Masthead header

sivri_uzun_disler_kapak.inddOtuzun üzerinde kitaba imza atan ve yapıtları birçok dile çevrilen İtalyan yazar Beatrice Masini’nin Güzel, Açıkgöz, Cesur Kızlar dizisi devam ediyor. Serinin sekizinci kitabı Sivri Uzun Dişler, Nükhet Amanoel’in çevirisi, Desideria Guicciardini’nin resimleriyle, 8 yaş ve üstü tüm çocuklar için Can Çocuk Yayınları’ndan çıktı.

Güzel, Açıkgöz, Cesur Kızlar dizisi her kitabında farklı bir hikâye anlatıyor ama hepsinin merkezinde güzel, açıkgöz ve cesur kızlar yer alıyor.

Serinin sekizinci kitabı Sivri Uzun Dişler’de kahramanımız yine korkusuz bir kız. Ailesini kazada kaybeden Hortensia, amcasının çiftlik evine gönderilir. Etrafı keşfetmeye çalışırken karşısına soluk yüzlü, eski püskü kıyafetleriyle iki çocuk çıkar. Hortensia kendini bir vampir macerasının içinde bulur fakat güldüren cinsten bir hikâyedir bu. Üstelik içinde İtalyan mutfağının iştah açıcı yemekleri de var.

Yazarlık dışında çevirmenlik, editörlük ve gazetecilik yapan, Milano’da yaşayan Masini, aynı zamanda Harry Potter dizisini İtalyancaya kazandırdı.

“Hiç vakit kaybetmeden bir şeyi açıklığa kavuşturalım: Kapağı görüp de konuyu anlamayanlar için söylüyorum (Hayret, nasıl da anlamadınız daha) elinizde tuttuğunuz bir vampir hikâyesidir. Kendini fazla kaptıran, özellikle kolay etkilenen tüm erkek ve kız okurların bu kitaptan bir an evvel uzaklaşmaları önemle rica olunur. Onları kitabı bırakıp gitmeye davet ediyoruz mutlaka; çünkü şurası su götürmez bir gerçek ki eğer kolay etkileniyorlarsa dizinin bu kitabına layık okurlar olmayı başaramayacaklar demektir: Bu okurlar iyi, hoş olabilirler fakat görünen o ki cesur değiller. İşte bu nedenle kapatsınlar ve sonsuza dek terk etsinler bu kitabı. Diğerlerine gelince kanlı ve inanılmaz bir vampir hikâyesini, üstelik çok daha fazlasını okumaya hazır olun.”

edebiyathaber.net (4 Aralık 2014)

ismailgezginyeniArkeoloji, gelecek için geçmişi okumak, unutulmuş tarihsel hatıraları yeniden canlandırmak iddiasındaki bir disiplindir. Bir Buzdağı olarak yaşamın görünmeyen köklerini disiplinlerarası bir yaklaşımla ortaya koyan, farklı açılardan fotoğraflarını çekip anlamaya dair okumalar yapan bir anlayışı temsil eder. Asıl çalışma nesnesi olan eski eser yardımıyla ulaşmaya çalıştığı, insanın geride bıraktığı yılların muhasebesini yapar. Arkeoloji, bireyin, toplumsal ilişkilerin ve zihinsel çerçevenin bir yansıması olan insan elinden çıkmış maddi kültür kalıntıları yardımıyla insanın anlaşılmasına katkı sunma çabası içindedir.

Arkeolojik materyal geçmiş hakkında bir şeyler söyleyebilecek simgesel bir manaya sahiptir ve bir yazılı metin gibi okunabilir. Arkeologlar, türlü yöntemlerle ulaştıkları arkeolojik verileri okuyarak geçmişe dair tutarlı bir metin oluşturmak, karanlığa gömülmüş ortak toplumsal hafızayı yeniden canlandırmak arzusunu taşırlar… Bu çaba içinde araştırılan geçmişten elde edilen nesnelerin sunduğu her harf, kelime ve cümle, geleceğin inşasının yapı taşlarını oluşturur…

Geçmişte yaşamış insana ulaşmayı sağlayacak arkeolojik kazılar onlarca yıl süren bir geçmişe sahip olabilmekte. Hatta bazı kazıların kendisi bir arkeolojik nesneye evrilmekte ve hatta arkeolojinin kendisi bir arkeolojik nesneye dönüşebilmekte. Bu örneklerde kazı ve araştırma tarihinin arkeolojisini yapmak, hafızayı tazelemek, yapılan çalışmaların zamana karşı dirençlerini ölçmek ve anlamın güncellenmesini sağlamak açısından önem taşır. Çünkü arkeoloji biraz da arkeolojinin arkeolojisidir. Sürekli akan zaman, değişen dünya gerçekliği, bilim ve teknolojik yaklaşımlar, arkeolojik materyalin yeniden yorumlanmasını zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle arkeolojinin bir misyonu da, araştırma nesnesini tüketmemek geleceğe taşımaktır. Arkeolojik yerlerin kazılarının geleceğe de bırakılması, arkeoloji biliminin kendisini yenilemesi açısından önem arz eder…

UNUT_KRALLIK_KAPAK_webArkeolojinin farklı boyutlarını gündeme taşıyan bir sergi geçtiğimiz günlerde İstanbul’da Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi’nde açıldı. 7 Aralık 2014 yılına kadar ziyarete açık kalacak sergi, Hatay’ın Amik Ovası’ndaki Aççana Höyük’te yer alan Tunç Çağ şehri Alalah’ın arkeolojik kazılarını ve burada yapılan bazı arkeolojik çalışmaları gözler önüne seriyor. Mukiş Krallığı’nın başkenti olan Alalah 1930’lu ve 1940’lı yıllarda Leonard Wolley tarafından kazılmıştı. Bugün kazı başkanlığını Aslıhan Yener’in yaptığı bu antik kente ve onun arkeolojisine dair pek çok hatıranın resimlendiği bu sergi, tam da yukarıda söz ettiğim “arkeoloji, arkeolojinin arkeolojisidir” sözünün karşılığını oluşturuyor. Leonard Wolley’in yaptığı arkeolojik kazılardan, etnoarkeolojik çalışmalara ve hatta deneysel arkeoloji araştırmalarına kadar pek çok aşama bu serginin görsel şölenini oluşturmaktadır. Wolley tarafından ilk kez kazıldığı yıllarda bağımsız olan Hatay’ın, çok uluslu demografik yapısından, ortaya çıkarılan ünlü “bit hilani” tipindeki saray yapısına kadar pek çok bilginin günümüze taşındığı bu sergi, tarihin tanıklığını yapmakta, geçmişin anlamını fotoğraflamaktadır.

Koç Üniversitesi Yayınları serginin bir de kitabını yayımlamış: “Unutulmuş Krallık: Antik Alalah’ta Arkeoloji ve Fotoğraf”. Geçmişi yeniden resimleyen bu kitap klasik bir arkeoloji kitabından çok daha fazlasını içermektedir. Höyük kazılarından elde edilen ve Türkiye dışına taşınmış arkeolojik verilerden Arkeo-park Projesine ve araştırmadan elde edilen verilerin günümüzle bağını kuran bazı çalışmalara kadar pek çok konunun yer aldığı kitap, Türkiye’de son günlerde, inşaat sektörünün verdiği tahribatlar nedeniyle gündeme hep olumsuz haberlerle yansıyan arkeolojinin nasıl bir toplumsal rol üstlendiğini göstermesi açısından büyük önem taşımaktadır. Tunç Çağ’ın en güçlü merkezlerinden birisinin arkeolojisi ve burada 85 yıldır sürdürülen arkeolojik araştırmaların arkeolojisi bu sergi ve kitabın içeriğini oluşturmaktadır.

İsmail Gezgin – edebiyathaber.net (3 Aralık 2014)

alya_ve_tirmikOkul öncesi döneme ve yeni yeni okumaya başlayanlara yönelik renkli ve resimli çocuk kitaplarını konu ettiğimiz iki yazıda özetle, okul öncesi dönemin insanın ömür boyu sürdüreceği, temel kişiliğinin ve alışkanlıklarının oluşacağı dönem olduğunu söyledik. Kitap okuma alışkanlığı da bu dönemde kazanılacak bir alışkanlıktır ve çok önemlidir. Bu alışkanlığın kazanılmasında ebeveynlerin vereceği önem kadar kitapların ilgi çekici olması da gereklidir. Öyle ki özellikle okul öncesi dönemde çocukların henüz okuyamadıkları da göz önüne alınınca, bu kitaplardaki resimlerin kolay yorumlanabilir olması, sanat değeri taşıması, çizimlerin çocuğun dünyası, ruhsal yapısı ve zihinsel gelişimi göz önüne alınarak yapılması gerekmektedir. Bu dönemin öykünme dönemi olduğunu ve çocuğun kitaptaki kahramanlara öykünebileceği gerçeğini unutmamak gerekir. 

Renkli ve resimli çocuk kitaplarından söz edeceğimiz bu son yazıda “Kırmızı Kedi”den yayımlanan iki kitaba yer vereceğiz. İlki “Alya ve Tırmık”. Bu aynı zamanda bir ilk kitap. Burcu Bahar’ın ilk kitabı.

Alya küçük bir kız çocuğu. Bir sabah okula giderken kendisi gibi küçük, sevimli bir kedi yavrusu bulur. Yalnız başına miyavlayan bu küçük ve sevimli kediyi alır ve eve götürür. Süt vererek kediciğin karnını doyurur. Artık bir kedisi vardır ve kediciğe Tırmık adını koyar. Tırmık da yalnızlıktan kurtulduğu ve bir yuvaya kavuştuğu için mutludur. Alya’nın bir özelliği dağınık ve düzensiz olmasıdır. Bir gün evden aceleyle fırlar. Acelesinden penceresini de açık unutmuştur.  Tırmık bahçede özgürlüğün tadını çıkarırken serçelerin peşine düşer ve ağaca tırmanır. Öyle yükseğe tırmanır ki aşağıya inemez. Sonrasında ne oldu derseniz onu da kitaptan okuyun derim. Serap Deliorman yine kendine has çizimleriyle kitaba can vermiş. Okumayı bilmeyenler de resimlerden izlesinler.

Bir diğer kitap ise “Küçük Kelebeğin Rüyası”. Yine Burcu Bahar yazmış ve yine Serap Deliorman resimlemiş.

kucukkelebeginruyasiOrman denilince çocukların ve belki de hepimizin kafasında canlanan yeşilden oluşan uçsuz bucaksız ağaçlık bir alan olabilir mi? Sanırım öyle. Fakat bu kitaptaki orman rengârenk ve çok aydınlık. Ormanın en küçüğü olan kozasından yeni çıkmış kelebeğin kanatları ise ormandan da renkli. Bu küçük kelebeğin en büyük zevki ise uçmak. Her akşam yatağına yattığında pırıl pırıl yıldızları ve bembeyaz yüzüyle gülen ay dedeyi seyreder. En büyük hayali de ay dede ve yıldızlara gitmektir. Annesi bunun mümkün olmadığını söylese de ikna olmaz ve hayalinden vazgeçmez. Hayalini gerçekleştirmek için çalışır, çabalar, ne gerekiyorsa yapar. Hayallerinin peşinden koşan küçük kelebeğin, bu yolda edindiği sıcak dostlukların öyküsünü de okuyoruz bu kitapta. Küçük kelebek yıldızlara ulaşabilecek mi acaba?

“Küçük Kelebeğin Rüyası”, ideallerinin peşinden koşmasını istediğimiz çocuklarımız için.

Renkli ve resimli kitapları şimdilik noktalarken hep dediğimizi yine tekrar edelim. “Çocuklar için hep kitap, daha çok kitap. Okuma yolunda olanlara da en doğru ve nitelikli kitap!”

