
“Diyor ki ayağa kalkabilirim Pazartesiye”
T. S. Eliot
İki bin yirmi altı yılının Temmuz ayının on yedinci gününde, ameliyattan on iki gün sonraki cuma izlemeye başladım onu. Gördüklerimi, görebildiklerimi, gözümü kaçırmadan bakabildiklerimi, sezebildiklerimi, hatırladıklarımı, hatırlamaya tahammül edebildiklerimi yazacağım bu günlüğe. Yazmak diri tutar dedikleri doğru mudur göreceğim.
On iki günün sonunda daha iyi bir durumda olması gerekiyor aslında yaranın ama derisinin verdiği alerjik bir reaksiyon onu ameliyattan kalan bir iz değil de, hastalığın kendisi gibi gösteriyor. Elini yarasının üstünde dolaştırıyor. Sağ elinin işaret ve orta parmaklarını bu pütürlü hatta gezdirmekten aldığı keyfi anlamaya çalışıyor. Onun tuhaflığı mıydı bu? Herkes mi öyleydi? “Buna da şükür aslında” diyor iyimser olabildiği zamanlarda. “Ne hikayeler duyuyoruz” Başlarda hep gözünü kaçırdı, yara hiç yokmuş gibi yaptı. Havanın iyice ısınmasına pek de aldırmadan, bunalmasına bakmadan onu gözden uzak tutacak kıyafetler seçti. Soyunmalarını, giyinmelerini aynalardan uzakta yaptı. Kaçanın ve kovalayanın arasını biraz bile açamadı bu çaba. Her fırsatta kıyafetini sıyırır uzun uzun seyreder oldu sonra. Dikişleri parmaklarıyla, bakmadan sayabiliyor şimdi. İlki memesinin hemen altında. Aşağı inerken sekizinciden sonra göbek deliğine giriyor parmağı. Parmağın göbek deliğine bu her düşüşünde bir elektrik geçiyor vücudundan. Göbek deliği değil de yaranın açık kalmış bir kısmı sanki parmağın içine girdiği.
İlaçları üzerinde Şifa Eczanesi yazılı poşetle eline tutuşturan eczacı kalfası “geçmiş olsun” dediğinde, titremesi bütün vücuduna yayılan bir gong çalmıştı kafasında o ilk gün. Gerçek olamayacak, ciddiyetini idrak edemediği bir hastalığa ad koymuş, onu gerçeğe dönüştürmüştü sanki bu söz. Diğer müşteriler için acele eden eczacı, onun afallamış bakışlarına karşılık sabırsızlığını gizlemeden “başka bir isteğiniz mi var” diye sormuştu. “Ha, yok, teşekkür ederim, kolay gelsin” cevabını verirkenki cılız sesini hayıflanarak hatırlıyor şimdi. Eczacının dükkandaki kalabalığa “evet, sıradan alayım” diyen sesi geliyordu arkasından. Oradan uzaklaşsa hastalıktan da kurtulacaktı sanki ama yine de acele etmemeye çalışarak çıkmıştı eczaneden. Günlüğü başkası gibi tutması da hastalıktan uzak olmak içindi. Böylece hastalık O’nun olacaktı. O kişinin… Etsiz, kansız bu soyut zamirin üstünde beslenemeyecek ve yok olacaktı. Harika plan! Girerken dikkat etmediği tabelasına çıkarken bakmıştı eczanenin. İsimle alay edemeden, nereye gideceğini bilemeden yürümüştü. Kaldırımda, önündeki şortlu kadını, dizinin arkasındaki kocaman ameliyat izinden hipnoz olmuş gibi takip etmesi şimdi bir rüyadan daha belirgin değil onun için.
Hastaların kalan ömürlerini acısız geçirmeleri için kurulmuş birimlerin olduğunu öğrendiğinden beri ödü kopuyordu hastanelerden. İyileşmeye değil de ölüme çağırıyorlardı. En sevdikleri de sigortası en çok kazandıran, ölümü kesin olan bu hastalar. Sigorta olmasa ne yapardı bilmiyor ama sigorta da başa bela. Ya onlardan biri olursam diye düşünüyordu. “Geç kalmışsın” demişti doktor. İçinden “Hiç gelmemeliydim” diye geçirmiş, söylediği ise “vakit bulamadım” olmuştu. Doktorun karşısındaki ilk duygusu pişmanlıktı. Neye pişman olduğunu bilmiyordu. Ciddiye alamıyordu doktoru. Hastalığı ciddiye alıyordu ama. Başka şansı yoktu. Bu kadar kolaymış demek. Herkes gibiydi o da. Hep başkalarının başına gelen bir şey olarak bilmişti bu hastalığı.
