Masthead header

Salman Rushdie’nin “Geceyarısı Çocukları” beyazperdede

Deepa Mehta Rushdie’nin senaryosunu esas aldığı filmini özel izinle Sri Lanka’da çekti.

Salman Rushdie’nin Booker Ödülü’ne de değer görülen Geceyarısı Çocukları/ Midnight’s Children adlı romanı Deepa Mehta tarafından beyazperdeye aktarıldı.

Rushdie aslında beyazperdede görmek istediği eseri kendisi de senaryolaştırmış, ancak Hindistan’da çekimler için izin alınamaması üzerine proje rafa kaldırılmıştı. Mehta ise Rushdie’nin senaryosunu esas aldığı filmini özel izinle Sri Lanka’da çekti. Taraf’ın haberine göre, Rushdie’nin romanı, 1990’lı yıllarda BBC tarafından da dizi olarak çekilmek istenmiş, ancak Sri Lanka’nın çekim iznini son anda iptal etmesi üzerine proje suya düşmüştü.

Peki Mehta neden, pek çok yönetmen ve sinema yazarı tarafından “beyazperdeye aktarılamayacağı” söylenen Geceyarısı Çocukları üzerinde çalışmayı tercih etti, derseniz… Cevabı, aslında Mehta’nın çok azimli olmasında aramamak lâzım. Zira Mehta 2008’de Rushdie’ye Soytarı Şalimar/ Shalimar the Clown’ı beyazperdeye aktarmak istediğini söyleyince ünlü yazar “O değil de, aslında Geceyarısı Çocukları’nı çeksen daha iyi olur” demiş. Ekim ayında vizyona girmesi beklenen filmin dağıtım hakları ise şimdiden 40 ülkeye satılmış bile.

Kaynak: t24.com.tr

Ressamlığa soyunan yazarlar

Yaratıcı insanlar kendilerine uzmanlaşacak bir alan seçseler bile, çoğunlukla diğer sanat dallarını tamamen terk etmekte zorlanırlar.

Bu yüzdendir ki sanatçı kavramının bin bir türlü açılımı vardır; hatta bazen esnekliğiyle insanları usandırır.

Ama bugün o usandırıcı çalışmalara değil, kelimelerden uzaklaşmak isteyen yazarlara yer veriyoruz.

Goethe, Proust ve Fitzgerald, bazen dilin sınırlandırmalarından kurtulabilmek adına kalemi kaldırıp eline fırçayı alan yazarlardan birkaçı. Sonuçlar aşağıdaki gibi.

“Bir Manzaradaki Gezginler”, Johann Wolfgang von Goethe, 1787

“Gölün Yanındaki Kasaba”, Victor Hugo, 1850

Dolmakalem çizimleri, Marcel Proust, 1910

İsimsiz, Herman Hesse, 1917

“Maria Nys Huxley Siesta Yaparken”, Aldous Huxley, 1920

“Chocorua Dağı”, E. E. Cummings, 1938

“Times Meydanı, 1944″, Zelda Fitzgerald, 1945

“Dr. Sax”, Jack Kerouac, 1952

“Otoportre”, Flannery O’Conner, 1953

Uykusuzluk Dizisi’nden “Chin Chin”, Henry Miller, 1965

“Trout’un Mezarı”, Kurt Vonnegut, 2005

Kaynak: koltukname.com (4 Haziran 2012)

Hasan Saraç, “Anna Karenina” üzerine yazdı

Anna Karenina: “Aşkın bulunması gereken boşluğu örtmek için icat edilen saygıya isyanın romanı”

 

“ ‘O adamla burada görüşmeyeceksin ve ne toplumun ne de hizmetçilerin seni ayıplayabileceği bir davranışta bulunmayacaksın… Onu görmeyeceksin. Ve bunun karşılığında, görevlerini yerine getirmeden de, sadık bir eşin tüm ayrıcalıklarına sahip olacaksın. Sana söyleyeceklerimin hepsi bundan ibaret. Şimdi gitme vaktim geldi. Akşam yemeğini evde yemeyeceğim.’ Ayağa kalktı ve kapıya doğru yürüdü.”

Leo Tolstoy, Anna Karenina

Rus Çarı Büyük Petro’nun terk edilmiş bir bataklıkta sıfırdan yarattığı Saint Petersburg şehri, on dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde Rus aristokrasisinin, sanatçıların, saray soylularının buluşma merkezi olmuştur. Rimski Korsakovların, Aleksandr Borodinlerin, Sergei Rahmaninofların, Boris Çaykosvkilerin notalara hayat verdiği o dönemde Rus Edebiyatı da altın çağını yaşamaktadır.

Nikolay Gogol ve Aleksandr Puşkin ile başlayan güçlü hareket, Dostoyevski ve Turgenyev’le ivme kazanıp Tolstoy ile bir yanardağ patlamasına dönüşür.

Toprak ve güç sahibi bir kontun oğlu olarak dünyaya gelen Tolstoy, gençlik yıllarında yaşadıklarını İtiraflarım adlı eserinde şöyle anlatır:

“Tiksinti, iğrenme, dehşet duygularıyla, yürek parçalayan bir sızıyla hatırlarım o günleri. Savaşta askerleri öldürdüm, sivil hayatta öldürmek kastıyla insanları düellolara davet ettim. İçtim, kumarda kaybettim, vaktimi anlamsız zamparalıklarla geçirdim. Serflerime ihanet ettim, kumar borçları yüzünden topraklarını sattım. Yalan söyledim, insanları kandırdım. Vahşet, öldürme, sahtekârlık, kitapta yazan tüm suçları işledim… İşte bir on yılı böyle geçirdim ben.”

Genelde on dokuzuncu yüzyıl Rus edebiyatını, özelde Anna Karenina romanını daha iyi kavrayabilmek için Rus toplumunun dayandığı toprak sahipliği ve serflik sistemine kısaca bir göz atmakta yarar olacaktır.

On ikinci yüzyılda resmiyet kazanan bu sistem ile birlikte, bir nevi esir statüsünde yaşayan serflerin toprak sahiplerine kulluğu tam yedi asır sürecektir. On dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde, o zamanki Rus İmparatorluğu’nun topraklarında yaşayan kırk milyon köylünün yarısını oluşturan serfler, toprağın, mülkün bir parçası olarak doğmakta ve derebeylikler arasında ticari bir meta gibi alınıp satılabilmekteydiler.

On yedinci yüzyıl başlarında tacı eline geçiren Romanov Hanedanı da uzun süre bu sistemin koruyucusu olur. 1861 yılında bu uygulamaya son verilse de serflik sisteminde oluşan sosyal yapı, geleneklerini uzun süre devam ettirir. Nitekim, Tolstoy Anna Karenina romanında bu düzende evlilik müessesine ilişkin geleneksel beklentileri, sistemin nasıl işlediğini, ya da neden işlemediğini şu sözlerle anlatır:

“Fransız usulü, yani çocukların geleceğini ebeveynin şekillendirmesi, kabul görmez hatta kınanırdı. İngilizlerin kızları tamamen serbest bırakma usulü de kabul görmezdi ve bunun Rus toplumunda uygulanması mümkün değildi. Aracı kişileri temsilen birinin çöpçatanlık yapması şeklindeki Rus usulü de her nedense utanç verici bulunur, herkes ve bizzat prenses tarafından alaya alınırdı. Ama kızların nasıl evlendirileceğini ve anne babaların onları nasıl evlendireceğini de kimse bilmezdi.”

Tolstoy işte bu ekonomik düzen ve sosyal ortam içinde doğmuş, Çocukluk, İlk Gençlik ve Gençlik (1852 – 1856), Kazaklar (1863), Harp ve Sulh (1869) adlı eserleri bu topraklarda yazılmıştır.

*  *  *

Artık sıra ‘Her şeyi yazdım Anna Karenina’da, geriye hiçbir şey kalmadı’’ dediği tarihi esere gelmiştir. Dostoyevski’nin “bir sanat eseri olarak katıksız bir mükemmellik” olarak kutsadığı, William Faulkner’in o güne dek “yazılmış en iyi eser” diye göklere çıkardığı bu başyapıt için Orhan Pamuk, Saf ve Düşünceli Romancı adlı kitabında şöyle yazar:

“Anna Karenina’nın dışarıda kar yağarken gece treninde kitap okumaya çalışmasını düşlerken, buna benzer duyumsal tecrübeler yaşadığımızı hatırlarız. Kendimiz de dışarıda kar yağarken yolculuk yapmışızdır belki, ya da kafamızda başka şeyler varken okumanın zorluğunu yaşamızdır… Bu günlük hayat ortaklığı, romanların evrensel gücünü ve sınırlarını belirler.”

Hakkında yazılanlar doğruysa, Tolstoy bir keresinde trenle seyahat etmek üzere istasyona gittiğinde, bir toprak sahibinin metresi olan genç bir kadının intiharıyla karşılaşmıştır. Yıllar sonra “tek sahici romanım” dediği bu sekiz yüz sayfalık dev eseri yazmak üzere masasının başına geçtiğinde şahit olduğu o kederli sona doğru yapılan yolculuğu zihninde kurgulamaya başlar. Ve Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır diye başlar yazmaya.

1877 yılında yayınlanan roman başlangıçta birbiriyle uzaktan yakından hiçbir bağı olmayan iki karakter üzerine inşa edilmiştir:

İlki herkesin herkesi tanıdığı, herkesin herkesi ziyaret ettiği St. Petersburg sosyetesinin gözde gelinlerinden, devlet adamı Aleksey Karenin’in karısı, küçük oğulları Seryozha’nın annesi Prenses Anna Karenina’dır. Anna kocasına büyük bir aşkla bağlı olmasa da hayal edebileceği her şeye sahiptir, ya da öyle olduğuna inanmaktadır. Ta ki, romanın ikinci kahramanı genç, karizmatik Kont Vronski ile tanışana kadar.

“Öyle sanıyorum ki… ne kadar kafa varsa o kadar da akıl vardır sözü eğer doğruysa, ne kadar kalp varsa o kadar çeşit de sevgi olmalıdır bu hayatta.”

Eserin paralel öyküsü ise yazarın kendisini temsil eden, doğanın içinde mütevazı bir yaşam sürmeyi tercih eden Konstantin Levin ile Kont Vronski’ye aşık olduğu için Konstantin’in evlenme teklifini reddeden Kiti adlı genç kadının etrafında gelişir.

Bir yanda genç bir rütbeli askerin aşkı uğruna ailesini ve sahip olduklarını terk etmeyi göze alan sosyetik bir kadın olan Anna Karenina. Öte yanda sıradan bir yaşam düşleyen ve kendinden daha üst bir sınıfa mensup bir kadına aşık olan, bu durum karşısında ne yapacağını kestiremeyen genç bir çiftçi kimliğini taşıyan Konstantin Levin.

Yazar böylece üst tabakadan insanların ve işçi sınıfının on dokuzuncu yüzyıldaki konumlarını, kendi içlerindeki ilişkilerini ve birbirleri hakkındaki düşüncelerini, önyargılarını anlatırken, kast sistemi içindeki çekişmeleri de okurları için yorumlamaktadır.

Anna kendinden yaşça büyük, varlıklı, duygularını gizlemeye alışkın, buna karşın karısına aşık bir adamla evlidir. Ebeveynine tapan, mutlu olmayı isteyen, aile yuvasının sevgisini arayan bir de oğulları vardır.  Bir anda, Kiti ile evlenmeye hazırlanırken o genç ve zengin kadını gördükten sonra güzel sevgilisini terk edip Anna’nın peşinde koşan yakışıklı ve maceraperest bir erkek, Kont Vronski çıkar ortaya.

Anna “Bazen neyi arzuladığını, neden korktuğunu bilmiyordu: Olmuş ya da olacak olanlar mıydı onda korku ya da arzu uyandıran, tam olarak ne istiyordu, bilmiyordu.”

Daha önce böylesine güçlü bir duygu yaşamamış olan Anna başlangıçta direnmeye çalışsa da Vronski’nin çekim alanından kurtulamayacak, aşkı uğruna eşini ve çocuğunu terk edecektir. Bir süre sonra o tutkulu aşk yerini kedere bırakır. Sosyete Anna’ya ve kapıldığı maceraya sırtını dönmüştür. Anna artık oğlunu da görememektedir, boşanmak ister ancak bu isteği kocası tarafından geri çevrilir.

İşler ters gitmeye başladığı sırada yasadışı beraberliklerini sürdüren Anna ve Vronski’nin bir kızları olur. Eski bir arkadaşları onları evinde ağırlar. Yine de, beklenen mutluluk gelmeyecektir.  Vronski “kaderimiz neyse, ya da ne olacaksa, onu biz yazdık ve bundan şikâyet etmiyoruz” dese de,  Anna yeni doğan kızına yakınlık duymamakta, ruhunu esir alan korkuların, kuşkuların etkisi altında ezilmektedir. Vronski’nin sevgisinden de şüphe duymaya başlamıştır.

“Ve bilirsiniz, ölümü düşündüğünüzde hayat daha az çekicidir, ama daha huzurludur.”

Asla huzura kavuşamayacağını anlayan Anna, hikâyenin sonunda kendini ölümün soğuk kollarına teslim eder.

