bazen fıldır fıldır ve bazen buruk… Fırından taze ekmek, çeşmeden su… “Bozkırın Uzak Bahçeleri”, ateşe düşen kenarları konuşturuyor.

edebiyathaber.net (1 Ağustos 2014)


250246756_fc678f6068_o
Sinematopya adlı siteye göre, Nuri Bilge Ceylan’ın en iyi on filmi: 

1-Mirror (Tarkovsky)
2-Andrei Rublev (Tarkovsky)

3-Tokyo Story (Ozu)
4-Late Spring (Ozu)
5-A Man Escaped (Bresson)
6-Au Hasard Balthazar (Bresson)
7-Shame (Bergman)
8-Scenes from a Marriage (Bergman)
9-L’avventura (Antonioni)
10-L’eclisse (Antonioni)

1 Ağustos 2014

  • Lale Gülensoy - 09/08/2014 - 14:08

    Antonioni etkisi her yerde!cevaplakapat

ruya_dalgiclari_kapak.inddSelçuk Ceylan’ın yazdığı, Meltem Şahin’in resimlediği “Rüya Dalgıçları için Masallar – 1”,  7 ve üstü yaş grubu için Can Çocuk Yayınları’nca yayımlandı.

Üç boyutlu ne demek? Camın hammaddesi nedir? Ya kağıdın? Bir aslan avını yedikten sonra kaç saat uyuyabilir? Sorulacak öyle çok soru, öğrenilecek öyle çok bilgi var ki… Ne mutlu şey çocuk olmak, bunca soruya sahipken size bıkmadan yanıt veren bir ağabeyiniz varsa!

Sorularının ardı arkası kesilmeyen bir kardeş ve onu asla yanıtsız bırakmayan bir ağabeyin eğlenceli maceraları Rüya Dalgıçları için Masallar dizisinde bir araya geliyor! Dizinin bu ilk kitabında iki öykü var: “Ben Bir Bülbülüm” ve  “Kar Tarlası”.

İlk öyküde rüya dalgıcı kahramanlarımızın zevkle takip ettikleri Gak Radyo’yu sunan papağanlardan bir istek şarkıları var: “Ben Bir Bülbülüm”. Ancak bu şarkının radyoda yayınlanabilmesi için bir şartı yerine getirmeleri gerekiyor, istek mektuplarını bir tavuskuşunun en sevdiği tüyüyle yazmak. Peki ya bir tavuskuşunu ve daha ötesi en sevdiği tüyünü paylaşacak bir tavuskuşunu nereden, nasıl bulacaklar dersiniz?

Bir diğer öykü “Kar Tarlası”nda ise yazın sıcak günlerinden birinde kapılarını çalan ve onu erimekten kurtarmak için evlerindeki buzdolabına sakladıkları bir Kardan Adam eşlik ediyor kahramanlarımıza.

Kardeş ve çocuk olmak üzerine ustaca kurgulanmış Rüya Dalgıçları için Masallar, Selçuk Ceylan’ın ilk kitabı. Dizinin devamı Can Çocuk Yayınları’ndan çıkmaya devam edecek.

Yamaç korktuğumuz kadar dik değildi. Kardeşimi sırtıma aldım ve birlikte ağır ağır tırmanmaya başladık. Yine heyecandan çok sıkı sarılıyordu bana. Bir anlığına nefes alamayacak gibi oldum. Ama dayanmalıydım. Sonuçta o benim kardeşimdi ve gerekirse kilometrelerce sırtımda taşımalıydım onu. Değil mi?

edebiyathaber.net (1 Ağustos 2014)

kitapciKitapçılar kitaplarını tavsiye ediyor” sloganıyla yola çıkan Kitapçı dergisi, yeni çıkan 11. sayısıyla 2. yılını doldurdu. Dergide, Türkiye’nin farklı illerinden birçok kitabevi çalışanı kitap eleştirileri yazıyor.

Soma faciasını kapağına taşıyan derginin bu sayısında; Hakan Bıçakçı’nın Doğa Tarihi, Cees Nooteboom’un Mokuseı, Joseph Roth’un Radetzky Marşı, Jacques Derrida’nın Platon’un Eczanesi kitapları, kitabevi çalışanlarının incelediği kitaplardan bazıları.

Kitapçı’nın 11. sayısı, söyleşilerle de oldukça zengin bir panorama sunuyor. Emre Gürcan, Ercüment Cengiz ile Gırnatacı’yı konuştu. İlk kitabını yayımlayan Tuğba Doğan’la Uğur İzzet Karakoç kapsamlı bir söyleşi yaptı.

