Masthead header

Yılbaşı yaklaşırken hediye alma derdine düşenlerden çoğu kuşkusuz, kitap almayı tercih edecek.

Hediye paketlerine yapacağınız küçük dokunuşlarla, hediye kitabınızı daha da unutulmaz kılabilirsiniz. İşte bazı öneriler:

edebiyathaber.net (24 Aralık 2012)

  • ÖZLEM - 21/11/2013 - 17:26

    BİZİM YILBAŞI KİTAP HEDİYELERİMİZ İÇİN PAKETLEME YAPILMASINA İHTİYACIMIZ VAR BU KONUDA BİZE YARDIMCI OLUR MUSUNUZ?cevaplakapat

Para bekleyen gözlerde duygu olur mu?

Okuyanda, taşları yerleştirende, elinde ibrikle koşuşturan çocuklarda duygudan çok paragözlük ve alışkanlık vardı. Nasıl olmasın ki; mezarlar çevre yoluna dayanmıştı ama hâlâ öykülerdeki gibi, “insanlar, bir punduna getirip ölüyorlardı”.

Karşıyaka Mezarlığında, yeni yapılmış defin yeri, aynı anda dört, hatta beş cenaze kaldırıyordu. Çok güzel ayarlanmış akustik yapıya kuşlar bile alışmış, tören sırasında sessizce bekleşiyorlardı. İnsanoğlunun bu bitmek bilmez kalabalığına şaşırıyorlardı belki de. Ama az sonra daha da şaşıracaklardı.

Cenazelerin ardında saf tutmuş ve cenaze sessizliğinde bile kendini tutamayan Rukiye Hanım da şaşıracaktı.

Önceleri okurken duygusallaşan, hele genç konuklarına karşı gözyaşlarını durduramayan imam daha çok şaşıracaktı.

İmam, onlarca tören yönetmekten mekanikleşen ses tonuyla görevine başladı:

“Hatun kişi niyetine, merhume Seyit kızı Fadime’nin bu dünyadaki ve dahi öte dünyadaki haklarınızı helâl ediyor musunuz?”

“Helâl olsun!”

“Helâl ediyor musunuz?

“Helâl olsun!”

“Helâl ediyor musunuz?”

“Helâl olsun!”

“Hatun kişi niyetine…”

“Helâl olsun…”

Sıra erkeklere gelmişti. İmam, derin bir nefes aldı;

“Er kişi niyetine, Muhlis oğlu Şinasi’nin;

“Bu dünyada ve dahi öte dünyadaki haklarınızı,

Helâl ediyor musunuz?”

Alışkın olduğu üzere ikincisini hazırladı ama söyleyemedi. Aykırı bir ses, alanın sessizliğine patladı:

“Helâl etmiyorum!”

Herkes afalladı. Ne demekti bu? Kırk yıllık imam da, cenazeye katılanlar da donup kaldılar. Avluda olanları göremeyecek kadar yasta olan merhumun biricik kızının ince sesi ile birkaç serçenin sohbeti dışında tüm sesler kesildi. Çevre yolu bile sessizliğin gücünü engelleyemez olmuştu.

İlk şaşkınlığı atlatan birkaç merasim görevlisi ile cenazelerin yakınlarından bazıları,    “Helâl etmiyorum!” diyen adama yöneldiler. Hareketlenmeyle birlikte avlunun büyüsü de bozuldu ve Rukiye Hanım’dan başlayarak konuşmalar yükseldi.

“Kimmiş?”

“Meczup mu, meczup mu?”

“Bilmiyorum baba.”

“Deli miymiş?”

Sakızını az önce yutan Firdevs yeniden kavuştuğu baygın gözlerle annesinin merakına su döktü:

“Yok anne,  sarhoş diyorlar.”

“Olacak şey mi ayol! Ben böyle şey görmedim. Daha neler! Benim bildiğim içip içip düğüne gelirler, cenazede ne işi varmış?”

Kursağında diyecek söz kalmış olan yaşlı bir hanım atıldı:

“Merhumun can yakıcılığı, bekliyordum doğrusu maraza çıkacak diye.”

“Benden çok şaşkındınız az önce hanım! Ne oldu?”

“Ne münasebet! Uydurmayın!”

Hadi hadi, biz biliriz! Merhumun nesi yaktı canınızı!”

“Aa!”

Rahmetlinin ağabeyi imamla fısıldaşıyordu.

“Hocam, ne oluyor?”

“Ne olduğunu bilmiyorum!”

“Ne yapacağız?”              

“Devam edemeyiz bu durumda.”

“Olur mu hocam, bir kişinin demesiyle ne olacak?”

“Bir kişi bile dese olmaz!”

Olanlardan habersiz cenazelerin dışında, konuşmayan kalmadı. Kuşlar bile öttüler, kanatlandılar. Diğer cenaze katılımcıları kendi cenazelerini unutmuşlardı neredeyse.

“Bence hiç yakışık almadı.”

“Niye? Adam sordu, onun da sıkıntısı varmış söyledi.”

“Bence sırası değildi efendi.”

“Niye sırası değilmiş, bunun için sormuyorlar mı?”

“Soruyorlar ama öylesine. Âdet üzere yani!”

“Öylesine olur mu evladım, günaha giriyorsun.”

“Ne yani, doğru mu?”

“O adam bağırmasaydı, sizler helâl olsun demeyecek miydiniz?”

“Diyecektik.”

“Merhumdan kazık yemiş olsaydınız ne olacaktı?”

“O başka!”

“Nasıl başka?”

 

“Abi ne oluyor?”

“Dengesizin biri ortalığı duman etti.”

“Öyle deme, kim bilir ne derdi vardır!”

“Ne derdi ya! Ölümden öte dert mi var? Hem dert bu zamanda mı söylenir?”

“He ya! Bizimkiler de öylece kalakaldı.”

“Öyle ya canım! Herkesin bir derdi var illa ki ama sorunca iyi bilirdik, helâl olsun deyip geçiyoruz.”

“Saçmalama beyefendi! O zaman hoca boşuna mı soruyor?”

“Vazifesi o, âdetten şeydiyor…”

“Âdetten olur mu ya, saçmalamayın! Dinimizin emri bu.”

“İkiyüzlülük mü?”

“Sen ne diyorsun be! İkiyüzlü falan… Alırım ayağımın altına…”

“Beyler ayıptır!”

“Şşşt! Hocam! Bizimkileri kaldırsaydık bari!”

“Tövbe!”

Her tarafından ter fışkıran imam, telefonun öteki ucundan çare aranıyordu. “Sayın Müftü… Biliyorum, alışılmadık bir durum ama ne yapayım oldu işte! Çoğunluk helâl dese… Doğru Sayın Müftüm, olmaz tabii de şaşırdım işte… Evet efendim bir kişi… evet… Akraba olup olmadığını bilmiyorum Sayın Müftüm. Provokasyon… sanmıyorum efendim… sakindi. Tam o sırada… haklısınız… Ben de şey ettim ama…”

Avlunun tüm çıkışları, girişleri tıkanmıştı. İbrikçi çocuklar açık ağızlarıyla yaşananları izliyor, kalabalık bir grup daire içine aldığı cenaze sahiplerinden sonuç bekliyordu. Bu arada o aykırı sesin sahibi, halkın bir anlık coşkusu ile işler daha da karışmasın diye yaka paça cami içine götürülmüştü.

“Ya arkadaşım! Bak olanları görüyorsun! Sen helâl de, neyse sonra hallederiz!”

“O da, sonra sonra diye diye aylarca oyaladı, şimdi de çekip gitti. Yok arkadaş, sonrası yok! Helâl etmiyorum!”

“Bak dostum, bak canım kardeşim, gelmişsin acımızı paylaşmışsın ya da derdini söylemişsin, neyse… Biz seni anladık, sen de bizi anla güzel kardeşim. Helâl de,  söz, hallederiz.”

“Kusura bakmayın beyefendi, size karşı bir şeyim yok! Ben sadece…”

“Ya birader! Cenaze ortada… Allah Allah ya!”

“Salih, sakin ol! Bak canım kardeşim, insanlar sıcakta mahvoldu! Merhumlar orada… günahtır!”

“Merhumeler de…”     

“Bana günah değil mi?”

“Lan bela mısın nesin!”

“Salih oğlum ne yapıyorsun? Koy o silahı yerine, herkes burada.”

“Arkadaş! Bak fena olacak, inat etme de helâl de!”

“Demem!”

“Hocam biri de etmiyorum desin ne çıkar? Biz daha çoğuz!”

“Yahu olur mu? Bu çoğunluğa bakar mı?”

“Bakmaz değil mi?”

“Bakmaz tabii. Bir kişi bile olsa olmaz.”

“Ulan işe bak ya! Kaldık mı böylece?”

“Ben bir daha içeri gideyim, telefon şeydecekti de!”

 

“Yahu derdi neyse halledin gitsin. Bayıldım sıcaktan.”

“Nafiz’ciğim gidelim biz, bu iş çok uzadı.”

“Olmaz Hanım. Ayıp olur yahu!”

“Sen kızı teselli ettin mi?”

“Ettim ettim!”

“Git biraz daha et, malum sonrasında lazım olacak!”

“Ay o da durmadan zır zır!”

“Sağlığında paradan paraya uğrardı züppe!”

 

“Sayın Müftü… biliyorum efendim… Ben… haklısınız ama… Alacaklıymış, parasını verip helâlliği… neden helâllik satın alınmış olsun efendim…Ol… siz daha iyisini bilirsiniz ama… Pazarlık edilse satın alınmış olur diyeceğim ama bilemiyorum ki şaşırdım…Cenaze de kaldı öylece! Satın alma olmaz ama yine de… Kul hakkı… doğru efendim…Valla benim de… Peki Sayın Müftüm…Siz Diyanet’le şey edince çabucak bana… İnşallah efendim… Aman efendim malum cenaze… Bekliyorum efendim saygılarımla… hürmetler efendim…”

Cenazelerin yakınları ile imam için sıkıntılı bekleyiş çok sürmedi. Telefon tatlı tatlı çaldı.

