Masthead header

Ateş İlyas Başsoy, “Edebiyat ‘ben’in arkeolojisi ve ‘ben’ bir algıdan başka bir şey değil!”

Son günlerde adından sıkça söz edilen Birgün Gazetesi yazarlarından Ateş İlyas Başsoy ile söyleştik.

Kitabınızın “algı yönetimi” kitabı olduğunu söylüyorsunuz. Sizce edebiyat alanı politika alanı gibi algıların yönetilebileceği bir alan mıdır?

Yaptığımız her eylem karşımızdaki birey veya kitlelerce “algılanır”. Hareketsizlik bile bir eylem çeşidi ve sürekli hareket halinde olan zamanın ve mekanın karşısında durmaya çalışmamız dahi görülür, duyulur; özetle algılanır. Bu algıları yönetmek, “öteki”nin algısını yönlendirecek eylemlerle mümkün. Oyun yapmak, hile yapmak algı yönetiminin ilk kuralı. Bu hileleri kurgulamak, daha üç dört yaşında öğrendiğimiz bir tür hayatta kalma başarısı. Edebiyat, yaptığımız eylemlerin ne kadarının “ben”le ilgili olduğunu, “ben”in aslında ne olduğunu ve yaptığımız “bencilce” kurguları kazıma bilimi gibi geliyor bana. Edebiyat “ben”in arkeolojisi ve “ben” bir algıdan başka bir şey değil.

Kitabınızı okuyan insanların çoğunun "sanki bir roman okuduk" demesinin nedeni nedir?

Gerçek bir olaya dayanması olabilir. Kitapta anlattıklarım beni çok yıpratan ve üzen bir süreçti. Bunu kitaba mümkün olduğunca yansıtmamaya çalıştım. Dost sofralarında söylenen “son iki yılımı yazsam roman olur” gibi cümleler vardır ya, bu kitap aslında öyle bir dönemi anlattı ve sanırım bu nedenle, gerçekten de bir anlamda “roman” oldu.

Edebiyat ödülleri ile ilgili görüşlerinizi öğrenebilir miyiz?

Ceza vermektense ödül vermeyi yeğlerim. Edebiyat ödüllerini de çok önemli bulurum. Burada sorun “edebiyat ödülleri” kavramında değil, jürilerin nesnelliğinde. Edebiyat eseri kendi başına bir canlıdır ve kibir sahibi olması doğasında vardır. Eserin kibrini hoş görmek gerekir. Ne yazık ki, “kan insan” ile “mürekkep insan” birbirine her zaman karıştırılır. Sevmediğimiz birinin eserlerini de sevmeme gibi bir eğilim içinde oluruz. Yazar yüzünden kitabı da yargılar; aşağılar veya yüceltiriz. Ne yazık ki, iyi kitaplar genellikle berbat insanlar tarafından yazılır. Ödül jürileri bu ayrımı ne kadar yapabiliyor, bilmiyorum.

İslamın yükselişinin edebiyata -doğrudan ya da dolaylı- yansımaları nelerdir?

Ben yükselen bir İslam görmüyorum. Sömürü düzenini devam ettirmek isteyen tezgah tam gaz devam ediyor. Türkiye’de yükselen müslümanlar mı, yoksa bezirganlar mı? İsterseniz bu soruya istatistik veriler yanıt versin.

Yeni kitabınız hakkında bilgi verir misiniz?

Yeni kitaplarım demek daha doğru… Ateşli Kitaplar, yirmi civarı kitaptan oluşacak ve bunların tamamını bir yılda basmak gibi bir fikrimiz var. Çok ince ve rahat okunan kitaplar bunlar. Son on yılda, öncelikle BirGün’de yazdığım yazıları kategorilerine göre ayırdım: Gençlik, aşk, devrimcilik, solculuk, AKP, CHP, masallar, aforizmalar, kara hikayeler vesaire… Daha sonra Psikeart, Radikal ve Birikim gibi yayınlarda çıkan yazılarımı da ekledim. Özetle her kitap bir kavram üzerine kurulu. İlk dört kitap aşkla ilgili yazılarımdan oluşan, “Ne İstediniz Lan Aşkımızdan?”; gençlikle ilgili “Yavşaklık Virüsü”; hayatla ilgili “Kız Tavlama Sanatı” ve reklamcılıkla ilgili “Modern Bir Rahibin İtirafları”… Yayınevi bu kitaplara çok önem veriyor, fiyatını mümkün olduğunca düşük tutmaya çalıştık. Beşiktaş’ta minibüste okumaya başlayıp, Sarıyer’e geldiğinizde bitireceğiniz cinsten kitaplar oldu. 

edebiyathaber.net (15 Nisan 2012)

Jean Claude Kaufmann çantanızı karıştırıyor!

Kaufmann, "Çanta" adlı kitapla dünyanın yakından tanıdığı bir sosyolog olmanın yanında çılgın bir yazar olduğunu da ispat ediyor. Bunu kitabın başlangıç cümlesinden itibaren hissediyor ve keyifle diğer sayfalara geçiyorsunuz. Başlangıç cümlesine dönersek, aynen şöyle: “Çantaları konuşturacağım, onları konuşturmanın üstesinden geleceğim!”

Sosyolog yazar Kaufmann, her kadının elinde ya da kolunda kişisel ve gizemli bir nesneye dönüşen çantanın derinliklerine dalmış… Kimi zaman okuduğu bloglardan kimi zamansa kadınlarla yaptığı konuşmalardan yola çıkarak, gizlenen gerçeklerle etrafa verilmek istenen görüntünün kesiştiği bu küçük evrenin resmini çekmeyi denemiş. Başlangıçta bir moda aksesuarı olarak tanımlanan bu nesnenin, neden kadının kimliğini tanımlayan ayrıcalıklı bir alan olduğunu araştırmış.

Çantaların ve içindekilerin insanın hayatı ve kendisi hakkında anlattıklarına kulak vermiş, bunu yaparken de sık sık tanıklıklara başvurmuş. Diplerinde saklanan çakıl taşlarından, bir gözde unutulmuş alışveriş listelerine, bisküvi kırıntılarından aile fotoğraflarına, küçüğünden büyüğüne, en değerlisinden en gülüncüne içerdiği tüm çeşitlilikle apayrı bir evren olan çanta, farklı yüzleriyle analiz edilmiş. Gündelik yaşamın önemsiz bir parçası gibi görünen çantalar, bir sosyolog gözüyle köşe bucak didik didik edilmiş.    

Kısacası Kauffman bir tabuyu yıkarak kadınların çantasını karıştırmış! İşte bu muhteşem kitaptan tadımlık bir bölüm:

Çantaların savaşı (Bölüm 13 – Sayfa 106)

"Başkalarının bakışlarını yakalamak (kısacık bir an yeter) kendine verilen değeri güçlendirmek için anahtar bir unsur (kimi zaman bakışın hayırlısı değil de fenası yakalanıyor, ama şüpheye düşmezseniz önemi yok). Demek ki çanta psikolojik bir silah sayılabilir. Cazibeyle harekete geçer, özellikle de erkeklerin karşısında. İşte örneğin bir moda blogunun “Seksi el çantası” adlı yazısındaki tavsiyeler: “Söz konusu olan erkeğin, bir flört ya da düpedüz bir yabancı olsun, hiçbir şey kendini baştan çıkarıcı ve arzu uyandırıcı hissetmekten daha hoş değildir. Hepimiz arzuyla bakılmanın, erkeklerin bakışlarına hedef olmanın, onların biz geçerken başlarını çevirmelerinin ya da daha iyisi tökezlemelerinin hayalini kuruyoruz! Evet, peki nasıl bayağılaşmadan baştan çıkarıcıyı oynamalı, nasıl fazla açılıp saçılmadan seksi bir havaya bürünmeli? Basit. Kozlarınızı ileri sürün, aksesuarlarınızla oynayın, kendinizden emin olun ve baştan çıkarma oyununu oynayın. İyi seçilmiş bir el çantası o femme fatale görüntüsünü verebilir. Cilalı ayakkabılarla uyumlu kırmızı çantalara zaafım var ve fazla açık olmayan siyah bir etekle femme fatal’i oynamak için ideal bir bileşim oluşturuyorlar.” Ama sadece erkekler yok. Arkadaşlar, hatta geçen kadınlar, hepsi de önemli ve hiç şüphesiz daha önemli. Nora takdire değer ufak tefek gözlemlerin önemini biliyor. “Çantalarımdan birine iltifat edildiği zaman gizli ve narsistik bir zevk aldığımı itiraf ediyorum.”

Çantayla baştan çıkarmak yeni bir şey değil. Ortaçağda şeritlerle süslü küçük rahibeler hayranlık uyandırırlardı, Rönesans’taysa bele takılan gerçek altın zincirler vardı. “XVIII. yüzyılın sonunda, bir çanta saklamak için yeterince pilesi olmayan, vücuda oturan etekler modaydı. Bu yüzden keseler kullanılırdı, küçük yuvarlak ya da kare, sade veya ponponlarla bezenmiş, tığ ya da örgü işi, elde dokunmuş. Payetler, inciler ve işlemelerle süslenmişlerdi. Bazılarının elde taşımayı sağlayan bir sapları, diğerlerinin kemere iliştirmek için bir çengelleri vardı.” Çanta bir yenilik değildi, tarih boyunca hep var olmuştu, kadınlar olduğu kadar erkekler de kullanmıştı, özellikle içine alet edevat ya da gıda taşınan heybeler ve bozuk para taşınan keseleri. Ondan sonra özellikle kadınsı bir aksesuar ve şıklıkla baştan çıkarma aracı olarak ortaya çıktı. Yıllar geçtikçe daha da güçlendireceği bu son derece önemli konumunu hiç kaybetmeyecekti.

edebiyathaber.net (15 Nisan 2012)

Türközü’nün “kağıtçı” Kürtleri DEPO’da

Artıkişler ve Karahaber Video Kolektifi'nin son 10 yılda ürettiği videoları içeren "Ateş ve Düğün" sergisi kapsamında düzenlenen "Kotranıs" belgeseli gösterimi 18 Nisan Çarşamba 19:00'da DEPO'da.

Belgesel, 2004-2007 yılları arası Kotranıs'tan video izlenimleri içeriyor.

Kotranıs, çoğunluğu Ankara'nın Türközü semtine yerleşip atık/kâğıt toplayan yaklaşık 120 ailenin Hakkâri'deki köyü.

Bölgedeki çatışmalar yüzünden 1994'te devlet zoruyla, köylerinden, Van, Adana veAnkara'ya göç etmek zorunda kalan Kotranıslıların köye dönme yasağı 2002'de kalkar.

Yazları otlarını biçmeye dönen köylülerle birlikte, Kotranıs'ta hayat yeniden canlanmaya başlar.