Mehmet Özçataloğlu – edebiyathaber.net (3 Aralık 2014)

#15 ön kapakAlfabe Fanzin’nin 15. sayısı çıktı.

Dergide yer alanlar:

ÖYKÜ:

Hasan Basri Çifci; Ukrayna Piyanosu
Tuba Kır; Janjanlı Güvercin
Ömer Kaçar; Aklı Boşlukta Kaybolmuş Adamın Akşamsız Perşembeleri
Önder Şit; Saklı
Hilal Numanoğlu; Deniz Yıldızı
Birce Altın; Ufaklık

ŞİİR:

Işıl Çelik; Doğmamış’a
Ahmet Balcı; Adem’in Gözleri
Barış Türk; Doksan Derece Yanlış Öpüldük Mualla
Abdurrahim Hâdi Bıyıklı; Karga Savaşları
Furkan Altınkaynak; Altı-Yedi Asırdır Yerin Altı
Burak Çıkırıkçı; Çölde Gizli Bezginlerden Sonra
Selim Murtazaoğlu; Son-bahar
Habip Aslan; Dört Yanımız Kuşatma
Mehmet Şimşek; Soru
Görkem Baran; Suda Kurumuş Kökleri Sulayanların Şiiri
Serhat Arslan; Gidelim Buralardan

kapaklar/çizimler: Rafet Utku 

Alfabe’nin basılı hâlini aşağıdaki yerlerden edinebilirsiniz.

İSTANBUL (Taksim): Mephisto Kitabevi, Aziz Kedi Kitabevi, Ana Kitabevi, Sahaf Nazım Hikmet, Kafe 26A
İSTANBUL (Kadıköy): Mephisto Kitabevi, 26A Sahaf, Sosyal Kitabevi, Flaneur Comics
ANKARA: Dost Kitabevi, Ardıç Kafe
İZMİR: Yakın Kitabevi
KOCAELİ: Fırat Kitabevi, Kafe Kedi
ANTALYA: Kelepir Kitabevi
TRABZON: Ra Kitabevi 

Takip et: twitter.com/alfabefanzin
Beğen: facebook.com/alfabefanzin
Yazı-çizi gönderimi:
alfabefanzin@gmail.com

edebiyathaber.net (3 Aralık 2014) 

ipekli_mendil_1baskiYekta Kopan’ı bu kez editör koltuğuna oturtan İpekli Mendil, aslında bir sözlük. Fakat şimdiye dek görmediğimiz bir türü temsil ediyor. Anlamını arayan sözcüklerin karşılığı, Tanzimat döneminden bugünün genç yazarlarına yüzlerce ismi, öykülerinden alıntılanmış maddelerde bulunuyor. “Bir öykü sözlüğü yapmak istiyorum, öykümüzün nesnelerini, renklerini, kavramlarını, anlarını, karakterlerini maddeleştiren bir sözlük olacak bu…” diyen Yekta Kopan’ın dileği de Can Yayınları’nca basılan bu kitapla gerçeğe dönüşüyor. 

Yekta Kopan’ın Eşik Cini dergisinde başlayıp işinin ehli bir ekiple, uzun uğraşlar neticesinde genişlettiği bir çalışma İpekli Mendil. Sözlük disipliniyle bir araya getirilen metinler, tanıdığımız isimlere yeni bir gözle bakmamızı sağlarken gözden kaçırdığımıza hayıflanacağımız eski ustalarla tanıştırıyor ve nihayet bugünün genç ustalarını bize takdim ediyor. 

İpekli Mendil, Türkçe öykünün gelişim serüvenini, yüzyıllar içinde değişen çehresini, değişmeyen dertlerini 300 farklı öykücüden örneklerle gösteren bir başucu kitabı. Üstelik sadece öykü severler için hazırlanmadı bu sözlük, ‘yeni bir pencere’ arayan herkes için!

Kitabın adını alış öyküsüne gelince… Burada sözü Yekta Kopan’a devretmek gerekiyor:

“Ortaokuldayım. On üç ya da on dört yaşında. Kısacık bir öykü okudum. Her satırında öykünün bana sunduğu dünyada bir adım daha ilerleyerek, her satırında biraz daha heyecanlanarak, her satırında yazıdan oluşmuş bir evrende nefes almanın güzelliğine hayran olarak. Son iki paragrafa geldiğimde çoktan bir yumruk oturmuştu boğazıma. Derken o satırlar çıktı karşıma… 

Ölmek üzereydi. Sımsıkı kapalı yumruğunu kapıcı açtı. Bu avucun içinden bir ipekli mendil su gibi fışkırdı. 

Sonraki paragrafa geçmeden durdum, bir daha okudum bu satırları. Neredeyse benimle yaşıt bir hırsızın, sevdalısına söz verdiği ipekli mendil uğruna ölüme düştüğü sahnenin hüznünden daha güçlü bir duygu sarmıştı beni. İpekli mendilin, o çelimsiz avuçtan “su gibi fışkırmasına” vurulup kalmıştım. Yıllarca okuduğum her öyküde, her metinde o benzersiz fotoğrafı aradım. Sait Faik’in “İpekli Mendil” öyküsünde kaleminin gücüyle çektiği fotoğrafın görüntüsü her okuma ânımda zihnimdeydi. O sade ve güçlü benzetmeye vurulmuştum. Edebiyat bana sadece yeni dünyalar ve yeni hikâyeler sunmuyordu. Bu harika hikâyelerin içinde benzersiz karakterler, nesneler, renkler, coğrafyalar, duygular, anlar, kavramlarla büyütüyordu beni…

Öyküler bizi, bize anlatıyor. Anlatmaya da devam edecekler. Bütün o karakterler, diyaloglar, atmosferler, nesneler, renkler, sesler bize insan olmanın güzelliklerini ve çirkinliklerini anlatırken, bizim yapmaya çalıştığımız sadece göle bir damla temiz su bırakma çabasıdır. Dileriz o damlanın yarattığı dalgalar, yayıla yayıla okurlara ulaşır. Onlar okumaya devam ettikçe öyküler yaşayacak. Öyküler yaşadıkça bizler dünyaya daha korkusuzca dokunacağız.

“İpekli Mendil” öyküsünün son paragrafında şöyle diyor Sait Faik: 

Ya… İyi, halis ipekli mendiller hep böyledir. Avucunun içinde istediğin kadar sıkar, buruşturursun: sonra avuç açıldı mı, insanın elinden su gibi fışkırır. 

İpekli Mendil’deki her bir maddenin de okurunun elinden su gibi fışkırması dileğiyle…” 

edebiyathaber.net (3 Aralık 2014) 

feridun andac 10.tifSıklıkla söylediğimdir bu; edebiyat ödülleri edebiyata kan taşıdığı sürece etkileyici ve yararlıdır. Bunu da şöyle anlamak gerek; yeni yazarların önünü açmak. Bir diğer kıyıdaki anlamı ise edebiyattaki yetkinlikleriyle birlikte getirdikleri açılım, kazandırdıkları birikim göz önünde tutularak bir tür “onur”landırma ödülü.

Gelgelelim bizde ödüller üzerine çok söz edildi, “ödül enflasyonu” dendi; “adam kayırmaca”, “okunmuyor”, “seçici kurul yetersiz”, “eş dost işi” gibisinden yakıştırmalarda da bulunuldu.

Birçok ödül almış, ödül seçici kurullarında görev yapmış biri olarak bu konuda ilginç gözlemlerim olmuştur. Bunları sizlere aktarmak yerine, ödül neye yarar/ne olmalıdır bunu paylaşmak isterim.

Ödül, birini yazar yapmaz. Ama yazarlığının önünü açabilir, o da şu koşulda: ödüllenen çabasını alıp bir yerlere taşıma sadakatini göstermişse/ gösterebiliyorsa.

Bakın seçici kurullar unutulur, ödül gerekçelerini kimse hatırlamaz, verilen plaketler eskir,  yalnızca yazarın yazdığı kalır. Bu anlamda ödüller arenası zamanla unutulanlar barınağına da dönüşebilir. Bugün ödül alıp da adı sanı hatırlanmayan nice kişi bilirim. Gene yapıtı  ödüllendirildiği için uğuru bağlanan yazarlar da bilirim. Bundan sonra tek satır yazmamışlardır. Ama alıp başını gidenler de…

Evet, ödülle yazar olunmasa da; bununla aralanan kapı ona yol işaretlerini gösterir.

Ödül mü, ödün mü?

Gene de, bizdeki ödüllerin zamanla ödüne dönüştüğü ya da ödül adı ile verilme biçiminin çok örtüşmediği zamanlara tanık olmuşuzdur. Bunlardan en çok tartışılanları kuşkusuz Orhan Kemal Roman Armağanı, Sait Faik Hikâye Armağanı ve Yunus Nadi ödülleridir. Bence, öncelikle ödül statüleri/yöntemleri değişmelidir. Ödül verici/koyucu kişi/kurumlar bu ödülle asıl yapmak istediklerini açıklayıcı/yenileştirici bilgiler sunmalıdırlar. Verilen ödül gerekçeleri seçici kurul üyelerinin okuma/değerlendirme raporlarıyla açıklanmalıdır. Yani, “verdik, oldu, size ne” demekle bir ödül, ödül olmaz, anlamını da bulmaz. Örneğin; birçok okur gibi ben de merak ederim geçen yıl ki Orhan Kemal Roman Armağanı seçici kurulunun Hamdi Koç’u Çıplak ve Yalnız romanıyla ödüle değer bulma gerekçesini.

Evet, amaç yeni bir Orhan Kemal yaratmak ya da ödülü onun gibi olan yazara vermek değildir. Ama bu romanı diğerlerinden ayıran, ödülün anlamına denk düşen yanı nedir ki ödüllendirildi…

Tümüyle bunu bir yana koysak da, ödül kurumunun işlerliğinde yanlışlıklar var, bence! Bir ödül niçin oluşturulur, ne adına/neden verilir; amaçlanan nedir? Bir adı yaşatmak mıdır amaç, yoksa edebiyatın gelişimine katkı mıdır ya da bazı yazarları taçlandırmak, bazılarının önünü açmak mıdır düşünülen…

Bu sorular uzayabilir. Bana göre ödüllerin artık ayrışması gerekir. Bunu da güvenilir kurumlar, yetkin seçici kurullarla yapabiliriz ancak. Okumayan, izlemeyen, işi angarya gören seçici kurul ne denli bir ödülü yaşatmaya yetmezse ;  ödülü bir araç kılan anlayış da ödüle de, ödüllenene de bir şey katmaz.

ödülHalide Edip Adıvar’ın, Reşat Nuri Güntekin’in, Yakup Kadri Karaosmanoğlu‘nun, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın, Behçet Necatigil’in, Ahmet Muhip Dıranas’ın seçici kurul üyeliği yaptığı zamanlara bakalım bir de şimdiye. İyi kötü her dönemin edebiyat ortamının da kendine göre “akil insan”ları vardır. Ama bunları bir biçimde yayın ve edebiyat ortamına yansıtmak gerek. ödüller de bunun bir parçasıdır.

Ödül bir arayış değildir

Yıllar önce, Yayıncılar Birliği’nin danışmanlığını yaptığımda, o günkü yönetim kurulu başkanı Aygören Dirim’e yayıncılık ödülü koyma önerisi götürmüştüm. Bunun nasıl olabileceğini de bir raporla açıklamış, yayın sektörü için gerekliliğini de orada vurgulamıştım. Yılın yayınevinden başlayıp editörüne, matbaasına, tasarımcısına kadar bir dizi kişi/yayınevi/kurum bu ödülle sektörel anlamda değerlendirilecekti.  O günlerde yayıncıların yapamadığını bir süre sonra reklamcılar yapacak, kendi sektörel kimliklerini pekiştirecek kristal elma ödülünü oluşturarak reklamcılıkta çaba gösterenleri her yıl ödüllendirecekti.