Her sayıda emektar bir kitabevi sahibiyle de söyleşi yapan derginin bu sayıdaki durağı ülkenin en eski kitabevi olan 101 yıllık Yavuz kitabevi oldu. Erdal Gürsoy, kitabevinin 58 yıllık emektarı Birgül Kitapçı ile görüştü.

Bu sayıda çok sayıda makale de var; Şirin Gürkan, bağımsız kitabevlerinin ayakta kalma macerasını anlatırken Emre Gürcan da Türkiye’de kütüphane politikalarını masaya yatırdı. Zeynep Ünal, İngiliz yazar Sue Towsend’ın Türkiye’de neden tanınmadığını yazdı. Can Topçuyan ise ‘Proust’un Zaman Kumbarası’ başlıklı bir yazıyı kaleme aldı.

Çocuk bölümünde; 11 yaşındaki Ömer’in, “Orkun’un Hayali” adlı bir öyküsü var. 11 yaşında olan diğer çocuk yazarımızı Elif, Kapiland’ın Kobayları’nı, 12 yaşındaki Selma ise Kardeşim Benim adlı kitabı tanıttı.

Derginin bu sayısında sinema bölümü de oldukça zengin. Merve Korukçu, İspanyol yönetmen Almadovar’ın sinema dünyasını yazdı. Sinema Yazarı Rıza Oylum, Kore sineması tarihine uzanırken ayrıca İranlı yönetmen Muhammed Resulof’un El Yazmaları Yanmaz filminin eleştirisini yazdı. Hong Konglu yönetmen Johnnie To da bu sayıda masaya yatırılan yönetmenlerden biri.

152 sayfalık dergide; çok sayıda şiir ve öykü de var.

Kitabevi çalışanlarının çıkardığı tek dergi olan Kitapçı dergisini kitabevlerinde bulabilirsiniz.

edebiyathaber.net (1 Ağustos 2014)

ağustoskapakPeyniraltı Edebiyatı dergisi, 16. sayısını Boris Vian’a ithaf ediyor.

Çokyönlü bir sanat anlayışına sahip olan Boris Vian’ın müzisyen ve edebiyatçı kişiliğine yönelen dergi, Ferhan Şensoy’un Vian için yazmış olduğu şiirle açılıyor.

Boris Vian dosyasında Sevin Okyay, yazarın doğumundan ölümüne kadar yaşadıklarını ve sinemayla ilişkisini anlatırken Hakan Cezayirli; Boris Vian’ın müzikle, daha doğrusu caz’la olan derin ilişkisini anlatıyor. Selim Bektaş’ın Günlerin Köpüğü ve Patafizik üzerine bir yazısının dışında Onsraman’ın Mezarlarınıza Tüküreceğim incelemesi de dosyada yer alıyor. Dosyanın son parçası ise Boris Vian’ın “Geberip gitmek istemem” şiiri, Gamze Yeşildağ çevirisiyle yer alıyor.

Peyniraltı Edebiyatı’nın bu sayısında Alain de Botton’la yapılmış bir söyleşi yer alıyor. Selim Bektaş ve Gamze Yeşildağ’ın yaptığı söyleşide Alain de Botton’la kitapları, edebiyat, Boris Vian ve Hayat Okulu üzerine konuşuluyor.

Dergide öykü, şiir, deneme ve illustrasyonlarıyla yer alan isimler ise şöyle: Ferhan Şensoy, Sevin Okyay, Gamze Yeşildağ, Selim Bektaş, Hakan Cezayirli, Üstüngel Arı, Alp Yenibalcı, Berker Berki, Polat Özlüoğlu, Umut Durmuşoğlu, Taha Sertaç Gezer, Erman Akçay, Pınar Gürgenli, Arif Erguvan, Berryysh, Dilan Özdemir, Nafizcan Önder, Koray Koral, Kerem Görkem, Semih Bozkurt, Baran Can Sayın, Özcan Doğan, Semih Engin, Fatih Akça, Murat Can Kaleli, Mert Yılmaz Güler, Erik Svetoft, Uğur Uçkıran, Sonat Yurtçu, Kader Büyükbingöl, Pelin Çevik, Yixiao Chan.

edebiyathaber.net (31 Temmuz 2014)