Kadri, o kışı, yıllardan sonra köyde geçiren üç kişiden biridir. Sefer ise Rüstem'in çobanı.

Belgesel gösteriminin yanı sıra, Ege Berensel, Oktay İnce, İrfan Aktan, Bilgin Ayata, Betül Altuntaş, M. Ali Üzelgün ve Alper Şen'in yazılarını içeren sergi kitabı izleyicilerle paylaşılacak.

Yer: Tütün Deposu
Adres: Lüleci Hendek Caddesi No.12 Tophane / İstanbul

Ayrıntılı bilgi için: www.depoistanbul.net

Kaynak: cnnturk.com (15 Nisan 2012)

Çocuk Hakları Çalıştayı: “Anayasa’nın Odaklarından Biri Çocuk Olmalı”

Çok sayıda sivil toplum örgütünün, baroların, üniversitelerin, hatta aktivistlerin katkılarıyla yeni anayasada çocuk haklarının yer alış biçimiyle ilgili bir metin oluşturuldu. Pozitif ayrımcılık gibi çeşitli talepler içeren metinde Türkiye'nin taraf olduğu ve olmadığı düzenlemelerin dikkate alınması isteniyor.

Gündem Çocuk Derneği sivil toplum örgütlerinin, dokuz baronun, bağımsız aktivistlerin, akademisyenlerin ve üniversite öğrencilerinin yeni anayasada çocuk haklarıyla ilgili taleplerin dile getirildiği ortak bir metni kamuoyuna duyurdu.

Metin anayasada çocuk hakları düzenlenirken dikkat edilmesi gereken ilkelere, uygulanması önerilen yöntemlere ve çocuk haklarına dair düzenlemelere dikkat çekiyor.

Çoğulculuk ve şeffaflık

Metinde anayasada çocuk hakları düzenlenirken dikkat edilmesi gereken ilkeler anlatılırken ilk vurgulanan henüz tartışmaları süren anayasanın yapım sürecine çocukların katılımının gerekliliğiydi.

"Anayasa yapım sürecinde, çocuklar haklarını düzenleyecek bir madde söz konusu olduğunda, çocukların ülke nüfusunun yaklaşık 1/3'ünü oluşturduğu ve çocuk haklarının hayata geçirilmesinin, insan haklarının hayata geçirilmesinin en önemli adımlarından biri olduğu akıldan çıkarılmamalıdır."

Çocukların görüşünün alınması sırasında toplumun farklı kesimlerine eşit ve özgür şekilde görüşlerini ifade etme hakkının tanınmasının önemi de çoğulculuk vurgusuyla öne çıkarıldı.

Keza, şeffaflığın sağlanmasının, herkesin ilgili bilgilerin tümüne ulaşabilmesinin sağlanmasının da aynı ölçüde değerli olduğu hatırlatıldı.

Çocuk hakları için her belge değerli

Ortak metinde en dikkat çekici noktalardan biri Türkiye'nin taraf olup olmadığına bakılmaksızın çocuk hakları konusundaki uluslararası düzenlemelerin dikkate alınması isteğiydi.

Sadece düzenlemeler değil, yeni eğilimlerin ve uluslararası örgütlerin görüş, rapor ve incelemelerinin de dikkate alınması istendi.

Yöntem meselesi

Anayasada çocuk hakları düzenlenirken izlenmesi önerilen yöntemler de metinde yer buldu. Metinde önerilen yöntemlerin başta belirlenen ilkelerle de örtüşecek biçimde hazırlanmasına dikkat edildiğini saptamak pek de zor değil.

Her bölgede okullar ve/veya muhtarlıklar düzeyinde görüş toplanması için çalışılması, çocukların dahil olduğu sosyal ağlar ve yeni medyanın bu konuda etkin biçimde kullanılmasının çocukların söz hakkıyla örtüştüğü metni okuyanların belirleyebileceği ilk özelliklerden biri.

Bir yandan detaylar da atlanmamış metinde. Çocukların sürece dâhil olması konusunda, yaş ve olgunluk durumlarını gözeten farklı yöntemlerin kullanılması konusundaki madde bunun iyi bir örneği.

Her alanda çocuk hakları

"Anayasa çocuğu tüm boyutlarıyla hak sahibi bir birey olarak tanımalıdır "maddesinin altı doldurulurken mevcut düzenlemenin aksine, çocuk hakları maddesinin sınırlı alanlara dönük olmaması gerektiği, "bütünsel ve evrensel olarak" çocuk haklarını yansıtmasının gerekliliği anlatılıyor metinde.

Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme'de belirlenen dört temel ilke; yaşama ve gelişme, ayrımcılık yasağı, yüksek yarar ve katılım ilkelerinden söz edilip Sözleşme'nin ruhunun anayasaya yansıtılmasından söz eden metinde çocuklar lehine "pozitif ayrımcılık" yapılabileceği de belirtiliyor.

Anayasa gençleri de tanımlamalı

Metnin dikkat çeken birkaç maddesi şöyle:

* Eğitim, sağlık, adalet, sosyal güvenlik, istihdam, güvenlik ve sosyal refah hizmetleri gibi kapsam bakımından çocukların özel durumlarının dikkate alınmasını gerektiren her tür maddede çocuklara yönelik özel hükümlere yer verilmelidir.

* İlgili tüm hükümlerde, çocuk haklarının hayata geçirilmesi ve çocukların haklarını ihlal edebilecek her tür durumdan korunması konusunda devletin pozitif yükümlülüğü vurgulanmalıdır.

* Anayasada çocuk haklarının hayata geçirilmesi konusunda bağımsız izleme mekanizmalarına da yer verilmelidir.

* Anayasa gençleri de tanımlamalı ve gençlerin haklarını da düzenleme altına almalıdır.

Onay süreci sürüyor

Metnin imzacıları 24-25 Kasım 2011'de Türkiye Barolar Birliği ve UNICEF işbirliğinde düzenlenen "Çocuk Haklarına İlişkin Mevzuatın Sivil Toplumca İzlenmesi ve Anayasa'da Çocuk Hakları" başlıklı çalıştay sonrasında biraraya gelen iletişim ağını oluşturan kurumlar.

Çalıştay sonuncunda sağlanan mutabakat çerçevesinde oluşturulan metin TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu'na da iletildi.

11.04.2012 tarihi itibariyle metni onaylayan kurumlar şunlar: Adana Barosu, Ankara Çocuk Hakları Platformu, Bursa Barosu, Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği (CİSST),Çocuklara Yönelik Ticari Cinsel Sömürü ile Mücadele Ağı, Edirne Barosu, Eğitim Reformu Girişimi (ERG), Genç Hayat Vakfı, Gündem Çocuk: Çocuk Haklarını Tanıtma,Yaygınlaştırma, Uygulama ve Uygulamaları İzleme Derneği (Gündem Çocuk), İstanbul Barosu Çocuk Hakları Merkezi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Çocuk Çalışmaları Birimi (ÇOCA), KANSERDER, Kaos GL Derneği, Kocaeli Barosu, Mavi Kalem Derneği, Özgürlüğünden Yoksun Gençlerle Dayanışma Derneği (ÖZ-GE DER), Özürlüler Vakfı,Sakarya Barosu, Sakarya Ortopedik Özürlüler Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği, Siirt Barosu, Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği (SHUD), Sulukule Platformu,Şanlıurfa Barosu, Tarlabaşı Toplumunu Destekleme Derneği, Trabzon Barosu, Türkiye Çocuk Zirvesi, Türkiye Sakatlar Federasyonu Adapazarı Şubesi, Uluslararası Çocuk Merkezi (ICC) ve UNICEF Türkiye.

Metin halen ilgili tüm kurumların onay sürecine açık. 

Metnin tamamına ulaşmak için tıklayınız.

Kaynak: bianet.org (14 Nisan 2012)

“Venedik Taciri” Ankara’ya geliyor

William Shakespeare'in tiyatronun yanı sıra beyaz perdeye de uyarlanan eseri "Venedik Taciri"nin prömiyeri Ankara'da yapılacak.

''Ötekileştirme'' temasıyla adalet sistemini irdeleyen oyun, rejisör Erhan Gökgücü'nün yorumuyla seyircinin beğenisine sunulacak.
Oyunun yönetmeni Erhan Gökgücü, ''Venedik Taciri''nin Shakespeare'in en bilinen oyunlarından olduğunu belirterek, eserin şehir ve özel tiyatroların yanı sıra Devlet Tiyatroları'nda da daha önce sahnelendiğini hatırlattı.

Kendisinin izlediği bir oyunu sahneye koymadığını dile getiren Gökgücü, ''Olumlu ya da olumsuz etkilenebilirim düşüncesiyle izlediğim oyunları sahneye koymuyorum. Oyunun doğrudan doğruya sevabıyla, günahıyla kendime ait olmasını tercih ediyorum. Venedik Taciri'nin de daha önceki versiyonlarını hiç izlemedim'' dedi.

Oyunun kendi yorumuyla ''ötekileştirme'' temasını işlediğini anlatan Gökgücü, ''Ötekileştirmenin yanı sıra adalet sistemini de irdeliyor. Oyunda günümüzün adalet anlayışına da gönderme yapıyor. Özellikle oyunu buraya oturtmaya çalıştım'' diye konuştu.
Gökgücü, 17 Nisan'da Ankara Küçük Tiyatro'da gerçekleşecek prömiyere başkent seyircisini beklediklerini sözlerine ekledi.

Elif Koçak – AA (14 Nisan 2012)

Albert Einstein’ın not defterleri dijital ortama aktarıldı

Kudüs İbrani Üniversitesi, nem ve sıcaklığın belirli seviyelerde tutulduğu depolarda sakladığı ve daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış parçaların da bulunduğu arşivin yüksek çözünürlüklü fotoğraflarının çekildiğini ve bu fotoğrafların internette yayımlandığını açıkladı.

Einstein'ın arşivinde yer alan 80 bin parça, İsrail Ulusal Kütüphanesi'nin Isaac Newton'un teolojik metinlerini dijital ortama aktarmasına yardım eden Polonsky Vakfı'nın katkılarıyla kataloglandı. 

Site, 7 bin sayfadan oluşan 2 bin belgeye erişim sağlıyor.  
Projeye ABD'deki Princeton Üniversitesi ile Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü de destek verdi. 
İbrani Üniversitesi'nin koleksiyonunda, Einstein'in elyazısı ile araştırmalarına dair not düştüğü 14 defter, ünlü fizikçinin meslektaşlarına ve sevgililerine yazdığı mektuplar, görecelik kuramına dair elyazısı ile yazılmış bir açıklama, E=MC2 formülü ile ilgili bir özet ve Einstein'in hasta annesine gönderdiği bir posta kartı da yer alıyor. 