Bir başka adım da 1990’larda edebiyat eleştirmenleri derneği kurma hazırlıkları yaptığımızda yönetmeliğe “ödül” maddesi koymaktı. Burada da amaçlanan, yılın öykü/şiir/roman /deneme/ eleştiri dallarında “en iyi”lerini ödüllendirmekti. Dernek girişimi kalınca, ödül de hayata geçirilemedi.

Demem o ki, artık her önüne gelen  yazar/konu adına ödül vermek yerine gerçekten edebiyata kan taşıyacak, iyi yazarları/yapıtları taçlandıracak ödüller gerek.

Seçici kurul üyelikleri netameli bir konu. Bunu bir mesleğe dönüştürmekse, edebiyatta iktidarda olmakla eş tutulur oldu kanımca. Bu iş sorumluluk istediği ölçüde zaman da alan bir şey. Bana göre, sanıldığınca da kolay değil. Ödülün güvenirliği asıl buradan geçiyor.

Akademi Edebiyat Ödülleri yeniden oluşturulurken, yaptığımız ilk toplantıların birinde ön koşulum şu olmuştu; seçici kurul üyeliklerinin sürekli değişimi.

Evet,  ödüllendirmenin güvenirliğini sağlamak için bu şart. Biliyorum ki ödüller daha çok tartışılacak.

Sıklıkla yaptığımız bir şeydir, eğitimin bozukluğundan söz etmek. Ama eğitenlerin nasıl eğitildikleri hiç tartışma gündemine gelmez; onların yeterlilikleri/yetersizlikleri üzerine söz edilmez.

Galiba edebiyat ödüllerinde asıl tartışmayı buradan başlatmak gerekir, bir de artık her önüne gelenin bir ödül verme/kurma alışkanlığından neden vazgeçmesi gerektiğini anlatmak… Öyle ki, neredeyse yakın zamanda edebiyat tarihinin soykütüğünü tümden ödüller hanesinde göreceğiz. Bu da ister istemez ödüllere güveni azalttığı gibi, seçici kurulların da ciddiyetini ortadan kaldırıyor.

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (2 Aralık 2014)

safiye erol programİstanbul Şehir Üniversitesi, Selim İleri ve Kenan Gürsoy’un da katılacağı Safiye Erol Sempozyumu’nu 4 Aralık 2014 Perşembe günü Doğu Konferans Salonu’nda gerçekleştiriyor.

Safiye Erol kimdir>>>  

Safiye Erol Sempozyumu Programı:

I. Oturum: 13.00-14.00

Dilan Yamaç, “Ciğerdelen’in Kadın Kahramanlarının C.G. Jung’un
Kollektif Bilinçdışı Kuramı Çerçevesinde Değerlendirilmesi”
Sevim Zehra Kaya, “Safiye Erol’un Ciğerdelen ve Selma Lagerlöf’ün
Morbacka Romanlarının Bildungsroman Temelinde İncelenmesi”

14.00-14.15 Kahve Arası

II. Oturum: 14.15-15.15

Çiğdem Buğdaycı, “Medeniyetler Arasında Bir Kavram: Istırap”
Duygu Dinçer, “Ülker Fırtınası’nda Aşkın ve Benliğin Değişen Yüzleri:
Psikososyal Bir İnceleme”

15.15-15.30: Kahve Arası

III. Oturum: 15.30- 16.30
Zeynep Tek, “Dineyri Papazı’nda Narsisistik Boyutun İncelenmesi”
Havva Yılmaz, “Bir Türkiye Alegorisi olarak Dineyri Papazı ve Safiye
Erol’un Hayatı”

16.30-16.45 Kahve Arası

IV. Oturum: 16.45-18.30

Kenan Gürsoy, “Bir Doğu-Batı Düşünürü Olarak Safiye Erol”

Selim İleri, “Okuduğum Safiye Erol”

edebiyathaber.net (2 Aralık 2014)

MUNHALMünhal”, yeni bir yazarın, Ekin Can Göksoy’un ilk kitabı.  İletişim Yayınlarından çıkan kitap, ilginç hikâyelerden oluşuyor… Bazen Ray Bradbury’i andıran bir bilim kurgu, bazen Borges’in büyülü fantastik evrenini hatırlatan bölümler okuyoruz ama başka, çok kendine özgü bir tortu da bırakıyor yazar bize. Göksoy’la yazarlık serüvenini ve ilk kitap heyecanını konuştuk…

Genellikle, genç yaşta öyküler yazılır, ama yayımlatmaya yıllar geçtikten sonra cesaret edilir,  fakat genç bir yazar olmanıza rağmen, “Münhal” için durum böyle işlememiş.  Bir bakıma cesur bir adım diyebiliriz. Bu “adım” gözünüzde büyümedi mi hiç, nasıl karar verdiniz?  Nasıl gelişti?

Doğrusunu söylemek gelirse, yazmayı öğrendiğimden beri bir şeyler yazıyorum. Kurgu kalıplarına giremeyecek olsa da, çocukların hayal dünyasındaki oyunları kafalarında kurdukları oyunlara benzer hikâyeleri ben deftere de geçiriyordum. Annemin halen sakladığı bir defter var 7 yaşında yazdığım “öykülerden” oluşan.

“Münhal”i yazma sürecinde edebiyat ile iç içe bir arkadaş çevremin olmasının faydasını gördüm, diyebilirim. Çünkü onların sayesinde yazdıklarım ile ilgili nitelikli bir geri dönüş alabildim. Çok gençken yazdığım birçok öykü vardı, fakat “Münhal”deki öyküler, “Alnico” hariç, son iki yılda yazılmış öyküler. Yani, uzun yıllardır kendi kendine yazan biri için aslında pek de erken bir adım attığımı düşünmüyorum. Son yazdığım öyküleri düşününce, bir bütün oluşturabileceklerine karar verdim ve dosyamı Levent Cantek’e teslim ettim. Gerisi zaten, onun eleştirileri ve katkılarıyla gerçekleşti.

İlk öykü Halk Edebiyatı eserlerinden izler taşıyor,  “Münhal” ise pek de kullanılmayan eski Türkçeden bir sözcük… Tercihlerinizi konuşalım istediğim için vurgu yapıyorum. Kitabın bütününde bilim kurgu etkileri, Ray Bradbury havası var, bazen Borges kendini hissettiriyor sanki. Sonra direksiyonu azınlıklara çeviriyorsunuz. Türkçe edebiyat geleneği ile nasıl bir bağınız var?

İlk önce şunu söylemeliyim ki, öykünün çıkışında bir bilimkurgu öyküsü ya da bir halk edebiyatı öyküsü yazmak niyetini taşımıyordum. Anlatmak istediğim hikâyeyi en iyi, en sahih biçimde anlatabilmemi sağlayacak araçları hangi dil, hangi tür sağlıyorsa onunla ilerlemeyi tercih ettim. Yani, bir adamın kültürüne tamamıyla yabancı ama yaşadığı topraklara ait bir nesne ile karşılaştığında hissedebilecekleri üzerine düşünürken, bunu en iyi Anadolu’ya yeni yeni yerleşen Türklerin Karia heykel sanatı ile karşılaşması üzerinden anlatabileceğimi düşündüm. Bu sebeple, öykü bir Anadolu öyküsüne dönüştü. Demek istediğim, anlatmaya karar verdiğim hikâyenin içeriği, biçimini de belirledi.

“Münhal” kelimesini eriyebilen, çözülebilen anlamı ile kullanıyorum. Çünkü günümüzde yaşadığımız hızlı değişim her şeyi geçici, anlık ve korunmasız kılıyor. Bunu her anlamıyla söylüyorum; yirminci yüzyılın başında yapılmış bir apartman için de geçerli bu durum, iki insan arasındaki bir ilişki için de. Etrafımıza baktığımızda her şeyin hızlıca yok olup, “yenilendiğini” görüyoruz. Eski binalar yıkılıp, aynısı bir daha yapılıyor örneğin. Ancak, bir şeyi o şey yapan tam olarak nedir, onu soruyorum kendime. Serkildoryan yıkılıp bir AVM olarak aynı şekilde yeniden yapıldığında hiçbir şey olmamış olmuyor. Yani bir şeyler değişiyor sürekli; bir gün karşınızdaki ev değişiyor, bir gün komşularınız değişiyor. Yaşanmış olan şeyler hiçbir zaman ortadan kaybolmuyor. Ancak,ekincanghiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam etmek zorunda kalıyoruz. Ben açıkçası hiçbir şey olmamış gibi yaşamayı başaramıyorum. Üzerimizde tarihin bıraktığı bir yük var ve bunu görmezden gelerek yaşamak çok mümkün değil. Tarih, bir disiplin olarak, resmi ezberleri tekrarlıyor. O yüzden belki de, tarihin yerine getirmediği görevi ifa etmek, edebiyata düşüyor.

Türkçe edebiyat ile ilişkim ise sıkıcı ve anlamsız bulduğum lise edebiyat derslerinin etkisinden kurtulmamla çok daha sağlıklı bir hal aldı diyebilirim. Önce şiire alışabildim sonra yavaş yavaş roman ve öyküye. Çağdaş edebiyat kadar, Tanzimat sonrası, erken Cumhuriyet dönemi Türkçe edebiyata da bir yakınlığım olduğunu söyleyebilirim. Birkaç isim saymak gerekirse, Ahmet Haşim, Fikret Adil, Halit Ziya, Mehmet Rauf, Yaşar Kemal, Yusuf Atılgan, Oğuz Atay, Ferit Edgü, Bilge Karasu ve Orhan Pamuk’u söyleyebilirim.

İçerikle ilgili devam edeyim, son öykünüzün bitiminde, Oğuz Atay’ın “Tehlikeli Oyunlar” romanına bir “gönderme” bulunuyor.  Atay, okurluk ve yazarlık serüveninizin neresinde?

Oğuz Atay’ı mühendislik eğitimimi sorgulamaya başladığım bir noktada keşfettim. Her şeyden önce Atay’ın da bir mühendis olması benim için gerçekten önemli. Duygusal da olsa, ayrı bir yer tutuyor kişisel olarak. Oğuz Atay’ı birçok şey için sevebilirsiniz, biçimde yaptığı oyunlardan orta sınıfa içeriden getirdiği eleştiriye kadar birçok şey için. Ben en çok mizah anlayışını seviyorum. Bir gün çocukken sebebini hatırlamadığım bir şeyden ötürü ağlıyordum. Odama giderken banyonun kapısının aralık olduğunu fark ettim. İçeri baktığımda aynada kendimi gördüm. Yüzüm kızarmıştı, gözlerimden yaşlar akıyordu. O an aynada kendime baktım ve kendi kendime “şu an istersem gülebilirim” dedim. Gülümsedim, gözlerim zaten ıslaktı, bu yüzden de parladı. Sonra ağlamaya devam ederek odama gittim. İşte Oğuz Atay’ın mizahı o aradaki gülümsemeyi daim kılan bir mizah gibi geliyor bana. Çok kişisel belki, ama o mizah ya da adı her neyse, o yüzden seviyorum Atay’ı.

Karamsar biri misiniz? Çok net bir ifade olduğunun farkındayım. Öykülerinizle yazarlığınızla hayata bakışınızla ilgili olduğu için bu soruyu sorma gereği duydum.

