Masthead header

36111913584445271“Kimin öyküsüne mercek tutsanız,

hangi hayatın peşine düşseniz

mutlak bir acı üzerine inşa edildiğini görürsünüz.

Üstelik sadece bu mahallede değil, her yerde.”

Şehirler, semtler ve mekânların da içinde yaşananlarla, kokuları, renkleri, karmaşaları ya da tekdüzelikleri ile, sadelikleri ile bir ruhu var. Öyle ki, bazen hüznünü bazen coşkusunu, bazen mahzunluğunu bazen mutluluğunu hissettirecek kadar.

İstanbul öyle bir şehir ki bugüne kadar bir yazıya, bir şiire, bir fotoğrafa, resme ya da filme konu olsun olmasın, kimlere kimlere ilham vermiş, dertlenmiş dertleşmiş, kızdırmış sevdirmiş, küstürmüş özletmiş bir şehir. Her bir semti, İstanbul’un başka bir sözcüğü, başka bir şiiri, başka bir ezgisi, başka bir tadı…

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında İstanbul’un seksen semti seksen farklı edebiyatçı-yazar tarafından, onların o ince duyarlılığı ile, onların gönül gözüyle dile gelsin diye, kaleme alınmış. Kitap değil de yazar okuyan bir okuyucu olarak Mine Söğüt kitapları arasında yol alırken, karşıma bu serinin Mine Söğüt tarafından yazılan bir kitabı çıktı: Dolapdere: Kürt Kediler Çingene Kelebekler”.

Bir semti, hele ki Dolapdere gibi İstanbul’un en ele avuca sığmaz semtlerinden birini, roman ve hikâyelerini İstanbul’dan beslenerek yazan bir edebiyatçıdan okumak gerçekten tadına doyulmaz bir süreç. İstanbul’un ve Dolapdere’nin yaşamımdaki yerleri benim için de hep özeldi, ama Mine Söğüt’ün kaleminden gördüğümüz Dolapdere çok daha özel ve derin bir yere yerleşiveriyor kitabın okuyucuları için:

“İstanbul’un aklı bir karış havada, onunki iki karış.

İstanbul’un saçları beline kadar uzun, onunki bileklerine.

İstanbul külliyen hüzün, o külliyen keder.

İstanbul’da neşenin bini bin para, onda bedava!” 

Kitap, Mine Söğüt’ün “Deli Kadın Hikâyeleri” kitabında da yer alan “Kürt Kediler Çingene Kelebekler” hikâyesi ile başlıyor. Sonrasında Söğüt’ün Dolapdere’ye ilk defa tesadüfen 1980’lerin sonunda gidişi ile başlayıp bu semtle yıllardır sürdürdüğü ilişkisinin hikâyesi bizi bekliyor. Yazarın tüm romanlarını okuyan biri olarak, kitapta karşılaştığım gerçek insanların gerçek hikâyeleri ile o romanlara o hikâyelere zihnimde geri dönüşler yapıyorum, roman kahramanları ile Dolapdere sakinleri arasındaki benzerlikleri düşünüyorum. Bir ara karşıma yazarın “Kırmızı Zaman” isimli romanındaki ölümlerle şiirleri buluşturan Hüsran’ı çıkıveriyor, romandaki ve Dolapdere’deki Hüsran’ı düşünüyorum, zihnimde “Kırmızı Zaman”ın dehlizleri ile Dolapdere’nin sokakları kol kola girip birbirine karışıyor:

“Hangi cam kırıklarını yiyerek büyürse çocuklar, o camların rengini ve keskinliğini alırlar. O camların kanattığı yaralara benzer hem çocuklar, hem çocukluklar.”

Sayfalar arasında ara sıra karşımıza semtin Koray Özyörük tarafından çekilmiş fotoğrafları çıkıyor. Fotoğraflar Mine Söğüt’ün metinleri ile o kadar uyumlu ki. Okurken kilometrelerce uzaktan Dolapdere sokaklarında yürüyorum, sakinleri ile dertleşiyorum, Dolapdere’yi yaşıyorum.

Mine Söğüt kitapta ayrıca, Reşat Ekrem Koçu’nun “İstanbul Ansiklopedisi”nden, Yaşar Kemal’in “Kuşlar da Gitti”sinden, Sait Faik Abasıyanık’ın “Dolapdere” ve “Yorgia’nın Mahallesi” isimli hikâyelerinden, Ece Ayhan’ın “Şiirin Bir Altın Çağı” kitabından, Metin Kaçan’ın “Ağır Roman”ından Dolapdere ile ilgili alıntılara yer vermiş.

Kitabın en hoş metni ise kendini sonda saklamış; İstanbul “Sevgili Mine,” diye başlamış ve yazarına enfes bir mektup yazmış. Hem okunası hem kıskanılası.

Dolapdere’yi bir de Mine Söğüt’ten dinleyin…

Şule Tüzül – edebiyathaber.net (3 Eylül 2014)

olivya cikmazi kapak.inddNazlı Karabıyıkoğlu’nun yeni öykü kitabı Olivya Çıkmazı Alakarga Yayınları’nca yayımlandı.

İlk kitabı İskele ile eleştirmenlerden olumlu yorumlar alan Karabıyıkoğlu, insanı yalnız bırakmayan iç sıkıntılarının, taşkın yaşama sevinçlerinin ve yalnızlığın öykücüsü… Öykülerini temiz ve yalın bir Türkçeyle yazıyor. Süsten, abartıdan arınmış bu şiirsel dil, öykülerin anlattığı kahramanları dolaysız tanımamıza olanak sağlıyor. Kentlerin kalabalığı içinde kendilerine kocaman dünyalar kurmuş insanları, kasabalarda, sahillerde sürüp giden yavaş ama alabildiğine dingin yaşamları, kadınları, gençleri, karı-kocaları gözlüyor.

edebiyathaber.net (3 Eylül 2014)

cok siir bir salincak-72_1Görkem Yeltan’ın çocuklar için yazdığı ve resimlediği “Çok Şiir Bir Salıncak” Kırmızı Kedi Yayınevi’nce yayımlandı.

Kitapta; müzik dinleyen kuşlardan balonla uçan çocuklara, küsen balıklardan sihirbazlara, köpeklerden dinozorlara, rüya koyunlarından hayallere kadar her şey var!

Balonun Kuvvetlisi

Uçan balon aldı bana babam

Dikkat edecekmişim

Uçar gidermiş elimden sonra

Fırladım sokağa

Bir de baktım uçuyorum bulutlara

Ah bu babam

Balonun o kadar kuvvetli olduğunu

Niye söylemez ki bana

Nasıl konacağım şimdi ben bizim sokağa

edebiyathaber.net (3 Eylül 2014)

demek-yazarGiuseppe Culicchia’nınDemek Yazar Olmak İstiyorsun” adlı kitabı,  Nazlı Birgen’in çevirisiyle Aylak Adam Yayınları’nca yayımlandı.

Bu, sadece bir kitap yayımlatmanın hayaliyle yaşayanların okuması gereken bir kitap değil. Culicchia, bir yandan yazmanın tüm inceliklerine işaret ederken, diğer yandan bir yazarın doğumunun ve gelişiminin aşamalarını açığa çıkarıyor.