Koleksiyon, bilim adamının hayranlarından aldığı mektupları da içeriyor. Bu mektuplardan birinde 6 yaşındaki bir kız çocuğu, ünlü bilim adamına "Gazetede bir resminizi gördüm. Sanırım saçınızı kestirirseniz daha iyi olacak" yazmış. 
Einstein, koleksiyondaki mektuplarında nükleer silahsızlanmadan, İsrail-Filistin çatışmasına kadar birçok farklı konuda düşüncelerini açıklamış. 
İsrail devletinin kurulmasından önce bir Arap gazetesine gönderdiği mektupta Einstein, Ortadoğu'da barışın ancak Arap ve Yahudi doktorlar, yargıçlar, din adamları ve işçi temsilcilerinden kurulacak 8 üyeli bir "gizli konsey" tarafından sağlanabileceğini ileri sürmüş. 

Genel görecelik kuramını geliştirerek bilim dünyasında devrim yapan ve 1921 yılında fotoelektrik etki üzerine çalışmalarıyla Nobel Fizik Ödülü'ne layık görülen Einstein, İbrani Üniversitesi'nin kurucularından biriydi. 1955 yılında yaşamını yitiren Einstein, arşivini ve fotoğraflarını kullanma hakkını İbrani Üniversitesi'ne bağışlamıştı. 

Einstein'ın internet ortamındaki arşivine, "http://alberteinstein.info/" adresinden ulaşılabilecek.

14 Nisan 2012

Bu haber ilk kez 20 Mart 2011 tarihinde AA tarafından yayımlanmıştır.

Apple’a ‘kartel’ davası

Amerikan Adalet Bakanlığı, e-kitap fiyatları konusunda kartel oluşturdukları suçlamasıyla aralarında Apple'ın da bulunduğu bazı büyük şirketlere dava açtı.

BBC Türkçe'nin haberine göre Amerikan Adalet Bakanlığı, Apple, Hachette, HarperCollins, MacMillan, Simon&Schuster ve Penguin'i, aralarında anlaşarak e-kitap fiyatlarını belirlemekle suçluyordu. Dava, e-kitap fiyatlarını satıcıların değil, yayımcıların belirlediği satış modelini hedef alıyor.

Hachette, HarperCollins ve Simon&Schuster bakanlıkla uzlaştı. Fakat perakendecilerin fiyat rekabetine girme hakını sona erdirmek için komplo kurdukları suçlamasıyla Apple, MacMillan ve Penguin hakkındaki davanın ileri götürülmesine karar verildi.
 

Rekabeti engellemekle suçlanıyorlar

Dava, Apple'ın 600 milyar dolarla dünyanın en değerli şirketi olduğunun teyit edilmesinin bir gün sonrasına rastlıyor. iPad ve iPhone'larda IBooks platformu üzerinden e-kitap satan Apple, davayla ilgili henüz açıklama yapmadı.

Elektronik kitaplar, kağıda basılı kitapların satışını düzenleyen kurallardan daha farklı bir formülle satılıyor. Kağıda basılı kitaplarda genellikle yayımcılar bir toptan satış fiyatı belirliyor. Bu daha çok kitabın perakende fiyatının yarısına karşılık geliyor. Bundan sonra kitabın kaça satılacağına perakendeciler karar veriyor.
 

Steve Jobs'ın telkiniyle kabul edildi

Başlangıçta e-kitaplar için de bu formül benimsendi. Fakat sonrasında acentelik modeli uygulanmaya başlandı. Buna göre, yayımcılar bir fiyat belirliyor ve bunu satan acenteler yüzde 30 pay alıyor.

Yayımcılar, acentelik modelini büyük ölçüde Apple'ın geçen yıl ölen Yönetim Kurulu Başkanı Steve Jobs'ın telkiniyle kabul etmişti. Bu model ayrıca, Amazon'un kitap piyasasına tamamen hakim olmasını önlemeye yönelik bir hamle olarak görülüyordu. Amazon, e-kitap okuyucusu Kindle'a müşteri çekmek için fiyatları aşırı derecede aşağı çekiyordu.

Kaynak: Cumhuriyet (14 Nisan 2012)

Masumiyet Müzesi açılıyor

Orhan Pamuk'un edebiyat tarihine geçecek büyük projesi tamamlandı. Romanla aynı adı taşıyan müze gecikmeli de olsa 28 Nisan'da açılıyor. Kemal'in Füsun'a duyduğu aşkı anlatan Masumiyet Müzesi, romanı okumayanlar için bile çok ilginç bir 'gündelik hayat' müzesi gibi

Kapının önünde bekleyen gazeteci grubuna doğru yaklaşanOrhan Pamuk’a ilk soruyu İhsan Yılmaz sordu: Heyecanlı mısınız? “Evet” dedi Orhan Pamuk. “Fark ettim ki konferanslara, ödül törenlerine gitmeden önce yaptığım gibi çıkmadan ayakkabılarımı boyadım…” 
Tabii Orhan Pamuk’un üzerinde 15 yıllık fikrini tamamlamış olmanın rahatlığı ve onu yıllardır bekleyenlere gösterecek olmanın heyecanı vardı. Altı ay kadar önce birlikte yaptığımız küçük turda, müzeyi oluşturan vitrinler hazırlanıp yerlerine konmuştu. Geçen zaman içinde eksikler tamamlanmış ve Masumiyet Müzesi, Türkiye’deki ve dünyadaki Orhan Pamuk okurları için hazır hale getirilmiş. 
Meraklı okurların çok iyi bildiği gibi, burası Orhan Pamuk’un 2008’de yayımlanan son romanı ‘Masumiyet Müzesi’nin bir parçası. Roman, zengin bir aileden gelen Kemal’in, yoksul uzak akrabası Füsun’a duyduğu yıllar süren aşkı anlatıyor. Kemal, Füsun’a ait eşyaları toplar ve en sonunda bunlardan bir müze kurup orada yaşamaya başlar. Orhan Pamuk da yıllarca bir yandan romanı yazarken bir yandan bu müzeyi yaptı. Romanda geçen objelerin, 70 ve 80’lerdeki gündelik hayatı simgeleyen fotoğrafların, görüntülerin ve başka her şeyin olduğu bir müze. 

4213 sigara izmariti 
Çukurcuma’da hala eski püskü ahşap evlerin bile olduğu dar bir sokaktan girdiğiniz müzede sizi önce Kemal’in topladığı 4213 sigara izmaritiyle kaplı duvar, yani bir nevi sigara izmaritleri enstalasyonu karşılıyor. Zaten müzenin tamamını tek ve büyük bir edebiyat enstalasyonu ya da enstalasyonlardan oluşan bir sergi gibi düşünmek mümkün. Bu serginin tek sanatçısı ve küratörü ise Orhan Pamuk… Müze, romanın 83 bölümünü canlandıran 83 vitrinden oluşuyor. 

Gazoz reklamı Sinan Çetin ve Serdar Erener’in armağanı 
Önce karşınıza birinci bölüm, yani ‘Hayatımın en mutlu anı’ çıkıyor. Romandaki “Açık balkon penceresinden deniz ve ıhlamur kokan bir bahar rüzgârı esti, tül perdeleri kaldırıp ağır çekimle sırtlarımıza bıraktı ve çıplak vücutlarımızı ürpertti” satırları kabarık bir tül perdenin arkasından gelen şehir gürültüsüyle canlanıyor izleyicinin içinde. Sonra ‘Şanzelize Butik’ bölümünün unutulmaz sarı ayakkabıları ve o Jenny Colon marka çanta… Merhamet Apartmanı’nın tabelası, Füsun’un küpesi, zengin arkadaşın sahibi olduğu Meltem Gazozları’nın şişeleri. Meltem Gazozları’na ayrılan vitrinin üzerinde siyah beyaz bir reklam filmi dönüyor. Bu film, günümüzün ünlü reklamcılarından Orhan Pamuk’a bir armağan: Serdar Erener ve Sinan Çetin hazırlamışlar. Cıngılı da Nil Karaibrahimgil’e ait… 
Vitrinlerin ahşabı, onlara eşlik eden beyaz küçük tabelalar hep eski bir zamanın estetiği, rengi, ışığı içinde. Bazen bir eski lavaboya yaklaşıp dışarıdan gelen yağmurun sesini duyuyor, bazen aralık panjurlardan Füsun’la Kemal’in yatak odalarında olduğu gibi iskeleye çarpan kayıkların tıkırtısını dinleyebiliyorsunuz. Füsun’un elbisesi ve küpeleri, ehliyeti, o meşhur ayva rendesi, televizyonların üzerindeki köpek biblolarının yüzlercesi vitrinlerde bekliyor… Kemal’in o evde yediği sigara börekleri ve hatta dolmalar da… 
1200’den fazla eşyanın yer aldığı müzenin en üst katında ise Kemal’in yattığı ve ortadaki boşluktan hayatını ve müzesini izlediği odası var. Bir yatak, pijama ve terlikler, bir eski valiz, üç tekerlekli bisiklet. Duvarda romanın son cümlesi: “Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım.” 
Bu katta romanın elyazması nüshaları da, Pamuk’un notları, desenleri, düzeltmeleri ve hatta yayımlanmamış bölümlerle birlikte sergileniyor. 
Nobel ödüllü bir yazarın sözcüklerle kurduğu dünyayı, nesnelerle somut bir hale getirdiği Masumiyet Müzesi dünya edebiyat tarihini ilgilendiren bir proje. Pamuk’un 10 yılı aşkın bir süre ince ince uğraşmasının sonucunda Masumiyet Müzesi, romanın duygusunu ve atmosferini hiç okumayanlara bile aktarabilecek bir incelikte hazırlanmış. Belli ki 28 Nisan’dan itibaren elinde ‘Masumiyet Müzesi’nin farklı dillerdeki baskıları olan okurlar ve İstanbul’un geçmiş hayatını merak edenler kapıda uzun bir kuyruk oluşturacak. 

Biletler kitabın içinde 
Müzeye elinizde ‘Masumiyet Müzesi’ kitabıyla gidebilirsiniz. Kitabın sonundaki bilet geçerli. Kapıda o bilete bir damga basılacak ve kitabınız daha da ‘özelleşecek’. Bilet fiyatları kitaptan ucuz tabii, öğrenci 10, tam 15 TL. Açılış günü kuyrukta beklemek istemeyenler Masumiyet Müzesi’nin web sitesinden biletlerini şimdiden alabilir.www.masumiyetmuzesi.org 

‘Hayatımın en mutlu altı ayıydı’ 

Müzeyi büyük oranda kendi parası, emeği ve yaratıcılığıyla yaptığını anlatan Orhan Pamuk, ‘Ödediğim en büyük bedel altı ay roman yazamamaktı’ diyor. Söz Pamuk’ta… 

* Bugünü dört yıldır bekliyorum. 1990’ların ortasında romanı ve müzeyi düşünürken romanı yayımladığımda müzeyi de açacağımı düşünüyordum. Romanı müze için topladığım eşyalara bakarak yazıyordum ama pek çok sebepten roman daha önce bitti. 2008’de romanı yayımladığımda bir yıl sonra açarım diyordum ama 2012’de oldu. Niye bitiremedim? Tembellikten değil. 

