Masthead header

Okul müfredatının lalettayin biraz ondan biraz bundan felsefe tedrisatından geçmiş olup da “Aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz” sözünü hayatında bir kez dahi duymayan biri yoktur sanırım. Bazı klasiklere yerleşmiş alıntılar vardır. Mürekkep yalamış yedi düvel onu bilir onu söyler. Peyderpey efsane gerçeğe fark atar. Efsane dediğinin, kulaktan duyma bilgilerin uzun bacakları vardır çünkü. Bir koşu geleceği ensesinden yakalar. Böyle böyle cezbedilen gelecek, gerçeğe sadakat sözünden vazcayar. Bir de eski tabirle seza olana bakılır. Yakışana yani. Sen bu sözü dedin kardeşim. Senin ağzına yakışır.

Herakleitosun “Aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz” dediğini biliriz. Dememiştir aslına bakılırsa. Çeviride bir kusur yoksa dediği şu: “Aynı ırmaklara gireriz ve girmeyiz. Biziz ve biz değiliz.” Her şey akar deyişindeki tarihsel mekanizmin keşfinin, Herakleitos’un metinlerindeki düşünce sistemine de uymadığını söyleyebiliriz.

Keza Herakleitos’un Fragmanlar’ı, İncil’in bugüne kalan metinlerinin ne kadar özgün olduğunun bilinmemesi kadar şaibelidir. Tahmini konuşmakta bir beis görmeyeceğimiz husus Herakleitos’un kişiliğidir. Fragmanlar’da karşımıza huysuz, sözünü sakınmayan, yaşadığı dönemin dinsel inançlarıyla, adetleriyle açık açık alay eden bir adam çıkar:

“Budalalar dinlerken sağır gibiler; ‘varken, yoklar’ deyişi onlara ne de güzel uyuyor.”

“Kana bulanarak arındırmaya çalışıyorlar kendilerini, çamura batmış birinin kendini çamurlu suyla yıkaması gibi. Çamurla temizlenen birine herkes deli der. Karşılarındaki tanrı heykellerine yakarıyorlar, konuşur gibi duvarlarıyla evlerin. Ne tanrılar ne de kahramanlar hakkında bir şey bildikleri var.”

“Densizliği yangından daha çabuk söndürmeli.”

“Bu dinsel yürüyüş alayı ve söylenen utanç dolu ilahi Dionysos adına düzenlenmemiş olsaydı, insanlar çok edepsizce davranmış sayılacaklardı. Ama uğruna kendilerinden geçtikleri ve onurlarına Lenaia (Şarap Fıçısı Bayramı) bayramını kutladıkları Dionysos, Hades’in* ta kendisi.”

Günlerden bir gün Herakleitos’tan barış için bir şeyler söylemesi istenir. Bir bardak su içine arpa unu serpip içer. Hiçbir şey söylemeden çeker gider.

Yukarıdaki alıntılar özgün metinlerden alınan kopyaların, kopyalarından bugüne kalabilmiş olanlarıdır. Ayrıca alınan alıntıların da alan kişiler tarafından amaçlarına göre değiştirildiği de söylenir. Eserindeki şaibeler bir yana net bilgilere sahip olmadığımız yaşamöyküsü de muhteliftir.

Yalnız şunu kesinkes söyleyebiliriz ki birçok Marksist, liberal ve hatta postmodern, ezen-ezilen ilişkisi üzerinden metnini kuran düşünürün önceli, Herakleitos’tur. Ingeborg Bachmann, Frankfurt Dersleri’nde öncül ve ardıl isimleri kaba hatlarıyla şu şekil özetlemiştir:

“Nietzsche, bütün bir kuşak için, Andre Gide, Thomas Mann, Gottfried Benn ve daha pek çokları için bir kıvılcım oldu. Brecht için Marx, Kafka için de Kierkgaard aynı işlevi gördüler. Joyce’un ateşini tutuşturan, Vico’nun tarih fesefesinden sıçrayan kıvılcım oldu. Buna Freud’un kıvılcımları ile son zamanlar için, Heidegger’in yarattığı etkiyi eklemek gerekir.”

Bu zincirlemenin bir iki yerine itirazımız olsa da ekleyebileceğimiz bir diğer öncül isimlerden biri Herakleitos’tur. Zincirin en başına koyabileceğimiz Herakleitos’un, kesintili bilgilerle de olsa yaşamöyküsünde en dikkat çeken tarafı egemen sınıfa karşı takındığı tutumdur. “Dönemindeki işgalci Pers güçleriyle işbirliği yaparak zenginleşen tüccar sınıfına ve Yunan’ın geleneksel demokrasi anlayışına sert bir şekilde muhalefet etmiş, böylelikle egemen sınıfın politik oyunlarına alet olmak istememiştir.” (Yaşamöyküsü üzerine Cengiz Çakmak’ın -çevirenin- edindiği bilgi.)

Aynı şekilde Herakleitos’un “Yasa, Bir’in kararına uymaktır” tespiti bugün Carl Schmitt’in “Egemen, istisna durumunu belirleyen kişidir” ve “Bütün yasalar ‘durum yasalar’dır” tespitlerinin arketipidir.

Bugün birçok antropoloğun savaşı ele alışı Herakleitos’un savaşı değerlendirdiği biçime gönderme yaparak başlar:

“Savaş her şeyin babası ve kralıdır: Kimini tanrı, kimini insan olarak ortaya çıkarır; kimini köle, kimini özgür kılar.”

Herakleitos savaşı, kozmik savaş ve antropolojik savaş olarak ikiye ayırır: “Kozmik savaş bir arada bulunan karşıt öğelerin birbirleriyle olan savaşıdır. Bu savaş, oluşun nedenidir. Bu savaşın sonunda nesneler şu ya da bu şekilde ortaya çıkarlar. Antropolojik savaş ise insanın thymos’a (tutku ve arzulara) karşı verdiği savaştır.”

Hatırlarsınız ki bu düşünceler Hegel’den (Barış zamanını atalet olarak değerlendirir), Hobbes’a ve G. Agamben’e kadar benzer düşüncelerin metamorfozlarıdır.

İlk düşünce tohumunu atan Herakleitos’un önemi ilk söyleyenin cesaretinin daha sonrakilerle kıyaslanamaz oluşundandır. İlk söyleyen belasını bulur. Sonrakiler başkaldıran taraf olarak, taraflarını toplamaya koyulur.

* Yer altı ülkesi. Ölüm ve kötülükle eşleştirilir.

Filiz Gazi – edebiyathaber.net (13 Şubat 2012)

  • Barış - 14/02/2013 - 00:46

    Yanlış yazılmış sanırım. Hades yeraltı ülkesinin değil, yeraltı ülkesinde yaşayan kralın, ölüler Tanrısının adıdır.cevaplakapat

Türkçede roman türünün ilk örneklerini kaleme alan Ahmet Midhat Efendi’nin otobiyografik kitabı Menfa, Kapı Yayınları’ndan çıktı.

Sürgün Hatıraları alt başlığıyla Handan İnci tarafından yayıma hazırlanan kitapta Ahmet Midhat’ın çocukluğundan başlayarak Abdülaziz döneminde sürgünde geçirdiği 1873-1876 yıllarına kadar başından geçenleri okuyacaksınız.

Kitap, yazarın kendi hayatını anlatma çabasından ziyade kendisine yapılmış büyük bir haksızlık olarak algıladığı sürgün cezasına yol açan sebepleri tartışmak amacıyla yazıldığı için kitabın önemli bir bölümü bu konuya ayrılmış.

