Masthead header

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Türk Kültür, Sanat ve Edebiyatının Dışa Açılması (TEDA) Projesi kapsamında, Orhan Kemal’in ”Bereketli Topraklar Üzerinde” romanı, Yongmin Xia’ın çevirisiyle Çinli kitapseverlerin beğenisine sunuldu.

Orhan Kemal’in oğlu Işık Öğütçü, AA muhabirine yaptığı açıklamada, romanın yeni yayımlanmasına rağmen Çinli okurlardan olumlu geri bildirimler aldıklarını belirtti.

TEDA Projesi kapsamında yayımlanan 9 kitaptan 4’ünün Orhan Kemal kitabı olduğunu vurgulayan Öğütçü, ”Orhan Kemal, Türk edebiyatının amiral gemisidir, yol açıcıdır. Orhan Kemal’in geçtiği her ülkeden diğer Türk edebiyatı eserleri de geçecek ve okunacaktır. Bu kitaplar aslında kültür elçilerimizdir” dedi.

Öğütçü, ”Bereketli Topraklar Üzerinde”nin yazarın en bilinen ve en çok okunan romanlarından olduğunu belirterek, şunları dile getirdi:

”Orhan Kemal romanlarında küçük insanları konu ediyor ve küçük insanlar dünyanın her yerinde yaşıyor. Bu nedenle bu insanların anlatıldığı kitaplar her yerde ilgi görecektir. Bu kişilerin günlük sıkıntıları, geçim dertleri, daha iyi yaşama çabaları, hayalleri, mutlulukları ve mutsuzlukları. Çin’de de bu hikayeler daha geniş bir kesimi anlattığı için beğenilecektir.”

Türkiye’nin ”Bereketli Topraklar Üzerinde” kitabının birkaç gün önce Pekin Uluslararası Kitap Fuarı’nda tanıtılmasının bir deneme olduğunu söyleyen Öğütçü, gelecek yıl Türk edebiyatının Çin’e büyük çıkarma yapacağını kaydederek, orada ”Türkiye’yi ve Orhan Kemal’i anlatmak istediğini” ifade etti.

AA (7 Eylül 2012)

-Aydın İleri-

Onun hikâyesi hiç yabancı değil bize. 1980’li yıllarda çocuk olup meşin yuvarlağa sevdalanmayan erkek çocuk yok gibidir. Meşin yuvarlak dediğime bakmayın siz plastik topu bulsak mutluluktan uçardık.  Ayakkabılarımızın ucu, sağı solu patlar onca azar işitirdik ama yine vazgeçmezdik topun peşinden koşmaktan.  Naylon ayakkabılarla, (çediklerle) kara lastiklerle oynardık futbolu, her maç sonrası topuklarımız su toplar, acı çekerdik ama futbolun keyfi her şeye değiyor, acılar hissedilmiyordu.

Sakızlardan çıkan fotoğraflardaki tüm futbol kahramanlarını ezbere bilir, özel defterlerimizi odamızın duvarlarını daha da önemlisi hayallerimizi süslerdik onlarla.

Mahallemizin amatör takımlarının seçmelerine katılıp lisanslı topçu olmak, yıldızımızın parlayacağı günleri beklemek, toprak sahalarda yeşil sahaların ve üç büyük kulüpte oynamanın hayalini kurmak düşerdi bize. Hiç dur durak bilmeden hayallerimizin peşindeydik.

Mahalle maçlarında kimimiz Şeytan Rıdvan, kimimiz Kral Tanju, kimimiz Prekazi olur, kan ter içinde topun peşine koşardık.

Renklere sevdalandığımız dönemlerin güzellikleri belleklerimizde hep tazedir.

Tek kanallı TRT’nin şifresiz, siyah beyaz maç yayınlarını ne kadar özlediğimi söylesem azdır. Bunca anıya, meşin yuvarlağa, yeşil sahalara değinmişken bizim kent yoksulluğumuzdan, gecekondulardan yolumuzu Arjantin’e Rosario şehrinin arka sokaklarına düşürelim. Günümüzde futbolunun zirvesinde olan efsane olma yolunda ilerleyen top cambazından bahsedelim.

1987 yılının 24 Haziran günü Latin Amerika’nın efsane devrimcisi Che Guevera’nın doğduğu kentte doğar, kahramanımız Lionel Messi.

Yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Messi daha iki yaşında futbola sevdalanır. Maradona’nın hayranı, futbola sevdalı bir babanın en küçük çocuğudur. Futbol oynaması için babadan büyük destek alması onun için önemli bir şanstır.  Daha üç yaşına geldiğinde sokak aralarında topun peşinden koşmaya başlayan Messi’nin en iyi arkadaşı futbol topu olur. Eğitim için okula başlamadan futbol okuluna başlamış daha o yaşlarda herkesin hayranlıkla izlediği bir oyuncu olmuştur.

Tüm Arjantinli aileler için yoksulluktan kurtuluş umududur çocuklarının iyi bir futbol kulübünde top oynaması. Messi’nin ailesi içinde bu geçerlidir. Yeşil sahalarda bir yıldız parlamaya başlamıştır. Gelin görün ki yıldızımızın boyunun kısa olması nedeniyle “Bit” lakabı takılmıştır. Boyunun ufaklığına, çelimsizliğine hiç aldırmamıştır. Hep çalışır, daha çok çalışır. Elemeleri, engelleri hep aşmasını bilir. Arjantin’in amatör bir futbol kulübünde başlayan futbol macerası, dünya futbolunun marka ismi, İspanyanın en büyük kulübü Barcelona’ya 13 yaşında transfer olmuş ve günümüz futbolunun en değerli futbolcularından biri olan Messi futbola değer veren herkesin gönlünde taht kurmuş daha şimdiden efsanevi futbolcularla birlikte adı anılmaya başlanmıştır.

Uzun lafın kısası bu kitapta anlatılan bizim hikâyemizdir. Futbolu, sabrı, mücadelesi ve çalışma azmiyle gelen başarının akıllardan silinmeyecek futbol devi  Messi’nin 7’den 77’ye herkesin elinden düşürmeden keyifle okuyacağı hayat hikayesi, “Bit” lakaplı küçücük bir çocuktan futbolda bir dünya devi olmaya uzanan yolu ve bütün bu zorlu sürecin sırrı bu kitapta.

Çizmeli Kedi Yayınları’nın “Futbolun Devleri” serisinden yayınlanan MESSİ isimli kitabı şampiyonlar ligi maçlarından sesini ve yüzünü tanıdığımız spor editörü, programcı Uğur Önver yazmış, Uğur Köse resimlemiş. Uğur Önver’in akıcı yazım tekniği ve Uğur Köse’nin hareketli çizimleri okuyucuya kitabı elden bıraktırmıyor.

“Futbolun Devleri” serisinin diğer kitapları;  Alex, Arda, Qearesma, Ronaldo, Ribery, İbrahimoviç. Yeni kitaplarda yolda, kimler mi var dersiniz. Hagi, Burak Yılmaz, Mesut Özil.

Bu kitapları hafife alıp çocuklara okutmazlık etmeyin derim. Her bir kitap uzman editörlerin ellerinden geçerek okurla buluşuyor. Okuma zorluğu çeken, okumayı sevmeyen çocukları sevdiği futbol kahramanlarının edebi nitelikleri yüksek olan biyografik romanlarıyla buluşturarak çocuklarda okuma alışkanlığını pekiştirmeye aracı olacak, okuması rahat olan kitaplar,  sadece çocukların değil yetişkinlerinde keyifle okuyacağı bir seri.

Ne demeli “Futbol sadece futbol değildir” bazen futbol sevgisi okuma sevgisine dönüşür. Denemeden bilemeyiz. Kitap fuarlarında her yaştan okurun bu kitapları ilgiyle severek set halinde aldıklarına tanık olan biri olarak bu yazıyı daha keyifle yazıyorum. Yayınevinden aldığım bilgiye “Messi” Kitabı’nın 2. baskısı tükenmek üzere. Yaz tatili bitmeden keyifli bir okuma gerçekleştirmek isteyen 7’den 77’ye herkese ısrarla tavsiye edilir.

Aydın İleri – edebiyathaber.net (6 Eylül 2012)

Türkiye’de edebiyat alanında etkinliği artan kişisel ve kolektif edebiyat blogları geleneksel yöntemlere ciddi alternatifler sunuyor.

İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Özgür Uçkan, bir dönem, önemli edebiyat dergilerinin yüklendiği hayati beslenme işlevini bugün edebiyat bloglarının üstlenmeye başladığını belirtiyor.

Dünyada olduğu gibi Türkiye’de blog alemi her ne kadar Facebook, Twitter gibi mikro-blog özelliği olan sosyal medya mecralarından etkilense de sadece edebiyat alanında değil, yaşam kültürüne yönelik bloglarda da önemli bir gelişme söz konusu. “Blogdan Al Haberi” isimli kitabın yazarlarından biri olan İstanbul Bilgi Üniversitesi Medya Bölümü Başkanı Prof. Dr. Aslı Tunç, Türkiye’de seyahat, moda, yeme-içme kültürü gibi bloglarda müthiş bir patlama yaşandığını söylüyor. Tunç, “Blog alemini Türkiye’de bu başarılı blogların ayakta tuttuğunu söyleyebilirim. Yaşam kültürü alanlarında kendine isim edinmiş ve oldukça okuru takipçisi olarak kendine bağlamış blogcular var” ifadelerini kullanıyor.

Blog kültürü gelişiyor

Tunç’un belirttiği bu durum blog alemi ile ilgili istatistiklerle de iyice ortaya çıkıyor. Dijital mecralar konusundaki araştırmalarıyla bilinen comscore.com’un verilerine göre Türkiye, online nüfusun blogları ziyaret etme oranları sıralamasında dünyada 4. sırada yer alıyor. Comscore.com’un verileri, Haziran 2011 itibariyle Türkiye’de internet kullanıcılarının yüzde 81,9’unun bloglara eriştiğini gösteriyor. Bu rakam Türkiye’de yaklaşık 19,5 milyon kişinin blog aleminde olduğu anlamına geliyor.

Bu rakamların gerçekleşmesinde blog kültürünün gelişmesinin önemli payı bulunuyor. Dr. Özgür Uçkan, hem blog yazarları hem de okurları açısından blog kültürünün dünya ile eşzamanlı olarak Türkiye’de de gelişme gösterdiğini vurguluyor. Bilindiği üzere Türkiye sosyal mecralara katılan kişi sayısı açısından dünyada önemli bir konuma sahip. Türkiye’de bloglar ve blog kültürü bu durumdan elbette ki etkileniyor. Prof. Dr. Aslı Tunç’un da belirttiği gibi Türkiye blog çağından hızla mikroblog çağına geçen bir toplum imajı sunuyor. Ancak sosyal medyaya gösterilen bu ilgi blog kültürüne katkılar da sunuyor. Dr. Özgür Uçkan bu durumu şöyle açıklıyor: “İnternet kullanıcılarının gerçek zamanlı ve kitlesel paylaşım imkânı sunan sosyal medya sitelerini yoğun olarak kullanması blogların güncellenme oranını azalttığı gibi, yeni blog açılmasını da olumsuz olarak etkiledi. Ama blogların kendilerine özgü yapısı, odak alanlarda derinlemesine içerik üretimi sağlamaları, onların tamamen ortadan kalkmasını engelleyecektir diye düşünüyorum. Sosyal medya, öte yandan blog içeriklerinin paylaşılarak daha geniş kitlelere ulaşmasını da sağlıyor.”

Sansür bloggerları zorluyor

Tüm bu gelişmeye rağmen Türkiye’de blog alemi açısından dikkat çekilmesi gereken bazı olumsuz noktalar da bulunuyor. Sanal alemde hissedilen sansür blog alemini zorlayan en temel sorun olarak öne çıkıyor. Kendisi de kolektif edebiyat bloglarında yazılar yazan “İnternetime Dokunma” hareketi temsilcilerinden Fırat Can Tokuri, internete yönelik sansür hareketlerinin bu dünyayı zorladığını, bunun yanında bu duruma karşı ciddi bir tepki oluştuğunu belirtiyor. İnternetime Dokunma Hareketi’nin sanal alem üzerinden düzenlediği eylemler kısa zamanda yüz binlerle ifade edilen katılımlara sahne olmuştu. Dr. Özgür Uçkan, son dönemde Türkiye’de de Arap Baharı’nın etkisi ile blog içeriklerinde politik unsurların etkisinin arttığını, bu tip içeriklere yer veren blogların sansürden daha fazla etkilendiğini belirtiyor. Uçkan, “Türkiye, internet sansüründe yüz kızartıcı bir skora sahip. 5651 sayılı İnternet Yayıncılığı Kanunu, Terörle Mücadele Yasası ve Türk Ceza Kanunu ile on binlerce web sitesi erişime engellendi. Türkiye’de wordpress.com ve blogspot.com gibi geniş blog platformları bile erişime engellendi. Sansürün de ötesinde, bloglardaki muhalif içerikler veya sosyal medya paylaşımları yüzünden birçok insanın hukuki kovuşturmaya uğradığına veya tutuklandığına tanık oluyoruz. Bu “korku operasyonları”, elbette amacına ulaşıyor ve blog yazarlarını, genel olarak internet kullanıcılarını oto sansüre zorluyor” diye konuşuyor.

Selçuk Oktay – Deutsche Welle Türkçe (6 Eylül 2012)

Türk okurların Ağustos ayında yayımlanan Turquetto adlı romanıyla tanıdığı Metin Arditi İstanbul’daydı.

İki günlük yoğun programında basın ve okuyucuların büyük ilgisiyle karşılaşan yazarın dün akşam Pera Müzesi’ndeki söyleşisi de büyük ilgi gördü. Sanat Tarihi öğretim görevlisi Haldun Hürel’in eşlik ettiği söyleşide yazar, sözlerine İstanbullu okur ve basın dünyasına dair gözlemlerini paylaşarak başladı!

“İki gün içinde yaşadığım heyecanı Avrupa’da tatmadım…”

Ağustos ayı başında Can Yayınları’ndan çıkan Turquetto adlı kitapla Türk okurun ilk kez buluştuğu Metin Arditi, dün akşam Pera Müzesi’nde Haldun Hürel ile buluşarak hem kitabını hem de şehir ve sanatın edebiyata kattıklarını anlattı. Turquetto’nun konu edindiği 16. yüzyıl dönemi sefarad müziğinden en güzel örnekleri seslendiren Janet – Jak Esim ve arkadaşları, kitabın atmosferini dinleyicilere birebir yaşatan büyülü bir başlangıç yaptı. İlk dakikasından itibaren keyifli ve ilgiyle izlenen bir söyleşi sunan konuşmacılardan Metin Arditi, açılışı İstanbul’da geçirdiği iki günden söz ederek yaptı. Avrupa’da bir fenomen haline gelen romanı Turquetto hakkında yurt dışında yapılan söyleşi ve haberlerden söz eden Arditi, bu ilginin İstanbul’da gördüğüyle kıyaslanamayacağını belirtti: ” İstanbul’da bulunduğum iki gün içinde yaşadığım heyecanı Fransa’da bile yaşamadım. Bunun için hepinize minnettarım.”

“Avrupa Türkleri istemiyor mu? Yazık!”

Sohbet süresince 16. yüzyıl sanatından göçebe hayatı yaşan Yahudi halkların macerasına kadar pek çok konuya değinen Arditi, Türkiye ve AB ilişkilerini mercek altına alan önemli açıklamalarda da bulundu. Kısa süre önce Marsilya Belediyesi tarafından başlatılan ve Akdenizli yazarların kökenlerini anlatan yazıları bir araya getiren kitapta aşağıdaki değerlendirmeyle yer alan Metin Arditi, söyleşi sırasında ilk kez bu kitaba yazdıklarından da bahsetti. Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye karşı tutumunu sert bir şekilde eleştiren yazının Türkçeleştirilmiş tam metni ilk kez burada:

Türk Paradoksu

Bir yandan haz var, elbette. En uca varmış, konfor arzusu. Keyif; çevrilmesi mümkün olmayan kelime, miskinlik etmenin bir tür ıslah edilmiş hali, herkesin beğenisine göre değişen, bol şekerli sert bir kahve de, bir dilim baklava da, soğuk bir limonata da olabilir, ya da hiçbiri. Evet, Türkiye zevkin içildiği, dille okşandığı, herkesin, gözüyle her şeyin ölçüsüzce tadını çıkardığı bir ülke.

Ama aynı zamanda olağanüstü tutkulu bir ülke. Çalışkan. Vazifesini canla başla yerine getiren. Büyük gayret gerektiren işlerin karşısında bile mütevazı ve soğukkanlı.

Bu hep doğruydu. Osmanlı İmparatorluğu’na adını veren Osman’dan beri böyleydi bu. İmparatorluğu yayılmacılık temeline üzerine kurmuştu. Ve birleştirme. Bir de, herkesin bir diğeriyle çalışma becerisi üzerine. O kişi ne olursa olsun. Büyük zekâ.

Türk kendini Avrupalı mı hissediyor? Asyalı mı? Bu soruyu sormak bile onu yanlış tanımak anlamına gelir. Konstantinopolis’in fethi sırasında, Türkler, kiliseleri ve bazilikaları yalnızca muhafaza etmekle kalmadı. Bunları kendi camileri haline getirdiler. Daha da iyisi, mimarisini Sinan’a, bir Hıristiyan’a, emanet ettikleri yeni camilerini inşa ederken onlara öykündüler. Neden? Çünkü kiliseler ve bazilikalar güzeldi, hem de çok güzeldi, onları yerle bir etmek budalalık olurdu. Türk kendini Türk hisseder. Türküm, doğruyum, çalışkanım, derdik her gün sınıflara girmeden önce. Ben Türküm, doğruyum, çalışkanım. Doğruluğum ve çalışma şevkim, bana başkasıyla çalışmayı emrediyor. Fetih, hükmetmekten yüz kere daha iyi.