* Bu müzenin biraz mütevazı bir şekilde benim yaşadığım dönemdeki İstanbul’un müzesi olması niteliği de var. Ve ne yazık ki hala bir İstanbul Müzesi yok; büyük eksiklik. Aynı zamanda belgeselci bir yanı var. 70’lerden günümüze kadarİstanbul’un eski otobüs biletleri, sinema biletleri, sigorta kartları, banka kartları gibi gündelik eşya var bu müzede. Tuzluğundan Vim kutusuna. Hepimizin yaşadığı gündelik hayat da var burada, Kemal’le Füsun’un yaşadığı özel hayat da. 

* Müzenin açılmasının bu kadar uzun sürmesi benim müzedeki eşyaları toplayamam değil, onları belirli nizam ve ahenk içinde vitrinlere ve kutulara yerleştirirken taşıdığımız endişeler. Nedir bu endişeler? Birincisi güzel olsun. Sanatçıların temel endişesi budur, güzel olsun, havası olsun! Topladığım eşyaları koyayım masaların üzerine, işte romandaki eşyalar diye, yerli malı yurdun malı haftalarında olduğu gibi… Bunu yapamayacağımı kendime yediremeyeceğimi gördüm. İşler uzadı, ama şikâyetçi değilim. 

* Bazı vitrinler hâlâ bitirilmedi. Onların üzerine kırmızı perdeler koyduk sinema perdesi gibi. Biz o eşyaları da topladık ama onlardan güzel bir vitrin yapamadık. Şu anda artık yapmak istemiyorum. Şu anda müzemi açmak istiyorum. Artık bitti, yeter. Bu müzenin zaten daha 20 yıl üzerinde çalışmak istiyorum. 

* Bu müzeyi bitirdikçe müzenin anlattığı hikâyeyle romanın anlattığı hikâye arasında bir fark doğmaya başladı. Görmekle okumak arasındaki fark gibi. Okumak kelimelerle kafamızda hayal gücümüzle bir film seyretmek gibidir. Bu müze ise eşyalarla kafamızda seyrettiğimiz filme benzer bir şey yapıyor. 

* Ne yaptığımı da fazla bilmiyorum. Ben 7-22 yaşım arasında ressam olmak istemiştim ve ruhumun derinliklerinde bir ölü ressam var dışarı çıkmak, bir şeyler yapmak isteyen. Ben ona izin verdim ve yaptı. Resmetmek, görmekle ilgili düzenlemeler yapmakla ilgili isteklerimin sonucu olarak da yaptım bu müzeyi. Daha kuramsal olarak “Niye yaptın bu müzeyi?” diye soruyorsanız, bir roman yazdım ve bir müze yaptım. Dünyada eşi benzeri yok. Ama niye yaptım bilmiyorum. 

* Bu müzeyi yaparken pek çok kişiyle çalıştım ve pek çok kişiyle kavga ettim. Pek çok kişi değişti.Sürekli bir sabırsızlık içindeydim. Bu müze 2009 ile 2011 sonbaharı arasında yoğun olarak yapıldı. 

* Burayı açarken açıkçası ben çok azını yaparım, çok fazla vakit vermem diye düşünüyordum. Uzaktan bakar, “Evet Sümerbank sergisi gibi masanın üzerine koymayın ama güzel bir şeyler yapın” derim diye düşünürken hoop işin içine girdim. Pek çok sanatçıyla görüştüm, konuştum sonunda onlara sipariş vermedim yavaş yavaş kendi içime çekilip çoğunu kendim yaptım, bazı istinsalar hariç. 

* En sonunda burası kitaptan bağımsız bir yer oldu, bundan çok gurur duyuyorum. Kitabı okumadan da bu müzeyi gezebilirsiniz. Buranın böyle bağımsız bir ruhu olduğunu görmek de bu işin bu kadar uzamasına yol açtı. İşte kitaptaki eşyalar, gelsinler baksınlar demedik. Buranın bağımsız bir ruhu var. Şu yukarıdaki nesnelerin arasında oturarak ben altı ayımı verdim geçen sene. O arada romana elimi sürmedim, utanarak söylüyorum. Benim için müzenin maliyeti işte bu vakitlerdir. Ama sonunda bittiğinde hayatımın en mutlu altı ayıydı diye düşündüm. 

* Bana sanat, resim yapmak mutluluk veriyor, roman yazmak beni daha zeki hissettiriyor ve dünyanın içine girdiğimi ondan daha ahlaki bir şekilde sorumlu olduğumu hissediyorum. Ruhumun iki yanı bu şekilde resimle edebiyat ve roman arasında ayrılmış. İkisi burada birleşiyor, ama böyle iddialarla yapmadım. Resim ve edebiyat birbirinden uzak gösterilen alanlardır. Pek çok ünlü yazar, Victor Hugo, Yaşar Kemal resimle ilgilenmiştir. Ben onlar arasında kendi ressamlığını daha fazla ciddiye alan biriyim ya da içimdeki ressam sonunda ortaya çıktı… 

* Müze ne kadara mal oldu? Size tam olarak 12 lira 15 kuruş diyemem. Çünkü bunu bilmek istemiyorum. Sonuçta kimseden destek alamadım yüzde 95’i benim bir romancı olarak kazandığım paralarla yapıldı. Rakam, Nobel parasından çok daha fazladır; bu kadarını söyleyebilirim. 

* Ben bu müzeye ölene kadar sağından solundan orasından burasından bir şeyler ekleyeceğim. Mesela şu duvardaki boşluklara resimler yapmayı düşünüyorum. Bu arada bu müze yüzünden ben son üç yıldır resim yapmaya döndüm, belki onları da burada sergilerim.

Radikal (14 Nisan 2012)

Amargi’de “Anarko Feminizm” konuşulacak

Amargi Kadın Akademisi'nin düzenlediği "Amargi Feminizm Tartışmaları" yarın "Anarko Feminizm" konusuyla devam ediyor.

Göksun Yazıcı'nın konuşmacı olacağı buluşmada, anarko feminizm, anarşizm ve feminizmin birleşimi mi yoksa kendi başına bir düşünce ve eylem pratiği midir, beslendiği teorik ve pratik deneyimler nelerdir, Queer teori ile bağlantısı nedir gibi sorulara cevap aranacak ve anarko feminizmin politik potansiyelleri tartışılacak.

Amargi Feminizm Tartışmaları, Queer Feminizm, Seks İşçiliği, Üçüncü Dalga Feminizm, Kadın Cinayetleri, Antimilitarizm ve Feminizm İlişkisi, Pornografi ve Feminist Anayasa Nasıl Olmalı gibi konularla devam edecek.

Buluşmalar, Amargi Feminizm Tartışmaları başlığıyla kitaplaştırılacak. (ÇT)

Tarih: 14 Nisan Cumartesi

Saat: 13.00

Yer: Amargi Kadın Dayanışma Derneği

Adres: Katip Mustafa Çelebi Mahallesi, İstiklal Cad. No:73/4 Beyoğlu

(İstiklal Benetton Mağazasının karşısında, dondurmacının olduğu bina)

Tel: (0212) 251 01 54/ 05559937645

Kaynak: bianet.org (13 Nisan 2012)

Eco, Independent’ın aday listesinde

Independent Yabancı Roman Ödülü’nün son listesi açıklandı. “Prag Mezarlığı” romanıyla İtalyan yazar Umberto Eco’nun da adayları arasında olduğu ödülü ilk kez 1990’da Orhan Pamuk kazanmıştı.

Sean Connery’nin başrol oynadığı bir filme uyarlanan Gülün Adı romanıyla tanınan İtalyan romancı Umberto Eco, Independent Yabancı Roman Ödülü’nün adayları arasında yer aldı. Eco, hikâyesi 19’uncu yüzyıl Paris’inde geçen Prag Mezarlığı adlı romanıyla ödüle aday gösterildi.

Eco’nun romanı, suikastleri ve Avrupa’nın geleceğini etkileyen siyasî ayak oyunlarını araştırmak üzere görevlendirilen maceracı Kaptan Simone Simonini’nin hikâyesini anlatıyor. Geçen yıl Türkiye’de yayımlanan roman, 2010’da İtalya’da çıktığında ilk haftasında 230 bin satmış ve Gizli Siyon Protokolleri’ne yer verdiği gerekçesiyle antisemitizm eksenli siyasî bir tartışma başlatmıştı. 

UMBERTO ECO (5 Ocak 1932) İtalyan bilim adamı, yazar, edebiyatçı, eleştirmen ve düşünürdür. 20. yüzyılın önemli düşünce adamlarından biridir. Takma ismi Dedalus'tur.

Dünya kamuoyunun gündemine Gülün Adı ve Foucault Sarkacı gibi romanlarıyla giren İtalyan yazar, aynı zamanda Orta Çağ estetiği vegöstergebilim dalının ustalarındandır. Eco, 1971'den bu yana Bologna Üniversitesi'nde profesör olarak çalışmaktadır ve yapısalcılık sonrası göstergebilim gelişmelerine önemli katkılarıyla tanınmaktadır. Eco, yüksek lisans ve doktora çalışmalarını Thomasçılık akımı ve bu akımın estetik anlayışı üzerine yaptı. Tarihçi, filozof, Orta Çağ uzmanı, James Joyce üzerine derin araştırmalar yapmış bir yazar. Yazarın ilk romanı Gülün Adı1980'de yayımlandı. 1962'de Torino Üniversitesi'nde doçent, 1969'da ise Floransa Üniversitesi'nde görsel iletişim dalında profesör oldu. 1971'deBologna Üniversitesi'ne geçti ve 1975 yılında bu üniversitenin Gösteri ve İletişim Bilimleri Enstitüsü'nün başına getirildi.

Eco'nun çalışmaları 1960'ların ortasından itibaren avantgarde yapıtlara, kitle kültürüne yönelmiştir. Son dönemlerde ise, güncel olay ve olguları da ele alan çalışmalar yapmaktadır. Bu çalışmalar arasında edebiyat eleştirileri, tarih ve iletişim yazıları önemli bir yer tutmaktadır. Eco özellikle tarih bilgisiyle süslediği eserlerinde tam bir ustalık gösterir. Özellikle Baudolino adlı eserinde Bizans ve IV. Haçlı Seferi hakkındaki anlatılar sürükleyicidir.