Editörden basın bürosuyla olan ilişkilere, kapak tasarımından imza günlerinin gerçekleştirilmesine kadar bir yazarı ilgilendiren önemli noktaları tüm metne yayılan bir ironiyle inceliyor. Culicchia’nın bakış açısı, eğlenceli olduğu kadar düşündürücü, cesaretlendirici olduğu kadar ilham verici.

edebiyathaber.net (3 Eylül 2014)

feridun andac 10.tifSinemadaki açmazın televizyon dizilerinde de yaşandığını söylemek gerek. Nedir bu derseniz, konu sıkıntısı. Hadi bunu şöyle açalım; hikâye anlatamama/öykü yazamama…

İyi film yapmak isteyen yönetmen bir şeyler anlatmanın derdindedir her zaman. Yani diyebiliriz ki bu yönetmenin olduğu kadar sinemanın da asal derdidir. Ama iş televizyona gelince, biz bu “aptal kutusu” dediğimiz şeyi “eğlence”/ “oyalama” aracı olarak gördüğümüzden; yaşamasız yaşamları anlatıyor sanısına kapılarak, ülke, insan ve toplum gerçeğinden uzak diziler üreterek, insanları düşünmeyen/üretmeyen/gözüne perde indirilmiş yarı canlı kılmak derdindeyiz.

Öyle ya; Halit Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu, Reşat Nuri Güntekin’in Yaprak Dökümü, Necati Cumalı’nın Dila Hanım, Kerim Korcan’ın Tatar Ramazan, Orhan Kemal’in Hanımın Çiftliği, Kemal Tahir’in Kurt Kanunu’ndan sonra Fakir Baykurt’un Yılanların Öcü televizyon dizisine uyarlandığına göre; dizi furyasında konu sıkıntısı olmalı.

Burada amaçlananın “edebî uyarlama” olmadığı çok iyi bilinir. Edebiyatımızın bu gözde yazarlarının yapıtlarına sarılan televizyon dizi yapımcılarının neyi öne aldıkları da biraz anlaşılır.

Dönem uyarlaması denilip, eli yüzü düzgün bir dizi yapılmaya çalışılırken, bir takım rötuşlarla bir bakıyorsunuz yazarın/romancının söylemedikleri de söylenmiş; roman yapımcının hedef ve amaçları için bir çırpıda harcanmış. Görünen o ki, roman üzerindeki her insafsız oynama, parası verilince yapılabilecek “hak”ka dönüşüyor.

Yazar varislerinin “mirasyedi”likleri ya da paraya “tamahkâr” tutumları ayrı bir konu.

Yılanların Öcü’nü izlerken, işin iyice şirazesinin kaçtığını düşündüm. Benzer şey Orhan Kemal’de de yapılmıştı, Kemal Tahir’de de. Uşaklıgil ile Güntekin’in romanlarına hiç değinmiyorum. Bunlar popüler kültürün ülkemizde ne denli açmazda olduğunun birer göstergesiydi. Yani üretilemeyen bir kültürden söz ediyoruz. Adı var, ama kendi yok. O zaman parayla her şey yapılır/satılır anlayışı egemen. Ve bununla ilgili bir dolu anekdotlar kitapçılarda, gazete sütunlarında.

Siyasetimiz neredeyse aslında popüler kültürümüz de orada.  Gelin görün ki, edebiyattan uzaklaştırılmış bir toplumda dizi yapımcıları günümüz sorunlarından uzak romanlara el atarak bugünü anlattıklarını/anlatabileceklerini sanıyorlar.

“Parayı veren düdüğü çalar,” gibisinden hafifseyici yaklaşım egemen burada da.

Oysa iyi bir yapımcının eğer derdi iyi bir televizyon dizisi yapmaksa; neden romanlara saldırır ki! Bunu anlamak güç gerçekten! Edebiyatı canlandırmak, bu yazarları gündeme taşımak gibi bir dertlerinin olmadıkları kesin. Olsa da, bu arenada pek bir şey yazmaz; o “aptal izleyici” gider kitapçıdan “Halit Ziya Uşaklıgil’in yeni romanı çıkmış” diye sorarak yalnızca romanı merak eder…

Bence asıl sorun konu bulamamak değil, bugünün gerçeğini anlatmak gibi bir dertlerinin olmaması…Yoksa, 1950’lerin Türkiyesi’nde geçen, kırsal kesim insanının toprak sorununu, devletle çatışmasını anlatan bir romanın bugün  televizyon dizisi yapılması akıl kârı değildir. O hileyle ne bugünün insanına Orta Anadolu köylüsünün o günkü sorunlarını gerçekçi biçimde yansıtarak bir tarihsel hatırlatma yapabilirsin (ki, yapsan da çok umursanacaklarını sanmıyorum), ne de “geçmişte bir gün bunlar yaşanmıştı” dedirterek bir bellek hatırlatmasına gidebilirsin. Böyle bir şey dizi çekmenin doğasına aykırıdır.

Özü özeti, kolaycılık ve iğretilik hayatımızın her alanında egemen olduğu gibi televizyon gerçeğinde de var. İyi sinemacıları bile öğüten bir araca dönüşen bu sektör, kötü senaristleri de baş tacı kılmıştır ne yazı ki!

Bir “ekmek teknesi” tiradıdır yinelenip duruyor.

Kendi yazarını/senaristini var edemeyen sinema, bu kez televizyon dizilerinden medet umar durumda.

Bütün bunları izleyip dururken, elbette ki Nuri Bilge Ceylan farkı ortaya çıkacaktır. Özcan Alper kendi hikâyesiyle bugünün Türkiyesi’ne bakarak umut verecektir sinema adına. Zeki Demirkubuz, başka hikâyelere yaslansa da; hayatın değişen/değişmesi gereken yanları üzerinde bizi daha çok düşündürecektir.

Evet, sanırım meselenin özü de budur: Düşündürtmek mi, düşündürtmemek mi?

Bu, bizdeki televizyon dizilerinin hiçbir zaman yapamayacağı bir şeydir.

Artık “zengin-yoksul” hikâyeleri”ni geçtiler, tarih dersinin yamacında durdular, herkese tarih bilinci aşılamaya kalktılar. Gerçi,  fena da olmadı; lise müfredatlarındaki tarih dersimizin ne denli “geri” olduğunu bir kez daha öğrenmiş olduk.

Galiba dizi yapımcıları bu kez de edebiyat müfredatlarımızın “geri”liğini anlatmaya kafayı takmış durumdalar.  Bunca çağdaş yazarın romanlarına saldırmalarını başka türlü yorumlayamıyorum!

İyimser bir tahminle, bu sayede okurlarımız Fakir Baykurtları, Orhan Kemalleri, Kemal Tahirleri keşfeder mi? Bundan da çok emin değilim?!

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (2 Eylül 2014)

neset-ertas-in-olumunun-1-yili-5107269_5956_oEkim ayında perdelerini açacak Devlet Tiyatrolarının 2014-2015 sezonunun programı beli oldu. 100’ü yeni toplam 143 oyun Türkiye genelinde 23 bölge 60 sahnede tiyatroseverlerle buluşacak.