Avrupa Türkleri istemiyor mu? Yazık. Ama olsun. O da ağlarını başka sulara atar.
Her şeyden önce fethetmek. Çalışma. Dün İmparatorluk’tu, bugünse pazarlar. Batı’nınkiler ona kapalı mı? O da Doğu’ya gider o zaman.

Kaderi asla tesadüfün eseri olmaz, ahlak duygusunun ürünüdür. Sırrı da budur işte. Gücü. Başarısının anahtarı. Zevkin tadını çıkarma becerisinin açıklaması da budur, hiç kuşkusuz.
Avrupa’nın budalalık ederek istemediği bu Müslüman, laik, demokratik Türkiye hakkında son bir söz: Bu Türkiye, sevilmemeyi sevmiyor. Bunu kişisel bir mesele olarak algılıyor. Kendini yaralanmış hissediyor. Bu böyle. Huy değişmez.

Çocukluğuma dair bir anı kalmış aklımda. On yaşındaydım ve annemle birlikte, ilk kez Paris’e gidiyordum. Bana hiç durmadan Osman Bulvarı’ndan1 bahsediyordu. En güzel caddelerinden birine bu adı verdiklerine göre Türkleri çok seviyor olmalılar, diyordum kendi kendime. Ve bundan sonsuz bir sevinç duyuyordum.

METİN ARDITI

METİN ARDITI, İsviçreli yazar, 1945 yılında Ankara’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini İsviçre’de yaptı. École Polytechnique Fédérale de Lausanne’dan fizik mühendisi olarak mezun olduktan sonra atom mühendisliği dalında doktora yaptı, ardından Stanford Üniversitesi’nde işletme dalında master eğitimi aldı. 1996 yılından bu yana Suisse Romande Orkestra’sının yöneticisi ve organizasyon sorumlusu görevlerini gönüllü olarak yerine getiren yazar, 1988’de kurduğu Arditi Vakfı dışında, yardım amaçlı kurulan birçok vakfın idaresinde de görev yapıyor. Romanın yanı sıra deneme türünde de eserler veren Arditi, yedinci romanı Turquetto’yla prestijli bir edebiyat ödülü olan Jean-Giono ödülünü aldı.

edebiyathaber.net  (6 Eylül 2012)

 

Akif Hasan Kaya, halen Aşkar dergisinin öykü editörlüğünü yürütüyor. Öyküseverlerin yakından tanıdığı Kaya, Heceöykü, Aşkar, Yediiklim, Ğ gibi dergilerde yayınlanan 21 öyküsünü, Okur Kitaplığı’ndan çıkan Islak Kibritler’de topladı.

Islak Kibritler adını verdiğiniz öykü kitabı çıktı. Hayırlı olsun. Nicedir yazıyorsunuz dergilerde fakat kitapta yirmi bir öykü var. Yayınlanan her öyküyü kitaba almamışsınız. Bu seçmeyi yaparken ölçünüz neydi?

Kitaba alacağım öyküleri seçerken ölçüm şuydu demem yanlış olur. Bazılarını elemem gerekiyordu. Ben de kendimce bir bütünlük içinde bazı öyküleri kitaba aldım. Doğal olarak bazılarını da almadım. Neticede bir bütün olarak Islak Kibritler elimizde. Önemli olan da bu sanıyorum. Geride kalanlar bir öykücü olarak benim zihnimde devam ediyor zaten. Bir gün, belki daha başka bir şekilde yeniden hayat bulurlar.

Işık imgesi –özellikle loş ışık- çok sık geçiyor öykülerinizde. Bilinçli bir tercih mi bu?

Işık, öyküde atmosfer oluşturmak için kullandığım bir imge. Malum, öykünün kimi bileşenleri vardır. Kahraman, vaka-olay, ritim, zaman, mekân, bakış açısı, kurgu falan. Bunları iyi harmanlamak, yazar için inandırıcılığı artırır, okur için kendini metne vermeyi kolaylaştırır. Işık, insan için vazgeçilmez. Işıkla görüyoruz ve renkleri algılıyoruz. Bu kadar önemli bir imgeyi öykülerimde kullanmam kadar doğal bir şey yok aslında. Bilinçli bir tercih mi? Öyküyü kurgularken orada ışık yer alacaksa kullanmam bilinçli bir tercih elbette. Ama değilse zaten kullanamam.

Yine öykülerinizde geçmişe dönmeler, çocukluk hatıralarına sığınma çokça yer buluyor. Geçmişle bağınızı bu denli kavi kılan nedir?

“Dönüş” öyküsünde şöyle bir cümle var; “Nereye kaçarlarsa kaçsınlar, hep peşlerinde olacaktı geçmişleri.” Yani geçmiş bizim geçmişimiz, mazimiz. Sürekli yüreğimizde taşıdığımız bir gerçek. Ve elbette geçmişte yaptığımız doğruların ve yanlışların bugüne uzantılarını yaşıyoruz. Bir de, hani meşhur bir söz var, “Nerde o eski bayramlar” diye. Aslında bu sözü söyleyen insanlar eski bayramların peşinde falan değiller. Geçmişlerinin, özellikle de çocukluklarının peşindeler. Geçmişle bağımın neden kavi olduğunu tam olarak ifade edemem herhalde. Ama yukarıda bahsettiklerimi birbirine bağlarsanız bir sonuca varılır sanıyorum.

Öykülerinizi iki döneme ayırabilir miyiz? İlk öyküleriniz daha kişisel meseleler etrafında şekillenirken son dönem öyküleriniz toplumsal meseleler etrafında şekilleniyor. A. Hasan Kaya öyküsünde bu değişimin temel sebebi nedir?

Aslında böyle kesin ve temel bir ayrım söz konusu değil. Kitapta yer alan “Bilebilmeliydim!” öyküsü, dergilerde yazmaya başladıktan sonra yazdığım üçüncü öyküdür. Bu öyküde de, sizin deyiminizle toplumsal bir mesele var. Yine “Kurt” öyküsü böyle. Bunu size düşündürten, kitapta son dönem öykülerinin fazla olması sanıyorum. Yoksa dediğim gibi böyle bir ayrımdan veya değişimden söz edilemez.

Bir yazar için hangi öyküsünün daha ‘sevgili’ olduğunu söylemek zordur ama yine sorayım: Sizin için hangi öykünüz daha ‘sevgili’?

Çok ortalama bir cevap olacak ama başka ne söyleyebilirim ki; kitaba almadığım öykülerim de dâhil, bütün öykülerim aynı benim için. Çünkü hepsine emek harcadım. Ama hani böyle, burun farkıyla öne çıkanlar yok mudur? Bu olabilir ama bunu söylememin okuyucuya haksızlık olacağını düşünüyorum. Bu bende saklı kalsın.

Aşkar dergisinin öykü editörüsünüz. Onlarca öykü okuyorsunuzdur. Gelen öyküler, öykücülüğümüzün geldiği noktayı göstermesi adına hangi seviyede? Hal ve gidişat nasıldır?

Evet, Aşkar’a öyküler geliyor. Başka bir yerde de söylemiştim, gelen öyküler beni sevindiriyor. Aşkar’a öykü gönderenlerden istediğim şeyler oluyor tabii. En başta istikrarlı olmaları. Bir öykü gönderip sonra hiç göndermeyenler de oluyor. Bir de eleştiriyi dikkate almaları önemli diye düşünüyorum. Öykülerini ileriye taşıyabilme adına mutlaka eleştiriye açık olmalılar. Yoksa yazdıklarını denetimsiz bir şekilde internette yayımlamak onlara bir şey katmayacaktır. Bu minval üzere, öykü iyi yolda. İlgi var. Hem okuyanlar, hem de yazanlar açısından bu ilgiden söz edebiliriz. Dergilerde yeni yeni isimler görmek beni sevindiriyor açıkçası. Ama öykü bir yolculuk ve ısrar edenler, sabredenler nitelikli eserler verecekler; yollarına devam edecekler.

Klasik bir soru ile bitirelim: Akif Hasan Kaya öyküsünün beslenme kanalları nelerdir, kimlerdir?

Başta hayatın kendisi… Okuduklarım, gördüklerim, dinlediklerim…

Söyleşiyi gerçekleştiren: Selim Sebilci – dunyabizim.com (6 Eylül 2012)

Muğla’nın Fethiye ilçesinde düzenlenecek olan Ölüdeniz Edebiyat Günleri’nde, Likya edebiyatı masaya yatırılacak.

Ölüdeniz Belediyesi tarafından bu yıl 4’üncüsü yapılacak olan Ölüdeniz Edebiyat Günleri, 11 Ekim’de başlıyor.

Dört gün devam edecek etkinlik için çok sayıda edebiyatçı ve şair Fethiye’ye gelecek. Ölüdeniz Belediye Başkanı Keramettin Yılmaz, etkinliğin bu yılki ana temasının Likya uygarlığı olarak belirlendiğini söyledi. Yılmaz, ekim ayı içerisinde gerçekleştirilecek 4. Ölüdeniz Edebiyat Günleri’ne çok sayıda şair ve yazarın yanı sıra Likya tarihini araştıran bilim adamlarının da katılacağını belirtti.

Yılmaz, “Bölgemizdeki zengin mirası bir kez daha dillendirmek, ulusal düzeye çıkarmak, inanç ve kültür turizminin önemini vurgulamak, turizmin 12 aya nasıl yayılacağını tartışmak ve öneriler getirmek için etkinliğimize herkesi bekliyoruz.” dedi.

CHA (6 Eylül 2012)

Çocuklardan hoşgörüye davet eden öyküler!

Çocukları yazmaya özendiren Zeynep Cemali Öykü Yarışması’nın 2012 sonuçları açıklandı.

Usta öykücü Zeynep Cemali’nin anısına Günışığı Kitaplığı tarafından her yıl düzenlenen yarışmaya yurt genelinde ilköğretim okullarının 6, 7 ve 8. sınıf öğrencileri katılıyor. 2012 için; Necati Tosuner, Hacer Kılcıoğlu, Süleyman Bulut, Prof. Dr. Nuran Özyer ve Dr. Müren Beykan’dan oluşan seçici kurulun değerlendirmeleri sonucunda dereceye giren ilk üç öykü belirlendi. İstanbul’dan 8. sınıf öğrencisi Beyza Nur Muslu’nun “Bir Parça Hoşgörü” öyküsü birinciliğe, Bursa’dan 7. sınıf öğrencisi Bilge Arslan’ın “Sessizliğin Ressamı” öyküsü ikinciliğe ve İstanbul’dan 6. sınıf öğrencisi Ceren Kuran’ın “Bir Demet Çiçek” öyküsü üçüncülüğe değer görüldü. 2012’nin “hoşgörü” temasına, Zeynep Cemali’nin Patenli Kız romanındaki,“Ona duyduğum öfke çoktan uçup gitmişti” cümlesi kaynaklık etmişti.

Zeynep Cemali Öykü Yarışması’nın 2012 Ödül Töreni, 6 Ekim’de Kadir Has Üniversitesi Cibali Yerleşkesi’nde Günışığı Kitaplığı tarafından düzenlenen çocuk ve gençlik edebiyatı konferansı Zeynep Cemali Edebiyat Günü kapsamında gerçekleşecek. Konferansın sonunda düzenlenecek törene aileleri ve öğretmenleriyle birlikte katılacak öğrenciler ödüllerini, usta edebiyatçılarımızın elinden alacaklar. Törenin ardından verilecek kokteylde çocuklar, severek okudukları pek çok yazarla da tanışma fırsatı bulacaklar.

Yayınevi, bu yıl ödül töreni için bir de “Ödüllü Öyküler 2011-2012” kitapçığı hazırlıyor. Sonraki yıllarda her ödül töreni öncesinde yıllık olarak hazırlanması planlanan bu kitapçıkta, ilk iki yılda dereceye giren öykülerin yanı sıra bu öykülerin yazarı öğrencilerin duygu ve düşüncelerine yer veriliyor.

Yarışmanın 2013 yılı teması, Zeynep Cemali’nin Gül Sokağının Dikenleri kitabındaki “Fosil ile Tüysüz” öyküsünde geçen “Onların arasında olmak için neler vermezdi” cümlesinden yola çıkılarak “arkadaşlık” olarak belirlendi. 2013 yılı seçici kurulu Necati Güngör, Gülsüm Cengiz, Aslı Tohumcu, Prof. Dr. Selahattin Dilidüzgün ve Dr. Müren Beykan’dan oluşan yarışma için son başvuru tarihi, 15 Mayıs 2013.

6 Eylül 2012

Kurt Vonnegut ve 16 aydır evli olduğu hamile eşi Jane 26 Ocak 1947’den itibaren geçerli olan bir sözleşme yapmışlardı.

İçinde bu sözleşmenin de yer aldığı, Dan Wakefield editörlüğündeki Kurt Vonnegut: Letters kitabı, Delacorte Yayınevi’nden gelecek ay çıkacak. Umarız Türkçe çevirisini de okuma şansımız olur.

İşte Vonnegut ve eşinin sözleşmesi:

“Ben, Kurt Vonnegut,  aşağıdaki taahhüt listesine sadık kalacağıma yemin ederim:

1) Karımla yaptığımız anlaşmaya göre, karım bundan sonra  dırdır etmeyecek, sözümü kesmeyecek, çalışırken beni rahatsız etmeyecek, ben de buna karşılık haftada bir kez kendi seçtiğim bir gün ve saatte mutfağın ve banyonun zeminini temizleyeceğime dair söz veriyorum.

Sadece bu değil, ayrıca işimi temiz ve eksiksiz yapacağım, küvetin altını, tuvaletin arkasını, lavabonun altını, buzdolabının altını, köşeleri, yerinden kaldırabileceğim eşyaların altını güzelce temizleyeceğim, baştan savma bir iş yapmayacağım. Ayrıca işimi yaparken, ‘kahretsin, orospu çocuğu’ gibi sinir bozucu küfürler içeren bir dilden uzak duracağım.  Eğer bu maddeye uymazsam, karım dırdır etmede, sözümü kesmede, ne kadar yoğun olursam olayım temizlik bitene kadar beni rahatsız etmede özgür olacak.

2) Ayrıca aşağıdaki ufak hoşlukları yerine getireceğime dair söz veriyorum:

a) Giymediğim kıyafetlerimi ve ayakkabılarımı dolaba koyacağım.

b) Asla kirli ayaklarla evde gezinmeyeceğim, çöp atmaya çıktığımda terliklerimi giyeceğim, ayağımı paspasa silmeyeceğim.

c) Kullanılmış dosya, boş sigara paketi, gömlek yakasına geçirilen karton parçaları gibi şeyleri yerde ya da sandalyede bırakmayacağım, çöp kutusuna atacağım.

d) Traş olduktan sonra, traş takımımı ecza dolabına koyacağım.

e) Eğer banyo yaptıktan sonra küvette bir tıkanıklığa sebep olursam, onu fırça ve temizlik maddesiyle açacağım, el beziyle değil!

f) Anlaşmaya göre, karım çamaşırları toplayıp çamaşır sepetine atınca ve sepetten çamaşırları alıp koridorda görünen bir yere koyunca, bahsi geçen çamaşırları koyulmalarının üzerinden üç gün geçmeden çamaşırhaneye götüreceğim; götürdükten sonra iki hafta içinde de geri alacağım.

g) Sigara içerken kül tablası kullanacağım, kül tablasını kitap kümeleri, sandalye kolu ve dizim gibi eğimli, kırışık, düşebileceği bir yere koymayacağım.

h) Sigaramı ve küllerini karımın çok sevdiği ve 1945 noeli için aldığı kırmızı deriden yapılan çöp kutusuna atmayacağım. Böylece bahsi geçen çöp kutusunun güzelliğine zarar vermeyeceğim.

i) Karım benden bir şey isterse ve bu isteği bir erkeğin yapabileceği bir şeyse (karım hamileyken) isteğini takip eden üç gün içinde yerine getireceğim. Öyle ki karım teşekkür etmek dışında konuyla ilgili hiçbir hatırlatmaya gerek duymayacak. Eğer üç gün içinde isteğini yerine getirmeyi başaramazsam karım dırdır etmede, sözümü kesmede ve beni rahatsız etmede sonuna kadar haklı olacak.

j) Yukarıdaki maddedeki üç günlük süre limiti bir istisnayla aşılabilir: çöpleri dışarı çıkarmada -ki herhangi bir aptalın da bilebileceği gibi bu iş için üç gün beklememek daha iyidir; çöpleri karım söyledikten sonraki üç saat içinde atacağım. Tabii karım söylemeden çöpleri görmem ve kendi isteğimle dışarı atmam daha iyi olacak.

k) Eğer bu kuralları mantıksız ya da özgürlüğümü kısıtlayıcı bulursam onları değiştirmek için nazikçe tartışmalar yapabilecek, yeni teklifler sunabileceğim.

l) Bu sözleşme çocuğumuz doğana kadar geçecek süre boyunca, eşim doğumdan sonra eski gücüne kavuşup zor meşgalelerini yeniden yapacak gücü bulana kadar geçerlidir.

Kaynak: Harper’s Magazine

Çeviri: Barış Berhem Acar – edebiyathaber.net (5 Eylül 2012)

Büyüklerle Dalga Geçme Dersleri,  çocuklar için yazılan ve yetişkinleri hedef tahtasına koyan bir kitap. Bu kitap bir bakıma rehber; çocuklar için büyükler rehberi.

Nasıl ki yetişkinler bebek/çocuk bakım kitapları alıyor ve ondan sonra bebeklerin/çocukların hareket ve sözlerine karşılık ne yapacaklarını öğreniyorlar; işte bu kitapta da bunun tam tersi var. Bu sefer çocuklara, büyüklerin o kalıplaşmış, ezberlenmiş ve düşünülmeden söylenmiş sözlerine karşı neler yapabilecekleri ve söyleyebilecekleri anlatılıyor. Kim mi anlatıyor? Melek Özlem Sezer  anlatıyor. Nuray Çiftçi  ise birbirinden güzel resimleriyle kitaba renk katıyor.