Ahmet Midhat’ı sadece bir romancı ve gazeteci olarak değil, düşünceleri, çalışma ve yaşama biçimiyle Osmanlı modernleşme döneminin önemli bir figürü olarak değerlendirmek gerekir. Ahmet Midhat, bir merkez kuvvet gibi bu döneme ait ne varsa etrafında toplamıştır. Onun hayatını incelemek, eğitim/öğretim kurumlarıyla, matbaacılık tarihiyle, aile yapısıyla, kadın hayatındaki dönüşümleriyle, Batılılaşma ekseninde yeni bir yola giren edebiyatıyla, özellikle roman türünün başlama ve gelişmesiyle, Osmanlı’da çocuk olmaktan, ticaret hayatına kadar bütün bir 19. yüzyıl modernleşmesini incelemek demektir.

edebiyathaber.net (13 Şubat 2013)

Günümüzün romancısı ve “edebî hoppalık”!

Romancıda toplumu tanıma bilgisinin yanı sıra gözlem esastır.

Toplum neyse/neredeyse siz oraya bakarak anlatırsınız. Yani toplumun/insanın gerçekliğidir size konu(yu) veren.

19. yüzyıl romancılarının (Balzac’ın, Stendhal’in, Dickens’ın, Tolstoy’un ve ardılları D. H. Lawrence’ın) bize gösterip öğrettikleri budur.

Romancı toplumun aynasıdır. İnsana insanı anlatırken en karanlık yanlarını aydınlatır.

Gösterdikleri kadar öğretir, hatta eğitirler de dönem romancıları.

Bu nedenledir ki sanayi devrimini yapmış toplumların gerçeğinden doğmuştur modern roman. Sınıf çatışmaları, üretim ilişkileri, toprağın işlenmesi, yeni endüstri alanlarının açılması, kentlileşme olgusu, bilimsel ve teknolojik keşifler bireyin serüvenini de ortaya çıkarmıştır.

Romanı, hikâyesi olan insanlar taşır çağdan çağa. O öyküyü var eden koşullar; üretim ilişkileri, yaşama biçimleri, ailelerin serüveniyle bireyin varoluş serüveni…

Tümüyle bunlara bakınca, aslında günümüz romancısı toplumsal hayatımızdaki bu döngüyü, değişimi ve dönüşümü bilmeden/gözlemlemeden roman yazamaz diye düşünüyorum.

Yazsa ne olur?

Balzac’ın deyimiyle: “edebî hoppalık”!

Roman, insanı anlamak/tanımak, toplumu anlatmak yolculuğudur. Bunu da bir anlatıcı giderek gerçekleştirebilir ancak. İnsana gitmeden, toplumu tanımadan roman yazılamaz.

Büyük anlatıcılar bu iki kanaldan beslenmiştir sürekli.

Brangwenlar ailesinin üç kuşaklık öyküsünü Gökkuşağı romanında anlatan D. H. Lawrence’ın olağanüstü anlatıcı tutumu bunu öylesine gözler önüne serer ki İngiliz taşrasının gerçekliğini görüp tanımak şaşırtıcı gelir okura. Öte yüzünde de bir anlatıcı olarak Lawrence’ın kavrayıcı bilincine bakarsınız aynı şaşkınlıkla.

Lawrence, insan zihninin arkasındaki kara örtüyü gören, bunu aralayıp sözünü söyleyendir.

Bu nedenledir ki romanlarıyla birçok tabuyu yıkmıştır, ülkesinde okur(un)dan uzak tutulmuştur uzunca bir süre.

İnsan ruhunu ele geçiren, köleleştiren o örtü neden var?

Romanın/romancının en temel sorgusudur bu. Mademki insanı/ toplumu anlatmak için yola çıkıyorsunuz işiniz aydınlatmak olmalıdır, “edebî hoppalık” asla!

Şu soruyu soran/sorduran bir romancının ardından neler söyleyeceğini, öyküsünün hangi uçlarda gezineceğini merak etmez misiniz?

“Brangwen sığırlara egemenken, papaz kocasına egemendi. Papazda, insanoğlunu hayvana üstün kılan şey gibi, onu sıradan insanların üstüne çıkaran ne vardı? Kadın bunu bilmeye can atıyordu. Bu üstün varoluş biçimini, kendinde olmasa bile çocuklarında kazanmayı çok istiyordu. İşte bu, bir boğanın yanında herhangi bir insanın küçücük, dayanıksız ama yine de ondan güçlü kalması gibi, bir adamı, bedence ufarak ve düşkün olsa bile güçlü kılan şeydi, neydi o? Bu, ne para ne güç ne de mevkiydi. Papazın Tom Brangwen üstünde ne gücü vardı ki hiç. Yine de, onların giysilerini çıkarıp boş bir adaya bıraksanız, papazın ‘efendi’ olduğu anlaşılırdı. Ruhu, öbür insanların efendisiydi. Peki ama neden? Kadın bunun bir bilgi sorunu olduğuna karar verdi.”*

Bir yanda yaşamları sönük duran insanlar… Ötede yağmalanan hayatlar ve bu trajedinin simgesi kadınlar, çocuklar… Toplumsal çatışmanın günbegün arttığı, yozlaşma ve çürümenin, değer yitiminin, el değiştiren bir siyasetin gündemine sıkışıp kalmışlığın dili her yanda filizlenirken romancının bu sürüklenişe kayıtsız kalması… Toplumunu, insanını tanıyamaması, bunu merak etmemesi… O sürüklenişin öyküsünü dile getirme çabasına girememesi…

Tarihe dönüş, pembe hayatların öyküsünü dillendiriş, reçetevari romanlarla kolaycılığı seçiş…

Balzac’ın zamanına dair söylediği, çağının edebiyatçısının söylemine dönük eleştirisini içeren “edebî hoppalık” günümüz yazarının en çok özendiği şey.

Büyük anlatıcılar çağı henüz kapanmadı.

Bugünün yazarının onlardan öğrenecekleri var. Çünkü romancılığımız henüz büyük anlatıcılarını çıkarmadı. Artık zamanıdır. Doksan yıllık Cumhuriyet’in ekonomik ve siyasi döngüsü, kültürel ve sanatsal seyri büyük anlatıcılarını çıkarmaya elverişli bir ortam hazırladığı gibi, ardında da bunu var edebilecek bir birikimi sağlamıştır diye düşünürüm.

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (12 Şubat 2013)

Tüm Yazıları>>>

T24‘ten Ahmet Küçük’ün haberine göre, Edip Cansever’in Masa da Masaymış Ha şiirinin, 12. sınıflarda okutulan ders kitabında sansürlendiği ortaya çıktı.

Daha önce de Yunus Emre, Kaygusuz Abdal gibi halk ozanlarının şiirlerinde uygulanan sansür, bu sefer Cansever’in “Masa da Masaymış Ha” şiirinde belirlendi.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın ders kitabı olarak okuttuğu Ekoyay Yayınevi basımında, Edip Cansever’in şiirindeki “Bir bira içmek istiyordu kaç gündür/Masaya biranın dökülüşünü koydu” dizeleri sansürlenerek yerine “…” konuldu.