Sezonun sürprizi ise iki yıl önce aramızdan ayrılan ünlü halk ozanı Neşet Ertaş. Ünlü ozanı anlatan Şirin Aktemur Toprak’ın yazdığı “Neşet Dert Aşk” oyunu Ankara Devlet Tiyatrolarında sahnelenecek.

Devlet Tiyatrolarında yerli ve yabancı bir çok oyun prömier yapacak. Yerli oyunlar arasında, Uğru Saatçi’nin Yeşilçam, Hüseyin Alp Tahmaz’ın İyiyim, Pervin Ünalp’in Kuaförde Bir Gün, Gökhan Eraslan’ın Paşa Paşa Tiyatro Ya da Ahmet Vefik Paşa, Kazım Akşar’ın Güneş Batarken Bile Büyük, Güngör Dilmen’in Kurban, Necip Fazıl Kısakürek’in Sabır Taşı, Ahmet Mithat Efendi’nin Daniş Çelebi ve Çengi Sümbül, Turgut Özakman’ın Töre, Turan Oflazoğlu’nun Deli İbrahim, Tarık Buğra’nın Osmancık, Bilgesu Erenus’un Misafir adlı oyunlarıyla perdeler seyirciyle buluşacak.

Yerli oyunların dışında dünya klasiklerinden de bir çok oyun seyirci ile buluşacak. Henrik İbsen’in Hedda Gabler, Strindberg’in Alacaklılar, Dürrenmat’ın Büyük Romülüs, Arthur Miller’in Satıcının Ölümü, Moliere’in Hastalık Hastası, Gülünç Kibarlar, Scapin’in Dolapları, Peter Ustinov’un Ellerimin Arasındaki Hayat, Shakespeare’nin Hırçın Kız, Cymbeline, Curzio Malaparte’nin Kadınlar da Savaşı Yitirdi ilk turda Devlet Tiyatroları seyircileri ile buluşacak klasik oyunlar arasında.

Geçtiğimiz yıl Devlet Tiyatroları tarihinde ilk kez gerçekleşen, Shakespeare Oyunları Haftası ve Çehov Oyunları Haftası büyük ilgi görmüş ve yüzde 100 seyirci doluluk oranını yakalamıştı. Bu yıl yine Devlet Tiyatroları tarihinde ilk kez gerçekleşecek olan üç buluşma daha var. Kasım ayının 3. Haftasında Ankara’da “Tek Kişilik Oyunlar” haftası, 2015 Ocak ayında 3. Ankara buluşmasında bu kez “Moliere Oyunları Haftası” düzenlenecek. 2015 mart ayında ise İzmir’de “1.Uluslararası Ege Tiyatro Festivali” planlanıyor.

edebiyathaber.net (2 Eylül 2014)

rebecca lacks“Okumaya sadece terinizi silmek için ara vereceksiniz.” Dwight Garner, New York Times

Henrietta Lacks, 1 Ağustos 1920 günü Amerika’nın Virginia eyaletinde, siyahların yaşadığı bir köyde dünyaya geldi. Terk edilmiş bir istasyonun küçük bir barakasında annesi, babası ve sekiz kardeşiyle birlikte yaşamaya başladı. Annesi Eliza Lacks onuncu çocuğunu doğururken hayatını kaybettiğinde Henrietta yalnızca üç yaşındaydı.

Karısı öldüğünde geride kalan dokuz çocuğuyla baş edemeyen genç baba, onları çiftçi akrabalarının yaşadığı bir başka köye bırakıp kaçtı. Henrietta çocukluk ve ergenlik yıllarını bundan böyle dedesinin yanında geçirecekti.

Kanser, ırkçılık ve bilimsel ahlaka dair gerçek bir öykü…

Dört yaşından itibaren günde on iki saat çiftlikte çalışan Henrietta, okul çağına geldiğinde civardaki okullar yalnızca beyazlara eğitim verdiğinden her gün çok uzaklarda bir yerde, siyah öğrencilerin ders gördüğü derme çatma bir kulübeye gidip gelmeye başladı. Ders saatleri dışında çiftlikte kuzenlerine, kardeşlerine yardım ediyor, boş vakitlerinde de para kazanmak için beyazlara ait bir tütün işleme atölyesinde çalışıyordu.

Çocukluğundan beri aynı odayı paylaştığı kuzeninden hamile kalan Henrietta, ilk çocuğunu on dört yaşında doğurdu. Dört yıl sonra da ikinci çocuğunu doğuran genç kadın, yirmi yaşında kuzeni Day ile evlendi. Baltimore şehrine göç edip siyahların yaşadığı bir kenar mahalleye yerleşen genç çift, sayısı giderek artan çocuklarıyla birlikte zor şartlar altında hayata tutunmaya çalışıyordu. Otuz bir yaşına geldiğinde evdeki beş çocuğuna bakmakta olan Henrietta, bir yandan da şehre gelen akrabalarına ev sahipliği yapıyor, tüm bu olumsuz koşullara rağmen gece geç saatlerde sokağa çıkıp akranlarıyla dans etmeyi, hayatı olduğu gibi kabul edip küçük şeylerden mutlu olmayı sürdürüyordu.

Genç kadın bir gün rahminde bir sertleşme olduğunu fark etti ve siyahların kabul edildiği tek şehir hastanesi olan Johns Hopkins’in yolunu tuttu. Yapayalnızdı, heyecanlıydı ve korkuyordu. Nefesini tutup siyahların kullandığı arka kapıdan içeri ilk adımını atan Henrietta, herhalde bir yıl geçmeden kanserden öleceğini aklından bile geçirmiyordu. Çok güçlü bir kadındı, çektiği sıkıntıları aylarca kendine sakladı, ailesinden yardım istemedi. Ancak ayakta duramayacak hale geldiğinde kocasına kanser olduğunu söyledi. Yine de iyimserdi. Doktorlar hastalığımı iyileştirecek diyordu herkese. Belki buna kendisi de inanıyordu.

Ne yazık ki öyle olmadı. Henrietta Lacks 4 Ekim 1951 günü bir hastane odasında son nefesini verdi. 

rsHeLa: Tüpteki mucize

O yıllarda George Gey adında bir doktor Johns Hopkins hastanesinin bodrum katındaki minicik laboratuarında her gün yüzlerce hastadan aldığı örneklerden elde ettiği insan hücrelerini çoğaltmaya çalışıyordu. Yardımcısı Mary Kubicek, her zaman olduğu gibi hastanın adı ve soyadının ilk iki harfinden oluşan bir kodu etiketin üzerine yazıp Henrietta’dan alınan hücreleri elinde tuttuğu tüpe aktarmış ve yıllardır hiçbir olumlu sonuç alınamayan işine kaldığı yerden devam etmişti.