Düşünsenize, misafirlikte başına kolonya döken ev sahibine karşı korunmak için kafasına şemsiye çeken çocuğu! Sanki bir kanunmuş gibi çocukların kafalarına dökülür kolonya. Eh, madem öyle işte tedbirimiz böyle. Peki şuna ne demeli, bir saatlik çocuk tiyatrosunda oyunun ilk dakikasında kralın dişi ağrır ve oyun daha ilerlemeden çocuklar lafı yapıştırır: Dişini fırçala! Aslında oyun burada bitmiştir artık. Bu çocuklar saf değil. Dersler böylesi şeylerden ibaret değil elbette. Örneğin “Ne kadar dağınıksın” diyen bir anneye karşı “Ama sen çok tatlı bir annesin” diyen çocuğu düşünmek ne güzel değil mi? “Seni bize götürelim mi? Bizim çocuğumuz ol sen” laflarına karşılık olarak ise neler neler söyleniyor bir bilseniz.

Büyükler, çocuklarla hep benzer şekilde konuşur, aynı soruları sorar. Örneğin “Anneni mi daha çok seviyorsun babanı mı, orası mı daha güzel burası mı, kaç yaşındasın, adın ne, hangi okuldasın, dersler nasıl, bizim çocuğumuz ol?” bunlardan bazılarıdır. Bu sorulara verilen cevaplar büyüklerin ne işine yarar ki? Cevaptan daha önemli olan çocuğu konuşturmaktır aslında. Hatta sırf bunun için çoğu kez de mantıksız ve gerçek dışı şeyler söylenmez mi? Melek Özlem Sezer, kitabında çocuklara bu gibi durumlara hazırlıklı olmaları için dersler veriyor. Çocuklara nasıl dalga geçeceklerini anlatıyor. Bunlarla birlikte reklamların bomboş içeriklerini de eleştirip dalgaya alıyor ve bunun püf noktalarını öğretiyor. Bilimsel bilgilere de yer veriyor Sezer ve oradan hareketle işi gene dalgaya vuruyor. Büyüklerle Dalga Geçme Dersleri aynı zamanda küçüklere mantık dersleri niteliğinde bir kitap. Mantıksız sözlere karşı taşı gediğine koymak isteyen çocuklar için. Kitabın içinde birbirinden zıpır çocuklar dört dönüyor ve bizi bekliyor. Aynı zamanda Türkçeyi de zehir gibi kullanan çocuklar. Türkçeyi laubali ve laçka bir şekilde konuşanlara ise tokat gibi cevaplar/dersler veriliyor.

Herkes dalgacı olamaz, belirli şartları var. Mızmızlar, vızvızlar, huysuzlar, kıskançlar, ispiyoncular, tembel tenekeler, umutsuzluğu meslek edinenler, dalgacı olmak istiyorlarsa önce bunu hak etmeliler diyor yazarımız. Dalgacılarla alaycıları birbirinden ayırıp dalgacıların saygınlığını ortaya koyuyor. Bu kitaptaki dersleri bitirenler büyükleri maymuna çevirebilir. Koca bir dalgacılar ordusunun oluşması ve hep birlikte eğlenmenin yolu bu kitaptan geçiyor.

Çağlar Mirik – edebiyathaber.net (5 Eylül 2012)

• Sizi en kolay yoldan popüler yapacak türün roman olduğu konusunda asla tereddüde düşmeyin. Şiirdir, öyküdür, denemedir, böyle türlerle oyalanmanın hiç gereği yok. Altyapınızın oluşmadığını, kültürel birikiminizin yetersiz olduğunu, roman hakkında hiçbir teorik ve teknik bilgiye sahip olmadığınızı düşünmeyin. Çağımız, bunlara gerek duyulmayan bir çağdır. Sanat akımları, roman kuramı, romanın tarihçesi, Türk ve dünya edebiyatlarında romanın geldiği yer gibi bilgiler, sizin üne ulaşmanızı geciktirmekle kalmaz, yaratıcı cesaretinizi yitirmenize de yol açabilir. Bunların tümünden habersiz olduğunuzu yüzünüze vurmaya kalkan bir densiz çıkarsa siz de onun postmodernizmden hiçbir şey anlamadığını haykırın. Haykırın diyorum; çünkü haklı gibi görünmenizi sağlayacak biricik etken, sesinizin ondan yüksek çıkması olacaktır. Bu gibi şeylerle zaman yitirmeden bir an önce bilgisayarınızın başına geçin ve yazmaya başlayın. Ne yazacağınız konusunda aklınıza bir şey gelmiyorsa yaşadığınız son çılgın geceyi anlatmakla işe başlayabilirsiniz. Erotik olması için uğraşmayın; daha kestirme yoldan gidin; pornografik olmasını sağlayın. Öyle deneyimleriniz yoksa bir biçimde kulağınıza çalınmış olanları kullanın. Onlardan da aklınızda kalan bir şey yoksa uydurun. Uydurma yeteneğiniz de yoksa böyle olduğunu bildiğiniz bir kitabı açıp oradan birkaç sayfa apartmakla işe başlayın. Eskilerin “intihal” dediği hırsızlamalara postmodernizmde esinlenme adı verildiğini unutmayın. Postmodernizmde bunlar ayıp ya da günah değildir. Rahat olun. Kopyalarken zihninize bir “küşayiş” geldiğini fark edeceksiniz. Gelmiyorsa gelmesini sağlayacak, zihni açan, aklı cilalayan, yaratıcılığı kamçılayan yollara başvurabilirsiniz. Bunlar da romanın ilerleyen sayfalarında pornografiye çeşni katacak malzemeler olarak size geri dönecektir.

• “Hayatın ve sanatın gerçeği” diye bir şey yoktur. Siz varsınız, hatta açık söylemek gerekirse sizin gerçeğiniz diye bir şey bile yoktur. Her ne kadar başkalarından farklı, özgün ve biricik olduğunuza inanıyorsanız da işin aslının böyle olmadığını siz de içten içe gayet iyi bilmektesiniz. Standardize edilmekten hoşlanmamanız, standart bir tip olmadığınız anlamına gelmez. Çağın gerektirdiklerinin farkında olup ona göre biçimlenmiş biri olarak benzerlerinizle bire bir örtüşen özelliklere sahipsiniz. Bunu kimselere açıklamasanız da kendiniz bilin, diye söylüyorum. Birey olarak ne kadar değişik olmaya çalışırsanız o kadar birbirinize benzediğinizin farkındasınızdır umarım. Postmodernizmi ilke edinmiş biri olarak romanın da tıpkı yaşam gibi tüketildiğini çoktan beri biliyor olmalısınız. Kimse başkalarını ve sizi kandırmaya kalkmasın: Kalıcılık diye bir şey yoktur. Romanınızın ömrü de okunma süresi kadardır.

• Sizi birilerinin “postmodern” diye ilan etmesini beklemeyin. Ya etmezlerse! Kendiniz söyleyin bunu. Çağımızın sanat anlayışının postmodernizm olduğunun altını kalın kalın çizerek hem de. Bunu söylerken postmodernizmin, emperyalist kapitalizmin sanata yansıma biçimi olduğunu bilmiyorsanız öğrenmenize zaten gerek yok; bilmeme masumiyetinizi sonuna kadar yaşayın. Yok, biliyorsanız sakın ola bunu söylemeye falan kalkmayın; bilmiyormuş gibi davranın. Birileri, postmodernizmin, bireyin kendisine, ülkesine, dünyaya ve doğaya yabancılaşmasına yol açtığını söyleyecek olursa buna da kulaklarınızı sımsıkı kapayın. Eline kalem alan herkesin topluma karşı sorumluluğu olduğunu söylemeye yeltenen birileri çıkarsa bunları da umursamayın. Toplumcu bir tavır benimseyecek kişilerden değilsiniz siz. Unutmayın ki romanda toplumcu mesaj verme kaygısı geçen yüzyılda kaldı; siz bu yüzyılın genç romancılarından biri olarak asla böyle bir yükümlülük taşımıyorsunuz. Bunun farkında olun ve gevşeyin. Zaten kimse de sizin romanınızı toplumsal konular karşısındaki düşüncelerinizi, kaygılarınızı, önerilerinizi öğrenmek için okumayacaktır. Aklınıza gelen her şeyi, herhangi bir sıralama kaygısı gütmeden arka arkaya dizebilirsiniz. Yazdıklarınızın birbiriyle uyum içinde olması gerekmez. Hatta ne kadar aykırı ucu bir araya getirmeyi başarabiliyorsanız o derecede postmodern sayılırsınız. Hesabınızı postmodernizm konusunda kimsenin bir şey bilmediği üzerine kurabilirsiniz. Öyleyse, benimle birlikte yineleyin şimdi: “Hiç kimse postmodernizmi benden daha iyi biliyor olamaz.” Nasıl? Kendinizi daha güçlü, daha bilgili, daha donanımlı hissediyorsunuz, değil mi? İşte bu kadar!
• Türkiye’de popüler olmak istiyorsanız İngilizce yazın. Bu size garip gelebilir, hatta birtakım geri kafalılar, Türk edebiyatında yer almak için ille de Türkçe yazmak gerektiği iddiasında bulunabilirler. Hatta bu satırların yazarının da yıllar yılı öne sürdüğü iddia budur. Siz onlara aldırmayın. Bu satırların yazarına da aldırmayın. Kelin merhemi olsa kendi başına sürer. Hemen şamar gibi bir soru yöneltin, bakalım verecek cevap bulabilecek mi? Kendisi kitap yazacak kadar İngilizce mi bilir? İngilizce yazdı da popüler mi olamadı? Yetinmeyin, bir de bu yandan sorgulayın: “Türkçe de Türkçe!” diye onca yırtındı da başı göğe mi erdi? Türkiye’de roman yazmak için Türkçe bilmenin gerekmediğini öğrenme zamanı hâlâ gelmedi mi? Siz siz olun dediğini yapın, gittiği yoldan gitmeyin. Her şey ortada! Şimdiden böyle yapan bir iki yazarımızın başarısı, yeterince gözler önünde değil mi sizce? Önümüzdeki zamanlarda onların açtığı popülerlik yolundan gitmeye heveslenen çok kişi çıkacaktır. Niye siz bu kalabalığın başlarında yer almayasınız? Hem elinizi çabuk tutmanızda yarar var. Arkadan gelen kuşaklar popülerliği yakalamak için Çince yazmak zorunda kalabilirler. Bütün dünyada hâlâ ABD’nin borusu öterken siz de ABD’nin dilini en etkili biçimde kullanmaya çalışın. Bununla yetinmeyin, kitaplarınızı Amerika’da bastırmanın yollarını arayın. Amerikalılar kitaplarınızı bayıla bayıla okuyacağı için değil. Ortalama bir Amerikalının okuma listesinde ilk sırayı diyet kitaplarının oluşturduğunu gözden uzak tutmayın. Hollywood yıldızlarının yatak odası maceraları bile bu listede kendisine ikinci sırada yer bulabilmekteyken sizin ne yazdığınızı merak etmelerini beklemeyin. Hayallere kapılmanın gereği yok. Gerçekçi olun. Siz Amerikalı okuru değil, Türkiyeli okuru tavlamak için İngilizce yazmaktasınız. Romanınızın İngilizceden çevrilmesinin sağlayacağı prestiji, doğrudan Türkçe yazarak asla elde edemeyeceğinizi aklınızdan çıkarmayın.

• İngilizce bilmiyorsanız işiniz zor. Umudunuzu kaybetmenizi istemem; ama açık konuşmak zorundayım: Türkiye’de İngilizce bilmeden yaşanmaz. Daha şimdiden yaşanmadığını görmüyor musunuz? İleride, kutsal müttefikimiz ABD ile bugünkünden bile sıcak ilişkiler kurulduğunda İngilizcesiz olunamayacağı kafanıza iyice dank edecek. Zaten yeterince gecikmişsiniz daha da geç kalmadan işe girişip İngilizce öğrenmeye başlasanız iyi olur. Öyle meramınızı anlatacak kadar falan değil, romanlarınızı İngilizce yazacak kadar. Unutmayın, meramınız zaten bu: Popüler olmak.

• Bütün bu nimetlerden yararlanmak için bir ayağınızın (hatta iki ayağınızın birden) Amerika’da olması gerekir. Üstelik bu durumda Türkiye sizi, Türkiye’ye her gelişinizde, hep burada yaşamış birine göstereceği ilginin on katı, yüz katı, bin katı fazlasıyla karşılayacaktır. Ayrıca kapağı Amerika’ya atmak, sanıldığı kadar zor değildir. Şu anda ABD’ye eğitim harcamaları kapsamında en çok para ödeyen ülkeler arasında Türkiye başı çekmektedir. Demek ki orada zaten pek çok gencimiz bulunmakta. Size de onların arasında bir yer bulunabilir. Kaldı ki ABD zaten durmaksızın sizi çağırmakta. Okullarınızdaki duvar ilanlarından el ilanlarına, internetteki sizi çalışmaya ve Amerika’da yaşamaya çağıran duyurulara kadar, beyninize bağlı bütün duyu organlarınıza seslenen çağrıları dikkate alıp harekete geçebilirsiniz. “Green Card” çekilişlerine katılma olanağı da işin cabası. Bütün bunlardan daha kesin ve daha kestirme yollar da elbet bulunabilir. Her popüler olmak isteyen gencin bu ayrıcalığa ulaşamayacağını bilmekle birlikte asıl kestirme yolun ne olduğunu kulağınıza fısıldamazsam en can alıcı sırrı söylememiş olacağım. Bu sırrı kendime saklayarak sizi bu fırsattan mahrum etmek istemem. İşte o can alıcı sırrı açıklıyorum: Şu anda politika icabı ABD’de bulunan ve Türkiye’ye döneceği kutlu günü sabırla bekleyen zatı muhteremin himayelerine girmek. Zor uygulanabilecek bir yöntem olmakla birlikte sonucundan en emin olacağınız yöntem de budur. Siz yalnız Türkiye’de iktidara gelecek politikacıların ABD’de eğitildiklerini mi sanırsınız? Türkiye’de edebiyat alanında iktidara yürümek isteyenlerin yolu da Amerika’dan geçmektedir. Bu gerçeğe bir an önce uyanın. Uykulu gözlerinizi aralayıp çevrenize biraz bakarsanız benim görebildiklerimden fazlasını göreceğinize eminim.

feyzahepcilingirler.com

5 Eylül 2012

  • H D - 05/09/2012 - 13:43

    Başka bir dil bilmenin neresi sakıncalı? Çok iyi yabancı dil bilenleri eleştirenlerin çoğunluğunun Türkçesi , eleştirdileri insanlarınkinden daha da kötüdür. Başka bir dil öğrenirken kendi dilinizin inceliklerini fark edersiniz. Yabancı dili iyi derecede bilenlerin diksiyonu ve dilbilgisi Türkçeden başka dil bilmeyen çok insandan daha iyidir. Kİİİİİİ; İnglizce öğretmenleri ilkokul 8’e kadar TÜRKÇE DERSİ VEREBİLİR: Çünkü EN AZ Türkçe öğretmeni kadar kendi diline vakıftır. BU ilgisiz-alakasız aforizmaları geride, arkada kalmışlığın aforizması olarak görüyorum. Bİr şeyleri yakalayamamış olmak… Zaten dili kullanabilmek bir yetenektir. Her yırtınan iyi konuşamaz.cevaplakapat

  • Erte Oyar - 05/09/2012 - 14:27

    Sayın HD,siz Feyza Hanım’ı bir daha okuyun lütfen. Hiç dil öğrenimine karşı çıkar mı. Söylediği çok başka.Dikkatle irdeleyin lütfen. Selamlar.cevaplakapat

  • Deniz - 19/12/2013 - 22:57

    Feyza Hanım gibi dilinin ayakta kalması için yıllardır savaş veren bir edebiyat emekçisine haddini bilmeden “yırtınan” deme cüretini gösterebilmiş sayın HD,
    birincisi, eleştirilen konu bir yabancı dili çok iyi derecece bilmek/konuşmak değil, bir Türk edebiyatı eserinin sırf farklı ve popüler olmak adına Türkçe olarak yazılmamasıdır. Oldukca ironik bir durumdur. Bunu görememek ve görebilenlere “arkada kalmış” yaftası yapıştırmak ise en iyi tabirle sığlıktır ki yazıda bahsedilen pop-yazar adaylarına yakışacak bir tutumdur.
    İkincisi, artık ilkokul öğrencileri bile öğrendi ki “ilgi” ve “alaka” aynı manaya gelen iki sözcüktür, ya birini kullanırsınız, ya ötekini. Sanırım İngilizce öğrenmenin anlam ve önemi üzerine coşkuyla atıp tutarken kendi dilinizin en basit kurallarını dahi es geçiyorsunuz, öğrenin lütfen. Cahil cesareti korkulacak bir şeydir buna sahip olan için.cevaplakapat