Tıpkı bir tren istasyonunda intihar eden o meçhul kadın gibi…

Hasan Saraç (4 Haziran 2012)

Hangi kitaplar çok satıyor?

İnternet üzerinden kitap satışı yapan sitelerin mayıs ayı çok satan listeleri:

Pandora

1 – 1Q84Haruki Murakami
2 – Bir Dersim Hikayesi : Murathan Mungan’ın Seçtikleriyle – Murathan Mungan
3 – Bir Kedi Bir Adam Bir Ölüm – Zülfü Livaneli
4 – Aşkın Cep Defteri – Murathan Mungan
5 – Şeylerin Masumiyeti – Orhan Pamuk
6 – İsim Şehir Bitki – Yılmaz Özdil
7 – Samizdat : Hakikatlere Dayanacak Gücünüz Var mı – Soner Yalçın
8 – Türkiye Kime Kalacak – Osman Ulagay
9 – Alkali Diyet – Ayşegül Çoruhlu
10 – Organik Beslenmek Pahalı Değildir – France Guillain

Kitapyurdu

1 – Sultanı Öldürmek – Ahmet Ümit
2 – Cennetin Gülü Hz. Muhammed (s.a.v.) – Sinan Yağmur
3 – Aşka Veda – Can Dündar
4 – Mesnevi Terapi Prof. – Dr. Nevzat Tarhan
5 – İsim Şehir Bitki – Yılmaz Özdil
6 – Aşk’a Yolculuk / Veysel Karani – Sinan Yağmur
7 – Gözlerini Sımsıkı Kapat – John Verdon
8 – Dukan Diyeti – Dr. Pierre Dukan
9 – Karatay Mutfağı & Kalıcı Kilo Verdiren Yemek Tarifleri – Canan Efendigil Karatay
10 – Aşktan Dinle – Cemalnur Sargut

İdefix

1 – Büyük Sorular Seti (4 Kitap Takım) – Michael Brooks, Simon Blackburn, Stuart Clark, Tony Crilly
2 – Sultanı Öldürmek – Ahmet Ümit
3 – Aşka Veda – Can Dündar
4 – İsim Şehir Bitki – Yılmaz Özdil
5 – Denizcilik Seti (3 Kitap Takım) – M. Vefa Toroslu, Rod Heikell , Sadun Boro
6 – Samizdat : Hakikatlere Dayanacak Gücünüz Var mı – Soner Yalçın
7 – İyi Uykular Sayın Seyirciler – Uğur Dündar
8 – Franz Kafka Seti (6 Kitap Takım) – Franz Kafka
9 – George Orwell Seti (4 Kitap Takım) – George Orwell (Eric Blair)
10 – Klasik Arkeoloji Sözlüğü – Murat Karatağ

Kaynak: istanbuldasanat.org (4 Haziran 2012)

Stephen King’den son haberler

Stephen King, elektronik kitap piyasasının öncülerinden olmasına rağmen ‘Joyland’ adlı yeni romanını, piyasaya ilk çıkışında sadece yazılı kitap olarak yayımlayacak.

King 2000 yılında ‘The Carrie’ (Göz) adlı romanını sadece internette yayınlayınca, elektronik ortamda ilk ‘en çok satan’ ünvanına sahip yazar oldu.

‘Joyland’ adlı son korku romanı Haziran’da piyasaya sürülecek.

King, “Çocukluğum boyunca kağıda basılmış romanları sevdiğimden, sırf bu seferliğine kitabın elektronik yayımında biraz bekleyeceğiz” dedi.

1973 yılında bir lunaparkta geçen roman, bir üniversite öğrencisinin korkunç bir cinayetin hatırasıyla yüzleşmesini konu alıyor.

Yazar, Joyland’i okumak isteyenlerin sahici bir kitap almak zorunda olacağını da sözlerine ekledi.

‘The Shining’e devam ediyor

Kitapları çok satan ünlü yazar Stephen King, ‘Riding the Bullet’ (Ölüm Yolu) kitabını 2000 yılında elektronik ortamda yayımladığında, buna tepkinin nasıl olacağını ve elektronik kitapların tutup tutmayacağını merak ettiğini söylemişti.

Kitabı 2 buçuk dolara satan yazarın internet siteleri oldukça yüksek talepten dolayı çöktükten saatler sonra kitap bedavaya internette paylaşılmıştı.

King, ‘The Plant’ (Bitki) adlı kitabını ise internet sitesinden bölüm bölüm yayımladı. Yazar, okuyucuların ödememesi durumunda kitabı yazmayı bırakacağını söylemiş; altı bölüm tamamlamıştı.

Stephan King, 300 bin sterlin kâr etmesine rağmen deneyini erken bitirmesini, “Kitap okurları elektronik kitapları kitaptan saymamakta” sözleriyle açıklamıştı.

King’in sinemaya da uyarlanmış ünlü romanlarının arasında ‘Misery’ (Sadist), ‘The Shawshank Redemption‘ (Esaretin Bedeli) ve ‘The Shining’ (Medyum) bulunuyor.

King ayrıca gelecek sene ‘The Shining’ romanının devamı olan ‘Doctor Sleep’i yayımlayacak. Roman, artık büyümüş olan Danny Torrance’ın Overlook Hotel’de olanlardan dolayı bitmeyen travmasını ele alacak.

Kitap hem yazılı hem de elektronik halde yayımlanacak.

Kaynak: bbc.co.uk (4 Haziran 2012)

Mel Gibson’ın kara kitabı yazıldı

İsa’nın hayatının anlatıldığı The Passion filminde birlikte çalıştığı senarist, Mel Gibson’ın kitabını yazdı. Heaven and Mel adlı kitapta Gibson’ın ne antisemitikliği kalıyor ne de kadın düşmanlığı.

Joe Eszterhas, Gibson’ın Costa Rica’daki evinde verdiği yemek davetinde kendini kaybederek bağırıp çağırmaya başlamasının ses kaydını basına sızdırdığında Amazon’un dikkatini çekmiş.

Amazon Kindle Singles serisinin editörü Dave Blum, “Düşüşe geçen bir Hollywood süperstarı hakkında böylesine akıldan çıkmayan ve incelikli bir kitap okuduğumu hiç hatırlamıyorum. Heaven and Mel adlı kitap, nihayetinde kendi şeytanlarıyla savaşan bir adam hakkında çok yetenekli bir öykü anlatıcısının ilk elden tanıklığını içeriyor diyebiliriz. Bu savaşın sonunda kazanan taraf ise şeytanlar oluyor” dedi.

Kaynak: Taraf (4 Haziran 2012)

İstanbul elinizden öper

Gezginler, ressamlar, yazarlar yüzyıllardan süzülen bir incelikle İstanbul'u nasıl anlatıyor? İşte birbirinden yetenekli ressamların çizgileriyle İstanbul tasvirleri ve kenti ziyaret eden Chateaubriand, Lamartine ve Hemingway'in kaleminden İstanbul.

François Dubois (1790-1871)

Avrupa ile Karşılaşmalar İstanbul'un geçmişini bambaşka gözlerle anlatıyor. Ahmet Doğan'ın kitabı, satırlarla, resimlerle, fotoğraflarla İstanbul'un fethinden 19. yüzyıla kadar İstanbul'a gelenleri, Türkiye kültürünü, bu toprakları Avrupa'ya tanıtan kişilerin çalışmalarını anlatıyor. Gezginler, ressamlar, yazarlar yüzyıllardan süzülen bir incelikle İstanbul'u nasıl anlatıyor?

İşte birbirinden yetenekli ressamların çizgileriyle İstanbul tasvirleri ile 19. ve 20. yüzyıl başında kenti ziyaret eden François Rene de Chateaubriand, Alphonse de Lamartine ve Ernest Hemingway'in kaleminden İstanbul.

Jean Baptiste Van Mour (1671-1737)

Ivan Konstantinoviç Ayvazovski (1817-1900)

Felix Ziem (1821-1911)

François Rene De Chateaubriand (1806)

Paris İstanbul Kudüs, Bir Seyyahın Günlüğü

"Saat sekizde, bir kayık bordamıza yanaştı; sarsıntı geçince filikadan ayrıldık, adamlarımla birlikte küçük gemime atladım. Yıkılıp giden eski bir gotik kale olan Yedikule Hisarı'nın yükseldiği Avrupa burnunu sıyı­rarak geçtik. İstanbul, en çok da Asya kıyı­sı, sisler içine gömülmüştü. Bu buğu için­den gördüğüm servilerle minareler, yapraklan dökülmüş bir ormanı andırıyordu. Sarayburnu'na yaklaşırken kuzey rüzgârı çıktı, bu tablo üzerindeki sisi birkaç daki­kada dağıttı; kendimi birden müminler sultanının sarayı önünde buldum; sanki bir büyücü değneğiyle her yer değişmişti. Karşımda güleç tepeler arasında, şirin bir nehir gibi Karadeniz Boğazı kıvrılıyordu; sağımda Asya toprağı, Üsküdar şehri vardı; Avrupa toprağı solumdaydı; girinti çıkıntılarıyla, demir atmış büyük gemilerle daha geniş bir koy meydana getiriyor, deniz üs­tünden de sayısız küçük vapurlar gelip ge­çiyordu. İki bayır arasına kapanmış olan bu koy; karşıda İstanbul'la Galata'yı basa­mak basamak gözlerimizin önüne seriyor­du. Galata'nın, İstanbul'un, Üsküdar'ın, evleri kat kat dizilmiş olan bu üç şehrin uç­suz bucaksız genişliği; her yandan yükselip birbirine karışan serviler, minareler, gemi serenleri; ağaçların yeşilliği; beyaz, kırmızı evlerin renkleri; bunların altına mavi örtü­sünü seren denizle, yukarıda başka bir ma­vi ova açan gökyüzü, hayranlığımı uyandırıyordu. İstanbul, dünyanın en güzel yeri­dir, diyenler hiç de abartmıyorlar."

Jean Brindesi (1826-1888)

Alphonse De Lamartine (1833)

İstanbul Yazıları

"Saat beşte, geminin güvertesinde ayakta idim; kaptan denize bir sandal indirtti, onunla beraber sandala biniyordum; deni­zin yaladığı İstanbul surları boyunca Boğaziçi'nin ağzına doğru pupa yelken gidi­yoruz. Demir atmış bir sürü gemi arasından yarım saatlik bir ilerlemeden sonra sarayın duvarlarına yaklaşmış bulunuyoruz. Şehir surlarının devamı olan bu duvarlar, İstan­bul'un yükseldiği tepenin bitimindedir ve Marmara Denizi'ni Boğaziçi ve Haliç'ten ayıran açıyı teşkil ederler; aynı zamanda bu duvarlar, İstanbul'un iç ve büyük iskelesi de sayılabilir. Tanrı ve insan, tabiat ve sanat burada, insan gözünün dünya yüzünde gö­rebileceği en harika görünüşünü beraberce oturtmuş ve yaratmışlardır. Kendimi tuta­madım, haykırmışım; artık Napoli Körfezi'ni ve sihirlerini sonsuzca unuttum; bu haşmetli ve zarif topluluğu başka bir görü­nüm ile kıyaslamayı istemek evren yaradı­lışına küfür etmek olur…

Birkaç kürek vuruşundan sonra deni­zin öyle bir noktasına varmış olduk ki, bu­radan hem Haliç, hem Boğaziçi ve Marma­ra hem de bütün liman ve İstanbul şehri­nin iç denizini görmek mümkün oluyordu; ama buraya gelince Marmara'yı, Asya kı­yısını ve Boğaziçi'ni unutarak Haliç'in giriş havuzunu, İstanbul'un yedi tepesi üstüne asılı yedi şehrini, çevreyi tarayan bakışla­rımızla seyre daldık.

Şehrin yedi tepesi denizin bir kolu olan Haliç'e doğru akıyordu; eşsiz, hiçbir yerle kıyaslanamayacak İstanbul, hem şehir, hem kırlık, hem deniz, liman, nehir kıyılan, bahçe, ormanlık dağ, derin vadi, evler ve yapılardan kurulu barına deryası, gemi ve sokak birikintisi, sessiz göller ve sihirli yalnızlıklar ülkesi idi. Hiçbir ressam fırçası burasını bütünü ile resmedemez, ayrıntılarına takılmak zorunda kalır; her kürek vuruşu da gözü ve ruhu başka bir görünüme, başka bir etkiye götürür."

Ernest Hemingway (1922)

İşgal İstanbul'u ve İki Dünya Savaşından Mektuplar

"İstanbul'da hala 168 resmi izin günü var. Cumaları Müslümanların, Cumartesileri Yahudilerin, Pazarları da Hıristiyanların tatil günü. Ayrıca Katoliklerin, Müslü­manların ve Rumların hafta içlerinde di­ni bayramları var. Yahudilerin dini bayramları da cabası. Bu yüzden İstanbul'da her delikanlının emeli bir punduna geti­rip banka memuru olmak.

Geleneklere uymakta, ayak uydur­makta direnmeyen kişi, İstanbul'da gece saat dokuz oldu mu, yemeğini yiyor. Ti­yatrolar saat onda açılıyor. Gece kulüple­ri ikide; tabii gözde olan kulüpler. Adı kö­tüye çıkmış gece kulüpleri ise ancak sa­baha karşı dörtte kapılarını açıyorlar.