Ancak, aradan beş gün geçtikten sonra HeLa hücrelerinin hala canlı olduğunu ve sürekli çoğaldıklarını fark ettiklerinde artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı…

Cesur bir araştırmacı… Duyarlı bir yazar… 

HeLa hücrelerinin yıllardır araştırmalarda kullanıldığını, pek çok ölümcül hastalığa onlar sayesinde bir çözüm bulunabildiğini henüz on altı yaşındayken lisedeki biyoloji dersinde öğrenen Rebecca Skloot, bu bilgiden öylesine etkilenmişti ki, üniversitede biyoloji eğitimi almaya karar verdi. 1994 yılında üniversiteden mezun olmuştu ama henüz Henrietta Lacks’in kim olduğuna, ne zaman, nerede yaşadığına ve HeLa hücrelerinin keşfine dair yeterli bilgisi yoktu. Amerika’da internet kullanıma açıldığında araştırmalarına başladı, topladığı bilgilerin birbiriyle çeliştiğini fark edince merakı daha da arttı.

HeLa1Bilimsel makaleler yazmaya başladığında bu konuya daha çok zaman ayırmaya karar verdi. Aylarca Henrietta’nın izini sürdü, nihayet yıllar önce bir dergide çıkan yazıdan o kadının 1951 yılında Baltimore‘da öldüğünü, çocuklarının ise hayatta olduğunu öğrendi. Aileyi ikna edip onlarla görüşebilmek için bir yıl uğraştı. Hastane kayıtlarını, araştırma sonuçlarını, HeLa hücreleri üzerine yazılmış yüzlerce, binlerce araştırmayı taraması ise neredeyse on yıl sürdü.

Ve Rebecca Skloot 1951 yılında bir hastane laboratuarından keşfedilen ve o günden beri her yirmi dört saatte bir yeniden bölünüp çoğalan, günümüzde dünyanın her köşesinde, her hastanede, her araştırma merkezinde nice insana şifa vermek amacıyla kullanılmaya devam edilen trilyonlarca HeLa hücresinin inanılmaz öyküsünü yazdı. 

2010 yılında New York’da basılan ve büyük ilgi uyandıran The Immortal Life of Henrietta Lacks (Henrietta Lacks’in Ölümsüz Hayatı); terk edilmiş, unutulmuş, hiçbir zaman gerçekte neler olduğunu öğrenememiş yoksul bir ailenin dramıyla iç içe geçmiş sağlam bir bilimsel araştırmayı güçlü bir edebi dille okurlara aktaran sıra dışı bir eser.

Hasan Saraç - edebiyathaber.net (2 Eylül 2014)

DIGITAL KATALOG KAPAK.inddGünışığı Kitaplığı’nın, yeni kitaplarını ve sosyal sorumluluk bilinciyle geliştirdiği projelerini tanıttığı Güz 2014 Kataloğu çıktı.

Katalog, Türkiye genelinde 40 bin okur, öğretmen, kütüphaneci, araştırmacı ve eleştirmene ulaşıyor.

Güz 2014 Kataloğu’nda tanıtılan kitaplar arasında, her yaşa yazan usta yazar Müge İplikçi’nin yeni çocuk romanı Kömür Karası Çocuk; şair, yazar Karin Karakaşlı’nın “Köprü Kitaplar” koleksiyonuna armağan ettiği Dört Kozalak; mizah ustası Behiç Ak’ın son çocuk romanı Postayla Gelen Deniz Kabuğu; ödüllü yazar Aslı Der’in sevilen dizisi “Küçük Cadı Şeroks”un üçüncü kitabı Barış Odaları; Raife Polat’ın ilk çocuk kitabı Devin Şarkısı; sevilen öykücü Leyla Ruhan Okyay’ın minikler için yazdığı Hayal Kız’ın yanı sıra Brigitte Labbé, Zoran Drvenkar gibi Türk okurun çok sevdiği Avrupalı yazarların yeni kitapları ile ilk kez Türkçe’ye çevrilen Gillian Cross’un kitabı yer alıyor.

Yaş gruplarına göre hazırlanan ve güncellenen katalogda, kitap tanıtımlarıyla birlikte yayınevinin geliştirdiği yenilikçi projelere de yer veriliyor. Yayıncılık sektöründeki son gelişmeleri paylaşmayı hedefleyen yıllık konferans Zeynep Cemali Edebiyat Günü; edebiyatın eğitimde yaratıcı yollarla önerilmesine odaklanan Eğitimde Edebiyat Seminerleri; Türkiye çapında 6, 7, 8. sınıf öğrencilerini yazmaya davet eden, Milli Eğitim Bakanlığı’nın yurt çapında duyurduğu Zeynep Cemali Öykü Yarışması gibi öncü projeler tanıtılıyor. İnternetten dijital olarak da indirilebilen katalog, güncel Sınıf Listeleri, Fiyat Listesi ve Adlar Dizini sayesinde kolay kullanılıyor.

edebiyathaber.net (2 Eylül 2014)

Mesele_kapak_93Mesele kitap dergisi, Eylül sayısında kapağına 12 Eylül’ün yıldönümünü taşıdı. 12 Eylül’de yaşanan işkencelerden Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesine kadar, günümüzde de darbenin devam ettiğini vurgulayan yazıların yanı sıra Mesele’de Aleviler, Kürtler ve Soma işçileri üzerine yazılar ve söyleşiler bulunuyor. 

Kapak gündeminin dışında Mesele’de Slavoj Žıžek’in, Gayatri Chakravorty Spivak’ın ve Vijay Prashad’ın yazıları ve Andrey Platonov’un Anti-Sexus isimli öyküsü Türkçe’de ilk kez okuyucusuyla buluşuyor.

Şöhret Baltaş, 12 Eylül’ün yıldönümünü yazdı: “Gerçekler inatçıdır: 12 Eylül işkencecisinin itirafları

Gün Zileli yazdı: “Kâbus”

Gencer Çakır, cumhurbaşkanlığı seçimi sonrası Türkiye’yi yazdı: “12 Eylül’ün en yüksek aşaması: Erdoğanizm

Hülya Soyşekerci, Alime Mitap’ın Eylül Karanlığından başlıklı kitabını değerlendirdi: “Sanatın tanıklığı: 26. yılında ‘Eylül karanlığından”

Can Semercioğlu, Ali Şimşek’le “Sinik Stratejiler” alt başlığıyla yeni baskı yapan Yeni Orta Sınıf Kitabını konuştu: “Arzu devrimcidir

Selim Ergunalp, orta sınıf tartışmasını yazdı: “Orta sınıf(lar)”

Eren Barış, Osmanlı tarihçisi Ayfer Karakaya-Stump ile Alevileri ve günümüzde Aleviliği konuştu: “AKP devletin Alevi’sini istiyor

Gayatri Chakravorty Spivak, ölümünün ardından sosyal bilimci Stuart Hall’ü yazdı: “Pan-Afrikanizmden sonra”

Slavoj Žıžek, Gazze’ye yapılan İsrail saldırısını yazdı: “Tünellerde geçip giden zaman”

Vijay Prashad, Filistinlilerin saldırılara karşı verdiği mücadeleyi yazdı: “Zaman Filistin’e ağır darbeler vurdu”

Dergi, Andrey Platonov’un Anti-Sexus isimli öyküsünü Damla Göl çevirisiyle Türkçede ilk kez okurlarla buluşturuyor.