Haklı olarak, burada, yalnızca içeriklerden ve içerik biçimlerinden bahsettik: Eğik baş-dik baş, üçgenler-kaçış çizgileri. Anlatım alanında ise, eğik başın fotoğrafla, dik başın sesle birleştiği doğrudur. Ama anlatımın biçimi ve biçimsizleşmesi kendi başlarına düşünülmedikçe, içerikler düzeyinde bile gerçek bir çıkış bulunamaz. Bize işlemi yalnızca anlatım verebilir. Anlatım sorunu, Kafka tarafından, evrensel bir soyutluluk biçiminde değil, minör denilen edebiyatlarla -örneğin Varşova ya da Prag’daki Yahudi edebiyatıyla- ilişkisi içinde ortaya konulmuştur. Minör edebiyat, minör bir dilin edebiyatı değil, daha ziyade, bir azınlığın majör bir dilde yaptığı edebiyattır. Ama temel özelliği dilin güçlü bir yersizyurtsuzlaşma katsayısından her koşulda etkilenmiş olmasıdır. Kafka, Prag Yahudilerine yazı yolunu tıkayan ve edebiyatlarını olanaksız kılan çıkmazı şu şekilde tanımlar: Yazmama olanaksızlığı, Almanca yazma olanaksızlığı, başka türlü yazma olanaksızlığı.[1] Yazmamak olanaksızdır, çünkü ulusal bilinç, ister belirsiz olsun ister baskı altında, zorunlu olarak edebiyattan geçer. (“Edebi savaş, olası en geniş ölçekte gerçek bir meşruluk kazanır.”) Almancadan başka bir dilde yazma olanaksızlığı, Prag Yahudileri için, başlangıçtaki Çek yerliyurtluluğu ile ortadan kaldırılamaz bir uzaklık duygusu anlamına gelmektedir. Almanca yazma olanaksızlığı ise, “kitabi” ya da yapay bir dil konuşan baskıcı azınlığın, bizzat Alman nüfusunun yersizyurtsuzlaşmasıdır; Yahudiler, olsa olsa, hem bu azınlığın bir parçasıdırlar, hem de tıpkı “Alman çocuğu beşiğinden çalmış olan çingeneler” gibi bu azınlıktan dışlanmışlardır. Özetle, Prag Almancası, tuhaf minör kullanımlara uygun, yersizyurtsuzlaşmış bir dildir (bugün başka bir bağlamda, Siyahların, Amerikan diliyle yapabildiklerine bakınız).
Minör edebiyatların ikinci özelliği, bu edebiyatlardaki her şeyin politik olmasıdır. Tersine, “büyük” edebiyatlarda bireysel sorun (ailevi, evliliğe ilişkin vb.) daha az bireysel olmayan başka sorunlarla birleşme eğilimindedir, toplumsal ortam, çevre ve arka-plan olarak kullanılır; öyleki, bu Oedipusçu sorunların hiçbiri ne özellikle vazgeçilmezdir ne de mutlak olarak zorunludur; ama tümü birlikte daha geniş bir mekanda “blok oluşturur.” Minör edebiyat ise tümüyle farklıdır: Daracık mekanı, her bireysel sorunun doğrudan politikaya bağlanmasını sağlar. Yani bireysel sorun, içinde bambaşka bir öykü hareket ettiği oranda zorunlu, vazgeçilmez ve mikroskop altında büyütülmüş hale gelir. Aile üçgeni, bu anlamda, bu üçgenin değerlerini belirleyen ticari, ekonomik, bürokratik, hukuksal başka üçgenlerle de bağlantılıdır. Kafka, “babalar ile oğullar arasındaki çatışmanın yumuşatılarak, bu çatışma üzerinde konuşma olanağının yaratılması”nı minör bir edebiyatın hedefleri arasında saydığında, Oedipusçu bir fantasma değil, politik bir programdır söz konusu olan. “Bireysel konular üzerinde, çokluk serinkanlı ve enine boyuna düşünülmek istense bile, yine de onların aynı türdeki konularla ilintili bulunduğu sınırlara dek ulaşılamaz, daha doğrusu, erişilen sınır onları politikadan ayıran sınırdır, hatta burada var olmazdan da önce fark edilmeye çalışılır bu sınır, dört bir yanda gittikçe küçülürken görülmek istenir. (…) Büyük edebiyatlarda olup biten ve bir binanın varlığı için zorunlu sayılamayacak olan bodrum katını oluşturan şey, küçük edebiyatlarda ancak bir aydınlık içinde gerçekleşir. Büyük edebiyatlarda ancak bir anlık konuşmaya neden olan şey, küçük edebiyatlarda herkesin ölüm kalımıyla ilgili bir karar niteliği taşır.”[2]
Üçüncü özellik, her şeyin kolektif bir değer taşımasıdır. Gerçekten de, minör bir edebiyatta yetenekli kişilere bolca rastlanmadığından, koşullar, şu ya da bu “usta”ya ait olan ve kolektif sözcelem’den ayrılabilir, bireyleştirilmiş bir sözcelem’den kaynaklanmaz. Öyle ki, yetenekli kişilere az rastlanması aslında yararlıdır ve ustalar edebiyatından başka bir şeyin kavranmasına izin verir: Yazarın tek başına dile getirdiği şey zaten ortak bir eylemi oluşturur ve söylediği ya da yaptığı şey, başkaları hemfikir olmasa da zorunlu olarak politiktir. Politik alan her türlü sözceye bulaşmıştır. Dahası, özellikle kolektif ya da ulusal bilinç “dış yaşamda çoğunlukla edilgin ve her zaman dağılma sürecinde” olduğundan, bu kolektif, hatta devrimci sözcelem işlevini ve rolünü olumlu olarak üstlenen de yine edebiyattır: Kuşkuculuğa rağmen etkin bir dayanışmayı yalnızca edebiyat üretebilir; ve eğer yazar kendi dayanıksız cemaatinin kıyısında ya da uzağındaysa, bu konum onu, başka potansiyel topluluğu ortaya çıkarmak, başka bir bilincin ve başka bir duyarlılığın araçlarını oluşturmak için daha da yeterli kılar. Tıpkı “Bir Köpeğin Araştırmaları”ndaki köpeğin, münzeviliği içinde bir başka bilime başvurması gibi. Edebi makine böylece gelecekteki devrimci makinenin görevini üstlenir, ama bunun nedeni kesinlikle ideolojik değildir, başka her yerde eksikliği duyulan kolektif bir sözcelemin –edebiyat halkın işidir­-[3] koşullarını yalnızca o getirebileceği içindir. Sorun Kafka için tam da bu sözcüklerle ortaya konur. Sözce, ne nedeni olacak bir sözce öznesine, ne de sonucu olacak bir sözcelem öznesine gönderir. Kuşkusuz, Kafka, bir süre boyunca, yazar ve kahraman, anlatıcı ve kişi, düşleyen ve düşlenen  şeklindeki bu geleneksel özne kategorilerini izleyerek düşünmüştür.[4] Ama, Goethe’ye duyduğu hayranlığa rağmen yazar ya da usta edebiyatını reddetmiş olması gibi, anlatıcı ilkesinden de çabuk vazgeçer. Fare Josefine, “ulusunun kahramanlarının oluşturduğu sayısız kalabalığın” kolektif sözceleminde erimek için, şarkısını bireysel olarak icra etmekten vazgeçer. Bireyleşmiş hayvandan sürüye ya da kolektif çoğulluğa geçiş: Yedi müzisyen köpek. Yine “Bir Köpeğin Araştırmaları”ndaki münzevi araştırmacının sözceleri, köpek türünün kolektif sözceleminin düzenlenmesine yöneliktir; bu kolektiflik hiçbir zaman –ya da henüz- verilmemiş olsa bile. Özne yoktur, yalnızca kolektif sözcelem düzenlemeleri vardır – ve edebiyat, bu düzenlemeleri, henüz dışarıda olmadıkları ve yalnızca gelecekteki şeytani güçler ya da oluşturulacak devrimci güçler olarak var oldukları koşullarda dile getirir. Kafka’nın münzeviliği onu, bugün tarihin içine işlemiş olan her şeye açmıştır. harfi, artık ne bir anlatıcıyı ne de bir kişiyi gösterir; bir bireyin, münzeviliği için kendilerine bağlı olması ölçüsünde, makinesel olan bir düzenlemeyi ve kolektif bir faili gösterir (bireyin kolektif olandan ayrılabilmesi ve kendi işini yürütmesi, yalnızca bir özneyle ilişkilidir).
Minör edebiyatın üç özelliği; dilin yersizyurtsuzlaşması, bireyselin dolaysız-politik olana bağlanması ve sözcelemin kolektif düzenlenişidir. Sanki “minör”, artık bazı edebiyatları değil, büyük (ya da yerleşik) diye adlandırılan edebiyatın bağrındaki her türlü edebiyatın devrimci koşullarını nitelemektedir. Büyük bir edebiyat ülkesinde dünyaya gelme bahtsızlığına sahip biri bile kendi dilinde yazmak zorundadır; tıpkı bir Çek Yahudi’sinin Almanca ya da bir Özbek’in Rusça yazmak zorunda olması gibi. Sığınacak yer arayan bir köpek, yuva yapan bir fare gibi yazmak. Bunun için ise, kendi azgelişmişlik noktasını, kendi taşra ağzını, kendi üçüncü dünyasını, kendi çölünü bulmak. şu çok tartışıldı: Marjinal bir edebiyat vb. nedir? Şu da tartışıldı: Halkçı, proleter bir edebiyat vb. nedir? Daha nesnel bir kavramdan, minör edebiyat kavramından yola çıkmadıkça, açıktır ki, ölçütler belirsizliklerini koruyacaktır. Majör bile olsa bir dilin minör kullanımını içeriden kurma olanağı, popüler edebiyatı, marjinal edebiyatı vb. tanımlamaya izin veren tek şeydir.[5]Edebiyat, yalnızca bunun karşılığında edebiyat, gerçekten kolektif bir anlatım makinesi haline gelebilir ve içerikleri ele almayı, ortaya çıkarmayı becerebilir. Kafka, minör bir edebiyatın malzemeyi işlemeye daha elverişli olduğunu özellikle belirtmiştir.[6] Bu anlatım makinesi nedir ve buna ne gerek vardır? Bu makinenin dille çoğul bir yersizyurtsuzlaşma ilişkisi içinde olduğunu biliyoruz: Kırsal kesimle birlikte Çekçeyi de terk eden Yahudilerin konumu, ama aynı zamanda, “kitabi dil” olarak bu Alman dilinin konumu. Öyleyse, daha ileri gidelim ve anlatım içindeki bu yersizyurtsuzlaşma hareketini daha ileri götürelim. Yalnızca, iki olası tarz vardır: Ya bu Almanca yapay olarak zenginleştirilir, simgeciliğin, düşçülüğün, ezoterik bir anlayışın, gizli bir gösterenin bütün kaynaklarıyla doldurulur – Prag Okulu’nun, Gustave Meyrink ve Max Brod’un da aralarında olduğu birçoklarının tarzı budur.[7] Ama bu girişim, ilkörneklere, Kabala’ya ve simyaya dayanan, simgesel yeniden-yerliyurtlulaşmaya yönelik olan, halkla kopuşu şiddetlendiren ve “Sion düşü” şeklindeki bir Siyonizmden başka siyasal çıkış bulamayan umutsuz bir çabayı işin içine sokar. Kafka hızla diğer tarza yönelir, daha doğrusu onu icat eder: Prag Almancasını tercih etmek, nasılsa öyle, hatta bütün yoksulluğu içinde. Yersizyurtsuzlaşmada hep daha ileri gitmek… kanaatkârlığın verdiği güçle. Sözcük dağarcığı kuruduğuna göre, onu yoğunluğu içinde titreştirmek. Her türlü simgesel, hatta anlamlandırıcı ya da yalnızca gösteren dil kullanımının karşısına, tamamen yoğun bir dil kullanımını koymak. Kusursuz ve biçimlenmemiş bir anlatıma, maddi, yoğun bir anlatıma ulaşmak. (Olası iki tarzla ilgili olarak, başka koşullarda, Joyce ve Beckett’ten de söz edemez miyiz? Bu iki İrlandalı da, minör bir edebiyatın minör olmasının, yani her türlü edebiyat için devrimci olmasının zaferidir. Joyce’da İngilizcenin ve tüm dilin kullanımı. Beckett’te İngilizce ve Fransızcanın kullanımı. Ama Joyce, taşkınlık ve üst-belirlenim yoluyla hareket etmeye devam eder ve her türlü dünyevi yeniden-yerliyurlulaştırmayı işlerken, Beckett, kuruluğun ve kanaatkârlığın, kasıtlı yoksulluğun verdiği güçle, yoğunluklardan başka bir şey kalmayana kadar götürür yersizyurtsuzlaşmayı.)
Kendilerinin olmayan bir dilde yaşayan ne kadar insan vardır günümüzde? Kendi dillerini bile bilmeyen ya da henüz bilmeyen ve kullanmaya zorlandıkları majör dili de iyi bilmeyen ne kadar insan vardır? Göçmenlerin ve özellikle de çocukların sorunu. Minör bir edebiyatın sorunu, ama aynı zamanda hepimizin de sorunu: Dili eşeleyebilecek ve bunu yalın bir devrimci çizgi boyunca geliştirebilecek minör bir edebiyat, öz dilden nasıl çekip çıkartılır? İnsan nasıl kendi öz dilinin göçebesi, göçmeni ve çingenesi olur? Kafka, çocuğu beşikten çalmak, gergin ipte dans etmek, diyor.
Zengin ya da yoksul, her dil, her zaman ağzın, dilin ve dişlerin yersizyurtsuzlaşmasını kendi içinde barındırmıştır. Ağız, dil ve dişler, ilk yerliyurtluluklarını besinlerde bulurlar. Seslerin eklemlenmesine kendilerini adayan ağız, dil ve dişler yersizyurtsuzlaşırlar. Demek ki, yemek ile konuşmak arasında belli bir ayrım vardır –dahası, görünüşlerine rağmen, yemek ve yazmak arasında da bir ayrım vardır: Yemek yerken yazılabilir kuşkusuz, yerken konuşmaktan daha kolaydır bu, ama yazı, sözcükleri besinlerle rekabet edebilecek şeylere dönüştürür daha ziyade. İçerik ile anlatım arasındaki ayrışma. Konuşmak, özellikle de yazmak, oruç tutmaktır. Kafka, besin konusunda ve en üstün besin olan hayvan ya da et konusunda, kasap konusunda, dişler, kirli ya da altın kaplamalı iri dişler konusunda kalıcı bir saplantıyı ortaya koyar.[8] Bu Felice’yle yaşadıkları en temel sorunlardan biridir. Oruç tutmak Kafka’nın yazdıklarında sürekli ortaya çıkan bir konudur, bu uzun bir oruç öyküsüdür. Kasapların gözetimi altındaki Açlık Cambazı, çiğ etlerle beslenen hayvanların yanında tamamlar mesleğini ve ziyaretçileri, rahatsız edici bir seçenekle yüz yüze bırakır. “Bir Köpeğin Araştırmaları”ndaki köpeğin soru sormasını engellemek isteyen diğer köpekler, ağzını yiyecekle doldurarak onu meşgul etmeye çalışırlar –bu da rahatsız edici bir seçenektir: “Ama o zaman da beni başlarından atmaları, soru sormamı yasaklamaları gerekmez miydi? Hayır, işte bunu yapmayı düşünmüyorlardı, gerçi sorularımı işitmek istemiyorlar, ama sorularımdan ötürü beni başlarından atmaya da kalkmıyorlardı.” “Bir Köpeğin Araştırmaları”ndaki köpek iki bilim arasında tereddüt eder; toprağın ve eğik başın besin bilimi (“Toprak bu besini nereden edinir?”) ile başlangıçtaki yedi müzisyen köpeğin ve sondaki şarkı söyleyen köpeğin tanıklık ettikleri gibi, “hava”nın ve dik başın müzik bilimi arasında gidip gelir: İkisi arasında yine de ortak bir şeyler vardır; çünkü, tıpkı müziğin garip bir biçimde sessiz olabilmesi gibi, besin de yukarıdan gelebilir ve besin bilimi yalnızca oruçla gelişir.
Aslında dil genellikle, yersizyurtsuzlaşmasını anlamın içindeki yeniden-yerliyurtlulaşmayla dengeler. Bir anlamın organı olmaktan çıkarak, anlamın aracı haline gelir. Gerçek anlam olan anlam, seslerin adlandırılmasının (sözcüğün adlandırdığı şey ya da şeylerin hali) belirlenmesini mecazi anlam ise, imgelerin ve metaforların (sözcüğün bazı bakımlardan ya da bazı koşullar altında uygun düştüğü diğer şeyler) belirlenmesini, yönlendirir. Yani “anlam”da yalnızca tinsel bir yeniden-yerliyurtlulaştırma değil, yine bu anlam tarafından gerçekleştirilen fiziksel bir yeniden-yerliyurtlulaştırma da vardır. Buna paralel olarak, dil yalnızca, anlamla ilişki içinde olan bir sözcelem öznesinin ve doğrudan doğruya ya da metafor dolayımıyla adlandırılan şeyle ilişki içinde olan bir sözce öznesinin ayrım ve tamamlayıcılığıyla var olur. Dilin bu türden sıradan bir kullanımı, genişletilmiş ya da temsili diye adlandırılabilir: Dilin yeniden-yerliyurtlulaştırıcı işlevi (örneğin, “Bir Köpeğin Araştırmaları”nın sonundaki şarkıcı köpek, kahramanı oruç bozmaya zorlayarak onu bir anlamda yeniden-Oedipuslaştırır.)
Oysa: Çekçe ve Yidiş diliyle karışmış, kuru bir dil olan Prag’daki Alman dilinin konumu, Kafka’nın buluşunu olanaklı kılacaktır. Böyle olduğuna göre (“böyle böyle”, Kafka’nın pek sevdiği ifade, bir olgu halinin protokolü…), anlam terk edilecek, ima edilecek ve ondan geriye yalnızca kağıttan bir iskelet ya da silüet kalacaktır:
1) Eklemlenmiş ses, yersizyurtsuzlaşmış, ama anlamda yeniden-yerliyurtlulaşan bir gürültüyken, şimdi kendisini ödünsüz ve mutlak olarak yersizyurtsuzlaştıracak olan sestir. Bu yeni yersizyurtsuzlaşmayı kateden ses ya da sözcük, anlamlı dilden türediği halde ona ait değildir, bu türden bir izlenim yarattığı halde düzenlenmiş bir müzik ya da şarkı da değildir. Gregor’un sözcükleri karıştırıp bozan cıvıldamasını, farenin ıslığını, maymunun öksürüğünü gördük; ve piyano çalmayan piyanisti, şarkı söylemeyen ve söylemediği şarkıdan şarkısını doğuran şarkıcıyı, tüm gövdeleriyle müzisyen oldukları ölçüde ortaya müzik çıkartmayan müzisyen köpekleri de gördük. Anlamlı dilin bir kaçış çizgisini katetmesi gibi, düzenlenmiş müzik de, kendi adına konuşan ve artık biçimlenme gereksinimi duymayan anlatımsal bir canlı maddeyi özgürleştirmek için, bir ilga çizgisini her yerde kateder.[9] Anlamdan koparılmış, anlamdan kazanılmış dil, etki bir anlam etkisizleştirilmesi sağlayarak yönelimini artık yalnızca bir sözcük vurgusunda, bir bükünde bulur: “Yer yer küçük bir sözcükte yaşayabilirim ben; sözcüğün ince seslisinde bu işe yaramaz başımı bir an yitiriyorum(…) sezgilerim, bir balığın sezgilerini andırıyor.”[10] Çocuklar şu alıştırmada çok beceriklidir: Anlamı belli belirsiz hissedilen sözcüğü, kendi üzerinde titreştirmek için yinelemek (Şato’nun başında, okul çocukları öyle hızlı konuşurlar ki, ne söyledikleri anlaşılmaz). Kafka, çocukken, babasının söylediği bir sözü tam bir anlamsızlık çizgisine vardırmak üzere nasıl yinelediğini anlatır: “Ay sonu, ay sonu…”[11]Kendi başına bir anlam taşımayan özel ad, bu alıştırmaya özellikle uygundur: üzerindeki vurgusuyla Milena, “Bohemya’da yolunu şaşırmış, Çekler tarafından ırzına geçilmiş, telaffuz konusunda aldatılmış bir Yunanlı ya da Romalı”yı çağrıştırmaya başlar; sonra, daha incelikli bir yaklaşıklıkla, “kollarda taşınan, dünyadan ya da ateşten koparılıp  alınan bir kadın”ı çağrıştırır, bu durumda, her zaman mümkün olan düşüşe ya da tersine, “yükünüzle birlikte yapacağınız neşeli sıçrayış”a vurgu yapılır.[12]
2) Milena adının iki çağrışımı arasında, tümüyle göreli ve ince ayrımlı da olsa, belli bir farklılık var gibi görünmektedir bize: Biri, genişletilmiş ve mecazi, düşsel bir sahneye bağlanır; ikincisi ise, adın bizzat kendisinde bulunan yoğunluk eşiği olarak bir düşüşü ya da bir sıçrayışı belirttiğinden zaten çok daha yoğundur. Aslında, anlam etkin bir biçimde etkisizleştirildiğinde, olup biten işte şudur: Wagenbach’ın dediği gibi, “Sözcük efendi olarak hüküm sürer, imgenin doğuşuna doğrudan kaynaklık eder.” Ama bu işlemi nasıl tanımlamalı? Anlamdan geriye, yalnızca kaçış çizgilerini yönlendirecek kadar bir şey kalır. Artık yalnızca ir yoğun haller sekansı, şu ya da bu yönde, yukarıdan aşağı ya da aşağıdan yukarı katedilebilen bir saf yoğunluklar skalası ya da devresi oluşturan imgeler gibi bir şeyden bahsedilebilir. İmge, bu katedilen tolun kendisidir, oluş olmuştur: İnsanın köpek-oluşu ve köpeğin insan-oluşu, insanın maymun ya da kınkanatlı-oluş ve tersi. örneğin köpek sözcüğünün doğrudan doğruya bir hayvanı belirttiği ve metafor dolayımıyla (“bir köpek gibi” denilerek örneğin) başka şeylere de uygulandığı, zengin bir gündelik dil ortamında değiliz artık.[13] Günlükler, 1921: “Metaforlar, beni yazma uğraşında umutsuzluğa düşüren pek çok nedenden biri.” Kafka, her türlü metaforu, simgeciliği ve anlamlandırmayı da, her türlü adlandırma gibi, bilinçli olarak öldürür. Metamorfoz (dönüşüm) metaforun karşıtıdır. Artık ne gerçek anlam ne de mecazi anlam vardır, yalnızca sözcük yelpazesinde hallerin dağılımı vardır. Şey ve diğer şeyler, yalnızca kendilerine ait kaçış çizgisini izleyerek yersizyurtsuzlaşmış olan ses ya da sözcüklerin katettikleri yoğunluklardır artık. Bir hayvanın davranışıyla, insan davranışı arasında var olan benzerlik değildir söz konusu olan, hele sözcük oyunu hiç değildir. Artık ne insan ne de hayvan vardır; çünkü her biri diğerini, akımların birleşmesiyle, tersine çevrilebilir yoğunluklar sürekliliği içinde yersizyurtsuzlaştırır. Tersine, yoğunluk farklılığı, eşiğin aşılması, yükseliş ya da düşüş, alçalış ya da dikiliş, sözcük vurgusu gibi en yüksek derecedeki farklılıkları içeren bir oluş söz konusudur. Hayvan, insan “gibi” konuşmaz, anlamlandırmadan yoksun tonlamalar çıkartır; sözcükler de hayvanlar “gibi” değildir; ama tam anlamıyla dilbilimsel köpekler, böcekler ya da fareler olduklarından, kendi paylarına, tırmanırlar, havlarlar ve hızla ürerler.[14] Sekansları titreştirmek, sözcüğü şimdiye dek duyulmamış iç yoğunluklara açmak; özetle, dilin gösterendışı, yoğun kullanım’ı. Dahası, artık ne sözcelem öznesi ne de sözce öznesi vardır: Sözcelem öznesi bir insan “olarak” kalırken, köpek olan sözce öznesi değildir artık; sözce öznesi bir insan olarak kalırken, bir mayısböceği “gibi” olan sözcelem öznesi değildir artık. İster istemez çoğul ya da kolektif bir düzenlemenin ortasında karşılıklı bir oluşu oluşturan bir haller devresidir söz konusu olan.