“Sağ olun Sayın Müftüm! Allah sizi başımızdan… Amin efendim… Hemen… Anladım pazarlıksız olursa şeydeceğiz… Peki, efendim, saygılar… Ya, ya… Devir para devri efendim… Biz de geçinmekte zorlanıyoruz Allah sizi inandırsın… Haklısınız efendim, sırası değil, özür dilerim… İşte ihtiyaçtan… Tabii ki… Devletimizin bekası… Ben izninizle Sayın Müftü, saygılar… İletirim sizin çözdüğünüzü… İnşallah! Size de efendim… Selametle!”

“Neyse ki pazarlık olmadı!”

“Ne pazarlığı hocam?”

“Yok yok… Ben şey ettim de… Diyanet’te arkadaşlar Sayın Müftüme…”

“Tamam mı arkadaşım?”

“Kusura bakmayın! Yani ben de böyle olsun istemezdim ama… Benim canım çok yandı.”

“Bizim de iyiden iyiye canımız yandı ya, neyse, haydi hocam. Merhum kalakaldı sıcakta.”

“Haydi, çıkalım o zaman! Bismillah!”

Saflar yeniden tutuldu, dualar tazelendi. İmam, içinde huzursuz eden bir kıpırtıyla ilk sorusunu ikinci kez sordu:

“Helâl ediyor musunuz?”

Tarık Güney – edebiyathaber.net (24 Aralık 2012)

  • Erte Oyar - 24/12/2012 - 18:21

    Tarık Güney’i kutluyorum. Hüseyin Rahmi,Aziz Nesin öyküleri kadar ustaca yazılmış bence.cevaplakapat

Yapı Kredi Kültür Merkezi “Beyoğlu Edebiyat Matineleri”kapsamındaki edebiyat söyleşilerine devam ediyor.

26 Aralık Çarşamba günü, saat 18.30’da, Koç Üniversitesi’nin İstiklâl Caddesi’ndeki ANAMED binasında (Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi) gerçekleşecek söyleşide bu kez Özdemir Asaf’ın “Gayriresmi Portresi” su yüzüne çıkıyor.

“Yazarın Gayriresmi Portresi” bu kez yalnızlık koyunun edebi ve ebedi sakinlerinden Özdemir Asaf için saygı duruşuna geçiyor. Sibel Oral ve Elif Tanrıyar, geçen aylarda Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Sen Bana Bakma, Ben Senin Baktığın Yerde Olurum/ Kendi Sesinden Şiirler ile yılın en hüzünlü sürprizlerinden birini yaşatan Özdemir Asaf’ın hayatı ve duygusal iklimi üzerine meraklı okur için kılavuz notlar almaya devam ediyorlar.

Söyleşide Özdemir Asaf’ın kızı Seda Arun da konuşmacı olarak yer alacak ve Özdemir Asaf’ın okurlarıyla, özel hayatından edebiyatına yansımış çok özel anılarını paylaşacak.

26 Aralık Çarşamba 
Söyleşi
“Yazarın Gayriresmi Portresi” – Özdemir Asaf
Yönetenler: Sibel Oral, Elif Tanrıyar
Konuşmacı: Seda Arun
Yer: Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi, saat: 18.30
(ANAMED, Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi Konferans Salonu, İstiklâl Cad., No:181, Merkez Han, Beyoğlu)

edebiyathaber.net (24 Aralık 2012)

Cemal Süreya Kültür Sanat Derneği, 9 Ocak 2013’te tüm şiirseverleri, Caddebostan Kültür Merkezi’ndeki Cemal Süreya Anması’na davet ediyor.

Türk şiirinin kanatlarından birini kaybettiği 9 Ocak’ı içeren haftada, Türkiye’nin dört bir yanında Cemal Süreya‘yı benimseyen, anmaya katılmak isteyen, fakat İstanbul’da olmadığından katılamayanlar için Cemal Süreya Kültür Sanat Derneği Gençlik Yönetimi bir program hazırlıyor.

Etkinlikler için herkese çağrı yapıyorlar: “Bulunduğunuz şehirde 7-13 Ocak 2013 tarihleri arasındaki etkinlikleri bize bildirirseniz programımıza ekleyip duyuracağız. Eğer herhangi bir etkinlik duymadıysanız, ama bir etkinlik yapmak istiyorsanız, koordinasyon kurabileceğiniz kişilere sizi yönlendirebiliriz ya da organize ettiğiniz etkinliği duyurabiliriz. Cemal Süreya Kültür Sanat Derneği Gençlik Yönetimi olarak ilk defa düzenleyeceğimiz Cemal Süreya Haftası’nın programını yakında duyuracağız”.

İletişim: csureyagenclikyonetimi@gmail.com
9 Ocak etkinliği: https://www.facebook.com/events/378414538917318/

edebiyathaber.net (24 Aralık 2012)

Kral Patpat dünyadaki tüm tatları, tüm renkleri içeren bir lolipop hayal eder. Bir fabrika açmak ve krallığını bir lolipop krallığına dönüştürmek için bir yarışma düzenler.

“‘Papatya’nın kralı Patpat bir lolipop yarışmasını ilan eder. Haziranın birinde kral, lolipopları bizzat tadacak. En iyi olanı ödüllendirecek. Kazanan da yeni Büyük Lolipop Fabrikası’nın baş pastacısı olacak!’ Tüm aşçılar ve pastacılar yarışmaya katılmaya karar verdi. Hepsi en lezzetli, en orijinal, en renkli, en tatlı ya da en büyük lolilopu yapmaya koyuldu. İşte o zaman Boris Vanilya, hayal edilebilecek en büyük lolipopu yapmayı kafasına koymuştu.”

Çevremizdeki “farklılıklar”ın değerini hatırlatan, paylaşmanın önemini vurgulayan Kral Patpat İçin Bir Lolipop,  Can Çocuk Yayınları’nın yeni dizisi olan İlk Okuma Kitaplarıkapsamında yayımlandı. “İlk Okuma Kitapları”; çocukların okuma becerileri geliştirmelerine yardımcı olmak ve onların bağımsız birer okur olmalarını sağlamak için hazırlanan iyi yazılmış, ilgi çekici metinlerden oluşan yepyeni bir dizi.

Yazarı Silvia Roncaglia, çevirmeni Tülin Sadıkoğlu, resimleyeni Giulia Orecchia olan kitap 5 ve üzeri yaş grubuna hitap ediyor.

edebiyathaber.net (24 Aralık 2012)

Malatya İl Halk Kütüphanesi için kirlenen kitapları temizlemek amacıyla bir adet Kitap Temizleme Makinesi satın aldı. Çeşitli rahatsızlıklara neden olan kitaplardaki virüsler en azından Malatyalı kitapseverler için artık sorun olmaktan çıkacak.

İl Kültür ve Turizm Müdürlüğüne bağlı Malatya İl Halk Kütüphanesi ortak kullanımda olduğu için kirlenen kitapları temizlemek amacıyla bir adet Kitap Temizleme Makinesi (Book Shower) satın aldı.

İl Halk Kütüphanesi Müdiresi Mümine Aydın, binlerce kullanıcı tarafından dokunulan, rafta beklerken tozlanan kitapların temizlenmesi için alınan cihaz hakkında bilgi verdi.

Aydın “Kitaplara bulaşan toz ve kirler çeşitli bulaşıcı hastalıkların taşıyıcısı da olabilir. Bu nedenle hem kütüphanemizde bulunan kitaplarımızın ömrünü uzatmak hem kütüphanemizden yararlanan vatandaşlarımıza herkesin kullandığı kitaplardan herhangi bir virüs, mikrop bulaşmasını engellemek amacıyla kitap temizleme makinesini satın alıp hizmete sunduk. Makine tek bir tuşla, yaklaşık bir dakika içerisinde kitapları temizliyor. Kitapların kapağına veya iç sayfalarına yerleşen bakteri ve virüsleri yok edebiliyor” dedi.
Aydın, yurt dışında imal edilen cihazın kütüphanelerde kullanımının yaygınlaştığını belirtti.

22 Aralık 2012

Patti Smith, otobiyografik kitabı “Çoluk Çocuk“a yeni kitapla devam edeceğini, yeni kitabın müzik ağırlıklı olacağını belirtti. 

Patti Smith, Türkiye’de Domingo tarafından yayımlanan “Çoluk Çocuk” adlı kitabın devamını yazmayı planlıyor.

Smith, fotoğraf sanatçısı Robert Mapplethorpe ile yaşadığı gençlik anılarını anlattığı “Çoluk Çocuk”tan sonra gelecek kitap ile ilgili olarak, “Yeni kitap daha çok müzik hakkında olacak,” dedi.

Abartıldığı gibi “Rock’n Roll” bir yaşamı olmadığını, alkole, sekse ve uyuşturucuya düşkünlüğü bulunmadığını belirten Smith, “Müziğim sayesinde dünyayı gezdim. Bu sayede anlatacak çok hikaye edindim,” dedi.

(22 Aralık 2012)

İzmir’de açılan Türkiye’nin ilk kağıt ve kitap sanatları müzesi, ziyaretçilerini, farklı kültürlerden örneklerle kağıt ve kitabın tarihsel yolculuğuna çıkarıyor.

Bilgi aktarımını kolaylaştırarak uygarlıkların doğuşunu sağlayan en temel araçlardan olan kağıt ve kitabın tarihi, Ege Üniversitesi (EÜ) Kağıt ve Kitap Sanatları Müzesi’nde sergilenmeye başlandı.

Müzenin koordinatörü Nedim Sönmez, Türkiye’de alanında ilk olan müzenin, yeni açılmış bir müze olmasına karşın uluslararası takdir gördüğünü ifade ederek, “Uluslararası Kağıt Yapımcıları ve Kağıt Sanatçıları Derneği Başkanı Gail Stiffe de müzeyi ‘tüm dünyadaki müzeleri biliyorum, sizinki eşsiz’ sözleriyle tarif etti,” dedi.