Aslında hem karamsarım hem değilim. Frankfurt Okulu teorisyenlerinden Max Horkheimer’ın bir sözü belli belirsiz canlanıyor aklımda. Ne olursa olsun değiştirilemeyecek olan tek şey geçmişte yaşanmış olan acılardır. Bu açıdan koyu karamsar olabilirim. Bunu bilerek yaşamak aslında çok zor. Ancak bunun beni bütünlüklü bir karamsarlığa sürüklemediğini düşünüyorum. Aslında kendimi hep iyimser bir insan olarak niteledim. Çünkü her zaman başka türlüsünün mümkün olduğunu düşündüm. Her zaman bir şeylerin değişebileceğine, yani en azından ihtimalin varlığına inandım diyebilirim. Horkheimer’dan bahsettim, bir de Adorno’dan örnek vereyim. Bir sanat eserinin devrimci olması için, başka türlüsünün mümkün olduğunu söylemesinin yeterli olduğunu söylüyor Adorno. Yazdığım öyküler devrimcidir demiyorum ancak en azından her şeyin başka türlü olabileceğinin mümkün olduğunu düşündüğüm için karamsar değilim diyebilirim.

Ya siyaset… Yazarın aktüel siyasetle ilgisini nasıl görüyorsunuz? Yazarlar sosyal medya nedeniyle aktüel siyasetle daha fazla haşır neşirler, daha çok görünüyor ve daha çok konuşuyorlar. İnzivada, sürekli kitap okuyan kör kütüphaneci edebi bir mit mi artık sizce…

Ben bir yazarın siyaset ile ilgilenmemesinin mümkün olduğunu düşünmüyorum. Bence sorun aslında çok temel. Siyaset ya da politika, Eski Yunan’dan aldığımız bir kavram olarak şehirle ilgili olan her şey anlamına geliyor. Yani modern politika anlayışımızda bir hata var. Ben her gün sokağa çıkıyorum ve havadaki karbon monoksit oranından tutun da gittiğim işte bana yatırılacak olan sigorta miktarına kadar her şey devletin, dolayısıyla siyasetin tasarrufunda. Değil bir yazar, herhangi bir birey ben siyasetle ilgilenmiyorum nasıl diyebilir ki bu durumda? Siyasetin şeyleştirilmesi ve bir şekilde hayattan koparılmasında sorun başlıyor zaten. Ben tarihin üstümdeki yükünü hafifletmek için yazıyorum. Herkes bir şey için yazıyor ve biri yazdıklarınızı okuduğunda bile o artık politik bir metine dönüşüyor, bana göre.

İlk kitap mutluluğu – tedirginliği nasıl bir hissiyat sizce? Yenisi gelecek mi?

Herkes, evet kendi için yazar ama okunmak da ister elbette. İlk kitabın çıkması ile her gün gittiğiniz kitapçılarda kendi kitabınızla karşılaşmak gerçekten mutluluk verici. Ancak asıl mutluluk verici olan, kitabınızı okuyan kişilerden gelen yorumları duymak. Kitabı beğensinler ya da beğenmesinler yazdıklarınızın okunmuş olması bile yazmaya devam etmek için insana belli bir heyecan aşılıyor.

Şu anda bitmiş bir projem var, bir başkası üzerinde de yavaş yavaş çalışmaya başladım. Umarım yine basılabilir nitelikte bir eser ortaya koyabilirim ve yeni kitaplarımla da bir kitabevinin rafında karşılaşma fırsatım olur.

Söyleşi: Emre Bayın – edebiyathaber.net (2 Aralık 2014)

ÇIKTIKaos Çocuk Parkı dergisinin “Fuhuş” dosya konulu yeni sayısı çıktı.

Son zamanlarda büyük tartışmalara yol açan “fuhuş” konusu, Kaos Çocuk Parkı (K.Ç.P) Sanat-Edebiyat Kolektifi’nin çıkardığı K.Ç.P dergisinin aralık sayısında, politik, teorik, kültürel ve sanatsal çerçevede ele alınıyor.

Bir yandan hâlâ “fuhuş mu, yoksa seks işçiliği mi?” tartışmaları sürerken, K.Ç.P, yeni sayısında birçok açıdan konuyu değerlendirdi. Bu sorunun ve daha birçok sorunun cevaplarına ayna tutuluyor.

Grup Yorum, Mor Karbasi ve Mehmet Akbaş ile yapılan röportajların bulunduğu bu sayıda konu başlıkları şöyle:
Grup Yorum (Röportaj)
Mehmet Akbaş (Röportaj)
Mor Karbasi (Röportaj)
Gökçe Devranlı / Vahşet Çiçeğinin Hikayesi (öykü)
Aslan Kocaman / Buğu (şiir)
Meltem Doğan / Fasülye Taneleri (öykü)
Eric Rose / Fuhuş ve Devlet Üzerine
Ali Varol / Fil Dişli Zenci (şiir)
Hülya Atılgan / Fahişe
Lokman Kurucu / Bir A (şiir)
Mehmet Demir Modan / İhtimal Bir (öykü)
Altuğ Altıntaş / Sistem içi isim değiştirme çabaları ve fahişelik üzerine
Miraç Ağca / Êsrâr âleminin yüce papazı (öykü)
Payanda Şafak / Kaldırım Çiçeği (şiir)
Hayri Tunç / Fuhuş, Uyuşturucu, Yozlaşma
Arif Çimen / Ahlaksızlığınız Batsın
Doğan Ateş / Ön yargılarımızı yıkalım (öykü)
Türker Özşekerli / Gündelik hayat ve şiir
Dinçer Güçyeter / Ne orospular gördüm, hepsi çocukluğumdalar (öykü)
Hıdır Murat Doğan / Çünkü hayat dediğin, bir çeşit savunma hattıdır (öykü)
Meltem Öztürk / Irréversible-Dönüş Yok filmi üzerine eleştiri

Türkiye’nin tüm bölgelerinde ve birçok şehrinde K.Ç.P’nin yeni sayısını edinebilirsiniz…
Bilgi için iletişim: kaoscocukparkisanatedebiyat@gmail.com
edebiyathaber.net (2 Aralık 2014)

hayirhayirDünkü yazımda renkli çocuk kitaplarından ve bu kitapların çocukların bilişsel gelişimlerindeki etkisinden söz etmiştim. Bugün kaldığımız yerden devam edelim ve çocuklar için kitap, daha çok ve nitelikli kitap diyelim.

Bugünkü ilk kitabımız “Hayır Hayır Bana Ne!” Çocukların inatçılıkları ebeveynleri en çok zorlayan konulardan biridir. Hatta belki de en zorudur. Eğer çocuk herhangi bir konuda “hayır” demişse ona “evet” dedirtebilmek pek mümkün değildir. Marie-Isabelle Callier de bu durumu gözler önüne seriyor. Acar Erdoğan’ın Türkçeleştirdiği kitapta Selin’in yani Bayan Hayır’ın annesinin isteklerine sürekli olarak hayır demesinin sonucunda annesinin ona “evet” dedirtmeyi nasıl başardığını okuyoruz. Annick Masson’un resimleri de bu olayı yaşamamızı kolaylaştırıyor.

anahtarBir başka kitabımız da “Anahtar”. Bu kitap “7 Keçi Yavrusu” masalını bilenlere çok tanıdık gelebilir. Fakat burada 3 afacandan söz ediliyor. Küçük, Ortanca, Büyük ve anneleri. Bir gün anneleri alışverişe çıkarken, “sakın ha kapıyı kimseye açmayın” der ve gider. Fakat döndüğünde ne görsün! Anahtarını unutmuş. Çocuklara da kapıyı açmayın dedi… 3 Afacan için eğlence başladı o an. Anne içinse kabus dolu saatler… Isabelle Flas’ın yazdığı hikayeyi yine Annick Masson’un resimleriyle canlanmış olarak görüyoruz. Ve Türkçeleştiren yine Acar Erdoğan.

“Hayır Hayır Bana Ne!” ve “Anahtar” çocuklar kitapları sevsin diye Mavibulut Yayınları tarafından yayımlanan renkli kitaplar.

Durmadan devam edelim ve 1972 Nobel Edebiyat Ödülü’nün de sahibi olan Heinrich Böll’ün efsanevi öyküsü “Balık TutmabaliktutmadersiDersi”nin Emile Bravo’nun muhteşem çizimleriyle günümüze taşınmış haline bir bakalım. “Yaşlı balıkçı küçük bir limanda kayığında uyukluyordur. Meraklı bir turist ise bu anı fotoğraflamak isterken fotoğraf makinesinin sesi ile balıkçıyı uyandırır. İkisi arasında tatlı bir sohbet başlar. Sohbet esnasında iki farklı karaktere sahip insanın bir amaç uğrunda nasıl da başka başka düşünüp davrandığına da tanık oluyoruz. Fakat sonuç tektir ve ikili bir noktada buluşurlar. Kitabın adı “Balık Tutma Dersi” olsa da Böll çok ince ve müthiş bir yaşam dersi veriyor çocuklara. Figen Müge Erel’in dilimize kazandırdığı bu eseri Desen Yayınları çocuklarla buluşturuyor.

kirazcanilekirazimBugünün son renkli kitapları ise “Kirazcan ile Kirazım”ın serüvenleri olsun. İki gündür burada söz ettiğimiz kitaplara göre biraz daha zayıf, fakat çocukların ilgisini çekebilecek kadar renkli. İki kitaplık dizide Kirazcan ile Kirazım’ın karakurtçuklara karşı mücadelesini okuyoruz. Bununla birlikte Kelebek Dantelkız’la, Armut Tombalak’la, Salyangoz Nazlıkız’la, Yapraklarla ve olayları abartma huyu olan hayalperest Canerik’le olan dostluklarını… Ormanın bu sevimli sakinlerinin başlarına neler geliyor neler. Aydan Çelik’in çizimleri çocuklara kitapları sevdirecektir. “Kirazcan ile Kirazım” h2o Yayınlarından.

Çocuklar, çocuklarımız, yarınlarımız. Okudukları kadar insan olacaklar. Ki günümüzde kitap okumayanların neler konuşup neler söylediklerini de her gün görüyoruz! Olabildiğince erken yaşta ve olabildiğince fazla sayıda kitapla buluşturalım çocukları. Onlar kitapları sevsinler ki yarınlarımızda güneşin aydınlığını yaşayalım. 

Mehmet Özçataloğlu – edebiyathaber.net (2 Aralık 2014)

Sadık Yemni ve Fıkır1 – Çok okuyun ve kalbinize, aklınıza en çok hitap eden kitapları üçer beşer kez okuyun. Bu kural filmler için de geçerli. Özellikle başlangıç aşamasında kitaplar ve filmlerle ‘one night stand’ takılanların gri hücreleri yeterince idman yapamaz. Kitapları sadece bir kez okuyup geçen kimselerden iyi yazar çıkmaz.

2 – Televizyon izlemeden duramayan, Nomofob (cep telefonu keşi) olanlar ve internet bağlantısız geçen anlara tahammül edemeyenler yazı işinde irtifa kazanamaz.

3 – Yalnızlık için karakterin öğretmenidir denir. Yalnız olmak yazmak için şarttır. Yazı becerisi, yazan ruh monogam ve kıskanç bir eştir. (Bundan kasıt gün içinde yalnız geçirilen anlardır.)

4 – Akıl gönlün çok ilerisinde yürümemeli. İnsana dair olan malzeme yüksek dozlu kurnazlığı taşımaz. Samimi ve gönülden olmak çok önemlidir.

5 – Samimi ve gönülden olmanın bazen zorlaştığı zamanlardayız. Dünya şu anda temelden değişiyor ve yeniden şekilleniyor. Bu durum ülkeleri de etkiliyor. Böyle zamanlarda statükocular ve değişimciler kutuplaşabilir. Bir yazar her türlü mahalle baskısına dayanıklı olmalıdır.