Kuru söz dağarcığıyla, doğru olmayan sözdizimiyle Prag Almancası, bu kullanıma ne açıdan olanak sağlamaktadır? “Bir dilin iç gerilimleri”ni ifade eden dilbilimsel öğeleri, ne kadar çeşitli olursa olsunlar, genelde yoğunlaştırılmışlar ya da gerilim-sağlayıcılar diye adlandırabiliriz. Dilbilimci Vidal Sephiha, dilin, kendi uçlarına, birbirlerine dönüşebilir bir öteye ya da beriye doğru gerçekleşen hareketini belirleyen, “bir kavramın sınırına doğru yönelmeyi ya da onu aşmayı olanaklı kılan her türlü dil bilimsel aygıt”ı, bu anlamda, yoğunlaştırılmış olarak adlandırır.[15] Vidal Sephiha, bu tür öğelerin çeşitliliğini çok iyi bir şekilde ortaya koymuştur; bunlar, her yerde işe yarayan sözcükler, herhangi bir anlamı üstlenen fill ya da edatlar; adıl fiiller ya da İbranicede olduğu gibi yoğunlaştırılmışların ta kendisi; bağlaçlar, ünlemler, zarflar; acıya yananlam katan terimler olabilir.[16] Aynı zamanda, bunlara, sözcüklerin içsel vurgularını ve onların işlevlerini de ekleyebiliriz. Oysa, minör bir edebiyatın dilinin, bu gerilim-sağlayıcıları ya da bu yoğunlaştırılmışları özellikle geliştirdiği görülür. Wagenbach, Çekçenin etkilediği Prag Almancasını çözümlediği son derece güzel sayfalarda, niteliksel özellikler olarak şunları sayar: Edatların doğru olmayan kullanımı; adılın aşırı kullanımı; (“koymak, oturmak, yerleştirmek, kaldırmak” dizisini karşılayan, bu andan itibaren de yoğunlaştırıcı haline gelen Giben gibi) her yerde işe yarayan fiillerin kullanımı; zarfların çoğalması ve birbirini izlemesi; acı barındıran yananlamların kullanımı; sözcüğün içsel gerilimi olarak vurgunun önemi, ünsüzlerin ve ünlülerin iç ahenksizlik olarak dağılımı. Wagenbach şu konuda ısrarlıdır: Bir dilin bütün bu yoksulluk belirtileri Kafka’da bulunur, ama bunlar yaratıcı bir kullanıma sokulmuşlardır… yeni bir kanaatkârlığın, yeni bir anlatım zenginliğinin, yeni bir esnekliğin, yeni bir yoğunluğun hizmetindedirler.[17]  “Yazdığım sözcüklerin neredeyse hiçbiri diğeriyle uyuşmuyor, hurda demirlerin gürültüsüyle gıcırdayıp duran ünsüzlerin, teşhir edilen zenciler gibi şarkı söyleyen ünlülerin seslerini duyuyorum”.[18] Dil, uçlarına ya da sınırlarına doğru yönelebilmek için temsil edici olmaktan çıkar. Acının yananlamı bu dönüşüme eşlik eder; tıpkı sözcükler gibi Gregor’da acılı birer cırıldama haline geldiğinde ya da Fransız’ın çığlığı, ağzından “bir çırpıda ve tek bir tonlamayla” çıktığında olduğu gibi. Godard’ın filmlerinde Fransızcanın konuşma dili olarak kullanımını düşünün. Burada da, sonuçta, bütün tümceleri kuran, basmakalıp zarf ve bağlaçların birikimidir: Fransızcayı Fransızca bir minör dil kılan tuhaf yoksulluk; sözcüğü doğrudan imgeye bağlayan yaratıcı işlem; “yeter, yeter, bıkkınlık geldi!” sınırının yoğunlaştırılmışıyla ilişki içinde, sekans sonunda ortaya çıkıveren araç; çevrinmeyle çakışan genelleştirilmiş yoğunlaşmada kamera, imgeleri titreterek yer değiştirmeksizin döner ve tarar.
Karşılaştırmalı bir dil çalışması farklı dillerden –ikidillilik, hatta çokdillilik- hareketle tek bir topluluk için uygulanabilecek olan bir dil işlevleri çalışmasından daha az ilginç olabilir. Çünkü ayrı dillerde cisimleşebilen işlevler hakkındaki bu çalışma, yalnızca toplumsal etkenleri, güç ilişkilerini, çok çeşitli iktidar merkezlerini doğrudan hesaba katar; hiyerarşik ve buyurgan dil sistemini, buyruk iletimi, iktidar uygulaması ya da bu uygulamaya karşı gösterilen direnç bağlamlarında değerlendirmek için, “bilgilendirici” söylenden kaçar. Ferguson ve Gumperz’in araştırmalarından hareket eden Henri Gobard, kendi payına dörtlü dilbilim modeli önerir: Kırsal topluluğa ait ya da kır kökenli yerliyurtlu, yerli dil ya da anadil; devlet ya da dünya çapındaki kentsel aracı dil, topluluk dili, ticari mübadelenin, bürokratik iletinin vb. dili, ilk yersizyurtsuzlaşmanın dili; kültürel yeniden-yerliyurtlulaştırma işlevi gören gönderim dili; anlamın ve kültürün dili; kültürlerin, tinsel ya da dinsel yeniden-yerliyurtlulaştırmanın ufkundaki söylen dili. Bu dillerin uzamsal-zamansal kategorileri üstünkörü bir farklılık gösterir: Yerli dil burada; aracı dil her yerde; gönderim dili orada; söylen diliötede’dir. Ama özellikle, bu dillerin dağılımı bir gruptan diğerine ve aynı grup içinde bir dönemden diğerine ve aynı grup içinde bir dönemden diğerine farklılık gösterir (Latince Avrupa’da, gönderim dili ve sonra da söylen dili olmadan önce, uzun zaman taşıyıcı dil oldu; İngilizce bugün dünya çapında aracı dildir).[19] Bir dilde söylenebilen şey bir diğer dilde söylenemez, söylenebilenlerle söylenemeyenlerin toplamı, her dile ve bu diller arasındaki ilişkilere göre ister istemez çeşitlilik gösterir.[20] Üstelik bütün bu etkenlerin, şu ya da bu biçimde farklılık gösteren belli belirsiz sınırları, kaygan paylaşımları olabilir. Bir dil herhangi bir işlevi falanca biçimde, bir başkasını başka bir biçimde yerine getirebilir. Dilin her işlevi de tek tek bölünür ve çoğul iktidar merkezlerini barındırır. Kesinlikle bir dil sistemi değil, bir dil bulamacı. Latincenin söylen işlevine son verilmesinden beri ayinin Fransızca okunmasına üzülen sadeleşme yanlılarının hoşnutsuzluğu anlaşılır bir şeydir. Ama akademisyenler topluluğu daha da geride kalmıştır ve Latincenin kültürel gönderim işlevine son verilmiş olmasına bile üzülürler. Böylece, bu dil dolayımıyla uygulanan, kiliseye ya da okula ait iktidar biçimlerine özlem duyulur çünkü bugün bu iktidar biçimlerinin yerini başka biçimler almıştır. Gruplar arasında daha ciddi örneklere de rastlanır. Yerli dil, lehçe ya da taşra ağzı aracılığıyla yeniden-yerliyurtlulaştırmayla bölgeciliklere geri dönüş: Dünya çapında ya da devletlerüstü bir teknokrasi neye yarar; -Servan Schreiber’den Breton ozana, Kanadalı şarkıcıya bir çok isim- güncel bir anlam şırınga etmeye çalıştıkları arkaiklikleri peşlerinden sürükleyip getirdiklerine göre, bunların devrimci hareketle katkısı nedir?… Dahası, sınır buradan da geçmiyor, çünkü Kanadalı şarkıcı, en tepkisel, en Oedipusçu yeniden-yerliyurtlulaştırmayı de gerçekleştirebilir, ah anne, ah vatanım, ah kulübem, patavatsızlık! Söyledik size, dilbilimcilerin hiç anlamadığı, anlamak istemediği bir bulamaç, karmakarışık olmuş bir öykü, siyasal bir sorun bu. Çünkü, dilbilimci olarak onlar “apolitik”tirler, saf bilgedirler. Chomsky bile Vietnam Savaşı’na karşı cesaretli mücadelesiyle, bilgece apolitikliğini ödünlemekten başka bir şey yapmamıştır.
Habsburglar İmparatorluğu’ndaki duruma geri dönelim. İmparatorluğun parçalanması ve çöküşü, yersizyurtsuzlaşma hareketlerini her yerde artırarak ve karmaşık, arkaikleştirici, söylensel ya da simgesel yeniden-yerliyurtlulaşmalara yol açarak bunalımı iki misli şiddetlendirir. Kafka’nın çağdaşları arasından rastgele birkaç isim sayalım: Einstein ve evren temsilini yersizyurtsuzlaştırması (Einstein Prag’da ders verir ve fizikçi Philipp Frank, Kafka’nın da katıldığı konferanslar düzenler); on iki ses dizisine dayalı atonal müzik yapan Avusturyalı besteciler ve müzikal temsili yersizyurtsuzlaştırmaları (Wozzeck’te Marie’nin ya da Lulu’nun ölüm çığlığı ya da yinelenen si sesi, bize bazı açılardan Kafka’nınkine yakın bir müzikal yolda ilerlendiğini gösterir); dışavurumcu sinema ve bu sinemanın imgeyi yersizyurtsuzlaştırıp yeniden-yerliyurtlulaştıran ikili hareketi (Çek kökenli Robert Wiene, Viyana’da doğan Fritz Lang ve Paul Wegener’in Prag temalarını kullanımı). Bunlara, Viyana psikanalizini ve Prag dilbilimini de elbette ekleyebiliriz.[21]  Bu “dört dil” karşısında Prag Yahudilerinin özel konumu nedir? Kırsal çevrelerden gelen bu Yahudiler için aracı dil Çekçedir, ama Çekçe giderek unutulmakta ve baskı altına alınmaktadır; Yidiş diline gelince, genellikle hor görülmekte ya da korku uyandırmaktadır, Kafka’nın dediği gibi, o korkutur. Almanca, kentlerin aracı dili, devletin bürokratik dili, ticari değiş tokuş dilidir (ama İngilizce bu işlev için vazgeçilmez olmaya şimdiden başlamıştır). Yine Almanca, ama bu kez Goethe Almancası, kültürel ve gönderimsel bir işleve sahiptir (ve ikinci olarak, Fransızcanın da bu işlevi vardır). Siyonizmin ortaya çıkışıyla birlikte söylen dili olan İbranice, hala etkin düş durumundadır. Bu dillerin her biri için, yerliyurtluluk, yersizyurtsuzlaşma, yeniden-yerliyurtlulaşma katsayıları belirlemek gerekir. Kafka’nın konumu da belirlenmelidir: Prag’ın, Çekçeyi anlayan ve konuşan ender Yahudi yazarlarından biridir o (ve bu dil, Milena’yla ilişkilerinde büyük önem kazanacaktır). Ufkunda Goethe bulunan Almanca, hem aracı hem de kültürel dil olmanın ikili rolünü gayet iyi oynar (Kafka ayrıca Fransızca, İtalyan ve kuşkusuz biraz da İngilizce bilir). İbraniceyi ancak çok sonra öğrenecektir. Karmaşık olan, Kafka’nın Yidiş diliyle ilişkisidir: Yidiş dilini Yahudiler için bir tür dilbilimsel yerliyurtluluktan çok, Almancayı kullanan göçebe bir yersizyurtsuzlaşma hareketi olarak görür. Yidiş dilinde onu büyüleyen, dinsel topluluk dili değil, popüler tiyatro dilidir (Isak Löwy’nin gezici grubunun hamiliğini ve emprezaryoluğunu üstlenir).[22]  Kafka’nın bir toplantı sırasında, Yidişçeye düşman olduğu söylenebilecek bir burjuva Yahudi topluluğa Yidişçeyi sunma tarzı son derece dikkate değerdir: Bu dil, uyandırdığı horgörüden ziyade korkutan bir dildir, “bir tür tiksintiyle karışık korku”; çalınmış, seferber edilmiş, göç etmiş, “güç ilişkileri”ni içselleştirerek göçebeleşmiş sözcüklerle yaşayan ve grameri olmayan bir dildir bu; orta yüksek-Almancaya aşılanmış olan ve Almancanın, onu ortadan kaldırmaksızın Almancaya çevrilemeyecek kadar içinde işleyen bir dildir; Yidişçe yalnızca “hissedilerek” ve yürekle anlaşılabilir. Özetle, sizi coşturup ardından sürüklemesi gereken, yoğunlaştırılmış dil ya da Almancaın yoğunlaştırılmış kullanımı, minör dil ya da kullanımlardır: “O zaman, Yidiş dilinin gerçek birliğini sezer, hem de o kadar büyük bir güçle sezersiniz ki, korkmaya başlarsınız; ama Yidiş dilinden değil, kendi kendinizden duyduğunuz bir korkudur bu. (…) Elinizden geldiği kadar tadını çıkarın!”[23]
Kafka, Çekçe aracılığıyla yeniden-yerliyurtlulaşmaya yönelmez. Prag Okulu’nda olduğu gibi, düşsel, simgesel, mitik hatta İbranileştirici kademelerde Almancanın aşırı-kültürel kullanımına da yönelmez. Sözlü ve popüler bir Yidişçeye de yönelmez. Sözlü ve popüler bir Yidişçeye yönelmez; ama Yidişçenin gösterdiği bu yola, bambaşka bir tarzda, onu tekil ve münzevi bir yazıya dönüştürmek için girer. Prag Almancası birçok bakımdan yersizyurtsuzlaştırılmış olduğuna göre, yoğunlukta her zaman daha ileri gidilecektir, ama daima yeni bir kanaatkârlık, işitilmemiş yeni bir inceleme, acımasız bir düzeltme ya da yeniden başkaldırma amacıyla. Şizo incelik, saf suyla sarhoşluk.[24]  Almanca, bir kaçış çizgisi üzerinde işletilir; perhizlerde doldurulur; kaçınmak istediği bütün azgelişmişlik noktaları Prag Almancasından çekilip alınır, tamamen kanaatkâr ve katı bir çığlık attırılır ona. Köpeğin havlaması, maymunun öksürüğü, mayısböceğinin uğuldaması çıkartılır ondan. Bu kuru Almancanın katı sözdizimiyle örtüşen bir çığlık sözdizimi elde edilir. Bu dil, artık kültürün ya da söylenin ödünleyemeyeceği bir yersizyurtsuzlaşmaya, yavaş, yapışkan, pıhtılaşmış bile olsa mutlak bir yersizyurtsuzlaşmaya kadar itilecektir. Dili yavaşça, adım adım çöle götürmek. Çığlık atmak için sözdiziminden yararlanmak, çığlığa bir sözdizimi vermek.
Minörden daha büyüğü, daha devrimcisi yoktur. Ustalar edebiyatının tümünden nefret etmek. Kafka’nın hizmetçilere ve memurlara duyduğu hayranlık (hizmetçilere ve dillerine duyulan bu hayranlık Proust’ta da vardır). Ama daha da ilginç olanı, kendi dilinden –tekil olduğu, majör bir dil olduğu ya da bir zamanlar öyle olduğu varsayılsa bile- minör bir kullanım elde etme olanağı. İnsanın kendi dili içinde bir yabancı olması: Kafka’nın Büyük Yüzücü’sünün durumudur bu.[25] Bir dil, biricik de olsa, bir bulamaç, şizofrenik bir karışım, içinde söylenebilenin ve söylenemeyenin dökümünü yapan, çok farklı bir dil işlevlerinin ve ayrı iktidar merkezlerinin iş gördüğü yamalı bir bohça olarak kalır: Bir işlev diğerine karşı kullanılır, görece yerliyurtluluk ve yersizyurtsuzlaşma katsayılarıyla oynanır. Bir dil, majör de olsa, yaratıcı kaçış çizgileri boyunca kaçmasını sağlayan ve ne kadar yavaş, ne kadar sakınımlı olursa olsun, bu kez mutlak bir yersizyurtsuzlaşma oluşturan yoğunlaştırılmış bir kullanıma uygundur. Buluş, yalnızca sözcük dağarcığına ilişkin değildir, sözcük dağarcığı pek önem taşımaz, ama kanaatkar bir sözdizimsel buluş, bir köpek gibi yazmak içindir (ama köpek yazı yazmaz. – Tam da, tam da bu yüzden); Artaud’nun Fransızcayla yaptığı şey, çığlıklar-soluklar; Cèline’in, bir başka çizgiyi izleyerek Fransızcayla yaptığı şey, son derece haykırışlı. Cèline’in sözdizimsel evrimi: Gecenin Ucuna Yolculuk’tan Taksitle Ölüm’e, Taksitle Ölüm’den Guignol Çetesi I’e (daha sonra, mutsuzluklarından başka söyleyecek bir şeyi kalmamıştı Cèline’in, yani artık canı yazmak istemiyordu, yalnızca paraya gereksinimi vardı. Bu hep böyle sona erer, dilin kaçış çizgileri: Sessizlik, kesintisizlik, bitimsizlik ya da daha kötüsü. Ama bu arada ne çılgın bir yaratım, nasıl bir yazı makinesi! Cèline’i Gecenin Ucuna Yolculuk için kutlamaya devam ediyorlardı, oysa o çok uzakta, Taksitle Ölüm’deydi, daha sonra da dilin yoğunluklardan başka hiçbir şeyi barındırmadığı olağanüstü Guignol Çetesi’ndeydi. “Hafif Müzik”ten söz ediyordu, bu Kafka’da da böyledir, hafif müzik, ama her zaman yersizyurtsuzlaşmış sesler, her şeyi devirerek tepetaklak ilerleyen bir dil). İşte gerçek minör yazarlar. Dil için, müzik için, yazı için bir çıkış. Pop diye adlandırılan şey – Pop müzik, Pop felsefe, pop yazı: Wörterflucht. Kendi dilinde çokdillilikten yararlanmak, bunu minör ya da yoğunlaştırılmış bir kullanım haline getirmek, bu dilin bastırılmış niteliğini baskıcı niteliğinin karşısına çıkarmak, kültür-olmama ve azgelişmişlik noktalarını, bir dilin kaçtığı, bir hayvanın aşılandığı, bir düzenlemenin bağlandığı dilbilimsel üçüncü dünya bölgelerini bulmak. Ne kadar tarz, tür, ya da çok küçük de olsa edebiyat hareketi varsa, bunların hepsinin de tek bir düşü vardır: Majör bir dil işlevi üstlenmek, devlet dili, resmi dil olarak hizmetlerini sunmak (imleyenin, metaforun ve sözcük oyunlarının efendiliğine özenen bugünkü psikanaliz). Bunun tam tersi bir düş kurmak: Bir minör-oluş yaratmayı bilmek. (Uzun zamandır resmi ve gönderimsel bir tür oluşturan felsefenin bir konuda bir şansı var mı? Günümüzde karşı-felsefenin iktidar dili olmak istediği şu andan yararlanmalıyız.)
[1] Brod’a mektup, Haziran 1921, Mektuplaşmalar, s. 394 ve Wagenbach’ın yorumları, s. 84.
[2] Günlükler, 25 Aralık 1911, s. 182.
[3] Günlükler, 25 Aralık 1911, s 181: “Edebiyat, edebiyat tarihinin işi olmaktan çok halkın işidir.”
[4] Bkz. Taşrada Düğün Hazırlıkları, s. 10: “Ben yerine insan dendiği sürece sorun yok.” Ve bu iki özne s. 12’de yeniden ortaya çıkar: “Kendim kalkıp köye gitmeyebilirim, bunu ille de yapmam gerekmez; giyinik vücudumu yollarım, tamam…” Bu sırada anlatıcı, bir kınkanatlı, bir geyikböceği ya da bir mayıs böceği gibi yatakta kalır. Kuşkusuz, Gregor’un Dönüşüm’de kınkanatlı-oluşunun kökeni buradadır (aynı biçimde, Kafka, Felice’yle buluşmaktan vazgeçer ve yatağında kalmayı tercih eder). Ama haklı olarak, Dönüşüm’de hayvan gerçek bir oluş değeri kazanır ve bir sözcelem öznesinin durağanlığını kesinlikle nitelemez.
[5] Bkz. Michel Ragon, Histoire de la littèrature prolètarienne en France, Albin Michel: Ölçütlerin zorluğu ve “ikincil bölge edebiyatı” kavramından geçme zorunluluğu üzerine.
[6] Günlükler, 25 Aralık 1911, s. 181: “Küçük bir ulusun belleği, büyük bir ulusun belleğinden küçük değildir; dolayısıyla eldeki malzemeyi daha bir titizlikle işler.”
[7] Bkz. Wagenbach, Alman dilinin Çekoslavakya’daki durumu ve Prag Okulu üzerine kusursuz bir bölüm: “Yüzyıl dönemecinde Prag”.
[8] Kafka’da diş konusunun sürekliliği. Kasap büyükbaba; kasaplar sokağındaki okul; Felice’nin çeneleri; Felice’yle Marienbad’da yattığı zaman dışında et yemeyi reddetme. Bkz. Michel Cournot’nun makalesi,Nouvel Observatur, 17/4/72: “Sen, devasa dişleri olan.” Kafka üzerine yazılmış en güzel metinlerden biridir bu. Yemek ile konuşmak arasında kurulan benzer karşıtlık ve anlamsızlıkta karşılaştırılabilir bir çıkış, Lewis Carroll’da da bulunur.
[9] Dava: “Sonunda kendisiyle konuşulduğunu fark etti, ama anlamadı; bütün mekanı doldurur görünen ve bir sirene benzeyen bir tür tiz sesi aralıksız yayan büyük bir vınlamadan başka bir şey duymadı.”
[10] Günlükler, s. 50.
[11] Günlükler, s. 117: “Henüz bir anlam aramaya kadar varamadan, ay sonu ifadesi benim için can sıkıcı bir giz olarak kaldı ve her ay yinelendiği ölçüde arttı bu can sıkıcılık.” Bu ifadenin anlamdan yoksun kalma nedeninin tembellik ve “meraksızlık” olduğunu Kafka’nın kendisi ima etmiştir. Eksikliği ya da güçsüzlüğü barındıran olumsuz açıklamayı Wegenbach yeniden ele alır. Kafka’nın sahip olduğu tutku nesnelerini bu şekilde sunması ya da bu şekilde gizlemesi sık rastlanan bir durumdur.
[12] Milena’ya Mektuplar, Gillimard, s. 66. Kendi icat ettiklerinden başlamak üzere, Kafka’nın özel adlar karşısında kapıldığı büyülenme: bkz. Günlükler, s 268 (“Yargı”daki adlar hakkında).
[13]  Kafka yorumcularının yorumları, bu bakımdan, metaforlara dayandıkları ölçüde kötüdür: Örneğin, Marthe Robert, Yahudilerin köpekler gibi olduklarını anımsatır; ya da “sanatçıya açlıktan ölen biri muamelesi yapılırken, Kafka onu bir açlık cambazı haline getirir; asalak olarak gördüğünde ise Kafka onu kocaman bir bit haline getirir.” Œuvres Complètes V, Cercle du livre prècieux, s. 311). Bu bize, edebiyat makinesi hakkında basite indirgeyici bir anlayış gibi görünüyor. Robbe-Grillet, Kafka’nın her türlü metaforu yıktığı konusunda ısrarlıydı.
[14] Bkz. örneğin Pollak’a Mektup, 1902. Mektuplaşmalar, s. 26-27.
[15] Bkz. H. Vidal Sphiha, “Introduction à l’ètude de l’instensif”, Langages. (“Yoğunlaştırılmış’ın İncelemesine Giriş”, Diller) “Gerilim-sağlayıcı” [tenseur] sözcüğünü, yoğunluk ve libido ilişkisini belirtmek için kullanan J.-F. Lyotard’dan ödünç alıyoruz.
[16] Sephiha, a.g.e. (“Olumsuz bir acı, ağrı, korku, şiddet kavramına eşlik eden her türlü anlatımın, yalnızca sınır değerini, yani yoğunlaştırılmaşı korumak için bundan kurtulabileceği düşünülebilir”: Örneğin Almacadaki sehr – “çok” – orta yüksek – Almancakdaki sèr’den –“acılı”- gelir.)
[17] Wagenbach, s. 78-88 (özellikle 78, 81, 88).
[18] Günlükler, s. 17.
[19] Henri Gobard, “De la vèhicularitè de la langue anglaise”, Langues modernes, Ocak 1972 (ve Analyse tètraglossique, henüz yayımlanmadı).
[20] Michel Foucault, bir dilde belli bir anda söylenebilenle söylenemeyen (söylememe mümkün olsa bile) arasındaki dağılımın önemi konusunda ısrarlıdır. (H. Gobard’ın aktardığına göre) Georges Dèvereux, kendi yerli dillerinde cinselliklerinden çok rahatlıkla söz edebilen, ama İngilizlerin onlar için oluşturduğu aracı dilde bunu yapamayan genç Mohavların durumunu çözümler; bunun nedeni yalnızca İngiliz öğretmenlerin baskıcı bir işlev yüklenmesi değildir, burada bir diller sorunu vardır (bkz. Essais d’ethnopsychiatrie gènèrale, (Genel Etnopsikiyatri Denemeleri) Gallimard, s. 125-126
[21] Prag Çevresi ve dilbilimdeki rolü üzerine, bkz. Change, no. 3 ve 10. (Prag çevresi’nin daha ancak 1926’da kurulmuş olduğu doğrudur. Ama, Jakobson’ın Mathesius tarafından canlandırılmış olan ve Alman Üniversitesi’nde ders veren Anton Marty’ye bağlı olarak hareket eden tüm Çek Okulu’nun zaten var olduğu Prag’a geliş tarihi 1920’dir. Kafka, 1902-1905’te, Brentano’nun izleyicisi olan Marty’nin derslerine giriyor ve Brentanistlerin toplantılarına katılıyordu.)
[22] Kafka’nın Löwy ve Yidiş tiyatrosuyla ilişkileri üzerine bkz. Max Brod, s. 171-181 ve Wagenbach, s. 163-167. Bu mim-tiyatrosunda, birçok eğik baş ve dik baş olmalıdır.
[23] “Discours sur la langue yiddish”, Carnets, Œuvres Complètes VII, Cercle du livre prècieux, s. 383-387.
[24] Bir dergi yöneticisi, Kafka’nın düzyazısının, “kişiliğine özen gösteren bir çocuğun temizliği havasını” taşıdığını söylemişti (bkz. Wagenbach s. 82).
[25] Büyük Yüzücü, kuşkusuz Kafka’nın en “Beckettvari” metinlerinden biridir: “Burada, ülkemde olduğumu ve bütün çabalarıma rağmen, konuştuğunuz dilden tek bir sözcük bile anlamadığımı belirtmeliyim…” (Œuvres Complètes V, s. 221).
Gilles Deleuze&Felix Guattari, Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin, YKY, s. 25-42
Kaynak: kavramveduyum.blogspot.com