Kağıt ve kitabın Avrupa’dan Uzakdoğu’ya, bugüne kadar geçirdiği evrelerden örneklerin bulunduğu müzede 700’den fazla eser sergilenecek.

22 Aralık 2012

Okurlar tarafından çakma “Grinin Elli Tonu” diye sorgulanan, Milliyet Cadde Eki yazarlarından Günseli Önal’ın “Sınırsız Tutku – Seks ve Güç” kitabının yayıncısı Asur Yayınları’nın, kitabın D&R mağazaları tarafından satılmadığı iddiası hakkında D&R açıklama yaptı.

D&R Kurumsal İletişim Müdürülüğü tarafından yapılan açıklamada şu ifadeler yer aldı: “D&R, mağazalarında binlerce kitap, albüm ve filmleri müşterilerinin zevkine sunmaktadır. Bu yüzden D&R gibi 126 mağazaya sahip zincir bir markanın adı geçen kitabı almaması söz konusu değildir. Nitekim adı geçen kitap D&R raflarındaki yerini almıştır.

Asur Yayınları’nın, D&R’ın, arka kitap yazısı doğrultusunda kitabı “erotik olduğu gerekçesiyle” satmadığı yolunda kendilerine bilgi verildiği konusundaki açıklamasına ise D&R Kurumsal İletişim Müdürlüğü şu yanıtı verdi: “Açıklama kesinlikle tarafımızdan yapılmamış olup, bir gerekçe sunularak alınmayacağına dair yapılan konuşma tamamen asılsızdır”.

Kitabın tanıtım bülteninde şu satırlara yer verilmişti: 

“Sevgilime her şeye ‘Evet‘ diyeceğim bir hafta geçirip aramızdaki sınırı kaldırmayı önerdiğim anda ok yaydan çıkmıştı. Hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktı. Ciddi olup olmadığımı anlamak için aklına ilk gelenleri sorduktan ve dediğimi yapacağımı anladıktan sonra, gerçekten istediği şeyi açıkça söylemişti: “Canını yakacağım. Seni hazza ve acıya doyurmak istiyorum.”

Yapacağını söylediği şey beni şaşırtmıştı. Bir erkek olarak, taleplerinin önündeki engel kalktığında, gerçekten yapmak istediğinin bir kadına şiddet uygulamak olduğu açığa çıkmıştı.

Dayanamayıp sormuştum: “Acıya doymam gerektiğini nereden çıkarıyorsun?” 

Hemen yanıtlamıştı: “Acı ile seksi birleştirmen gerektiğine inanıyorum.” 

Anlayamamıştım. Benim ihtiyacım olduğunu düşündüğü için mi yakacaktı canımı? “Peki, ben hazza ve acıya doyduğumda sen neye doymuş olacaksın?” demiştim. Bir kadını tatmin etmeye ve güce doyacağını, bunu yaparken bir hayvan gibi duygusuz olacağını yazmıştı.

“Sınırları zorlamak, sevişmekten daha fazlasını yaşamak ve yaşatmak istiyorum. Benim öfkemden zevk almanı sağlayacağım” demişti.

22 Aralık 2012

Okul nedir? Akbaba, okulun ne olduğunu bilmiyor ama öğrenmeyi çok istiyor. Kalem, kitap, kâğıt ve sırt çantasıyla yapılan bir şey olduğunu tahmin ediyor ama…

“Çocuklar her sabah, sırtlarında çantaları, ağacın altından geçiyor ve okula giriyorlardı. Her sabah Akbaba merakla onlara bakıyordu. Ama son çocuk içeri girer girmez okulun kapısı her zaman kapanıyordu. Ya sonra? Çocuklar ne yapıyordu? Okulda neler oluyordu? Akbaba’nın tüyleri yolunmuş kafası, binlerce soruyla dolmaya başlamıştı. Sonunda güzel bir gün, zil çaldıktan ve çocuklar içeri girdikten sonra Akbaba cesaretini topladı. Gagasıyla okulun kapısına vurdu.”

Akbaba Okula Gidiyor,  Can Çocuk Yayınları’nın yeni dizisi olan İlk Okuma Kitapları kapsamında yayımlandı. “İlk Okuma Kitapları”; çocukların okuma becerileri geliştirmelerine yardımcı olmak ve onların bağımsız birer okur olmalarını sağlamak için hazırlanan iyi yazılmış, ilgi çekici metinlerden oluşan yepyeni bir dizi.

5 ve üzeri yaş grubuna hitap eden kitabın yazarı Paolo Comantale. Kitabı Tülin Sadıkoğlu çevirmiş, Simone Frasca’da resimlemiş.

edebiyathaber.net (22 Aralık 2012)

Dante, 1310’da yazdığı İlahi Komedya’nın hem yazarı hem de başkişisidir. Eserinde Araf’tan başlayarak bir cehennem yolculuğuna çıkan Dante’ye şair Virgilius rehberlik eder ve ona cehennemin derinliklerini gösterir. Cehennemin gerçeği acıdır, ateştir, sonsuz ıstıraptır.

On üçüncü yüzyılda İncil’in söylediklerini yaymak amacıyla yazılan İlahi Komedya’daki cehennem betimlemesi birbirinden ürpertici sahnelerle anlatılır. Dante’nin cehennemini ne Virgilius’un rehberliği ne şiirin arkadaşlığı serinletir ve İlahi Komedya’nın dizeleri görsel bir etkiyle belleğimize yazılır. Ancak Dante’nin cehennemi biraz da semboliktir; insanın kendi cehennemini kendisinin hazırladığını düşündürür bize satır aralarında.

“Cehennem” bütün dillerde ve edebiyatlarda sık işlenen konudur. “Cehennem başkalarıdır” der Sartre. Selim İleri’nin Cehennem Kraliçesi’nde bütün ilişkiler Ölüm İlişkileri’dir. Yazar Gülseren Engin, kanayan bir çağda, yaralı insanlara yuva olan Anadolu’nun görünümünü romanına ad olarak koyar ve onu Cehennemde Bir Ada olarak betimler. Reha Mağden’in Cehennemde Bir Şehit’i toplumsal iletilerle açılır.

Faili Meçhul Öfke ile 2011’de Yunus Nadi Ödülü’nü alan Adnan Gerger, son romanı Bir Adı Cehennemde yine aynı toprakların benzer bir öyküsünü romanlaştırır. Yine acılı bir dönemi “Bir Adı Cehennem” diyerek cehennem imgesi ile özdeşleştirir. Kitabın ilk sayfasındaki epigraf; doğulu bir düşünürün cehennem tanımıdır ve kulakların sağır, dillerin söylemez olduğu bir ortamı ve zamanı anlatmakta, okuma sürecimize düşünsel bir hedefi işaret etmektedir. Hallac-ı Mansur’un “Cehennem acı çektiğimiz yer değildir; acı çektiğimizi kimsenin duymadığımız yerdir.” derken vurguladığına benzer bir ortamı, Gerger, romanına mekân kılar. Anlatı bize bir yandan ülkenin yakın geçmişini anımsatırken bir yandan da sanal bir gerçeklik duygusu ile gelişir. Son otuz yıldır ülkemizde olup biteni bir gazeteci olarak yaşayan Gerger, iyi bildiği realiteyi alır, kurgunun içinde eritir, karıştırır; reel olandan romansal olanı yaratır. Gerçeği alır; duyduğu bildiği, belki geçmişte haberini yaptığı olayları sanal birer roman gerçeğine dönüştürür. Gazete haberi olarak bildiğimiz bir “olayı” bir roman olayı olarak yazarken dili de imgelerle yüklü bir edebiyat dili olarak kullanır. Anlatıyı, zaman zaman bir destanın, bir söylencenin esatiri unsurlarını taşıyan şiirli bir Türkçe ile oluşturur. Ancak yine de romanın başkişisi gerçeğin peşinde koşan yaman bir kadın gazetecidir. İlk roman Faili Meçhul Öfke’den tanıdığımız Leyla Çağlar, bu kez “Gündemin Sesi” gazetesinin muhabiridir ve Gerger’in romanının temel karakteridir. Gazeteci Leyla, Delale’ye verdiği sözü tutacak ve Ankara bürokrasisinin dar koridorlarında bir arayışa başlayacaktır. O, artık hem haber peşinde bir gazetecidir hem de sevgilisinin ölümünün arkasındaki sırrı arayan yaslı bir kadındır.

“Sırrı hakikatımız vardır bizim”

Bir sırrı aramak için yola çıkmak, yolcuyu başka sırların kapısına getirir ve alacakaranlığın içinde bırakır. Gazeteci Leyla; Adana, Tunceli, Ankara yollarında sevgilisi Mazlum’un izini takip ederken yazar da okuru, Türkiye’deki gazeteci-polis-bürokrat ilişkileri ve bu ilişkilerin gizli yanları üzerinde düşünmeye davet eder. Telekulak olayı, çete yapılanmaları, teşvik kredileri gibi manşetlerde kalan ve Türkiye’nin günlük hayatında pek de yankı bulmayan yıllar önceki olaylara kaleminin ışığını tutar. Romanın başkişisi Leyla, Dersim olayları sırasında ailesini kaybeden iki kız kardeşin peşine düşer; iç içe geçmiş, birbirine düğümlenmiş ve kaybolmuş insan hikâyelerinden çıkan çarpıcı gerçeklerle yüzleşir. Bu sırlarla dolu toprağın hangisi gerçek hangisi hayal bilinmez öyküleriyle buluşur. Üst üste birikmiş değişik kültürlerin hâlhamur olduğu bir Türkiye manzarasının ve görünenin altındaki görünmeyenin sınırlarını arar. Kim Türk, kim Kürt, nerede, nasıl, ne zaman bilinmez bir iklimde birbirine kaynamış, bazen kopmuş ve kaybolmuş bir puzzle’ın parçalarını roman gerçeğiyle yeniden şekillendirmeye çalışır.