6 – Artık 19. ve 20. yüzyılda yaşamıyoruz. Alkolizm de dahil bir yazar izm’lerin tamamından sakınmalıdır. İdeolojiler edebiyat ve sanatın dostu değildir ve izmler yetenek törpüsüdür.

7 – İlhamşör olmak, yani ilham erişiminde sürekli çevrimiçi durumunda bulunabilmek sizden öncekilerin yazdıklarını iyi tanımalısınız. Yoksa gelenin ilham mı, intihal mi olduğu belli olmaz. Cyrptomnesia (normal ortamlarda bilinen ve geçerli bilginin kaynağının hatırlanmaması hali) radarı ancak böyle keskinleşir.

8- Aykırı düşmekten, bütün mazlumları aynı anda kucaklayan küresel bir vicdana sahip olmaktan ve haksızlıklara karşı çıkan anarşist damarı beslemekten korkmamalıdır. Yeni roman bu karışımdan türeyecek.

9 – Karakterlerin bizlerden alıntı olduğu unutulmamalıdır. Doğallık ve hissiyatların inandırıcılığı çok önemlidir.

10 – Yazdığınız metinlerin akıcılığı çok önemlidir. Hikâye çatmadaki yetiniz ve akıcı anlatımınız üslubunuzun kalibresini belirler.

11 – Ayrıntı yeterli miktarda kullanmalı ve aşırısından sakınmalıdır.

12 – İyi bir kurgu gerçek hissini veren bir hikâyenin üstüne inşa edilir. Ne yazarsanız yazın bir hikâyeniz olmalı. Akılda en uzun kalan şey hikâyedir. Dinî mesellerin bu kadar uzun ömürlü olmasının bir nedeni de budur.

edebiyathaber.net (1 Aralık 2014)

Cennetin-Kokleri_170494_1Um:ag yazma seminerlerine katılanlar bilirler; Mehmet Eroğlu’nun 20 kitaplık bir okuma listesi vardır. Hala var mı bilmiyorum. Yıl 2000 ya da 2001’di, Romain Gary ile o okuma listesi sayesinde tanıştım. “Cennetin Kökleri”, okuma listesindeki her bir kitap gibi, beni çok etkilemiş, kitabın kahramanı Morel’in etkisini uzun süre üstümde hissetmiştim.

Romain Gary’nin özgeçmişini okuduğunuzda, ona dair biraz araştırma yaptığınızda, Morel gibi bir kahramanın onun gibi bir yazarın elinden çıkması hiç de şaşırtıcı değil. Romain Gary, yönetmen, senarist, savaş pilotu ve diplomatlık gibi birçok sıfata sahip yazarlardan. Litvanya doğumlu yazar, Fransız vatandaşı oluyor, Fransa’nın 2. Dünya Savaşı’ndaki kahramanlarından biri olarak Légion d’Honneur nişanına layık görülüyor. 1956 yılında, Cennetin Kökleri romanıyla Goncourt Ödülü’nü alıyor. Bir dönem Emile Ajar takma adı ile de roman yazıyor ve 1975 yılında “Onca Yoksulluk Varken” romanı ile aynı ödülü tekrar alıyor. 1980 yılında tabancası ile intihar ediyor. Dünya, Emile Ajar’ın Romain Gary ile aynı yazar olduğunu intihar notundan öğreniyor. Notta yer alan son cümleler şöyle: “Çok eğlendim, teşekkür ederim. Hoşçakalın.”

Kitabın başında, Mehmet Eroğlu’nun Aralık 1980’de Romain Gary’nin ölümü üzerine yazdığı yazı yer alıyor. Yazıda belirtildiğine göre; Romain Gary ölümünden hemen önceki bir konuşmasında “Her şeyi çok hatırlıyorum.” demiş.

Bazı kitaplar okuyucusunu tekrar okumaya çağırır, bazen ikinci defa, bazen daha fazla sayıda okutur. Gezi’den beri Morel gibi, düşlerin, azmin ve cesaretin ama en çok da direnişin ve umudun simgesi birçok kahraman beni tekrar okumalara çağırıyordu, Morel’in zamanı gelmiş demek ki.

Bir Fransız olan Morel, Hitler zamanında iki yılını toplama kampında geçirmiş, bu süreçte filleri hayal ederek, onlardan aldığı güçle, yaşadığı insanlık dışı uygulamalara direnebilmiş. Savaştan sonra fillere borcunu ödemek üzere Afrika’ya geliyor ve ilk olarak Fransız sömürgelerinden biri olan Çad’da ortaya çıkıyor.  Elinde, mücadelesi boyunca hiçbir zaman yanından ayırmadığı, içi fillerin korunmasına dair dilekçe ve başvuru yazıları ile dolu bir evrak çantası ile önce önüne gelen herkesten fillerin korunması için imza toplamaya çalışıyor. Dilekçelerin yeterli olmadığının farkında olan Morel, fil avcılarından Fransız hükümetine, Afrika’nın tanınmış yerlilerinden dünyaca ünlü gazetecilere kadar herkese karşı, şiddet dahil olası her yöntemle savaşıyor. Afrika’nın uçsuz bucaksız ormanlarında, savanlarında, çöllerinde kendini fillerin korunmasına adıyor. Öyle bir mücadele ki, filleri umursamayan ya da filleri sadece et olarak düşünen ilkel kabileler dahil, dünyanın farklı yerlerinden birbirinden farklı birçok insan bu direnişin muhteşemliğine hayran olup Morel’in safında yer alıyorlar. Ubaba Giva. “Fillerin atası” demek. Morel’in yerliler tarafından verilen takma adı.

Kitaplar sıradan insanları birer masal kahramanına dönüştürürler. Morel’in çevresine toplanan her bir kitap kahramanı da bu kaderi yaşıyor.

Saint-Denis. Görevi Afrika’da Hıristiyanlığı temsil etmek ve yaygınlaştırmak olan bir Cizvit papazı. Kitabın anlatıcısı o; Morel’in serüvenini onun ağzından dinliyoruz. Yüreği Morel’den yana olan Saint-Denis, dünyanın halini yeterince gördükten sonra temsilcisi olduğu din yerine tercihini ilkel inançlardan yana kullanıyor. Tek dileği, gelip geçen fil sürülerini görebileceği,  yalnız kalmamak için başka ağaçların da olduğu, bir Afrika düzlüğüne bakan bir tepede bir sedir ağacı olmak. Saint-Denis insana inancını yitirmesine rağmen, Morel’in akıl almaz direnci ve mücadelesinden etkileniyor, bu yüzden yüreği ondan yana. Ama Morel’in aurasına kapılan herkes gibi o da bir konuda Morel’i hiç anlamıyordu: “Zavallı Morel. İçinden çıkılmaz bir konuma soktu kendini. İnsanca bir şeyi insanlarla birlikte savunmak istemekteki çelişkiyi şimdiye kadar kimse çözümleyemedi…” Oysa Morel gücünü tek bir inançtan alıyordu: İnsan! Hem Almanya’da toplama kamplarında hem de Afrika’daki mücadelesi süresince tanık olmak zorunda kaldığı insan eli ile gerçekleşen onlarca katliama rağmen asla vazgeçmediği umudu ve inancı: İnsan! İçinde insan olmayan bir çözüm yolu yoktu çünkü.

Minna. Morel’le karşılaşmasa sıradan bir fahişe olarak kalacaktı belki. Bence Morel’den sonra kitabın en hayranlık duyulacak kahramanı. Morel’in dilekçisini imzalayan iki kişiden biri. Çad’da çalıştığı otelde Morel’le karşılaşıp, Morel ona dilekçesini okuduktan sonra tüm benliğe ile bu davanın bir parçası olan Berlin’li Minna. Çocukluğundan itibaren karşısına çıkan her erkeğin kendisinden yararlanmaya çalıştığı, savaş sırasında Almanya’yı işgal eden bir ordu Rus askerleri tarafından tecavüze uğrayan, ilk defa yaşamın anlamını Morel’in mücadelesinde bulan Minna’nın sözlerinin altında ezilmeli dünya: “Erkekleri pantolonlarını çıkardıkları zaman yaptıkları şeylerle suçlayamazsınız. Gerçek anlamda kirli işler için iyice giyiniyorlar – dahası, üniformalar giyiyorlar, bayraklar, süsler…”

Peer Qvist. Danimarkalı bir bilim adamı. Afrika’ya gelip Morel’in yanında filler için, sadece filler için, mücadele ediyor, son noktaya kadar onun yanından ayrılmıyor, Minna gibi. Diyor ki; “Adalete, onura, özgürlüğe duyduğumuz ihtiyaç, kalplerimize derinlemesine işlemiş cennetin kökleridir. Ama insan, kıskıvrak saran köklerinden başka hiçbir şey bilmiyor cennete ilişkin…”

Abe Fields. Anne ve babası toplama kamplarında öldürülmüş, sefalet içinde geçen çocukluğundan sonra Amerika’ya giderek Amerikan vatandaşı, sonrasında başarılı bir fotoğrafçı olan Abe Fields. Ne filler, ne Morel, ne de insanlar umurunda, tanıdığımız birçok fotoğrafçı gibi tek amacı onu Pulitzer ödülüne götürecek fotoğrafları çekmenin peşinde. Ona kızmaya hakkımız yok, aksi olsa o fotoğraflar olmazdı. Ama o da Morel’in büyüsüne kapılıp, kırık kaburga kemiklerine, fotoğraf çekecek filmi bitmesine rağmen son ana kadar yanında kalanlardan biri. Çünkü Morel bulaşıcıdır. Morel, kendisi ile tanışan herkese yaptığı gibi Fields’ın da yüreğinin derinlerine ittiği, unuttuğu ya da unutmak istediği insanlık kırıntılarını canlandırıyor.

“Cennetin Kökleri” oldukça kalın bir kitap: 500 sayfa. Morel, kitap boyunca neden fillerin korunması mücadelesine girdiğini anlatıyor. Ama insanlar bir türlü inanmak istemiyor. Mücadelesinde yanından hiç ayrılmayan dostları dahil herkes, bir insanın tüm ömrünü fillerin korunmasına adamasını üstelik bunu tek başına üstlenmesini ve üstelik bunu yaparken insana katıksız bir inanç ve umut beslemesini anlayamıyor. Kimi başka hedefleri olduğunu, kimi başka çıkarları olduğunu ileri sürüyor. Bu konuda kendisi ile tartışan Afrika’nın özgürlüğü için savaşan bir gence Morel şöyle diyor; “Yalnızca ulusal bağımsızlıkla yetinemezdim. Eski, çok eski bir aldatmaca bu. Artık sökmüyor. Dünyanın onda dokuzu bağımsız uluslardan oluşuyor; ama durumlarına bir bak… Hayır dostum, benim açımdan yeterli değil. Daha çoğunu istiyorum. Daha çok şey bekliyorum. Artık insanlaşmalarını istiyorum; daha azına razı değilim.”

İnsanlaşmak için, ihtiyacımız olan cennetin kökleri adalet, onur ve özgürlük için Gezi’de ağaçlara sarılan, o ağaçlar için ölen, öldürülen, Afrika dahil dünyanın her yerinde ağaçların, fillerin, tüm hayvanların, doğanın korunması için mücadele eden tüm direnişçilere selam olsun.

Romain Gary’e ve Ubaba Giva’ya selam olsun!

Şule Tüzül – edebiyathaber.net (1 Aralık 2014)

  • Refika Kocabey - 01/12/2014 - 18:07

    Mehmet Eroğlu’nun okuma listesi hala var. Ben de Mehmet Eroğlu sayesinde hem yazarla, hem de Morelle tanıştım, teşekkürler.cevaplakapat

didem madak afis-33x48 (1)Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı 11-12 Aralık 2014 tarihlerinde şair Didem Madak için bir sempozyum düzenliyor.