Duvar edebiyat dergisinin Eyül – Ekim 2012 tarihli 4. sayısı çıktı.

Derginin bu sayısı Emre Zeytinoğlu’nun “Çamlıca’daki cami: Büyüklük merakı mı, modern manevralar mı?” başlıklı yazısıyla açılıyor. Mimari ve iktidar ilişkileri üzerinden “Çamlıca Camii” projesini değerlendiren Zeytinoğlu kentleri büyük yapılar ile donatıp, iktidarın gücünü göstermeye çalışan, pek çok rekor meraklısı siyasetçinin hâlâ mevcut olduğunu söyleyerek yalnızca siyasetçilerin değil, fakat mimar ve mühendislerin de bu iktidar gösterisine katıldığını ve “Çamlıca Camii” projesinin böylece Ortaçağ iktidar biçimlerine gönderme yaptığına işaret ediyor.

Ragıp Duran, ölümünün 10. yılında “Neden hâlâ Ece Ayhan”  başlıklı yazısıyla Ece Ayhan’a selam yolluyor.   Duran, Ece Ayhan’ın aslında çokkatlı, çokamaçlı, çokmilliyetli, çokdinli, çokcinsiyetli bir şair olduğunu ve bu nedenle her bireyin Ece Ayhan’da kendisinden bir şeyler bulduğunu öne sürdüğü yazısında Ece Ayhan’ın bir başına ayaklanan, asla ehlileşmeyen bir muhalif olarak portresini çiziyor.

Derginin bu sayısında iki röportaj yer alıyor. Röportajların ilki Arap Kıyameti adlı şiir kitabı Metis yayınları arasında çıkan ve önümüzdeki günlerde Türkiye’yi ziyaret etmesi beklenen Etel Adnan’la yapılmış üç söyleşinin bir derlemesinden oluşuyor.  Lübnanlı şair, bu söyleşilerde Filistin sorunu, Fransızca yazan bir Arap ve müslüman olmak, savaş, iktidar, batı kültürü ve doğu-batı kültürü arasında sıkışıp kalmak hakkında çarpıcı yorumlarda bulunarak şunları söylüyor: “Sözgelimi Amerikalı bir yazar, Amerika Birleşik Devletleri’nin yok olacağına dair bir endişe taşımaz; oysa Filistinli, Lübnanlı, Suriyeli bir yazar, hele de Büyük İsrail dogmasının Batı tarafından uygulamaya konduğunu ve savunulduğunu göz önüne alınca kültürünün veya coğrafyasının yok olma tehlikesinden hakiki bir korku duyarak yazar.” İkinci röportaj ise geçtiğimiz yıl İletişim yayınları arasında çıkan Kayıp Destanın İzinde adlı kitabın yazarı Erkan Irmak’la gerçekleştirildi. Erkan Irmak, Nazım Hikmet’in Kuvai Milliye Destanı’nda milliyetçi ve propagandist bir dil kullandığını ancak Memleketimden İnsan Manzaraları’nda komünist bir düzeni savunduğunu söyleyerek şunları dile getiriyor: “Milli Mücadele’nin anlatıldığı bir ‘destan’da Atatürk’ün ve liderliğinin anılmasından daha doğal ne olabilir? Kışkırtıcı olan, 500 küsur sayfayı aşan ve Cumhuriyet’in erken dönemini kapsayan Manzaralar’da Atatürk’ün bir tek yerde bile olumlanmamasıdır sanıyorum.”