Bir aynanın arkasına sürülen sırrı kazır gibi açıkça ve şeffaf görmek ister olup biteni. Sır kazındıkça ortaya çıkan çıplak gerçek ise bir gazetenin ve gazetecinin ne yapması gerektiği sorusuyla açıklanacaktır. Bilinenler yazılacak mıdır, yoksa bir kenarda saklanıp zamanı gelince mi kullanılacaktır. Mehmet Eroğlu’nun geçenlerde bir röportajda Lily Hellman’ı hatırlatarak söylediği gibi, “Kalemini günün modasına uyarak kullanmayacak” mıdır?

Gazete ve gazetecilik üstüne

Yazar, romanın sonunda öldürülecek olan Yeni Gündem gazetesinin temsilcisi Orhan Durucan’ın kimliğinde gazetecinin görevini ve mesleğin Türkiye’de, 1990’lardaki durumunu sorgular ve yine onun ağzından basının gerçekte ne olması gerektiğini tartışır: “Temiz bir toplum için her şeyden önce medyanın temiz olması gerekir. Hâlâ dürüst, namuslu bir medyanın var olduğunun kanıtlanması gerek Şiarımızı bundan sonra da değiştirmeyeceğiz. Haberleri yine özgürce yazacağız. Bizim işimiz habercilik. Mesele işte bu. Halkın özgür haber alma ve bu ülkede olup bitenleri öğrenme hakkını sonuna kadar savunacağız. Asla haberleri çarpıtmayacağız. Sonuna kadar yayın politikamızı sürdüreceğiz. Bizim üzerimize daha da gelmelerini bekliyoruz. Hepsini göğüslemeye hazırız. Medyayı ancak medya kurtarır” (s. 161).

Bir Adı Cehennem’i çağdaşı romanlardan farklı ve özgün kılan yönlerinden biri, bu aşamada görülebilir. Yazar Adnan Gerger, romanında halen aktif olarak sürdürdüğü gazeteciliğin çerçevesini çizmekte ve son dönemdeki duruma eleştiriler yöneltmektedir. Örnek gazeteci tipini romanda şöyle çizmektedir. “Orhan Bey eşine ender rastlanan gazetecilerden biriydi. Artık medyada böyle davranan idareciler kalmamıştı. Gazetecilikten gelmeyen, holding yöneticiliğinden atanan iş adamı temsilcileri gibi, kendi koltuğu uğruna emrinde çalışan personelini bir çırpıda satan, onları hor gören, kendi hatalarını onların üstüne yıkmaya çalışan biri değildi. Çalışanlarına asla insafsızca yaklaşmazdı. İnsanlığını yitirmemişti. Gazetecilik mesleği de motivasyon ve moral mesleğiydi. Sonradan olma ve yeni yetme medya patronları ve idarecileri, holding sahibi oldukları için bu farkı bir türlü kavrayamamıştı” (s. 105).

Yazarın gazetecilik hakkındaki bu değerlendirmesi romanın omurgasını oluşturur. Ancak anlatıyı diğer taraftan da Leyla karakteri ayakta tutmaktadır. Leyla’nın romanda tanık oldukları, yaşananların bir özeti gibidir. Şiddetle bastırılan kitlesel eylemler, toplumsal çalkantılar içinde kaybolan insanlar, yitirilen sevgililer, insanın insana eziyeti. Leyla, bütün bu karmaşa içinde karnındaki bebeğe ve verdiği söze sahip çıkmaya çalışırken yazar, Türkiye’de yakın tarihin bazı olaylarına onun gözleriyle bakar ve onun değerlendirmelerine okuru ortak eder.

Tarihsel olay, romanın odağında

Bir Adı Cehennem, yakın geçmişin tarihsel olaylarını konu alan bir romandır. Olay anlatır. Peki ama “olay” nedir?

Edebiyatın olduğu gibi, bir tarih metninin de bir haber metninin de objesi olaydır. Tarih de olay anlatır haber de. Ancak kim anlatırsa anlatsın, konu alanı ne olursa olsun bir olay, tek başına ortaya konamaz, olaylar zamandaş olarak ortaya çıkar. Bunlardan biri merkeze alınarak “olaylaştırılır”. Olayı ortaya koymak, sınırlarını çizmek, olaya bakana (ya da yazana) kalır. Bir yargıcın işi de olaylaştırmadır, (olayı görmesidir) tarihçinin işi de olaylaştırmadır (yorumlamadır). Yargıç, olay hakkında değil, kişi hakkında karar verir. Olay hakkında karar verilemez, üstelik olay olaylaştırılmamışsa ortada bir olay yoktur. Bir olay nasıl tarihsel olay haline gelir? Bir olay; başka bir olaydaki oluşturucu koşullardan biri haline gelirse, bir neden, bir bağ haline gelirse ancak o zaman tarihsel bir olaydır. Bir olay bir ilişkiler bütünüdür, hazır bir şey değildir. “Tarih tarihçi ve olgular arasında bir etkileşim, şimdi ile geçmiş arasında bitmez tükenmez bir diyalogdur” der Carr, Tarih Nedirde.

1934 Nobel Ödülü’nün sahibi öykü yazarı Pirendello “Bir olay bir çuvala benzer, ancak içini doldurursanız ayakta durur” diye ekler. Adnan Gerger, Türkiye’nin çalkantılı bir sürecinin kimi olaylarını Bir Adı Cehennem’in odağına koyarken, bu tarihsel olaylara belli bir tarih bilinci ile bakmayı, olayları açıklarken bir belirleyici öğeyi göz önünde bulundurmayı ihmal etmez. Yazarın belirlenmiş özel tarih bilinci, roman boyunca bütün anlatıyı sarıp sarmalar ve ona yön verir.

Adnan Gerger, yakın tarihin içinden çekip çıkardığı ve içini doldurarak birer roman motifi haline getirdiği kimi olayları, mitolojik imgelerle, söylencelerle destekleyerek anlatır. Anlatılan bu kanlı, acılı, kırıcı dönemin sertliğini sanki şiirin inceliği ile sarar, teselli eder, romanda ortak bir dil arar. “Bu kitapta aşk meftundu / Bu kitapta mühür seslendi… Sabır seslendi / Bu kitapta göze mil çekildi… Gölge gizlendi / Dil efsunlandı… Söz bozguna uğradı / Fasıklar isyankâr oldu / Bu kitapta aslında /Zebellalar ve Zebaniler sınandı / İfritlere yüz sürüldü…/ Kadim tılsım azap çekti… / Ve Bir Adı Cehennemdi.”

Çiğdem Ülker – edebiyathaber.net (21 Aralık 2012)

Her şiir eksiktir, onu okuru bitirir. Bitirir mi dersiniz? Sözcükleri kaza kaza bir yere varır belki. Nereye mi? Kendi şiirine ya da ışıl ışıl bir gökyüzüne…

“Delinmiş bir yürekle

Nasıl yaşar ki bu dünya?

 

Ben ozan olmuşsam

Onarılsın diyedir ozon tabakası,

Savaşlar bitsin,

Kavgalar dinsin,

Dargınlar barışsın diyedir.”

(“Küçük Ozan” şiirinden…)

Mustafa Köz’ün çocuklara yönelik kaleme aldığı şiirlerini bir araya getirdiği Küçük Uykular Bahçesi kitabı, Can Çocuk’un Yaratıcı Okuma Dizisi kapsamında yayımlandı. Kitap okumanın yaratıcı yönünü vurgulamak üzere özel olarak hazırlanan kitapların son sayfalarında “Yaratıcı Okuma Dosyası” da yer alıyor. Bu bölümlerde kitaplardaki karakterlerden, kavramlardan, olaylardan yola çıkılarak yöneltilen sorular, çocukları yalnızca metin hakkında düşünmeye değil çizim yapmaya, bir projeyi, bir metni baştan oluşturmaya da yönlendirip onların etkin birer okur olmalarını sağlayacak nitelikte.

9 ve üzeri yaş grubuna hitap eden kitabı Yasemin Ezberci resimlemiş.

edebiyathaber.net (21 Aralık 2012)

Buket Uzuner, Change.org sitesinde “Yunuslara Özgürlük” mesajıyla imza kampanyası başlattı.

Yunus parklarının açılmamasını isteyen Uzuner, kampanya metninde şu ifadelere yer verdi:

“Doğal güzelliği ve kültürel zenginliğiyle çok sevdiğim bir Akdeniz mucizesi olan Kaş’ın, yunuslara eziyet eden bir yunus parkıyla anılmasını istemiyorum. Kaş, sadece Kaşlılar’ın değil, Türkiye ‘nin ve dünyanın pek çok yerinden fahri hemşehrileri olan, bu yüzden gözden kaçırılmaması gereken önemli bir Akdeniz beldesidir. Bizim kültürümüzün de bir sembolü olan yunusları intihara sürükleyen bu esareti sona erdirmek için başlattığım imza kampanyasını destekleyeceğinizi umuyorum. Kendini tabiatın efendisi sanarak hayvanlara eziyet edenlere ‘dur’ demek, yunus parkında yaşanan bu zalim uygulamanın sona erdirilmesini sağlamak için sen de bir imza verebilirsin.”

edebiyathaber.net (21 Aralık 2012)

  • Gurbuz dogan eksioglu - 21/12/2012 - 11:29

    Buket Hanim, Boyle anlamli bir kampanya baslatmanizdan dolayi sizi kutlarim, umuyorum sonuc elde edilir.

    Gurbuzcevaplakapat

  • mustafa kuş - 11/01/2013 - 12:44

    yunuslarında yasamaya hakkı var insanlar gibi insanlar eğlenirken yunusların çile çekmeye hakkı yok bir kafes içinde tutulup içkence göemesindense bende imza veririm yunuslar için teşektür ederim.