Başkanlığını Prof. Dr. Solmaz Zelyüt‘ün yaptığı sempozyum düzenleme kurulunda Prof. Dr. Dilek Direnç, Doç. Dr. Şerife Yalçınkaya, Şair Asuman Susam ve Müjde Bilir var. Etkinlik, şiir dilimizin eşsiz seslerinden biri olan Didem Madak’ın şiirleri odağında, farklı alanlardan pek çok değerli ismi bir araya getirerek şiire ve de kadınlık hallerine disiplinlerarası bir pencereden bakmayı hedefliyor.

“Benim hayatımla ve bir kadın oluşumla ilgili çözemediğim bazı meselelerim var, bu meselelerle samimiyet ve cesaretle boğuşuyorum hâlâ. Bütün bunlar yokmuş gibi davranıp, kitabî şiirler yazamam. Şiirlerim ütüsüz ve buruşuk gezdirdiğim ruhumun diyeti bence. Bu yüzden hepsi benden parçalarla dolu. Bu yüzden biraz ‘kadınsı’, durup dururken bağıran şiirlerdiyen  Didem Madak’ı hatırlamayı, hatırlarken tartışmayı ve tartışırken anlamayı amaçlayan etkinlik, Ege Üniversitesi Kültür Sanat Evi’nde iki gün boyunca herkese açık olarak gerçekleştirilecek.

Program için>>>

edebiyathaber.net (1 Aralık 2014)

kibritci-kizKemalettin Tuğcularla büyüyen bir kuşağın üyesiyim ben de. Hatta onların son temsilcilerinden biriyim diyebilirim. Ve bugünlerde yayımlanan çocuk ve gençlik kitaplarını görünce hayıflanmadan edemiyorum. Neden şimdilerde çocuk değilim ki diye. Bir yandan da bu kitapları okuyor olabilmenin mutluluğunu yaşıyorum. İçimde hâlâ büyümeyen bir çocuk olduğunu görüyorum. Bu kitapları ıskalamamış olmanın da bir şans olduğunu bilerek.

Hele ki okul öncesi döneme ve yeni yeni okumaya başlayacak olanlara yönelik kitaplar var ki anlatacak söz bulamıyorum. Çocuğa kitabı sevdirmekse amaç işte doğru adres bu kitaplardır.

Hayat boyu süren gelişimin en hızlı ilerlediği dönemin 0-6 yaş dönemi olduğunu göz önüne aldığımızda bu gelişimin desteklenmesinde resimli çocuk kitaplarının önemi de ortaya çıkıyor. Bu kitaplar sayesinde çocukların bilişsel, dil, sosyal-duygusal ve yaratıcılık gelişimleri desteklenmektedir. Bu kitaplarda çocuklara sunulan kurgular ve resimlemeler sayesinde çocuk farkına varmadan ve eğlenerek öğrenme/gelişim sürecini sürdürmektedir. Prof. Dr. Sedat Sever, nitelikli resimli kitapların çocukların yaşamında onların bütün gelişim alanlarını etkileyen zenginleştirici birer kaynak özelliği taşıdığını belirtiyor.

yagmurlubirgunSözünü etmek istediğim kitaplar Yapı Kredi Yayınları’na ait. İlki hemen herkesin bildiği klasik dünya masallarından “Kibritçi Kız”. Yüzyıllardır eskimeyen bu masalı Tahsin Yücel’in nitelikli çevirisi ve Ayşın Delibaş Eroğlu’nun resimleri ile tekrar yaşıyoruz. Geçmiş yıllarda farklı yayınevlerinden okuduğumuz Kibritçi Kızlara göre pedagojik açıdan daha çok özen gösterildiği gözden kaçmıyor. Danimarkalı yazar Andersen, sonu mutlu biten masalların aksine Kibritçi Kız’da hüzünle sarıyor okuyucusunu. Küçük yürekler uzun süre etkisinden kurtulamayacakları bir dram okuyacaklar bu masalda.

Bir diğer renkli kitap “Yağmurlu Bir Gün”.  Yağmurun bardaktan boşanırcasına yağdığı, rüzgârın uğultuyla estiği bir gün. Cem camın önüne geçiyor ve yağmuru seyretmeye başlıyor. Canı sıkılmıyor mu acaba diye düşünmeyin. Çünkü Cem camın arkasında görülse de aslında bambaşka diyarlarda. Hayal dünyasında geziyor, oynuyor. Peki, siz? Çocuklarınızı Cem’in hayal dünyasına katar mısınız? Yağmurlu Bir Gün’ü Feridun Oral hem yazmış hem resimlemiş.

gokkusaginikovalayankediBir diğer kitap ise “Gökkuşağını Kovalayan Kedi”. Bu kitaba renkli demek yetersiz olur, çünkü rengârenk. Biz yağmuru bir önceki kitapta bırakmış olsak da gökkuşağını burada görüyoruz. Kedileri ve renkleri seven çocuklar bu kitabı en çok sevecek olanlardır. Çünkü kahramanımız Gölge kapkara fakat çok sevimli bir kedi. Renginden hiç hoşnut değil. Bu yüzden gökkuşağının altından geçmeyi hayal ediyor. Bunu başarırsa renginin değişeceğini sanıyor. Ve bir yağmur sonrası beliren gökkuşağının onun hayallerini gerçekleştirmek için ortaya çıktığını sanarak sevinçle koşmaya başlıyor. Koşarken de başına neler geliyor neler. Bu güzel hikâyeyi Filiz Özdem yazmış, Seçil Çokan daha da güzelleştirmiş.

Yapı Kredi Yayınlarından sözünü etmek istediğim son kitap ise “Kim Korkar Kırmızı Başlıklı Kız’dan?”. Bu kitabı sona bıraktım çünkü bilindik masaldan tamamen başka bir masal, bambaşka bir bakış açısı. Kırmızı Başlıklı Kız masalını herkes bilir. Hain kurt tuzaklar hazırlar ve sonunda büyükanneyi ve Kırmızı Başlıklı Kız’ı mideye indirir. Sonra da bekçi gelir ve onları kurtun midesinden çıkararak kurtarır. Bu masalda ise hain kurt yerine çok sevimli bir yavrukurtla karşılaşıyoruz. Bu yavrukurt büyüdüğünü ve ormanda tek başına dolaşmaya çıkabileceğini düşünür vekimkorkarister. Fakat annesi böyle düşünmemektedir. Yavrusuna çeşitli sorular sorar. Yavrukurt o kadar akıllıdır ki, verdiği yanıtlarla annesini şaşkına çevirir.  Hani hep deriz ya şimdiki çocuklar bir başka diye; şimdiki kurtların da bir başka olduğunu görüyoruz bu kitapta.

Sara Şahinkanat şiirsel ve bir o kadar da mizahi bir dil kullanmış bu masalı anlatırken. Ayşe İnan Alican da bir o kadar güzel resimlemiş anlatılan masalı. Fakat bu kitabı özel kılan bir başka özelliği daha var. Bu kitap ÇGYD tarafından “2009 Yılı En İyi Resimli Öykü Kitabı” seçilmiş. Ve görülüyor ki bu ödülü de fazlasıyla hak etmiş.  

Renkli çocuk kitaplarına yarın devam edelim.

Mehmet Özçataloğlu – edebiyathaber.net (1 Aralık 2014)

ozgorlukugrunaTamamlanması 15 yıl süren ilk Türkçe fantazyanın son kitabı Özgürlük Uğruna, İthaki Yayınları aracılığıyla okurla buluştu.
Perg ve Delkarna’da özgürlük için mücadele verenler, diktatörlere karşı bir araya geliyor. Ezilenler, sömürülenler, çapulcu görülenler isyan bayrağı altında buluşuyor. Hayali bir diyarda savaş verseler de, yaşadıkları ve hissettikleri insanlık tarihine olduğu kadar yakın tarihimize de ışık tutuyor.

Barış Müstecaplıoğlu‘nun 1999’da yazmaya başladığı Perg Efsaneleri serisi, 2002’de yayımlanan ilk roman Korkak ve Canavar ile Türkçe edebiyatı diyar fantazyası türüyle tanıştırmıştı. Daha önce gerçek dünyaya fantastik unsurların katıldığı Türkçe romanlar bulunmakla birlikte, tamamen fantastik bir diyarda geçme niteliğiyle, Yüzüklerin Efendisi, Taht Oyunları, Narnia Günlükleri gibi dünyaca ünlü seri kitaplarla aynı türde olan ilk Türkçe fantazya serisi Perg Efsaneleri, içerdiği zengin hayal gücünü güçlü bir edebi anlatıyla buluşturarak okurların büyük beğenisini kazanmıştı.

Engin bir yaratıcılık içeren Perg Efsaneleri, zaman içinde Bulgaristan, Sırbistan, Çin ve Almanya’da da yayınlanarak dünyaya açılma başarını gösterdi. Barış Müstecaplıoğlu Londra Kitap Fuarı, Frankfurt Kitap Fuarı, Şanghay Edebiyat Festivali gibi dünyanın en önemli edebiyat etkinliklerine Türkiye’nin fantastik edebiyatını temsilen konuşmacı olarak davet edildi.

Hayali milletler aracılığıyla dünyamızın gerçek sorunlarını konu alan Merderan’ın Sırrı, Bataklık Ülke ve Tanrıların Alfabesi ile dört kitapta tamamlanan Perg Efsaneleri, 2013 yılında İthaki Yayınları tarafından çizer Ertaç Altınöz’ün hazırladığı yeni kapaklarıyla okurla yeniden buluşturuldu. Kitaplardan sahneler içeren bu görseller, romanlardaki hayal gücünün derecesinin de aynası oldu.

Kitaplarda yaşanan büyüleyici maceralar, düşsel diyarlarda geçseler de içerdikleri metaforlarla hem insanlık tarihine hem de ülkemizin yakın tarihine ışık tutuyor. Özgürlüğü, insanların eşitliğini ve savaşı kazananlardan çok barışı getirenlerin gerçek kahramanlar olduğunu son derece güçlü bir biçimde savunan, ırkçılığa ve önyargılara darbe vuran bu romanlar, hayal gücünü edebiyatla etkileyici bir şekilde buluşturmalarıyla, bugün on beşi aşkın lisede edebiyat derslerinde okutuluyor, üniversitelerde haklarında sempozyumlar düzenleniyor, akademik makaleler kaleme alınıyor. Türkiye’de fantazya ve bilimkurgu gibi hayal gücüne dayanan türlerde dünya çapında eser üretilemez önyargısına son veren bu kitaplar, pek çok genç yazarın bu türlerde kalem oynatmasına cesaret verdi.

Perg Efsaneleri‘nden sonra Şamanlar Diyarı isimli yeni bir fantastik seriye başlayan ve bu seriyi Perg ile birleştiren Müstecaplıoğlu, Şamanlar Diyarı ve Keşifler Zamanı isimli romanlardan sonra, üçüncü ve son kitap Özgürlük Uğruna ile her iki seriye de ortak bir son kaleme aldı. Bu kitaplarla 14.yüzyılda yaşamış Şamanist ressam Mehmet Siyah Kalem’in yılan kuyruklu yaratıkları da ilk defa bir romanda karakter olarak yer aldılar. Perg Efsaneleri ve Şamanlar Diyarı iç içe geçmiş yedi romanlık bir seri olarak da Türkçe edebiyatta nadir bir yere sahip.

edebiyathaber.net (1 Aralık 2014)

Mesele-96-Aralık-kapakMesele kitap dergisi, 96. sayısında kapağına edebiyat ve gençler arasındaki ilişkiyi taşıdı. Ayrıca, Türkiye’de çalışma ilişkilerinin işçi aleyhine evriminin sonucu olarak işçi ölümlerinin nedenleri, Gezi İsyanının bakiyesi üzerinden devam eden örgütlenme ve demokratik muhalefet kanalları üzerine tartışmalar, yükselen otoriter muhafazakârlığın ekonomi politiği gibi konular da kapağa taşınan diğer başlıklar arasında…

Özellikle yirmi birinci yüzyılda yirmilerinin sonunda, otuzların başlarında yeni bir genç yazar iklimi ve yeni eserler ortaya çıkmaya başladı. Bu iklimi hem genç yazarların kendisi hem de akademisyenler anlattı.