Hemen eve gitmek istedi. Evde yarım bıraktığı bir şeyler kalmış gibi hissediyordu. Öyle olmadığını bildiği halde…Nedensiz bir acele etme isteği vardı içinde. Kendini birazcık salıverse koşmaya başlayacaktı. Sakinleşmek gerektiğini düşündü. Telaşsız adımlar atmak… Onu acele etmeye çağıran bu dürtüden kurtulmak…Onu iki yana doğru çekiştiren bu duygular yürüyüşüne tuhaf bir hava vermişti. Hareketli, pilli oyuncakların yürüyüşüne benziyordu. Çok çişi gelmiş de onu tutmaya çalışıyor gibi. Bir hızlanıp bir yavaşlıyordu. Acele etmek isteyen bir beden, onu zaptetmeye çalışan bir irade…Aceleye olan alerjisi yeni değil. Yavaş yaşarsa, ömrünün uzun olacağını düşünmüştü hep. Yavaş yiyerek uzattığı dondurma keyfinden edindiği bu bilgiye şehir pek itibar etmemişti demek ki. Evin sokağına girince de birden eczaneden beri içini çekiştiren o eve gitme isteği yerini onu ağlamaklı yapan bir ıssızlık duygusuna bıraktı. Evde kimse olmayacaktı. Tanımıyor bile olsa sokaktaki insanların varlığının ona iyi geldiğini idrak etmişti
Eve girdiğinde ellerini yıkadı, mutfağa gitti, buzdolabını açıp kapattı, balkonun kapısını açıp kapattı. Oturmak gelmiyordu içinden. Ayakta oyalanmak için çiçekleri sulamaya başladı. Suyun bitkiye verdiği ferahlığı kendi vücudunda hissediyordu sanki. “Çiçeklerde kendimi suluyorum” cümlesini uzaklaştırmaya çalıştı zihninden. Sadece şairane cümlelerden değil, şekerli her şeyden nefret ediyordu.
Bütün o koşturmacaya rağmen gün bitmek bilmedi. Elini yaktı o gün tavanın sapında. Sol elinin işaret parmağını. Suya tutması, buz uygulaması gerektiğini biliyordu. Yapmadı yine de. Kabarmasını izledi. Parmağının üstünde ondan büyük, çirkin bir balon ile dolaştı günlerce. Kabaran derinin ölümünü izledi merakla. Büyülenmiş gibi. Önce karardı sonra daha önce hiç görmediği bir dokuya dönüştü, kırılacak kadar gevrekleşti ve nihayet döküldü. Artık bir ölünün toprağa nasıl karıştığına dair bir fikri vardı. Bir bedenin canlılıktan nasıl düştüğünü biliyordu. Gurur duydu bu mükemmel deneyiyle.
Bütün hastalık sürecini güneşli olduğu halde hiç aydınlık hatırlayamadığı o ilk günde yaşamış gibiydi şimdi. Sonrasından hatırladıkları da o gündendi sanki. Halbuki yaşadıklarını hâlâ birbirinden ayrıştırabildiği o son demler en kolay zamanlarıymış. O günden sonra zamanı yutacak kadar karanlık bir tünele girmişti de ancak çıkmıştı. Başına gelenler bu karanlıkta olmuştu. Bedeninde işaretleri vardı ama hafızasında hiçbir izi yoktu yaşadıklarının. Hiç yaşanmamış bir zamandı bu. Gelmeyi sürdürdükleri zamanlarda refakatçilerinin o günlere dair anlattıkları her şey başkalarının dedikodusuydu sanki. Bambaşka bir dünyaya uyanmış sekizinci uyurdu. Tünelden ne zaman çıktığını da tam kavrayamıyor. Yaşadıklarının üstünü örten bu siyah örtüden memnun. İşlerin iyi gittiğinin bir işareti olarak kabul ediyor onu.