    HER CANLININ YASAMAYA HAKKI VAR
    YUNUSLARINDA YASAMAYA HAKKI VAR
    İNSANLAR GİBİ.cevaplakapat

Sitemiz yazarlarından Hasan Saraç‘ın Edebiyat Haber okurları ile  birlikte yazdığı “Ortak Roman”ın son bölümünü okumak için tıklayınız.

“Ortak Roman” 2013′ün ilk yarısında yayınlanacaktır.

Önceki bölümleri okumak için buraya tıklayabilirsiniz>>>

  • Projenin bitiminde İstanbul ve Ankara’da düzenlenecek birer toplantıda, sürece katkıda bulunmuş olan siz değerli okurlarımızla buluşacak, yazarımız ve Edebiyat Haber ekibi ile birlikte projeyi tartışacak, sorularınızı yanıtlayacağız.
  • 6 Ocak İstanbul ve 20 Ocak Ankara toplantılarına katılmak isteyen yorumcuların adlarını ve hangi ildeki toplantıya katılacaklarını sayfanın altındaki yorum bölümüne yazmaları rica olunur.
  • Postiga Yayınları tarafından kitaplaştırılacak projenin teşekkür bölümünde isimleriniz anılacak ve Edebiyat Haber yönetimi tarafından gönderilecek imzalı birer kitaba sahip olacaksınız.

Önceki bölümleri okumak için buraya tıklayabilirsiniz>>>

edebiyathaber.net (20 Aralık 2012)

  • Gizem Sakallı - 20/12/2012 - 11:37

    Çookkk güzel bitti. Çok trajik çok üzüldüm okurken:( Kitabı sabırsızlıkla bekliyorumm. 6 Ocak İstanbul’daki toplantıya katılacağım:)cevaplakapat

  • Doğancan BEDİR - 20/12/2012 - 12:18

    20 Ocak 2013’deki Ankara toplantısına katılmak istiyorum.

    Doğancan BEDİRcevaplakapat

  • sebahat kurtöz - 20/12/2012 - 12:21

    İnanılmaz bir keyif aldım,heycanlandım okurken ortak romanımızı kaleminize sağlık Hasan Bey…..cevaplakapat

  • BAŞAK KIRMACI - 20/12/2012 - 12:27

    Çıkacak olan kitabı merakla bekliyorum.
    Başarılar diliyorum Hasan Bey.cevaplakapat

  • agresif prenses - 20/12/2012 - 14:13

    romani soluk soluga okudum cok surukleyiciydi basilmasini sabirsizlikla bekliyorum herkesin emegine saglik :)cevaplakapat

  • Erte Oyar - 20/12/2012 - 16:41

    6 Ocaktaki toplantıya katılacağım. Sizi kutlarım. Büyük bir çaba harcadınız. Herşey için teşekkürler.Sevgilerle.cevaplakapat

  • Hülya ARICI - 20/12/2012 - 17:13

    Hikaye sonlanırken Erol’un acısını içimde hissettim. Güzel bir final. Hasan Beye başarılar diliyorum.
    6 Ocak İstanbul toplantısına katılacağım.. sevgilerimle..cevaplakapat

  • Aysun Aksel - 20/12/2012 - 21:59

    Nefes nefese, gözlerim dolu dolu,bogazim dügüm dügüm, Erol ile bütünleserek okudum..
    Bu sizin basariniz Hasan Bey !!cevaplakapat

  • Doğancan BEDİR - 20/12/2012 - 22:33

    Her şey çok güzel gidiyor, tahmini zor bir son oldu ortak roman için. Bakalım devamında Hasan Saraç ne yapacak. İnanılmaz bir son bizi bekliyor, kitap bir harika olacak, buna eminim. :) Son bölümden bir önceki bölüm göz yaşlarımı akıtmıştı, bu bölümde ise şaşkınlıklar vardı yüzümde.

    Hasan Bey’in affına sığınarak yazıyorum:

    meşum, “benekli” demektir. mim-şın-vav-mim harfleriyle yazılır. uğursuz anlamındaki kelime ise mim-şın-hemze-vav-mim harfleriyle yazılır ve doğru transkripsiyonu meş’um şeklindedir.

    Diğer bir konu ise fakstır. Belki olayların açıklanışı için uygun ama günümüzde faks kalmamıştır artık. Yani Berivan, Lisa’dan gelen faks sanırım 2012 yılında oluyor. Yani şu an içinde bulunduğumuz yıl. Oysa faks 2005-2006 gibi tarihten bir anda yok oldu. Yani onun yerine facebook mesajı, e-posta gibi bir şeyler olabilirdi. Gerçi gazeteciler halen kullanabilir lakin okuyucu biraz garipseyecek gibi. Benim gözüme battı mesela.

    Diğer bir merak ve sorum ise romanın nasıl devam edeceğidir. Düşünüyorum ama bulamıyorum. Artık Hasan Bey bizi hem ağlatmaya hemde şaşırtmaya devam edecektir.

    20 Ocak 2013, Ankara toplantısında olacağım kısmetse, selametle…

    Doğancan BEDİRcevaplakapat

  • Aziz Sar - 20/12/2012 - 23:12

    Değerli Hasan Bey, şöyle bir toparlarsak…

    Erol bir otel odasında uyanıyor
    • Sık sık otel odalarında uyanan bir kişilik imajı vardı önce
    • Kendini tanımıyor, hiçbir şey hatırlamıyor
    • Bilincini, hafızasını yitirmiş

    Maria Costa adlı genç kadın sayesinde Prof. Moretti ile randevusu olduğunu, Gazeteci/yazar olduğunu ve Profesör ile röportaja geldiğini öğreniyor.

    Mademki buradayım önce işimi yapayım diyerek, kiralık arabasının navigasyonu sistemi yardımı ila yolu bulup Profesörün evine varıyor:

    1) Profesörle tanışmadıkları hikâyenin akışından belli oluyor
    2) Röportajı kazasız belasız yapıyor
    3) Karısının hamile olduğunu Profesörden öğreniyor
    4) Bunun üzerine düşüp bayılıyor

    5) Ayılınca Profesör Moretti Erol’a otele gitmemesini, evinde kalmasını teklif ediyor ve Erol’un oteldeki eşyalarını alıp evine getiriyor

    6) Profesör Erol’a hipnoz yapmayı teklif eder ve Erol hipnoz altında her şeyi hatırlar ve anlatır

    7) Bu anlatılardan Erol’un Amerika da bir kıza âşık olduğunu, kızın bir yabancı ila evlenmesini şiddetle reddeden ailesine rağmen Erol ila evlenmek isterken, Erol kendi ailesinin karşı çıkması nedeniyle kızı terk ettiğini, NY’de üniversiteyi bitirip iş hayatına atıldığını, ailesine küstüğü içinde hiç İstanbul’a gelmediğini, ancak babasının ölümü üzerine yurda döndüğünü, bir İstanbullu bayan ila evlendiğini, kadının karnı burnunda hamile olduğun öğreniriz…

    8) Sonra Amerika’daki eski sevgilinin yakınından gelen fakstan sevgilinin öldüğünü, Erol’un o sevgiliden on dokuz yaşında bir kızı olduğunu ve kızın babasının yani Erol’un annesinin cenazesine gelmesini istediğini öğreniriz.

    9) Erol’un İstanbullu eşi bu bilgiler üzerine intihar etmiştir

    SORULAR VE SORULAR ve hep o sorular…

    1. Gazeteci / Profesör ilişkisi neden önemli?
    2. Hasta / Doktor(Profesör) ilişkisi daha iyi olmaz mıydı?
    3. Hafızasını ya da bilincini yitiren bir insanın en son isteyeceği şey işini yapmak olamaz mı???
    4. Moretti kendisi ile röportaj için gelmiş yedi elin yabancısını neden evine misafir eder ki?
    5. Neden Erol’un eşyalarını alır gelir ki?
    6. Psikoz çözümü çok banal ve klişe… Dolasıyla da daha başka çözümler bulunmalı
    7. Amerika’daki sevgili ve yıllarca varlığı gizlenen kız çocuğu çok klişe gibi (olmasa da tam bir Türk filmi sanki) ve bunun üzerine intihar eden ya da kalkışan kadın ki bir anne adayı o…
    8. Ve bir ananın o durumda intihar etmeyi düşünmesi mümkün mü, ola?

    Doğru sorularla doğru güzergâhı tespit edebilme umudu ile selamlar, sevgiler ve saygılar.

    Zevkli, heyecanlı bir serüvendi. Keşke toplanti günlerin de İstanbul ya da Ankara’da olabilsem; ama maalesef…cevaplakapat

  • Aziz Sar - 20/12/2012 - 23:21

    Psikoz değil HİPNOZ olacaktı :))
    ———-
    6. Hipnoz çözümü çok banal ve klişe… Dolasıyla da daha başka çözümler bulunmalı mı?
    ———-cevaplakapat

  • Erte Oyar - 20/12/2012 - 23:25

    Doğancan Bey, dilimiz hemzeyi çoktan attı. Tıpkı meşum gibi şiir, sanat,cami gibi pekçok sözcük, kesme işaretsiz yazılıyor.Selamlar.cevaplakapat

  • Erte Oyar - 20/12/2012 - 23:36

    Aziz Sar’ın eleştirilerine katılıyorum. Bitiş beni hayalkırıklığına uğrattı. Düşündüğüm gibi bir roman olmadı. Ama verilen uğraş çok güzeldi. Hasan Saraç’ın sabrı ve nezaketi de. İyilikler…cevaplakapat

  • Zeynep A. - 21/12/2012 - 00:28

    Ben çok geç keşfettim ona üzülüyorum. Roman klişelere kapılmadan sade güzel şekilde sonlanmış. Emeğe sağlıkcevaplakapat

  • Doğancan BEDİR - 21/12/2012 - 11:45

    Sayın Erte Oyar,

    Maalesef dilimiz yani TDK’nın ‘dili’ ne yazık ki gereksiz, saçma sapan bir hal içerisinde. Bazen şapka yani “^” işaretini kaldırır ve geri koyar oysa rüzgâr, hâkim gibi kelimelerde kullanılır ve TDK ne derse desin dil bilgisini iyi bilen herkes kullanır. Bu yüzden artık dilimizde ‘atmak’ yoktur. Kullanan, kullanmayan, doğrusu ve yanlışı vardır. Kaldırılan şeyler gibi, sizin deyiminizle giren şeylerde vardır. Mesela TDK sözlüğünde “full” var, sanki Türkçe bir kelimeymiş gibi!!!!