Dergide John Berger’in Hollandalı filozof Spinoza’nın eskiz defterinden yola çıkarak yazdığı Bento’nun eskiz defteri’nden bir bölüm, Ali Çakmak’ın Filistinli yazar Gassan Kanafani’nin Güneşteki Adamlar adlı romanını  değerlendirdiği “Mağlup Güneş”, Ömer F. Oyal’in Ali Şeriati’nin İslam ve sosyalizm arayışlarını yorumladığı  “İmkansız Çöl”, Savaş Kılıç’ın Jacques Ranciere’in bilim ve sanat hakkındaki  yaklaşımını ele aldığı “Estetik ve paysızların bilimi”, Alp Yücel Kaya’nın Marx’ın “odun yasası” üzerine yazdıklarından yola çıkarak hükümetin “acele kamulaştırma”larını eleştirdiği “Parsel parsel eylemişler dünyayı / Bir dikili taştan gayrı nem kaldı”, Sinan Sülün’ün “Ah güzel Ahmet Abim benim”, Ersun Çıplak’ın “Bakhtin ve dünyası”, Veysel Atayman’ın “Metin Kurt ya da yanlış hayat üzerine bir deneme” başlıklı yazıları  da yer alıyor.

Derginin bu sayısında ilk kez Kürtçe şiirler yer alıyor. Şiirler Lal Laleş ve Berken Bereh imzalı. Derginin bu sayısının diğer şairlerini ise; Mavi Neşe, Vedi Saade, Usame Söylemez, Ercan Ezilmez, İsmail Doruk, William Butler Yeats, Ali Ülken, Emine Ayhan, Emily Dickinson, Uğur Aktaş, Arthur Rimbaud, Kavafis oluşturuyor.

Bu sayıda ayrıca Çayan Çakır’ın “Muz ve Kivi”, Nihan Taştekin’in “Alternatif Av Partisi” ve Alpay Türker’in “Dönüş” adlı hikâyeleri yer alıyor.

edebiyathaber.net (5 Eylül 2012)

Goethe’nin Weltliteratur diye adlandırdığı dünya edebiyatı kavramı pek çok tartışmayı da beraberinde getirerek edebiyat dünyasında önemli bir yer edinmiştir.

Tartışmaların soruları, böyle bir tanımlamanın niteliklerini belirleme açısından oldukça önemlidir. Böylesi kapsamlı bir tanım hangi yollarla mümkün kılınabilir? Dünya edebiyatı kavramından anlaşılması gereken nedir? Bu kavramın gerekliliği nedir? Ulusüstücülük bu tanımın esas koşulu mudur? Bütün bu sorular dünya edebiyatı kavramının ortaya atılışından bu yana tartışılmaktadır. Bir dünya edebiyatı oluşturma çabasının ilerlemesi için tüm bu soruların kapsamlıca ele alınıp incelenmesi ve üzerinde daha çok tartışmanın yürütülmesi gerektiği aşikardır.

David Damrosch, What is world literature? adlı kitabında dünya edebiyatı kavramının kavranılamaz, sonsuz çalışma içeren bir kanon olmadığını söyler (5). Damscroch’un bu ifadesinden dünya edebiyatının incelenebilir bir alan olduğu sonucu çıkarılabilir. Peki, bu incelenebilir alanın sınırları nasıl çizilebilir? Bu bakımdan ilk olarak dünya edebiyatı tanımı içine nelerin girip nelerin tanım dışında kalacağını belirlemek gerekir. Burada iki temel sorun göze çarpar. İlki, kavramın zamansallığı, ikincisi alanı ile ilgilidir. Damrosch, dünya edebiyatının çok kültürlü olmasının yanı sıra çok zamanlı yapısını da vurgular (16). Yani, dünya edebiyatının sadece günümüzün ya da günümüze yakın aralıklardaki eserleri inceleme alanına dahil edip, diğerler aralıkları dışlaması problemli durmaktadır. Öte yandan zaman aralığının nereden başlaması gerektiği konusu da sorunlu durmakta. Bir dünya edebiyatı kavramı yaratılacaksa, kavramın çok zamanlı olabilmesi için bir başlangıç noktası seçmek gerekir mi? Bu soruyu cevaplamak oldukça güç görünmektedir ve böyle bir başlangıcın ne olabileceği tartışmaya oldukça açık kalır. Zaman aralığını bu denli genişletmek bu konuda çalışmayı da güçleştirir. Böylesi geniş bir aralıkta kim, nasıl inceleme yapabilir ki? Öte yandan, bu aralığı daraltmak da Damrosch’un presentism dediği soruna yol açar. Yani dünya edebiyatı sadece günümüz düzeyinde kalır ve geçmişin getirilerinden yoksun kalır ki bu durum dünya edebiyatı kavramının zayıflamasına neden olur. Dolayısıyla dünya edebiyatına zamansal bir sınır çizmek oldukça güç olsa da, belirli bazı zaman aralıklarına sıkışıp kalmaktan ve sadece günümüze yönelmekten uzaklaşıp geçmişi de göz önünde tutmak olumlu bir tutum gibi görünmektedir.

İkinci olarak, kavramın alanına bakacak olursak, şu soruyu sormamız gerekir: Dünya edebiyatı neleri kapsayıp neleri dışlayacaktır? Goethe’nin yaptığı gibi sadece klasiklere ve belirli coğrafyanın eserlerine mi bakmak gerekir, yoksa Moretti’nin dediği gibi kanonu genişletmek daha mı anlamlıdır? Birinci tutum, kavramın yapısına ters gibi görünmekle beraber, ikincisinin kavrama yakınlığı dikkat çeker. Sadece klasikleri ve belirli eserleri dünya edebiyatına katmak ve diğerlerini bu çerçeveden dışlamak kavramın gerekliliklerini yok etmek gibi görünmekte. Üstelik klasiklerin ve başyapıt diye nitelenen eserlerin de belirleniminin neye göre yapılması gerektiği konusu sorun teşkil etmektedir. Öte yandan kanonu genişletmek daha uygun görünmekle beraber kendi sorunlarını da beraberinde getirir. Örneğin Moretti’nin önerisi olan “mesafeli okuma” metodu oldukça tartışmalıdır. Moretti “Dünya Edebiyatı Üzerine Düşünceler” adlı makalesinde “Dünya ve okunmamış sözcüklerini aynı anda kullanmak belki de zihnimizi bulandırıcı bir çaba olur. Yine de ben bunun en büyük şansımız olduğunu düşünüyorum, çünkü bu görevin kapsamının derinliği, dünya edebiyatının salt edebiyat olamayacağını, ondan daha fazla bir anlam taşıdığını çok açık bir biçimde gözler önüne serecektir; gerçi bu, şu anda yapabileceğimiz şeydir zaten, ama bununla yetinmeyip, bunu aşmak durumunda olduğumuzu bilmemiz gerekir” der. Dolayısıyla mesafeli okumayı dünya edebiyatı için bir sistem yaratma amacı olarak önerir. Her ne kadar Moretti’nin bu metot ile spesifik olanı göz ardı ettiğine dair argümanlar olsa da mesafeli okuma, en azından alanı daraltmamak, yani dünya edebiyatı adı ile belli bir eser topluluğunu ele almamak açısından dikkate değerdir.

Dünya edebiyatı kavramı tartışılırken ele alınan bir diğer kavram ulusüstücülüktür. Dünya edebiyatının olmazsa olmaz koşulu gibi görünen ulusüstücülük kavramı, kavramın çıkış noktası olarak görülür. Dünya edebiyatı uluslar ötesidir ve bu özelliği sayesinde mümkün kılınır. Peki, dünya edebiyatı nasıl ulus ötesine geçebilir ve bu hangi açılardan mümkündür? Pascale Casanova, “Dominasyon” adlı makalesinde ulusüstücülüğün dünya edebiyatı kavramı için zorunlu olmadığını hatta kavramın incelenmesi bakımından zarar verici olduğunu söyler. Ulus olgusu varlığını hala güçlü bir şekilde hissettirirken onu dışlamak dünya edebiyatının yapısını anlama açısından yanlış olur (7). Bu düşünce makul görünmektedir. Günümüz dünyasında ulus kavramı hala varlığını sürdürür ve kendi koşullarını yaratır. Bu koşulların edebiyata yansıması da kaçınılmazdır. Dolayısıyla dünya edebiyatından bahsederken ulusları ve koşullarını göz ardı etmek biraz sorunlu durmakta. Ayrıca Casanova’nın dominasyon adını verdiği edebiyat dünyasındaki egemenlik olgusu da dünya edebiyatındaki ilişkileri anlama açısından yadsınamaz görünüyor. Öte yandan  yazarları sadece uluslarıyla sınırlamak, onlara belirli ulusal kimlikler yüklemek ve onları sadece bu perspektif ile ele almak da oldukça dar bir bakış açısıdır. Dünya edebiyatının ulusüstücü olup olamayacağı ve aslında ulusüstücülükten ne anlaşıldığı tartışmaya açıktır. Bu noktaların daha fazla tartışılması dünya edebiyatı kavramının daha iyi anlaşılabilmesi için gereklidir.

KAYNAKÇA

Casanova, Pascal. “Dominasyon”. Çev. Saadet Özen. Varlık 12-16 (Ocak 2009): 7-13

Damrosch, David. What’s World Literature? Princeton&Oxford: Princeton UP, 2003.

Moretti, Franco. “Conjectures on World Literature”. 09.05.2011.

Şenay Çınar – edebiyathaber.net (4 Eylül 2012)

Şikayet etme makineleri diyorum ben onlara.

Erkek ağzıyla kuş tutsa yaranamaz kadına. Bir de isteri krizlerini hesaba katarsan… unut gitsin.

Dışarı çıkıp arabaya atlar ve gazlarım, nereye olursa. Yoktur başka yolu. Yapıları farklı galiba, değil mi? İsteri krizine girerler… konuşamazsın. Sen gitmeye kalkarsın, anlamazlar. (Bir kadının tiz sesiyle) NEREYE GİDİYORSUN? “Kaçıyorum burdan, bebeğim!”

Benim kadın düşmanı olduğumu düşünüyorlar, ama değilim. Kitaplarımı okumayıp duyduklarıyla karar veren insanlar bunlar. “Bukowski kadın düşmanı bir domuzdur!” Bunu duyuyorlar ama işin aslı nedir diye merak etmiyorlar.

Evet, zaman zaman kadınları aşağıladığım doğru, ama erkekleri de aşağılıyorum. Hatta herkesten çok kendimi aşağılarım. Birinin aşağılanmayı hak ettiğini düşünüyorsam aşağılarım -erkek, kadın, çocuk, köpek, fark etmez. Kadınlar fazla hassas, ayrımcılığa maruz kaldıklarını sanıyorlar. Onların sorunu da bu.

Bazı erkekler kadınlarla ilişki yürütmekte başarılıdırlar. Ben hiç beceremedim.

Bukowski yalnızlığı anlatıyor>>>
Bukowski tembelliği anlatıyor>>>
Bukowski güzelliği ve çirkinliği anlatıyor>>>

Interview, Eylül 1987

Fotoğraf: Mark Hanauer

edebiyathaber.net (4 Eylül 2012)

  • turan horzum - 20/09/2012 - 21:35

    siteniz çok renkli, inanın çok yararlanıyorum, çok.cevaplakapat

Ali Emiroğlu Kitap Zamanı için “Yazarlık kursta öğrenilir mi?” sorusuna yanıt aradı. İşte yazma kursları verenlerin  yanıtları:

Semih Gümüş: İlginin nedeni, yazmaya merakın artışı

Yaratıcı yazarlık atölyelerinin son yıllarda bizde de gitgide artmasının asıl nedeni, yazmaya meraklı olanların artışıdır. Edebiyata, öykü ya da roman yazmaya büyük bir yönelim var. Dolayısıyla bu ilgiyi karşılamaya çalışanlar da daha çok sayıda çıktı ortaya. Bu arada yaratıcı, yazınsal yazının sorunları üstünde de daha çok durulmaya başlandı mı? Sanırım buna da olumlu bir yanıt verebiliriz. Belki bu arada nitelikli atölye çalışmaları yapmanın yanı sıra, bazı kurumların, derneklerin vb. bu ilgiden az çok para kazanma amacı da bu kursların artışındaki nedenler arasındadır.

Bu tür atölye çalışmalarında yaratıcı yazarlık öğrenilmez, ben bunu hep söylüyorum. Ama yaratıcı yazarlığa giden yolların yordamların öğrenilmesi, yaratıcı yazının bazı sağlam ipuçlarının kavranması, yanlış alışkanlıkların yerine doğrularının konması, bakış açılarının değişmesi ve en önemlisi, doğru bir okuma biçimi edinmenin yollarının görülmesi pekâlâ sağlanabilir. Notos Yaratıcı Yazarlık Atölyesi’ndeki amaçlarımız da bunlar. Dolayısıyla bu amaçlar pek çok yazar adayının önünü açabilir. Kimi iyi yazarlar da çıkabilir bu arada. Bizim atölyemize gelip de sonradan iyi yazarlar olarak yazdıklarını yayımlayan pek çok yeni yazar var. Neden olmasın?

Yazar Olabilir miyim? gerçekten de büyük bir ilgi gördü. Bu ortamı bildiğim için bir ilgi göreceğini biliyordum ama bu kadarını beklemiyordum. Öte yandan, bir kılavuz kitap yazmaya çalıştım, yararlı olmasını da amaçlayarak. ‘Yazar Olabilir miyim?’in, yazanlar için de yazmayanlar için de, kendini edebiyatın içinde gören herkese yararlı olacağını sanıyorum.

Murat Gülsoy: Kim tarafından verildiğine bağlı

Yaratıcı yazarlık derslerinin bir işe yarayıp yaramadığı, kim tarafından nasıl verildiğine bağlı olarak değişir. Elbette yazarlık öğrenilebilir ve öğretilebilir bir sanattır. Bugün kalem oynatan tüm yazarlar da bunu bir şekilde öğrenmişlerdir ve yazdıkları sürece öğrenmeye de devam ederler. Ancak bu tür konuların çok yüzeysel şekilde ele alındığı ortamlarda kestirmeci bir yaklaşımla denir ki, “Marquez olmak öğretilir mi? İnsan Yaşar Kemal olmayı öğrenebilir mi?” Elbette böyle bir şey mümkün değildir. Çünkü yaratıcı yazarlık bir sanat eğitimidir ve sanatçı adayına o alanın teknik ve kuramsal bilgilerini aktarmak, yazar adayına çalışabileceği atölyeyi sunmakla sorumludur. Tıpkı resim sanatını öğreten akademiler gibi… Akademide de kimseye Picasso olmak öğretilmez. Sanat insanın kendini ve dünyayı keşfetme macerasıdır. Ancak eğitimle ve çalışmayla sanatı yan yana düşünemeyen zihinler için yazarlık da diğer tüm “yetenekler” gibi doğuştan gelir. Bu yaklaşımsa insanı hiçbir yere götürmez.

Cemil Kavukçu: Atölyelerin öğreteceği tek şey okuma biçimleri

Bu ilginin nedenini ya da nedenlerini açıklamak pek kolay görünmüyor bana. İletişim kopukluğu ve kendini ifade edememe konusunda bir arayış da olabilir, gittikçe popülizme kayan edebiyatımızda şöhreti kısa yoldan elde etme çabası da. Ancak yazar olmak için bu kanallara yönelenlerin büyük çoğunluğunun yeterince okumadığı, edebiyatımızı tanımadığı da bir gerçek.

Yazma seminerleri ve yaratıcı yazarlık atölyelerinin öğretebileceği tek bir şey var; o da okuma biçimleri. Yapıtların farklı açılardan ele alınacağını gösteren çözümleyici bir bakış edinilmesi önemli bence. Yoksa öykü ya da romanın nasıl yazılacağına dair formülleri kimse veremez. Bu tür atölyeler yazarlık yeteneği olanlar için süreci hızlandıran alanlar. Raymond Carver yazma seminerlerine katılmasaydı da yine Raymond Carver olacaktı.

Ali Ural: Öğrencilerimde üç şey arıyorum; zekâ, istek ve disiplin

Yaratıcı yazarlık her şeyden önce insanın estetik eğitimi temel alınarak oluşturulmuş bir bilgi ve deneyim alanıdır. Bütün güzel sanatların öğretilebildiği bir dünyada yazarlığın öğretilemez ya da geliştirilemez bir genetik şifreye sahip olduğunu iddia eden yazarlar, edebiyatın “inşa” tarafını gözlerden kaçırarak tanrısal bir role talip olmaktadırlar. Edgar Allan Poe’nun “Yazmanın Felsefesi” metni tam da bu konuya eğilmekte, “Kuzgun” şiirinin “inşa” safhalarını anlatan Poe,  kendi tanımıyla edebiyatın “yazar beylerin kibri” yüzünden örtbas edilen akıl ve deneyim tarafını göstermeye çalışmaktadır. Bir bilim alanı olmadan önce usta-çırak ilişkisi içerisinde varlık bulan yaratıcı yazarlık eğitimleridir ki Ezra Pound’dan Eliot’ı, Flaubert’den Maupassant’ı, Puşkin’den Gogol’ü, Yahya Kemal’den Tanpınar’ı çıkarmıştır. Bu alanda yıllardır emek veren biri olarak öğrencilerimde üç şey arıyorum ben: Zekâ, aşk derecesinde istek ve disiplinli çalışma. İlk ikisi Tanrı vergisi bunların. Üçüncüsü bizim alanımız. “Disiplinli çalışma” içerisine başta Türk ve dünya edebiyatının başyapıtları olmak üzere irdeleyici ve dönüştürücü okumalar, sinema, resim ve müzik gibi hayal gölünü besleyen ırmaklar ve estetik gelişime yardım eden bir dizi kurgusal temrin giriyor. Her şeyden önce de en az dört sene süren sıkı bir takip. Kitapları yayımlanan öğrencilerim daha şimdiden Türk edebiyatındaki yerlerini aramakta olduklarını hissettirdiler sağduyulu edebiyatçılarımıza. Ben bu çocukların içinden  yalnız Türk edebiyatına değil dünya edebiyatına da mührünü vuracak ustaların çıkacağına inanıyorum.  Yüce Allah, “İnsan için ancak çalıştığı vardır. Elbette ki çalışmasını yakında görecektir…” buyurmuyor mu!