İşte Cansever’in o şiiri:

Masa da Masaymış Ha

Adam yaşama sevinci içinde
Masaya anahtarlarını koydu
Bakır kâseye çiçekleri koydu
Sütünü yumurtasını koydu
Pencereden gelen ışığı koydu
Bisiklet sesini çıkrık sesini
Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu
Adam masaya
Aklında olup bitenleri koydu
Ne yapmak istiyordu hayatta
İşte onu koydu
Kimi seviyordu kimi sevmiyordu
Adam masaya onları da koydu
Üç kere üç dokuz ederdi
Adam koydu masaya dokuzu
Pencere yanındaydı gökyüzü yanında
Uzandı masaya sonsuzu koydu
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür
Masaya biranın dökülüşünü koydu

Uykusunu koydu uyanıklığını koydu
Tokluğunu açlığını koydu.
Masa da masaymış ha
Bana mısın demedi bu kadar yüke
Bir iki sallandı durdu
Adam ha babam koyuyordu.

t24.com.tr (12 Şubat 2013)

  • Mehmet Zahid - 12/02/2013 - 15:51

    Gençlere kötü örnek olmamak için sansür yapmışlar ne var bunda ?cevaplakapat

  • Aylin Yaren - 22/02/2013 - 23:36

    Bu ve bunun gibi eserler bizim kıymetlerimiz. Her şeyi yok etmeye çalışan bazı kesimler, işe masum şiirlerimizden başlamış. Gençler kötü örnekleri şiirlerden değil daha farklı kaynaklardan öğreniyor. Önlemleri ona göre almak gerekir. Böyle saçmalıklara hiç lüzum yok.cevaplakapat

Mojo ile tiyatroseverleri ağırlamaya devam eden StüdyoCer, konuk oyun olarak Saint Exupery’nin Küçük Prens’ine  ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor.

Saint-Exupéry’nin dünyaca bilinen çocuk edebiyatının baş eserlerinden olan Küçük Prens, bu kez yetişkinler için göz alıcı bir ekiple izleyici karşısına çıkacak. Tiyatroda farklı kültürlerin karşılıklı etkileşimini önemseyen Avrupa’nın en önemli yönetmenlerinden ve Theater an der Ruhr’un kurucusu Roberto Ciulli’nin önderliğinde daha önce Meksika, İran, Irak ve İspanya’da sahnelenen oyunun yoğun ilgi gören İstanbul gösterimlerinin ardından şimdiki durağı StüdyoCer olacak.

Bitiyatro ve Theater an der Ruhr ortak yapımı olarak sadece 15-16-17 Şubat tarihlerinde sahnelenecek olan Küçük Prens oyunu, Saint-Exupery’nin hayatı ve bu ünlü eserinin yeniden okunması ve yorumlanması üzerine özel bir çalışma olarak sahnelenecek.

Tiyatro, sinema ve televizyon izleyicilerinin yakından tanıdığı Nihat İleri ve Laçin Ceylan’ın usta oyunculuklarıyla sahnelenecek olan Küçük Prens, Saint Exupery’nin aşk, savaş, çocukluk özlemi üzerine geçen hayatından da esinlenmeler taşımaktadır:

Artık büyüdünüz ve oldukça “tuhaf”sınız.

Aramayı unutmak ve gitgide “tuhaf”laşmak bir yetişkinlik hastalığıdır belki.

O zaman hatırlayalım:

“Yalnız çocuklar ne aradıklarını bilirler.”

Saint-Exupery

Bilet almak için: www.bitiyatro.com

edebiyathaber.net (12 Şubat 2013)

Amerikalı şair Londra’daki evinde intihar edeli 50 yıl oldu. Büyük aşkı İngiliz şair Ted Hughes’dan ayrılışından sonra toparlanamamıştı. Şiirleri, yaşamı ve ölümüyle 50 yıldır konuşulan Plath‘ın son günlerini, arkadaşı yazar Jillian Becker, BBC Dünya Servisi’nin Witness (Tanık) programında anlattı:

1963 yılının dondurucu bir Şubat öğleden sonrası Sylvia, çocukları Frieda ve Nick ile Islington’daki evimin kapısını çaldı.

Önceden arayıp “Gelebilir miyim?” diye sormuştu, o yüzden bekliyordum. Gelir gelmez uzanmak istediğini söyledi.

Şaşırmamıştım. Kötü hissediyordu, kendisini tanıdığım son beş ay boyunca olduğundan da kötü.

1962 Eylül ayında tanıştığımızda Ted Hughes ile evliliği henüz bitmişti.

Yeteneğine imrendiğim, hayran olduğum bir şairdi. Haline acıyordum. Buluşmalarımız neşeli geçmiyordu ama onunla birlikte olmaktan hoşlanıyordum.

Kitabı Colossus’u imzalayıp hediye etti bana.

Onu yukarıya, en büyük oğlumun odasına çıkardım.

Çocukları, 1 yaşındaki küçük kızım Madeleine ile oynamak üzere içeri odaya götürdüm. Sylvia’nın kızı Frieda 3 yaşına geliyordu, oğlu Nick ise hemen hemen kızımla yaşıttı.

Sylvia bir iki saat uyuduktan sonra aşağıya indi. Eve gitmek istemediğini söyledi.

Kalmalarında bir sorun yoktu. Daha büyük yaştaki kızlarım Claire ve Lucy hafta sonunda evde olmayacaktı. Sylvia ve çocuklara verecek iki boş odam vardı.

Bana Fitzroy Caddesi’ndeki evinin anahtarlarını verdi ve evden bir iki şey getirmemi istedi: Dış fırçası, gecelik, ilaçları, bir elbisesi ve okumakta olduğu bir iki kitabını…

Geri geldiğim zaman Madeleine ile birlikte Frieda ve Nick’i de banyoya soktum, sonra yemek yedirdim. Çocukları yatırdıktan sonra kendim ve Sylvia ile gripten yatan eşim Gerry için akşam yemeği hazırladım.

Tavuk suyuna çorba Gerry’ye iyi gelecekti, Sylvia da “Olur” dedi. Çorbadan sonra Soho’daki meşhur kasaptan aldığım biftekleri kızarttım, yanına da patates püresi ve salata yapmıştım.

Sylvia iştahla yedi ve çok beğendiğini söyledi.

Ne konuştuk hiç hatırlamıyorum, ama Sylvia’nın sorunlarını konuşmadık. En azından sofrada.

Fakat sonra beni yanına çağırdı ve haplarını gösterdi. Kimisi uyumasını sağlıyordu, kimisi de sabahları kendine gelmesini.

Uyku haplarını akşam 10 civarında yuttu ama bir saat daha tanımadığım insanlar hakkında sanki ortak arkadaşlarımızlarmış gibi konuştu durdu.

Ancak bir süre sonra çok daha enerjik ve duygusal bir ruh haline geçti ve ayrıldığı eşi Ted ve onun, uğruna kendisini terk ettiği kadın Assia Wevil’den bahsetmeye başladı.

Öfkeli ve kinliydi; kıskançlık içinde kıvranıyordu.

“Uzun uzun saçıyla oynadı. Çok güzel göründüğünü söylediğimde neredeyse gülümsemiş, kesinlikle memnun olduğunu belli etmişti. Birisiyle bulaşacağını söyledi ama kim olduğunu açıklamadı. Frieda ve Nick’i öptü ve iyi geceler diledi. Kapıdan çıkarken, arkasından yetişen küçük Frieda’ya doğru eğilip “Seni seviyorum” dedi. Günler sonra, o gece buluştuğu kişinin Ted olduğunu öğrenecektim. Ted onu arabayla bizim eve geri getirmişti.”

