Masthead header

Sennett’in “Yabancı”sı veya bir cemaat hayal ettik, yabancılar kirletmesin! | Emek Erez

emek-erezSürgün, göç, yerinden edilme gibi kavramlara çok yabancı olmadığımız bir coğrafyada yaşıyoruz. İnsanların yerinden edilmesi veya sürgüne gönderilmesi maalesef sadece birer antropoloji veya sosyoloji kavramı olmasının ötesinde anlamlara karşılık geliyor. Zorla göç etmek zorunda kalmış bir insan için yaşam hep bir yersiz yurtsuzluğa karşılık gelirken, kökensizlik, ait olamama, geçmişin bir resim gibi canlı ama bir o kadarda cansız hafızası yeni bir yaşamı zorlaştırıyor. Çünkü bir sürgün için yaşam her yerin yabancısı olmak demek. Richard Sennett’in “Yabancı: Sürgün Üzerine İki Deneme” adlı kitabı iki deneme üzerinden bahsettiğimiz olguları işliyor. Geçtiğimiz günlerde Metis Yayınları tarafından, Tuncay Birkan çevirisi ile basılan kitap, özellikle milliyetçiliğin antropolojik anlamları ve halk (volk) kavramı hakkındaki tespitleri ile kendisini oldukça önemli bir noktaya taşıyor.

Sennett ilk denemede Rönesans döneminde Venedik’te yaşayan Yahudi halkı ve dönemin gettolarını inceliyor. Tarih içinde yolu hep sürgünle kesişen Yahudi halkı bu dönemde sürgün yerine tecrit bir yaşama mahkȗm oluyor. Getto bir anlamda bedenin bir mekȃnda tecrit edilmesi anlamına geliyor. Kendi içinde kapalı bir yaşam sürülen gettolar, bu dönemin Yahudi halkı için bir anlamda kendi kaderini tayin hakkı sağlarken bir yandan da dışarısı ile ilişkisi yabancılık üzerinden kuruluyor. Çünkü getto dışına çıkan bir Yahudi devamlı olarak kimliğinin zarar göreceği tehdidini içinde taşıyor. Öte yandan getto dışındakiler için Yahudi halkı birçok fantezinin malzemesi oluyor. Çünkü birbirini tanımayan halklar için yabancılık her zaman tahayyülde olumsuz anlamlar içeren bir durum.

yabanciSennett’in Rönesans Venedik’i üzerinden yabancılığı ve göçmenliği anlatma sebebi Venedik’in uluslararası bir şehir olması ile ilgili. Bu dönemde Yahudiler dışında; Türkler, Dalmaçyalılar, Yunanlılar, Almanlar gibi daimi göçmenleri de bünyesinde barındıran bir şehir olan Venedik, bünyesinde barındırdığı halklara şehrin vatandaşı statüsü vermiyor ve bu durum göçmenler arasında hak kodları oluşmasına sebep oluyordu. Venedik’te haklar karşılıklı güvene dayanan bir sözleşme statüsü ile sağlanıyordu. Sennet’e göre ekonomik haklar ile ifade özgürlüğü hakları arasında bir ilişki vardı. Çünkü ifade özgürlüğünün kökleri, sözlü sözleşmeyi esnek bir araç haline getiriyordu. Ayrıca yabancılar için oluşturulan gettolar yere ait haklar adı verilebilecek bir durumu ortaya çıkarıyordu. Bunun anlamı gettolarda yaşayanların diğer yabancıların saldırısına karşı korunması demekti. Gettolarda korunan yabancılar şehrin başka mekȃnında korunma hakkını kaybediyordu ki bunun anlamı bedenin neredeyse devamlı tecrit altında olmasıydı. Ancak dönemin Yahudi halkı bu durumu ironik bir şekilde olumlu karşıladı. Modern dünyanın ilk küresel şehri olan Venedik gettoya biçim veren dil ve hakları gettonun yapılışına bağlı olarak inşa ederek yer ve hak arayışını aynı anlama indirgemiş oldu böylece. Sennett’e göre bu “ikici” durum ekonomik sözleşme hakları ile şiddet karşısındaki bedensel haklar durumu, mekȃn içinde tecrit edilmeye bağlı kılınmıştı. Bunun sonucu modern dünyada bu ikiciliğin insan haklarının değerlerini eşitsizlemek üzerine kurulmasına sebep olmuştu. Ezilen gruplar, “organik bedenleri” korunuyor algısıyla bir anlamda özgür olduklarını düşünürken aslında tecridi ve kapatılmayı kabul etmiş oluyorlardı.