    O yüzden kaldırılıp kaldırılmadığına bakmaksızın doğrusu yazmak en iyisidir.

    Selamlar, Doğancan BEDİRcevaplakapat

  • CAN YILDIRIM - 21/12/2012 - 12:23

    Çok klişe bir final oldu. Son anda belki biraz fantastik, belki gerilim dolu bir hikaye falan bekliyordum. Ama hala içimdeki bir ses eserin kitaplaştığında bizi daha farklı bir sonun beklediği yönünde ve eminim gerilim birkaç doz daha fazla olacaktır. İstanbul’daki toplantıda tüm Ortak Roman katılımcılarıyla buluşmak dileğiyle.cevaplakapat

  • Erte Oyar - 21/12/2012 - 15:05

    Doğancan Bey ,biraz bildiğim için söylüyorum ama hatamı kabul etmeye de herzaman hazırım: Dilde sadeleşme yapıldıktan sonra o kesme işaretleri,uzatmalar kaldırıldı. Türk Dil Kurumu o dönemde hep bilimsel çalışıyordu. Ama son dönemlere gelince,sanırım 1980 İhtilali ile bu değerli kurumlar eskisi gibi çalışamaz oldu. Dile saygı bitti. Son derece büyük dil yanlışları yapılmaya başlandı. Özellikle yapıldı bence. Milli Eğitimin başına Amerikalıyı getirirseniz ne beklenir. Türk Dilinin kuralları zaten tam olarak belirlenmemişti ama iyice altüst edildi. Onun için şimdiki sözlükler güvenilir değil.Son yıllarda düzeltildiğini de sanmıyorum.
    Ben sadece doğru bildiklerimi söylerim. Asla kimseyi kırmak için yapmam bunu.Ayrıca buraya yazarken, hepimiz hata yapabiliyoruz. Dikkatsizliğimiz ya da aceleciliğimize geliyor. Ama eleştirirken, saygılı olmak zorundayız. Selamlar.Ayrıca dilimize de çok saygılı olmak zorundayız. O bizim herşeyimiz.cevaplakapat

  • Hasan Saraç - 21/12/2012 - 16:10

    Değerli dostlarım.

    Projemizin bu aşamasında yorum gönderen okurlara tek tek cevap vermek yerine bazı açıklamaları bu ortak kürsüden yapma ihtiyacını hissettim.

    Bana bu fırsatı veren yorumcularımıza da huzurunuzda teşekkür ederim.

    Erol Adoni (gazeteci) – Bruno Moretti (yazar, profesör) ilişkisi neden önemli?

    Güzel bir soru… Erol Adoni aslında gazeteci değil edebiyat dünyasında çok önemli bir yeri olan Paris Review dergisinin serbest zamanlı eleştirmelerinden biridir. Henüz İstanbul’daki esas mesleği hakkında bir fikrimiz yok. Erol Adoni – Profesör ilişkisi çok önemli zira tüm kurgu bunun üzerine kurulu.

    Profesör’ün Umberto ECO’nun doğum yerinde, yani Alessandria’da bir bağ evi var. Bu bağ evi aynı zamanda ECO’nun Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi adlı eserindeki hafızasını kaybeden sahafın kaçıp sığındığı, çocukluk anılarına döndüğü, unutamadığı gençlik aşkını yeniden keşfettiği bağ evini anımsatıyor. Eco’nun romanında o bağ evi bir sığınma yeri, Ortak Roman’da ise hafızasının yitiren roman kahramanının yeniden hafızasına kavuşacağı yer. Okurların bu ince ayrıntıyı bilmelerine tabii ki imkân yok. Ancak bir önceki açıklamamda bazı yazarların romanlarında başka eserlere sıkça gönderme yaptıklarından, kelime oyunlarıyla eleştirmenlerine meydan okuduklarından bahsetmiştim.

    Milan Kundera Roman Sanatı adlı eserinde şöyle der. “Romancının ruhu karmaşıkların ruhudur ve durumlar senin düşündüğünden karışıktır”. Varolmanın dayanılmaz hafifliği adlı eserinde de Kundera şuna işaret eder. “Roman yazarın bir itirafı değil, bir tuzağa dönüşen insan hayatının keşfedilişidir.”

    Moretti kendisi ile röportaj için gelmiş yedi elin yabancısını neden evine misafir eder ki?

    Prof. Bruno Moretti artık ünlü bir yazardır. Paris Review dergisi kendisi ile röportaj yapmak istediğinde çok memnun olmuştur ve bu nedenle kendisini ziyaret gelecek eleştirmenle birkaç kez mesajlaşmıştır. Paris Review söyleşilerinin büyük bir kısmı yazarların evlerinde, özellikle de çalışma odalarında gerçekleştirilir. Sanırım bu bir kural değil ancak okurların da yakından takip ettiği bir ritüel. Bu arada Paris Review dergisinin merkezi sanılanın aksine New York’tadır.

    Neden bir anne intihar eder?

    Berivan intihar etmemiştir. Faks mesajını okuyunca bayılmış ve şiddetli bir kanama geçirmiştir. Hamilelik döneminin hassasiyeti nedeniyle buna benzer durumlarla sıkça karşılaşılmaktadır. Bir futbol müsabakasında kalp krizi geçiren erkeklerin durumuna bence daha çok şaşırmalıyız.

    Neden faks? Hâlâ faks kullanan var mı?

    Güzel bir soru. Evet var. Özellikle ev-ofis çalışan profesyonellerin odalarında genellikle bir faks bulunur. En azından benim var ve zaman zaman kullanıyorum. Telaşla Erol’u arayan Lisa, Erol uçakta olduğundan, kendisine ulaşamaz ve bir kağıda karaladığı notları, zaten makinesinin hafızasında kayıtlı olan Erol’un faks numarasına gönderir. Neden bir eposta değil? Ben de bilmiyorum. Ancak, eposta gönderseydi bu roman çok farklı bir boyut kazanırdı…

    Roman klişe bitti.

    Bu bir soru ya da yorum değil bir kanaat ifadesidir.

    Onuncu bölümde yaptığım açıklamada her okurumu mutlu edebileceğimi sanmadığımı zaten itiraf etmiştim. Bu sonuç çok şaşırtıcı değil.

    Yine de dünya edebiyatının klasikleri arasında çok önemli yeri olan üç romanının nasıl bittiğine isterseniz bir bakalım.

    Hemingway – Silahlara Veda:

    Birinci dünya savaşında İtalya’da yaralanan Henry, hemşiresine aşık olur. Yeniden savaşa geri döner ve bir olaya karıştığı için haksız yere idam edileceğini öğrenince kaçar. Sevgilisini yeniden bulur, İsviçre’ye kaçarlar. Catherine Barkley hamile kalır, doğum günü birlikte hastaneye giderler ve doğum sırasında ikisini de kaybeden Henry eve yalnız döner…

    Tolstoy – Anna Karenina:

    “kaderimiz neyse, ya da ne olacaksa, onu biz yazdık ve bundan şikâyet etmiyoruz” Tolstoy

    Şandan, şöhretten, Saint Petersburg sosyetesinin gözde bir gelini olmaktan mutlu, kendisine yeterince tutkulu bir aşkla bağlı olmayan kocasından mutsuz olan Anna Karenina, yakışıklı, dünyaya meydan okuyan, çapkın bir subaya aşık olur. Evini terk eder. Çocuğunu geride bırakır. Artık yeterince arzulanan bir kadın olmadığını anladığında, sıradan bir hayatın zorluklarına dayanamaz ve intihar eder…

    Flaubert – Madam Bovary:

    “İçinde şiir taşımayan tek zerresi yoktur hayatın” Flaubert

    Madam Bovary bir taşra kızıdır. Bir doktorla evlendiğinde çok heyecanlanmıştır. Sonra parlak gece hayatının ışıkları gözlerini kör eder. Tanıştığı genç erkeklerle kaçamaklar yapmaya, giyim kuşamına deli gibi para harcamaya başlar. Borçlarını ödeyemeyince paniğe kapılır ve intihar eder.

    Müsaadenizle bu son paylaşımımı değer verdiğim bazı sanatçıların, düşünürlerin sözleriyle bitirmek istiyorum.

    Salvador Dali: “Mükemmellikten korkmayın; ona asla erişemeyeceksiniz.”

    Van Gogh: “Hiçbir işe kalkışacak cesaret bulamasaydık hayat nasıl bir şey olurdu acaba?”

    Picasso: “Hayal edebildiğin her şey gerçektir.”

    Stephen King: “ İyi kitaplar bütün sırlarını bir çırpıda ele vermez.”

    Nabokov: “ Takdire değer okur kendisini okuduğu kitaptaki erkek ya da kadınla değil, o kitabı yaratan, kurgulayan akılla özdeşleştirir.”