Kitap Zamanı – 4 Eylül 2012

2007 yılından bu yana iki ayda bir  yayınlanan  Özgür Edebiyat dergisinin yayın kurulunda  Metin Celal,  Atilla Birkiye ve Adnan Özer bulunuyor.

Hikaye ve şiire eşit ölçüde yer verilen Özgür Edebiyat’ın Eylül-Ekim sayısı çıktı. Dergide Yekta Kopan’la yapılan samimi bir söyleşiyi bulabilirsiniz. Ayrıca bu sayıda Edebiyat Haber öykü editörü Zeynep Sönmez’in “Mektup” adlı öyküsü de yer alıyor.

Dergide yer alan diğer ürünler ve yazarları sırasıyla şöyle:

Dost gemilerin ardından, Oktay Taftalı,  Şiirler, Veysel Çolak,  Deniz kabukları, Berna Özpınar, Ma Şuri, Ruhum, Fatma N., Facebook şiirleri, Cihan Oğuz, Arap, Cem Kertiş, Böyle çiçeklendiğimiz, Betül Dünder, Pamuk prenses ve yedi cüceler, Derya Sönmez, Dilin ucunda kuş sesi aman avcı, Hakan Cem, Bir kuğu üç insan, Mustafa Cengiz, Şiirler, Gökçenur Ç., Nazime hanım, Sevtap Ayyıldız, Temkin, Hasip Bingöl, Okyanuslar beni bekliyor…, Vicdan Efe, Denize yağan kar, Gökhan Arslan, Mektup, Zeynep Sönmez, Borges ve sahte geçmiş, V. S. Naipaul, Diyalojik Okuma, Haydar Ergülen’in iki kitabı, Baki Asiltürk-Cenk Gündoğdu, “Söz”ün gücü ve değersizleşmesi…, Abdullah Şevki, Sokak Dili’nin edebiyata ‘sızma’ mücadelesi bitebilir mi?, Selim Yalçıner, Kızıl kuğular gecesi, Şeref Bilsel, Ümit Aktaş’ın Rüya’sı, Ahmet Sait Akçay, Mehmet Erte’nin ilk romanı Sahte, Ersan Üldes, Yazarın Masası: Yekta Kopan, Adnan Özer, Atilla Birkiye, Metin Celâl, Türkçe konusunda muzır sorular, Kemal Bek, Ne var ne yok (XVI), Özdemir İnce, Kalemin ucu, Atilla Birkiye

4 Eylül 2012

Kısmen varsayımı içeren iki soruyla başlayalım: Lev Tolstoy dünya edebiyatının ölümsüz eserlerinden biri olan ”Anna Karenina” yı yarattığında,  modern öznenin mutluluk arayışını büyük ölçüde düşünsel yöntem ve tavır olarak benimsemiş sonraki kuşağının şekillenmesine vesile olacağını kestirebilmiş miydi? 

Bu yöntem ve tavrın 20.yy’ın dev yapıtı ”Kayıp Zamanın İzinde” si ile farklı düzlemde bir arayışın takipçiliğine soyunmuş Marcel Proust’ta billurlaşacağını biz okuyucular aynı şeklide kestirebilmiş miydik?  Bu soruları tekrar dönecek şekilde şimdilik aklımızın bir kenarında tutar ve arayış fikrinin bizzat modern özne ile ilişkilendirilebilecek yapısına değinmemiz gerekecekse, başka bazı sorulara ihtiyacımız olacak: Kimdir modern özne? Daha doğrusu özne nedir, neyi temsilen var olmuştur. Colebrook, Deleuze’u anlattığı kitabında bu duruma şöyle bir açıklık getirir: ”Özne felsefede Tanrı’ nın ölümünden sonra ortaya çıkan modern bir kavramdır.”  ”Modern” ve ”özne” nin bir aradalığı Tanrı’nın dış dünyayı temsilen varoluşunun sona erdiğine dair bir oluşum mudur yoksa? 17. yy’ın Descartes’la öne çıkan varlık ve hakikate ilişkin tüm varsayımlarını, tanrısını yitirmiş dünyayı deneyimleyen bir öznenin bütünlüğüne yapılan bir vurgu olduğunu kabul edersek, Colebrook’un bahsettiği meseleyi “artık dünyaya anlam ve düzen veren ilahi bir güç olduğunu varsaymıyorsak, bu durumda dünyamızın kendisini nasıl meşru ve düzenli bir bütünlük olarak sunduğunu açıklamamız gerekmekte.” Daha açık bir ifadeyle, tanrısını yitirmiş; tüm karar, yetki ve deneyimleriyle yalnız kalmış modern öznenin arayışla –  daha özel düzlemde vuku bulan mutluluk ve hazza yönelen itkiyle- imtihanını düşünmemiz gerekmekte.

Deleuze’un gündelik ”kanı ve temsil” modeli olarak, bir anlamda düşünceyi tutsaklaştırarak, kendimize deneyim alanı yarattığımız bir arayışın kendisine karşı çıkar. Bunu yaparken de ”bizatihi kapitalist menfaatperest algılamalarını ve duygulanımlarını tekrar bulduğumuz bir arayıştır bu” demekten geri kalmaz. Dolaylı olarak ”dışsal kuruluş” olarak adlandırdığı ”Tanrı” ve “hakikat”ın yokluğunda modern özne, kendisine bir ”düşünce imgesi” yaratacaktır. Bu her anlamıyla sahip olduğumuz yaşamı ve bizim dış dünyayı kendi kısıtlı penceresinden anlamlandıran ve sabitleyen bir bakış olacaktır. Deleuze terminolojisiyle söyleyecek olursak yerli yurtlulaşma…  Bu minvalde, modern kapitalizmin radikal eleştirisinini  “zamansız” bir felsefenin olanaklarıyla birlikte düşünebilmemiz için kuşkusuz, çizgisel bir ilerlemeye indirgenmeyen ya da gündelik kanı ve temsillerin ötesinde  ”oluştan soyutlanan dünyayı değişmez alanlar/yerler-yurtlar” boyutuna yerleştirmeyecek, dönüştürme gücünü mümkün kılabilecek bir zaman ve tarih anlayışına sahip olmamız gerekmekte. Deleuze’un kapitalizme ve onun cenderesinde hakimleşen “Batı düşüncesinin dogmasına” yerleşen karşıtlığını söz konusu “zamansız” felsefenin izleklerinde aramamız gerekiyor. Bu da bir anlamıyla bizi, hayatın akış süreçlerinde kendisini farklı oluşlarla yeniden üreten beden, benlik, cisim ve karşılıklı ilişkiler etkileşimlerini, yarattığımız düşünce imgesinin sınırlılıklarıyla kavrayabilecek bir zamanın ötesini olumlamaya götürecektir. Başka bir yazının konusu olabilecek genişlikte bir meseleyi küçük bir parantez açarak belirtmeli ki, zamansız felsefenin gerekliliğini en çok, özellikle halen içinde bulunduğumuz yaklaşık yarım asrı kapsayan, neo- liberal kuşatıcılığın modern özne üzerindeki tahribatını anlamlandırmak için de önemli bir fırsat sağlayacağı kanısındayım. Kapitalizmin bir anlamda, Deleuze’un olumlu bir misyon yüklediği  ”yurtsuzlaşma” vaadini pazarlama ve modern öznenin mutluluk arayışlarını çeşitlendirici bir sermaye akışı içerisinde dolaşıma soktuğunu unutmamalıyız. Yurtsuzlaşma vaadini sürekli diri tutarak hayatın aksaklıklarından kurtulma, sorun ve sıkıntıların üstesinden gelebilecek güç ve olanakları kısmi bir akış (ama sabitlenen sermaye akışı) çerçevesinde çözebilme alanlarının yaratımı… Dolayısıyla Deleuze felsefesinde kapitalizm, parayla birlikte çok- kültürcülük, kimlik, bilgi, sanat, kadın hakları, eşcinsellik gibi neyin dolaşımda olduğunun artık önemsiz olduğu, en nihayetinde her birinin verili bir zaman ve temsil modelleri oluşturacak bir sabitliğe oturması söz konusu olacağından, bir yerli yurtlulaşmadan başka bir şey değildir. Eğer zamansızlık ve yurtsuzlaşma fikrini bir imkan dahilinde görebileceksek, edebiyat ve sinemanın (”zaman imge” ve ”hareket imge”) bu imkanı pekiştirecek ve farklı oluş biçimlerini dikkate alabilecek bir kavrayışla üretilen eserlerine ihtiyacımız olacak. Kanıların, temsilin ve (edimsel) zamanın ötesinde yeni düşünce ufukları açabilecek ve düşünceyi güçlendirecek eser ve yaratıcılardan söz ediyorum. Bu doğrultuda söz konusu imkanları birazdan ayrıntılı ele alacağım Marcel Proust (Kayıp Zamanın İzinde) ve Lev Tolstoy (Anna Karenina) örneklerinde düşünebiliriz.

Yazının girişinde kısaca modern öznenin mutluluk arayışından bahsetmiştim. Mutluluk üzerine üretilecek düşünceler ister istemez bizi arzuların oluş alanlarına yöneltiyorlar.  Deleuze’un “arzulayan makineler”ini anımsayalım. Kavramın gündelik açılımlarına ters düşecek biçimde “sahip olmadığımız şeyin arzulanması” değil mevzubahis olan, arzunun ”bağlantılar” akışından doğan bir “oluş ve imgeler yaratma gücü” olduğu. Dolayısıyla, insanın yaşam boyunca hazza yönelen tüm faaliyetlerinde açığa çıkan olası karşılaşmalar (”bedensel bağlantılar”) ve akışlar dahilinde beliren mutluluk ve mutsuzluk suretlerini aydınlatan bir arzunun varlığından yola çıkıyorum. Diyebiliriz ki, arzular da tıpkı düşünceler gibi akış halindedirler. Yine tıpkı düşünceler gibi gündelik kanı ve temsil modelleri üzerinde işlerler. Edimsel zamanının bütünlüğünde dışımızda meydana gelen olay ve durumları yarattığımız düşünce imgesinin uzanımları olarak görüyor olmamız, aynı şekilde arzularımız içinde geçerlidir. Arzular da bir yerli yurtlulaşma alanlarına hapsedilir. ”Anna Karenina” da Vronski ve Anna’nın aşklarını ele alırsak, bir şeyin eksikliğinden dolayı oluşmuş bir arzudan söz edemeyiz. Çünkü, Anna yüksek sosyete hayatında itibarı olan parlak ve güzel bir kadındır. Kocasının aynı çevre içinde imrenilecek bir hayatı vardır. Görünürde aile yaşamları kutsal burjuva evliliği sınırları içerisinde “ahlaki”, “mutlu”  ve “meşru” dur. Mesela “aşk kutsal bir evlilik içinde mümkündür” ya da ”aşk evlilikle ancak ahlakidir” gibisinden bir kanı ve temsil (aşkı temsilen evlilik) oluşturduğumuz zaman, Deleuze’un ”yurtsuzlaşma” ve verili zamanın ötesindeki “zamansızlık” imkanını dışlayan sabitleyici alanın içine girmişizdir. Anna’nın genç ve bekar subay olan Vronski’ye aşık olması “zamansızlık ve yurtsuzluk” imkanını aşk nezdinde harekete geçirecek bir arzu akışını pekala devreye sokabilir. Böylece yasak aşk, aldatma, sadakatsizlik ve “meşru” olmayan bir ilişki, kanılar ve temsille oluşturulmuş, tam da Deleuze’un “duyguların politik kodlanması” olarak resmettiği bir alanın dışına taşmış, bir ”yurtsuzlaşma” imkanını doğurabilecek arayışın kendisi olabilmiştir.

Deleuze’un “Kayıp Zamanın İzinde” si için sarf ettiği bir arayışın kendisinden de bahsedilebilir: “Geleceğin yazarının deşifre etme sürecini ve nihai olarak da sosyete ve aşk göstergelerine aldırış etmemeyi öğrenerek, yalnızca sanat göstergelerinin bir tür tatmin duygusu verebildiği sonucuna vardığı gerçek bir arayış.” Şöyle ki, modern öznenin tıpkı Anna Karenina’da gözlemlendiği gibi yüksek sosyete vasıtasıyla göstergeler üzerinden işleyen bir yerli yurtlulaşma fikrine nasıl ki ”yasak aşk” ile karşı çıkıyorsa, Proust’un eseri de buna sanat ve yaratma deneyiminin “yansıtma gücü” ile karşı duruyor diyebiliriz. “Dahice eserler üreten kişiler, en seçkin çevrede yaşayan, en parlak konuşma biçimine, en geniş kültüre sahip kişiler değil, birdenbire kendileri için yaşamayı keserek kişiliklerini bir aynaya, sosyal ve hatta bir bakıma zihinsel açıdan sıradan bir hayat da olsa, hayatlarını yansıtacak bir aynaya dönüştürecek güce sahip olanlardır; çünkü deha yansıtılan görüntünün özündeki değere değil, yansıtma gücüne bağlıdır”  Yazarın çocukluk hatıralarında piyanonun başında dinlediği bir sonatın cümleciği (Vinteül sonatı) geride kalmış bir aşkın, bir kadında toplanan güzelliklerin yansımasına dönüşüyor. “Piyano çalışı sabahlığı gibi, merdivenin kokusu gibi, paltoları gibi, kasımpatları gibi aklın yeteneği inceleyebileceği bir dünyadan çok daha üstün bir dünyada, kişisel ve esrarengiz bir bütünün parçasıymış gibi geliyordu bana.”    Bir sanat eserinin yüksek duyarlılığına çeşitli duygu hallerinin, -yaşama istenci, hüzün, ıstırap gibi – eşlik ettiği bir sürecin kendisine, ”yurtuzlaşma ve zamansız” lığa açılan duygu ve algıların akışlarına tanık olduğumuz Proust anlatısında, modern öznenin sonu gelmez bir arayışın taşıyıcısı olduğuna tanık oluyoruz sık sık. Bu da Proust’u biz okuyuculara mutluluk, aşk, sanat gibi gündelik kanıyla pekiştirilen ve edimsel zaman aracılığıyla temsil edilen tüm kavramların, yeniden yaratımı ve oluşumu hakkında ”mutlak yurtuzlaşma” ve elbette ”zamansız bir felsefenin” olanakları etkili kılacak bir deneyimin kapısını açıyor.

Bir imkan olarak ”yurtsuzlaşma ve zamansızlaşma”  edimlerini sanat ve daha özel olarak edebiyat vesilesiyle tartışmaya açmak, aslında içinde bulunduğumuz sosyo-politik koşulların düşünsel kısırlaşmaya (tek tip düşünceye) sebep olan yapısı ve ehlileştirilmiş birey ve toplum yaratmadaki iktidar/ güç ilişkilerine karşı bir tavır olarak da düşünülebilir. Ayrıca yine bu bağlamda, gündelik kanı ve temsil aracılığıyla verili alan, söylem ve düşüncelere sıkıştırılmış siyasetin de “başka bir siyaset” e dönüştürülmesini olanaklı kılabilecek yollar pekala açılabilir. Her şeyden önemlisi, “tanrısını kaybetmiş” modern öznenin çeşitli düşünce/ deneyim güçlerini zorlayamadan, sanat ve felsefenin dönüştürücü etkisini keşfedemeden daha açık bir  ifadeyle söylersek, “yurtsuz”laşamadan girişilen arayışın da asla mümkün olamayacağıdır. Colerook’a geri dönersek: “Artık dünyaya anlam ve düzen veren ilahi bir güç olduğunu varsaymıyorsak, bu durumda dünyamızın kendisini nasıl meşru ve düzenli bir bütünlük olarak sunduğunu açıklamamız gerekmekte.” Zaten modern öznenin arayışı da bu açıklamadan başlamaz mı?

Andaç Yazlı – edebiyathaber.net (3 Eylül 2012)

Gizem ve polisiye dallarında ABD ve İngiltere’de birçok ödül alan yazar RJ Ellory‘nin,  Amazon‘da sahte kullanıcı ismiyle kendi kitaplarını övdüğü ortaya çıktı.

‘Jelly Bean’ rumuzuyla siteye yorumlar yazan Ellory kendi eserlerini övmekle kalmayıp, rakibi olarak gördüğü yazarları da kötülemiş. Durumun ortaya çıkmasından sonra 47 yaşındaki yazar yaptığı yazılı açıklamayla hem okuyucularından hem de edebiyat camiasından özür diledi.
YENİ ETİK KURALLAR YAYIMLANACAK

RJ Ellory’nin Amazon sitesinde yer alan yorumlarına bir örnek: “RJ Ellory günümüzün en yetenekli yazarlarından. İngiliz dilini işleyici nefes kesici. Kitabı okurken birçok duyguyu yaşıyorsunuz, durmak istemiyorsunuz. Ruhunuza dokunacak”

Kendi kitabını yücelten yazar aynı sitede meslektaşlarını da bu şekilde kötülemiş: “ Çok daha iyisini yapabilecek birisi. Kitaptaki mizah, komik değil. İngiliz yazarlar neden cesur olamıyor? Polisiye roman okuyucuları olarak son sayfayı bitirince unutulan, birbirinin aynısı, formüle edilmiş kitaplar okumaya mahkum muyuz?”

RJ Ellory bu yazdıklarıyla ilgili özür dilemesine rağmen, konu uzun süre peşini bırakmayacağa benziyor. Suç Romanı Yazarları Derneği konuyla ilgili yaptığı açıklamada Ellory’i kınarken internet okuyucu yorumlarını da kapsayan yeni etik kurallar yayımlayacaklarını bildirdi.

Habertürk (3 Eylül 2012)

  • birand bager - 04/09/2012 - 00:36

    çok normal. kitap yazmayı matah bir hale sokan, ve metaya dönüştüren, günümüz dünyasında elbette ‘yazarlar’ zenginliğe ve üne sahip olmayı isteyeceklerdir. kolay yoldan.cevaplakapat

  • İbrahim Sarp Baysu - 04/09/2012 - 01:41

    O en azından kendi yazdığı kitabı okumuş da övmüş.
    Bizim ülkedekiler facebookta bir iki satır okuyup övüyorlar kitapları. :Dcevaplakapat

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z