Ted, Assia’yı İspanya’ya götürmüştü. Sylvia, “Çocukları İspanya’ya götürebilsem, güneşli bir yere, bu dondurucu havadan uzaklara” diyordu. Çocukların buna ihtiyacı olduğunu, iyi olmadıklarını söylüyordu.

Paskalya tatilinde onu ve çocukları güneşli, deniz kenarında bir yere götürebileceğimi, ama İspanya’dan ziyade İtalya’yı tercih ettiğimi söyledim. “Paskalya” dedi, “Daha çok var Paskalya’ya.”

Nihayet uykuya daldığında gece yarısı olmuştu.

Fakat bir saat kadar sonra Sylvia’nın oğlu Nick uyandı. Ona süt ısıttım. O sırada Sylvia bizi çağırdı. Nick’i, sütünü içirsin diye annesinin odasına götürdüm, kızı Frieda da duyup geldi.

Sonra çocukları yataklarına yolladım. Sylvia, “Acaba sabah haplarımı alsam mı?” diyordu. Daha çok erken olduğunu söyledim ona, ama uyuyamıyordu. Biraz yanında kalmamı istedi. Işığı söndürüp yatağının yakınına oturdum. Koridordan biraz ışık sızıyordu.

Gözlerini kapatıyor ama aniden açıyordu. Bir ara uykusundan yarı fırlayıp etrafa baktı, hâlâ orada olduğumu görünce rahatlamış gibi geri yattı.

İyice uykuya daldığından emin olunca gidip yattım.

Sabah, bu kez gündüz haplarını alıp sıkı da bir kahvaltı ettikten sonra, yanında kalıp çocuklara bakmayı önce kabul eden ama sonra vazgeçen bir kadına telefon etti. Onu ikna etmek için uzun uzun uğraştıysa da başaramadı.

Doktoru telefonda benimle konuştu. Doktor Horder’ı Sylvia ile tanışmadan önce de tanıyordum. Doktor, çocukların her işini benim yapmamamı, Sylvia’nin çocuklarının kendisine ihtiyaç duyduğunu hissetmesinin iyi olacağını söyledi.

Bu tavsiyeye uyup çocukları yıkarken ya da yemek yedirirken hep onu da çağırdım ama hiç bir şey yapmadan izliyordu. Mahsus banyodan çıkıyordum, dönmemi bekliyordu.

Ya çocukları yıkamayacak, beslemeyecektim ya da kendim yapacaktım. Çoğunlukla kendim yaptım.

Bir sonraki akşam Sylvia evden getirdiğim mavi ve gümüş işli elbisesini giymişti.

Uzun uzun saçıyla oynadı. Çok güzel göründüğünü söylediğimde neredeyse gülümsemiş, kesinlikle memnun olduğunu belli etmişti.

Birisiyle bulaşacağını söyledi ama kim olduğunu açıklamadı.

Frieda ve Nick’i öptü ve iyi geceler diledi. Kapıdan çıkarken, arkasından yetişen küçük Frieda’ya doğru eğilip “Seni seviyorum” dedi.

Günler sonra, o gece buluştuğu kişinin Ted olduğunu öğrenecektim. Ted onu arabayla bizim eve geri getirmişti. Kaçta geldiğini, neler söylediğini hiç hatırlamıyorum.

Ertesi gün birlikte çorba, rosto et, peynir, tatlı ve şarap ile Pazar yemeği yedik.

Sylvia’nın zevk aldığını hatırlıyorum. Nick’e yemeğini o yedirdi. Neşeli değilse bile daha az sıkıntılı görünüyordu. Kahve içerken tatlı tatlı sohbet ediyorduk.

Çocuklar öğle uykusuna gitti, şarap uykumuzu getirmişti. Biz de uzanıp biraz şekerleme yaptık.

Akşam hafif bir şeyler yiyip çocuklarla oynadık. Akşam erken bastırıyordu.

Kızlarım Claire ve Lucy yakında dönecekti, herkesi nerede yatıracağımı düşünmeye başlamıştım.

En üst katta iki boş oda ile bir banyo vardı. Acaba Sylvia ile çocukları oraya mı yerleştirmeliydim, yoksa kızlarımı üst kata yollayıp Sylvia ile çocukları benim katımda mı tutmalıydım?

Ben bunları tartarken, Syvia aniden “Eve dönmeliyim. Çamaşırları ayırmam lazım. Hem sabah bir hemşire uğrayacak. Nick hasta olduğunda bana yardıma gelen hemşire” dedi.

Ve hızla eşyalarını çantalara doldurmaya başladı. Böyle anlarda çok canlı ve enerjik görünüyordu.

Kocam Gerry, “Emin misin gitmek istediğine?” diye sordu. Evet, emindi.

Gerry, onu ve çocukları arabaya atıp, yarı erimiş karla kaplı yollardan ağır ağır eve götürdü.

Eski taksiden bozma gürültülü bir araba hurdasıydı bu. Onun için Sylvia’nın ağladığını ancak kontağı kapattığında duymuş.

Park edip, arkaya geçip, açılan koltukta Sylvia’nın karşısına oturmuş. Anneleri ağlamaya devam edince çocuklar da ağlamaya başlamışlar.

Gerry onları kucağına almış. Sylvia’ya bize dönmesi için yalvarmış. Sylvia kabul etmemiş.

Sylvia biraz yatışınca onu evine bırakmış, ertesi gün gidip çocuklarla Sylvia’yı ziyaret edeceğine söz vererek ayrılmış.

Eve döndüğünde bana “Keşke bizimle kalsaydı” dedi. Kendi başına kalacak durumda olmadığını düşünüyordu.

Gerry’nin haklı olduğunu biliyordum, ama Sylvia’nın gitmesine biraz rahatlamıştım da. Hem kendi çocuklarıma hem de ona ve çocuklarına bakmak için debelenmeyecektim.

Kızlarım odalarını değiştirmek zorunda kalmayacaktı, geceleri uyku uyuyabilecektim.

Hem, acıma duygusu kalbi yoruyordu zamanla.

Ama bu duygularım yüzünden uzun yıllar pişmanlık duyacağımı bilmiyordum.

Pazartesi sabahı saat sekiz sularında telefon çaldı. Açtım. Doktor Horder, Sylvia’nın gaz fırınına başını sokmak suretiyle intihar ettiğini haber vermek için aramıştı.

BBC Türkçe (12 Şubat 2013)

İzmirli gazeteci-yazar Gülşah Elikbank’ın yönetiminde, ilki geçtiğimiz Nisan ayında düzenlenen ve “Yazarlar İzmir İçin Okuyor” etkinliği bugüne kadar İnci Aral, Ahmet Ümit, Yekta Kopan, Buket Uzuner, Ayşe Kulin, Nermin Bezmen ve Hakan Günday’ı ağırladı. Konak Belediyesi’nin desteği ile gerçekleştirilen etkinliğin Şubat ayındaki konuğu Tuna Kiremitçi. Etkinlik, 20 Şubat günü, Türkan Saylan Kültür Merkezi’nde, saat 18.00’de gerçekleşecek ve Tuna Kiremitçi, son romanı Gönül Meselesi’nden bir bölümü İzmirliler için okuyacak. Okuma sonrasında ise kitaplarını imzalayacak.