Roland Barthes'tan sonra, "ayrıntıların anlamı" ya da "ayrıntıların sosyolojisi" adı verilen bir anlayışın önemli köşe taşlarından birisi olan Umberto Eco'nun pek çok eseri Türkiye'de yayınlandı.

Kasım 2005 ve Haziran 2008 tarihlerinde ABD'den Foreign Policy ve İngiltere'den Prospect dergilerinin internet üzerinden okuyucu anketleri ile oluşturduğu Dünyanın ilk 100 entellektüeli listelerinde, 2005 yılında 2., 2008 yılında 14. sırada yer almıştı.

Kaynak: guardian.co.uk, edebiyathaber.net (13 Nisan 2012)

İzmir’de edebiyat temalı bir otel

Mini Fuar Otel‘in her odası Türk edebiyatının usta bir kalemine atfedilmiş durumda.

Nâzım Hikmet’ten Rıfat Ilgaz’a, Ayşe Kulin’den Hakan Günday’a Türk edebiyatının 15 ismi görselleriyle, eserleriyle, kişisel eşyalarıyla Mini Fuar Otel’de bir araya geldi.

Türkiye’nin edebiyat temalı bir başka oteli Denizli’de bulunan Şiir Butik Otel‘dir.

edebiyathaber.net (9 Ağustos 2013)

Zeki Demirkubuz “Yeraltı”ndan konuşuyor

‘Yeraltından Notlar’ herkes için ayrı sonuç çıkabilecek bir metin. Sizin hareket noktanız neydi? Camus’den uyarladığınız ‘Yazgı’nın karakteri biraz daha nötrdü. Ama buradaki karakter çok daha karanlık ve onun derinine inmiş gibi. 
Aslında ben tek bir film çekiyorum. Karakterler, onların şekilleri değişik oluyor. Hatta dün bir arkadaşla konuşurken, ‘Masumiyet’ ve ‘Kader’in karakteri Bekir ile bu filmin karakteri Muharrem arasındaki bağ çıktı ortaya: Akıldışı olma hali ve kendine zarar verene duyulan eğilim. Ben bunu hiç düşünmemiştim. Bunları otomatik olarak sezgilerimle yaptığımı fark ettim. Artık şuna dikkat etmeye çalışıyorum; ben sinemayı iyice basitleştirmeye karar verdim. Bir filmi yaparken bu meselelerin hareket noktası olmasına dikkat edip, bunu sağladıktan sonra meseleyi unutup insanlara gözleriyle izlediği bir şey sunmanın sorumluluğuyla, en basit, en sade bir yaşam hali sunma çabasındayım. Yani gerçeklik duygusuna en yakına ulaştırma çabası. Öteki filmlerimden farklı olarak bu filmde bunu başardığımı düşünüyorum. Bazı sanatsal komplekslerimden giderek kurtulduğumu düşünüyorum. Sanatsal ya da felsefi komplekslerimden. Bu durum beni de rahatlattı. Yani şöyle düşünüyorum: İnsanın akıldışı yanına dair bir film yapacağım ve bunu da en basit, en gündelik, en sıradan şeylerle bezeyeceğim. 

Muharrem karakterini yaratırken de bu düşüncelerle mi hareket ettiniz? 
Bir yönetmenin kendini yaratıcı ya da Tanrı yerine koyup keyfiyetleriyle hareket etmesini, filmini güzel kılacak işler yapmasını haksızca buluyorum. Bu bana uzak ve utanç verici. Ben filmlerini özgürlüklerimden çok sorumluluklarımla, haklarımdan çok mecburiyetlerimle ele alan biriyim. Yani bir tasarımcı edasıyla çekmiyorum. Bu filmleri de sahte buluyorum. Bu yüzden karakterlerimi önce tasarlamıyorum. Bunların bende olan yanlarını düşünüyorum, gözlediklerimi düşünüyorum, duygusunu ediniyorum ve o duyguya büyük bir sorumluluk ve sadakat duyarak ilerlemeye çalışıyorum. 

Peki, Muharrem ile aranızda benzerlikler var mı? 
Ben Muharrem gibi olsaydım şimdiye kadar iki eleştirmen vurup, üç tane sinemacı öldürmüştüm (gülüyor.) Taner Birsel bir röportajında benim için şöyle demişti: “Bu adam yönetmen olmasaydı, kesin hapiste olurdu.” Ben ortaya kişiliğini koyan. geldiği dünyanın terörünü taşıyan biriyim. Bu yazılanları çizilenleri ciddiye alsam akşama kadar elimde sopa adam kovalardım. Ama şunu da söylemek lazım. Muharrem ‘Yeraltından Notlar’ kitabının bir parça esin kaynağı elbette. Muharrem benim yıllardır gözlemlediğim bir yığın karakter aslında. 

Bir önceki filminiz ‘Kıskanmak’ta geçtiği döneme sadık kalmıştınız. Burada ise bugüne ve Ankara’ya taşıyorsunuz hikâyeyi. Ankara olmasının nedeni sadece memur kenti olması mı? 
‘Yeraltından Notlar’ın geçtiği Saint Petersburg bende birazAnkara olarak kalmış. İstanbul’da yalnızlık duygusu banaAnkara’daki gibi gelmiyor. Ankara’da daha düz. Sonra gece hayatı, barları… Ankara’nın şairleri, yazarları birbirlerine karşı çok acımasızdır. Ben Ankara’da yaşamadım ama dışarıdan gözlediğim haliyle bana bu duyguyu verdi. 

İlk defa bir filminizde kitaptan bazı bölümlerin söylendiği ‘dış ses’ kullanıyorsunuz. Oysa filmin buna pek ihtiyacı yok gibi sanki. 
Bunu garantiye aldıktan sonra dış ses kullanmaya karar verdim zaten. Bunu denemek istedim bu filmde. Özellikle iyi Amerikan filmlerinde sevdiğim bir şeydi. Buna da öyle başladım ama giderek korkaklaştım. İlk başlarda çok yoğundu, epik bir filmdi. Amerikan sinemasının iyi epik örneklerinden biri gibiydi. 

Filmde Engin Günaydın’ın performansını görünce “Başkası olmazmış” duygusu geliyor. Siz ne düşünüyorsunuz onun performansı hakkında? 
Engin’e ilk karar verdiğimden itibaren bir sürü insan bana “Başına iş alıyorsun” dedi. Kaldı ki ‘Yazgı’daki deneyimimiz bence sonuç olarak çok iyiydi. Ama çok zor bir iş yaptık orada. Hatta Engin o filmden sonra bir daha onunla çalışacağımı bile düşünmüyormuş. Ben klasik yönetmenler gibi değilim. Oyuncuyla kötü olmak dahil her şeyi göze alırım. Çünkü benim amacım her ne pahasına olursa olsun kafamdaki sahneyi çekmek. Engin’le çok zor günlerimiz de oldu. Benim böyle bir adam olmam, onun da inanılmaz dürüst ve saf, hayatımda gördüğüm en masum insanlardan biri olması bütün o en baştaki zorlukları aşmamızı sağladı. Ben artık Engin’e başka türlü bakmaya başladım. Engin’i insan olarak hissedersen onunla inanılmaz şeyler yapabilirsin. Ayrıca entelektüel olarak da beni etkileyen az sayıda insandan birisi. 

Son dönemde Twitter’da da aktifsiniz. Bir gittiniz, tekrar döndünüz. Nasıl bir ilişki kuruyorsunuz? 
Ben her şeye geç başlarım. Cep telefonunu da 4-5 senedir kullanıyorum. Hiçbir şeyi de küçümsemem. İnsanın elinde bir şey en yüce haline de çıkar, en aşağılık haline de iner. Hele de Türklerin elinde. Bir ara keşfettim. Mantığını çözdüm ve ilgimi çekti. Düzgün bir ilişki kurmanın aracı olabilir diye düşündüm. İlk günlerde gitmemin nedeni de şuydu: Bir sürü çakal türedi. Bir anda kibir oluştu bende, “Bunlarla ne muhatap olacağım ki” diye düşündüm. Ama sonra bu adamların zaten başka sanal ortamlarda da yeteri kadar varlar. Tekrar döndüm. Bloglamayı falan da öğrendim. Hayatta da keşke bunun bir karşılığı olsa… Bir yanıyla da şöyle bir faydası var: Ben gücüm olduğu halde fildişi kulesinde yaşamayı seçen biri değilim. Son zamanlardaki klasik tanımla varoş aydınıyım ben. Kendimi bunun karşısına konumlamak da hoşuma gidiyor. Bir de aklıma gelen şeyi üç gün bekleyip ondan sonra koyuyorum oraya. 
 
Futbolu özellikle de Beşiktaş’ı takip ediyorsunuz. Hafta sonu play off başlıyor. Ne dünüşüyorsunuz? 
Bu sezona inanmıyorum. Bu işleri düzenleyenler de inanmıyor.Türkiye’nin yasaları, gündelik çözümleri gibi oldubittiye geldi her şey. Futbolun duygusu, insanların şikeden en çok şüphelendiği zamanlardan bile geri bir noktaya düştü bu sene. Bırak play off’u, ben en zayıf takımla maçtan üç gün önceden başlayarak uyuyamazdım. Deplasmansa onun hazırlığını yapardım. Ama bu yıl aklıma bile gelmiyor. 

Peki Carvalhal’ın gönderilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? 
Benim bu sene Beşiktaş ile beklentim bizi utandıran bir şey olmamasıydı. Carvalhal de bu duygunun en iyi karşılığıydı.Futbol olarak zayıf biriydi. Ama zaten koca bir sene geçti bir şekilde, sezon sonuna katar kalmalıydı. 

Peki, bir futbol filmi yok mu görünürde? 
Son yıllarda üç tane futbol projesine çalıştım. Ama ben projeyi bitirdikten sonra bir süre bekletirim. Çekmeyi o hak etsin, beni bırakmasın diye…. Olmadı. Şimdi yine çalışıyorum, birfutbol filmine. Belki Raskolnikov’un günümüzdeki hali gibi birfutbol taraftarı hikâyesi. 
 
Yemek sahnesindeki göndermelerin bir kısmının Nuri Bilge Ceylan’a olduğu yazılıp çizildi. Var mı böyle bir şey? 
Bu işler Türkiye’de demek ki böyle yürüyor. Sen ne yaparsan yap herkes bildiğini okuyor. Benimle ilgili bir konu yok burada. Varsa bir şey bilen, bunu yazan, o zaman söyleyeceğim bir şey varsa söylerim. Ama bu böyle yok ‘sıkıntı’ lafı, yok bilmem ne gibi şeylerle olmaz. Ben ‘sıkıntı’ lafını Sergen Yalçın’dan öğrendim. Kaldı ki bu filmin ismi ‘Ankara Sıkıntısı’ oluyordu.Nobel’miş, Oscar’mış bunların üzerinden filmi tartışmak doğru değil. Bir bildiği olan adam oturur çatır çatır ne biliyorsa yazar. Onun üzerinden de her şey konuşulur. Ama böyle olmaz. 

