Masthead header

Resmi tarih kitapları şan ve şöhretleri büyük kitleler tarafından tanınmış büyük adamların hikayeleriyle doludur. Siyasi veya askeri önderlerin, devrimcilerin, kaşiflerin, bilim adamlarının… Neredeyse herkesin kahramanıdır onlar. Sıradan olmayanın peşinde koşmuş, sıradan olmayan şeyler yapmışlardır çünkü. Edebiyat ise tam tersine kalabalıkların sıradan bir parçası olan, yalnızca kendi küçük dünyalarında kurban veya kahraman olma potansiyelindeki küçük adamların hikayeleriyle örülü bir dünya sunar okuyucuya.

Edebiyat kahramanlarının hayatları gösterişsiz ve sadedir. Ancak asla durağan değildir. Bazen yaşadıkları hayatın kurbanı olurlar, bazen de birilerince kahraman ilan edilirler. Hayatın keskin iniş çıkışlarını dolaysız olarak deneyimlerler. İçine sığınacakları veya ardına saklanacakları gösterişli apoletlerden yoksundurlar çünkü. Lübnanlı yazar Amin Maalouf’un Doğunun Limanları adlı romanı, parçası olduğu kalabalıktan ancak yüzündeki saf heyecanı ve masum çizgileriyle ayırt edilebilen eski bir Fransız direniş örgütü üyesinin büyük ölçüde savaşla şekillenen inişli çıkışlı hayatının öyküsüdür. Bazen kahraman, bazen kurban ama her daim insan bir genç adamın Beyrut, Hayfa ve Paris ekseninde gidip gelen hikayesi…

Adı İsyan. İki büyük savaşa tanık olmuş bir yüzyılda köklü bir Osmanlı ailesine Türk bir Osmanlı prensi ile Ermeni bir annenin üç çocuğundan ikincisi olarak doğar. “Bir insan hayatının doğumu ile başladığından emin misiniz?” sorusuyla anlatmaya başladığı hikayesi boyunca, asla kendi hayatının bağlı olduğu bu tarihsel gelenekten ayrı düşünülemeyeceğini aksettirir. O “devrimci” bir babanın “devrimci” olmakla mükellef büyük oğludur. Ondan bağımsız bir şekilde babasınca çizilmiştir yolu. Ancak İsyan’ın başka idealleri vardır. Taşıdığı ad bile ağır bir yüktür onun için. Bilindik şekliyle isyan etmek, devrim yapmak peşinde değildir; kendi deyimiyle “lider” veya “kahraman” olacak bir kişilik yapısı yoktur. Ona göre, devrim yapmak insan hayatı kurtarmaktır. Bu bakımdan evet o da “değiştirecektir dünyayı” ancak savaşarak değil, tam aksine iyileştirerek.. Ablasının da yardımıyla tıbbın da bir tür devrim yaratabileceği fikrine kani olmuş babasını henüz yirmi yaşında Fransa’nın Montpellier kentinde tıp tahsili görmek üzere terk eder. Baba evinden ayrılışı bir nevi kurtuluştur İsyan için. Kimden veya neden kurtuluş? Bunu şu sözlerle anlatır:

Kendi kendime işte mutluluk! demiştim. Başka bir yerde olma mutluluğu. Aile sofrasına oturmama mutluluğu! Ağız kalabalığı ya da bilgileri ile parlamaya çalışan davetliler yok! Baba gölgesi yok. Bakışlarıma, tabağıma, düşüncelerime dikilmiş bakışları yok! Mutsuz bir çocukluğum olmadı, yo hayır! Şımartılmış, yoksulluk çekmemiş! Ama bir bakışın ağırlığını sürekli üzerimde hissetmek. Muazzam bir sevgi, umut dolu bir bakış, ama aynı zamanda beklenti dolu bir bakış. Ağır. Tükendirici.

İsyan’ın idealindeki Fransa’da tıp tahsili görme fikri işte böyle ağır bir yükten kurtulmak ve özgürlüğe açılmak anlamına gelmektedir. Ancak hayat onu kendi arzuladığı türden bir özgürlüğe değil de babasının hayal ettiği türden bir özgürlük mücadelesinin içine taşıyacaktır. Kendini bir anda Özgürlük adlı bir Fransız direniş örgütünün içinde bulur. Nazi işgalcilerine ve işbirlikçi Vichy hükümetine karşı mücadele edecektir artık. Bir de savaş adı edinir: Bakü. Örgütteki görevi ise kuryeliktir. Kendi ifadesiyle, pek öyle önemli olmasa da, gerekli bir görev.

Sahte belge ihtiyacını karşılamak üzere irtibata geçtiği Kalpazan Jacques’in ofisinde, o anda farkına varamasa da hayatının kadınına rastlayacaktır İsyan. Clara adında ufak tefek, kısa kesilmiş simsiyah saçlı, her gülümseyişinde kapanan çekik yeşil gözlü genç kız İsyan’ın gözlerini esir alacaktır. Ofisteki bekleyiş sırasında ikili arasındaki diyalog savaşın gidişatı, kamuoyunun durumu, direnme ruhu ve birtakım parlak eylemlerin ötesine geçemez. Ancak o akşamı birlikte geçirecekler, geçmişe dair pek çok şeyden konuşacaklardır. Geleceğe dair ise neredeyse hiçbir şey konuşulmayacaktır. Savaş sayesinde kesişen iki hayat ve sonrasına dair koca bir belirsizlik…

Örgütü ele vermemek için gizli bir gemi yolculuğuyla döndüğü Beyrut’ta bir kahraman gibi karşılanır İsyan. Örgütteki konumu, mücadelesi daha o gelmeden çok önce dört yanına yayılmıştır kentin. Babasının rüyası gerçekleşmiştir bir nevi. Günlerini savaşa ve mücadeleye dair konferanslar vererek geçirir. Söylevlere alışmış bir halk, bu türden içi dolu ve alçakgönüllülükle yapılan konuşmaları en başta yadırgamış fakat zamanla benimsemiştir. Karşılıklı bir etkileşim başlamıştır İsyan ve dinleyicileri arasında. Bir yandan da henüz savaşın patlak vermediği bu görece sakin günlerde, kader ağlarını örmüş Clara ve İsyan’a bir şans daha vermiştir. Clara, bir röportaj için geldiği Beyrut’ta İsyan’ı bulmayı başarır. Bu ani ziyaret karşısında şaşkına dönen İsyan ne yapacağını bilemez bir halde sımsıkı sarılır Clara’ya. Bir defa daha her şeyi tesadüfler tanrısının eline bırakamayacağına karar verip, Clara’ya olan duygularını açıkça ifade eder. Aldığı olumlu yanıtla bir Müslüman ve bir Yahudi savaşa inat birleşmeyi başarır. Gerçek bir başkaldırı gerçekleşir.

Ancak 1948’de patlak veren Arap-İsrail savaşı, İsyan’ın kişisel savaşının da başladığı yıl olur. Babasının ölümcül hastalığı nedeniyle geldiği Beyrut’ta sınırın tamamen kapatılması sebebiyle esir kalan İsyan, Hayfa’daki hamile eşinden ayrı düşer. Karı kocanın ve doğacak çocuk ile babanın arasına geçit vermez bir sınır çizilir. Böylece geleceği asla öngörülemeyen bir ayrılık süreci başlar. İsyan savaş nedeniyle içine sürüklendiği ruh halini şu sözlerle ifade eder:

Ben, bu aşılmaz sınırın öbür yanında, dünyadaki en değerli varlığımı bırakmıştım. Yazgının karşısında, kedinin öldürmeden önce oynadığı fare gibiydim. Farenin, o anda, çıldırarak, kaçmayı beceremeyerek, bir çıkış yolu bulamayarak, kendi çevresinde dönüp durduğu söylenmez mi? Başkaları, savaştaki gelişmeleri izlemekteydi, ben değil. Kim kazanacak? Kim kaybedecek? Umrumda değildi. Kendi savaşımı, diğeri başladığı anda yitirmiştim.

Böylesi bir kayıp, sonu birilerince “delilik” olarak tanımlanan büyük bir ruhsal çöküntü sürecine sokacaktır İsyan’ı.. Uzun klinik yıllarının eşlik ettiği bir süreç. Çeşitli ilaçlarla uyuşturulduğu, bir kadavradan farksız yaşadığı uzun yıllar.. İçine kapatıldığı “Yeni Yol Malikanesi” adındaki modern klinik, “çitli bir ağıl”dan farksızdır İsyan’ın gözünde. Bakıcılarının birer hayvan terbiyecisinden, hastalarının da hapsedilmiş, zincirlenmiş hayvanlardan farksız olduğu bir ağıl. İsyan her ne kadar akıl sağlığını tam anlamıyla yitirmiş olmasa da, başeğmek veya isyan etmek arasında hür iradesiyle kendi kararını veremez bu yıllarda. Eylemsizliğe yazgılanmıştır. Sorumlusu ise uyuşturucu ilaçlardır. Tek yapabildiği umut etmek ve beklemek olur. Kızını beklemek, karısını beklemek, savaşın bitmesini beklemek, iyileşmeyi beklemek… Kabusa dönmüş bir hayatın mucizevi bir şekilde rayına oturmasını beklemek. Ya da Godot’yu beklemek… Ancak Beckett’in kahramanları Vladimir ve Estragon’unkinin aksine Godot’su gelmiştir İsyan’ın.. Öyle ya da böyle mucize gerçekleşmiştir, ama nasıl?

Okuyup görmeli.

Neşe Aksoy – edebiyathaber.net (26 Temmuz 2012)

İz Tv tarafından hazırlanan Bütün Kara Parçalarında “Cemal Süreya” adlı belgesel, şairin yaşamı, şiirleri ve hayata bakışına odaklanıyor. Belgesel dahilinde görüşülen Doğan Hızlan, Ülkü Tamer, Sunay Akın, Nursel Duruel, Orhan Alkaya, Enver Ercan, Zuhal Tekkanat, Mehmet Ali Işık, Hakan Gerçek, Murat Belge, Cemal Süreya’yı ve şiirlerini anlatıyor.

edebiyathaber.net (26 Temmuz 2012)

Yunus Bilgin, kitapta yörede yeni nesil tarafından unutulmaya yüz tutmuş bazı hikayelerin olduğunu, bu hikayelerin İngilizce’ye çevirisini yaptıklarını belirtti.

Hakkari Üniversitesi Yabancı Diller Yüksek Okulu, Kürt efsanelerini anlatan 9 hikayeyi İngilizce’ye çevirerek ‘The East Whispers’ adı altında bir kitapta topladı

Hakkari Üniversitesi Yabancı Diller Yüksek Okulu okutmanları Şirin Cengiz, Zeynep Saka, Salih Potukoğlu, Selman Üner ile Yunus Bilgin bir yıllık çalışma ile Kürtlerin 9 efsanesini İngilizceye çevirdi. The East Whispers adlı kitapta toplanan hikayelerin Kürt edebiyatının dünyada tanınması için önemli bir kaynak olduğunu söyleyen Editör Şirin Cengiz, kitabın ezberci yabancı dil eğitim anlayışının değişimine katkı sunacağını söyledi. Cengiz şöyle dedi:

“Bölge insanı için İngilizce üçüncü dil konumunda. İngilizce ders kitaplarının özgün ve yöreden motifleri içermesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu düşüncelerden hareketle bu çalışmayı gerçekleştirdik. Hakkari Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. İbrahim Belenli ile Fransa ’nın Sorboone Üniversitesi Kurmanci Anabilim Dalı Başkanı Yrd. Doç. Dr. İbrahim Seydo Aydoğan bize kitabı hazırlamamızda destek verdi. Bu yönde hazırlamayı düşündüğümüz benzeri çalışmalarımız var.”

Ders kitabı projesi

Kitabın okutmanlarından Yunus Bilgin de, özellikle bu yörede yeni nesil tarafından unutulmaya yüz tutmuş bazı hikayelerin olduğunu, bu hikayelerin İngilizce’ye çevirisini yaptıklarını belirtti. Bilgin şunları söyledi: “Biz bu hikayelerden bazılarını derleyip Kürt halkına İngilizce bir hediye sunmak istedik. Kitap ekibimiz 5 okutmandan oluşuyor. Bu yöredeki hikayeler özellikle yabancı dil konusunda sıkıntılı. Özellikle çeviri ve tanıtım konularında sıkıntılı. Bu anlamda hiç bir çalışma yapılmamış. İlk defa böyle bir çalışmayla efsane hikayeleri tanıtacağız. Ayrıca Kürtçe motiflerin bulunduğu, yani yöre halkının motiflerinin bulunduğu bir ingilizce ders kitabı basma projemiz var.”