Etkinlik, Mart ayında Nazlı Eray ile devam edecek. Nazlı ErayAşk Artık Burada Oturmuyor adlı  romanından bölümler okuyacak. Etkinliğe sırasıyla katılımı beklenen diğer yazarlar, Nisan’da Gülten Dayıoğlu, Mayıs’ta Müge İplikçi. Haziran ayında ise yine sürpriz bir isim İzmirlilerle olacak.

edebiyathaber.net (12 Şubat 2013)

Varlık dergisi ve yayınlarının kurucusu Yaşar Nabi Nayır adına, her yıl temmuz ayında şiir ve öykü dallarında verilen Gençlik Ödülleri, edebiyatımıza yeni değerler kazandırma amacını taşıyor.

Katılma koşulları şöyle:

• Ödüle 30 yaş ve altındakiler katılabilir.

• Kitap bütünlüğü taşıyan şiir ya da öykü dosyaları 6 nüsha olarak, içinde fotoğraf, özgeçmiş ve iletişim bilgilerinin bulunduğu bir zarfla birlikte paketlenip, en geç 15 Nisan 2013 tarihinde ulaşacak biçimde, “Varlık Dergisi, Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri, Perpa İş Merkezi, B Blok, Kat 5, No 484 Şişli 34384 İstanbul” adresine gönderilmelidir. (Dosyalar iade edilmez.)

• Yarışma sonuçları derginin Temmuz sayısında açıklanacak, ödüller 80. kuruluş yıldönümü olan 15 Temmuz 2013’de sahiplerine törenle verilecektir.

• Ödüle değer bulunan dosyalar Varlık Yayınları’nca kitap olarak yayımlanacaktır.

Seçici Kurul:

Şiir dalında: Gülseli İnal, Sina Akyol, Tarık Günersel, Metin Cengiz ve Enver Ercan

Öykü dalında: Nursel Duruel, Feyza Hepçilingirler, Hatice Meryem, Mehmet Zaman Saçlıoğlu ve Feridun Andaç

edebiyathaber.net (11 Şubat 2013)

Görme engellilerin kitap okuyabilmesi için geliştirilen Braille alfabesinin e-kitap okuyucu cihazlara uyumlu hale getirilebildiği bir tasarım yapıldı.

Bir metnin Braille alfabesine çevrilmesi yaklaşık iki katı kadar sayfa kalınlığı ve zaman gerektirdiğinden görme engelliler için yeterli sayıda kitap çevirisi bulunmuyor.

Bu yeni e-kitap okuyucu tasarımında kullanılan elektromanyetik sinyal yoluyla yüzeyde alfabe belirebilecek ve  görme engelliler Braille alfabesini e-kitap okuyucu cihazlarda kullanmanın pekçok avantajını yaşayabilecek. Cihaz henüz ar-ge aşamasında, yeterli yatırım yapılırsa hayata geçebileceği söyleniyor.

engadget.com (11 Şubat 2013)

Brigitte Labbé’nin yazdığı, Jacques Azam’ın resimlediği, Azade Aslan’ın çevirisiyle Müren Beykan’ın  editörlüğünde yayımlanan,Çıtır Çıtır Felsefe” dizisinden Diktatörlük ve Demokrasi çıkıyor.

Felsefeyi günlük yaşamla buluşturan “Çıtır Çıtır Felsefe” dizisinin 23. kitabı, bireylerin hayatlarını derinden etkileyen “demokrasi” ve “diktatörlük” kavramlarına eğiliyor. Yazar Brigitte Labbé, toplumsal hareketlerin temel dinamiğini oluşturan ve günümüzün en önemli tartışmalarına neden olan bu kavramları, çocukların kendi yaşamlarında karşılaşabilecekleri gündelik sorunlarla örneklendirerek anlatıyor. İnsanı esaret altına alan diktatörlüğün, acı ve sıkıntıdan başka bir şey yaratmadığını gözler önüne serdikten sonra, farklılıklara rağmen birlikte yaşamayı mümkün kılan demokrasinin temel işleyişini betimliyor. Özgürlük, hukuk ve adaletin ayrılmaz birlikteliğini ortaya koyan kitap, hem sınıf hem aile içi okumalar için ideal.

İnsanlar hem birbirlerine ihtiyaç duyarlar, hem de özgür olmak isterler.

O halde, birlikte yaşamak için en uygun yol hangisidir? İnsanların özgür ve hakça eşit olduğu fikrini savunan tek yol demokrasidir. Demokraside karar verdiğimiz temel şey şudur: Bize, olabilecek en büyük özgürlükleri kazandırmak için, var olan özgürlüklerimizin küçücük parçalarını kaybetmemize neden olan yasalara uymak.

Dizi hakkında: Brigitte Labbé’nin düşünmeye davet eden özgürlükçü yaklaşımı ve güçlü anlatımı kadar, Jacques Azam’ın karikatür tadındaki renkli resimleriyle de benzersiz “Çıtır Çıtır Felsefe” dizisi, çeşitli ülkelerde olduğu gibi, ülkemizde de birçok okulun en çok önerdiği kitaplar arasında yer alıyor. Yaşamı ve dünyanın işleyişini anlamaya çalışan çocuklara yardımcı olacak temel sorularla kurgulanan her kitap, farklı bir temel konuyu, günlük yaşamda sıkça karşılaştığımız örnek olaylarla öyküleştirerek tartışıyor. Dizi, öğretmenler ve anne babalar tarafından da severek okunuyor.

Yazar Brigitte Labbé uzun süre iletişim sektöründe görev aldıktan sonra Paris Sorbonne Üniversitesi’nde felsefe eğitimi gördü. Çalışmalarını, karışık felsefi kavramları çocuklara aktarabilmek üzerine yoğunlaştırdı. “Çıtır Çıtır Felsefe” dizisinde, çocuklara felsefenin sürekli kendini yenileyen bir sorgulama olduğunu göstermek istedi. Okullarda, kütüphanelerde ve kafelerde, çikolata, kurabiye ve şeker eşliğinde çocuklar için “Çıtır Çıtır Felsefe” günleri düzenleyip tartışmalar yapan Labbé, katıldığı ulusal ve uluslararası konferanslarda, yetişkinler için, çocuklara zor konuları anlatmak üzerine sunumlar gerçekleştiriyor. İstanbul’da da okullarda çocuklarla bir araya gelen yazar, müzisyen eşi Wassim Soubra ve iki kızıyla birlikte Paris’te yaşıyor.

Danışman Pierre-François Dupont-Beurier Paris’te lise felsefe öğretmeni.

İllüstratör Jacques Azam, 1961’de Fransa’da Carmaux’da doğdu. Özellikle gençlere yönelik kitap ve dergilerde desenleme çalışmaları yapıyor. Yayımlanmış çizgi romanları var. Azam; René Goscinny’nin “Pıtırcık” dizisini ve Antoine de Saint-Exupéry’nin Küçük Prens kitabını resimleyen Sempé gibi büyük ustalardan etkilenmiştir.

edebiyathaber.net (11 Şubat 2013)

Türkiye’nin ilk uygulama kitabı olan Hayata Kısa Bir Ara bildiğiniz kitaplardan çok farklı. Daha önce tanıtımını yaptığımız etkileşimli kitap ile benzer özellikler taşıyan, videoların, müziklerin, fotoğrafların, sosyal medyanın da yer aldığı interaktif seyahat kitabını hem okuyor hem izliyor hem dinliyor hem de sosyal medya sayesinde fikrinizi yazıp arkadaşlarınızla paylaşabiliyorsunuz.