Ama bu sahnede bir tür hesaplaşma durumu var. 
O sahnenin anlamını, duygusunu o sahnedeki bir replik söylüyor. “Sanki aramızda kan davası var” diyor elemanlardan biri, filmin kahramanı Muharrem de diyor ki, “Biraz mürekkep yalamış adamların arasındaki husumet kan davasından daha beterdir.” Ben duygusu en çok akıllı, kültürlü, bilgili insanlarda kendini gösterir. Bu insanlar akılları yüzünden yaşam ve olup biten hakkında en çok konuşacak kişi olduklarını düşünen, ben duyguları bencillik şeklinde en fazla gelişmiş insanlardır. Doğan Hızlan’a seyrettirdim ben filmi. Kendisi bu ülkenin en büyük entelektüel tanığıdır. “Zamanında Ankara’da böyle şairler vardı” dedi. Filmdeki o tartışmanın esası budur. 

Bu durumda Nuri Bilge Ceylan’a gönderme olduğunu düşünenler de kendi durdukları yerden mi bakıyorlar? 
Kendi durdukları yerden bakıyorlar tabii. Ama meseleye böyle bakanların durduğu bir yer yok. Öyle sanal ve yarım yamalak olmaz bu işler. Ama yıllardır benim de daha uzakta durmama rağmen sinema çevresinde, özellikle de Ankara’nın o sıkışık dünyasında bu bir olgudur. Türkiye’de düşünen, birazcık mürekkep yalamış insanlar arasındaki bir vakadır. Bu benim yıllardır ilgimi çekiyor. Filmdeki mesele de budur. Yani bir aklı olan ama benliklerini daha çok bencillik eğilimiyle geliştirmiş, başarı arzusuyla yanıp tutuşan ya da başarısızlıklar içinde kıvranan insanların bu acayip öfkesini anlatıyor. Şimdi ben üç yıldır bu filme uğraşıyorum. Yaşadıklarımı, çektiğimi ben biliyorum. Kim olduğu belirsiz sanal bir adamın ortaya attığı iki tane magazinel yüzünden senin emeklerin boşa gidiyor.

Söyleşiyi gerçekleştiren: Şenay Aydemir – Radikal (13 Nisan 2012)

James Bond’un yeni kitabı yayımlanacak

Ian Fleming'in süper ajanı James Bond'un ilk macerasının yayımlanmasının 60. yıl dönümü dolayısıyla yeni bir Bond kitabı yazılacak.

BBC'nin haberine göre Booker ödülleri adayı İngiliz yazar William Boyd'un kaleme alacağı, ismi henüz belirlenmeyen kitap gelecek yıl yayımlanacak. 

"Casino Royale"in 1953'te piyasaya çıkmasının 60. yıl dönümü dolayısıyla Boyd'un yazacağı kitapta bu kez hikaye 1960'lı yılların sonlarında geçecek. 

Boyd, Ian Fleming vakfının son yıllarda Bond kitabı yazdırdığı üçüncü yazar olacak. Boyd'dan önce Amerikan gerilim romanlarının yazarı Jeffery Deaver 2011 yılında "Carte Blanche"ı, 2008'de de Sebastian Faulks "Devil May Care"ı kaleme almıştı. 

Bu arada ikisi kısa hikayelerden oluşan 14 Bond kitabı bu yaz yeniden piyasaya çıkacak.

Kaynak: cnnturk.com (13 Nisan 2012)

12 Eylül darbesinden “Acayip Hikayeler” çıktı

Bu gece Star'da başlayacak olan 'Acayip Hikayeler'in yaratıcısı Galip Tekin, "Biraz da çaresizlikten oldu. 80 darbesi sonrası sıkı bir sansür geldi. Yapacak bir şeyimiz kalmadı. Ben de 'Acayip Hikayeler', fantastik hikayeler çizdim" diyor.

Gırgır dergisinin esprilerle dolu, komik sayfalarının arasında fantastik, bilim-kurgu ve gerilim hikayeleri okumak okurlar için de çok farklı bir tecrübeydi. Oğuz Aral'ın "gereksiz taramalardan kaçının" sözlerine inat simsiyah bir sayfaydı. O çizgilerin altında Galip Tekin imzası vardı.

Gırgır dergisinde başlayan hikayeler Hıbır, HBR Maymun ve Leman dergilerinde de yıllarca devam etti. Galip Tekin'in hikayeleri şimdi dergi sayfalarından çıkıp bir televizyon dizisine dönüştü. Cuma geceleri Star'da yayınlanacak "Acayip Hikayeler"de her hafta farklı bir hikaye, farklı oyuncularla ekranlarda olacak.

Galip Tekin, "Acayip Hikayeler"in 12 Eylül darbesinin ardından gelen sansür günlerinde çaresizlikten başladığını söylüyor: Yapacak bir şeyimiz kalmadı. Ben de fantastik hikayeler çizdim.

Gırgır’da başlayan ve Hıbır, Leman’da devam eden hikayeler televizyona uyarlandı. Nasıl başladı dizi projesi? 

80'lerde bu hikayeleri çizdiğim zaman adı “Acayip Hikayeler”di. Yıllar sonra bu hikayeleri albüm haline getirdim o zaman adını “Tuhaf Hikayeler” yaptık. Dizinin adını da önce “Tuhaf Öyküler” yapacaktık ama sonra “Acayip Hikayeler”e dönüştü. Aslında yapmak istediğimiz, kanala teklif ettiğimiz başka bir projemiz vardı. “Profesyonel” adında uzun bir hikaye, eski bir çizgi romanımdı. Onun tarzı farklı olduğu için kanal haklı olarak cesaret edemedi. Bizim hikayelerimiz biraz aykırı. Dergide bile bazen aykırı durduğu oluyordu. Aslında bu kanala verildiği zaman benim hiç umudum yoktu. Kabul edilmez diye düşünüyordum. Önce bir ısındıralım dedik bu yola gittik. Olur mu olmaz mı? ters tepki alır mı? ona göre diğer projeye girelim derken “Acayip Hikayeler”e başladık.

Nasıl bir format hazırlandı?
Hepsi dergideki hikayelerden uyarlama. Dergide 1-2 sayfa süren hikayeler olduğu için daha fazla uzatamıyoruz. Sürelerini 30-35 dakika ile kısıtladık. Her bölümde yeni bir hikaye başlayıp bitiyor ve mekanlar, oyuncular değişiyor. Uzun hikayeler de var ama onlara giremiyoruz.

Gırgır’dan beri yüzlerce hikaye çizdiniz. Dizi için hikayelerin seçimlerini nasıl yaptınız?

Yaklaşık 400 hikaye var ve bunlardan 150 tanesi yapılabilir. Ama şu anda en az efekt olan, en az rahatsız edeci olan, fazla kan olmayan, uçan, kaçan uzaylı yaratık, uzay aracı göstermeden basit, kolay halledebileceğimiz hikayeleri seçtik. Kalan hikayeler çok masraf isteyen hikayelerdi. Çizerken her şeyi çizmişiz; bir yerden yaratık geliyor, uzaylı kaçıyor, oradan yanardağ patlıyor. Hani bir şey görünmezse daha korkutucu olur. Jaws meselesi gibi… Jaws görünene kadar çok gergin geçer de göründükten sonra birden “aman bu muymuş” dersiniz. Biz de göstermeden halletmeye çalışacağız.

Acayip Hikayeler Tanıtım Videosu

Kaynak: ntvmsnbc.com (13 Nisan 2012)

Impac Dublin Ödülü için ilk elemeler yapıldı

Dünya edebiyatının saygın ödüllerinden Uluslararası Impac Dublin Edebiyat Ödülü'nün seçici kurulu, 147 eser arasından ilk elemesini yaptı.

Dünyanın dört bir yanındaki kütüphanelerin önerdiği 147 aday arasından seçilen 10 eser yeniden değerlendirmeye alınacak ve ödülün sahibi 13 Haziran'da açıklanacak.

2012 Uluslararası Dublin Impac Edebiyat Ödülü'ne aday 10 yazar ve eserleri şöyle:

* John Bauer (Rocks in the Belly), 
* David Bergen (The Matter with Morris),
* Jennifer Egan (A Visit from the Goon Squad), 
* Animatta Forna (The Memory of Love),
* John McGregor (Even the Dogs), 
* Karl Marlantes (Matterhorn), 
* Tim Pears (Landed),
* Yishai Sarid (Limassol), 
* Cristavao Tezza (Eternal Son), 
* Willy Vlautin (Lean on Pete). 

Yarışmanın 147 adaydan oluşan ilk listesinde Aşk (The Forty Rules of Love) adlı romanıyla Elif Şafak da yer alıyordu.

Ödül

Ödülün adayları 45 ülkedeki 162 halk kütüphanesinin önerdiği romanların değerlendirilmesiyle belirleniyor ve eserler uluslararası seçici kurulun dikkatine sunuluyor.

İngilizce eserlerin değerlendirildiği yarışmaya çeşitli ülkelerden yazarlar katılabiliyor, ancak bu yazarların kitaplarının İngilizceye çevrilmiş olması gerekiyor.

Dublin Belediyesi'nin öncülüğünde düzenlenen ve "adaylarını dünyadaki halk kütüphanelerinin okurlarının belirlediği en prestijli edebiyat ödülü" diye nitelenen Uluslararası Dublin Impac Edebiyat Ödülü'ne, merkezi Dublin'de bulunan Impac şirketi sponsorluk ediyor. Yarışmanın kazananına 100 bin euro para ödülü de veriliyor.

Ödülün geçen yılki sahibi Let the Great World Spin adlı romanıyla İrlandalı yazar Colum McCann olmuştu.

Impac Dublin Edebiyat Ödülü'nü 2003 yılında da Benim Adım Kırmızı ile Orhan Pamuk almıştı. 

Kaynak: cnnturk.com (13 Nisan 2012)

Acemi Salâh Birsel okuruna tavsiyeler

Yola çıkmaya teşneyseniz, Salâh Bey’in deneme vadilerinde merakınızın atına binip nefes almaya bile fırsat bulamadan kâh Japonların kiraz bahçelerine, kâh Neron’un sarayına gidersiniz. Nefes darlığı, şeker, kalp çarpıntısı, yüksek tansiyon türünden rahatsızlığı olanlar bir Salâh Birsel denemesi okumaya kalkışmamalıdır.