Bütün gece boyunca köftecilerle haş­lama patates satanlar kaldırımları kaplı­yor, kömür yıktıkları ocaklarında, sabaha kadar müşteri bekleyen faytonculara yi­yecek hazırlıyorlar. Her türlü çılgınlığa, kumara, dansa, gece kulüplerine paydos demek için kararlı Mustafa Kemal, şehre girinceye kadar, İstanbul bir çeşit ölüm dansına dalmış.

Limandan yukarı çıkan yokuşun orta yerindeki Galata semti, Barbary Coast'un en dehşetli eski günlerine taş çıkartacak kadar küçük bir yer. Her milletin ve bü­tün müttefiklerin askerleri burada kuru­lu tuzağa düşürülüyor.

Türkler günün her saatinde dar yolla­rın kenarlarındaki kahvelerde oturup nargilelerini fokurdatıyor, bir yandan da insanın midesini yakıp kavuran rakılarını yudum yudum demleniyorlar. Bu içki o kadar sert ki, yanında meze olmadan iç­mek imkânsız gibi bir şey.

Güneş doğmadan kara ve yumuşak topraklı İstanbul sokaklarında yürüyecek olursanız, fareler önünüzden kaçışır; sıs­ka sokak köpekleri çöp tenekelerini karış­tırır. Bir barın kapısından sızan ışık soka­ğa düşerken, içerden patlayan sarhoş kahkahaları duyarsınız. Sarhoşun kahka­hası, müezzinin güzel, dokunaklı, içli çağrısına tam bir çelişkidir."

Kaynak: bianet.org (4 Haziran 2012)

Ten Ten’in Amerika macerası 1,3 milyon Euro’ya satıldı

Dünyaca ünlü çizgi dizi Ten Ten‘in Amerika macerası, 1,3 milyon Euro’ya alıcı bularak bir dünya rekoruna imza attı. Nedeni Ten Ten’in yaratıcı Herge tarafından bundan 80 yıl önce çizilmiş olmasıydı.

Çizgi roman dünyasında bir rekor kırdı. 1932′de yayınlanan ” Ten Ten Amerika’da” adlı çizgi romanın kapak sayfası, Paris’te düzenlenen bir müzayedede 1,3 milyon Euro’ya satıldı.

Bu satış şu ana kadar bir çizgi roman için ödenen en yüksek fiyat olarak kayıtlara geçti. Kapağı bu kadar değerli kılan , Ten Ten’in yaratıcısı belçikalı çizer Herge’nin kaleminden çıkmış gerçek bir nüsha olmasıydı.

Müzayedede asıl adı Georges Remi olan Herge’ye ait çok sayıda çizim ve çizgi roman da satışa sunuldu.

1929′da kaleme alındı

Genç bir gazeteci olan Ten Ten ve köpeği Milu’nun maceralarını konu alan çizgi roman, ilk kez 1929′da kaleme alınmıştı.

Kısa sürede dünya çapında ün kazanan çizgi dizi, 80 yılda 50′den fazla dilde yayınlanmıştı.

Kaynak: cnnturk.com (4 Haziran 2012)

Giray - 04/06/2012 - 11:46

Milu’yu Fındık yapmak yakışıksız kalmış, derleme yaparak düzeltebilirdiniz.

Nazım Hikmet’in bir resmi ve şiirinin kayboluş öyküsü

Orhan Kemal’in oğlu Işık Öğütçü, Cumhuriyet için kaleme aldığı yazısında, edebiyatımızın iki büyük ustasıyla ilgili bir anısını paylaştı ve Nâzım‘ın bir resmi ile şiirinin ‘kayboluşunun’ öyküsünü anlattı.

Yıl 1943 Orhan Kemal ve Nâzım Hikmet Bursa Cezaevi’nde 52. Koğuş’ta çile doldururken Nâzım Hikmet ablam Yıldız Öğütçü’nün beş yaşındaki fotoğrafını eline alır, 15 yaşındaki genç kızlık halini hayal ederek yağlıboya resmini yapar. Resmin sol yanına bir şiirini yazar. Kızına götürmesi için babama verir.

26 Eylül 1943’te Orhan Kemal’in cezası sona erer, Nâzım Hikmet’in sevgisini, yaptığı resimle birlikte Adana’ya götürür. Resmi, evlerinin duvarına 60×80 ebatında bir beyaz çerçeve içinde asarlar. Yıllar geçer resimdeki kız büyür, sekiz yaşına geldiğinde resme ve yazdığı şiire hayranlıkla bakar. Aralık 1946’da bir gece yarısı eve polis gelir ve arama yapar.

Orhan Kemal’in tüm yazılı evrakları, hikâyeleri, Nâzım Hikmet’le hapishane yıllarının notları, mektupları ve duvardaki yağlıboya resim alınıp götürülür. Küçük Yıldız’ın aklında resimdeki şiirin sadece giriş kısmı, “Hakkındır yaramazlık. Dik duvarlara tırman…” ile tuvaldeki genç kızın hayali kalır. Çünkü resim bir daha sahibine geri gelmeyecektir.

Zaman aktıkça bu olayı ondan hep dinlerdim. Bir umutla bu resmi Orhan Kemal Müzesi’ne kazandırmak için ilgili resmi kurumlara yazmama rağmen olumlu sonuç alamadım. Hadi resmini bulamadım, bari şiirini bulabilseydim. Nâzım Hikmet’in pek çok şiirini okumuştum. Ya gözümden kaçmıştı ya da bu dizelere uyan şiirini okumamıştım.

Ama tesadüfler araştırmacılar için yeni buluşların ilk adımıdır. Müzeye ziyarete gelen bir öğretmen arkadaşıma bu yaşanan olayı anlattığımda adı geçen şiiri bildiğini, hangi kitapta bulabileceğimi söyledi. Çok heyecanlanmıştım.

O akşam kütüphanemde bulunan, Cem Yayınevi’nden çıkan “Tüm Eserleri” serisinin ilk kitabında, 1928 yılında yazdığı “Çocuklarımıza Nasihat” isimli şiirinin tamamını bulup okuduğumda gözlerim yaşarmıştı:

“Hakkındır yaramazlık. / Dik duvarlara tırman / yüksek ağaçlara çık. / Usta bir kaptan gibi kullansın elin / yerde yıldırım gibi giden bisikletini… / Ve din dersleri hocasının resmini yapan / kurşun kaleminle yık / mızraklı ilmihalin yeşil sarıklı iskeletini.. / Sen kendi cennetini kara toprağın üstünde kur. / Coğrafya kitabıyla sustur, / seni “Hilkati Âdemle” aldatanı… / Sen sade toprağı tanı / toprağa inan. / Ayırt etme öz anandan / toprak ananı. / Toprağı sev anan kadar…”

Birkaç gün sonra şiirin fotokopisini sürprizim olduğunu söyleyerek ablama verdim. Aldı okumaya başladığında yüzü görülmeye değerdi. Bir anda o günlere döndüğünü, duygulandığını ve gözlerinin dolduğunu gördüm.

Şiiri bulmuş, resmi bulamamıştım. Ama Nâzım Hikmet ve Orhan Kemal’in usta-çırak ilişkilerinin büyük dostluklarını bu olayda tekrar yaşamıştım. Onların çektiklerini, bugün yazar, sanatçı, gazeteci ve aydınlara çektirilenleri düşündüm. Her gün mağdur olduklarını söyleyenlerin yaşadıklarından ders almayıp, başkalarının mağduriyetine kayıtsız kalmalarına, hatta sıkıntı çekmelerinden açıkça haz duyduklarına tanıklık etmekten ıstırap duydum.

Büyükler bir şekilde yapılanları göğüsleyebilirlerdi. Ama ya aileleri ve en önemlisi çocukları. Annelerini, babalarını cezaevlerinin soğuk duvarları arasında çaresiz, boynu bükük seyretmeleri hangi yüreği acıtmazdı ki? Bunların hepsini ben de yaşadım.

Değil mi ki uygarlık tarihinin acı çeken insanların destanını yazıp, o insanları yücelttiği yadsınamaz gerçekse, bunları çektirenlerin tarihin altın sayfalarında yerlerinin olmayacağı da bir gerçektir. Dünün Nâzım Hikmet’i, Orhan Kemal’i, Rıfat Ilgaz’ı, Sabahattin Ali’si şimdi nasıl var oluyorlarsa, hapishanede çile çeken bugünün yazarları, sanatçıları, gazetecileri ve diğer cesur yürekleri de yarın hep var olacaklardır. Nâzım Hikmet’in dediği gibi “Tarih seyrini değiştirmeyecektir.”

Kaynak: cumhuriyet.com.tr

Doç.Dr. Cantek: “AKP kadın bedenini de denetim altına almak istiyor”

“Siyaset temelde erkeklerin tekelinde olan bir pratik. O sebeple, kürtaj vesilesiyle kadın bedeni üzerine söz söyleme, ötesinde, ahkam kesme, yol gösterme, yasak koyma girişimleri şaşırtıcı değil”

Başbakan Erdoğan’ın AKP Kadın Kolları Kongresi’ndeki konuşmasında, kürtaj ve sezaryen gibi üreme pratikleri üzerine yaptığı açıklamaları kınayan azımsanmayacak bir nüfus oluştu. İlk olarak,  ‘Kürtaj Tartışmasına Tepkisiz Kalma!’ başlığı ile imza kampanyası başlatan isimlerden olan  Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi, Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı ve KASAUM Öğretim Üyesi Doç.Dr. Funda Şenol Cantek ile görüştük.

Doç. Dr. Cantek, “sadece muhafazakar ideolojiye angaje olarak yapılan siyasetin değil, tarz-ı siyasetin kadın bedeni üzerine söylemler üreterek, kadın bedenini denetim altına alarak, tabi kılarak işlediğini tarih boyunca gördük ve günümüzde de görüyoruz.” diyerek  erken Cumhuriyet döneminde de kadın bedenini denetim altına alarak, biçimlendirerek nesillerin kaderini belirleme yönünde, öjenist diyebileceğimiz politikalara başvurulduğunu söyleyebileceğimizin altını çizdi.

Hükümetin yasak koyma girişimine şaşırmalı mıyız?

Siyaset temelde erkeklerin tekelinde olan bir pratik. O sebeple, kürtaj vesilesiyle kadın bedeni üzerine söz söyleme, ötesinde, ahkam kesme, yol gösterme, yasak koyma girişimleri şaşırtıcı değil. Fazladan, mevcut hükümetin İslami ideolojiye dayanan yapısı, İslami referansları da kullanma avantajına sahip. Daha önce gündeme getirilen en az üç çocuk yapma önerisi, ailenin kutsallığı ve devamının gerekliliğine yapılan vurgu, bu doğrultuda “Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı”nın kuruluşu ve benzeri örnekler de aynı dayanaklar üzerinde yükseliyordu. Bu bakımdan, Başbakan’ın kürtaj konusunda sözleri benim için şaşırtıcı olmadı ama çok sarsıcı, endişe verici olduğunu söylemeye de gerek yok sanırım.

Kürtaj yasağını “geriye gitme” söylemiyle eleştirenleri nasıl yorumluyorsunuz?

Kendi adıma şunu söylemeliyim ki, kürtaj tartışmaları, ilerlemeci zihniyetin sabit

fikirleriyle birleşince, kadın bedeni üzerine başka bir zaviyeden üretilen söz yine kısıtlayıcı, yine otoriter oluyor. Kürtaj yasağının vehameti ortada, ancak bunu “geriye gitme” söylemiyle eleştirmeye kalkınca konu türban yasağı/serbestisi tartışmalarına teğelleniyor. Ve bu noktada da yine, bu kez muhalif kanat tarafından kadın bedeni üzerinden politika yapılmaya başlandığını gözlemliyorum.

Kürtaj deneyimi her kadın için travmatik bir deneyim. Dinen günah sayılmasa bile, bu deneyimi yaşamış birçok kadın, kendi canından bir parçanın ölümüne sebep olduğu için vicdan azabı çeker, fiziksel acılarına ruhsal acılar da eklenir. Ancak, gerek doğum kontrol yöntemleri konusundaki bilgisizlik, temkinsizlik, gerekse çocuk büyütme ve bunun getireceği sıkıntılarla baş edememe endişesi birçok kadını kürtaja zorluyor. Annenin isteği hilafına her hamileliğin doğumla neticelenmesi, çocuğun ebeveyni, aile çevresi kadar, çocuğun kendisini de olumsuz etkileyecek bir durum. Maddi koşulları yetersiz olan, çocuk sahibi olmaya hazır hissetmeyen, partneriyle ve/veya ailesiyle sorunlar yaşayan bir kadının mecburiyetten dünyaya getireceği bir çocuğun mutlu bir çocuk ve yetişkin olacağını iddia etmek zor. Dolayısıyla, zaten kadınlar için hassas bir konu olan kürtaj pratiğini, dini referanslarla da güçlendirip, durumu iyice zorlaştırmaktır şu anda söz konusu olan.

Sağlık Bakanı’nın kürtaj yasağının kapsamını genişletme girişimini nasıl algılıyorsunuz?