Kaynak: t24.com.tr (26 Temmuz 2012)

Sabahattin Ali öykücülüğü üzerine konuşmaya başlandığında milat kelimesini sıkça duyarız. Çünkü birçok araştırmacı ve edebiyat eleştirmenine göre Sabahattin Ali ve Sait Faik, Türk öykücülüğünün iki temel direğidir.

Buna katılmamak mümkün değil. Hatta rahatlıkla, 1950 sonrası öykücü kuşağının, Sait Faik’in Semaver ’inde demlendiğini, Sabahattin Ali’nin Değirmen’inden geçtikten sonra piştiğini söyleyebiliriz.

Peki, Sabahattin Ali’yi böyle bir mertebeye taşıyan ve dönemin diğer öykücülerinden ayıran özellikleri nelerdir? Daha farklı bir şekilde sormak gerekirse, Sabahattin Ali’nin bugün bile genç yazarları etkileyen, okuyucuların yüreğine dokunmasını sağlayan özellikleri nelerdir? Kısacası; Sabahattin Ali’yi neden severiz? Kestirmeden gitmeyi sevseydik, Cortazar’ın kısa öyküyle ilgili aşağıdaki yorumu sorularımıza cevap olabilirdi: Julio Cortazar’a göre “unutulamayan öyküleri[n] hepsi aynı özelliğe sahip”:

[Onlar] anlatılan basit olaydan çok daha geniş, sonsuz bir gerçeklikle ilintililer, bu yüzden görünen içeriğin sadeliği ve metnin kısalığı kuşku duyulmayan bir güçle bizi etkiler. Ve belli bir zamanda bir konu seçen ve ondan bir öykü çıkaran kişinin bu seçimi—bazen o bunun bilincinde olmadan—küçük olandan büyük olana, bireysel ve dar kapsamlı olandan insan ruhunun özüne olan masalsı açılımı içeriyorsa, o büyük bir öykü yazarıdır. [1]

Ama biz yine de daha çetrefilli bir yönü tercih edip uzun yola sapalım. Sabahattin Ali’nin öykülerine dair yapılan yorumların çoğu, dilin sadeliğinden, biçimin klasikliğinden, içeriğin toplumsallığından, toplumsal içerikle birlikte Sabahattin Ali’yi toplumcu gerçekçi olarak tanımlamaktan öteye gidememiştir. Olay kişileri konusundaki yorumların, benzer şekilde yüzeysel kaldığını söyleyebiliriz. Bunu biraz da Sabahattin Ali öyküleri hakkında yaratılan önyargılar beslemiştir. Örneğin, Vedat Günyol’a göre Sabahattin Ali, öykülerini olaylar üzerine kurmuş, bu yüzden de bireylerin psikolojilerini es geçmiştir: “S. Ali ise, dış’a bakan, iç’i dışta arayan bir sanatçı. Ne var ki bu, güç bir iş. İç hayatı dışa vuran davranışlarla vereyim derken, yalnız dış’ta kalmak tehlikesi var. S. Ali bu tehlikeyi sezmiş olacak ki, her zaman ruhu yansıtmanın güçlüğünü, bizi toplum sorunları üzerinde düşündürmekle gidermeye çalışıyor” diyerek Sabahattin Ali’nin öykülerinin insan ruhuna inemediğini ima etmiştir.[2]  Bir diğer tartışmalı nokta ise Sabahattin Ali’nin toplumcu gerçekçi olduğu iddiasıdır. Bu konuya ileride döneceğimiz için burada uzun uzun irdelemeyeceğiz ama şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Sabahattin Ali herhangi bir ek isme ihtiyaç duymayacak kadar gerçekçidir.  Sabahattin Ali öykücülüğüne dair yazılan ve yaratılan tüm önyargılar, bu konuda yapılacak yeni tartışmaların önünü kapama eğilimindedir. Bu yazının bir amacı da Sabahattin Ali’yi neden sevdiğimiz sorusunu yanıtlarken, bu önyargılı yorumları tartışmaktır.

Biçim ve Dil

Sabahattin Ali öykülerinin biçim ve dili de onu sevmemizi sağlayan önemli bir köşe taşıdır. Öykülerinde sade bir dili (Asım Bezirci yaptığı bir çalışmada Türkçe sözcük kullanım oranının %82 olduğunu tespit etmiştir)[3] ve klasik öykü biçimini koruyan Sabahattin Ali, nasıl değil neyi anlatması gerektiği üzerine kafa yormuştur. Sabahattin Ali’nin dili, sadece yabancı sözcüklere değil aynı zamanda şive ve ağızlara kapalı, herkesin anlayabileceği bir dildir. Cümleler çoğunlukla, kısa ve anlaşılırdır. Betimlemeler ve sıfat kullanımı sınırlıdır. Klasik öykü biçiminden saptığı öykülerin de ise ya politik taşlama, kara mizah örnekleri kaleme almış ya da masalsı anlatım biçimleri kullanmıştır. Sabahattin Ali’nin kurduğu sade, kısa cümleler çoğu zaman kolay anlaşılabilme kaygısına yorulmuştur. Oysa anlatılan olayların vuruculuğu ve toplumsal derinliği, öykülerin daha geniş bir bakış açısıyla yorumlamayı zorunlu kılmıştır.

Olayların olduğu gibi aktarılması durumu, Sabahattin Ali’nin, insanın iç dünyasına inmesini engellediğine dair yorumların yapılmasına neden olmuştur. Oysa şaşırtıcı ve inanılmaz olayların arasında seçilen bir fragman, olay ya da durum insanın iç dünyasını anlamamızda yardımcı olabilir. Toplumsal olanın ezilenlerin ruhunda açtığı yaraları dillendirmeden de aktarılabileceğini, Apartman öyküsünün son bölümüne bakarak anlayabiliriz. Çocuğunu okuldan alıp hamallık yaptırtmak zorunda kalan inşaat işçisi, çocuğunun yaşadığı haksızlığı görür ve buna müdahale edemez. Bunun üstüne yaşama tutunmayı bile unutacağı bir üzüntü yaşar. “Çatıdaki adam gözlerinin büsbütün karardığını ve güneş vurmuş gibi beyninin içinde gürültüler olduğunu hissetti. Çatının kenarına dayanan ayakları titriyordu. Yavaş yavaş dizlerinin gevşemeye ve bükülmeye başladığını fark ederek elleriyle başınınüst tarafındaki tahtalara tutunmak istedi. Fakat parmakları da gevşemişti ve hiçbir şeye sıkıca yapışamıyordu. Vücudu yaş tahtaların üstünde hafif bir gıcırtı çıkararak ağır ağır kaydı. Çatının kenarına kadar gelip orada bir an takılır gibi olduktan sonra, aşağıya, sokağın ortasına, içi toprak dolu bir çuval gibi boğuk bir ses çıkararak düştü.” Edebiyatımızda, bir insanın yaşadığı duygusal dalgalanmaların bu kadar güzel ve sade anlatılabildiği çok az öykü vardır.

Sabahattin Ali ve Gerçekçilik

Sabahattin Ali’ye dair peşin yargılardan biri, ilk döneminde romantik, sonraki dönemde ise toplumcu gerçekçi olduğu yönündedir. Sabahattin Ali’nin, Türk edebiyatında ilk toplumcu-gerçekçi öykücü olduğu, kendisinden sonra gelen, köy gerçekçilerini ve toplumcu-gerçekçileri derinden etkilediği de dile getirilmektedir. Böyle bir tanımlama başlı başına sorunludur. Birincisi, Sabahattin Ali’nin ilk öykülerinde (Değirmen’deki öykülerinden bahsediyoruz) gerçeküstücü ve romantik öğeler olsa da kendi kişisel gelişimi içerisinde sonraki dönemine referans olacak pek çok ayrıntı yakalanabilir.  Özellikle Kanal öyküsünde daha sonraki yazın hayatının ipuçlarıyla karşılaşırız. Değirmen, Viyolonsel, Kurtarılamayan Şaheser gibi öyküleri romantik öğeler taşısa da Sabahattin Ali’nin direk romantik dönemine işaret ettiklerini iddia etmek kestirmecilik olarak görülmelidir.

Sabahattin Ali’nin toplumcu-gerçekçi olduğu iddiası ise hayli tartışmalıdır. Çünkü Sabahattin Ali, eserlerini, toplumcu-gerçekçiliğin temel taşlarından olan, ideal karakter yaratma, toplum mühendisliği yapma, bağlanma gibi özelliklerden azadedir. Sabahattin Ali’nin gerçekçiliği, toplumdan, ezilenden yanadır. Ama bu yan tutma ezilenlerin yaşamını güzelleyen bir konumda değildir. Ezilenlerin kendi durumunu yansıtan, bu durumu değiştirmelerine yönelik adımlar atmaya yönelten bir bakış söz konusudur. Sabahattin Ali, idealize edilmiş bir toplum yaşamını, didaktik bir şekilde anlatma yanlışına düşmez.

Sabahattin Ali’nin gerçekçiliğini yalın bir şekilde ifade etmesi biraz da gerçekliğin kendi anlattığından daha inanılmaz olduğunu düşünmesindendir. Bir konuşmasında:  “Bazı gerçek olayları gözlediği gibi yazamadığını, gerçek yaşamın öykülerden çok daha şaşırtıcı, çok daha akıl almaz olduğunu” belirtir. Gerçekçilik, olayların olduğu gibi aktarılışı, öykülerinin içine yedirdiği eleştirileri daha etkili kılmasını sağlar.

Konu ve Kişi Seçimleri

Sabahattin Ali’nin öykülerinde konu ve kişi seçimleri büyük bir çeşitlilik göstermez. Aralarında kesin sınırlardan bahsedemesek de bu konu ve kişiler kabaca şu dilimlere ayrılabilir: Aşk, düşkün kadınlar, köy ve köylüler, işçiler, hastane ve doktorlar, hapishane ve mahpuslar, aydınlar, yöneticiler, çocuklar…

Sabahattin Ali’nin öykülerinde aşk teması genellikle bir feda ile birlikte anılır. Aşık olan kişi yaşamının önemli bir parçasından vazgeçmeyi göze almalıdır. Böyle bir vazgeçiş  ya da fedanın olmadığı durumlarda,aşk teması, modern insanın fotoğrafını çekmekte kullanılır.Sabahattin Ali’nin kadınları güçlü, tutarlı ve iradeli; erkekleri ise iradesiz, basiretsiz ve kolay etkilenebilen karakterlerdir.Sabahattin Ali, öykülerinde – daha sonra İçimizdeki Şeytan romanında da göreceğimiz bir durumdur bu- güçlü kadın karakterini, amaçsız, idealsiz, umutsuz ve nihilist Cumhuriyet aydınını görünür kılmakta kullanmıştır.

Sabahattin Ali’nin öykülerinde, dönemin Doğu ile Batı arasında sıkışmış, ideallerini yitirmiş ve kendini yozluğun içerisinden ifade eden Cumhuriyet aydınını yerer. Amacı yeni kurulmakta olan toplumsal düzenin temelini oluşturacak kesimin fotoğrafını çekmektir. Öyle ki çekilen bu fotoğraf Türkiye modernleşmesinin eksiklerini, gediklerini, yamalarını gösterir. Aydınların, kişisel arazları, kendilerine verilen erki kötüye kullanma eğilimleri, özellikle taşranın sıkıcı, boğucu ama en sonunda kapsayıcı ve içine çeken yaşamı içerisinde ideallerini unutmaları hikaye edilir.  Aydınlarla, halk arasındaki kopukluk, halkın aydınları farklı bir dünyadan gelmiş gibi görmelerine neden olmaktadır.

Aydın ile halk arasındaki kopukluğa bağlı olarak yaşanan başka bir sorun ise,   -“taşra daki aydınların ülke dertleriyle ilgilenmek ve halkın sorunlarına çare bulmak için çalışmak yerine eğlence ve dedikodu ile vakit geçirmeleri”- dir. Yazar, Bir Skandal’da bu konuyu şöyle anlatır: “Erkekler belki mühendis, belki doktor, belki avukat veya muallim olmuşlardı. Fakat bunu bir fikir ihtiyacı olarak değil,  karnını iyi doyurmak, iyi giyinmek, güzel karı alabilmek için yapmışlardı. Yani dimağ gibi en asîl uzuvlarını midelerine ve tenasül cihazlarına uşak olarak kullanıyorlardı. Yalnız ekmek parası düşünen ve asıl vazifelerini; tefekkür kabiliyetlerini tamamıyla unutarak basit birer makine hâline giren bu kafalarda akıl, saf ve maddiyatın dışına çıkabilmiş akıl, artık lüzumsuz bir şeydi. Münevverlerimizde dimağın rolü kör bağırsağın- dakinden daha fazla değildi.”

