Metin Celal, Haydar Ergülen ve Yavuz Ekinci ile Adnan Özer Şiir Evi’nin açılışına doğru yol alırken, arka koltukta Yavuz Ekinci derin bir uykudaydı. Biz ise baharın doğaya henüz vurduğu o belirsiz vakitte, geçmişten günümüze edebiyatın labirentlerinde kaybolmuştuk. Metin Abi’nin, sırf beni de o derin sohbete dâhil edebilmek adına ‘Uyuyor musun?’ diye takılmasına rağmen, navigasyonu unutup yanlış yollara sapmama neden olan şey yorgunluk değil, o sohbetin bizzat kendisiydi. Metin abi’nin, ‘Günümüz Türk öyküsünde insanın sesinin biraz daha azaldığı’ tespiti zihnimde yankılanırken şu sorunun kıyısına vurdum: Azalan gerçekten insan mıydı, yoksa artan ve biçim değiştiren o devasa suskunluk mu?

Türk öyküsünün tarihinde en çok konuşan kahramanlar bile aslında suskun insanlardır.
Bu ilk bakışta çelişkili görünebilir. Sonuçta öykü dediğimiz şey insanların konuştuğu, düşündüğü, yaşadığı bir anlatı biçimidir. Fakat Türk öyküsünün hafızasında yer eden karakterlere dikkatle bakıldığında başka bir gerçek ortaya çıkar. Onlar ağırlıklı olarak söyledikleriyle değil, söyleyemedikleriyle hatırlanırlar.
Bir vapur iskelesinde bekleyen adam… Pencereye dönüp uzun süre dışarı bakan kadın… Akşamüstü kahvehanede çayını karıştıran ihtiyar… Bir mektubu defalarca okuyup yine de cevap yazamayan genç…
Türk öyküsü uzun yıllar boyunca tamamlanmış cümlelerin değil, eksik kalmış hayatların peşinden gitti. Belki de bu yüzden öykümüzün en güçlü damarlarından biri suskunluktur.
Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Türk öyküsündeki suskunluk çoğu zaman bir anlatım eksikliği değildir. Aksine bilinçli bir anlatım tercihidir. Yazarın geri çekilerek karaktere, mekâna ve okura alan açmasıdır.
Bugün dönüp günümüz öyküsüne baktığımızda şu soruyla karşılaşıyoruz: Türk öyküsünün suskunluğu gerçekten kayboldu mu, yoksa yalnızca biçim mi değiştirdi?
Bu sorunun cevabını aramak için öykümüzün hafızasına dönmek gerekiyor.
Türk öyküsünde suskunluğun estetik bir değere dönüştüğü ilk büyük duraklardan biri kuşkusuz Sait Faik’tir.
Sait Faik’in insanları büyük sözler söylemezler. Adalarda dolaşırlar, vapurlara binerler, balık tutarlar, kahvelerde otururlar. Yazar onların iç dünyalarını doğrudan açıklamak yerine gündelik yaşamın ayrıntıları üzerinden görünür kılar. Bu nedenle Sait Faik’in öykülerinde insan, çoğu zaman kahramanların söylediklerinden çok yaşama biçimlerini hatırlar.
Onun anlatılarında sessizlik bir boşluk değil, anlam üretme biçimlerinden biridir.
Bu durum özellikle Semaver, Sarnıç, Lüzumsuz Adam ve Son Kuşlar gibi kitaplarda belirginleşir. Lüzumsuz Adam’ın anlatıcısı, adalarda dolaşan yalnız insanlar, balıkçılar ve kahvehane müdavimleri genellikle büyük olayların değil sıradan hayatın içinde görünür olan sessiz kırılmaların taşıyıcısıdır.
Tomris Uyar’ın öykü dünyasında suskunluk bu kez insan ilişkilerinin içine yerleşir.
Tomris Uyar’ın öykülerinde insanlar konuşurlar; fakat ilişkilerin asıl gerilimi konuşmaların arasında ortaya çıkar. Kadın ile erkek arasındaki duygusal mesafe, aile içindeki görünmez çatlaklar, gündelik hayatın örttüğü kırgınlıklar doğrudan ifade edilmez.
Bir konu değiştirilir. Bir soru cevapsız bırakılır. Bir cümle yarıda kesilir. Ve tam o anda okur, söylenmeyenin söylenenden daha büyük bir yer kapladığını hisseder. Tomris Uyar’ın öykücülüğü, suskunluğu özellikle insan ilişkilerindeki görünmez mesafeler üzerinden derinleştiren önemli örneklerden biridir.
İpek ve Bakır, Ödeşmeler, Yürekte Bukağı ve Yaz Düşleri Düş Kışları kitaplarında kadın-erkek ilişkileri, ev içi gerilimler ve günlük yaşamın örttüğü kırgınlıklar çoğu zaman doğrudan söylenmez; okur bunları satır aralarında sezer.