GiZLi-oZNE_103319_1“- Bundan önceki anılarımı tümüyle yok sayma kararıyla geldim buraya. Daha öncesindense… bir kutu var sadece. Mavi ciltli bir defter, mavi bir pelerin, kırık bir mavi fincan, birkaç parça daha anlamsız eşya var içinde. Kimden, nasıl, neden kalmış; hâlâ bilmiyorum. Pek de ilgilenmedim açıkçası.” (Nihan Kaya – “Gizli Özne”, Dergâh Yayınları, sayfa 33) 

Hemen herkesin hayatında manevi değeri bulunan küçük küçük objeler vardır. Bu objeler, pek çoklarınca anlamsız eşya kalabalığı olsa da bizim için değer taşır ve mezarımıza değin bizimle birlikte hayatı solur; aslında cansızdırlar ama biz onları anlamlarıyla canlandırmışızdır. Hatıralarıyla duygusal bir bağı çoktan kurmuşuzdur. Ömrün içinde koştururken bir an gelip de daraldığımızda yeri doldurulamaz boşluklar yaratarak nefeslenmemize vesile olurlar. Kitabın ana kahramanı Revnâ da geçmişten şimdiye doğru sürüklediği kutusunun içindeki hatıralarla, imgelerle birlikte romana katılır.

Ölen nişanlısı Reha’nın ailesiyle ‘ilk defa’ tanışmak üzere onların evine gittiğinde roman olağan hali ile başlamış bulunur. “Gizli Özne”, iki ana kahraman ve bu iki kahramanın yollarının bir şekilde kesişmesinin romanıdır: Revnâ ve Bihter. Nihan Kaya, Revnâ karakteriyle; hayat koşullarının kendisini zorladığı ve ayakta kalmak için daha fazla mücadele etmek durumunda olan bir karakterin resmini çizer. Bu tutunmak zorunda oluş hali Revnâ’yı Cemre ile buluşturur; Revnâ, lisede eğitimini aldığı hemşirelik sıfatıyla Yanık Köşk’te Cemre için çalışmaya başlar. Onun aslında psikolojik olan sorunlarını çözmeye uğraşır; aşırı ilgisizlikten kendini hayata karşı soyutlamış bir karakterdir Cemre. Bu onun bir çeşit kafa tutuş biçimidir. Ailesindeki esrarengizlikler Revnâ’yı şaşırtır. Geçmişin hatıralarıyla dolu olan ve şimdiki zamanın unutulduğu bir köşktür çalıştığı yer. Revnâ, ressam olma tutkusuyladır; geçimini sağlamak için de paraya ihtiyacı vardır; tek başına olmanın zorluğunu iliklerine kadar hissederek romanın içinde ilerler. Düzenli yaşayışlarıyla iş dönüşlerinde gidebilecekleri bir eve sahip insanların hayatlarına karşı hayranlık ve özlem duymaktadır. Rehâ ile kurmayı planladığı böyle bir hayatın düşü Rehâ’nın trafik kazasında ölmesi ile son bulur. Rehâ onu ailesi ile tanıştırmak istese de Revnâ, kendi ailesinin olmayışını omuzlarına binen ağır yüküyle sorun edip her keresinde tanışmayı reddeder. En sonunda kendi aralarında nişanlanırlar. Revnâ’nın Rehâ ile tanışmasına Cemre’nin ruhsal rahatsızlığı vesiledir. Cemre’yi tedavi etmek üzere romana dâhil olan Rehâ, orada Revnâ ile tanışır. Okulunda Revnâ ile bağlantı kuracak olan Seray vardır. Seray, derme çatma bir kulübede kardeşleriyle yaşayan ve evin bütün yükünü kendisinin yüklendiği; şartlarının zorluğuna rağmen mutlu, umutlu, dirençli duran güçlü bir karakterdir. Kitabın sonlarına doğru ise Cemre’nin de bir hayal ürünü olduğu gerçeği ile okuyucu ürperir. Okunurken hafızaya çizilen pek çok resmin aslında Revnâ’nın şizofrenik sanrıları olması ile şaşakalınır. 

Kahve kokusu imgelemiyle başlayan roman yine kahve kokusu ile son bulur.