Sabahattin Ali öykülerinin temel konularından bir diğeri ise ezen-ezilen ilişkisidir. Sabahattin Ali, devletin baskı aygıtlarının yanında, ağa-köylü, işçi-işveren ilişkilerini anlatan öykülerde kaleme almıştır. Kanal, Kağnı gibi öyküleri köydeki sınıfsal çatışmaları yansıtırken, Apartman, Isınmak İçin, Mehtaplı Bir Gece gibi öyküleri şehir yaşamını ve ezen-ezilen ilişkilerini ele alır. Özellikle taşradaki jandarma, idari amirlikler ve köyün ya da kasabanın ileri gelenlerin arasındaki ilişkiler çok çarpıcı bir şekilde anlatılır. Sabahattin Ali tüm bu iktidar ilişkilerinin ve dengelerinin arasında ezilen, horlanan, aşağılanan halkın yaşamını, işçi ya da köylü seviciliğine gönül indirmeden, yalın şekilde anlatır.

Sonuç Yerine

Kısa öykü, hem yazılması hem de değerinin anlaşılması zor bir tür olarak varlığını sürdürür. Ne şiirin ağırlığı vardır onda ne de romanın şımarıklığı. Ama yine de Bill Buford’un belirttiği gibi, insanı yaşadığı kaos ortamından kurtaracak olan da kısa öyküdür: “[Günümüzdeki] öyküsel anlatının beklenmedik canlanışının altında yatan neden, öykülere olan gereksinimizdir. Öykülerin, başlıca bilgi birimi, belleğin temeli, kişisel ve toplu yörüngelerimizin başı, ortası ve sonu olan yaşamımıza anlam kazandırmak için önemli bir yordam olmasıdır.”

Türk edebiyatında kısa öyküye itibar kazandıran, kısa öykünün insanı, toplumu ve yaşamı anlamada bize yardımcı olabileceğine ikna eden, Sabahattin Ali’yi sevmek için sebeplerimiz o kadar çok ki. Ödün vermez entelektüel tavrı, kendini eleştirmekten çekinmediği keskin kalemi ya da insanın içini ısıtan gülümsemesi bile Sabahattin Ali’yi sevmemiz için yeterli bir sebep olabilir. Ama yine de, Sabahattin Ali’yi ezilenlerin, hor görülenlerin, paçası çamurluların, çıplak ayaklarıyla bozkırları arşınlayanların, okul sonraları “arabalar beş kuruş” diye çığırarak para kazanmak zorunda olan çocukların öykülerini yazdığı için, bizi hem kendi tarihimizle hem de bugünümüzle yüzleştirdiği için de seviyoruz.


[1] Cortazar’dan akt. Ayşegül Nazik, Tomris Uyar Öykücülüğünde Toplumsal Güncellik ve Biçimsel Arayışlar, Yayınlanmamış Master Tezi, 2001.

[2] Vedat Günyol, Dile Gelseler, Çan Yayınları, 1966.

[3] Asım Bezirci’nin çalışması, Sabahattin Ali, Yaşamı, Sanatı, Yapıtlarından Seçmeler,  Der: Muzaffer Uyguner, Bilgi Yayınevi, 1992’den alınmıştır. Aynı çalışmaya göre, Ahmet Rasim yüzde 43, Hüseyin Rahmi yüzde 50, Refik Halit yüzde 64, Yakup Kadri yüzde 66, Sait Faik yüzde 67, Reşat Nuri yüzde 74 oranında Türkçe sözcük kullanmışlardır.

Doğuş Sarpkaya – Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi, Sayı: 46

  • üstad - 05/03/2014 - 21:50

    Türk entelektüelliğinin mimarı,sokağı öyküye dahil eden, yazdıklarıyla içimize güneş gibi doğmasını her zaman için başarmış büyük insan; Saygı ve rahmetle anıyoruz…cevaplakapat

  • senem celik - 03/04/2014 - 09:57

    Sabahattin Ali’nin öykülerinde, dönemin Doğu ile Batı arasında sıkışmış, ideallerini yitirmiş ve kendini yozluğun içerisinden ifade eden Cumhuriyet aydınını yerer. Amacı yeni kurulmakta olan toplumsal düzenin temelini oluşturacak kesimin fotoğrafını çekmektir. Öyle ki çekilen bu fotoğraf Türkiye modernleşmesinin eksiklerini, gediklerini, yamalarını gösterir. Aydınların, kişisel arazları, kendilerine verilen erki kötüye kullanma eğilimleri, özellikle taşranın sıkıcı, boğucu ama en sonunda kapsayıcı ve içine çeken yaşamı içerisinde ideallerini unutmaları hikaye edilir. Aydınlarla, halk arasındaki kopukluk, halkın aydınları farklı bir dünyadan gelmiş gibi görmelerine neden olmaktadır.

    Aydın ile halk arasındaki kopukluğa bağlı olarak yaşanan başka bir sorun ise, -“taşra daki aydınların ülke dertleriyle ilgilenmek ve halkın sorunlarına çare bulmak için çalışmak yerine eğlence ve dedikodu ile vakit geçirmeleri”- dir. Yazar, Bir Skandal’da bu konuyu şöyle anlatır: “Erkekler belki mühendis, belki doktor, belki avukat veya muallim olmuşlardı. Fakat bunu bir fikir ihtiyacı olarak değil, karnını iyi doyurmak, iyi giyinmek, güzel karı alabilmek için yapmışlardı. Yani dimağ gibi en asîl uzuvlarını midelerine ve tenasül cihazlarına uşak olarak kullanıyorlardı. Yalnız ekmek parası düşünen ve asıl vazifelerini; tefekkür kabiliyetlerini tamamıyla unutarak basit birer makine hâline giren bu kafalarda akıl, saf ve maddiyatın dışına çıkabilmiş akıl, artık lüzumsuz bir şeydi. Münevverlerimizde dimağın rolü kör bağırsağın- dakinden daha fazla değildi.”

    kendini aydin ve cagdas diye niteleyip,kaf daginda goren ve surekli kaybetmeye mahkum yoneticileri hatirladim nedense….sucu hep halka yuklerler….kendi ustlerine duseni yapip yapmamis olmak cokta muhim degildir…..sucla halki olsun bitsin……cevaplakapat

  • biloooo - 28/11/2014 - 01:52

    Sen bizim hrrseyimizin biz bütün gerçekleri biliyoruz seni hukumrtin olduedugunu ve sucu baskasina atmasini da biliriz yasasin yolunda ilerleyen koministlikcevaplakapat

  • hale saymar - 30/12/2014 - 17:08

    Biraz fazlaca Dostoyevski den ilham aldığını düşünüyorum. .sait faik daha etkileyici geliyor bana…cevaplakapat

Harry Potter kitabının yazarı JK Rowling, İskoçya’nın Edinburg kentindeki evinin bahçesine Harry Potter serisindeki cadı okullarına benzer “ağaç evler” yaptıracak.

Yazarın eşi Neil Murray, birbirinin içine geçen, 12 metre yükseklikte inşa edilecek iki ağaç ev için imar izni başvurusunda bulunduklarını söyledi.

Başvuruda bu evlerin çocuklar için tasarlandığı söyleniyor.

Evlerin yaklaşık 225 bin dolara mal olacağı tahmin ediliyor.

Rowling-Murray çiftinin 18 ve dokuz yaşlarında iki kızı ve yedi yaşında bir oğlu var.

Dönen merdivenler

İlk taslaklar, evlerin asma bir köprüyle bağlanacağını gösteriyor.

Evlerin ikisinin de kenarında, Harry Potter kitaplarındaki Hogwarts okulunu anımsatan ufak kuleler bulunacak.

Ahşap sütunların üzerine inşa edilecek olan evde aynı zamanda kapı üstü fenerleri, balkonlar ve işlemeler de yer alacak.

Bunların yanı sıra evlerde dönen merdivenler ve ip merdivenli tavan arası kapakları da olacak.

Sedir kaplama tuğlalar ile örülecek olan çatıda ise kuşların yuva yapabilmesi için kutucuklar da bulunacak.

İmar izni için yapılan başvuru belgesinde, ağaç evlerinin “bir servi ağacı, çevre duvarı ve güvenlik çiti tarafından perdeleneceği” yazılmış.

edebiyathaber.net (26 Temmuz 2012)

Müge İplikçi, sürükleyici çocuk kitabı Acayip Bir Deniz Yolculuğu’nda, Antik Çağ teknolojisiyle inşa edilmiş, kürekli, yelkenli Kibele teknesinin Akdeniz yolculuğunu muhteşem ve bir solukta okunan bir serüvene dönüştürmüş.

Okul ve deniz sözcükleri kolay kolay yan yana gelmez. Genelde birbirinin tam zıddı şeyleri çağrıştırırlar. Okul düzen ve kuralsa, deniz istisna ve özgürlüktür. Okul rutinse, deniz tatildir. Okul ciddiyetse deniz kıkır kıkır kahkahadır. Çağrışım listesi böylece uzayıp gider. Ama iyi bir kitap denizden bile daha özgürdür ve işte bu yüzden okulla denizi bir araya getirebilir. Tıpkı Müge İplikçi’nin Acayip Bir Deniz Yolculuğu kitabının yaptığı gibi…

Müge İplikçi, dert edindiği konuları edebiyatın özgürlük boyutunda yepyeni hakikatlere yoğuran ve yaratıcılığıyla hep ama hep şaşırtan bir yazar. Zaten çocuklar da yaratıcılık konusunda çıtaları en yüksek okur kitlesi. Tam bu yüzden İplikçi’nin çocuk edebiyatı da sınırları olmayan, imkansızı tanımayan yapısıyla küçük okurlara ve elbette içindeki çocuk ruha sahip çıkabilmiş yetişkinlere gerçek bir macera vadediyor.

Kibele bütün üniformalara karşı

Acayip Bir Deniz Yolculuğu’nun çıkış noktasında gerçek bir hikaye var. 360 Derece Tarih Araştırmaları Derneği’nin deniz arkeolojisi çalışmalarından biri olan Foça-Marsilya, Tarihe Yolculuk projesi, bu kitabın ilham kaynağı. Kitaptaki kahramanların yanı sıra başrolü paylaşan Kibele, Antik Çağ teknolojisiyle inşa edilmiş, kürekli, yelkenli bir tekne ve onun Akdeniz’e yaptığı yolculuk, Müge İplikçi’nin kaleminde, bir solukta okunan, okuyanı da anında dirilten muhteşem bir serüvene dönüşmüş. Tek yapmanız gereken, kendinizi bırakmak. Her şeyinizle akışa teslim olmak. Sonrasını deniz bilir, ve anlaşılacağı üzere herkesin denizi kendinedir.

Maltepe’deki Ayhan Sayın İlköğretim Okulu’nda sıradan bir okul günü… Çocuklar aşı olacak. Anılarınızı şöyle bir yoklarsanız, okul için sıradan olan bu aşı günlerinin çocuk dünyasındaki travmatik karşılığını mutlaka hemen anımsarsınız. Terli avuçlar, cesur görünme çabası, çığlıklar ve göz yaşı… Eşinin ölümünden sonra denize küsen eski kaptan-yeni servis şoförü Selim Amca, bir minibüs dolusu çocuğu, böyle bir aşı gününde okula götürüyor. Yol boyu çocuklar Kadirbilmez Market’in depolarından çıkan, eski bir savaş teknesinin kopyası, Kibele adlı gemiden bahsediyorlar. Hakkında türlü hikayeler uydurulan bu gemi eşliğinde acı gerçeğin limanına, yani okula gelindiğinde ise, birden tuhaf bir şey oluyor. Çocukların aşı korkusu yüzünden döktükleri gözyaşları sel oluyor ve onları denize ve Kibele’ye kavuşturuyor. İşte bu noktada da her çocuğu kendi gerçeğiyle yüzleştiren yolculuk başlamış oluyor.

Edebiyatını ezber kurallar ve sığ kalıplara karşı sarsılmaz bir temel üzerine kuran İplikçi, düzenin bireyi sindirme denemelerine karşı tavrını, muzip bir dil de kuşanarak bu kitabında da hissettiriyor. Nice maceradan sonra varılan Marsilya limanında memurun eksik belgeleri gerekçe gösterip bir türlü giriş izni vermemesi üzerine, öğrencilerden Ebru memura üzerlerindeki okul üniformasını gösterip kaçak olamayacaklarını belirtiyor. Sonrasına Ebru’nun bizimle paylaştığı sır, düzene kara mizah bir selam niteliğinde: “Bazıları üniformalara pek düşkündür, hatta en zayıf yanlarıdır bu! Bir keresinde dedem söylemişti, dünyanın her yerinde aynıymış bunlar.”