O günkü yolculuğumuzda yanlış yollara sapmam, bana Ferit Edgü’nün kahramanlarını hatırlattı. Edgü’nün metinlerinde sessizlik sadece bir susma hali değil, Hakkâri’de Bir Mevsim’de olduğu gibi Hakkâri’nin geçit vermeyen coğrafyasıyla bütünleşmiş varoluşsal bir atmosferdir. Tıpkı navigasyonun sesinden ziyade içimdeki o derin sohbeti dinlerken rotadan çıkmam gibi, Edgü’nün öğretmen-anlatıcısı da karlar altındaki o uzak köyde dünyanın dilsizliğiyle karşılaşır. Bu noktada Edgü’nün metinleri, sadece insanların değil, coğrafyanın da anlatının etkin bir unsuruna dönüştüğü farklı bir yerde durur. Dağlar ve kar yolları sadece birer mekân değil, insanın dünyadaki yerini sorgulatan sessiz birer karakterdir; bu durum sessizliği psikolojik bir halden çıkarıp varoluşun diline dönüştürür. Bu durum, Metin Abi’in sözünü ettiği ‘insan sesinin azalması’ndan çok, insanın mekânın heybeti karşısında sesini bilinçli olarak kısmasıyla ilgilidir.
Necati Tosuner ise sessizliği doğrudan şehrin içine taşır; Kambur veya Kasırganın Gözü adlı eserlerinde karakterlerin içsel yaşamında taşıdıkları tamamlanmamış duyguları ve adlandırılmamış sızıları görünür kılar. Sessizliğin mekânı şehrin bu içsel labirentlerinden taşraya ve yollara doğru büküldüğünde ise karşımıza Mustafa Kutlu çıkar.
Kutlu’nun Yokuşa Akan Sular, Yoksulluk İçimizde, Bu Böyledir ve Beyhude Ömrüm gibi hikâyelerinde suskunluk; yol, kasaba ve bitmek bilmeyen bir bekleyiş üzerinden kimlik kazanır. Karakterlerin uzun açıklamalar yerine bir istasyonun veya dükkânın sessizliğinde yankılanan ruh halleri, Anadolu’nun değişimini sezdirir. Kutlu’nun hikâyelerindeki bu tevekkül dolu bekleyiş, Cemil Kavukçu’nun öykülerinde yerini taşra ile şehir arasında sıkışmışlığın yarattığı daha melankolik bir yabancılaşmaya bırakır. Yalnız Uyuyanlar İçin, Bilinen Bir Sokakta Kaybolmak, Dört Duvar Beş Pencere ve Gemiler de Ağlarmış gibi kitaplarda küçük kasabalar ve loş kahvehaneler, hayat karşısındaki yorgunluğun ve kaçınılmaz kabullenişin sığınağına dönüşür.
Türk Öyküsünün “Suskun” Köprüsü: Ahmet Büke
Zaman değişse de o eski sessizliğin nöbetini bugün Ahmet Büke devralıyor. Ahmet Büke’yi okurken zaman zaman Sait Faik’ten gelen o sezdirme geleneğinin günümüzdeki yankılarıyla karşılaşırız.
Yazarın öykülerinde Ege coğrafyası, gündelik hayat, emek, yoksulluk ve sıradan insanların hikâyeleri dikkat çeker. O, doğrudan bir “suskunluk yazarı” olmaktan çok, Türk öyküsünün sezdirme ve açıklamadan anlatma geleneğini günümüzde sürdüren isimlerden biridir.
Ahmet Büke’nin anlatı kişileri çoğu kez hayatlarını açıklamaya girişmezler. Büke’nin öykülerinde karakterlerden çok onların taşıdığı hayat yükü konuşur. Bir kahvehanede otururlar, tarlaya giderler, deniz kıyısında dolaşırlar, çalışırlar, yorulurlar, kaybederler. Okur onların iç dünyasına doğrudan girmez; fakat hayatın ağırlığını omuzlarında hisseder. Büke’nin başarısı, gündelik hayatın sıradan ayrıntıları içinde insanın kırılganlığını açığa çıkarabilmesidir. Özellikle İzmir Postası’nın Adamları, Kumrunun Gördüğü ve Ekmek ve Zeytin çevresinde düşünüldüğünde yoksulluk, emek ve taşra hayatı doğrudan açıklanmaktan çok yaşantılar üzerinden sezdirilir. Bu açıdan onun öyküleri, Sait Faik’ten başlayıp günümüze uzanan sezdirme geleneğinin çağdaş örnekleri arasında değerlendirilebilir.
Bu suskunluk mirası, günümüzde bir yok oluşa değil, Behçet Çelik’in öykülerindeki o ince sızıda olduğu gibi modern bir kabuk değişimine işaret eder. Bana kalırsa asıl ilginç değişim burada başlıyor. Çünkü günümüz öyküsünde suskunluk ortadan kalkmış görünse de aslında farklı biçimlerde yaşamaya devam ediyor.
Behçet Çelik’in öykülerinde insanlar hayatlarının merkezindeki meseleleri çoğunlukla doğrudan konuşmazlar. Gündelik hayatın küçük ayrıntıları arasında dolaşırken asıl kırgınlıklar ve eksiklikler yavaş yavaş ortaya çıkar. Bu yönüyle Behçet Çelik, Türk öyküsündeki suskunluk geleneğinin günümüzdeki önemli devamcılarından biri olarak okunabilir. Düğün Birahanesi, Gün Ortasında Arzu, Yazyalnızı ve Ateşe Atılmış Bir Çiçek kitaplarında da gündelik hayatın küçük ayrıntıları ilişkilerdeki kırılmaları hissettiren temel araçlardan biridir.
