
Pembe, açık yeşil, kavuniçi… Elbirliğiyle üç beş gecenin sabahına kondurulmuş, kiminin penceresinde çıkma, paslı, ferforje korkuluklar, kiminin gri sıvasında bir gün döneriz memlekete umudu… Hayatlarının farkında olmadıkları tek düzeliğine, işsizliğe, çocuk hasretine, hayırlı kısmetsizliklerine, her hafta gidilemeyen mahalle pazarlarına inat, her mevsime bir tomurcuk yetiştiren; pencere önlerinde, kapı girişlerinde, merdiven kenarlarında, büyük, küçük, mor, pembe, baygın, diri, yaprak yaprak filizlenen bir yaşamak sevinci. Dışarıda sardunyalar, buhurumeryemler, kasımpatıları… İçeride Saime’nin çocukluğu. İlk heyecanları. Yarın evlenecekmiş gibi hazır ettiği iğne oyaları -iki pıtırcık iki örümcek- eli belinde motifli dantelleri, kanaviçe işli etamin seccadeleri hepsi şu yüklükte. Babasını beklediği iyot kokusuna bulanmış geceler sofadaki büfenin içinde. Her sabah sürdüğü kırmızı ruju otuz sekiz yaşının tüm yorgunluğuna inat, işte orada.
Saime o akşamüstü mahallenin kadınlarını ziyaretten dönerken gördü. Her perşembe Hacı Bayram, Tezveren, Karyağdı… Evveli nasıldı? Kimin duası kabul olundu da adet edindi mahalleli? O gitmedi bu kez. Allah affetsin biraz kırgındı. O kadar dua edip durdu her perşembe. Tesbih tanesi kadar çocuk da sevindirdi. Yeri geldi kısmeti açılsın diye kilitlere anahtarlar takıp da çevirdi. Olacak şey miydi şimdi? Varı yoğu şuncacık baba yadigarı da gitti işte.
Saime tahta avlu kapısının çelimsizliğini örtbas etmek için koca asma kilit taktı da yine de hırsızları caydıramadı. Gözü pek hırsız bir omuz darbesiyle olacak, yerinden etti hüzünle, umutla, telaşla yıllardır açtıkları kapıyı. Olan kümesteki Kibar ile Marco’ ya oldu. Hırsız üç tel bilezikle yetinmemiş olacak ki giderken bizim emektarları koltuk altına sıkıştırıvermişti. Buralarda olmaz şey değildi ya yine de hırsızın tek ayakları değil adı da pisti işte. Neyse ki üzerinde esmer bir güzel resmi olan çay kutusunun içinde biriktirdiği parayı görmemiş, Saime’yi her gece ve her gündüz en çok da ocak başında yemek karıştırırken yakalayan hülyalardan alıkoyamamıştı.
AEG Lavamat Tam Otomatik. Yirmi iki bin peşin, yirmi iki bin taksitle.
Peşin parayı denkleştirdi mi, taksit kısmı kolay. Hey gidi Saime, ömrün beklemekle geçti şu gecekonduda. Ha bugün ha yarın deniz aşırı yollardan gelecek babanı bekle. Vesikalı Yârim’i Recep Abi’nin Yeni Melek Sineması’na getirmesini bekle. Tarhanayı ser, kurumasını bekle. Hayırlı bir kısmet bekle. Doktora git, ilaç sırası bekle. Kapat fincanı soğumasını bekle. Neyim eksik ötekilerden boylu poslu olsun de, sonra yine de nasip de, bekle.
Saime de biliyordu hayaller bu çiçek bozuğu yüzlerde çizgiler bırakmadan gerçekleşmezdi. Annesi ocak başında dalıp giden kızına seslendi:
“Saime kız sıkma canını zaten incecik birkaç tel. Alan hayırlı olsa, eldeki bereketli olurdu. Sen evlen kocan âlâsını alır sana. Ama ben biliyorum senin aklında koca falan yok. Tutturdun bir otomat makine diye, hem ne var işte kaynıyor kazanımız. Sıcak suyumuz var, sabunumuz var. Diyorlar ki o makineler öyle ak pak yapamıyorlarmış. Geçenlerde Nesrin geldiydi anasına da o dediydi, hiç imrenmeyin diye.”
Nesrin, Saime’nin beşikten arkadaşı. Evlendi de apartmanlara gitti. Anaları birer hafta arayla doğurunca kırkları karıştı nasılsa diye hocayı çağırıp mevlitlerini de tek evden, tek ağızdan yapıvermişlerdi. Saime ne kadar gecekondu mahallelerinin isine pisine bulanmış gibi kara ise Nesrin de o kadar akça pakça. Nesrin’in bahtı da benzi gibi açık olunca liseyi bitirir bitirmez konuştuğuna vardı. Konuştuğu da Bakkal Satı’nın oğlu Kerim. Sarı Kerim. Dalavereci Kerim. Tekel bayiine ortak olmak için anasının umre parasını söğüşleyen Kerim. Saime istemez böylesini. Adam dediğin sözünün eri olacak. Sabah gidecek, akşam evine gelecek. Ara sıra kahveye de gitse evine bağlı olacak.
Bayıra sırtını vermiş evler akşam ezanıyla kabuğuna çekiliyor, sokaktan top sesleri eksiliyor, kadınlar ellerinde oyaları kocaları gelmeden evlere doluşuyordu. Saime işi gücü bitirmiş, çayı demlemiş, pencerenin önündeki kanepeye oturmuştu. Bu akşam fotoroman bile okuyası yok.