Eski zamanlardan çıkıp gelen ve çocukların eşliğinde Akdeniz yolculuğuna girişen Kibele, iyi ve kötünün, yalan ve doğrunun, yalnızlık ve dayanışmanın çekişmesine tanık oluyor. Kitabın baş kahramanı Kerem, aşı alerjisinden duyduğu korkuyu, Selim Amca denize küskünlüğünü, Ebru ötelenmişliğini, Kadirbilmez öfkesini sınıyor. Okur olarak bizler de içimize yol alsak, bir kendimizle kalsak nelerimizle ödeşiriz onları düşünüyoruz usul usul.

Hayatı iyisi ve kötüsüyle, çıkışı ve inişiyle kucaklamanın erdemini hatırlatan Acayip Bir Deniz Yolculuğu, gemilerin sadece ağlayarak değil, gülmekten katılarak akıtılan yaşlarla da yol alabileceğini müjdeliyor. Tıpkı anlatıcının dediği gibi: “Neşenin herkese iyi geldiğine, bütün tıkanmış yolların onunla açılabileceğine kim inanırdı!”

Ama şişme Zodyak bot Zod’un deli gelip Kerem’le sohbet ettiği bir yolculukta baştan her şeye inanmak gerekir. Ve Zod, denizi ve karayı kıyaslarken aslında tam da hayatı daha akışkan yaşama ihtimalinin o özel doğasından söz eder: “Denizde her şey yuvarlaktır. Deniz karadan farklıdır. Karada her şey çerçevelidir. Ezberdir. Bilinenin aynıdır. Ama denizde her şey bir anda olur. Değişir. Hiçbir şey aynı değildir denizde.”

Keşfetmeye teşvik eden, insanı kendi içindeki eksiklikler ve karanlıklarla şefkatle yüzleştiren Acayip Bir Deniz Yolculuğu, yaz vaktiyle kendinize, çocuklarınıza, minik arkadaşlarınıza ve yetişkin dostlarınıza verebileceğiniz en özel hediyelerden biri. Sedat Girgin’in özenli çizimleri ve özgün tasarımıyla hayal gücünü kamçılayan kitap, Günışığı Kitaplığı’nın bildik kalitesini yansıtıyor bir kez daha.

Acayip Bir Deniz Yolculuğu’nu okudukça görülecek şeylerden biri de kimsenin yolculuğunun diğerine benzemediği gerçeği. Herkes macerasını başka türlü sürdürecek o denizde. Ve mutlaka bu kitap eşliğinde kendisine ait, bugüne dair hiç paylaşmadığı bir hikayeyi anlatacak sonunda. Meğer en acayip yolculuk da buymuş… O fırtınalı benlik okyanusunda girişilen zorlu rota, pusula olarak ruhlarını belleyenlerin atlatabilecekleri zorluklarla dolu. Olsun varsın, her zorluk kendi çocuksu, keyifli ödülünü de getirecek. Ve en önemlisi insana o çok ihmal edilmiş, hor görülmüş kendisini geri verecek. Daha ne olsun?..

Karin Karakaşlı – Sabah Kitap (20 Temmuz 2012)

Amerikalı gazeteci, oyun yazarı ve ayrıca çok satış yapan birçok kitabın yazarı Nora Ephron, 71 yaşında, akut miyeloid lösemi ardından gelen zatürre sonucu öldü.

Yazarlarla dolu bir ailenin en büyük çocuğu olan Nora Ephron, asıl şöhretini sinemada yaptı.

“Silkwood” ve “Heartburn” (Kalp Ağrısı) filmleriyle sinemada büyük başarı elde eden Ephron, büyük hasılat getiren “When Harry Met Sally” (Harry Sally ile Tanışınca) filminin senaryosuyla, modern romantik komedinin kraliçesi ilan edildi.

“Sleepless in Seattle” (Sevginin Bağladıkları), “You’ve Got Mail” (Mesajınız Var) ve daha sonraki yıllarda da “Julie ve Julia” filmleriyle sinemanın gözde isimlerinden olmaya devam eden Ephron, kuşağının en başarılı senaryo yazarı ve yönetmenlerinden biriydi.

BBC Türkçe (26 Temmuz 2012)

“İdeal okur” için yazmaya çalışma, belki bir tane ideal okur olabilir ama yazdıklarını onun dışında kalanların da okuyacağını unutma.

Kendi editörün/eleştirmenin ol; anlayışlı ama acımasız!

Çok yenilikçi bir şey yazmadığın sürece, klasik yazının tüm olanaklarını kullandığın konusunda gözünü açık tut.

Post-modernist teknikler kullanmadığın ya da “kışkırtıcı” bir şeyler yazmadığın sürece, kolay anlaşılır, bilindik kelimeleri kullanarak yazdığına emin ol.

Oscar Wilde’ın “Birazcık samimiyet tehlikeli bir şeydir, ama çok fazla samimiyet kesinlikle öldürücüdür” sözünü aklından hiç çıkarma.

Kaynak: The Guardian

Çeviri: Barış Berhem Acar – edebiyathaber.net (25 Temmuz 2012)

  • güler doğan - 25/07/2012 - 23:57

    kitap karanlığa düşmüş insanları aydınlığa çıkaran tek yoldur …eğer birgün karanlıkta kalırsanız tek yoldaşınız kitaplarınız olacaktır..cevaplakapat

Her yazar okurunu arar ve her şeyden önce bir okurdur. Öyle olmasaydı, Pascal Quignard, “Ben her şeyden önce okurum” demezdi; Ferit Edgü, yazdıklarından çok okuduklarına bağlı olduğunu söylemezdi.

Yazarların okurluğu üstüne düşünülse, Sartre’dan Proust’a, Borges’ten Calvino’ya kadar parlak bir liste ve heyecan verici alıntılar ortaya çıkar. Ve asıl önemlisi, her yazarın aslında kendi sevgili yazarına yazmış olduğunu fark ederiz. Necatigil, bir dizesinde, “ve şairler boyuna kimlere yazarlar” derken buna gönderme yapmıyor muydu? Bu durum, yazarın okuru yok saydığı anlamına gelmez. Fakat birkaç seçkin okuru yüzlerce sıradan okuyucuya değişmeyecek yazar yok gibidir.

Okur için yazmak suç mudur?

Tomris Uyar, ölümünden birkaç sene önce Varlık dergisine verdiği bir söyleşide bu soruyu sormuş ve cevaplamıştı: “Okur için yazmak suçtur.” O günlerde gerektiği kadar yankı bulmayan bu çıkış -ki Uyar, bunu son yıllarda yadırgadığı kimi tavırlara tepki olarak da dile getirmişti- her yazarın vicdanında duyduğu ikilemi özetliyordu aslında. Okur için yazmanın doğru olup olmadığına dair soruya verilecek tatmin edici bir cevap aslında okur ve yazar arasındaki görünmez duvarı da yıkacaktır. Burada okura düşen, yazarın özgürlüğüne saygı duymak; yazara düşense okurdan bekleyeceği çabaya bir sınır koymak olsa gerek.

Yazarların düşünceleri:

İLHAN BERK – Okuru da düşünürüm

Ben kendimi her zaman okur olarak düşündüm. Bildim bileli hep okudum, yüz binlerce şiir okuduğumu sanırım. Bütün yazdıklarım hep okumalarımdan kurulmuştur da diyebilirim. Ben bir kitabımı bitirdiğim zaman yenisine başlayacaksam beni etkileyecek kitapları aramaya başlarım. Dil bakımından Türkçesi iyi olan herhangi bir kitap beni ilgilendirir. Kendi okurlarımı doğal olarak düşünüyorum tabii. İnsan okuyarak var olabilir, özellikle de şairler. Yaşamak denilen şey okumakla vardır, okumakla bir kazanca dönüştürülebilir. Yazdığım bir şiiri okur nasıl düşünür diye aklıma geliyor tabii; ama sadece anlamasını istiyorum; anlamıyorsa da başka bir çabam olamaz. İnsan okuyarak gerçekten yaşamaktan zevk alıyor, insan kendisi için okumak zorunda, ne diyeyim! Görsel dünyanın bizi çok etkilediği doğru; ama insan bir gün bir şiirle karşılaşıyor, onun disiplinini merak ediyor, onun dünyasına giriyor. Böyle okurlar da var; hiç ummadığım yerde böyle okurları görüyorum. İşte o zaman, iyi ki böyle bir okurum var, iyi ki yazmışım, diyorsunuz.

 

HİLMİ YAVUZ – Okurdan beklentim var

Daha başından beri, genel olarak ‘okur’ için yazmanın doğru olmadığını düşünmüşümdür. Okur için yazmak, bana göre elbet, yazar özgürlüğünü sınırlar. Okur, benim için ‘öteki’dir ve ben , ‘kendisi-için-yazar’ım. Okur için yazmayı değil ama, ‘nitelikli okur’ tarafından okunmayı isterim. Dolayısıyla, benim okurdan beklentim, onun ‘nitelikli okur’ olmasıdır. ‘Nitelikli’ olmayan bir okurla, benim yazdıklarımın herhangi bir ilişkisi olsun istemem. Olur da bir ilişki kurulursa, o zaman, benim için Mina Urgan’ın Şakir Eczacıbaşı’na söylediği şu bilgelik dolu söz geçerlidir: ‘Acaba nerede yanlışlık yaptım?’

 

FÜSÜN AKATLI – Dikkatli bir okura hitap etmek isterim

Çok küçük yaşlardan beri okumaya çok düşkünüm. Alphonse Daudet’nin “Küçük Şey” adlı kitabı ile İki Çocuğun Devr-i Alemi adlı 10 ciltlik çocuk romanını ilk favorilerim olarak hatırlayabiliyorum.

Kendimi tutkulu bir okur olarak tarif edebilirim herhalde. Okumak, hayatımda ekmek-su gibi vazgeçilmez bir yer tutmuştur her zaman. Ayrıca “iyi” ve “saygılı” bir okur olduğumu da söyleyebilirim. “Okuduğunu değerlendiren”, ve “Edebiyata saygılı” anlamında.

Satır aralarını, gizli anlamları, göndermeleri gözden kaçırmayacak dikkatli bir okura hitap etmek isterim.

Okur için yazıyoruz elbet hepimiz bir anlamda. Ama bunu, bizi okumasını istediğimiz, seçtiğimiz okur için yazmak diye yorumlamalı. Yoksa satış yapsın diye belirlenecek kriterlere göre yazmak, edebiyatla bağdaşamaz diye düşünürüm. Yakın geleceğe kalmadan, son 20 yıl içinde bile nitelikli okur sayısında dehşet verici bir azalma olduğu kanısındayım.

 

ENİS BATUR – Kendim için yazıyorum

Nitelikli bir okur olduğumu söyleyebilirim. Nitelikli okur, okumayı hayatının eksenlerinden biri haline getirmiştir. Benim için hatta bu daha ileri, hayatımın ilk sırasındadır, yazmayı da önceler. İkincisi, nitelikli okur yeniden okuyan, başka bir gözle bakabilmek için farklı bir kavrayış için yeniden aynı kitabı eline alabilen okurdur. Üçüncüsü de okurken çapraz ilişkiler kuran okurdur. Yani okuduğu bir kitaptan sonra onunla paralellik kurarak film seyreden, müzik dinleyen ya da başka kitaplar okuyan, ansiklopedi karıştıran okurdur. Benim yazar Enis Batur olarak okurumdan beklentim de olsa olsa budur. Yani nitelikli bir okur kitlesi için yazmış olmak isterim, bunun sayısıyla ilgilenmiyorum.

Yakın gelecekte nitelikli okur ortadan tümüyle kaybolmaz; ama eskisi kadar çok yetişmeyeceğini düşünüyorum. Çünkü böyle bir dünyadayız; her şey görsellik üzerine kurulu ve bu pasifleştiriyor insanları. Oysa nitelikli okur dediğimiz, aktif olan kişidir.

En başta kendim için yazdığımı söyleyebilirim. Kaç kişinin beni okuyacağını önemsemiyorum. Tabii kimileri de çok insan tarafından okunmaktan mutlu olabilir; tercih meselesi. Ben az da olsa anlayan, aktif olan nitelikli okur tarafından okunmak isterim.