    Camus: “Peşimden gelmeyiniz, size önderlik edemeyebilirim. Önümden yürümeyiniz, sizi takip edemeyebilirim. Yanımda yürüyün yalnızca ve arkadaşım olun.”cevaplakapat

  • Gülin Demirok - 21/12/2012 - 16:52

    Ortak roman projesi kıyamet kopmadan bitti:) ve artık son satırlarımız bu sayfada…

    Hasan Bey,
    Siz, hep benim yanım da olduğunuzu hissettirdiniz , bu yüce gönüllülüktür. Ben,sizin verdiğiniz cesaretle bu güzel serüveni yaşadım ,benim için bir zenginliktir.
    Teşekkürler; size , Edebiyat Haber ekibine ve birlikte 12 kez
    bu sayfada buluştuğum tüm katılımcılara.
    6 ocak ta görüşebilmek umuduyla şimdiden hayallerinizi gerçekleştirebileceğiniz yeni bir yıl diliyorum hepinize.cevaplakapat

  • Doğancan BEDİR - 21/12/2012 - 17:05

    Erte Bey(Sanırım erkeksiniz, eğer değilseniz özür dilerim, benim cahilliğim),

    Burada doğru yada yanlış yok ki. Tamam TDK bunu kaldırmış ama kendi öz dilinde o kullanılıyor ve doğrusu da o yani. Ben gözden kaçmıştır diye söyledim zaten. Zaten kitap editör tarafından okunurken ve tekrar gözden geçirilirken değiştirilebilir lakin hani göz batıyor benim için. Sizin batmıyor olabilir, bu çok doğal. Ayrıca bilgilerinizi paylaştığınız kişiler kırılmazlar, neden kırılsınlar ki? Ve sanırım benim saygısız olduğumu düşünüyorsunuz ama ben ne saygısızlığı yaptığımı bilmiyorum inanın!

    Ve elbette dilimiz önemlidir. Ben Türkçe-İngilizce karışımı kullanan kişilerle konuşmam, Türk malı olup da İngilizce veyahut başka dillerdeki kelimelerle ismi konulan ürünleri de tüketmem.

    Saygılar, bence bu tartışma son bulmalı. Yani bir kısır döndü. Rüya mı yoksa rûya mı gibi bir şeye benzedi iyice. Zaten yıllardır edebiyatçılar tartışıyor, ben böyle zevk alıyorum siz öyle, e o zaman herkes zevk aldığı gibi yaşasın değil mi? :)cevaplakapat

  • Doğancan BEDİR - 21/12/2012 - 17:11

    Hasan Bey son yazdığı mesajla hepimize mesajı yollamıştır sanırım. Kendi adıma konuşayım, bu romanı ancak 2 hatta 3 okuyuşta anlarım. Yani içerisindeki incelikleri, verdiği mesajları, değindiği başka romanları, neden birinin öldüğünü yada bir şeyleri unuttuğunu… Sanırım Hasan Bey kaliteli bir şey yaptı ve ben anlamadım. :) Hasan Bey’de anlatmaya devam etti. Belki romanın bitmeyişi böyle bir durumu ortaya çıkardı, artık mart ayında tekrar okuruz da iyice anlarız. :)cevaplakapat

  • Erte Oyar - 21/12/2012 - 19:06

    Doğancan Bey,Ben emekli edebiyat öğretmeniyim. Tezimi dilden yapmıştım. (Siz umursamıyor olabilirsiniz.) demişsiniz. Umursamasaydım size yazar mıydım.Dili doğru kullanmak bir görevdir. Ben de Erte Hanım olarak bunu yapmaya çalışacağım. Kesme işaretleri Arap alfabesine ait. Tabii bize Arapça’dan pekçok kelime geçtiği için ,dile yerleşenler Türkçe sayıldı ve bizim kurallarımıza uyduruldu. Sadece bunu söylemeye çalıştım. Selamlar.cevaplakapat

  • muhtar - 21/12/2012 - 20:06

    Hasan Bey size sonsuz teşekkürler böylesi güzel bir etkinlik yaşattığınız için… (gönlüm hiç bitmesin istedi aslında) dilerim yeni proje ile yine benzeri heyecanı yaşarız…

    Hasan Bey’in “Ortak Roman” projesinde yer alan tüm diğer arkadaşların da kalemlerine ve gönüllerine sağlık… böylesi bir projeyi böylesine güzel ve keyifli hale getirdikleri için….
    Dilerim her birisinin kendi romanını da okuruz…

    Kitabın çıkmasını heyecanla bekleyeceğim… ve hepinizin imzasını aynı kitap üzerinde görmek de hayalim…cevaplakapat

  • Erte Oyar - 21/12/2012 - 20:57

    Sevgili Hasan Saraç, eserin bitişinin bizi mutlu edip etmemesi söz konusu olamaz. Aslında sizin eseri sunuşunuza göre böyle bir sona(ya da buna yakın bir sona) ulaşması en akla uygun olanıydı. Malzeme sizin elinizdeydi. Ben sadece kendi roman görüşümü yansıtmak istedim. Ben olaya dayalı anlatıları sevmiyorum. Sanki ben yazsam çok mu iyi olucak ,o ayrı!

    Geniş kültürünüz, birikiminiz, kurgudaki ustalığınız tartışma götürmez! Edebiyat alanında kendini çoktan kanıtlamış birisiniz.Böyle uluorta eleştiri yaparken, bir yandan da sizi kırıyorum diye üzülüyorum. Ama bu iş ancak böyle olur diyerek ,özür dilememek için kendimi zor tutuyorum.Saygılarımla…cevaplakapat

  • Nergiz Yanmaz - 21/12/2012 - 23:15

    Duygu dolu bir son oldu, gerçekliği de mümkün bir hikaye bu. ABD de olunca bu olay bu beni daha çok ikna ediyor. Ayrıca faksı halen kullanıyoruz. Benim evimde faksım var ve faks olmadan bir profesyonel hayatı halen düşünemiyorum. Ayrıca ABD de faks kullanımın yogun olduğunu da hatırlıyorum. Faks olmayıp belki bir telesekreter mesajı bırakmış olabilirdi. Benim bir faksımda tel., faks, telesekreter ve fotokopi özelliği var mesela. Stress bir düşüğe yol acarmi?? Gebeliğin kaç aylık olduguda onemli. Outran intihara teşebbüs etmesin o biraz olmaz diye düşünüyorum. Elinize saglik, basili formatı bekliyorum.cevaplakapat

  • Doğancan BEDİR - 22/12/2012 - 09:44

    Erte Hanım,teziniz dilden olabilir, birçok şeyde biliyor olabilirsiniz, eminim ki benden daha çok şey biliyorsunuz dil konusunda, keşke bende sizin kadar bilsem, bunun için çabalıyorum bende. Tamam haklısınız Arap alfabesine ait ama doğrusu o yani ve ben öyle seviyorum. Ayrıca ben ne dersem diyeyim sonuçta kitabı basacak olan yayınevinin editörü kendi istediğini yapacaktır. Engin bilgilerinizden mahrum etmediğiniz için ellerinizden öpüyorum sayın öğretmenim,saygı ve sevgilerimle…cevaplakapat

  • Feride Güllü - 22/12/2012 - 12:27

    kitabı sabırsızlıkla bekleyenlerdenim :) kaleminiz daim olsun.cevaplakapat

  • sebahat kurtöz - 22/12/2012 - 14:04

    Yazılanları okudukça şaşkınlığım arttı,hayal kırıklığım da…
    Burada yapılan bir romanın ön çalışması bitirilmiş ve okuyucuya
    sunulmuş değil.Hasan Bey bizlerle bir ilki gerçekleştiriyor basılmış bir eseri görücüye çıkarmıyor.Fikir beyan etmek,ortak projeye katkıda bulunmak,romanın gidişatını birlikte belirlemek burada bulunma amacımız yanılıyor muyum?Ortak çalışma bitti şimdi derin bir nefes alıp yazarımızın vereceği son şekli beklemeliyiz.
    Ben sabırsızlıkla,heyecanla bekliyorum kitabı elime almayı ve sayfalarını çevirip okumayı.Sonra sonrasına bırakalım ve 6 Ocak günü görüşmek üzere diyelim.cevaplakapat

  • Erte Oyar - 22/12/2012 - 17:26

    Doğancan Bey, engin bir bilgim yok.Her an yanılabilirim. Dilimize aşığım ve doğru kullanılmasından yanayım. Siz çok donanımlı ,görüşlerine saygı duyduğum birisiniz. İlkelisiniz. Böyle de olsa tanımak güzel. Saygılarımla.cevaplakapat

  • Derya Çiftkaplan - 24/12/2012 - 05:44

    Romana bir batılı gibi başladınız ama bir ortadoğulu gibi bitirdiniz..cevaplakapat

  • Semih SAVURAN - 25/12/2012 - 15:01

    Roman bencede güzel sonlandı. Kurgusunu çok beğendim ama ne yalan söyleyeyim yazın konusunda eleştirdiğim çok yer oldu. Edebiyatta mükemmel olmadığı için eleştirilen yerleri romanın tarzına veriyorum. Psikolojik yönü ağır kendini bilmeyen birisinin üzerine kurgulanan bir romanın tek düze ilerlemesini bekleyemezsiniz. Onun ruhuna uymaz zaten. Hasan bey başarılar dilerim. Yorumcu arkadaşların ilgisini takdir ediyorum. Herkes için güzel bir çalışmaydı bence.cevaplakapat

  • Fatma OKUŞ - 25/12/2012 - 23:01

    Arkadaşlar romanı heyeanla bi solukta okudum nasıl bi sistemle çalışıp bunu başardınız bilemiyorum ama emeğinize değmiş muazzam bi eser olmuş.. Hala şaşkınım bi o kadar heyecanlıyım ya bravo hepinize ayakta alkışlıyorum..cevaplakapat

  • Melek Diker Yücel - 29/12/2012 - 13:40

    6 Ocak 2013 İstanbul ve 20 Ocak 2013 Ankara toplantılarıyla ilgili şehir adı ve tarih dışındaki ayrıntılar biliniyor mu? Saat kaçta, pastanede mi, lokantada mı yoksa bir okulun bir sınıfında mı:) toplanılıyor?cevaplakapat

Ebbruhiyeme

Dış Dünya:

541’den indi. Üçüncü etap kavşağındaki kestaneci ve köfteci ellerini ovuşturarak bekliyorlardı. Hem soğuktan hem de otobüsten inen potansiyel müşterilerden kaynaklanan bir el hareketiydi bu. Otobüsten inen herkes bir an önce evine varmayı planlayan, kurulmuş oyuncak bebekler gibiydi. Sağ adım sol el, sol el sağ adım. Kestane alsam mı? Hayır, evde kendimiz yapar yeriz.