Bihter’se daha çok bastırılmış bir karakteri imler. Onunla ilk tanışıklıkta okuyucuya güvensiz, sessiz, toplumdan ayrıksı duran, nevi şahsına münhasır ürkek bir kızla tanıştığı izlenimi verilir. Bihter’in ‘böyle’ oluşunun özünde çevrenin kendisine olan bakışı vardır. Gerçek insanlardan uzaklaşmış, hayali arkadaşlarıyla bambaşka bir dünyanın kapılarını aralamıştır. Ona beceriksizliği, zekâsının kıtlığı aşılandığı için o kendisini çevrenin algılama biçimi kadar tanıyabilmiştir. -Öyle ki ilkokula başladığında annesinden ilk defa ayrıldığında bile annesinden ayrıldığını değil de başarısız olacağını düşünerek çok kere ağlar.- Kıvrak zekâlı abisinin zıttı konumunda olması ve bunun suçluluğunu çocuk kalbinde günden güne yeşertmesi onu kendi içinde yaşamaya itmiş, içinde hayali bir dünyayı yaratmıştır. Lise sınavları için seçtikleri özel öğretmenin Bihter’deki azmi ve başarıyı fark etmesiyle Bihter’in kaderi döner ve zekâsının eksik olduğu yaftası üzerinden kalkar. Nitekim lise sınavlarında oldukça yüksek bir başarı gösterir. Ancak peşini bırakmayan ‘o’ vardır içinde. ‘O’nun ne olduğunu kendisi de bilmiyordur ama ‘o’ geldiğinde sürekli koşma isteği, duvarlara parmaklarını sürtme dürtüsü içinde doğuvermekte ve bu hali çok kere başını derde sokmaktadır. Yine geçirdiği nöbetlerden birinde okul kütüphanesinde Kemal ile karşılaşır. Kemal daha sonra kocası olacaktır.  İlk başlarda Kemal, Bihter’in bu nöbetlerini sevimli bulur; daha sonraları tahammül edemez hale gelir. Hamile kalır; çocuğu daha doğmadan ölür. Bihter, ruhunun bütün noktalarında acı çeken bir halle kuşanır. Roman boyunca acısı dinmez.

Nihan Kaya, karakterinin ağzından ‘o’ için şöyle der: “Bir de, çok nadir olarak, kimsenin isim veremedikleri vardır. Bildikleri hiçbir şeye benzetemezler “o”nu. Bir isim koyamazlar. Halbuki isim koymak, insanoğlunun ilk alışkanlıklarındandır. Bu benzetemeyiş bu yüzden can sıkar. “O”nu ya bir yolunu bulup yadsır, ya benzetebildikleri en yakın şeyle isimlendirme sevdasına tutulur, ya da, kolayını bulup kötüler, “o”nun bir hastalık, bir tür delilik olduğunu söyleyip geçerler. Sizi anlamıyorlarsa “deli” olmak, aslında, kimseye benzememek demektir.” (sayfa 221)

Revnâ’nın hayranı olduğu hayat biçimi Bihter’dedir. İkisi de hayatlarından memnun olmayan karakterlerdir. Revnâ,  “onlar” adı ile nitelediği birtakım ayrıcalıklı gruba karışmaya isteklidir. Bihter ise “onlar”ın içinde yaşayan ve içinde nefes alıp verdiği bu gruptan boğulan ve kaçmak isteyen insanı anlatır. Yaşadıkları ruhsal çalkantılar, savaşlar Revnâ ve Bihter’in ortak özelliklerindendir.