 

SADIK YALSIZUÇANLAR – Okur için en iyisi bir üstadın peşinden gitmek

Okurluk evrelerim oldu. Başlarda hasbi bir okurdum, yani karşılaştığım her kitaba önyargısız ve sevgiyle yaklaşarak okuyordum; fakat daha sonra kitaplarla aramda yavaş yavaş daha politik bir ilişki gelişmeye başladı. Seçmeye başladım; üniversite yıllarım öyle geçti. Daha sonra kitaba karşı biraz daha kıyıcı olmaya başladım, çok fazla seçmeye başladım. Yani sürekli okumam gerektiğine inandığım kitaplarla tanıştım ve sadece bunları okumaya başladım; okur olarak ilgi alanım son derece sınırlı olmaya başladı. Risale-i Nur ve daha sonra onun bir tür tamamlayanı, açanı, yorumlayanı, akrabası/kardeşi olan İbn Arabi ile tanıştım ve onu izleyen büyük bilgeler, Konevi gibi… Sadece bunları okumaya başladım, çok nadirdir bunun dışında bir şey okuduğum. Son olarak Leyla İpekçi’nin ‘Başkası Olduğun Yer’ kitabını okudum. O da İbn Arabi’den darbe yemiş bir romancıdır. Esasında okumanın, okur olmanın yolu buradan geçiyor. Bir kitap, bir üstad edinmek ve onu çok çok iyi okumak; okur için en işlevsel olanı bu.

Yazmanın çok çeşitli motivasyonları var. Bu, modern zamanlarda yazının bizatihi kendinden uzaklara savruldu. Para kazanmak, şöhret edinmek hatta çapkınlık yapmak için yazmaya başladılar. Benimki biraz kader oldu, yazıyor buldum kendimi.

Aslında her zaman nitelikli okur azdı ama günümüzde eskiye oranla daha az. İbn Arabi’yi en iyi Konevi okumuştur, Bediüzzaman’ı en iyi Fethullah Gülen hoca okumuştur mesela; ama o türden okurluk çok düştü. Çünkü insanın hakikatle ilişkisini zaafa uğratan ‘iletişim’ ortamları belirmeye başladı. Bütün semavi öğretilerin kökeninde yol vardır; tarik, tao yol demektir. Bir düşünceyi izlemek. Okumak da aslında böyle bir yolda yürümek gibi bir şey.

 

SEVİNÇ ÇOKUM – Hangi okur için?

Okumadan yazar olunamayacağını söylememe gerek yok. Okuma ve yazma bir arada yürütülen bir şeydir yazar için. Fakat artık seçerek okumayı tercih ediyorum. İyi bir kitap olmalı bu. Onun için kadın erkek yazar ayrımı yapmıyorum. Edebiyat dışı, psikolojik, sosyolojik eserler, yakın tarih, anı, anlatı türü kitaplar okuma alanıma giriyor. Edebiyatın farklı bilim dallarıyla beslendiğini belirtmeliyim.

Okurlarımdan beklentim şu olabilir. Kitabı oturup konuşsunlar. Yazarla gerekirse iletişim kursunlar. Her kitabımı yazışta kendimi yenilememi göz önünde tutarak okumalılar. Karşılaştırmalar yapabilirler. Benzerlikler, farklılıklar kurabilirler.

Okur için deyince “Hangi okur için?” sorusu da akla gelir. Okuru düşünerek yazmanın içerisinde ona ders verme, bilgi öğretme, iyi vakit geçirtme, heyecan uyandırma, yaşanan hayatın benzer yanlarıyla özdeşleştirme istekleri mi vardır? Ben bunların hepsinin üzerinden bir çizgi geçerim. Çünkü yazmak her zaman söyledim benim kendimle olan savaşımdır. Önemli olan, okur kitlesinin çokluğu değil, anlaşılır olmak da değil; sizin iyi şeyler yaptığınıza inanmanızdır.

 

AYFER TUNÇ – Melissa P.’yi okuyan, benim okurum olamaz

İyi bir okurun, yazar kadar -hatta daha ileri gideyim- yazardan daha önemli olduğunu düşünürüm ben. Yapıtları anlamlandıran okurdur. Okur yoksa yazmanın da anlamı, önemi yok. İyi okur, derin okurdur; derinleşerek okur. Varlığın sırrını ararcasına ve umutsuzca okur. Gözümdeki iyi okur imgesi böyle. Böyle bir okur var mı bilmiyorum. Ben tarif ettiğim kadar iyi bir okur değilim, keşke olabilseydim. Yazmanın benim açımdan böylesine varoluşsal bir anlamı olmasaydı iyi bir okur olarak hayatımı tamamlamaktan büyük mutluluk ve huzur duyardım. Her şeyi okumam. Mümkün olduğunca yeni çıkan kitapları takip etmeye çalışırım. Ama bu dünya üzerinde vaktimiz çok az. Kötü kitaplara ayıracak vaktim yok. Bu nedenle iyi kitapları seçmeye çalışıyorum. Tahmin edebileceğiniz gibi edebiyat öncelikli alanım. İnsan ruhunun karanlık koridorlarında gezinen bilimler; kültür tarihi, tarih ve sosyoloji öncelikli okuma alanlarım. Okurdan beklentim çok büyük. Ama bir yazar olarak değil, genel olarak. O kadar büyük ki bu nedenle istediğim türde okurun olmadığını varsayıyorum. Bir yazar olarak değerlendirirsem nitel okur umurumda benim, nicel okur hiç umurumda değil. Sert bir cümleyle söyleyecek olursak örneğin; Melissa P.’yi okuyan ve etkilenen bir okurun, benim de okurum olması eşyanın tabiatına aykırı. Nitelikli okur azalacağı kadar azaldı; daha da dibe vurur mu? Belki. Dünyanın yarınından duyduğum ürküntünden pek de farklı bir ürküntü değil bu. Nitelikli okur daha da azalacaksa dünya daha kötü bir yer haline gelecektir. İyi okur söz konusu olduğunda François Truffaut’nun Fahrenheit 451 filmini sık sık hatırlar oldum. O filmdeki gibi gelecek onyıllarda sığ toplumlardan dışlanmış iyi okurlar karanlık ormanlarda bir araya gelip iyi metinler mi okuyacak birbirine? İnsanlığın aldığı bütün derslere ve bütün insanlık birikimine rağmen öyle korkunç şeyler oluyor ki dünyada bir gün hepimiz Fahrenheit 451’deki gibi dünyanın dışında bulabiliriz kendimizi.

 

CEMİL KAVUKÇU – Okur için yazmanın edebiyatla ilgisi yok

Okur olma heyecanını uyandıran kitaplar çocukluk dönemime uzanıyor. İlk aklıma gelenler de çizgi romanlar oluyor; Tommiks, Teksas, Kinova gibi… Yolumu kendim bulmaya çalıştığım için, yer yer gereksiz okumalarla zaman yitirmiş bir okur olarak görüyorum kendimi. Başkalarının yönlendirmediği böyle bir arayış çabasının da önemli olduğunu düşünüyorum. Yazarken hiçbir okur profili belirmiyor gözümde. Yani, kimse için yazmıyorum. Yazdıklarımı birileri okuyorsa, onları bir biçimde paylaşıyorsam mutlu oluyorum. Okur için yazmanın edebiyatla, yazarlıkla bir ilgisi yok, o tamamen duygu sömürüsüne dayanan bir “zenaat”. Bunun bir suç olduğu düşünülemez tabii. Alıcısı olduğu sürece, edebiyat dışı metinler edebi bir kimlikle piyasaya sürülecektir. Gerçek edebiyat okurunun sayısı, nüfus artışına göre geriledi; ama son otuz yıldır da on binin altına düşmedi. Bu sayı artmasa bile düşmeyeceğine inanıyorum.

M. İlhan Atılgan’ın Kitap Zamanı’nda yayımlanan “Yazar, okurunu arıyor” adlı yazısından alıntılanmıştır.

edebiyathaber.net (25 Temmuz 2012)

  • KASIM KoCkAyA - 06/07/2014 - 06:40

    bulten yoluyormusunuzcevaplakapat

1947 baharında Mississippi Üniversitesi’nin İngiliz Dili Edebiyatı Bölümü’nde, bir hafta boyunca her gün bir başka sınıfa giren Faulkner, öğrencilerin sorularını yanıtlamış. Kendisiyle yapılan bu soru-cevap seansından bir bölümü Koltukname‘nin yaptığı çeviri ile yayımlıyoruz.

Hayattaki en üzücü şeylerden biri, bir insanın günde ve her gün arka arkaya sekiz saat boyunca yapabileceği tek şeyin çalışmak olması. Sekiz saat boyunca yemek yiyemezsiniz, günde sekiz saat içki içemezsiniz yahut sekiz saat sevişemezsiniz; sekiz saat aralıksız yapabileceğiniz tek şey çalışmak. İşte insanların kendilerini ve çevrelerindeki herkesi mutsuz ve perişan etmesinin sebebi bu.

Neden bizim bölgemizin bir resmini çiziyorsunuz?

Başka bir yer görmedim. Ben insanın hakikatini anlatıyorum. Zorda kalırsam hayal gücünü kullanıyorum ve zalimliğe son çare olarak başvuruyorum. Bölge rastlantısal. Benim bütün bildiğim bu.

Kutsal Sığınak‘ı sadece kendinize dikkat çekmek için mi yazdınız?

En temel sebebi paraya ihtiyacım olmasıydı. Yayımlanan iki üç kitabım satmıyordu ve parasızdım. Kutsal Sığınak‘ı satsın diye yazdım. Yayıncıma gönderdim, o da bana “Yok, olmaz, bunu basamayız. İkimiz de hapse atarlar,” dedi. Kanlı ve şiddet dolu dönem henüz gelmemişti. Diğer kitaplarım bu arada satmaya başladı, ben de kitabın provalarını yayınevinden düzeltmek için geri aldım. Bütün metni ya yeniden yazacağımı ya da atacağımı biliyordum. Mali ve ahlaki olarak yayınevine bu konuda bir yükümlülüğüm vardı ve ısrarlar üstüne yayımlanmasına razı oldum. Bütün metni elden geçirdim ve yeni provaları için de para harcadım. Bu sebepten o zaman bu metni sevmedim, şimdi de sevmem.

En önemli beş çağdaş yazar olarak kimi görürsünüz?

1. Thomas Wolfe. 2. Dos Passos. 3. Ernest Hemingway. 4. Willa Cather. 5. John Steinbeck.

Çok kişisel bir soru olmayacaksa, çağdaş yazarların içinde kendinizi nereye koyuyorsunuz?

1. Thomas Wolfe: çok cesareti vardı ve sanki yaşayacak çok zamanı kalmamış gibi yazdı; 2. William Faulkner; 3. Dos Passos; 4. Ernest Hemingway: hiç cesareti yoktu, hiç kendisini zor bir duruma sokmadı. Okuyucunun bu acaba doğru mu kullanılmış diye sözlüğe bakmasına neden olacak bir sözcük kullandığı görülmemiştir. 5. John Steinbeck: bir zamanlar onun için büyük umutlar besliyordum — artık bilmiyorum.*

Bir kitap yazmak ne kadar sürüyor?

Sıradan bir yazar söyleyebilir. Döşeğimde Ölürken altı haftamı aldı. Ses ve Öfke ise üç sene sürdü.

Aynı anda iki hikâye üzerinde çalışabildiğinizi anladım. Bu doğruysa eğer, başkalarına tavsiye ediyor musunuz?

Aynı anda iki hikâyeyi yazmakta bir sorun yok. Fakat size verilen tarihler için yazmayın. Söyleyecek bir şeyleriniz olduğu sürece yazın.

Yazmak için en iyi yaş nedir?

Kurmaca için en iyi yaş 35-45 arası. Henüz bütün ateşiniz sönmemiş ve daha çok biliyorsunuzdur. Kurmaca daha yavaştır. Şiir için en iyi yaş 17-26 arasıdır. Şiir yazmak tüm ateşinizi tek bir rokette sıkıştırmak ve onu ateşlemek gibidir.

Peki Shakespeare’e ne demeli?

İstisnalar var.

Kaynak: koltukname.com (25 Temmuz 2012)

Pierson’ın ailesi tarafından yapılan açıklamada, ünlü senaryo yazarının geçirdiği kısa bir hastalığın ardından Los Angeles kentinde 87 yaşında hayatını kaybettiği belirtildi.

Başrollerini Al Pacino, John Gazale ve Sully Boyar’ın paylaştığı “Dog Day Afternoon” (Köpeklerin Günü) adlı filmin senaryosunu yazan Pierson bu çalışmasıyla 1975 yılında en iyi senaryo yazarı dalında Oscar ödülüne layık görüldü.

Pierson ayrıca, 1965 yapımı “Cat Ballou” (Kanunsuz Silahşör) ve senaryosunu Don Pearce ile yazdığı, 1967 yapımı “Cool Hand Luke” (Parmaklıklar Arkasında) filmiyle iki kez en iyi senaryo yazarlığı dalında Oscar ödülüne aday gösterildi.

Oscar ödüllerini veren “Academy of Motion Picture and Sciences”ın (Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi) 2001 ile 2005 yılları arasında başkanlığı görevinde bulundan Pierson, ayrıca 17 yıl boyunca aynı kuruluşun yazarlar bölümünü de yönetti.