Alper Beşe, Emrah Öztürk, Giray Kemer ve Seran Demiral, genç yazarlar olarak edebiyatla aralarındaki bağı Can Semercioğlu’na anlattı. İstanbul Bilgi Üniversitesi Kültürel İncelemeler Bölümü öğretim üyesi Mesut Varlık, “Gençlik, herkeste görülen bir hastalıktır” diyerek, gençler ve edebiyat arasındaki ilişkinin derinliğine inerken, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Seval Şahin ise Aslı Sarıoğlu’na “Yeniden toplumcu gerçekçilik…” diyerek, 2000’li yıllarda edebiyatın geldiği noktayı anlattı.

Kapak konusunun yanı sıra kitap değerlendirmeleri, kültür-sanat ve sinema yazıları, röportajlar ve güncel konulara dair yazılar Mesele’nin Aralık sayısında:

Şöhret Baltaş, çitleme yasasından Yırca direnişine sermayenin ve ezilenlerin öyküsünü anlattı: “Ölüler altın takmaz…

Tevfik Kalkan, Terry Eagleton’ın Tanrı’nın Ölümü ve Kültür kitabını değerlendirdi: “Kültürün Soykütüğü

Yunus Öztürk, Erdoğan Aydın’la birleşik muhalefet imkânını konuştu: “Birlikte davranacak ortak bir merkeze mutlaka ihtiyaç var

Barış Özdemir, Vedat Türkali’nin Bitti Bitti Bitmedi romanını değerlendirdi: “Hiç bitmesin!

Emek Erez, Kazimir Maleviç’in İnsanın Esas Gerçekliği: Tembellik kitabını değerlendirdi: “Tembellik hayatın anasıdır

Tuncay Gürhan, Howard Caygill’le On Resistance: A Philosophy of Defiance kitabını konuştu: “Direniş üzerine

Sevinç Türkmen, vefatının ardından felsefeci Uluğ Nutku’yu anlattı: “Geleceği yaratma olarak Güncel Felsefe

Sarphan Uzunoğlu, yatay hareketler, sınıf, direniş ve önderlik meselesini yazdı: “Yeni yaklaşımlar, eski arızalar

Gencer Çakır, Kurtar Tanyılmaz’la “İslamcı sermayenin yükselişi muhafazakârlık ve otoriterlik”i konuştu

Yunus Öztürk, Murat Özveri’yle Türkiye’de iş cinayetlerini konuştu: “Yeni Türkiye, işçiyi ekmek derdine düşürüp canından vazgeçiriyor!

Melih Dalbudak, Tayfun Gönül’ün “Vicdani Anarşizm” kitabını değerlendirdi

Deniz Ayyıldız, Scott Snyder’ın Batman Baykuşlar Divanı çizgi romanını değerlendirdi: “Batman Baykuşlar Divanı’nda

Gül Yaşartürk, Kaan Müjdeci’nin Sivas filmini değerlendirdi: “Sivas: Aslan Prens ya da Prens Aslan’ın Öyküsü

Kutay Ucun, Kinji Fukasaku’nun Battle Royale filmini değerlendirdi: “Bugünkü dersinizde en yakın arkadaşınızı öldüreceksiniz

Yiğit Atak ve Neyir Özdemir, yönetmen Hüseyin Karabey’le Sesime Gel filmi üzerine konuştu: “Hayatımız bir masala dönüşmüş

edebiyathaber.net (1 Aralık 2014)

2062 DOKUZYETMISBES.inddI 

2013 yılının Mayıs ayında başlayıp tüm Türkiye’yi etkisi altına alan Gezi Parkı protestoları hiç kuşku yok ki Türkiye tarihindeki en önemli olaylar listesinde üst sıralarda kendisine çoktan yer buldu. Aradan bir buçuk yıldan fazla bir zaman geçmiş olmasına rağmen, bu toplumsal kalkışma hakkındaki yorumlar ve değerlendirmeler hız kesmeden yapılmaya devam ediliyor. Hiç kuşkusuz, toplumsal hafızamıza kazınan bu önemli olay, kendisine sanatın tüm alanlarında da yer bulmaya devam edecek. Bu kapsamdaki ilk örnekleri müzik alanında görmüştük. Aradan zaman geçtikçe sinema ve edebiyat alanında da kendisine Gezi’yi referans alan birçok eser ortaya çıkmaya başladı.

Bu kapsamda, Ahmet Ümit’in yazdığı “Beyoğlu’nun En Güzel Abisi” ve Emrah Serbes’in “Deliduman”ı Gezi Parkı protestolarından doğrudan bahseden iki çok satan roman oldu.

Ümit’in romanını okuduğumda zaten yazılan bir romana Gezi olaylarının sonradan eklendiğini hissetmiştim. “Deliduman”ı okuduğumda ise biraz daha kısa tutulsaymış çok daha iyi bir roman olurdu, diye düşünmüştüm.

Geçtiğimiz günlerde Mehmet Eroğlu da Gezi Parkı protestolarının en ateşli günlerinde, olaylara uzaktan bakan bir kahramanın yer aldığı son romanını yayımladı. “9,75 Santimetrekare”, Gezi Protestolarının patlak verdiği günlerde başlayıp, parkın işgali ile devam eden süreci arka plana alan bir roman. 

II 

“9,75 Santimetrekare”de hikâyesi anlatılan kahraman, kendi sözlerine kulak verecek olursak “Ruhu bereli ve kimsesizin teki”dir. (s. 249)

Bu tanım, Mehmet Eroğlu’nun önceki romanlarını okuyanların aşina oldukları bir roman kahramanını işaret ediyor. Eroğlu, romanlarında, sol değerler uğruna mücadele etmiş ama aradan geçen yıllarda yenilmiş, yalnız kalmış ve içine kapanmış erkek kahramanları en iyi anlatan yazarlarımızdan.

“9,75 Santimetrekare”nin kahramanı Ahmet’i de bu kapsamda değerlendirebiliriz. Roman boyunca Ahmet’in “eski solcu” kimliği satır aralarında bir iki ufak anekdotla dile getirilse de Ahmet’in yukarıda formüle edilmeye çalışılan yapıya üç aşağı beş yukarı uyan bir karakter olduğunu söyleyebiliriz.

Ahmet, Cihangir’de yaşayan, alkol kullanımıyla ilgili sorunları olan, geçimini dizi senaryolarındaki diyalogları yazarak sağlamaya çalışan bir kentli yarı aydın olarak sunuluyor romanda.

Ahmet, ayrıca, bir türlü sonunu getiremediği romanı üzerinde çalışmaktadır. Ahmet’in yazmaya çalıştığı roman, Zinar isminde bir Kürt gencini anlatmaktadır. Zinar, uzun metrajlı bir film çekmeye çalışan yetenekli bir yönetmen adayıdır, yazdıklarını değerlendirmesi için tecrübeli bir edebiyatçıya sunmuş ve edebiyatçının soruları ışığında kendi yaşamını anlatmaktadır.

“9,75 Santimetrekare”nin içinde, Ahmet’in yazdığı fakat bir türlü sonunu getiremediği Zinar’dan bölümler de okuruz.

Bu açıdan bakıldığında, “9,75 Santimetrekare”yi, roman içinde roman barındıran bir kitap olarak tanımlayabiliriz.

Bu noktada Mehmet Eroğlu’nun detayları vermedeki ustalığı hemen göze çarpıyor. “9,75 Santimetrekare” boyunca Ahmet fırsat buldukça geçmişe dönmekte ve ruhunu zedeleyen olayları bir bir anlatmaktadır. Ahmet’i yaralayan olaylar zinciri, Zinar’da da kendine yer bulmakta ve bu sayede Eroğlu’nun yarattığı karakter tüm derinliğiyle okurlara anlatılmakta. Ahmet’in romanı için bulamadığı son, aynı zamanda Ahmet’in yaşamındaki en büyük travmayı arayışının da öyküsü olarak sunulmakta roman boyunca.

Ahmet, yazmaya çalıştığı romanı için bilinçaltına gömdüğü gerçeklerle yüzleştikçe “9,75 Santimetrekare”yi oluşturan çember kapanacak ve bu sayede yalnızca Ahmet’i değil vicdanlı her insanı ilgilendiren, bugünümüze de ışık tutmamıza yarayabilecek olaylar zincirinin bir diğer halkası aydınlığa kavuşacaktır. 

III 

“9,75 Santimetrekare”ye ilişkin daha fazla detay vermek, kitabın barındırdığı sürprizlere zarar verebileceği için konusunu anlatmayı burada sonlandırıyorum.

Bu noktada, İletişim Yayınları’nı iki noktada eleştirebiliriz:

Birincisi, kitaptaki dipnot kullanımıyla ilgili. Kurgu yapıtlarda dipnot kullanımı oldukça dikkat edilmesi gereken bir konu. Okur, sayfaları çevirdikçe, kurmaca yapıtın derinlerine daldıkça yazarın yaratmaya çalıştığı alternatif gerçekliğe kendini kaptırır ve romanı/hikâyeyi okuduğu süre boyunca metnin yarattığı alternatif gerçekliğin içinde var olur. Dipnotlar, okuru kısa bir süreliğine de olsa bu alternatif gerçekliğin dışına iterler. Bu nedenle romanla ilgili çok önemli bir detayı belirginleştirmeye yaramadıkları sürece kullanılmamalarında fayda olduğunu düşünenlerdenim.

“9,75 Santimetrekare” içinde de özellikle, Kürtçe ve Lubunca sözcüklerin, cümlelerin dipnotlarla açıklanması son derece yerinde bir kararken, ortalama her okurun anlamlarını bilebileceği, MR, yetim, öksüz gibi kelimelerin dipnotlarla açıklanmasını kendi adıma gereksiz bulduğumu söylemeliyim.

Yayınevine yönelteceğimiz ikinci eleştiri de kapak tercihiyle ilgili olabilir. Kurmaca metinlerde, metinlerdeki kahramanların tasvirinin kapaklarda yer almaması gerektiğine inanıyorum. Bu tutumu okurun hayal gücüne yapılmış önemli bir müdahale olarak değerlendiriyorum.

Örneğin, “9,75 Santimetrekare”nin kapağında oldukça belirgin bir biçimde yapılan Ahmet tasviri benim tüm okuma tecrübemi etkiledi. Eroğlu’nun Ahmet’in fiziksel özellikleriyle ilgili olarak yaptığı tüm anlatımlar dönüp dolaşıp kapaktaki çizime taşıdı beni. Bu tercih olmasaydı, kitabı bitirdiğimde aklımda kalan Ahmet, hiç kuşku yok ki daha bana özgü bir Ahmet olacaktı.

Kapaktaki çizimi kitapla ilgili Eroğlu’nun tüm roman boyunca özenle sakladığı gizemi ifşa ettiği için de eleştirebiliriz.

İletişim Yayınları’nın kapak tercihi nedeniyle, daha kitabın ortalarında Ahmet’in ulaşmaya çalıştığı ve kitabın sonunda açıklanan gizemi tahmin ettiğimi söyleyebilirim.