“Anne kız yarın diyorum ben bir çarşıya çıkayım.”
“Ne yapacaksın kız çarşıda? Anasına diyeyim Ahmet’ i de al yanına, yalnız gitme. Belime yakı alacaktım, sen çıkmışken onu da bir alıver o zaman.”
“Bakayım bir ne kadar olmuş bizim makine. Biz biriktiriyoruz ona zam geliyor. Hem artık bunaldım valla, suyu ısıt leğeni doldur, çitile babam çitile. Tüpte bedava değil ya. Ahmet’i falan da takma peşime bakamam elin sıpasına.”
Saime o gece babasını gördü rüyasında. Sekiz yaşından beri her içi daraldığında, eve, sofaya sığamadığında aynı rüyayı görürdü. Bir kulaç attı. İyot kokusu burcu burcu odayı doldurdu. Bir kulaç attı. Samsun sigarasının kokusu burnunda. Bir kulaç daha. Şu koca mavi, bizim sataşkan bozkırdan daha mı büyük? İşte şimdi denizin ortasında. Babasıyla kol kola vermiş. Kolunda üç ince tel. Yine içi bulandı.
“Saime kız kalk hadi iki lokma bir şey ye, öyle gidersin.”
Saime kalktı. Saime tamamlanmamış çocukluğuyla, anasının kuzusu, babasının kara kızı olarak kalktı. Otuz sekiz yılın yol yorgunluğuyla, önceki günün sıkıntısını yastıkta bıraktı da kalktı. Sırı dökülmüş, anasının ilk evlendiği zamanlardan kalma, önünde kırmızı ruju, yanında Belissima parfümü, nicedir sırdaşı aynaya baktı. Bugün pembe saten gömleğini giyecek, altına da daha yeni beline ek yaptığı gül kurusu eteğini. Büyük gün. Hem belki koç boynuzlarının nazarları bir türlü defedemediği bu eve makine uğurlu gelir. Attı kendini sokağa. Mescitten sağa sapıp Kerimlerin tekel bayiinden aşağı salındı mı dükkân karşısında.
“E be abi nedir bu böyle, yetişemiyoruz valla ne ara arttı yine bu gavurun otomatı. Neyse peşinat tamam, taksiti de yapacağız bir şeyler. Sipariş gelir bahara, Selimle Hamide’nin düğünü var ya, gelen, giden, ölçtürüp diktiren çok olur nasılsa.”
“Kız kızım alacaksan al şunu. Bak haftaya yeni mal gelecek, buna da yakındır yine zam.”
Makine camekanda, kırmızı kurdeleli, Çerkes gelini edasıyla kuruluyor. Saime’nin derisi dökülmüş cüzdanında yirmi beş bin. Tamam diyor, tamam alıyorum.
“Sen ver peşinatı, taksit kolay biz biliriz birbirimizi sana da senet sepet yapmayacağız herhalde” diyor yandan, gömleğinin fazladan açılmış iki düğmesine kayan gözlerin sahibi, İtimat Beyaz Eşya’nın veliahttı. Saime parayı tezgâha bırakıyor. Bir an önce çıkmak istiyor.
“Sağ ol, ne zamana gelir?”
“Bugün derdim de aşağı sokağa taşınan memurlara bırakacaklarım var. Yarına yetiştiririm. Bizim çırağa desem getirir aslında ama ben geleyim anlatayım abisi.” sararmış bıyıkların gölgelediği ağızdan çıkan her kelime Saime’ye ulaşana kadar sündükçe sünüyor.
Dükkândan çıkıyor. Tomur tomur leylaklar canlı kanlı baharı getirmiş, saten gömleği ıslanıp göbeğine yapışıyor. Şimdi on altı yaşında, umutları tazecik, anasının beyazı yok daha, babasının gelmesi yakın, mahallede bir çocuk var gelip geçerken inceden bakışıyorlar. Öyle bir hafiflik.
Eve gidecek ne var ne yok ortaya dökecek. Bohçası, danteli, yemenisi, seccadesi hepsi yarın yıkanacak. Mis gibi olacak Saime’nin çeyizi. Çocukluğu, genç kızlığı, koca kadınlığı, evde kalmışlığı, her şey mis gibi olacak yarın.
Sabah oldu, Saime bayadır böyle derin, böyle huzurlu uyumamıştı. Uyandığında bahçe kapısından içeri giren Ahmet’i gördü.
“Saime Abla duydun mu? Şu bizim İtimat Beyaz Eşya var ya, tası tarağı toplamış gece kamyona doldurmuş, gitmiş.”
“Nasıl? Nereye gitmiş ablam?”
“Bilmem valla, teyzemlerden neyim borç almış geçen hafta. Gelene geçene sen peşin parayı ver, gerisi kolay diyorlarmış. Bakkala da borç yapmış baya. Diyorlar ki belliymiş zaten o oğlanın babasını da ardına takıp bunları yapacağı.”
Saime’nin gözü koç boynuzuna ilişti. Ayağındaki terliği attığı gibi aşağı indirdi. Tuttu ucundan bahçenin dışına fırlattı.
İçeri girdi, mutfağa. Çayı koydu ama beklemedi; artık bazı şeylerin demlenmesini beklemeyecekti.


