Kaynak: Hürriyet (25 Temmuz 2012)

Bu yılki Venedik Film Festivali’nin açılışını Mira Nair’in filmi “Gönülsüz Köktendinci” yapacak. Film, bir roman uyarlaması.

Gönülsüz Köktendinci, İnsan beynini etkileyen 10 roman listesi içinde de yer alıyor.

Mohsin Hamid’in aynı adlı romanından Mira Nair tarafından beyazperdeye aktarılan Gönülsüz Köktendinci/ The Reluctant Fundamentalist, Venedik Film Festivali’nin açılış filmi olarak seçildi. 11 Eylül’de Wall Street’te çalışan Pakistanlı bir adamın öyküsünü anlatan filmde, Kiefer Sutherland, Riz Ahmed ve Kate Hudson gibi isimler rol alıyor.

Gönülsüz Köktendinci, Changez adlı Pakistanlı gencin hikâyesini merkeze alıyor. ABD’ye gelerek Princeton Üniversitesi’nde işletme eğitimi gören Changez, çok geçmeden toplumun seçkin kesimine katılır. Muhteşem bir işi, herkesin gıpta ettiği bir hayatı vardır. Ne ki, 11 Eylül saldırılarının akabinde derin bir kimlik sorgulaması içinde bulur kendini.

Toplumdaki kutuplaşma günden güne had safhaya ulaşırken, Changez de etrafından ve yaşamdan soğuduğunu hissetmeye başlar. En nihayetinde ise, ABD’yi ve özenli hayatını geride bırakarak Pakistan’a yerleşmeye karar verir.

Kaynak: Taraf (25 Temmuz 2012)

 

Bol ödüllü yazar Christine Nöstlinger’in Küçük Korsan Hazine Peşinde adlı resimli öykü kitabı, aslında dizinin ikinci kitabı. İlki Küçük Korsan İşbaşında. Güzel olan, ilkini okumadan da ikincisini anlayabilmeniz.

Christine’in pek çok kitabı Günışığı Kitaplığı’nca yayımlandı. Kim Takar Salatalık Kral’ı ve Konrad ya da Konserve Kutusundan Çıkan Çocuk çok eğlenerek okuduğum kitapları. Diğerlerini okumak için de sabırsızlanıyorum.

Kitap 3-8 yaş için ama özellikle yetişkinlerin okuması şart. Vikingler gibi sert, korkunç, kaba erkek korsanlara o kadar alışmışız ki “Amaan, yine mi korsan, yine mi hazine!” diyoruz kitabın adını duyunca. Oysa Christine çok şaşırtacak sizi. Hem çok eğleneceksiniz hem de kafanızdaki kalıplar yerle bir olacak! Çocuklarınızla birlikte okuyun ki onların kafalarında hiç kalıp oluşmasın, bizim gibi kırmaya uğraşmasınlar büyüyünce…

Küçük korsanımız Leo, akıllı ve eğlenceli bir çocuk, üstelik babasından çok daha olgun. Korsan babası o kadar komik şeyler yapıyor ki akıllıca davranıp onu toparlamak Leo’ya düşüyor. Beni asıl heyecanlandıran kişi “Denizlerin Dehşeti Leoni” oldu. Leo’nun korsanlıktan emekli büyükannesi. Boşuna “Kalıplarınız kırılacak” demiyorum. Hikâyeyi anlatmayacağım, heyecanı kaçmasın!

Kitabın resimleri o kadar çekici ki onlardan gözünüzü alıp okuyamıyorsunuz. Rengârenk, canlı resimler içine aldı beni. Teknede Leo ve korsan babasıyla birlikte dalgalarla boğuştum. Yaşadıkları adada yaşadığımı sandım, her an bir sayfadan çıkıverecekmişim gibi geldi. Thomas beni de çizsin istedim.

Thomas M. Müller, grafik ve kitap sanatı eğitimi almış, bol ödüllü bir çizer. Çizgileri sanki hareket ediyor, sayfaları çevirirken bir animasyon filminin içinde hissediyorsunuz.

Koşun, alın, okuyun, her gün seyredin!

Gaye Dinçel – edebiyathaber.net (24 Temmuz 2012)

İster göz alıcı bir kütüphanede, ister başucunuzda üst üste birikmiş olsun, kitap kurtları için evin en değerli varlıkları kitaplardır. Her evde farklı yaşamlar sürülürken, kitapların da yaşam alanları evlere göre değişkenlik gösterebiliyor. İşte kitapların yaşam alanlarından farklı örnekler:

edebiyathaber.net (24 Temmuz 2012)

  • Emre Uslu - 24/03/2013 - 12:04

    Biri hariç Hepsi tek kelimeyle muhteşem. Özellikle ikinci resim verdiğim anlamlarla beraber daha da üstün. Lakin ilk resim olmamış gibi çünkü kitabın üstüne oturulmaz yatılmaz, saygısızlıktırcevaplakapat

Salt akıl ve teknikten beslenen bir dünya algısı bütünlüklü bir yaşamı mümkün kılabilir mi? Yoksa, yaşamın çok yönlü yapısını algılama ve anlamlandırma sürecinde aklın ve tekniğin ötesinde sezgisel algılayışa ve mistifikasyona da ihtiyaç var mı?

Aydınlanma düşüncesinin yaratımı modern insan/ teknik adam, aklı ve tekniği gerek ve yeter koşul olarak görür. Evrende ve bireysel insan yaşamında gerçekleşen her çeşit olay ve yaşantının akıl ve teknik aracılığıyla anlaşılır ve açıklanabilir olduğu iddiasındadır. Her türlü sezgisel, duygusal ve rastlantısal belirsizliğe karşı adeta savaşır. Kendine, evrene ve daha genel anlamıyla varoluşsal gerçekliğe dair kesin yargıları ve ifadeleri vardır. Modern insanın benimsediği akıl ve teknik temelli böylesi bir kesinlik anlayışı ve arayışı bir meziyet midir, yoksa koca bir yanılgı mı? Alman yazar Max Frisch’in 1957 tarihli romanı Homo Faber bunu sorgulatıyor okuyucusuna…

Romanın ana kahramanı Walter Faber ellili yaşlarda, Unesco için çalışan bir mimardır. Geri kalmış ülkelere teknik yardım götürmenin erdemine inanmış, işine sonsuz ve sualsiz inanan bir teknik adam.  Romanın başlangıcını da tayin eden, Faber’in New York’tan Caracas’a uzanan iş seyahati tipi nedeniyle ancak üç saatlik bir gecikmeyle başlar. Böylesi bir teknik aksaklık, makine ve tekniğin gücüne handiyse itaat eden bir mimar için kolay hazmedilir şey değildir. Etrafında olup bitenleri şüpheli ve aşağılayıcı gözlerle izler. İçten içe gergin ve öfkelidir. Bir an önce sessizliğin sağlanmasını ve kendiyle baş başa kalabilmeyi umut eder. Ancak bu yolculuk Faber’in umduğu kadar sıradan ve sakin geçmeyecektir. Bilinmezler ve rastlantılar peş peşe gelecek, sıradan bir iş seyahati olarak tasarlanan bir dışsal yolculuk, Faber’i zihinsel ve ruhsal olarak değiştirip dönüştüren bir içsel yolculuğa dönüşecektir.

Yolculuğun başlarında Faber, yol arkadaşı Herbert ( ki daha sonra onun eski bir yakın arkadaşı olan Joachim’in erkek kardeşi olduğunu öğrenir) ile olan isteksiz sohbetleri vasıtasıyla kendi iç dünyasına yönelir. Bireysel dünya algısı hakkında düşünmeye, fikir üretmeye başlar. İçsel monologları aracılığıyla aklın ve tekniğin üstünlüğüne inanan, makineye insandan daha çok güvenen, insanın aklı ve mantığıyla her şeyi planlayıp kurgulayabileceğine, dolayısıyla da yaşamda rastlantıların ve yazgının yeri olmadığına inanan biri olduğunu açık eder. O tam anlamıyla Aydınlanma düşüncesinin ürünü modern insan/teknik adam’ın yirminci asırda vücuda gelmiş halidir. Gördüğünün doğruluğuna sorgusuz inanan, görmediğinin varlığına asla itimat etmeyen bir teknik adamdır ve bundan da övünç duymaktadır. İçsel monologlarından birinde şöyle der:

İnsanların yaşantıdan söz ederken neyi kastettiklerini kendi kendime çoğu kez sormuşumdur. Bir teknisyenim ve her şeyi olduğu gibi görmeye alışkınım. Onların sözünü ettiği şeyi çok iyi görüyorum. Kör değilim ya… Neden kadın gibi olmalı? Tufan görmüyorum, yalnız ayın aydınlattığı, rüzgardan su gibi dalgalanan kumu görüyorum; beni şaşırtmıyor, olağanüstü de bulmuyorum, hepsi açıklanabilir şeyler.

İşte her şey bu kadar açık ve nettir Faber’in dünyasında… Kafa karışıklığının manası yoktur. Duyguların, sezgilerin ve rastlantıların bilinmezliğine ne hacet olabilir?

Ancak yolculuk boyunca ardı arkası kesilmeyen teknik aksaklıklar, Caracas olarak belirlediği rotasını defalarca değiştirdiği ve çok çeşitli yönlerde çok çeşitli şekillerde yaptığı yolculuklar ve yepyeni karşılaşmalar Faber’i hiç ummadığı bir değişim sürecine sokacaktır. Gemi yolculuğunda dikkatini çeken yirmili yaşlardaki bir genç kıza tarif edilmez bir yakınlık duyar. Faber’in Sabeth demeyi tercih ettiği Elisabeth adlı bu genç kız, Faber’in aksine istatistiklere inanmayan, sezgileri ve içsel heyecanıyla hareket eden biridir. Otostopla Roma’ya gitmek gibi bir hayali vardır örneğin.. Faber’e oldukça uzak görünen bir ruh hali. Ancak kızın kendine has hareketlerinde, düşünüş ve konuşma biçiminde ve sezgisel algılayışının yoğunluğunda Faber’e tanıdık gelen bir şeyler vardır. Sabeth’le olduğu sürece eski sevgilisi Hanna’yı ansır Faber. Hanna’nın sıradan bir kadın çizgisinden çok ötede, sezgiselliği ve bireysel bağımsızlığı önceleyen tutumu, küçük şeylerden duyduğu büyük heyecanı, istatistiklere olan inançsızlığı ve yazgıya, bilinmezlere olan itimadı döner durur Faber’in kafasında.. Peşi sıra gelen rastlantılar ve kazalar Sabeth’in Hanna ve Faber’in öz kızı olduğu gerçeğiyle yüzleştirecektir onu. Öz kızına aşık olmuş, hatta evlenme teklifi etmiş biridir artık Faber. Kader ağlarını örmüş ve asla hayal edemeyeceği bir gerçekliğin içine sürüklemiştir. Bir iş seyahati sebebiyle başlattığı yolculuk anavatanı Amerika’dan çok uzak bir coğrafyada, bir dönem levantenimsi, büyük kent taklidi küçük bir köy olarak nitelediği Atina’da eski sevgilisi Hanna’yla öz kızları Sabeth’in ölümünün ardından yas tutan bir baba olduğu gerçeğine taşımıştır onu.

Şaşkındır artık. Yaşamının koca bir yanılgıdan ibaret olduğu gerçeğiyle yüzleşme arifesinde, afallamış.. Şaşkın

Büyük bir kırılma olur Faber’in dünya algısında.. Kesinliğini ve netliğini yitirir gider her şey. Yıllar boyunca tıpkı bir kör gibi yaşadığı gerçeğiyle yüzleşir. Gördüğünü sandığı kesinliklerin yalnızca bir yanılsamadan ibaret olduğu gerçeğiyle.. Acılı ve sancılı bir yüzleşmedir bu.

Bir anlamda, kibrine (hybris) kurban giden bir modern dünya Oedipusudur Faber. Bunu doğrularcasına da şöyle der:

Artık görecek şeyim kalmadı. Artık hiçbir yerde olmayan iki eli, saçını ensesine atışındaki hareketleri, dişleri, dudakları, artık hiçbir yerde olmayan gözleri, alnı: Onu nerede arayayım? Hiç var olmamış olmayı istiyorum. Ne diye Zürih’e gidiyorum sanki? Ne diye Atina’ya gidiyorum? Vagon restoranında oturmuş düşünüyorum: Ne diye şu iki çatalı alıp yumruğumla tutarak yüzüme batırmıyorum iki gözümden kurtulmak için?