Cüneyt Özdemir, Türkiye’nin ve dünyanın birçok noktasına yaptığı seyahatlerden en ilginç notları bu uygulama için derledi. Bu uygulamayı sadece okumayacak 36 şehrin sokaklarında gezecek,  o şehre ait müzikler eşliğinde dans edecek, şehirler ile ilgili en detaylı bilgileri eğlenerek öğreneceksiniz.

Dipnot Digital Yayınları’nın bu ilk kitabını iPad’lerinize ve tablet bilgisayarlarınıza indirdiğinizde Google Map uygulaması ile anlatılan mekanlara ulaşacak, youtube kanalıyla kendi deneyimlerinizi ekleyecek ve facebook üzerinden yorumlarınızı arkadaşlarınızla paylaşabileceksiniz

“Hayata Kısa Bir Ara” ile Beyrut’ta Ermeni bir kitapçının düşüncelerinin peşine düşüp sizleri bir anda Kastamonu’nun Tirid’ine bandırmaya götüren sürprizlerle dolu. Pablo Neruda’nın evinden, Cannes film festivalinin perde arkasına, Vietnam’dan Seul sokaklarına kadar bir gezginin zaman içindeki yol haritasını ve bu haritanın mihenk noktalarını bulabileceğiniz bir seyahat kitabı ile karşı karşıyasınız.

İndirmek için tıklayınız >>>

11 Şubat 2013

YEM Yayın tarafından hazırlanan “Mimarlar için Düşünürler” dizisinin ikinci kitabı, Mimarlar için Heidegger, mimarlığın kendisini başlı başına bir düşünme konusu edinmiş, bununla kalmayıp doğrudan mimarlara seslenen bir metin kaleme almış nadir düşünürlerden biri olan Martin Heidegger’e ayrıldı.

Kitapta, düşünürün “İnşa Etmek İskân Etmek Düşünmek” adını taşıyan söz konusu metni, yazıldığı dönemin koşulları, filozofun dünyası içindeki yeri ve aldığı tepkiler dikkate alınarak açımlanmaya çalışılıyor. Metinde geçen kavramların içerdiği anlam bütünlüğünü ortaya sermek üzere, Heidegger’in yine aynı dönemde yazmış olduğu “Şey” ve “…şiirsel biçimde, insan mesken tutar…” adlı iki metin de inceleniyor.

Martin Heidegger, mimarlığın kendisini başlı başına bir düşünme konusu edinmiş, bununla da kalmayıp doğrudan mimarlara seslenen bir metin kaleme almış nadir düşünürlerden biridir. 1951’de Darmstadt’ta hıncahınç dolu bir konferans salonunda sunduğu ve sonradan “İnşa Etmek İskân Etmek Düşünmek” başlığıyla yayımlanan bu metin, bugüne dek Alvar Aalto’dan Steven Holl ve Peter Zumthor’a pek çok ünlü mimarın başvuru kaynaklarından biri oldu.

Çağdaş mimarlık pratiğinin kendi iç sorunlarıyla hiçbir şekilde ilgilenmeksizin, genelde kabul gören önceliklerini ve sözde bilimsellik iddiası taşıyan kavramlarını temelden kusurlu bulduğu modern mimarlık anlayışına topyekûn meydan okuyan metin, radikal bir tavırla inşa, iskân ve yer kavramlarını yeni baştan tanımlayarak mimarlara insan varoluşuna “uygun” ve “sahici” bir mimarlık modeli önerir: teknoloji ve uzmanlık yerine deneyimi, matematiksel veriler yerine de duygu ve sezgileri esas alan bir mimarlık. Kimileri bu çağrıyı coşkuyla karşılarken, kimileri de bunu filozofun Nazizm ile bağının fikri temellerinin ifşası olarak görüp tümden reddetmiştir.

Mimarlar için Heidegger adını taşıyan kitap, modern mimarlığa yöneltilmiş en köklü ve ciddi itirazlardan biri olarak bugün hâlâ çokça tartışılan bu metni, yazıldığı dönemin koşullarını, filozofun dünyası içindeki yerini ve aldığı tepkileri de dikkate alarak açımlamaya çalışıyor. Metinde geçen kavramların içerdiği anlam bütünlüğünü ortaya sermek üzere, Heidegger’in yine aynı dönemde yazmış olduğu iki metne daha bakıyor: “Şey” ve “…şiirsel biçimde, insan mesken tutar…” Kitap ayrıca, Heideggerci mimarlık anlayışına günümüzde en yakın duran mimarlardan biri kabul edilen Peter Zumthor ve onun Vals’deki kaplıca binası üzerinde durarak, metnin mimarlık dünyasındaki tartışmaları ve uygulamaları nasıl etkilediğine ilişkin genel bir çerçeve sunuyor.

Adam Sharr, Cardiff Üniversitesi Welsh Mimarlık Okulu’nda öğretim görevlisi ve Adam Sharr Architects’in yöneticisi; Heidegger’s Hut’ın (MIT Press, 2006) ve Heidegger for Architects’in (Routledge, 2007) yazarı, Primitive: Original Matters in Architecture’ın (Routledge, 2006) yayına hazırlayanı (J. Odgers, F. Samuel ile birlikte) ve arq: Architectural Research Quarterly (Cambridge University Press) dergisinin yardımcı editörü.

edebiyathaber.net (11 Şubat 2013)

TÜYAP tarafından Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliği ile 13-17 Şubat 2013 tarihlerinde Antalya 2. Kitap Fuarı kapılarını açmaya hazırlanıyor. İşte etkinlik programı:

13 ŞUBAT 2013  ÇARŞAMBA

DÜDEN SALONU

14.00-15.00
Söyleşi: “Cumhuriyet’in İlk Yüzyılı”
Konuşmacı: İlber Ortaylı
Düzenleyen: Timaş Yayınları

15.15-16.15
Söyleşi: “ Aşktır İlaçtır”
Konuşmacı: Yüksel Pazarkaya
Düzenleyen: TÜYAP

17.45-18.45
Şiir Dinletisi: “Şiir Ve İmge”
Yöneten:: Yusuf Alper
Konuşmacılar: Yunus Koray, Gazanfer Eryüksel, Murat Acar, Özlem Şahin
Düzenleyen: Antalya Edebiyat Platformu

 

14 ŞUBAT 2013 PERŞEMBE

DÜDEN SALONU

13.30-14.30
Söyleşi: “Balkanlardan Çukurova’ya Bir Sevda Masalı Hürriyet”
Konuşmacı: Nur İçözü
Düzenleyen: Altın Kitaplar

14.45-15.45
Ahmet Tüzen
Düzenleyen: TÜYAP

16.00-17.00
Söyleşi: “Geçmişten Günümüze Antalya’da Edebiyat Dergileri”
Yöneten: Kâmile Yılmaz
Konuşmacılar: Nuri Erkal, Neşe Karel, Hasan Varol
Düzenleyen: Antalya Edebiyat Platformu

 

15 ŞUBAT 2013 CUMA

DÜDEN SALONU

13.15-14.15
Söyleşi: Gizem Dolu Macera Romanı “Baykuş Yemini”
Konuşmacı: Yeşim Saygın Armutak
Düzenleyen: Günışığı Kitaplığı       

14.30-15.30 
Söyleşi: “Bir Semt, Bir Dönem, Yeni Bir Yaklaşım: Espas”
Konuşmacılar: Semih Poroy, Selma Sancı
Düzenleyen: Sel Yayıncılık