Kurutulmuş Felsefe Bahçesi, Salâh Birsel

"Charles Chaplin’in annesi, parasızlıktan davulu yarılsa da cumartesi oldu mu bir penilik şebboy almadan eve gelmezmiş.” Salâh Birsel’in, adını 14. yüzyıl Japonya’sında yaşayan Rahip Muso’nun dağlara doğru uzanmış, çağlayanlara benzer bahçelerinden alan “Kurutulmuş Felsefe Bahçesi” denemesi, bu cümleyle başlar. Onun hemen bütün denemeleri, böyle damdan düşer gibi bir hikâyenin ortasına bırakıverir okuru. Yola çıkmaya teşneyseniz, Salâh Bey’in deneme vadilerinde merakınızın atına binip nefes almaya bile fırsat bulamadan kâh Japonların kiraz bahçelerine, kâh Neron’un sarayına gidersiniz. Paris’in tren istasyonlarında birazcık oyalanıp oradan New York caddelerine ışınlanırsınız. Dünyanın altını üstüne getirdikten sonra “çok şükür, sağ salim ülkeme döndüm” diyerekten yan gelip yatacağınızı sanırsanız, adamakıllı aldanırsınız. Asıl seyirtmece şimdi başlıyordur: Saraylar, bahçeler, köşkler, padişah kaftanları, sultan kayıkları, suyolları, kayıkhaneler, kiliseler, manastırlar, sahaflar, hamamlar, lokantalar, sabahçı kahveleri derken, emdiğiniz süt burnunuzdan gelecek ve okurluktan istifa mırıltıları arasında Salâh Bey’in yüz metre gerisinden yayan yapıldak, üst baş perişan, dil bir karış dışarıda, oflaya puflaya denemenin bitiş çizgisine ulaşmaya çalışacaksınız. Uzun lafın kısası; nefes darlığı, şeker, kalp çarpıntısı, yüksek tansiyon türünden rahatsızlığı olanlar bir Salâh Birsel denemesi okumaya kalkışmamalıdır.

Ev içi gezgini

Şimdi, söz meclisten dışarı, şu bizim paragrafı okuyan yahut bir Salâh Birsel kitabını karıştırmaya duran acemi okur sanır ki, bu adam bütün ömrünü dünyayı arşınlamakla geçirmiştir. Hayır, hayır!.. O bir gezgin değildir. Gezindiği olur ama evin içinde, salonda! Onun koridor voltaları pek meşhurdur. Mesela 3 Mart 1988 tarihli günlüğüne şöyle yazar: “Kafamın içini, la vallah, daha çok ışıldatmak için bir haftadır salonla yatak odası arasında fıştıkladığım voltaları artırdım. Kimi geceler altmışa, yetmişe çıkarıyorum. Dün seksen voltayla kendi rekorumu kırdım.”

    Ee, ne demek şimdi bu? Şu demek: Salâh Birsel’in çokbilmişliği gezginliğinden değil, çok okumuşluğundan gelir. Onun coğrafyası kitaplardır. Günlükler, biyografiler, seyahatnameler, anılar, şuara tezkireleri, tarihler ve akla hayale gelmedik ıvır zıvır kitabı… Salâh Bey, bir edebiyat arkeologudur. Okuduklarıyla yeni bir dünya kurabilen nadir yazarlardan biridir. Kafasının bir yarısı işinde gücünde iken öbür yarısı Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde, Barbaros Hayreddin’in hatıratında, J. J. Rousseau’nun İtiraflar’ında, Ahmet Rasim’in Şehir Mektupları’nda, Nerval’in Doğu Yolculuğu’nda, Flaubert’in yahut Kafka’nın mektuplarında, Papini’nin, Gide’in, Leautaud’un günlüklerinde haldır haldır çalışıyordur.

    Salâh Birsel’in denemeleri bir insanlık galerisidir. Dünya dolusu kitaptan derleyip getirdiği olaylar, insanlar ve kelimeler zihninde ha bire fink atıp durmaktadır. Durmaz olayları konuşturur; ister ki okur bunların salıncağında sallanırken kendiliğinden bir sonuca varsın. Denemeden muradı, bir şeyleri sevdirmektir. Şöyle der bir yerde: “Şu gizli kalmasın ki, benim hemen hemen bütün yazılarımda bir uyarı, bir dürtü vardır. Denemelerimde boyuna insan sevgisinden, doğa sevgisinden, sanat sevgisinden, kitap sevgisinden açışım insanları güzel ve iyi olan şeylere çekmek içindir. (…) Şuna inanırım ki toplumun mutluluğu, insanoğlu yüreğinin arınmasıyla gerçekleşebilir. İnsanların içine tek tek iyilik paraşütleri indirmeden toplumun kendine gelebileceğine hiç inanmamışımdır.”

    Salâh Bey Tarihi’ni oluşturan beş kitap (Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu, Boğaziçi Şıngır Mıngır, Kahveler Kitabı, Sergüzeşt-i Nono Bey ve Elmas Boğaziçi, İstanbul/Paris) dışındaki eserlerinin, ki deneme, mektup, günlük, şiir, bir roman ve incelemeler dâhildir buna, uzun zamandır baskısı bulunmuyordu. Bendeniz, bu durumdan yakınarak “Salâh Bey’e bir yayıncı yok mu?” diye sormuştum bir yazımda. Her biri başka başka yayınevlerinden çıkmış ve artık yalnız sahaflarda bulunabilen bu kitapları bir yayınevinin toplu halde basması gerektiğini dile getirmiştim. Şimdi o arzumun gerçekleşeceğine dair bir ilk adımı görmenin sevincindeyim. “1001 Gece Denemeleri” dizisinin üçüncü kitabı Kurutulmuş Felsefe Bahçesi (Sel Yayıncılık) yeniden yayımlandı. Dilerim kitap, Salâh Birsel’le hiç tanışmamış okurların eline ulaşır. Onun yeni okurlar kazanması, deneme türünün daha çok tanınıp sevilmesi için önemlidir. Dilin günbegün daralıp yozlaştığı, has edebiyatın kan kaybettiği bir dönemde edebiyat ve Türkçe sevgisini çoğaltacaktır Salâh Birsel külliyatı. Genç okurların, “Edebiyat benim ekmeğim, suyum, havam, ateşim ve eşimdir. Ben gerçek bir edebiyat ürünü karşısında ya önümü ilikler, ya da hazırola geçerim.” diyen bir yazarı tanımaya hakkı vardır.

Salâh Bey denemeciliğinin numunesi

Kurutulmuş Felsefe Bahçesi için Salâh Birsel denemeciliğinin numunesi dense yeridir. Kitaptaki on bir deneme; yazarlar, kitaplar, fotoğraflar, aynalar, şehirler, bahçeler, yolculuklar, dostluklar ve insanın güneş görmemiş iç coğrafyasından söz açarken okuru edebiyatın hazlar bahçesine davet eder. Kitabın ilk denemesi “İstanbul’dan Roma’ya Ayakta Yolculuk”ta, şairlerin, denemecilerin, romancıların yaşadıkları mekânları nasıl değiştirdiğini anlatır Salâh Birsel. “Yitik Kuşak”ta Scott Fitzgerald ve eşi Zelda ile Gertrude Stein ve Proust’un serüvenleri çıkar karşımıza. “Ziya Osman Fotoğrafçıda” denemesinde, Saba’nın çektiremediği o fotoğrafın hikâyesinden başka nice acaibül garaib fotoğraflar sinema perdesine çıkarılır. “Kurutulmuş Felsefe Bahçesi” denemesi, bolca çiçeklerden açsa da, hüzünlü bir sonla biter: “Böyle bir dünyada ister kurutulmuş, ister kurutulmamış olsun elbet felsefe bahçelerine gerek duyulmayacaktır.” “Fırıldak Sarısı” ise dostluk üzerine adamakıllı düşündürür okuyanı. Kısacık “Saman Çöpleri” denemesinde anı, günlük ve otobiyografi yazarlarının kaçamak güreşmelerine eğilir Birsel. Kitaptaki her deneme, edebiyat okurunun bir yanından kapılıp gideceği konulara açılır. Hemen hepsinde bir aşinaya rastlamak an meselesidir. Bu yüzden Salâh Bey’in denemeleri, sürekli başka kitaplara, başka yazarlara götürür sizi. Onu, elinizde kâğıt kalemle okumanız gerekir, hiç duymadığınız kitapların, ruh akrabanız olduğuna vehmettiğiniz yazarların adını not etmek için. Elbet bir de ilk kez duyduğunuz ‘Salâhça’ kelimelerin altını çizmek için…

    Birsel’in o kendine mahsus “eğlen- gör- işit” yöntemiyle kaleme getirdiği denemeler, “hiç merak etmediği ya da merak etmeyi aklından bile geçirmediği kimi konuları”, bilgileri ipe dizerken, okurun “yaşam görgüsünü genişletir, bakış çevresini durduğu yerden ötelere kaydırır.” Hiçbir şey yapmasa, ince ince gülümsetir insanı, “vay be!” dedirtir. İçinde daha çok okumaya, onunla da kalmaz, yazmaya dair kıvılcımlar çaktırır.

Eski okurlar, dilinizi yıkayıp durulamak için Kurutulmuş Felsefe Bahçesi’ni bir kez daha okuyun. Yeniler, siz uzun sürecek bir ziyafete oturuyorsunuz, o bahçeye sessizce girin ve zevkine varın okumanın!

Ali Çolak – Kitap Zamanı (12 Nisan 2012)

Türkiye Yayıncılar Birliği: Zarakolu serbest ama düşünce hâlâ hapiste

Türkiye Yayıncılar Birliği'nin Zarakolu'nun tahliyesiyle ilgili basın açıklaması:

Üyemiz, Yayınlama Özgürlüğü Komitesi Başkanımız ve Uluslararası Yayıncılar Birliği’nin (International Publishers Association– IPA) Yayınlama Özgürlüğü Komitesi üyesi yayıncı-yazar Ragıp Zarakolu, 2011 yılının kasım ayından beri süren tutukluluğunun ardından, 10 Nisan 2012’de açıklanan ara kararla tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edilmiştir.

Geçtiğimiz günlerde, yayıncılık çalışmalarıyla dünya barışına yaptığı katkılardan dolayı Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilen, Birliğimizin saygıdeğer üyesi Ragıp Zarakolu’nun tahliyesi bizi sevindirmiştir. Öte yandan, üzülerek görüyoruz ki Türkiye’de düşünce ve ifade özgürlüğünün acımasızca kısıtlandığı süreç devam etmektedir. Halen sayıları 100’ü aşan gazeteci, yazar ve akademisyenlerin yanı sıra yüzlerce öğrenci, yalnızca belirli düşüncelere sahip oldukları ve düşüncelerini ifade ettikleri için tutuklu olarak yargılanmaktadır.