Bu anlamda, aklın ve tekniğin girdabına kapılmış modern insanın kendi öz’üne/ içsel gücüne/ sezgiselliğine yabancılaşmasının trajik öyküsü olarak okunabilir Homo Faber. Bir nevi, insanın bir makinenin çok daha ötesinde bir şey olduğu ve aksi yöndeki bir algının ölümcül bir yanılgıdan ibaret olduğu gerçeğine bir övgü…

Neşe Aksoy – edebiyathaber.net (24 Temmuz 2012)

Yayıncılıkta “ortalama” ile yetinmediklerini söyleyen yayınevinin kurucusu İrfan Sancı, Vatan Kitap’a Sel Yayınları’nı anlattı.

Sel Yayıncılık, nasıl ve neden kuruldu?

Yola çıkarken yayıncılık yapma isteğinin dışında sahip olduklarımız küçük bir odada bir monitör ve bir masa sandalyeden ibaretti. Neden kurulduğuna gelince, 1985’te cezaevinden çıktıktan sonra asıl olarak günlük gazetelerde musahhihlik yaparken bir yandan da bazı yayınevlerinin kitaplarının son okumalarını yapıyordum. Gerek gazetedeki işim gerek yayınevinden gelen işler hep başkalarının seçtiği işlerdi. Oysa ben kendi seçtiğim yazıları düzeltip yayınlamak istiyordum. Bunun sonucu olarak doğdu Sel.

Yayıncılıkta Sel’in 22. yılı… 22 yılda Sel’de neler değişti?

Sel Yayıncılık, yayın hayatına 1990 yılında, dönemin ruhuna uygun olarak tüm dünyada ve Türkiye’de yaşanan politik ve kültürel çalkantılar, değişim ve dönüşümleri yorumlayan metinleri, politik araştırmaları, gazetecilerin çeviri ve telif kitaplarını yayımlayarak başladı. 90’lı yılların ortasından itibaren esas hedefine; dünya ve Türk edebiyatının seçkin örneklerini ve özgün metinlerini okurla buluşturabilmeye ivme kazandırdı ve bugün yaklaşık 600 kitapla yoluna devam ediyor. Editörlük müessesine çok daha fazla önem ve özen göstermeye başladı, teknik altyapısını ve okurla buluşma noktalarını hem güçlendirdi hem de çeşitlendirdi. 2009’da Türkiye Yayıncılar Birliği Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü’nü ve “öncü kitaplar yayımlamaktaki sürekliliği nedeniyle” Memet Fuat Ödülleri-Yılın Yayınevi Ödülü’nü, 2010’da ise Uluslararası Yayıncılar Birliği (International Publishers Association-IPA) Yayınlama Özgürlüğü Özel Ödülü’nü kazandı.

Yayın çizginizi belirleyen kriterler nelerdir? 

Sel öncelikle kendini edebiyat yayıncısı olarak konuşlandırıyor. Fakat ilgisini edebiyatla sınırlandırmayıp tarihe tanıklıktan çeviribilime, kuramdan sanat kitaplarına, yaşam kitaplarından LGBT kitaplarına kadar farklı disiplinlerde dizi oluşturan da bir kuruluş. Bütün bu konularda seçimini yaparken “ortalama” ile yetinmeyip, yenilikçi, avangart hatta yer yer mevcut sistemi ve algıları zorlayan kitapları yayınlıyor.

GENELLEMELER KÖTÜDÜR

Bir yazarın “Sel Yazarı” olabilmesi için hangi kıstaslar gerekli?

Bir yazarın Sel yazarı olmasındaki kıstasımız, hangi disiplinde ürün veriyorsa o disiplinin iyi bir temsilcisi olması, bunun yanı sıra dünya ve ülke meselelerine bakışta asgari bir ortaklık kurabilmektir. Ayrıca bir yazarın örneğin üslubundaki gelişimini ya da kuramının bütünlüğünü gösterebilmek açısından yapabiliyorsak bütün külliyatını ya da toplamının ağırlıklı bir bölümünü yayınlamayı yayıncılık açısından önemli buluyoruz. Bunda da iyi bir yol aldığımızı söyleyebiliriz: Ferit Edgü, Enis Batur, küçük İskender, Yılmaz Erdoğan, Metin Üstündağ, Selçuk Altun, Orhan Türker, Alain de Botton, Truman Capote, Nick Hornby, Pascal Quignard, Michel Faber, Jonathan Franzen gibi…

İlk dosyasını yayınladığımız ya da daha yolun başında ama ilerisi için umut vaat eden yazarların/yazar adaylarının dosyaları da görüş alanımızda; Sinan Sülün, Şule Öncü, Esra Pekin, Deniz Gezgin gibi…

Dizilerinizi neye göre oluşturuyorsunuz? 

Söyleyecek bir sözümüzün olduğunu, tartışılmasında eksiklik gördüğümüz, içeriğini dolduracak ve besleyecek birikime sahip olduğumuzu düşündüğümüz her konuda, disiplinde, alanda diziler açıyoruz, açacağız da… Yerli ve dünya edebiyatının yanı sıra, DüşünSel, Kadın Kitaplığı, LGBT Kitaplığı, Tarihe Tanıklık, Sanat Kitapları, Yaşam Kitapları, CinSel Kitaplar, Geceyarısı Kitapları gibi dizilerimiz var. Yeni yayın dönemine de güçlü bir şekilde hazırlanıyoruz.

Bir kitabın çoksatar olması sizin için ne ifade ediyor? Kâr/zarar politikası yayıncılığınız üzerinde ne kadar etkili?

Bütün genellemeler gibi çoksatar bir kitap mutlaka kötüdür/ kötü olmak zorundadır, zaten kötü olduğu için satıyordur da yanlıştır. Sel’in yayıncılık anlayışına asgari ölçüde uyan bir kitabın çok satmasından daha sevindirici bir şey olamaz bizim için. Bir yayıncı kâr/zarar ilişkisini hiçbir zaman göz ardı etmez ancak yayın listesini tamamen bunun üzerine kurmaz, böyleleri ömürlü yayıncılar değillerdir. Dönemsel olarak parlayıp sönerler. Yayıncılıktan kazandığını yine yayıncılığa yatıran birisi için sorun teşkil etmez bu durum. Birinden zarar ederse öbüründen kâr eder. Ya da zaten gerçekten istediği, önemli bulduğu için yayınlamıştır o kitabı, ticari açıdan değil entelektüel anlamda üzülür.

Bugün yayıncılığın en büyük sorunu sizce nedir?

Yayıncılığın önündeki en büyük sorun; dağıtım ağının tüm ülkeyi hatta İstanbul’u bile sağlıklı bir şekilde kapsamaması, bu işi yapan insanların büyük çoğunluğunun aslında kitapla bir ilgisinin olmaması, bunun yanı sıra kitabevlerinin azlığı ve yayınevi ve basılan kitap sayısının karşısında sergilenecek yeterince raf olmaması ki bu da güç ilişkilerini devreye sokuyor. Koskoca ülkede iki bin kişiye yönelik oynanan bir oyun, yayıncılık maalesef.

Yayınevi olarak bugüne kadar kitaplarınıza açılan bir sürü davayla uğraştınız/uğraşıyorsunuz. İlk hangi kitabınıza, ne sebeple dava açıldı?

Hakkında dava açılan ilk kitabımız, Fransız yazar Jeanne Cordelier’in ensest konusunu kanırtıcı bir şekilde ele alan “Pamuk Prensesin Ölümü” adlı romanıdır. Yine Çocukları Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’nun raporu sonucu açılmış bir dava idi, bir süre poşette satılmaya zorlandıysa da sonunda beraat ettik.

“Yumuşak Makine” kitabının dava süreci çeşitli sebeplerle uzadı. Siz bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

TCK’nın 226.maddesinden yargılanıyoruz. Yasa maddesi önce suçu tarif ediyor sonra da “bilimsel ve edebi eserler bundan muaftır” diyor. Bu konuda bizce yeterince söz söyledik. Sadece, “Yumuşak Makine” kitabının dava sürecinin uzaması aynı zamanda açılan davanın kendileri açısından da saçmalığını gösteriyor.

Yayınlanan bir kitaba dava açılıyor olması bir yayıncı olarak sizi nasıl etkiledi?

Sizin bin bir emekle yayınladığınız bir kitaba ipe sapa gelmez nedenlerle dava açılması elbette nahoş bir durum. Bu durumdan olumsuz anlamda etkilenmemek mümkün değil, ancak bu tip gayet politik süreçler bizi daha da kamçılamıyor değil. Bir de işin mali boyutu ve elbette zaman kaybı var. Ayrıca 600’e yakın kitap yayınlamış bir yayıneviyiz, dava açılan beş-on kitapla gündeme gelmek istediğimiz bir durum değil.

Türkiye’deki yayın özgürlüğü konusunda ne düşünüyorsunuz? 

Türkiye’de yayın özgürlüğü başından beri sıkıntılı. Bunun nedenlerini ta Cumhuriyet’in kuruluş felsefesinde aramalıyız.
Örneğin bizim bugün yargılandığımız yasanın orjini 1927 yılına dayanıyor. Yine savcıların dava açarken raporuna başvurduğu kuruluşun mantalitesi kadar adı bile arkaik: “Çocukları Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu.” Yeni bir “ulus” yaratmak için yola çıkan ve halka rağmen halk adına karar verme yetkisini kendinde gören Cumhuriyetçi ekibin her yerimize içkin ruhu her dönem yayın özgürlüğünü tehdit etmiştir.

Örneğin Kürt sorunu üzerine politik metinler ya da yalnızca edebiyatı bile her zaman gözlem altındadır, en ağır cezalar bu alanda verilir ve her nedense bir “Yumuşak Makine” kadar haber olmaz. Bu bile aslında medyasından, yargısına konunun politikliğini gösterir.

“LOGOMUZ YILDIZ ÇÜNKÜ…”

Logonuzdaki yıldız, yayınevi olarak hayata bir dipnot düşme mi isteğini mi ifade ediyor?

Evet, bir iz bırakmak istiyoruz ve kitapların, fikirlerin kalıcı olduğunu düşünüyoruz. Görüldüğü gibi yıldız önce kitabın adının sonuna oradan Sel’in başına geliyor. Kitabın adının bitiminden yayınevinin adının başına gelmesi güçlü bir aidiyet duygusu da yaratıyor.

“CinSel Kitaplar” dizisinin fikri nasıl doğdu?

Hayatımızdaki tüm edimlerin yazıya dökülebileceğine olan inancımız bizi böyle bir dizi yapmaya yöneltti. Başka disiplinlerde olduğu gibi erotik edebiyatta da öncü metinler yayımladık.

“Asla yayınlamayız” dediğiniz kitap var mı?

Bir kitap adı zikretmekten ziyade “neleri yayınlamayız”ı söyleyebiliriz: Edebi kaygı gütmeden yazılmış yüzeysel, klişelerden ibaret, hiçbir anlamda yeni bir şey söylemeyen, duygu sömürüsü yapan kitaplar ile insanlık düşmanı politikalara payanda olabilecek ya da heteroseksist kitapların yayın listemizde yeri olamaz.

“Yumuşak Makine” davasında son durum

William Burroughs’un “Yumuşak Makine” kitabı hakkında Sel Yayınları’na açılan dava 5 Temmuz 2012 tarihinde görülen beşinci duruşmasında yine sonuçsuz kaldı. Bilirkişi raporuna göre, kitabın edebi birer eser olduğu kanun önünde kanıtlansa da 3. Yargı Paketi doğrultusunda 5 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe giren 6352 sayılı yasanın Geçici 1/1-b. maddesi uyarınca sanıklar hakkında basın yoluyla müstehcenlik suçundan açılan kovuşturmanın ertelenmesine karar verildi. Bu maddeye göre hakkında kovuşturmanın ertelenme kararı verilen sanıkların erteleme kararı verildiği tarihten itibaren üç yıl içinde basın ve yayın yoluyla ya da sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemiyle işlenen yeni bir suç işlememesi halinde, sanık hakkındaki dava yasanın söz konusu maddesi uyarınca düşürülecek; bu süre zarfında yeni bir suç işlenmesi ve bu suçtan dolayı kesinleşmiş hükümle cezaya mahkum olunması halindeyse “Yumuşak Makine” davası tekrar açılacak ve kovuşturmaya devam edilecek.

Kaynak: Vatan Kitap (24 Temmuz 2012)

Katherine Mansfield’ın hiç yayımlanmamış dört öyküsü Londra’da bulundu. Öykülerden biri Mansfield’ın hayatından izler taşıdığı için ayrıca önemli.

Katherine Mansfield’e ait daha önce hiç yayımlanmamış dört öykü, Londra’da doktora eğitimi gören Chris Mourant tarafından üniversite arşivinde bulundu. Mansfield, öykü türünün 20’nci yüzyıldaki gelişimine katkıları bakımından öncü olarak kabul edildiğinden yeni öyküler büyük önem taşıyor. Ne ki, bulunan öykülerden birinin uzmanlara göre otobiyografik izler taşıması ve yazarın en acıklı anılarını yansıtması ayrıca bir öneme sahip.