Murat Karagöz, Adnan Turgut’un Çaça – Bir Zamanlar Eşrefpaşa’da kitabını değerlendirdi: “Anıların izinde

Yunus Öztürk, İrfan Aktan’la Suriye’de yaşanan çatışma ekseninde Kürt halkının mücadelesini konuştu: “AKP’nin öngördüğü barış, Kürtlere yetmiyor”

Yunus Öztürk, Başaran Aksu ile Soma’yı, sendikaları ve işçi haklarını konuştu: “Soma işçisi, sendikasını ve siyasi yönünü arıyor…

Zozan Özgökçe Ezidi kadınları yazdı.

Cansu Karagül, Dubravka Ugresiç’in Okumadığınız İçin Teşekkürler kitabını değerlendirdi: “Pazara Düşen Edebiyat

Can Semercioğlu, Faris Kuseyri ile ilk kitabı Orontes Mensurları’nı konuştu: “İsyan etmek öyle veya böyle Haziran’la ilişkili

Kutay Ucun, ölümünün ardından Robin Williams’ı yazdı: “Good Morning Vietnam”

Erol Yeşilyurt yazdı: “Ahmet Hamdi Tanpınar’ı Konumlandırmak”

edebiyathaber.net (2 Eylül 2014)

hb foto k1. Amerikalılar gibi değil, Japonlar gibi düşünün.

Amerikalı çizgi roman sanatçısı ve teorisyeni Scott McCloud, ünlü çalışması “Understanding Comics”de, Amerikan kültürünü hedefe odaklı bir kültür olarak tanımlar. Burada eserin finali çok önemlidir ve sonuç izlenen yolu aklar. Ancak Japon kültüründe, bu sonuca nasıl ulaşıldığı daha büyük önem taşır. 

2. Gerçekçi olmak için gerçek hayata başvurmayın. 

Gerçek hayattan olduğu gibi alınan bazı olaylar veya gerçek hayatta kulağımıza gelen bazı cümleler, kurmaca eserde yapay durabilir. Kurgunun gerçekliği ayrı bir durumdur çünkü. Yani bir anın veya diyaloğun gerçekçi bir algı yaratabilmesi için gerçekte cereyan ettiği halinin aynısını kopyalamak yeterli olmayabilir. 

3. Hatırlama konusunu bir daha düşünün.

Hatırlanan anlar her seferinde basit bir geriye dönüş numarasıyla geçiştirilmemelidir. Hatırlamak çok daha karmaşık bir süreç… Beyin anıyı az da olsa değiştirir her hatırlama denemesinde. Sonra bazen olmayan şeyleri hatırlar. Ve aynı şekilde olanları hatırlamaz.

4. Yorum yapmayın, o yoruma ortam hazırlayın.

Doğrudan söylemek yerine hissettirmek genellikle çok daha etkilidir. Bir durum veya ortam için “moral bozucuydu” demek yerine mesela, onu moral bozucu bir biçimde anlatıp bu yorumu okura bırakın. Bu, okurun moralini daha çok bozacaktır. Olumlu anlamda. 

5. Romanınızın bir cümlesi olmaz olsun.

Kitabı tek bir cümleye indirmek yüzeysel bir yaklaşımdır. Romanınız için “Cümlesi ne abi?” diyenleri duymazdan gelin. V. Woolf’a kulak verin: “Romanın anafikrini bir cümle olarak kenara not alabiliyorsak anafikir romana iyi yedirilememiş demektir.” 

6. Rüya sahnelerine orta yerinden dalın.

Çünkü rüyanın sonunu hatırlarız ama başını hatırlamayız. Yani rüyanın dramatik anlamda bir finali vardır ama girişi yoktur.

7. Ve en önemlisi…

Tüm bunları “kural” olarak değil de “fikir / öneri” olarak kabul edin.

edebiyathaber.net (1 Eylül 2014)

FeaturedEvent

Her yerde Pekin Kitap Fuarı makaleleri görüyorum. “Pekin” o şehrin batılı misyonerler tarafından kullanıla kullanıla dünyaya yayılan, Çin’in ise “Hayır Beijing denmeli” diye itiraz ettiği adı.

“Türkçesi Pekin” diyebilirsiniz ama ortada karşı tarafın dünyaya ilettiği bir talep var. “Bize Batılının verdiği adla değil, gerçek adımızla hitap edin.” Seçim, seçenin. Bombay-Mumbai bir diğer örnek. Saygı, bence o ülkelerin tercihlerine uymayı gerektiriyor.

Buna mı takıldın diyebilirsiniz. Kitap fuarından bahsediyoruz. Kitaplardan. Kelimelerden. 

Ve kelime tercihleri çok önemlidir.

İsimler daha da önemlidir.

Bir Batılı İstanbul’dan Constantinople diye bahsettiğinde ne hissediyorsunuz?  Aynı şey değil diyebilirsiniz ama bilin ki fark ebat farkıdır. Aynı düşünme biçiminin uzantılarıdır bunlar. 

Fuara girerken bir kafanızı kaldırıp bakın, tepede kocaman ne yazıyor? “Beijing Book Fair.”  Çünkü Amerikalı da sen bil bilme, oraya Beijing diyor uzun zamandır.

Fuara onur konuğu olarak gittik de raflarda Çinceye çevrilmiş kaç kitabımız var diye sormayacağım. Çin’de kaç Türk edebiyat eserinin dağıtımda olduğunu biliyorum. Çünkü Çince okuyabiliyorum. Meraklanmayın bu makale Teda’nın verimliliğiyle ilgili değil. Aynı şeyler bin kere yazılmaz. Ama söylemeden edemeyeceğim bir iki detay var:

Müslüman mahallesinde salyangoz satılmaz. Kitap fuarında film konuşulmaz. (Üstelik iki ülkenin kültür bakanlıklarının üzerinde uzlaşabilecekleri tek Türk filmi muhtemelen Turist Ömer Uzayda ise.)  Komünist (haliyle ateist) ülkeye diyanet işleriyle gidilmez. Anadolu oyuncaklarını severiz ama yeri kitap fuarı değildir. 

Çin, içerikte hata yapmanı tolere edebilir ama arayı iyi tutmak istiyorsan usulde hata yapmayacaksın. Benden söylemesi. İsteyen yine bildiğini okusun. 

Heyzen Ateş - edebiyathaber.net (1 Eylül 2014)

  • heyzen ates - 01/09/2014 - 17:58

    Bir de ayran ikram edilmiş ziyaretçilere deniyordu makalelerde.

    Çin, laktoz intoleransının çok yaygın olduğu ülkelerdendir.

    Süt ve süt ürünleri çoğu Çinlinin hayatında yer almaz. Vücutları sütü sindirecek enzimi geliştirmez, dolayısıyla sütlü içecekler, kimileri için bir tür “zehirdir”.