Umarım kitabın sonraki baskıları benim gibi düşünen okurlar düşünülerek tekrar gözden geçirilir.

Onur Uludoğan – edebiyathaber.net (28 Kasım 2014)

HIV KITAPP CONBana Bi’ Şey Olmaz: HIV Pozitif Öyküler” adlı çok yazarlı öykü kitabı, 1 Aralık Dünya AIDS Günü öncesi Esen Kitap tarafından yayımlandı.

Herkesin karşılaşabileceği bir sorun haline gelen HIV/AIDS konusu bu kitapta Pucca, küçük İskender, Tuna Kiremitçi, Oben Budak, Esra Pekin, Esra Türkekul, Tolga Akyıldız, Damla Yazıcı, Koray Sarıdoğan, Bawer Çakır, Üstüngel Arı ve Arda Karapınar’ın öyküleriyle yer alıyor. Geliri HIV’le yaşayanlara destek amacıyla Pozitif Yaşam Derneği’ne bağışlanacak olan, “Bana Bi’ Şey Olmaz”, HIV/AIDS konusunda yayımlanmış ilk yapıt olma özelliğini taşıyor.

Medyanın yarattığı “çağın vebası” yapıştırması da eklenince çok basit bilgi ve önlemlerle daha ilk adımda durdurulabilecek bir virüs, sessiz sedasız aramızda dolaşıp durdu ve sosyal hayatımızda giderek daha çok yer kapladı. Bugün gelinen noktada Türkiye nüfusuyla kıyaslandığında hâlâ düşük yoğunluklu epidemiler arasında yer alsa da, her yıl bir öncekinin neredeyse iki katı olarak kaydedilen yükseliş hızı, artık doğru bilgiye direnemeyeceğimizi söylüyor.

edebiyathaber.net (28 Kasım 2014)

yalnizlar-mektebi2012’de yayın hayatına başlayan Yalnızlar Mektebi, 10. sayısıyla okurlarının karşısına çıkıyor.

10. sayıyı özel bir şiir sayısı olarak sunan YM Dergi, kapağında şiirini hoşgörü ve sevgiyle yoğuran ve dilimize dolanmış türkülerin sahibi üstat Yunus Emre’yi ağırlıyor. Bu sayıda Levent Bayraktar ve Cem Evrim Aslan, Yunus Emre’nin şiirlerini ve felsefesini inceliyor.

Mektep Sohbetleri’ne, Attilâ İlhan ile birlikte Mavi hareketinin oluşumunda yer alan şair, oyuncu ve tiyatrocu Yılmaz Gruda konuk oluyor. Şükrü Erbaş ve Onur Behramoğlu da şiirleriyle dergiye katkıda bulunurken; Arthur Rimbaud ve Fâzıl Enderûnî çevirileri de okurlara ulaşıyor.

Şiir sayısına özel pek çok incelemenin yer aldığı dergide; Erinç Büyükaşık, şiir ve sinema birleşiminde Abbas Kiyarüstemi’nin “Rüzgâr Bizi Sürükleyecek” filmini ve Füruğ Ferruhzad’ı ele alıyor. Miraç Ağca, Divan Şiirlerinde Kadın Şairleri incelerken; Fatih Külahçı, Ahmet Hamdi Tanpınar ’ın şairliğini ve şiirini incelerken; Aydan Öksüz ise Enver Gökçe’nin hayatını ve şiirlerini ele alıyor. Ahmet Erhan, Merve Akıncı’nın kaleminden okurla buluşurken; Arthur Rimbaud, Gamze Saban’ın kelimeleriyle hayat buluyor. Nazê Nejla Yerlikaya, Rainer Marie Rilke’yi incelerken; Yasemin Yılmaz ise Cevat Çapan’ı buluşturuyor okurlarıyla.

Mektep öğrencilerinin şiirleri ve incelemelerinin yer aldığı sayıda, Fanzin Sohbetleri ’ne Gard Şiir Dergisi konuk oluyor.

Yine dopdolu bir sayıyla okurlarının karşısına çıkmaya hazırlanan YM Dergi, Aralık’ta –üstelik yeni şehirler ve kitabevlerinde- raflarda.

edebiyathaber.net (28 Kasım 2014)

hermannhesseBir yazar düşünün. Öyle bir yazar ki siz kitabı okurken bir anda eline fırça alıp zihninizde resimler çizmeye başlar. Daha siz yazarın nasıl bir anlatım diline sahip olduğunu düşünme fırsatı bulamadan bir de bakmışsınız ki kitap bitivermiş, öyle akıcı, öyle şairane. Okuduktan sonraki ruh haliniz ile okumadan önceki ruh haliniz tamamen değişmiştir. Kendinizi daha güçlü ve yaşadığınız dünyayı daha büyülü gözlerle görmeye başlarsınız. Yalnızlığı ve anlam arayışında olan bireyi en iyi anlatan yazar, şair ve ressam Hermann Hesse‘den söz ediyorum.

Sanat tarihi insanın yaşamla hesaplaşmasını içeren nice kült yapıtla dolu. Ama bazı yapıtlar  insanı derinden etkiler, içine işler. Hermann Hesse, “Bozkırkurdu“, “Siddhartha“, “Boncuk Oyunu” gibi başyapıtlarıyla, hayatı edebiyat ve sanat yoluyla anlama çabasındaki insanlara ilham verir, yol gösterir.
1877 yılında Almanya’da doğan Hermann Hesse, dindar ailesinin tüm baskılarına rağmen ilahiyat okulunu terk edip önce bir kitapçıda çalışır, ardından en çok yapmak istediği meslek olan yazarlığa başlar. Fakat işler umduğu gibi gitmez. Şimdi dünyanın sayılı yazarlarından kabul edilen Hesse, o dönem yayın evlerine göre umut vaad eden bir yazar değildir. Bu yüzden birçok yayın evi şiirlerine ve yazılarına itibar göstermez. Ama o inatla yazar olmak istediği için yazarken okumayı asla ihmal etmez. Avrupa’da nam salmış tüm edebiyatçıların kitaplarını okur ve sürekli kendini geliştirir. 1899 yılında yayınlanan ilk kitabıyla yazarlık kariyerine adım atmayı başarır.

İlerleyen zamanda Almanya’daki milliyetçi hareketlerin yaygınlaşmasını protesto ederek  İsviçre’ye yerleşir. Burada yaşadığı ailesel sorunların da etkisiyle ağır bir bunalım dönemi geçirir. Bu dönemde psikanalizle tanışır. Romanlarından yansıyan ruhsal tahlil zenginliğini belki biraz da bu psikanaliz dönemine borçludur. Hindistan’a yaptığı yolculukta tanıştığı ve etkilendiği doğu kültürünü, Jung’un psikanalizi ile birleştiren Hesse, kitaplarında da modern dünyanın yıkıcı etkileri ile baş edebilmek için, kişinin öz benliğini geliştirmesine yönelik bir dünya görüşünü benimser.

Hesse, 1943 yılında dünya büyük bir savaşla yüzleşirken yazdığı “Boncuk Oyunu”yla, doğu ve batı felsefelerini birleştirdiği yeni bir dünya sunar okuyucuya. Bu romandaki başarısı, çağının şahdamarına basmaktaki isabetliliğiyle olmalı ki, 1946’da Hermann Hesse’ye Nobel Edebiyat Ödülü’nü getirir.

fotoğraf 1Hermann Hesse, daha çok yazarlığı ile bilinse de aynı zamanda ressam ve şairdir. 1920’de yayımlanan “ressamın şiirleri” kitabında şiirlerinin yanı sıra bu şiirlere yaptığı resimler de yer almıştır. Bu resimler, şiirler ve mektuplar Viyana´da Leopold Museum’da görülebilir.

Resim sanatıyla ilgilenenler için, Hermann Hesse’in kitaplarının çok ayrı bir yeri olduğunu düşünüyorum. Çünkü Hesse tam bir tasvir ustasıdır. Aynı zamanda ressam olduğu için romanlarında olay örüntülerinden ziyade karakter analizlerini öyle ustalıkla yapar ki bir an elinize fırça alıp o karakterlerin resmini yapmak istersiniz.

Hesse’nin neredeyse bütün eserlerinde karakterler hep iç dünyalarında yarım ve kusurlular. Sürekli bir tamam olma, bütünde yer edinme uğraşı içindeler. Ana karakterler hep yalnızdır. Başarılı olduğu için mi yalnız yoksa yalnız oldukları için mi başarılı olduklarına dair kesin bir yargıya varamadan biter roman. Özellikle “Bozkırkurdu”nda yaptığı başarılı karakter analizi ile okuyucuyu edebiyatın zirvesinde dolaştırır. Bu kitap, hayat oyununu ve bu oyunun kuralsızlığını öyle ustalıkla anlatır ki, doğru ya da yanlışın olmadığını, yalnızca tekrar tekrar oynayabileceğimiz satranç taşlarının cebimizde olduğunu hatırlatır. Suç ve ceza deyince nasıl ki Raskolnikov’un nehir kenarında yürümesi gözümüzde canlanırsa, Bozkırkurdu deyince de aklınıza onun kaldığı pansiyonunun çatı katı gelir. Sanki onunla birlikte merdivenleri tırmanır,  puro kokusunun her yere yayıldığı o odaya yerleşirsiniz. Siz de zaman zaman kendine ve yaşadığı topluma yabancılaşan, topluma uyamadığı için yalnız kalan ve yalnızlığın insan doğasına aykırılığı nedeniyle iç hesaplaşma yaşayan ana karakter Haller’de kendinizi bulursunuz. Olabildiğine göçebe, olabildiğine ait olmayan bir hayat yaşayan bozkırkurdu gibi yabani, her an kaçmaya hazır hissedersiniz. Bana göre romanda anlattığı karakterler olan Haller de Hermine de Hermann Hesse’den başkası değildir. Bu romanda hem maskülen hem de feminen yanını sunar okuyucuya.

Hermann Hesse okurken harflere biner gidersiniz. Hesse size  tam olarak nereye gideceğinizi söylemez, sadece ayna tutar ve gidebileceğinizi hissettirir. Yol öykülerini ve ”yolda” gördüklerini anlatır. Okudukça, onun gözünden, gittiği yerleri görür ve onun gibi yolda olmak istersiniz.

Birçok kişiye okumayı, yazmayı ve en önemlisi yaşamayı sevdiren Hermann Hesse, kendinden yola çıkarak yazdığı depresif karakterlerde çağımız insanını anlatmayı ve çözümlemeyi başarmış, her okuyucusuna bir an “vay canına bu benim!” dedirtebilmiş yazarlardandır.

Bana göre liseden başlayarak gençlere önerilecek yazarların başında gelir Hermann Hesse. Birçok kitabı kişiliğin geliştiği ergenlik çağında rahatlıkla okutulabilir. Lisede  “Siddharta”, yaz tatilinde “Narziss ve Goldmund”, Sonra “Demian”, Lise bitince “Knulp” ve “Boncuk Oyunu”, yine yaz tatilinde “Bozkırkurdu”)

Şaka bir yana, “Zırıltı yerine gerçek müzik, eğlence yerine kıvanç, para yerine ruh, gelişigüzel etkinlikler yerine gerçek eylem, oyun yerine gerçek tutku arayan birine bu sevimli dünya yurt olamaz…” sözlerinin sahibi Hesse’ye sonuna kadar kefilim ve bu reçetenin mesuliyetini alıyorum :)

Zuhal Demirarslan – edebiyathaber.net (27 Kasım 2014)

  • perihan tutar - 18/10/2015 - 20:13

    Bu yazı için Zuhal hanıma teşekkürler. Dili çok teşvik edici ve samimi. Emeğine sağlık :)cevaplakapat

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z