Belki de kürtaj için tecavüz gibi bahaneler uydurulacağını/yalanlar söyleneceğini düşünüyor. Tecavüz neticesinde dünyaya gelen bebeklere devletin bakabileceği sözünü veriyor. Vehametin bir boyutu, devletin zaten kimsesiz çocuklara nasıl baktığını, daha doğrusu bakamadığını biliyor olmamız. Şiddet ve cinsel taciz mağduru, bakımsız, mutsuz çocuklarla dolu bakımevleri. Bu açıklamada vahim bir durum daha var ki, tecavüz mağduru annelerin çocuklarından nefret edecekleri, onlara değil bakıp büyütmek, onları görmek bile istemeyecekleri varsayılıyor. Bu da öjenist politikaların bir görüngüsü: Kötü tohumla kirlenmiş çocuklar. Bu çocukların anne şefkatinden mahrum olması çok da dert olmuyor maalesef.

Başlattığınız imza kampanyası ile sadece akademik bir kurum olmadığınızı gösterdiniz bence…

Teşekkürler. Bizim Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı’nda bir arada bulunduğumuz farklı cinsel kimliklere sahip genç ve özgürlükçü öğrencilerimiz ile yaptığımız çalışmalar, Türkiye’de cinsiyet eşitliği meselesinin gündeme gelmesine ve tartışılır olmasına, taleplerin karşılık bulmasına vesile olur diye hayal ediyoruz hep. Biz sadece akademik bir kurum değil, toplumsal meselelere karşı duyarlığını dile getiren, eleştirel bakışa sahip bir organizma olduğumuzu da göstermek istiyoruz tabii ki.  Dolayısıyla, imza metnini bir makama sunmaktan çok, tepkimizi kamuoyuna duyurmayı tercih ettik. Oldukça da başarılı olduk. Tek tük tehditler almamıza rağmen, imza kampanyamıza katılanların sayısı on bine yaklaşıyor. Bu da bizim için çok kıymetli.

Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu  ile de haberleşme şansım oldu. “Dün  ABD’de Dr. Tiller’in öldürülmesinin üstünden üç yıl geçti. Konuya nefret suçu çercevesinde bakarsak, Türkiye’de de aynı şeylerin yaşanmayacağını kim garanti edebilir?” diye sordum.

Prof. Dr. İnceoğlu, öncelikle kürtaj tartışmasının ilk kez Başbakan’ın “sezaryanla doğum ve kürtaj cinayettir” açıklamasıyla başladığını hatırlattı ve Başbakan’ın açıklamasının hemen ardından medyada gönüllü/gönülsüz bir oto-sansürle ve dezenformasyonla “sezaryanla doğum” bölümü çıkarıldığını söyledi.  Bu konuda medya açısından sorunlu olan durumun yalnız haberi eksik, uçurularak vermesi değil, neden cinayettir? sorusunu sormaktan kendini alıkoyması olduğunun da unutulmaması gerektiğini belirtti ve ekledi:  “Yine tv kanalları daha çok İslamda Kürtaj ve Sezaryan teması ve din din terminolojisi(ruh üflemesi vs.) ağır basan konuşmalar yapan İslam alimleri, muhafazakar aile hekimlerini davet etmişler, hatta bazı programlarda kadın doğum uzmanlarına konuşma olanağı verilmediği gibi, bir kanalda muhafazakar bir aile hekimi “tecavüze uğrayan kadın kürtaj yaptıracağına, tecavüzcüsünü öldürsün” demiştir. Başbakan’dan sonra Sağlık Bakanı’nın “tecavüze uğrayan kadın kürtaj yaptırmasın, biz devlet olarak bakarız” açıklaması da hayret vericidir. Günde ortalama 5 kadının erkekler tarafından şiddete maruz kalarak öldürüldüğü, tutukevleri, bakımevlerinde çocuklara tecavüz edildiği bir ülkede tecavüzle doğan çocuklara devlet bakar anlayışı son derece sorunlu ve inandırıcı olmaktan uzaktır.

Uludere katliamı konusunda üstüne düşen sorumluluğu yerine getirmeyen iktidar gündem değiştirme stratejisiyle “her kürtaj bir Uludere’dir” lafını ortaya atıp arasında herhangi bir mantıksal ilişki kurulamayan ve üzerinde çeşitli spekülasyonlar yapılan bir tartışma konusunu kamuoyuna sunmuştur.

Uludere katliamını kürtaja benzetmek suretiyle kürtaj yapan hekimleri katil, kürtaj yaptıranları da suç ortakları konumuna düşürmek zaten doktorlara uygulanan şiddeti meşrulaştırıcı ve haklılaştırıcı bir zemine taşımaktan başka bir işe yaramaz.

Ülkede sezaryan ameliyatların keyfi şekilde ve dünya ortalamalarının bir hayli üstünde yapıldığı bir gerçektir ancak sezaryanla doğumu bir cinayet olarak kamuoyunu bilimsel gerçekliklerden uzak yanlış ve eksik bir biçimde bilgilendirmek son derece sakıncalıdır. Sezaryanın ve kürtajın zaruri olduğu hatta zaman zaman hayat kurtarıcı rolü de görmezden gelinmemelidir.

AİHM kürtaj yasağının “zorunlu kaçak kürtaj” a yol açıp kadınları aşağıladığı, depresyon ve sağlık sorunlarına yol açtığı gerekçesiyle geçtiğimiz yıllarda hem İrlanda hem de Polonya’yı suçlu bulmuştu. Özetle kürtajın yasaklanması-veya bizde bahsedilen 10.haftadan 4.haftaya geri çekme zaten bir bakıma kürtajın yasaklanması demektir- ciddi bir kadın hakkı ihlalidir. Kadını değersizleştiren onu ikincil konuma hapseden ataerkil sistem, ile “kadından sorumlu” erkek bakışı, kadın bedenine yapılan kürtaj hakkında sürekli bir biçimde kendilerinde ahkam kesme hakkını bulmaktadır.”

Kürtaj üzerinden yaratılmak istenen yapay gündem sonrası,  hükümetin, kadının bedenine müdahale etme hakkını  hangi hukuktan aldığını  merak ettim…

Yanıtı, Sosyalist Feminist Kolektif üyesi Ayşe Toksöz verdi: “Türkiye’de aslında son yıllarda çok alıştığımız, belki bu yüzden ayırdına bile varmadığımız bir durum var: Her türlü politik meselenin hızla hukuk alanına çekilerek bu mecrada “halledilmesi”.

30 yıl önce yasallaştırılan kürtajın bir gün içerisinde hükümetin ana gündemi haline gelmesi, konunun ilk andan itibaren cinayet / suç / yasal değişiklik üzerinden tartışılması da bunun bir örneği olarak düşünülebilir.

Oysa “hak” dediğimiz zaman, bir eylemin hukuk sınırları içerisinde, ya da cezai yaptırıma tabi olup olmamasından daha fazla bir şeyi tartışıyoruz: Kürtaj özelinde, bu, kadınların kendi bedenleri ve doğurganlıkları üzerinde söz sahibi olmalarına denkdüşüyor. Şimdi olduğu gibi, kadınların bedenleri ve yaşamları üzerine erkeklerin kararverme ve denetim kurma eğilimlerine karşılık, kadınlara bir güvence sağlıyor.

Bu (her ikisiyle ilgili olsa da) tıbbi ya da hukuki bir mesele olmaktan önce, politikbir mesele. Kürtajı bir doğum kontrol yöntemi olarak görmüyorsak (ki Türkiye’demevcut durumun bu yönde olmadığını biliyoruz), kürtajın yasaklanmasını gündeme taşımanın, aslında, kadınlarla devlet arasındaki vatandaşlık bağına ilişkin bir müdahale olduğunu idrak ediyoruz.

Tartışmanın bireysel ve sosyal haklara, yani devlet-vatandaş ilişkisine dair kısımlarını es geçmenin bir yolu, aynı şu anda yapılmakta olduğu gibi konuyu hukuk alanına çekmek. Bunun ardından gelecekleri, (en yenisi 4+4+4 olmak üzere) deneyimlerimizden biliyoruz: Yasama-yürütme-yargı arasındaki kusursuz, ama ne yazık ki güçler ayrılığı ilkesini tamamen es geçen koordinasyon, bu konunun da hızla, başbakanın istediği biçimde “çözülmesine” evrilecek. Erdoğan’ın bir hafta önceki ilk açıklamasından bu yana süregelen gelişmelerin hızı, çabanın yine bu yönde olduğuna işaret ediyor.

Hukuk üstünlüğü gibi kavramların bu aşamada çoktan geride bırakılmış olduğunu ayrıca belirtmeye gerek yok. Bunun yanı sıra, başbakanın bu çıkışı, Türkiye’nin tarafı olduğu kadının bedenine yönelik tasarrufunun kadın ait olduğunu söyleyen CEDAW sözleşmesi gereklerine ve insan hakları bağlamında da diğer uluslararası sözleşmelere de ters düşüyor. Kısacası ne iç, ne uluslarası hukukta temeli olmayan bir yasak, AKP hükümetinin kadın-aile-nüfus üçgenini baz alarak kurduğu politikalar çerçevesinde, artık alışık olduğumuz oldu-bitti yöntemiyle bize dayatılmaya çalışılıyor.

Kadınlara sürekli olarak doğurmayı salık veren bu hükümet, son döneminde hız verdiği aile temelli politikalarında, son olarak kürtajı yasaklama yöntemini deniyor. Oysa zorunluluktan doğan bir hak olarak kürtaj hakkı, tartışılmasını dahi kabul edemeyeceğimiz bir haktır ve yürütülmesi gereken bir tartışma varsa o da mevcut yasanın ve sağlık hizmetleri sunumunun yetersizlikleridir.

Son söz ise, Maryland Üniversitesi’nden Dr. B. Duygu Özpolat’ın…   Dr, Özpolat, kürtaja karşıysanız bile neden kürtajı yasaklayan bir yasanın karşısında olmanız gerektiğini şöyle özetliyor:

Gelişim biyolojisi alanında doktora yapmış bir bilimci olarak, yani son 6 senesini çeşitli canlıların embriyolarını pek çok açıdan inceleyerek, her evresini gözlemleyerek geçirmiş bir bilimci olarak, embriyonun erken dönemlerinde acı hissetmediği, beyninin bilmemkaçıncı ayda geliştiği, o yüzden kürtajın benim bilimsel perspektifimden hiç de problem olmadığı konusunda çok sıkı bir argüman ortaya koyabilirdim. Üstelik bu argümanla pek çok insanı ikna da edebilirdim. Ama bunu yapmayacağım.

Çünkü benim derdim, bir embriyonun alınmasının ne zaman etik olduğuna dair keskin ve kalın çizgiler çizip, insanları bilimci kimliğimle koyacağım bu kurallara ikna etmek değil. Çünkü o keskin ve kalın sınırlara inanmıyorum. Herkes bu konuda kendi vicdanına göre karar vermeli. Benim derdim, insanların seçim yapma haklarının ellerinden alınmaması. Benim derdim, iktidarın, güç sahiplerinin yasaklarla bize tek bir seçeneği dayatıyor olması.

Yasaklamak niye? Kimileri, bir bebeği aldırmanın insan hakları ihlali olduğunu, annenin ekonomik ya da psikolojik durumu ne olursa olsun, o bebeği doğurduğunda bir şekilde işlerin yoluna gireceğini düşünüyor. Ben bu bakış açısını anlıyor ve bir bakıma doğru buluyorum. Kendim farklı bir düşünceye sahip olsam da, bu diğer bakış açısının kaynağını anlıyorum, buna saygı duyuyorum. Ama önemli olan, bu argümanı, kürtaj olmayı seçen kadınları eleştirmek, onlara yapacakları/yaptıkları şeyi sorgulatmak için kullanmak. Devlet yasaklarına arka çıkmak için değil. İnsanların seçim haklarının olması çok önemli. Bu satırları okuyanlar, hepinizi iyi ki doğmuşsunuz ve belki siz koşullar ne olursa olsun bir bebeği doğurmayı seçenlerden olabilirsiniz ve ben bu konuda size saygı duyuyorum. Ama bir başka kadın, kaldıramayacağını, yapamayacağını düşünüyorsa, o bebeği doğurmamayı seçebilir. Ve ben o kadını destekliyorum. Hayat aklardan ve karalardan ibaret değil. Herkesin kendince bir vicdanı, kendi durumuna göre aldığı kararları var. “Benim bedenim, benim kararım” sözüyle kastedilen de bu. Kürtaja karşıysanız bile, kürtajı yasaklayan bir yasanın karşısında durmalısınız.”

Kaynak: t24.com.tr (3 Haziran 2012)

Yazar ve coğrafya

Sanat felsefesi üzerine ilk kez düşünce üreten yazarlardan Hyppolite Taine’e göre, sanat olaylarıyla doğa olayları aynı niteliktedir.