Sennett ayrıntılı bir şekilde incelediği Venedik Yahudi gettoları üzerinden devletin dayattığı yabacılık statüsünü ele alırken, Shakespeare’in “Venedik Taciri” oyunu üzerinden dönemin sanata yansımasını da ele alıyor. Çünkü Sennett’e göre; bu oyun özellikle Rönesans’ta şekillenmeye başlayan bir bağlantıyı, ifade özgürlüğü ile sözleşmenin kutsallığı arasındaki bağlantıyı, dramatize ediyor. Ona göre; Shakespeare bir dramatist olduğu için bu yamyamlık sözleşmesinde, keşfettiği konuşma özgürlüğünü, sanatsal bir amaca hizmet eder hale sokmuştur.

Kitaptaki ikinci deneme siyasi sürgünlerin mekȃnı haline gelen on dokuzuncu yüzyıl Paris’inde yerinden olma deneyimini ressam Mannet ve Rus yazar Herzen üzerinden ele alıyor. Bu bölümün en çarpıcı noktası 1848 devrimi ile farklı bir anlam kazanan millet, milliyetçilik olgusu hakkında söyledikleri. 1848 devrimi aslında Anderson’un deyimiyle hayal edilen bir cemaate karşılık geliyor. Yunanlılardan itibaren bir millete ait olmak tam bir insan olmanın kuralıdır. Ancak Batı tarihinin seyri içerisinde “millet” kelimesinin anlamı büyük ölçüde değişmiştir. Milliyet bazen bir din pratiğine göre bazen aristokratik hanedanlar, bazen de bir ana şehrin ticari ortakları ağını içermiştir. Ancak 1948 milliyetçiliği kitabın deyimiyle; “medeniyetimizde kolektif kimliğin apayrı bir versiyonu haline gelir.” Bu dönem milliyetçiliği ȃdetlerin kutsal ve hȃkim kılındığı bir boyuta taşınır. Bu dönemde özellikle halk (volk) kendi kendisinin farkında olmayışı bakımından bir erdem kaynağı olarak görülür. Örneğin; köylüler kendilerini korumayı başarmışlardır. Çünkü onlar “diğer” gruplar ile daha temas ederek kendi “öz” durumları ile var olabilmişlerdir. Tolstoy’un yazdığı gibi; “köylülerin ahlaken üstün olmalarının nedeni zaman ve tarih içerisinde kendilerine dair herhangi bir farkındalıkları olmaması, fazla düşüncenin, verili hayatın sınırlarının ötesine geçerek, düşünmenin insanı için kemiren zehrinden azade olmalarıdır. Köylü tarihin aynasına bakmaz, sadece vardır, halk sessizdir.” Bu dönemde ne kadar az farkındalık o kadar iyi bir kimlik anlamı kazanır ve köylüler bu anlamda kendiliğinden ve kozmopolit olmayan yapıları yüzünden onurlandırılır.

Elbette bu durum yabancılık kimliği üzerinde oldukça olumsuz durumlara karşılık gelir. Çünkü yerlilerin yabancı ile teması kültürel anlamda “bulaşma ve kirlenme” anlamı kazanır. Bu nedenle yabancılık her anlamda öteki bir kimlik olarak kurulur. Böylece modern devlet bu antropolojik erdemden nasibini alır ve kendi steril alanını milliyetçilik üzerinden kurma gayretine girişir.

Richard SennettBu yeni yabancılık durumunu Sennett Rus yazar Herzen üzerinden anlatır. Bunun nedeni Herzen’in yazılarının bilgi verici yanı, böyle bir durumda günlük hayatın nasıl sürdürülebileceğine dair ipuçları vermesi ve yabancı olmanın nasıl anlamlandırılacağını yorumlama tarzıdır. “Kademe, kademe içimde devrim oldu” der Herzen ve ekler; “Kendimdeki gücün farkındaydım. Herkesten gittikçe daha bağımsız hale geldim. Artık maskeli bale sona erdi, dominolar kaldırıldı, başların üzerindeki taçlar, yüzlerdeki maskeler düştü…” Sennet’e göre bu cümleler; sürgündeki tecridi bir erdem haline getirme, kendi etrafındaki dünyayı görme tarzını yeniden kurmaya başlama anlamına gelir. Kuşkusuz ki bu durum bir sürgün için hiç de kolay olmayacaktır.

Sennett’in “Yabancı”sı sürgün olmanın ve yerinden edilmişliğin sanatla olan ilişkisini kurması bakımından da ayrıca üzerinde durmayı hak ediyor. Yabancı olmak, sürgün olmak, yerinden edilmek kavramlarına getirdiği farklı bakış açılarıyla kitap, Türkçeye kazandırılmış klasikler içerisinde yerini alırken, tek cümle ile özetlemek gerekirse bu cümle; Biz devletler bir cemaat hayal ettik; yabancılar kirletmesin! Şeklinde olabilir sanırım.

Emek Erez – edebiyathaber.net (12 Kasım 2014)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r