    Ayran kültürümüzün değerli birparçası olabilir ama herhangi bir uzak doğu ülkesi için çok “tehlikeli” bir seçim. Biz uyarmış olalım…cevaplakapat

25761970AA’dan Tuğba Özgür Durmaz’ın haberine göre, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından, Türk sinemasının 100. yılı dolayısıyla gerçekleştirilen “En İyi 100 Türk Filmi” oylamasında, Metin Erksan’ın yönettiği ve Türkiye’ye ilk uluslararası ödülü getiren “Susuz Yaz” ilk sırada yer aldı. 

Oylamanın, Türk sinemasının 100. yılı dolayısıyla Kültür ve Turizm Bakanlığı koordinasyonunda gerçekleştirildiğini ifade eden Kültür Bakanı Ömer Çelik, 100’den fazla üniversite ve sivil toplum kuruluşunca belirlenen 300 filmin ilk kez internet sitesi üzerinden halk oylamasına sunulduğunu belirtti.

Çelik, oylamada 360 binden fazla tekil oy kullanıldığına işaret ederek, “Türk sineması tarihindeki en geniş katılımlı çalışmalardan biri yapılmış oldu. En çok oy alan ilk 10 film arasında, birinci sırada 22 bin 582 oyla Susuz Yaz, ikinci sırada 19 binin üzerinde oyla Hababam Sınıfı, üçüncü sırada 12 binin üzerinde oyla Babam ve Oğlum, dördüncü sırada yine 2 binden fazla oyla benim de favorim olan Eşkıya var” dedi. “Canım Kardeşim”, “Selvi Boylum Al Yazmalım”, “Züğürt Ağa”, “Yol”, “Vizontele” ve “Bir Zamanlar Anadolu’da” filmlerinin listede ilk 10’a girmeyi başardığına dikkati çeken Çelik, nitelikli filmlerin oylamada yavaş ama istikrarlı şekilde yükseldiğini anlattı.

Seyircimizin zevkleri ve tercihleri uluslararası standartlarda

Bakan Çelik, sinemaseverlerin beğenisini kazanmış yapımların yalnızca belli bir türe veya yıla ait olmadığını, bunun da seyircinin çok geniş bir yelpazede Türk sinemasını izlediğini gösterdiğini söyledi.

En büyük ilgi gören filmlerden “Yol” ve “Bir Zamanlar Anadolu’da” filmlerinin Cannes’da büyük başarılar elde ettiğini anımsatan Çelik, “Sinema seyircisinin ilk 10 film arasındaki beğenisiyle Cannes Film Festivali’nde alınan ödüller arasındaki uyum da Türk sinema seyircisinin zevkleri ve tercihlerinin uluslararası standartlarda olduğunu gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu.

İlk 10’a giren filmler ve aldıkları oy sayısı ise şöyle:

1. Susuz Yaz / 22.582 oy
2. Hababam Sınıfı / 19.890 oy
3. Babam ve Oğlum / 12.926 oy
4. Eşkıya / 12.876 oy
5. Canım Kardeşim / 8.825 oy
6. Selvi Boylum Al Yazmalım / 7.684 oy
7. Züğürt Ağa / 6.478 oy
8. Yol /5.234 oy
9. Vizontele / 4.925 oy
10. Bir Zamanlar Anadolu’da / 4.915 oy

1 Eylül 2014

Sandalda_Bir_Çocuk_ve_Bir_Ayı (322 x 465)Bir çocuk, bir ayı, bir sandal. Geri kalan uçsuz bucaksız bir deniz ve gökyüzü. Yani sonsuz bir mavilik. Ve soluksuz okunan bir serüven. Böyle bir boşlukta ne serüveni, nasıl olur, dediğinizi duyar gibiyim. Fakat olmuş. İnanması gerçekten güç. 

“Sandala hoş geldin, dedi Ayı.” Kitabın bu ilk tümcesi kitaptaki çocukla birlikte, kitabı okuyan bütün çocukları da sandala çağırıyor aslında. Bu da yazarın dehasını gösteriyor bana göre. Sonrasında sandalın içerisinde bir ayı ve bir çocuk. Gidilecek yol belli değil. Görünürde bir kara parçası yok. Günler, geceler geçiyor. Denizin ortasındaki bir sandalda ne yaşanır da soluksuz okutturulabilir ki bir kitap. Sözcüklerin biraz da yetersiz kaldığını hissediyorum bu kitabı anlatırken. Fakat gerçek böyle.

İlginç bir felsefi yaklaşımı var yazarın. Etkilenmemek elde değil. “Amaçsızca meyve suyu şişesini denize daldırıp suyla doldurdu. Sonra da döktü. Dökerken suyun içinden gün ışığının süzülüşünü izledi. Suyun boşalırken çıkardığı gluk gluk seslerini dinledi. Sonra aynı şeyi tekrar yaptı. Sonra vazgeçti; çok ilginç bir şey değildi.” 

Doğrudan seslendiği yaş grubu göz önüne alınınca anlatımın etkileyiciliği de kendini gösteriyor. Çocuklar kitabın sesini duyabiliyorlar.

Dave Shelton bu ilk romanı ile dünya çocuk edebiyatında iz bırakacak bir yazar olduğunu gösteriyor. Fatih Erdoğan’ın, kitabı dilimize çevirirken  gösterdiği özen de gözden kaçmıyor. “Sandalda Bir Çocuk ve Bir Ayı” son dönemde okuduğum en orijinal ve okurken belki de hipnotize olduğum bir kitap.

ross2Mavibulut Yayınları’ndan söz etmek istediğim başka kitaplar da var. “Garklayan Gamze”, “Konuşan Köpek”, “Pırtlayan Balık”. Michael Rosen’in yazdığı, Acar Erdoğan’ın dilimize kazandırdığı kitapların resimleri de Tony Ross’a ait. Acar Erdoğan sadece dilimize çevirmemiş aslında kitapları, yerlileştirmiş! İngiliz bir yazara ait kitabı elinize alıyorsunuz, kapağı açıyorsunuz ve karşınızda Ezgi. Bir diğerinde Tuğçe, öbüründe Gamze. İlk okuma dönemindeki çocuklara seslenen bu kitapların kahramanlarının da sınıftan bir arkadaşının ya da mahalleden bir arkadaşının adını taşıması, çocuğun kitabı daha kolay özümsemesini sağlayacaktır.  Bu seçiminden dolayı Acar Erdoğan’ı da Mavibulut Yayınları’nı da kutlamak gerekir. Kitaplara gelince; üçü de birbirinden eğlenceli, birbirinden komik. Çok resimli az yazılı. Miniklerin severek okuyacağı türden kitaplar. Pırtlayan Balık”ta Ezgi’ye annesi bir balık alır. Oysa Ezgi yavru bir köpeğe türlü türlü numaralar öğretmek istiyordu. Köpek gibi olmasa da balığın da kendine özgü bir numarası vardı aslında. İnsanda kötü dursa da bu davranış balıkta çok sevimli oluyordu. Ve bu yetenek/ davranış onu dünyaca ünlü yapıyor!