Türk öyküsüne suskunluğun artık tek bir biçimde karşımıza çıkmadığı görülür. Bilge Karasu’nun Göçmüş Kediler Bahçesi ve Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı çevresinde kurduğu anlatı dünyasında mesele yalnızca neyin anlatıldığı değil, neyin nasıl anlatılabileceğidir. Dilin sınırları ile insan deneyiminin sınırları çoğu zaman aynı noktada buluşur.
Murat Gülsoy’un Tanrı Beni Görüyor mu? ve Oysa Herkes Kendisiyle Meşgul adlı kitaplarında ise başka bir sessizlik biçimi belirir. İnsanlar konuşur, iletişim kurar, hatta aynı hayatın içinde yaşarlar; fakat buna rağmen birbirlerine tam olarak ulaşamazlar. Modern hayatın kalabalığı içinde büyüyen bu görünmez mesafe, öykülerin temel gerilimlerinden birine dönüşür.
Benzer bir durum Yalçın Tosun’un öykülerinde de hissedilir. Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler ile Peruk Gibi Hüzünlü adlı kitaplarda aile içinde yıllarca biriken kırgınlıklar, eksiklikler ve söylenmeden kalan duygular sessizliğin kaynağı hâline gelir. Sema Kaygusuz’un Ortadan Yarısından ve Sandık Lekesi adlı eserlerinde ise bu sessizlik bireysel olmaktan çıkar; kültürel belleğin, geçmişin ve toplumsal hafızanın taşıdığı yükle derinleşir.
Barış Bıçakçı’nın Bizim Büyük Çaresizliğimiz ve Sinek Isırıklarının Müellifi adlı eserlerinde ise büyük trajedilerden çok gündelik hayatın içinde büyüyen küçük yalnızlıklar dikkat çeker. Böylece suskunluk, kimi zaman dilin sınırlarında, kimi zaman aile içinde, kimi zaman da modern şehir hayatının görünmez boşluklarında yaşamayı sürdürür.
Merve Koçak Kurt ise Ellerin Mavi Kelebek, Oysa Rüyaydı, Naz Kahvesi ve Söz Sandığım adlı kitaplarında günümüz insanının birbirine yakın durmasına rağmen aralarındaki o devasa ve giderek artan duygusal mesafeleri büyük bir yetkinlikle görünür kılar. Bütün bu örnekler bize aslında tek ve sarsıcı bir hakikati gösteriyor.
Türk öyküsünün o kadim suskunluğu kaybolmamış, yalnızca zamanın ruhuna uygun olarak köklü bir biçim ve sebep değişikliğine uğramıştır.
Metin Abi’nin o gün yolculuğumuz sırasında dile getirdiği, günümüz öyküsünde insanın sesinin azaldığına dair tespiti, tam da bu noktada derin bir haklılık payı taşır. Bugün değişen şey suskunluğun kendisi değil, bizzat kaynağı ve toplumsal karşılığıdır.
Bir zamanlar öykü kahramanları, içe kapanmanın, çekingenliğin ve henüz kelimelere dökülemeyen o ham duyguların ağırlığıyla susuyorlardı. Bugünün suskunluğu ise iletişimin en üst seviyeye çıktığı ama gerçek temasın trajik şekilde azaldığı bir dünyanın içinden, yani “söylediği hâlde anlaşılamama” sancısından doğmaktadır. Sait Faik’in martılarına bakan balıkçılarından Behçet Çelik’in öykü kişilerindeki ince sızılara, Ferit Edgü’nün o yalnız ve dilsiz coğrafyalarından günümüz kentlerinin görünmez mesafelerine kadar uzanan bu canlı bağ, Türk öyküsünün mirasının hâlâ nefes aldığını kanıtlar.
Sonuçta, o gün navigasyonun yönlendirmesine rağmen saptığım o yanlış yol, beni aslında Türk öyküsünün bu asıl ve gürül gürül akan damarına çıkarmıştı. Metin Abi’nin dediği gibi bugün suskunluğun sebebi kökten bir dönüşüm geçirmiştir. Eskiden insanlar söyleyemedikleri için suskunluğa sığınırdı; bugün ise tıpkı o araçtaki derin sohbetimizde olduğu gibi, en çok konuştuğumuz ve kendimizi ifade etmeye çalıştığımız anda bile anlaşılamadığımızı hissettiğimiz için susuyoruz. Türk öyküsünün suskunluğu kaybolmuş değildir, yalnızca sesini ve rengini değiştirmiştir. Suskunluk, sanıldığı gibi kelimelerin tükendiği yerde bitmez; aksine her çağın kendi diliyle, kendi sessizliğiyle yeniden başladığı o tılsımlı yerde, öykümüzün kalbinde yaşamaya devam eder.


