Yani, nedensellik ilişkisi taşımayan ne doğa olayı ne de sanat olayı vardır. Taine bununla da kalmaz, her sanatçının siyasal toplumsal koşulların yanısıra, ülkenin ikliminden ve doğasından etkilendiğini öne sürer. Güneşsiz, yağmurlu, sisli kuzey iklimi melankolik bir sanatın, güneşli güney iklimi ise neşeli bir sanatın doğmasına yol açmıştır. Nasıl ki, şu ya da bu bitki türünün gelişmesine yol açan bir fiziksel sıcaklık ortamı varsa, şu ya da bu sanat türünün doğmasına yol açan bir manevi sıcaklık ortamı da vardır. Doğa bilimlerindeki gerekircilik ilkesi sanatta da geçerlidir.

Bu düşünceyi felsefede doğrulamak istercesine Nietzsche de, Ecce Homo adlı kitabında düşünce hızını metabolizmanın hızına bağlar ve dehanın yurt edindiği Paris, Provence, Kudüs, Atina ve Floransa’nın kuru havasını, metabolizmayı hızlandıran yerler olarak görür ve buradaki düşünce ürünlerinin yüksekliğini iklime bağlar.

Doğrusu, doğa olaylarının niteliği ile edebiyatın niteliği arasında doğrusal bir ilişki olduğu iddiasına sıcak bakmıyorum. Ne düşünce olayları, ne de felsefe, doğanın gerekirci çizgisine bağlı gibi görünmüyor; edebiyatın da, felsefenin de fışkıracağı topraklar yalnızca kendi gelişim seyrini bekliyor. Eğer varsa, edebiyatın kendi iç dinamiği içinde bir neden sonuç bağı var.

Romanın ve öykünün ilk örnekleri neden İspanya ve İtalya’da uç verdi? Bunun doğa olaylarıyla ilişkisi mi, yoksa yazı eyleminin tarihsel gerekçeleri mi daha etkiliydi? Bu konuda ben daha çok yazının bir tarihselliği olduğu düşüncesindeyim. Althusser nasıl ideolojiyi salt sınıfların tarihiyle açıklamayıp tarih aşırı bir etkinlik olarak gördüyse, ben de edebiyatı salt sınıfsal tarihle değil, tarih aşırı bir süreç olarak görüyor ve başlangıçtan günümüze kendi iç ilişkilerine bağlı olarak değişimler geçirdiğini düşünüyorum.
Ancak konumuz coğrafya ve edebiyat ilişkisini sorgulamak olduğuna ve doğa ile analoji halinde duran bir edebiyatı kabul edilemez bulduğuma göre, bu konuda söyleyeceğim sözü bitirmiş ve noktayı koymuş görünebilirim.

Ama nokta koymuyorum. Özellikle doğanın, coğrafyanın edebiyata etkisi var mıdır sorusuna daha açık yanıt vermem gerektiğini söylemeliyim. Bilimsel nedensellik yasaları gibi değil ama yazı nesnesini koşullamak açısından pek de ilişkisiz gibi görünmüyor.

Yazarların doğayı ele alış biçimlerine baktığımda aslında üç temel yönseme gördüğümü söylemeliyim:
Birincisi doğayı ve edebiyatı iç içe geçirerek anlatanlar,
İkincisi, doğayı bir fon olarak kullananlar,
Üçüncüsü doğayı değil de doğanın bir parçasını, mekânı edebiyata indirgeyenlerdir.

I. Doğayı ve edebiyatı analoji haline getirerek yazanlar

Bunun ilk örneğinin doğa olaylarının göreceliliğini kavramış bir yazar gibi görünen Jonathan Swift olduğunu düşünüyorum. Gulliver, insana göre doğa olaylarını anlamada ilginç bir başlangıç sayılabilir.

Edgar Alan Poe’nun Maelström’e Düşüş adlı öyküsü de sanki doğa ve insanın ortak bir karakter çözümlemesi gibi görünür. Norveç’teki kayalıklar etrafında, denizin yükselip alçalmasına bağlı olarak gerçekleşen gürültüyü, fırtınayı ve burgacı anlatan Poe, burada doğa felaketini, tam da içinde yaşayan insanın merakı ve dehşeti içinde anlatır.

Hemingway’in koca bir balığa oltası takıldıktan sonra Karayipler’de dolaşan balıkçısını bir düşünelim. Burada kahraman yalnızca balıkçı mıdır? Deniz ve balık da öykünün unsurları arasında değil midir? Yaşlı adamın düşünceleri, bu doğa olayı gerçekleşmese o şekilde açığa çıkar mıydı? Doğa ve insan böyle karşı karşıya geldiyse, bunu denize ve balığa bakarak kavrayabiliyoruz.

Max Frisch, İnsan Nedir ki adlı kitabında, yer katmanları, fosiller ve depremler üzerinde çalışan bir bilginin, ani bir felç atağı sonucu ölmesini anlatır. Bu kitapta çarpıcı bir analoji vardır: Deprem ile beyindeki ani bir tıkanma, sonuçta bağlı olduğu sistemi dönüştürmektedir. Bu kitap, sanırım doğa ve insan koşutluğuna vurgu yapan edebiyat için en tipik örnektir.
Ancak yine de bu tür bir edebiyatın örneklerinin yaygın olduğu söylenemez. Daha çok belli bir şehir, dağ, deniz veya doğa parçasını ele alan yapıtların yaygınlığı dikkat çekicidir.

II. Doğayı değil de olayı öne çıkartarak yazanlar

Dostoyevski asıl olarak Petersburgludur, Balzac ise Parisli; Steinbeck Californa’ya yakışır, Paul Auster New Yorkludur. Hemingway bir dünya vatandaşıdır; Kafka Prag’ı, Joyce Dublin’i akla getirir.

Bu yazarlar olayların nerede geçtiğini belirtseler de, mekânın psikolojik atmosferini kendileri yaratırlar: Dostoyevski, Neva Irmağı’na övgüler düzmez, Pasternak veya Bulgakov Moskova’da Arbat Sokağı’ndan geçerler ama bu sokağın ruhlarındaki etkisini anlatmazlar.

Joyce Dublin’in mahallelerinde neredeyse ev ev dolaşarak hikâyeler kursa da, asıl amacı Dublin’in kentsel varlığı değil, insanların davranışıdır. Kafka Prag’ın kasvetinden yararlanmıştır, ancak bundan yazarın kendine özgü bir atmosfer kurmadığı sonucuna varmak için haksızlığı göze almak gerekir.

Burada üç grup halinde böldüğüm yazarların asla diğer alana geçmedikleri gibi bir iddiayı savunacak değilim. Ben genel bir eğilimden söz ediyorum. Eğer Çehov’un Bozkır adlı öyküsündeki şu satırlardan başkasını okumasak onu rahatlıkla birinci gruba koyabilirdik:
Bulutla bozkır birbirlerine baktılar. Bulut sanki ben hazırım demek istiyormuş gibi kaşlarını çattı.
Çehov’un üzerinde gittiği asıl çizginin insani açmazlar olduğu akla getirilirse, onun olayı öne çıkartan yaygın çizgi içinde yer aldığı görülür. Çünkü o aslında temel olarak belli bir şehre veya bölgeye özel bir vurgu yapmaz.
Ancak bu durum, bu gruptaki yazarların belli bir bölgenin betimiyle hiç ilgilenmedikleri anlamına gelmez. Herhangi bir yerin betimlenmesi başkadır, onu edebi çizgisinin kahramanlarından biri haline getirmek başkadır. Tolstoy bize Borodino Savaşı dönemindeki Moskova’nın neredeyse şehir planını gösterir, ancak bundaki amacının zihinsel bir efekt halinde yazıya koşut giden bir şehir imgelemi olduğu söylenemez. Victor Hugo’yu Paris’i yeraltından, kanalizasyonlarından bile anlatmış bir yazar olarak Paris’le değil, Notre Dame’la yan yana koymak zorundayız.

Bu ikinci grupta yer alan yazarları çoğaltmak mümkün, aslında en kalabalık grubun bunlar olduğunu belirtmek de şart. Meram anlaşıldığına göre, üçüncü ve asıl başlığa yönelmemizin vakti gelmişe benziyor.

III. Belli bir coğrafyayı öne çıkartarak yazanlar

Doğa çok geniş ve büyük olduğu halde, edebiyatta sanki küçük ve özel bir kavram gibi görünüyor. Tıpkı resimde insandan soyuta, doğadan ölüdoğaya pek çok konu ele alınabildiği gibi, edebiyatta da doğa “konular içinden bir konu”ya benziyor. Hatta salt doğayı anlatan bir edebi yapıt bile olmuyor, çünkü edebiyatın asıl konusu insandır.
İnsanı coğrafi bir bölgenin veya belli bir mekânın parçası olarak ele alan edebiyat da çok yaygın görünmüyor. Ama burada asıl tartıştığımız konu bu olduğu için önce örnekleme yoluna gideceğim.
Ahmet Hamdi Tanpınar, İstanbul’un coğrafyası ve mimarisinden beslenen bir yazardır. Özellikle Huzur’da romandaki kişisel özelliklerle, İstanbul’un tarihsel, mimari, coğrafi niteliklerini eşleştirir. Denebilir ki, yalnızca Mümtaz’la Nuran’ın değil, yazarla İstanbul’un aşkı da bu romanda atbaşı gitmektedir.

“İstanbul, İstanbul, diyordu. İstanbul’u tanımadıkça kendimizi bulamayız. Şimdi o bütün fakir halkla, yıkılmağa yüz tutmuş evlerle ruhunda kardeş olmuştu. Sultantepe’yi adeta humma içinde dolaşmıştı. Fakat asıl sevdiği yer çarşı içindeki Küçük Valde idi.
(…)
Artık ne İstanbul’u, ne Boğaz’ı, ne eski musikiyi, ne de sevdiği kadını birbirinden ayırmağa imkân bulurdu.
(…)
Mümtaz, Nuran’ın aşkıyla bir kültürün mirasını yaşadığını, nevakârın nakış ve çizgisi daima değişen arabeskinde, Hâfız Post’un rast semai ve bestelerinde, Dede’nin uğultusu ömründen hiç eksilmeyecek büyük rüzgârında, onun ayrı ayrı çehrelerini, aynı Tanrı düşüncesinin büründüğü değişiklikler gibi gördüğünü söylediği zaman, hakikaten bu toprağın ve kültürün asıl yapıcılarına bir bakımdan yaklaşıyor ve Nuran’ın fani varlığı gerçekten, bir yeniden doğuşun mucizesi oluyordu.”

Yaşar Kemal de doğayı roman kahramanı yapmada, evrensel bir addır. Homeros’un Tanrıları, Yaşar Kemal’de doğayla yer değiştirmiştir. Binboğalar Efsanesi’nde dilek tutmak için yıldız kaymasını bekleyen insanlarla doğa arasında, Ağrı dağında kaval çalan çobanla, gölün üzerinde dönüp duran kuşlar arasında mesafe yoktur.
Karıncanın Su İçtiği’nde şöyle yazıyor:
Atının başını çevirdi sürdü.
Patnos Ovasına, Süphan Dağının dibine tam kuşluk vaktinde geldi. Başını kaldırdı, dağın doruğuna baktı. Dağ sütbeyaz bir duvar gibi yükseliyordu. Doruğu duman içindeydi. Doruğun yanından yöresinden, ağzına kadar, renk renk çiçekle dolmuş ovaya bacaklarını sarkıtıp kanatlarını kısmış turnalar üst üste iniyorlar, salınarak oradan oraya ağır ağır yürüyorlardı. Gökten o kadar çok turna sağılıyordu ki ovaya, ova turna sürüleriyle doluyordu. Gün ışığı altında Süphan Dağı billurdandı. Uzun boyunlu, uzun kanatlı, uzun bacaklı kuşların, bacaklarının üstünden sarkan kırmızı, yeşil, mavi, sarı telleri, şırlayan gün ışığında renk renk kıvılcımlanıyor, ovaya çökmüş yoğun ışık altında yalp yalp ediyordu.

Bu alıntılardan sonra şunu söylemekte tereddüt etmiyorum: Belli şehirleri veya coğrafi bölgeyi merkeze koyarak, oranın özellikleri içinde kahramanlarını hareket ettiren yazarlar o coğrafyanın yazarı olarak anılabilirler.

Yazarlığın –yazının evrensel birikimi bir yana– belli bir coğrafi mekândan beslendiği durumlardan söz ediyorum. Coğrafya, yazarın duygu, düşünce ve algılama eşiğini oluşturur. Bu anlamda yazar yetiştiği çevrenin izlerinden kaçamaz. Yazarın söz düzeninin coğrafyadan, yerel dilden, insan tiplerinden, yerel müzikten, yerel geçmişten tümüyle bağımsız olabildiği şüphelidir. Bundan, başta reddettiğim Hyppolite Taine’i sonuçta benimsediğim anlamı çıkarılmamalıdır. Sözünü ettiğim şey, bilimsel kesinlik yasaları içinde doğanın edebiyatı etkilediği değil, ruhsal bir özne olan insanın, yazıyla insani varoluşu arasında ilişki bulunduğudur.
Örneğin Kapadokya coğrafyasını düşünelim. Burası, doğanın rastlantı sonucu yarattığı bir güzelliktir. Denizde günbatımının güzelliği kadar rastlantısal ve amaçsızdır. Sanat, doğadaki amaçsızlığı estetik objeye çevirerek güzelliği yaratır. Kim buranın coğrafyasının altını çizerek edebiyat yaparsa onu estetik objeye dönüştürmek amacıyla davranmak zorundadır. Coğrafyadan kopamaz. Ama aynı zamanda dil geçmişinden, kültürel varlığından, üretim süreçlerinden, siyasal geçmişten de bağımsız hareket edemeyecektir.
Coğrafyadan beslenen yazarlar coğrafyaya da bir şeyler katarlar. Çukurova artık İnce Memed’den önceki Çukurova değildir. Girit bundan sonra Aleksi Zorba akla getirilmezse eksik kalır.