Bir diğer kitap “Garklayan Gamze”. Gamze’nin yeteneği balığa benzese de o sesi farklı bir yerden, ağzından çıkarıyor. Ve Gamze’ninki öyle bir Gark ki şapkalar uçuruyor, bardaklar deviriyor. Bu yeteneği ortaya çıkınca da teklifler yağıyor Gamze’ye. Plak şirketleri, bilim insanları, film yapımcıları, gazeteciler ve daha kimler kimler… “Garklayan Gamze” de keyifle, kahkaha ile okunacak bir kitap.

Son kitap da “Konuşan Köpek”. Bu kitapta alışılmışın dışında şeyler bekliyor çocukları. Bir köpek almak istediğinizde kararı siz verecekken bu kitapta kararı köpek veriyor. Almak istediği köpek tarafından zor bir sınava alınan Tuğçe’nin başından geçenleri okuyoruz “Konuşan Köpek”te. Sonunda ne oldu diyorsanız, onu da kitabı okuyunca görün.

Okul yollarına düşeceğimiz şu günlerde çocuklar için sıkıntılı ve sıkıcı anları keyifli paylaşımlara dönüştürebileceğimiz kitaplar, Mavibulut tarafından çocuklara sunulmuş.

Mehmet Özçataloğlu – edebiyathaber.net (1 Eylül 2014)

Ahval Fanzin 4. sayı kapakAhval Fanzin’in  4. sayısı çıktı. Fanzin, 12 Eylül’de hayatı karartılan insanlarımıza ithaf ediliyor.

Ahval, yine dopdolu ve bu kez farklı olarak öykü ağırlıklı içeriğiyle okurunun karşısına çıkıyor.

Okurlarının yoğun ilgisinden memnun olan Ahval ekibi, bu sayıda pek çok okurunu konuk ediyor.

Ece Çavuşlu, Serap Kiriş, Ozan Köroğlu, Önder Çelik, Burak Malkoç, Ahmet Can Demir, Doğuş Serçe, Eren Ogün Kıvrak ve Kerem Yıldızbaş öyküleriyle; Ece Çavuşlu ve Caner Almaz ayrıca şiirleriyle; Merve Akıncı da incelemesiyle fanzinin Eylül sayısında yerlerini alıyor.

Caner Almaz, “Boş Göğüs” isimli şiiriyle devlet dersinde katledilen çocuklarımızı anarken Merve Akıncı, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Huzur” kitabındaki Suat karakterini, kötülük bağlamında ele alıyor. Burak Malkoç ise bireyin kısır döngüsünü ve sıkışıp kalmışlığını anlattığı “Kayıp” isimli öyküsüyle dikkatleri üzerinde topluyor.

Kapaktaki çizimiyle Ümit Seyhan, arka kapak çizimiyle de Füroy Saydam yine fanzine katkıda bulunuyorlar.

Ahval Fanzin 4. sayısıyla Eylül’ün ilk haftası İstanbul, Ankara, İzmir, Eskişehir, Bursa, Edirne, Trabzon, Antalya ve Mersin’de okurlarını bekliyor olacak. Ayrıca fanzin, www.nadirkitap.com adresinden de temin edilebiliyor.

edebiyathaber.net (1 Eylül 2014)

galaperaGalapera Kültür ve Sanat Derneği, her ay düzenlendiği edebiyat söyleşi etkinliklerine yeni sezonda 1 Kasım Cumartesi günü Menekşe Toprak’la başlıyor.

Yazarın bu yıl İletişim Yayınları tarafından yayımlanan Ağıtın Sonu adlı romanı söyleşinin odak noktası.

Tarih: 1 Kasım Cumartesi
Saat: 16.30

Yer: Galapera Kültür ve Sanat Derneği
Adres: Ensiz Sokak,  4/2, Tünel Beyoğlu

edebiyathaber.net (31 Ekim 2014)

haberresmiTürkiye Basım Yayın Meslek Birliği’nin İstanbul Ticaret Odası ile ortaklaşa düzenlediği “Yayımcılık Sektöründe Dijital Haklarla İlgili Telif Sözleşmeleri” başlıklı seminer 31 Ekim 2014 Cuma günü İstanbul Ticaret Odası Meclis Salonu’nda yapılacak. 

Saat 9.30 ile 17.30 arasında gerçekleşecek seminerin üç ayrı oturumunda; “Telif Sözleşmelerine İlişkin Yasa Hükümlerinin ve Mahkeme Kararlarının Genel Değerlendirmesi”, “Dijital Haklar Karşısında Yazar ile Yayımcı Arasındaki Sözleşmeler”, “E-Kitaba İlişkin İş Modelleri ve Bunlara İlişkin Telif Sözleşmeleri”, konuları ele alınacak.

Yürürlükteki telif mevzuatı karşısında dijital telif sözleşmelerinin nasıl hazırlanması gerektiği, e-kitaba ilişkin iş modelleri ve bu modellere uygun sözleşmelerde nelere dikkat edilmesi gerektiği hakkında bilgilerin verileceği seminere Türk telif hukukuna kaynaklık eden Alman telif uzmanlarının da katılımı sağlanacak.

Katılım ücretsizdir.

Program için>>>

edebiyathaber.net (27 Ekim 2014)

kobo-aura-h2o-270814Kobo, suya dayanıklı elektronik okuyucusuyla küvette kitap okuma imkânı sunuyor.

Elektronik okuyucu denince akla Kindle gelse de, Kobo’nun yeni elektronik okuyucusu suya dayanıklı olması sayesinde rakibine üstünlük sağlıyor. Aura H2O adını taşıyan bu yeni model bir metre derinlikte 30 dakika süreyle kalabiliyor. Bu da cihazın banyoda veya deniz kıyısında rahatlıkla kullanılması anlamına geliyor.

Cihaz 265 dpi e-mürekkep ekranıyla hali hazırda bir elektronik okuyucunun sunduğu en yüksek çözünürlüğü sunuyor. Parlamayı önleyici özelliği bulunan 6.8 inç’lik ekran sayesinde havuzda yüzerken bile kitap okumak mümkün hâle geliyor. Rakiplerine karşı dayanıklılığıyla ön plana çıkan Kobo Aura H2O, fiyat konusunda en önemli rakibi Amazon Kindle’a göre oldukça dezavantajlı durumda. Kindle Paperwhite’a Avrupa’da 70 avro karşılığında sahip olmak mümkünken, Aura H2O için 180 avro ödemek gerekiyor. Aradaki bu yüksek fark ise hiç kuşkusuz Kobo Aura H2O’nun suya dayanıklı olmasından kaynaklanıyor.

29 Ağustos 2014

copte-dostoyevskiKendimi bildim bileli dünyayı kitapların kurtaracağına inanırım. Eğer dünyanın her yerinde tüm insanlar kadim birer kitap okuru olsalardı daha güzel bir dünyada yaşıyor olurduk diye düşünürüm.