Henüz yirmi dört yaşındayken yazılan bu psikolojik roman, -aldığı psikoloji eğitiminin de hakkını verdiğini düşündürten- Nihan Kaya’nın ilk romanı olma özelliğinde. Bir insanın karmaşık ruh dünyası gibi iç içe katmanlardan, sarmallardan oluşuyor Gizli Özne. Eserin biçimsel özelliklerinde ilk dikkati çeken nokta dilindeki duruluk ve anlatımındaki yoğunluk. Dil hâkimiyetiyle her cümlesinin özenli yazıldığı aşikâr olan roman, daima canlı tutulması gereken bir dikkatle okunmayı gerektiriyor. Bihter ve Revnâ’nın hayatı olmak üzere iki ayrı dünyayı anlatıyor gibi görünmesine rağmen esasen ortak bir derdi paylaşıyor: Toplumun dışına itilen insanın kendi içine kapanması sürecinde ruhunda meydana gelen çatlaklar, kanamalar, ağrılar… Gizli Özne ile ruhunun penceresinden yağmakta olan yağmuru izleyen ezilmiş insanın kendi içinde kopan fırtınalarına, dramlarına şahit olunuyor. Roman, içinde bir yerlerde yağmurdan sonra çıkması ümit edilen güneş sıcaklığını barındırıyor. Tahterevallinin bir ucundaki ruhları acı dolu karakterler ile diğer ucundaki daha ‘normal’ karakterlerle romanda dengelenme sağlanmış. -Böylece tam ortada konumlanmakla birlikte uçlara da değinen ama neticede dengede kalmayı başaran özellikli bir romanı sunar Gizli Özne.- Bilinçaltının dar odalarında gezinerek ruhundaki boğmacaya bir çıkar yol bulmaya çalışan insanı da tanıtıyor, bencilliği ile dünyaya bakışı körelen insanı da anlatıyor. Kurgusundaki düğümlerin hemen çözülemeyişi ve hepsinin birbiri içine geçmiş olması romanı oldukça zorlaştırmış. Zaman akışının düzenli olmayışı; -Bihter’in babaannesinin ölümü sonrasında sanki babaanne ölmemişçesine onun romanda yürümeye devam etmesi-, kitap yazıldıktan sonra bölümlerin sırasında değişiklikler yapıldığı izlenimi uyandırıyor. Bu durum eserin karmaşıklaşmasına sebep olurken onu farklılaştırmış. Nihan Kaya eserinin başında kahramanlarının neler yaptığını anlatmış ve sonra en başta anlatılandan yola çıkarak okuyucusunun zihnine yeni yeni soru işaretleri bırakmış. Gitgide ve iç içe açılarak ilerleyen bir roman. Rehâ’nın ve Revnâ’nın nişanlanmış olduğu kitabın en başında anlatılmış ve bu nişanla ilgili bilgiler kitabın sonuna doğru verilmiş. Bu da romanı sürükleyici kılan sebeplerden bir tanesidir. Diğer yandan Revnâ’nın daha önce hiç gitmediği Rehâ’nın evine olan ziyareti askıda bırakılan bir soru işareti olarak eserde kalmış.

“İşte Rehâ, senin doğduğun an, artık Bihter’in ölüp, benim doğduğum andı. Bihter ömrü boyunca bana hamile kaldı. Doğmak içinse seni beklemişim meğer. Sen, Rehâ, benim zaferimsin. Bebeğini “koş”arken kaybetmeye yazgılı Bihter’in, doğurduğu çocuksun. Benim oğlumsun.” (sayfa 226) cümlesiyle tüm anlatılanların Revnâ’nın bir sanrısı olduğu kanısına varılıyor. Ve askıda kalan soru –Revnâ’nın Rehâ’nın evine gitmesi- açıklık kazanıyor.

Gizli Özne, kurgusuyla okuyucuyu zaman zaman zorlayıp roman içinde geri dönüşlere mecbur kılsa bile dili kullanmadaki başarısı ile göze çarpıyor. 

Revnâ’nın gerçekle hayal arasında kurduğu ağ, Nihan Kaya’nın duru dili ve üslubundaki akıcılığı ile okuyucusunu Gizli Özne’ye davet eden çağrışımları besliyor.

“Anladım; gerçeğe dair tüm düşüncelerimiz birer kuruntudan ibaretmiş. Meğer hayat “ansızın”la eş anlamlıymış. Boynunda fular, başında şapka, ağzında piposu olan ressamlar, eskimiş dantel yakalar, ipek çarşaflar; hepsi aslında yalanmış. Tek gerçek varmış; o da “şu an”mış.” (sayfa 227-228)

Mavi Tuğba Ateş – edebiyathaber.net (31 Temmuz 2014)

25366818Bir televizyon klasiğine dönüşen Game of Thrones, 5. sezonunda 9 yeni karakterle seyircisiyle buluşacak.

ABD’de düzenlenen Comic Con fuarına katılan Game of Thrones kitap serinin yazarı George RR Martin ve dizi ekibi, dizinin 5. sezonu hakkında ipuçları verdi.

Karayip Korsanları filmiyle tanınan Jonathan Pryce, diziye yeni katılan oyuncular arasında en dikkat çeken isim oldu. Pryce’ın yanı sıra Keisha Castle Hughes, Alexander Siddig ve Toby Sebastian diziye yeni katılan isimlerden oldu.

5. sezonuyla 2015 yılında seyirciyle buluşacak diziye yeni katılan karakterlerin çoğu Dorne Krallığı’na mensup olacak ve akrabaları Oberyn Martell’in intikamını almak için çaba sarf edecek.

31 Temmuz 2014

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z