15.45-16.45
Söyleşi: “Cumhuriyete Kalan Miras ve Türk Gençliği”
Konuşmacı: Ramazan Demir
Düzenleyen: Akdeniz Üniversitesi

17.00-18.00
Söyleşi: “Türk Şiirinde Antalya”
Yöneten: Gazanfer Eryüksel
Konuşmacılar: Yunus Koray, Kubilay Köktürksuvarlı, Nisa Leyla, Hasan Varol
Düzenleyen: Antalya Edebiyat Platformu


16 ŞUBAT 2013 CUMARTESİ

DÜDEN SALONU

13.15-14.15
Söyleşi: “Varolmayanlar”
Konuşmacı: Doğu Yücel
Düzenleyen: Doğan  Kitap

14.30-15.15
Söyleşi: “Yıldız  Hilal ve Kalpak”
Konuşmacı: Banu Avar
Düzenleyen: İlkim Ozan Yayınları

15.30-16.30
Söyleşi: “Bilinmeyen Türkler”
Konuşmacı: Heath W. Lowry
Düzenleyen: Bahçeşehir Üniversitesi

16.45-17.45
Söyleşi:  “Feklavye”
Konuşmacılar: Semih Poroy, Turhan Günay, Şükrü Erbaş
Düzenleyen: Sel Yayıncılık

18.00-19.00
Şiir Dinletisi: “Şiir İnsan Yanımız”
Katılımcılar: Şükrü Erbaş, Aydın Şimşek, Şehmus Ay
Düzenleyen: Kanguru Yayınları

 

17 ŞUBAT 2013 PAZAR

DÜDEN SALONU

13.15-14.15
Söyleşi: “Aşk Kırgınları”
Konuşmacı: Nedim Gürsel
Düzenleyen: Doğan  Kitap

14.30-15.30
Anma ve Söyleşi: “Ahmet Tüzün’ü Anma Etkinliği: Günümüz Türk Şiiri”
Konuşmacılar: Yücel Kayıran, Mehmet Can Doğan, Yaşar Güneş, Mehmet Mülayim
Düzenleyen: TÜYAP

15.45-16.45
Söyleşi: “Osmanlıda Aile Hayatı”
Konuşmacı: Yavuz Bahadıroğlu
Düzenleyen: Nesil Yayınları 

edebiyathaber.net (11 Şubat 2013)

Ferhan Şensoy’un Masal Müfettişi adlı oyunu, ileri demokratik bir güldürü.

Tanıtım bülteninde oyun şöyle anlatılmış:

Artık masalların da denetlenmesi, teftiş edilmesi zamanı geldi! Sonu pek de güzel bitmeyen bir masallar dünyasında dolaşıyor müfettişimiz.

Böyle korkunç masallarla kimse eremez muradına, biz çıkalım klozetine!

İyi uykular Türkiye!

Bilet satın almak için tıklayınız>>>

edebiyathaber.net (11 Şubat 2013)

İletişim Yayınları’nın 30. yılını kutladığı ‘Afişe Çıkmak’ sergisi açıldı.

Sinematek afişlerini, çizgileri, dönemin ilk albümlerini, kaset kapaklarını gözler önüne seren sergi; duvarlardaki sloganlar, yazılan pankartlar, 1 Mayıs hazırlıkları ve DİSK’in arşivinden alınan pek çok görsel malzemeyi de bir araya getiriyor.

Kitabı ve sergiyi hazırlayan Yılmaz Aysan konuşmasında, 40 yılı aşan bir çalışmanın ürünü olan “Afişe Çıkmak” kitabı ve sergisinin İletişim Yayınları’nın “30. Yıl” kutlamalarının başlangıç etkinliği olmasından gurur duyduğunu söyledi. Sergilenen tüm arşivin aslında yok edilmiş bir hafızayı canlandırdığını belirten Aysan, “Dönem kendi propaganda malzemelerini yarattı. Gençler sadece afiş, duvar yazıları, kartpostal gibi malzemelerle değil, tiyatro, sinema, müzik ile de kendilerini ifade etme zeminleri yarattı. Fikri olup da mücadeleye katılmış her bir birey bir anlamda afişe çıkmış sayılır” dedi.

Tophane’deki Tütün Deposu’nda yer alan sergi, “Afişe Çıkmak: 1963-80- Solun Görsel Serüveni” kitabında yer alan grafik ürünlere ev sahipliği yapıyor. “Afişe Çıkmak: 1963-80- Solun Görsel Serüveni” sergisi 23 Mart tarihine kadar açık kalacak ve çeşitli etkinliklerle dönemin sözlü tarihine de ışık tutacak.

9 Şubat 2013

Josan Hatero’nun yazdığı Hassas Ten, Özgür Esen’in çevirisiyle Can Yayınları’nca yayımlandı.

Yüzyıllardır aşk üzerine yazılanları okuyoruz ve okuyoruz… Belli ki her tür yaratım alanını besleyen en büyük kaynaklardan biri! Fakat âşıkları kategorize etmek her yazarın cesaret edebildiği türden bir girişim değildi. İşte bu yüzden Hassas Ten, Hatero’nun okura mektubuyla başlıyor. Girişimin sebebini anlatan samimi, güzel bir mektup:

“Bir yazarın kendi eserini açıklamasından daha sıkıcı ve daha saçma bir şey olamaz. Bu yüzden, istersen bu bölümü atlayıp bir sonraki bölüme geçebilirsin. Ama bu bölümü merak ediyorsan ve okuyacak enerjiyi kendinde buluyorsan, elinde tutmakta olduğun bu kitabın üç eserin buluşmasından doğduğunu anlatmama izin ver: Birincisi Italo Calvino’nun Görünmez Kentler adlı kitabı, ikincisi Jorge Luis Borges’in Düşsel Varlıklar Kitabı, üçüncüsü de Edgar Lee Masters’ın Spoon River Antolojisi. Bu eserlerin bana verdiği esinle kendi kendime şöyle sordum: Dünyada kaç çeşit âşık vardır acaba? Özellikleri nelerdir? Bildiğim kadarıyla şimdiye kadar hiç kimse bunu tanımlayacak bir şey yazmamış. Ben de elimden geldiği kadar bu boşluğu doldurmaya karar verdim. Tekdüzeliği kırmak ve kitaba belli bir tempo kazandırmak amacıyla metinde zaman zaman, sevgilisi veya eşi olmayan bazı gerçek kişilerin tanıklıklarına yer verdim. Bu kişilerle yapılan röportajları, hiçbir ekleme yapmadan, birinci kişinin ağzından aktardım.

Umarım, benim bu kitabı yazarken aldığım keyfi sen de okurken alırsın.”

Katalan yazar Josan Hatero’nun titizlikle hazırladığı âşıklar kataloğunda kimler yok ki: külkedileri, romantikler, kâşifler, turistler, miyoplar, holiganlar, cambazlar, dalgıçlar, geçerken görülenler, dokunuş yoksunları… Hepsi “arzu” denen şu gizemli ortak paydada buluşmuş, onu kendi karakterlerince tanımlayıp yaşıyor.