Ne kadar ütopik şeylere inanıyor olursak olalım, ne kadar ütopik düşlere sahip olursak olalım, hepsi insandan doğuyor. Dünyayı bu kadar korkunç yapabilmeyi de başaran insandan. Ama öyle de güzel insanlar var ki bu dünyada, düşlerimize ilham veren…

Oktay Çetinkaya hiç ummadığım bir zamanda, bir rastlantı eseri çıktı karşıma. Kendisi değil. Enis Rıza Sakızlı’nın yönettiği ve onun hayatını anlattığı belgesel film “Çöpte Dostoyevski Buldum” ile çıktı karşıma Oktay. Müthiş bir yaşamöyküsü. O kitaplara dair ütopik inancımın en güçlü kanıtlarından biri.

Oktay, dünyanın adaletsizliğinin, ülkenin çarpık düzeninin bedelini daha doğmadan omuzlarına kader olarak yüklendiğimiz çocuklarımızdan biri. Milyonlarcasından biri. O çocuklardan çok çok azı o kaderi derisinden kanata kanata söküp atabiliyor. Oktay o azınlıktan biri. Üstelik belki hala acıyan yaraları ile hepimizden daha mutlu gülümseyebiliyor geleceğe.

Çocukluğuna dair hikâyeler, duyduğumuz benzer onlarca yüzlerce hikâyeden farklı değil. Parasızlık, geçimsizlik, açlık, eğitimsizlik, barınaksızlık ve itilmişliklerle geçen çocukluk yılları. İlkokul çağında para kazanma zorunluluğu ile başlayan ve bir daha da hiç kesilmeyecek olan iş hayatı.

Adana’da başlayan yaşamı, çeşitli işlerden geçtikten sonra atık kâğıt toplayıcılığı ile İstanbul’a kadar uzanıyor. O kadar özel bir çocuk ki; hepimizden daha çok seviyor işini, severek yapıyor. Dostları diğer kâğıt toplayan insanlar, tinerciler, sokak çocukları, kediler ve kediler… İlkokuldan terk ve kitap denen nesne onun için sadece para kazanması için ağırlığı kadar var. Çöpte bulduğu kitaplar kalınsa seviniyor olmalı yükte ağırlık yapacağı için. Bazen de buldukları kitapları sahaflara satıyorlar daha iyi para verirlerse.

Ama bir gün her şey değişiyor. Çöpte bulduğu bir kitabı okumaya karar veriyor. Sonra bir diğerini. Artık kitapları atık kâğıt torbasına değil, diğer çalışma arkadaşları ile kaldıkları mekânın bir köşesine yaptığı rafta biriktiriyor. Kitapları satın almaya gelen kitap satıcılarına da vermiyor. Sonra Dostoyevski ile karşılaşıyor. Albert Camus ile. Ve daha niceleri ile. En çok Dostoyevski’yi seviyor. Düşünüyorum da bugün dünyanın en iyi üniversitelerinde en iyi derecelerle eğitim görmüş insanlardan kaçı bir Dostoyevski okumuştur, kaçı bir Tolstoy okumuştur, kaçı Camus’nün “Yabancı”sını okumuştur? Ve acaba kaçı bugün zengin, mutlu ve umutlu bir yaşam sürmektedir?

Arkadaşları bakıyor bu çocuk gece gündüz okuyor, onlar da başlıyorlar kitap okumaya. Oktay çok sevmesine rağmen kâğıt toplama işini bırakıp önce sokakta, sonra bir mekân tutarak sahaf işine başlıyor. Bu süreçte karşımıza yine çok güzel insanlar çıkıyor, Oktay gibi çocukları dünyanın adaletsizliklerine inat insan gibi bir yaşama kavuşturmaya çabalayan: Pınar Selek, Özcan Yurdalan, Nilgün Yurdalan ve daha niceleri. Bir sahnede bakıyorum bir salonda bir köşede Selçuk Altun diğer köşede Oktay kitap müzayedesinde. Oktay’ın dükkânına değerli yazarlar, edebiyatçılar, sanatçılar gelip gidiyor. Ona bakıyoruz, yüzünde hep o güzel tebessüm. Geleceğe umutla giderken geçmişini unutmuyor, eski dostları ile hala görüşmeyi, ara sıra onların mekânlarına gidip hal hatır sormayı hiç unutmuyor.

Oktay’ı ve yaşamını belgeselin yaklaşık 100 dakikalık süresi boyunca neredeyse nefessiz izledim. Annesinin, dostlarının, işverenlerinin, Özcan ve Nilgün Yurdalan’ın ona dair anlattıklarını bir düşün nasıl hayata geçtiğini dinler gibi heyecanla dinledim.

Oktay için ne geçmişte, ne de gelecekte yaşam kolay olacak. Ama yaşamın ne olduğunu pek çoğumuzdan iyi biliyor. Belgeselin bir yerinde yaşadıklarından ve yaptıklarından, yaşamdaki tercihlerinden mutlu olduğunu söylüyor ve diyor ki: “İnsanlara bakıyorum. Çoğu mutsuz. O kadar anlamsız hayatlar yaşıyorlar ki.”

Oktay belgesel boyunca daha çok şey söylüyor. Sözcükleri ile olduğu kadar yaşamı ile. Bu belgeseli herkes izlemeli. Kitap okumadan geçirdiğimiz zamanların ne kadar boşa geçtiğini anlamamız, kısacık ömrümüzün bir dakikasının bile Oktay’ın sözünü ettiği o anlamsızlıklarla geçirilemeyecek kadar çok ama çok değerli olduğunu anlayabilmemiz için.

Belgesel Goethe’nin şu cümlesi ile başlıyor:

“Özgürlüğü ve hayatı hak edenler, onu her gün fethetmek zorunda olanlardır.”

Şule Tüzül – edebiyathaber.net (29 Ağustos 2014)

dorisNobel Edebiyat Ödülü sahibi İngiliz yazar Doris Lessing’in, tüm kitap koleksiyonunun Zimbabve’nin başkenti Harare’deki şehir kütüphanesine verilmesini vasiyet ettiği ortaya çıktı.

20. yüzyılın en büyük kurgu yazarlarından biri olarak gösterilen Lessing’in kütüphanesinde, 3 binin üzerinde kitap bulunuyordu. Dünyaca ünlü yazar, 2013 yılının Kasım ayında Londra’daki evinde 94 yaşında hayata gözlerini yummuştu.

The New Zimbabwe web sitesinde çıkan habere göre, bağışı doğrulayan Lessing’in vasileri, Uluslararası Kitap Yardımı’ndan (BAI) kitapların iletilmesi konusunda yardım istedi. Lessing hayatı boyunca, özellikle Sahra Altı Afrikası ve Ortadoğu’da kütüphanelere kitap yardımında bulunan bir STK olan BAI’nın en önde gelen destekçilerinden biri olmuştu.

Zimbabwe Herald gazetesine konuşan Harare Belediye Başkanı Bernard Manyenyeni, ünlü yazar tarafından yapılan bağışı “muhteşem bir jest” olarak nitelendirdi.

Doris Lessing, o zamanlar Güney Rodezya olarak bilinen Zimbabve’de 1924’den 1949’a kadar tam 25 yıl yaşadı. 1956 yılında ülkeye geri dönen Lessing, Rodezya rejimi karşıtı konuşmasının ardından yasaklı göçmen ilan edildi.

Kaynak: CHA (29 Ağustos 2014)

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z