Gürsel Korat – kitap-lık Sayı:82 (Nisan 2005)

edebiyathaber.net (3 Haziran 2012)

‘DÜ’ye Sorbonne’dan Kürtçe hoca transferi

Dicle Üniversitesi, YÖK’ün açılmasına onay verdiği Kürt Dili ve Debiyatı Bölümü’nde görevlendirmek için Sorbonne Üniversitesi’nden 3 akademisyenle görüşüyor.

Yükseköğretim Kurulu (YÖK), Dicle Üniversitesi’nde (DÜ) Kürt Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı açılması için onay verdi. DÜ Genel Sekreteri Prof. Dr. Sabri Eyigün, yaptığı açıklamada, üniversite olarak Kürt Dili ve Edebiyatı Anabilim dalının açılması için aldıkları senato kararı gereği geçen ay YÖK’e yaptıkları başvurunun onaylandığını söyledi. Bu karar ile yarından itibaren çalışmalara başlayacaklarını ifade eden Eyigün, 2012-2013 akademik dönemde eğitime başlanacak Kürt Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı için gereken doktoralı 3 öğretim üyesi şartını yerine getirmek için çeşitli formüller üzerinde çalıştıklarını belirtti. Bu kapsamda Fransa’da Kürdoloji Bölümü bulunan Sorbonne Üniversitesi ile yaptıkları işbirliği kapsamında doktora öğretim elemanı yetiştirilmesi için öğretim üyelerini Fransa’ya göndermek yerine, süreci hızlandırmak için Fransa’dan öğretim üyelerinin Diyarbakır’a gelebileceğine dikkati çeken Eyigün, şunları söyledi:

Türkiye’de bunun karşılığı yok

“Türkiye’de şu an itibarıyla maalesef bu anabilim dalının akademik olarak herhangi bir karşılığı yok. Dolayısıyla biz Fransa’da doktoralı öğretim elemanı yetiştirmek istiyoruz. Sorbonne Üniversitesi ile gerçekleştirdiğimiz işbirliği sürecinde YÖK’ten onay gelmesinin ardından öğretim elemanlarımızı Fransa’ya göndermeyi planlamıştık. Ancak onay süreci düşündüğümüzden hızlı oldu. Biz de süreci hızlandırmak için Fransa’ya öğretim görevlisi göndermek yerine bu eğitimi yerinde alabilmelerini sağlamak açısından Fransa’da bu alanda uzman öğretim üyelerinin Diyarbakır’a gelerek  öğretim üyesi yetiştirmesi formülü üzerinde çalışıyoruz.’’

Barışa da hizmet edecek

Prof. Dr. Eyigün, Kürt Dili ve Edebiyatında siyasi ve ideolojiden uzak bilimsel anlamda yapılacak çalışmaların barışa da katkı sunacağını ifade ederek “Kürt dili ideolojiden uzak edebiyat, bilim ve sanat adına ortaya çıktığında bu dile dünya sahip çıkacak. Kürt Dili ve Edebiyatı kamuoyunda  hoşgörüye sahip. Bu dil kültürel değerlerle ortaya çıktığında, bu dildeki edebiyat eserleri kamuoyuna tanıtılıp sevdirildiğinde barışa hizmet edecektir. “Eyigün, tıp ve eğitim fakültelerinin yönetim kurullarınca alınan ve senato tarafından onaylanan karar ile de Kürtçe’nin 2012-2013 akademik döneminde  iki fakültede seçmeli ders olarak okutulmaya başlanacağını anımsatarak, bu eğitim için 3 doktoralı öğretim üyesi şartı aranmadığını söyledi.

Kaynak: stargazete.com (3 Haziran 2012)

Sanatçılar tasfiye ediliyor

Devlet ve Şehir Tiyatroları’ndan sonra sıra şimdi Devlet Opera ve Balesi ile CSO’ya geldi…

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın, yalnızca Devlet Tiyatroları’nda (DT) değil, bağlı tüm sanat kurumlarında bundan böyle “kadrolu sanatçı alımına” sıcak bakmadığı öğrenildi. Taslakta“kuruma sözleşmeli personel alımı” ile“emekliliği teşvik”maddelerinin, Devlet Opera ve Balesi (DOB), Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası (CSO) ile Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’ne bağlı sanatçılar için de geçerli olacağı belirtildi.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın, haziran ayı ortalarında Bakanlar Kurulu’nun onayına sunmayı hedeflediği taslakta şu düzenlemelerin yer alacağı belirtildi:

* DT, DOB, CSO gibi 657 sayılı Devlet Memurları Yasası’na bağlı olarak çalışan sanatçılar emekliliğe teşvik edilecek. Emekli olduklarında maaşları yarı yarıya düşen sanatçıların yeni sistemle emekli ikramiyeleri arttırılacak, maaşlarında iyileştirmeye gidilecek.

* Kurumlarda “memur” statüsünde bulunan sanatçı ve teknik personel kadroları boşalacak. Bu kadrolar yerine, sınavla artık “kadrolu sanatçı ya da teknik personel alımı” yapılmayacak.

* Sanatçılarla, kurullara sunulan oyun projeleri dahilinde sözleşme imzalanacak. Sözleşme, oyunun ya da herhangi bir sanat temsilinin süresince geçerli olacak.

* Sözleşme süresi boyunca sanatçıların, kamu hastanelerinden yararlanma, bir anda iş aktinin feshedilememesi gibi hakları korunacak.

* Mevcut sistemde DOB, DT gibi kurumlarda sanatçılar, maaşlarının yanında “teşvik ücreti” de alıyorlardı.

* Taslak yasalaşırsa, sanatçılar artık sahnede “teşvik ücreti” alacaklar.

Selda Güneysu – cunhuriyet.com.tr (3 Haziran 2012)

Alain de Botton: “Yaşamımı John Malkovich’in…”

Yazar Alain de Botton, The Guardian’da yayınlanan soru cevaplarında hayallerini ve korkularını anlatıyor.

En mutlu olduğunuz an?

Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirir’i bitirdikten sonraki yaz.

En büyük korkunuz?

Çocuklarım yetişkin olmadan önce ölmek.

Yaşayan kime hayranlık duyuyorsunuz ve neden?

İsviçre Vals’deki banyolar için, mimar Peter Zumthor.

En beğenmediğiniz özelliğiniz?

Zor çalışmalarda sabırsız olmam: Panikleyip hemen vazgeçmem.

Başkalarında en beğenmediğiniz özellik?

Maçoluk.

Yaşadığınız en utanç verici an?

Hiç ilgilenmeyen birini öpmeye çalışmak.

Sahip olduğunuz en değerli şey?

Montaigne’in Denemeleri’nin babama ait kopyası.

Nerede yaşamak istersiniz?

Çölde, Herzog & de Meuron tarafından tasarlanan bir evde.

Süper gücünüz olsa ne olurdu?

Başkalarının aklını okumak.

Canınızı ne sıkar?

Aptallığım.

Görünüşünüzde en hoşlanmadığınız şey?

Kelliğim.

Varolmayan birini hayat getirme şansınız olsa, kim olurdu?

Babam.

Hayatınızı anlatan filmde sizi kim oynardı?

John Malkovich.

En ‘suçlu hissettiğiniz’ keyfiniz?

Otel odaları.

En çok kime üzgün olduğunuzu söylemek isterdiniz, neden?

İki eski kız arkadaşıma, korkaklığım için.

Yaşamınızdaki en iyi öpücük?

Eşim Charlotte, onun dairesinin dışında akşam 11′de, 9 Ocak 2009′da.

En çok nefret ettiğiniz yaşayan kişi(ler) kimdir ve neden?

Guardian’da bir gazeteci, çok zalim olduğu için.

Rüya yemeğinize kimi davet ederdiniz?

Charlotte Gainsbourg.

Yaptığınız en kötü iş?

Kitap hamurlamak.

Geçmişinizi değiştirebiliyor olsaydınız, neyi değiştirirdiniz?

Ekmek yapmayı öğrenip küçük bir fırın açardım.

Geçmişe gidebiliyor olsaydınız, nereye giderdiniz?

Birkaç çalışma toparlamak için Vermeer’in stüdyosuna gitmek isterdim.

Nasıl dinlenirsiniz?

Mimarlık dergileri okuyarak.

Ölüme en yaklaştığınız an?

2004 yılında bazı riskli ciğer testleri sırasında.

Bize bir sırrınızı söyleyin.

Guardian’dan korkuyorum.

Yazarın kitapları için

The Guardian, 21 Mart 2009

Kaynak: futuristika.org (8 Mayıs 2009

edebiyathaber (2 Haziran 2012)

Edebiyatçılar gençlerle buluştu

Edebiyat dünyasının yedi önemli ismi, ODTÜ Geliştirme Vakfı Lisesi‘nce düzenlenen ‘Edebiyat Günleri’ etkinliğinde bir araya geldi.

Semih Gümüş, Zehra İpşiroğlu, Müge İplikçi, Muzaffer İzgü, Behçet Çelik, Melek Özlem Sezer ve Celil Oker, Kültür Merkezi’ni dolduran öğrencilerle buluştu.

79 yaşındaki Muzaffer İzgü, sıcak ve esprili sohbetiyle, öğrenciler tarafından en çok alkışlanan isim oldu. İzgü, yoksul geçen çocukluğunda sağanak yağmur sonrası giysilerini kurutmak üzere girdiği kütüphanede kitapla tanıştığını anlatırken şunları söyledi: “Ortaokuldayken, kitaplık kolu olarak görevlendirilmiştim. Kolumda da K.K. şeklinde kısaltma vardı ve benimle ‘Kakaya bak’ diye dalga geçiyorlardı.” Panele katılan Semih Gümüş lise yollarında çok okuduğunu, neredeyse hiç yazmadığını belirterek öğrencilere “Asılolan bir kitap hakkında başkalarının değil sizin ne düşündüğünüzdür” dedi. Müge İplikçi, de “Lisedeyken delinin tekiydim. Allah’tan kendimi yazmaya verdim. Coşkulu ve öfkesine çabuk yenilen bir insandım. O dönemde yazmaya başlamıştım ama yazdıklarımın gerçekliğini bilmiyorum. Genç arkadaşlarım yazıyorsa, sanata ilgi duyuyorsa korkmasınlar çünkü bunlar insanları kaybolmaktan kurtaran araçlar” dedi.

Doruk Çakar – aksam.com.tr (2 Haziran 2012)

Adnan Yücel Öykü Yarışması sonuçlandı

Adnan Yücel Edebiyat ve Sanat Festivali kapsamında düzenlenen öykü yarışması sonuçlandı.

Seçici kurulda bulunan Adnan Özyalçıner, Adil Okay, Zafer Doruk ve Serhan Yıldız’ın yaptıkları değerlendirmeye göre öykü dalında 19 katılımcı ön elemeyi geçerek finale kaldı.

Ön elemeyi geçen katılımcılar: Alper Akdeniz , Ayla Şenel, Aysun Bozantaş, Canan Yüksel, Derya Sönmez, Emrah Koca, Eşref Sincar, Fulya Taşdemir,Gülsüm Koçak, Hakan Cücüne, Hakkı İnanç, İdris Yiğit, İlkay Yıldız, Murat Güneş, Murat Türk, Nezihe Altuğ, Özlen yıldız, Özlem Keskin ve  Ümit Aykut. Bunlardan;

Birinciliğe:  Derya Sönmez (Ölüler Gibi)

İkinciliğe: Canan Yüksel (Boşluk) ile Murat Güneş (Destek) (paylaştırılmıştır)

Üçüncülüğe: Hakkı İnanç (Güvercin Boynu) seçildi.

Ödül töreni 10 Haziran Pazar günü İstanbul’da Selami Çeşme Özgürlük Parkı / Göztepe’de saat: 16:00′da gerçekleştirilecek.