Mansfield’in 1909’da kaleme aldığı A Little Episode adlı öykü, aynı yıl bir aşk üçgeninin ortasında kalan yazarın hayatından izler taşıyor. Mansfield, acısını dindirmek amacıyla bu döneme ait anılarını silmek için bütün özel yazışmalarını yok etmişti.

Kaynak: Taraf (24 Temmuz 2012)

Ünlü oyuncu-yönetmen Kenneth Branagh‘ın Shakespeare aşkı format değiştiriyor…

Shakespeare uyarlamaları ile ünlü oyuncu-yönetmen Kenneth Branagh, 3D formatında bir Shakespeare uyarlaması çekmeyi düşündüğünü açıkladı. Rol aldığı Jack Ryan isimli filmin tanıtımı sırasında Collider’in sorularını cevaplayan ünlü sinemacı, “IMAX 3D formatında bir Shakespeare filmi çekmek isterim. 40 dakikalık IMAX 3D Bir Yaz Gecesi Rüyası hayal ediyorum” dedi.

Yok Yere Yaygara, Hamlet, Othello, V. Henry gibi pek çok Shakespeare eserini beyazperdeye taşıyan ve bu eserlerin önemli karakterlerine hayat veren Branagh, karşımıza son olarak Shakespeareian bir uyarlama olan Thor filminde yönetmen sıfatıyla çıkmıştı. Yakında ise başrolünde Chris Pine’ın olduğu aksiyon-gerilim projesi Jack Ryan’ın kötü adamı ve yönetmeni olarak çıkacak.

Kaynak: beyazperde.com (24 Temmuz 2012)

2003 yılından bu yana verilen Homeros Edebiyat Ödülleri bu kez Tarık Dursun K Hikâye Ödülü olarak düzenlenmiştir.

Katılım Koşulları:

1. Ödül, herkese açıktır.
2. Yarışmaya katılacak hikâyeler için tema sınırlaması yoktur.
3. Ödüle katılım, hiçbir yerde yayımlanmamış, özgün tek hikâye ile yapılacaktır. Hikâyelerde sayfa sınırlaması yoktur.
4. Yarışmaya katılacak dosyalar bilgisayarda yazılmış olmalıdır.
5. Ödül, birincilik 1500 (binbeşyüz), ikincilik 1000 (bin), üçüncülük ise 750 (yediyüzelli) TL’dir. Seçici kurul uygun gördüğü takdirde ödülü bölüştürebilir.
6. Ödüle son başvuru tarihi 31Temmuz 2012 günüdür. Ödül, Türk Dil Bayramı etkinlikleri çerçevesinde; Eylül 2012 ayının son haftası açıklanacaktır.
7. Ödüle katılanların hikâyelerini 7′şer adetini, özgeçmişleri, adresleri, e mail ve telefonlarını içeren bir başvuru yazısı ile

“Karşıyaka Belediyesi Kültür Müdürlüğü”
Tarık Dursun K. Hikâye Ödülü
Bahriye Üçok Bulvarı No:5
35600 Karşıyaka – İZMİR

adresine APS, kargo, taahhütlü posta ile göndermeleri ya da elden teslim etmeleri gerekmektedir.

8. Ödüle katılan hikâyeler iade edilmez.
9. Ödül hakkında bilgi edinmek için:
Melih Elhan (Ödül Sekreterliği) Tel: 0232 3994089 (Hafta içi 08.00 – 17.00)

SEÇİCİ KURUL ÜYELERİ:

Özcan Karabulut
Sezer Ateş Ayvaz
Jale Sancak
Faruk Duman
Veysel Çolak

edebiyathaber.net (24 Temmuz 2012)

İnsanın gerçekleştirebileceği en yüksek eylem anlamak için öğrenmektir, çünkü anlamak özgür olmaktır.”  Spinoza

Baruch Spinoza 24 Kasım 1632’de Amsterdam’da dünyaya gelir.

O tarihlerde Amsterdam, Portekiz krallığına bağlı özerk bir ticaret merkezidir. Yine o günlerde İspanya ve Portekiz’de Vatikan’a bağlı Cizvit papazlarınca kurulan engizisyon mahkemeleri Yahudilere Hıristiyanlığı dayatıyor, bu baskıya boğun eğmeyenler türlü işkencelerden geçiriliyor, katlediliyordu. Spinoza’nın ailesi de bu vahşetten kaçıp Amsterdam’a yerleşmiş, yeniden Yahudi dinine geçmiştir.

Spinoza genç yaşta üstün zekâsıyla pek çok yabancı dil öğrenir ve dini konularda uzmanlaşır. Amsterdam Tevrat cemaati hahamları Spinoza’ya özel eğitim verirler. Ancak babası ölüp de maddi nedenlerle başı derde girdiğinde hakkını Musevilikte geçerli olan uygulamalar yerine Amsterdam hukuk kurallarında aramak isteyen Spinoza, cemaatin güçlü liderlerinden tepki görür.

“Yeni fikirlere şaşmayın; şunu bilin ki hiçbir şey, sırf birçok kişi tarafından kabul görmüyor diye doğru olma vasfını yitirmez.”

Ünlü Fransız matematikçi ve filozof Descartes’ın (1596–1650) düşüncelerinden etkilenen Spinoza, dinin Yahudi cemaati üzerinde bir baskı aracı olarak kullanılmasından, sürekli dini geleneklere uygun bir yaşamın dayatılmasından bezmiştir. Görüşlerindeki bu aykırılık dikkat çeker, göze batar. Gelen uyarılara rağmen düşüncelerini çevresiyle paylaşmaya devam edince de hahamlar tarafından süresiz olarak aforoz edilir. Yalnızca azledilmekle kalmaz tüm Yahudi cemaatiyle ilişkisi de kesilir. En yakın aile bireyleri dahi bu kurallara uymak zorunda bırakılır. Genç filozof tam anlamıyla yapayalnız kalmıştır. Bu ceza yetmezmiş gibi sinagog yönetiminin baskıları sonucu Amsterdam Belediyesi de Spinoza’yı şehirden sürer.

“Yerleşik dinin rahatını kaçırmadan nasıl felsefe öğretilir bilmiyorum.”

Yirmi üç yaşından öldüğü güne kadar yaklaşık yirmi yıl boyunca Spinoza tam bir inzivada yaşar. Yalnızca okur, düşünür ve yazar. Bir yandan da hayatta kalabilmek için evinde optik lens üretmekte, eğitmenlik yapmaktadır. Bu süre içerisinde ortaya koyduğu düşünceler el altından yayılmaya, yayınlanmaya başlar. Bu yapıtlardan Tanrı, İnsan ve İnsanın Mutluluğu Üzerine Kısa İnceleme, Anlama Yetisinin Düzeltilmesi Üzerine İnceleme ve en ünlü eseri olan Ethics – Ethica Geometrik Yöntemlerle Kanıtlanmış Ahlak – ya da Törebilim dilimize çevrilenler arasındadır.

Spinoza, muhtemelen optik lenslerin taşlanması sırasında teneffüs edilen ince cam tozunun kötüleştirdiği tüberküloz veya silikozis gibi bir akciğer hastalığı nedeniyle, 20 Şubat 1677 günü hayata veda eder. 

Spinoza Problemi’ne ilham veren ziyaret

Dünyaca ünlü psikiyatrist ve yazar Irvin Yalom 2007 yılında bir davet üzerine, konferans vermek için Hollanda’ya gider.

Daha önce Nietzsche ve Schopenhauer’i konu alan felsefi-psikolojik iki roman yazmış olan Yalom, Spinoza’nın yaşamına ve düşüncelerine büyük ilgi duymaktadır. Kendisini davet eden organizasyondan bir istekte bulunmaya karar verir ve Hollanda Spinoza Derneği’nden kendisini Amsterdam yakınlarındaki Rijnsburg’daki Spinoza Müzesi’ni gezdirmelerini rica eder. Yalom’un bu dileği yerine getirilir.

“Şimdinin geçmişten farklı olmasını istiyorsanız geçmişi inceleyin.”

Müzeyi gezerken Yalom, Spinoza’nın kitaplarına özel ilgi gösterir. Bunun üzerine mihmandarları kendisine bu kitapların Spinoza’nın orijinal kütüphanesine ait olmadığını, yıllar sonra benzer baskılarının teker teker bulunup müzeye konulduğunu anlatırlar. Yazar, bu arada hiç bilmediği bir şeyi daha öğrenir.

Nazilerin Avrupa’ya hâkim olduğu yıllarda bütün bu kitaplar bir şekilde müzeden alınıp Berlin’e götürülmüş, 1946 yılında ise aynı bilinmezlik içinde iade edilmişlerdir. Yalom konuyu daha derinlemesine incelemeye karar verir. Ve bu araştırmanın sonucunda, o kitaplarının gizeminin altında Nazi Lider kadrosundan Alfred Rosenberg’in Spinoza’ya olan tutkusunun yer aldığını ortaya çıkartır.

*  *  *  *  *

“Ne korku umuttan yoksundur, ne de umut korkudan.”

Rosenberg, Alman İmparatorluğunun Baltık ülkelerinde etkili olduğu 1893 yılında, şimdiki Estonya’nın başkenti Talin’de doğar. Varlıklı bir tüccarın oğlu olarak dünyaya gelen Rosenberg mimarlık eğitimi almıştır. 1917 Bolşevik isyanı üzerine, zaten Alman ırkından geldiğine inanan Rosenberg, bir fırsatını bulup Berlin’e kaçar. Uzun yıllar Almanya’da bir baltaya sap olamadan yaşadıktan sonra Nazi hareketinin başlamasıyla Bolşevik devrimine ve Yahudilere karşı beslediği nefret onun Münih’te Hitler’le tanışmasına vesile olur.

Çalıştığı gazetede yazdığı yazılarla, henüz ilk aşamasını bile tamamlayamamış olan Nazi hareketine destek olan Rosenberg, kısa süre sonra kendisini gazetenin genel yayın yönetmeni, ardından da Nazi kavramının fikri altyapısını oluşturan bir teorisyen konumunda bulur.

 “Bir şeyi istediğiniz kadar ince dilimleyin daima iki yüzü olacaktır.”

Rosenberg’in içini kemiren en büyük ikilem, kendisi Yahudilere zerrece değer vermezken en çok saygı duyduğu Alman yazarı Goethe’nin, adını bile duymadığı bu Yahudi düşünüre olan saygısıdır. Nitekim Goethe anılarında Spinoza’dan hayranlıkla bahsetmiş, düşünce bilincinin gelişiminde bu büyük dahiye çok şeyler borçlu olduğunu ilan etmiştir. Yine bir Yahudi olan Sigmund Freud’un 1930 yılında Goethe ödülünü alması ise Rosenberg’i iyice çılgına çevirir.

Nazilerin seçimlerde kazandıkları kısmi zaferden sonra kaba kuvvetle iş başına geçip, bir yandan Almanya’yı askeri bakımdan güçlendirirken bir yandan da yönetimlerindeki coğrafyada yaşayan tüm Yahudilere karşı başlattıkları dışlama ve soykırım kampanyasında Rosenberg’in medya desteği önemli rol oynar.

“İnsanlar konuşmak kadar susmak yeteneğine de sahip olsalar dünya daha mutlu bir yer olurdu.”

Führer, Nazi akademisinin kurulması görevini kendisine verdiğinde, yaşadığı Spinoza paradoksuna bir çözüm arayan Rosenberg, seneler önce işsiz güçsüz döneminde çekingen adımlarla ziyaret ettiği müzeye bu kez emrindeki Nazi subayları ve askerleriyle bir kere daha konuk olacak ve tüm kütüphaneye zorla el koyup bu değerli eserleri incelemek üzere Berlin’e götürecektir.

*  *  *  *  *

Baruch Spinoza’nın yalnız ve vakur hayatını, Alfred Rosenberg’in hoyrat Nazi serüvenini sıra dışı bir kurguyla bir araya getiren Irvin Yalom, 2012 yılında yayınlanan The Spinoza Problem (Spinoza Problemi – Nazi Subayının Paradoksu) adlı eserinde okurlarına yeni bir heyecan ve bilgeliğin kapısını aralıyor. Yalom’dan bir asrı aşkın bir süre önce yaşamış bir başka felsefe dehası da Spinoza’nın önünde eşi görülmemiş bir saygıyla eğiliyor:

“Ya Spinoza’nın felsefesine inanırsınız, ya da hiçbir surette bir filozof olamazsınız.”  Friedrich Hegel (1770–1831)

Irvin Yalom hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

Hasan Saraç – edebiyathaber.net (23 Temmuz 2012)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z