Düşünce ve ifadeye karşı açılan davaların birçoğu beraat ile sonuçlanmasına karşın, suçlamalar Terörle Mücadele Yasası’nın maddelerine dayandırılmakta; bazen birkaç yılda tamamlanan uzun soruşturma süreçlerinde, sanıklar tartışmalı deliller gösterilerek hapiste tutulmakta; üstelik bu süre boyunca “gizlilik” gerekçesiyle ne ile suçlandıklarını dahi öğrenememektedirler.

Başta Terörle Mücadele Yasası olmak üzere, düşünce ve ifade özgürlüğüne aykırı uygulamalara yol açan yasalar değişmedikçe, düşüncelerini savunan insanların temel haklarına yönelik ihlaller sürecektir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinde belirtilen, temel insan haklarından “adil yargılanma hakkı”nın tüm vatandaşlarımıza teslim edilebilmesi için gerekli yasal düzenlemelerin acilen yapılmasını ve uygulamaya yansıtılmasını talep ediyoruz.

Kaynak: turkyaybir.org.tr (12 Nisan 2012)

“Necatigil Şiir Ödülü” Eray Canberk’in

13 Aralık 1979  tarihinde yitirdiğimiz şair Behçet Necatigil’in anısına 1980 yılından bu yana ailesi tarafından düzenlenen Necatigil Şiir Ödülü, 2012 yılında Kent Kırgını adlı kitabı için Eray Canberk’e verildi.

9 Nisan 2012 tarihinde Doğan Hızlan’ın başkanlığında toplanan Seçiciler Kurulu, ödüle ilişkin açıklamada bulundu: “Kendi köşesinde şiirinin kozasını ören Eray Canberk, 60 kuşağının önemli şairlerindendir. Kitabının adı ve içeriği Behçet Necatigil’in şiirine denk düşmektedir. Bu ödülle Eray Canberk’in 50 yıllık birikiminin de değerlendirilmesi öngörülmüştür.”

2012 yılı Seçiciler Kurulu’nda Cevat Çapan, Refik Durbaş, Turgay Fişekçi, Doğan Hızlan, Mehmet Taner, Tahsin Yücel ve ailenin temsilcisi olarak Selma Necatigil yer alıyordu.

Ödül töreni 16 Nisan 2012 Pazartesi günü saat 18.00’de Kabataş Erkek Lisesi Eğitim Vakfı’nın katkılarıyla vakfın Ortaköy/Feriye tesislerinde yapılacaktır.

Necatigil Şiir Ödülü Hakkında

Şair Behçet Necatigil anısına ailesinin düzenlediği ve 1980'den beri her yıl şairin doğum günü olan 16 Nisan'da verilmekte olan şiir ödülü.

Ödül, 1993'e kadar şairin ölüm yıldönümü olan 13 Aralık'ta verilmiş, 1994 yılından itibaren doğum yıldönümü olan 16 Nisan'da verilmeye başlanmıştır.

Ödüle değer eser olmadığı kaydıyla verilmediği 1989, 1993 ve 1998 yılları hariç her yıl ödül verilmiştir.

Ödülün amacı, Necatigil ailesi tarafından şu şekilde açıklanıyor: "Şiir, Behçet Necatigil’in yaşamında çok büyük bir yer tutuyordu, belki de onun için en önemli olguydu. Necatigil Şiir Ödülünün oluşturulmasındaki ana düşünce, onun şiire verdiği önemi, ölümünden sonra da, onun adına sürdürmek isteği oldu. Ayrıca Behçet Necatigil’in adı, ardında bıraktığı yapıtların yanı sıra bu ödülle de yaşatılmak istendi."

Necatigil Şiir Ödülü’nün ilkini İlhan Berk almıştı.

Behçet Necatigil

Behçet Necatigil, 16 Nisan 1916'da İstanbul'da doğdu. Kastamonulu Babası Necati Efendi, annesi Bedriye Hanım’dır. Hasta olan annesi, şair henüz iki yaşındayken vefat etti.

Babasının işleri nedeniyle İstanbul’dan babasının memleketi Kastamonu’ya dönüş yaşandı. Orada hastalandı şair ve yeniden İstanbul’a döndüler. 1931 yılında Kabataş Lisesi’ne orta ikinci sınıftan başladı ve 1936'da okulun edebiyat bölümünden birincilikle mezun oldu. İlk şiiri, lise öğrencisi olduğu yıllarda Varlık Dergisi'nde çıktı.

İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nu 1940 yılında bitirdi. Kars Lisesi’nde başladığı edebiyat öğretmenliğini, İstanbul Eğitim Enstitüsü’nde 1972 de emekli olarak sona erdirdi. 13 Aralık 1979 tarihinde ölüm kapısını çalana kadar emeklilik günlerini evinde edebiyatla yoğunlaşarak, çalışarak geçirdi. 

Eray Canberk

1940 yılı İstanbul doğumlu Türk ozan, yazar, çevirmen.

İlk ve orta öğrenimini İstanbul'da gördü. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde ve İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu'nda okudu. İlkokul öğretmenliği yaptı ve Afşar Timuçin ile birlikte Kavram Yayınevini kurdu,yönetti. Birçok ansiklopedi ile sözlükte konu yazarı olarak , ayrıca Milliyet Çocuk, Bando, Kırmızı Balon gibi çocuk dergilerinde çalıştı.

1963'den başlayarak şiirleri, öyküleri, denemeleri, eleştirileri, günlükleri, incelemeleri ile çevirileri Yelken, Varlık, Yeditepe, Şiir Sanatı, Yeni Gerçek, MAY, Broy, Yandıma, Adam Sanat, Ludingirra, Hürriyet Gösteri, Cumhuriyet Kitap, Dünya Kitap, gibi dergilerde yayımlandı.

edebiyathaber.net (12 Nisan 2012)

“Can’lı Kitap Günleri” PITIRCIK’ı sahneye taşıyor

30 yılı aşkın bir süredir çocuklar için kitaplar yayımlayan Can Çocuk Yayınları ile Kumbaracı50 Çocuk işbirliği ile her yaştan çocuklar için düzenlenen “Can’lı Kitap Günleri” nisan ayında, yediden yetmişe herkesin sevgilisi PITIRCIK’ı sahneye taşıyor.

Çocuklara tiyatroyu sevdirmenin yanı sıra, özellikle tiyatroya gitme alışkanlığını da kazandırmak amacıyla her ay düzenli olarak gerçekleştirilecek etkinliklerde, Can Çocuk Yayınları’ndan seçilen bir öykü kitabının birkaç öyküsü ya da bir çocuk romanının bölümleri okunuyor ve aynı anda da sahneleniyor. 

Ücretsiz olarak düzenlenen etkinliklerde amaç, çocuklara yalnızca eseri okumak yerine, eserin dünyasından karakterleri oyun yoluyla tanıtmak, dinledikleri eseri kukla, nesne ve benzeri materyallerle o anda zihin dünyalarında canlandırabilmelerini sağlamak. Aynı zamanda çocuk edebiyatı için eserler veren yazarlarımızla çocukları bir araya getirmek…

Daha önce Sevim Ak, Can Göknil ve Behiç Ak’ın öykülerinden uyarlanan oyunları sahneye taşıyan, aynı zamanda yazarlarla çocukları da bir araya getiren “Can’lı Kitap Günleri”, sezonun son oyunu 22 Nisan Pazar günü.

Ekim ayında, yeni sezonla birlikte “Can’lı Kitap Günleri” de devam edecek…

Tarih: 22 Nisan 2012 Pazar

Saat: 15.00

Yer: Kumbaracı 50 sahnesi – Kumbaracı Yokuşu no: 50 Beyoğlu/İst

CerEdebiyat’la “ Senaryoya Yolculuk” atölyesi başlıyor!

Özcan Karabulut’un genel koordinatörlüğünde çalışmalarını yürüten CerEdebiyat farklı atölye çalışmalarıyla edebiyatseverlerle buluşmaya devam ediyor.

3 Mart 2012’de başlattığı yaratıcı yazarlık atölyesinde her hafta edebiyatımızın usta kalemlerini konuk eden CerEdebiyat yeni bir atölye çalışması daha başlatıyor. 

CerEdebiyat ve Dünyanın Öyküsü dergisi işbirliğinde CerModern Sanat Merkezi’nde gerçekleştirilecek olan “Senaryoya yolculuk” üst başlıklı uygulamalı dramatik yazarlık eğitimi atölyesi 6 Mayıs 2012-24 Haziran 2012 tarihleri arasında devam edecek.

Kayıtları başlayan atölye çalışması, yazar/yönetmen A.Adnan Azar'ın sorumluluğunda uygulamalı eğitim programı, sekiz hafta süreyle, her Pazar saat 14.00-16.00 arasında iki saat süreyle gerçekleştirilecek.

Atölye sürecinde katılım yoğunluğu gözetilerek uygun nicelikte çalışma gruplarına bölünecek olan katılımcılardan, atölye sonunda birer senaryo üretmeleri teşvik edilecektir. Çalışmaların öykü yazımı aşamasında ortaya çıkacak ürünler, kolektif birer ürün olarak Dünyanın Öyküsü dergisinde yayımlanacaktır. Bu etkinlik, aynı zamanda 'profesyonel senaryo yazarlığı' yolunda bir ilk adımdır.

Katılımcılar, lisans eğitimi yapmakta olan ya da lisans eğitimini tamamlamış kişiler arasından, 30.04.2012 tarihinde CerModern’de saat 14.00 gerçekleştirilecek bir görüşme sonucunda belirlenecektir.

Eğitim programı:
1. Hafta: Senaryo Kavramı ve Evreleri; Takım Çalışma Kuralları
2. Hafta: Öykü Türleri; Öykü Ögeleri; Öyküleme Teknikleri
3. Hafta: Taslak Öykü (Synopsis) Uygulamaları; Zaman/Mekan Kullanımları
4. Hafta: “Bir Karakter Yaratmak”; Tipler; İç ve Dış Devinim
5. Hafta: Durumsal Zaman (Sürekliliği); Geri-Dönüş Kullanımları
6. Hafta: Treatment Evresi: Konuşma Örgüsü; Karakter Belirlenmeleri
7. Hafta: Senaryo Evresi: Biçimler/Form'lar; Sahne Sıralaması
8. Hafta: Ayrım ve Sahne'lerin İç Yapısı; Akış ve Ritm; Diyalog
9. Hafta: Sahne Bilgileri; Devinim/Diyalog Ayrımı ve Eşleştirme

10. Hafta: Sahne'lerin parçalanması; Açı ve Ölçekler; Devamlılık

Kayıtları başlayan atölyeye katılım için 30 Nisan 2012 tarihine kadar aşağıdaki iletişim bilgilerinden CerModern’e ulaşabilirsiniz.
edebiyat@cermodern.org
tel: 310 00 00/132
0532 394 98 59
0533 369 40 45

edebiyathaber.net (12 Nisan 2012)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z