Kaynak: yapisanatevi.org (2 Haziran 2012)

Yapı Sanatevi - 04/06/2012 - 17:49

Merhaba,
Adnan Yücel Edebiyat ve Sanat Festivali Programı belli oldu. Size de gönderiyoruz. Sitenizde yer verirseniz seviniriz.
Bilgi için: http://www.yapisanatevi.org
ADNAN YÜCEL EDEBİYAT VE SANAT FESTİVALİ PROGRAMI
8 Haziran Cuma

Saat: 15.00

Festival Yürüyüşü (Taksim’den Galatasaray Lisesi Önüne)
-Çöp Kuşları (Sarıyer Belediyesi Drama Topluluğu)
-İzmir Hareket Tiyatrosu
-Şiir Dinletisi
-Müzik Dinletisi
-Halaylar

Saat:17.30

Panel
a- Şiirde Toplumsal Gerçekçiliğin Tarihsel Yolculuğu
Toplumcu gerçekçi şiirin ortaya çıktığı koşulların irdeleneceği bu bölümde, şiir ve sosyalizm
mücadelesi ekseninde değerlendirmeler yapılacak. Dünyada toplumcu gerçekçi şiirin gelişimi
ve bunun Türkiye’deki yansımaları ele alınacak. Ayrıca sanatın muhafazakârlaştırılma beyhude çabalarına karşı, toplumcu şiirin açmazları nelerdir bunlara karşı ne yapmalı?

b- 80’li Yıllarda Şiir
12 Eylül faşist darbesi ve toplumumuzda yarattığı dezenformasyonun şiire yansımış, belli başlı istisnaları olmakla birlikte, şiir adeta bunalımın ve çıkmazların şiirine dönüşmüştür. Şiirin hayatla, sosyalizmle, toplum sorunlarıyla bağı koparılmış ve adeta şiir kendine yabancılaştırılmıştır. Bu bölümde, şiir cunta karşısında nasıl bir duruş sergiledi? Şiirin mücadele içindeki yeri ne olmalıdır? Şiirin gerilemesi ile işçi sınıfı mücadelesinin seyri arasında nasıl bir ilişkisi vardır? Sorularına yanıtlar arayacağız.

c- Adnan Yücel ve Şiiri
Adnan Yücel’in şiirinin içeriği ve imgesel yapısının anlatılacağı bu bölümde şairin belli başlı şiirleri üzerinden onun şiir serüvenine bir yolculuk yapacağız. Ayrıca Adnan Yücel şiirinin beslenme kaynakları ve onun devrimci duruşu şiirleri üzerinden hareketle değerlendirilecektir.

Moderatör: Nurettin Polat (Yapı Sanatevi)
 

-Gülsüm Cengiz (Şair, yazar)
-Sennur Sezer (Şair, yazar)
-Adil Okay (Yazar)
-Lale Gezerli (Yapı Sanatevi)

Yer: Divriği Kültür Derneği
İstiklal Cad. Suriye Pasajı No:348 Kat:2 Beyoğlu
Tel: 0212 292 20 20

9 Haziran Cumartesi

Saat: 14.00

Hareket Tiyatrosu

Saat: 15.00

Panel

Günümüz Edebiyatı (Şiir ve Öykücülüğü)
Piyasa ilişkilerinin insafına terk edilen sanatın en temel özelliği olan özgürlüğü ortadan kalkmıştır. Kapitalizm, sanatı ve sanatçıyı özne olmaktan çıkarıp sermayenin basit bir aracına dönüştürmüştür! Günümüzde sermaye-sanat ilişkilerinin de irdeleneceği bu panelde günümüz edebiyatı kadar geleceğin sanatı nasıl olmalıdır? Tarihsel gelişimi içerisinde edebiyatın bugünkü görünümleri ve edebiyatın toplumsal hayattaki yeri nedir? sorularına yanıtlar arayacağız.

Moderatör: Güler Yıldız (İMC TV Program Yapımcısı)

-Feyza Hepçilingirler (Yazar, Öğretim Görevlisi)
-Murat Uyurkulak (Yazar)
-Salih Bolat (Şair, Öğretim Üyesi)

Saat: 16.00

Ankara Yapı Sanatevi Müzik Topluluğu

Saat: 17.00

Panel

Ateşin ve Güneşin Çocukları
Adnan Yücel’in nehir şiir biçiminde yazdığı ve destansı öğelerin ağır bastığı “Ateşin ve Güneşin Çocukları” adlı şiir kitabı edebiyatımızda bu kapsam ve içerikte kendi türünde yazılmış tek kitaptır. Kitap yayınlandığında (1991) Türkiye’de “Kürt” sözcüğünü telaffuz etmek bile “yürek isteyen” bir işti. Bu cüretli ve devrimci çıkışı bile Adnan Yücel’i özel kılmaya yeter. Bu panelde bugüne kadar yeterince bilinmeyen bu yapıtı inceleyeceğiz. Ayrıca Kürt ulusal mücadelesi ve edebiyat ilişkisini tartışacağız.

Moderator: Ersoy Şahin (Yapı Sanatevi)

-Zeki Coşkun (Yazar, Öğretim Görevlisi)
-Sebahat Tuncel (BDP İstanbul Milletvekili)
-İsmail Beşikçi (Sosyolog, Araştırmacı, Yazar)
-Devrim Türkmen (Alınteri Gazetesi)

Yer: Caddebostan Kültür Merkezi
Bağdat Cad. Haldun Taner Sok. No:11 Caddebostan-Kadıköy
Tel: 216 467 36 00

10 Haziran Pazar

Saat: 16.00-22.00

Adnan Yücel Şiir ve Öykü Yarışması Ödül Töreni

Şenlik

-Şair Gülsüm Cengiz
-Adnan Yücel şiirleri ile Çınardibi Çocukları
-Ali Asker
-Grup Yorum
-Mehmet Celal
-Tural Aslan
-Kutup Yıldızı
8 Haziran Cuma

Saat: 15.00

Festival Yürüyüşü (Taksim’den Galatasaray Lisesi Önüne)
-Çöp Kuşları (Sarıyer Belediyesi Drama Topluluğu)
-İzmir Hareket Tiyatrosu
-Şiir Dinletisi
-Müzik Dinletisi
-Halaylar

Saat:17.30

Panel
a- Şiirde Toplumsal Gerçekçiliğin Tarihsel Yolculuğu
Toplumcu gerçekçi şiirin ortaya çıktığı koşulların irdeleneceği bu bölümde, şiir ve sosyalizm
mücadelesi ekseninde değerlendirmeler yapılacak. Dünyada toplumcu gerçekçi şiirin gelişimi
ve bunun Türkiye’deki yansımaları ele alınacak. Ayrıca sanatın muhafazakârlaştırılma beyhude çabalarına karşı, toplumcu şiirin açmazları nelerdir bunlara karşı ne yapmalı?

b- 80’li Yıllarda Şiir
12 Eylül faşist darbesi ve toplumumuzda yarattığı dezenformasyonun şiire yansımış, belli başlı istisnaları olmakla birlikte, şiir adeta bunalımın ve çıkmazların şiirine dönüşmüştür. Şiirin hayatla, sosyalizmle, toplum sorunlarıyla bağı koparılmış ve adeta şiir kendine yabancılaştırılmıştır. Bu bölümde, şiir cunta karşısında nasıl bir duruş sergiledi? Şiirin mücadele içindeki yeri ne olmalıdır? Şiirin gerilemesi ile işçi sınıfı mücadelesinin seyri arasında nasıl bir ilişkisi vardır? Sorularına yanıtlar arayacağız.

c- Adnan Yücel ve Şiiri
Adnan Yücel’in şiirinin içeriği ve imgesel yapısının anlatılacağı bu bölümde şairin belli başlı şiirleri üzerinden onun şiir serüvenine bir yolculuk yapacağız. Ayrıca Adnan Yücel şiirinin beslenme kaynakları ve onun devrimci duruşu şiirleri üzerinden hareketle değerlendirilecektir.

Moderatör: Nurettin Polat (Yapı Sanatevi)
 

-Gülsüm Cengiz (Şair, yazar)
-Sennur Sezer (Şair, yazar)
-Adil Okay (Yazar)
-Lale Gezerli (Yapı Sanatevi)

Yer: Divriği Kültür Derneği
İstiklal Cad. Suriye Pasajı No:348 Kat:2 Beyoğlu
Tel: 0212 292 20 20

9 Haziran Cumartesi

Saat: 14.00

Hareket Tiyatrosu

Saat: 15.00

Panel

Günümüz Edebiyatı (Şiir ve Öykücülüğü)
Piyasa ilişkilerinin insafına terk edilen sanatın en temel özelliği olan özgürlüğü ortadan kalkmıştır. Kapitalizm, sanatı ve sanatçıyı özne olmaktan çıkarıp sermayenin basit bir aracına dönüştürmüştür! Günümüzde sermaye-sanat ilişkilerinin de irdeleneceği bu panelde günümüz edebiyatı kadar geleceğin sanatı nasıl olmalıdır? Tarihsel gelişimi içerisinde edebiyatın bugünkü görünümleri ve edebiyatın toplumsal hayattaki yeri nedir? sorularına yanıtlar arayacağız.

Moderatör: Güler Yıldız (İMC TV Program Yapımcısı)

-Feyza Hepçilingirler (Yazar, Öğretim Görevlisi)
-Murat Uyurkulak (Yazar)
-Salih Bolat (Şair, Öğretim Üyesi)

Saat: 16.00

Ankara Yapı Sanatevi Müzik Topluluğu

Saat: 17.00

Panel

Ateşin ve Güneşin Çocukları
Adnan Yücel’in nehir şiir biçiminde yazdığı ve destansı öğelerin ağır bastığı “Ateşin ve Güneşin Çocukları” adlı şiir kitabı edebiyatımızda bu kapsam ve içerikte kendi türünde yazılmış tek kitaptır. Kitap yayınlandığında (1991) Türkiye’de “Kürt” sözcüğünü telaffuz etmek bile “yürek isteyen” bir işti. Bu cüretli ve devrimci çıkışı bile Adnan Yücel’i özel kılmaya yeter. Bu panelde bugüne kadar yeterince bilinmeyen bu yapıtı inceleyeceğiz. Ayrıca Kürt ulusal mücadelesi ve edebiyat ilişkisini tartışacağız.

Moderator: Ersoy Şahin (Yapı Sanatevi)

-Zeki Coşkun (Yazar, Öğretim Görevlisi)
-Sebahat Tuncel (BDP İstanbul Milletvekili)
-İsmail Beşikçi (Sosyolog, Araştırmacı, Yazar)
-Devrim Türkmen (Alınteri Gazetesi)

Yer: Caddebostan Kültür Merkezi
Bağdat Cad. Haldun Taner Sok. No:11 Caddebostan-Kadıköy
Tel: 216 467 36 00

10 Haziran Pazar

Saat: 16.00-22.00

Adnan Yücel Şiir ve Öykü Yarışması Ödül Töreni

Şenlik

-Şair Gülsüm Cengiz
-Adnan Yücel şiirleri ile Çınardibi Çocukları
-Ali Asker
-Grup Yorum
-Mehmet Celal
-Tural Aslan
-Kutup Yıldızı

Yer: Selamiçeşme Özgürlük Parkı Göztepe

Yer: Selamiçeşme Özgürlük Parkı Göztepe

İyi ki doğdunuz

Popüler müziğin kurucuları Beatles, Rolling Stones ve Beach Boys grupları bu sene 50. doğum günlerini kutluyor.

1962 yılında ilk albümü “Surfin’Safari“yi çıkaran ve 20 yıldan fazladır bir araya gelmeyen Beach Boys üyeleri, uzun yıllar süren mahkeme savaşından sonra baltaları gömerek, bu yılın başında yeniden toplandıklarını ve yeni bir albüm çıkaracaklarını açıklayarak tüm dünyayı şaşırttılar.

Grubun kurucuları Brian Wilson, Mike Love ve Al Jardine‘e eşlik eden Bruce Johnston ve David Marks‘ın bir araya geldiği albüm “That’s why God made the radio” Pazartesi piyasaya çıkıyor.

Grup ayrıca 50. doğum günlerini, Mayıs sonunda ABD’de başlayan ve Ağustos’ta Hong Kong’da sona erecek 50 ayrı yerde sahne alacakları bir dünya turnesiyle kutlayacak.
Beatles ve Rolling Stones, doğum günü mumlarını daha sessiz üfleyecek.

İki grubun plak şirketi EMI ve Universal, 2009 ve 2010′da “remaster” edilen albümlerinin tamamını yeniden derleyerek önceden doğum günlerini kutlamıştı.

Hala faal olan Rolling Stones grubu, 2012′de 50. yıldönümü için “birkaç konser” vereceği olasılığını dile getirse de Keith Richards ve Mick Jagger arasındaki uzun süren dargınlık nedeniyle hazırlıklara başlanmadı.
Rolling Stones için şimdilik bu yıl programlanan tek etkinlik, grup üyelerini ve kariyerlerini anlatan bir belgeselin Eylül’de yayınlanması olacak.

Beatles‘ın da 1968′deki ünlü animasyon filmi “Yellow Submarine“in DVD ve Blu-Ray versiyonu Pazartesi günü piyasaya çıkarılacak.
Paul McCartney‘nin ise yüklü bir gündemi var. Ünlü müzisyen 1971′deki  albümü “RAM“in ve son albümü “Kisses on the bottom“ın yeniden derlenmiş  versiyonunu yayınlayacak.

McCartney, ayrıca Pazartesi Kraliçe Elizabeth‘in tahta çıkışının 60. yıldönümü törenine katılacak. Grubun diğer üyesi Ringo Starr da bu yılın başında yeni albümü “Ringo 2012“yi piyasaya çıkarmıştı.

Kaynak: hurriyet.com.tr (2 Mayıs 2012)

Altyazı, Seyfi Teoman için

Altyazı Haziran sayısında Seyfi Teoman’ı anıyor.