Okuyucuyu birbirinden farklı âşık türlerini keşfetmeye çağırıyor Hatero. Kimi âşıkların birinci ağızdan deneyimleri, Borges ve Calvino izleri taşıyan bu kılavuzu, mahrem ve tutkulu benzersiz bir yolculuğa dönüştürüyor.

edebiyathaber.net (9 Şubat 2013)

Geçtiğimiz yıl hayata veda eden Ray Bradbury’nin yirmili yaşlarda yazdığı ve kendi çocukluğundan izler taşıyan eseri Eve Dönüş, bugün satışa sunuldu.

Şiirsel bir dille yazılan Eve Dönüş, sevgi dolu bir ailenin içinde kendini uyumsuz, yabancı ve sıradışı hisseden “sıradan” insanın hikayesine odaklanır. Bradbury’nin bu özgün hortlak hikâyesi, ilk olarak 1946 yılında Mademoiselle dergisinde yayımlandığından beri bir Cadılar Bayramı klasiği olmuştur.

Dünyaca ünlü ödüllü sanatçı Dave McKean’ın çizimleriyle renklendirdiği Eve Dönüş, Cadılar Bayramı arifesinde bir araya gelen devasa bir hortlak ailesinin onlara hiç benzemeyen çocuklarının hikayesidir.

Ray Bradbury, 1920’de Waukegan, Illinois’de doğdu. Edebiyat tarihinin en büyük bilimkurgu ve fantezi yazarlarından biri olan Bradbury, hayatı boyunca beş yüzün üzerinde öykü, roman, oyun ve şiir kaleme aldı. Bir distopya klasiği olan Fahrenheit 451 romanıyla totaliter rejimlere keskin bir eleştiri getirdi. 5 Haziran 2012’de, Los Angeles’ta öldü.

Dave McKean, Dünyaca tanınan, özellikle de Neil Gaiman ile beraber imza attığı çalışmalarla bilinen, ödüllü sanatçı, illüstratör, yönetmen ve müzisyen. 1991’de En İyi Çizer dalında kazandığı Dünya Fantezi Ödülü’ne tam beş kez aday gösterildi. 2004’te Neil Gaiman ile beraber BSFA (İngiliz Bilimkurgu Derneği) Ödülü’nü kazandı. Yönetmenliğini yaptığı Mirrormask ile geniş bir hayran kitlesi yarattı.

8 Şubat 2013

Can Çocuk Yayınları’nın sevilen yazarı Sevim Ak, 9-10 Şubat tarihleri arasında British Council tarafından bu yıl ilk kez düzenlenecek olan ‘‘Paylaştıkça Artan Hikâyeler’’ web konferansında konuşmacı olarak yer alacak.

Türkiye’deki İngilizce öğretmenlerini bir araya getirecek olan ‘‘Paylaştıkça Artan Hikayeler’’ projesi, öğretmenlerin kısa hikaye, roman, şiir ve anı gibi farklı yazın türlerini sınıf ortamında kullanabilmeleri için farklı öneriler sunmayı amaçlıyor.

Proje sonrasında öğretmenlere dağıtılması için hazırlanan on kısa öyküden sekizi de yine Sevim Ak’a ait.

Konferans sonrasında tüm bildirileri şu siteden, “webinar recordings” bölümünden dinleyebilirsiniz.

Ücretsiz olan bu konferans için ayrıntılı bilgiye http://www.facebook.com/TeachingEnglish.BritishCouncilTurkey adresinden erişmek mümkün.

edebiyathaber.net (8 Şubat 2012)

60 yaş üzeri insanların e-kitap okuma cihazlarında, basılı kitaplardaki aynı metini daha hızlı okuduğu belirtildi. Üstelik anlama açısından hiçbir fark yok. Ama daha önce yapılan bir araştırmada yaşlı insanların hala geleneksel kitapları tercih ettiği ortaya çıkmıştı.

Almanya’nın Mainz kentide bulunan Johannes Gutenberg Üniversitesi’nden uzmanlar 21-34 yaş arası 36 genç ve 60 yaş üzeri 21 kişinin basılı kitap, tablet bilgisayar ve elektronik okuyuculardaki metinleri okurken göz hareketlerini ve beyin aktivitelerini ölçtü.

Her katılımcıya basılı kitap, tablet bilgisayar ve elektronik okuyucudan, hikayeden bilimsel makaleye, zorluk derecesine göre dokuz metin okutturuldu. Gençler arasında okuma zamanıyla ilgili bir değiklik gözlemlenmedi. Ancak yaşlılarda durum farklı çıktı. Yaşlı insanların basılı kitapları okuması için daha fazla zaman ve emek harcadıkları görüldü.

Yaşlı insanların elektronik kitapları okuması ortalama üç ve dört saniye daha hızlı olduğu beyin aktiviteleri ölçüldükten sonra anlaşıldı.

Public Library of Science ONE dergisinde yayımlanan araştırma sonucunda uzmanlar elektronik cihazların gözü yorduğuyla ilgili genel kanının bu araştırmada belirtisinin görülmediğini belirtti.

Daha önce İngiltere’de 760 kişi üzerinde yapılan araştırmada e-kitaplar elverişli, modern ve ulaşması daha kolay olmasına rağmen hala zor okunduğu yargısı yaygındı.

gazeteport.com (8 Şubat 2013)

Maison Moschino, Milan, İtalya

Alice Harikalar Diyarında temalı otelin tasarımı hem masalsı hem de modern bir anlayış barındırıyor.

***

 Le Pavillon des Lettres, Paris, Fransa

26 odası bulunan otelde her harf bir odaya ve bu harf ile başlayan yazar adına atanmış. Örneğin “Z” odası Zola, Emile odası olarak geçiyor.

***

The Library Hotel, New York 

Bir kütüphane mantığı ile tasarlanan bu otelin her katı tıpkı bir kütüphane gibi farklı bir temaya göre düzenlenmiş. Katların adı tarih, felsefe, edebiyat gibi alanlara göre belirlenmiş.

***

Radisson Sonya Hotel, St. Petersburg, Rusya

Dostoyevski romanlarından, özellikle “Suç ve Ceza”dan ilham alan otelde Rusya’ya ve Dostoyevski romanlarına özel tasarımlar bulunuyor. Dostoyevski’nin romanlarında sıkça detaylı şekilde sözü edilen yazı masası da otele özgü tasarımlardan biri.

***

The Hobbit Motel, Woodlyn Park  Waitomo, Yeni Zelanda

Adından da anlaşıldığı gibi otel, Tolkien’in Hobbit’inden esinlenilerek tasarlanmış.

***

The Roi des Belges, Londra, İngiltere

Joseph Conrad’ın Karanlığın Yüreği adlı kitabından esinlenilerek tasarlanmış.

***

The Sylvia Beach Hotel, Oregon

Odalarında televizyon, radyo, telefon ve internet bağlantısı bulunmayan otelin odaları klasikler, çok satanlar, romanlar gibi bölümlere ayrılmış. En pahalı odalar klasik olanlar.

***

Hôtel de Glace, Kanada

Her kış yeniden yapılarak kullanıma açılan buz otel, Jules Verne’in Dünyanın Merkezine Yolculuk adlı kitabından esinlenilerek tasarlanmış.

***

Inn BoonsBoro, Frederick, Maryland

Yazar Nora Roberts tarafından açılan otelin odaları “mutlu son”a ulaşan edebi çiftlerden ilham alınarak tasarlanmış.

***

Hemingway Hotels and Resorts

Önümüzdeki bahar açılması planlanan otel, tümüyle Hemingway’in yaşamı ve yapıtları temel alınarak tasarlanıyor.

edebiyathaber.net (7 Şubat 2013)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z