Dip not. Yolcuların arasında adımlarını sayanlar bile vardı.

Otobüste saçlarını boyamış olan kadın (artık Dip Boyası Gelen Kadın denemezdi ona) saçları ıslak bir halde yürüdü. Alarko bloklarının önünden Center’a doğru.

 

İç Dünya:

Artık bana kendine bakmıyorsun diyemez. Saçlarımı kestaneye boyadım, çok yakışıyor dedi iş yerindeki arkadaşlar. Hatta söylemedi ama Okan bile beğenir gözlerle baktı. Yanlış anlaşılır diye söylememiştir çocuk.

Artık bana kendine bakmıyorsun diyemez. Kaşı bıyığı da aldım mı tamamdır. Tabii bu ağlamayı da durdurmam lazım. Erkekler ağlayan kadınlara nasıl davranacaklarını bilemezler. Giderler.

Artık bana kendine bakmıyorsun diyemez. Artık bana kendine bakmıyorsun diyemez.

 

Orta Dünya:

Dip boyası gelen hobitler de saçlarını boyatabilirler, diye yazdı.

 Onur Çalı – edebiyathaber.net (20 Aralık 2012)

“Bütün dünya halk anlatıları, üstüne kuruldukları temel motifler ve taşıdıkları iletiler açısından ortaklık ve benzerlik gösterirler. Çünkü her masal olayının, gerçek hayatta bir karşılığı vardır. Ne var ki masallar bu gerçekleri, sorunları ve çözüm yollarını sembollerle anlatırlar. Öyleyse masalları anlamak hayatı anlamakla eş değerlidir.”

Masalların önemini bu sözlerle vurgulayan Muhsine Helimoğlu Yavuz’un “Anadolu Masalları” dizisi, beşinci kitap Bir Varmış Bin Yokmuş’la devam ediyor.

“Anadolu Masalları” dizisinde Muhsine Helimoğlu Yavuz, kaynaklarını da belirterek, sözden yazıya geçirilmiş özgün halk masallarını bir araya getiriyor. Bir Varmış Bin Yokmuş kitabında da toplam 17 masal yer alıyor.

“Bu masalları, çocukları iyiden ve doğrudan yana yönlendirip bilinçlendirmek, onları yaşamın güçlükleri karşısında donanımlı ve uyanık kılmak, yaşayacakları sorunlar karşısında güçlü ve sorun çözücü olmalarını sağlamak için bu kitapta topladım. Çalışmalarım amacına ulaşır da genç-namuslu ellerin, beyinlerin yetişmesine birazcık da olsa katkıda bulunursa işte o zaman her dönemde ve her ortamda, ödün vermeden sürdürdüğümüz aydınlanma hareketi ve aydınlatma işlevi, bir adım daha ileriye götürülmüş olacaktır. Bunun, ‘çocuk adımları’nın birleşmesinden oluşacak, aydınlık bir geleceğe yönelik, aydınlık bir adım olmasını diliyorum.”

Kitabı Vaqar Aqaei resimlemiş.

edebiyathaber.net (20 Aralık 2012)

Grimm Masalları olarak adlandırılan masalların 200. yılını geride bırakırken Grimm Kardeşlerin Masalları’nı unutmayan Google, Grimm Kardeşler için özel bir doodle hazırladı.

Grimm Kardeşler çeşitli mahalli lehçeleri incelemişler, daha sonra köy köy, kasaba kasaba dolaşarak, akşam sohbetlerinde yüzyıllardan beri anlatılagelen eski Alman şiirlerini, efsanelerini ve masallarını derleyip, edebi bir üslupla yeniden yazıp 1812’den sonra Çocuk ve Yuva Masalları (Kinder und Hausmärchen) adı altında yayınlamışlardır.

Bugün dünyanın her yerinde tanınan ve dinlenen bu masallar, Alman dilinin bütün inceliklerini taşır. Çünkü Grimm Kardeşler, bütün bu masal derlemeleri sırasında Alman dilini bütün teferruatıyla incelemişler ve dilin bugünkü durumunu almasına büyük hizmette bulunmuşlardır.

Grimm kardeşler 4 Ocak 1785 ve 24 Şubat 1786 tarihlerinde memur bir ailede dünyaya gelirler. Grimm kardeşlerin sonrasında üç erkek ve bir kız kardeşleri daha olur. Bu kardeşlerden 1790-1863 tarihleri arasında yaşayan Ludwig Emil Grimm günümüzde de tanınan bir ressam ve grafikçidir. Jacop ve Wilhem Grim çocukluk ve okul yıllarını Hanau ve Stainau yöresinde geçiren Grimm kardeşlerin kişilikleri ve aile değerleri çocukluklarını geçirdikleri bu köyde, yaşadıkları yerin atmosferinden etkilenerek gelişir. 1796’da babaları Philipp Wilhelm Grimm’in ölmesiyle onbir yaşındaki Jacob Grimm bu erken yaşında kendini ailenin küçük reisi olur. Bu dönemlerinde Grimm kardeşlerin ekonomik ihtiyaçlarını 10 yıl kadar süreyle Kasselli soylu teyzeleri üstlenir.

Eserleri

Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler
Ormandaki Ev
Külkedisi
Su Perileri
Rapunzel
Altın Saçlı Şeytan
Hansel’le Gratel
Bremen Mızıkacıları
Parmak Çocuk
Uyuyan Güzel
Fareli Köyün Kavalcısı
Kurbağa Prens
Kurt ve 7 Küçük Oğlak
Kar Beyaz ile Kırmızı Gül
Kırmızı Başlıklı Kız
Çizmeli Kedi
Kurt İle Yedi Keçi Yavrusu

20 Aralık 2012

Irvine Welsh’in Trainspotting’in devamı niteliğindeki romanı Porno, Kıvanç Güney çevirisiyle yeniden raflarda.

Romanda, doksanların hedonizmi ile dibe vuranlar, bu defa voliyi vurma peşinde, yeniden karşımıza çıkıyor. Fonda bambaşka bir çağ var bu kez; adam satmanın mübah, köşeyi dönmek için verilecek ödünlerin sınırsız olduğu, zarların yüksek riskler dahilinde atıldığı bir çağ. Porno, salt görünüşün önem taşıdığı, egonun şahlandığı ve bambaşka bir iptilaya zemin hazırladığı bir dünyada geçiyor. Fazlasıyla tanıdık ve eleştiriye açık bir noktada.

Ruhsuz fırsatçıların tüm köşeleri kaptığı, vasatlığın kol gezdiği bir kültürel iklimde, somut ve mecazi uyuşturucuların tümü ile yakın temas halinde ve ‘yırtmaya’ dair hayaller eşliğinde parti devam ediyor.

Tam gaz.

Seç! Sonsuz seçenekler arasından daima, ama daima kendini seç! Cilalı görüntüler üzerine hayatı seç, tükenerek ve tüketerek yaşamayı seç! Adam satmayı seç, içi kof ama dışı ışıltılı şeylerin hüküm sürdüğü dünyada sen yalnızca kendi façanı parlatmayı seç! Beğenmeyi değil, beğenilmeyi; sevmeyi değil, sevilmeyi; tanımayı değil, tanınmayı; zihnini açmayı değil, uyuşturmayı; acı ile değil, haz ile dibe vurmayı seç! Ekrana yansıyacak görüntüyü sen seç! Ve tüm seçimlerin tükendiğinde, tüketecek şeyler de sona erdiğinde, yine de yaşamayı seç!

İmaj çağında hayatı seç!

Durma, seç!

Irvine Welsh

1958 yılında İskoçya’nın Edinburgh şehrinde doğdu. 16 yaşında okulu bıraktı ve Londra’nın çağrısına kulak vererek yeni yeni canlanmakta olan punk ortamlarına karıştı. Londra’da bir sure yaşadıktan sonra Edinburgh’a geri döndü ve yarım bıraktığı eğitimini tamamladı.

Büyük satış beklentileri olmaksızın yayımlanan Trainspotting (1993), Welsh’i dünya çapında şöhrete kavuşturdu. Eleştirmenlerden de tam not alan bu kült roman, prestijli edebiyat ödülü Booker jürisinin kimi mensuplarını rencide etmesiyle de bilinir. Trainspotting, ünlü yönetmen Danny Boyle tarafından sinemaya uyarlanmış ve sansasyonel etkisiyle doksanlı yıllara damgasını vurmuştur.

Welsh, Trainspotting’in devamı niteliğinde olan, ancak ondan bağımsız da değerlendirilebilecek Porno adlı romanında, İskoç şehir hayatının bir kesiminin iki binli yıllardaki gelişim ekseninde takındığı çehreyi konu etmiş, Trainspotting’deki karakterleri bu defa farklı bir kültürel iklimde resmetmiştir. Porno, Welsh’in ironik bakışını daha da keskinleştirdiği ve kültürel eleştiri dozunu artırdığı bir roman olmanın yanı sıra, bir dönemin yükselen değerlerini, tüketim odaklı yaşamı ve farklı kaygılar güden bireylerin buluştuğu kısırdöngüleri vurgulayan, sert ve müdanasız bir roman olarak yazarın külliyatı içinde sivrilir.

DJ’lik yapan, pek çok kısa filmde yönetmen olarak imzası bulunan ve sıkı bir Hibernian F.C. taraftarı olan Welsh, şu günlerde Chicago’da yaşamaktadır.

20 Aralık 2012

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z