Altyazı’nın ilk dönemlerinde dergi ekibinde yer alan, daha sonra Lodz’daki Polonya Ulusal Sinema Okulu’nda yönetmenlik eğitimi alan Teoman, önce Apartman adlı kısa filmiyle, sonra da iki uzun metrajı Tatil Kitabı ve Bizim Büyük Çaresizliğimiz ile ulusal ve uluslararası pek çok festivale katılmış, ödüller almıştı. Tüm bu süreç boyunca Altyazı’yla bağını koparmayan Teoman, derginin Haziran sayısında Altyazı ve Mithat Alam Film Merkezi çevresindeki yakın dostları tarafından, geride bıraktığı güzel şeylerle anılıyor. Altyazı, kapağına ise, Seyfi anısına bir kez daha Tatil Kitabı’nı taşıyor.

ALTYAZI’da ayrıca;

*Moonrise Kingdom: Wes Anderson çocukluğun krallığında

*Prometheus vesilesiyle Sinemada Yaratılış Mitleri

*Dominik Moll yeni filmi Şeytanın Yüzü’nü (Le moine) anlatıyor

*Persepolis’i yaratan Satrapi ve Paronnaud’dan Azrail’i Beklerken (Poulet aux prunes)

*Ruh Eşim (Cafe de Flore): Jean-Marc Vallee ile arzunun dolambaçlı yollarında

*Ken Loach’un senaryo ortağı Paul Laverty ile ‘politik sinema’

*Laura Mulvey ile sinema ve feminist kuram

*Feminist yönetmen Trinh Minh-ha ile bağımsız sinema

*Necip Sarıcı, Metin Erksan’ın Kuyu filminin yapım öyküsünü anlatıyor

*Dizi Film Kuşağı’nda Kuzey Güney

*Devre Dışı’nda Saklı Bir Hazine: Vera Neubauer

*Yeni Çıkanlar’da iki kitap: Üç Maymun ve Söyleşiler: Nuri Bilge Ceylan

Ve bu sayıdaki eleştiriler;

*Diktatör (The Dictator)

*Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir

*Vücut

*Arıza Aşk

*Can

*Yakıcı Bir Yaz (Un ete Brulant)

Kaynak: ntvmsnbc.com (2 Mayıs 2012)

Fazlı Levent Oğuz’dan, “Hayat Terzisi” adlı öykü

İş için geldiğim Anadolu’nun bu küçük ilçesinde birkaç ay kalıp dönecektim. Burası daha önce adını bile duymadığım bir yerdi; herhalde bulmacalarda bile sorulmuyordu ki rastlamadım. O yıllarda yoğun iş seyahatlerimde bol bol bulmaca çözüyordum. Kaldığım otellerde, bekleme salonlarında, otogarlarda, otobüslerde iş dışında kalan tüm boş zamanlarımı bulmaca çözerek değerlendiriyordum; en çok bulmaca eki olan gazeteleri alıyor, onların tükendiğinde gazete bayilerinden aldığım bulmaca kitaplarını doldurmaya başlıyordum, böylelikle kafam hep meşgul oluyor, yorgunluğum azalıyor, seyahatlerin ağır yükü hafifliyordu.
Geldiğim şehirlerde ilk olarak kalacağım otele gider yerleşirim; uygunsa otelin penceresinden, balkonundan yüksekten şehri seyrederim, şehrin havasını almaya çalışılırım. Her şehrin ayrı bir havası, ayrı bir kokusu, ayrı bir rengi ve insanda farklı duygular uyandıran bir dokusu vardır. Bazı şehirlerde otobüsten iner inmez bu duygular içinize yerleşiverir, yıllardır orada yaşıyormuşsunuz gibi hiç yabancılık çekmeden, şehirdeki her yeri sanki daha önceden görmüşsünüz gibi bulursunuz, kimseye sormaya gerek duymadan yerleşiverirsiniz. Bazı şehirler kendini saklar, belli etmez. Onun duygularını yakalamak için içine girmeli ve her köşesini gezmelisinizdir; uzaktan hissedemezsiniz onu, içinde bir yerde kalbi kırık bir çocuk gibi gizlenmekte, sizin ona gelmenizi beklemektedir… Kimi zaman kıyıda kalmış, artık kullanılmayan eski bir çeşmede bulursunuz onu, kimi zaman yıllarca el emeği ürünlerle şehre hayat vermiş, şehrin tüm geçmişinin izlerini taşıyan bir iş hanında. Oraya geldiğinizde şehre dokunmaya başlar, gönlünü kazanırsınız.
Bu küçük ilçe de gelir gelmez beni bekliyormuş gibi hissetmiştim. O yüzden yerleşiverdim buraya. Kaldığım otelin arkasından akan nehrin sesi odamın içine kadar geliyordu, burada gecelerime bu sesin eşlik edeceği belliydi; etrafta dağlar şehri koynuna almış kimseye vermemeye çalışıyor gibiydi. Şehre bahar gelmiş, nehrin kenarlarındaki bahçeler çiçeklerle süslenmişti, dağları bembeyaz kar hala terk etmemişti.

Bir süre sonra şehrin meydanının karşısında gelir gelmez gözüme çarpan lokantadaydım. Böyle yerlerde hemen yabancı olduğunuzu anlarlar ve soru sormaya başlarlar. İlk soru nereli olduğunuzdur, ardından mesleğiniz sorulur, sonra şehir tanıtılmaya başlanır, şehrin en güzel özelliğinden başlanarak anlatılır; tabii soruyu soran kişinin sizin memleketinizle ilgili bir anısı yoksa, eğer öyle değilse sohbet kısa sürer, ama genelde ya sizin memleketinizde çalışmıştır, ya askerlik yapmıştır ya da en klasiği askerdeki bir arkadaşı sizin memleketinizdendir ve sanki siz onu tanıyacakmışsınız gibi size sorular sorar, son çabası da size yaşadığı yeri sevdirmek olur, onu da atlattığınız da sohbet tamamlanmış olur. Her şehirde aynı şeyleri yaşadığımdan bu fasılları kolayca atlatmış, yemeğimi yedikten sonra kısa bir şehir keşif turu yapmıştım. En son olarak otelin hemen bir yan sokağında gördüğüm terziye pantolonlarımı ütületmek için uğramıştım. Lokantadaki sohbetin aynısını yaşlı terziyle ve daha kısa cümlelerle tamamladıktan sonra otele döndüm. Biraz nehir sesi dinledim, bulmaca çözdüm, uyudum.

Akşama doğru tekrar pantolonları almak için terziye gittiğimde daha önceki gelişimde fark etmediğim bir şeye dikkat ettim. O kadar çok kıyafet özellikle de ceket vardı ki, yaşlı terziye biraz şakayla karışık, ceketleri göstererek “ İşleriniz iyi galiba” dedim. Yaşlı terzi elindeki işini hiç bırakmadan, gözlüklerinin üzerinden kısa bir an bana bakarak,
“Çok şükür iyi, hamdolsun” diye cevap verdi. Ancak benim incelemem devam ediyordu, her şeyin hazır ve ucuz olarak satıldığı bu zamanda nasıl oluyordu da insanlar terziye kıyafet diktiriyorlardı? Bu soruyu sormadan oradan ayrılsaydım o şehre dair hiçbir şey öğrenmemiş olarak ayrılacaktım. Terzinin ısrar etmesine gerek kalmadan kabul ettiğim çay teklifi sayesinde aklımdaki sorunun cevabını öğrenebilmiştim. Tüm ömrünü babasından devraldığı bu mesleği yaparak geçiren terzi şehre dair her şeyin en önemli belgesi ve bu şehrin yaşayan bir tarihiydi.
Önce diktiği ceketlerden birini alıp göstererek söze başladı; “Bak, bu ceket sana dışarıdan farklı görünmeyebilir, ama çok farklı, mağazalarda satılan ceketler bizim buranın insanına olmaz. Evet onlar daha ucuz, kumaşları kaliteli, ama bizim insanımızın üzerine uygun değil…”
Bu cümleyi duyduğumda çok şaşırdığımı ve önce inanmadığımı söylemeliyim, insanlar burada farklı mıydı, her bedene uygun ceket yapılıyordu, dünyanın her yerinde bu insanlar hazır ceketler giyiyorlardı, bir tek bu küçük şehirdeki insanlara mı uymuyordu ceketler? Beni kandırdığını hatta kendi işini devam ettirmek için müşterileri kandırdığını düşünmüştüm.

O ise konuşmasına ilk andaki ciddiyetiyle devam ediyordu. “Bak şu dağlara, her yeri kayalarla kaplanmış; buradaki insanlar yıllardır çok küçük yaşlarından itibaren orada taş ocaklarında, omuzlarında kaya taşıyarak yaşarlar, neredeyse tüm gençliklerini kaya taşıyarak geçirirler. Bak sokaktaki insanlar bir tarafa doğru eğik yürüyorlar, taşıdıkları kayalar onları bu hale getiriyor, ben burada onların bu kusurlarını diktiğim ceketlerle örtmeye çalışıyorum…”Bu cümlesini tamamlamadan benim şaşkın bakışlarıma elinde tuttuğu ceketin sağ omzunun iç bölümünü gösterdi; “ Bak, burada çift vatka var, diğer tarafta tek…”

Şaşkınlığım devam ediyordu, ne diyeceğimi bilemeden öylece bakıyordum. Gerçekten de ceketler kişiye özel yapılıyor ve onların yıllarca çalışmanın vücutlarına verdiği tahribatı kapatmayı amaçlıyordu. Ömrümde ilk kez böyle bir şeye tanık oluyordum. Bu terzi dükkânının şehrin kalbi olduğunu hissetmiştim, insanlara hayat veren yer burasıydı; burada yıllarca en ağır işlerde çalışan insanların tüm sıkıntıları, yaşamlarına ait en mahrem duyguları vardı, şehir burada kendini anlatıyordu.
Terziden hemen ayrılamadım, biraz daha orada kalmak ve şehrin kalbini dinlemek istiyordum. Yaşlı terzi bir sürü olay, öykü anlattı; ama benim aklım ve gözüm etrafta asılı olan ceketlerdeydi. Şimdiye kadar hiçbir kıyafeti böyle düşünmemiştim, gidip mağazadan bedenimize uygun olanı alıyor, en fazla boyu uzun gelen olursa paçalarını kestiriyordum; bir ceketin şehrin tüm tarihini anlatabildiği, insanlara ait bir sürü öykü gizlediğini hiç düşünmemiştim.
Ayrılırken gözüm yine ceketlerdeydi, son anda aklıma gelip vitrine baktığımda köşede küçük, eski bir tabelada Hayat Terzisi yazıyordu.

Fazlı Levent Oğuz – edebiyathaber.net (2 Haziran 2012)

Hakan Günday’ın “Piç” adlı romanı sinemaya uyarlanıyor

Genç nesil yerli romancılar arasında hatrı sayılır bir hayran kitlesine sahip olan Hakan Günday‘ın çok sevilen romanı Piç, beyazperdeye uyarlanıyor.

Arti Film’in yapımcılığını, Selim Demirdelen’in yönetmenliğini üstlendiği filmi senaryolaştıran isim ise Ümit Ünal.

Nisan ayında düzenlenecek İstanbul Film Festivali için hazırlandıklarını söyleyen Arti Film’in yapımcısı Türker Kokmaz, filmin hangi tarihte vizyona gireceğinin henüz netleşmediğini söylüyor. Ancak filmin Facebook duyuruları yapıldı, bir afişi paylaşıldı bile! 1 Ekim tarihinde çekimlerine başlanacak filmin çekimlerinin 4 ya da 5 hafta sürmesi planlanıyor.

Hakan Günday: “Ruhu muhafaza edildiği sürece sorun yok”

Konuyla ilgili olarak ulaştığımız Hakan Günday, önemli olanın kitabın ruhunun muhafaza edilmesi olduğunu söylüyor: “Filmin senaryo aşamasında yer almadım, çünkü bu başka bir meslek. Ve bu işi hakkıyla yapmak için birinci adımdan başlanması gerek.”

Ümit Ünal’ın gözünde Piç’in neye evrileceğinin kendisi için ilginç ve önemli olduğunu belirten Günday, bir sanat dalından diğerine yapılan uyarlamalarda önemli olanın o sanat disiplininin enstrümanlarını kullananarak eseri yeniden yaratmak olduğunu ifade etti.

Günday, kitabının sinemaya aktarılması hakkında, “Benim için kitabın ruhunun muhafaza edilmesi en önemli unsurdu. Önemli olan kitabın fotokopisini çekmek değil romanı okurken son sayfayı çevirince duyulan hissin filme geçmesi,” diyor. Yazar, kitabın senaryolaştırılma aşamasına yalnızca eleştirileri ve yorumları ile katılmış. Günday ve yapım şirketi, ortak bir kararla senaryonun Ümit Ünal tarafından yazılmasına karar kılmışlar. Hikayelerle uğraşmayı tercih ettiğini söyleyen Günday, yeni mesleklere el atmak yerine yeni eserler üretmeyi önemsediğini belirtiyor: “Varolanlarla uğraşmaktansa yeni eserler üretmeyi tercih ediyorum.

Kaynak: sabitfikir.com (1 Haziran 2012)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z