Tişörtünü sıyırmış, yarasını okşuyor. Kumaşın solgun turuncusu teniyle aynı renk neredeyse. Çıplak gibi. İlk aldığında ne çok sevmişti rengini. Ne ara bu kadar solmuştu? Aynı renkten bulabilir mi ki? Dolabı, varlığını bile unuttuğu kıyafetlerle dolu. Olsun, turuncunun yeri başka. Arayıp bulacak. Gereksiz olduğunu düşünmeyi yasaklıyor kendine. Umuttan da umutsuzluktan da nefret ettiği bir çizgide. Hiçbirine ihtiyacının olmadığı, ikisinden de azade olduğu zamanlar çabucak yüz yıl öncesinin hatıralarına dönmüşlerdi. Bir eşik geçilmişti. Sınırın bu tarafında umutla üstünü örtmeye çalıştığı duygu korku. Bunu sadece kendisine söyleyebiliyor. Korkuyor olmayı da yediremiyor kendine. Her zaman öyleydi. Korkularını bastırmayı, yok saymayı talim etmişti hep. Nihayet bir kadındı. Tehdit her yerdeydi. Kuyruğu dik tutmaktan başka seçenek yoktu. En kötüsünde bile gardını düşürmemişti hiç. Beterin de beteri varmış işte. Onlar çocuk oyuncağıymış. Onun da elini ayağını titretecek şeyler varmış meğer.
İlk muayenede bağırsak düğümlenmesi olabilir demişlerdi. Onu da dehşetle karşılamıştı ama bir arkadaşı “Bizim oralarda çok olur küçük çocuklarda, çok da önemli değil, annem takla attırarak bile geçirirdi” deyince rahatlamıştı. Kimsenin görmediği anları kollayıp defalarca takla atmış, bu taklalarla epey de neşelenmişti hatta. İyileşme umudu, bu hallerini görseler onu tefe koyacak arkadaşlarını atlatıyor olmanın keyfiyle birlikte takla atmanın doğal neşesini kat kat arttırmıştı. “Ne masum hastalığımdın sen Bağırsak Düğünlenmesi” cümlesini aklına düşüren de bu neşenin şimdi epey nostaljik kaçabilecek hatırası değil, bizzat bu neşenin içinde bir yerlerde kalan kırıntıları bile olabilirdi.
Yakınlarının öte tarafında kaldığı bir eşiği geçmişti. Hem yakın hem çok uzaktılar. Sağır gibi olmuştu bu mesafeden, söylenen her şeyi tekrarlatıyordu neredeyse. İki lafın belini kırmak için can atarken konuşmaktan korkar olmuştu. Zaten onların da pek uzun kalası gelmiyordu yanında. Zayıf düşmemişti sadece, bu derece bir zayıflığın o kadar da uzak bir ihtimal olmadığına dair karanlık bir sezgiyi kaşımıştı insanlardaki. Yüz kızartıcı bir suçtu sanki hastalık. Utanıyordu. Kendilerini ele verdiklerini bile bile şunu söylüyorlardı: “Hasta ziyareti kısa olur, senin de dinlenmeye ihtiyacı var” Onlara da bulaşmasından korktukları bir dehşetten kaçıyorlardı aslında. Bulaşıcı olmadığını bildikleri halde… O da oyuna katılıyordu, ziyaretler sağ salim son bulsun diye. “Zahmet ettiniz” diyordu. “Çok durdunuz zaten, gidin de rahatımıza bakalım” diye de ekliyordu şakacıktan, gitmelerini asıl kendisi istiyormuş gibi.
Hastalık demek istemiyordu yaşadığına. Ameliyattan sonra da çok az şey değişmişti hayatında. Her işini kendisinin yaptığı normal gününe dönmüştü. Bir bilgi olarak, bütün seslerin arkasında belli belirsiz duyulan bir tik tak olarak vardı hastalık. Doğru kabloyu bulup kesse her şey hallocaktı. Tek seyircili bu film mutlu sonla bitecekti. Artık bu şüpheden kurtulmasının imkansız olduğunu biliyordu oysa. Doktorlar her şey tamam, domuz gibisin dediğinde bile kurtulamayacağı bir şüphe…
Bütün mahremiyet sınırları kalkıyor, beden herkese arsızca açık hale geliyordu böyle zamanlarda. En zorlandığı kısım bu oldu. Lavman yapan hemşire ile bir daha karşılaşmak istememişti. “Hayat kalitemi düşürecek” deyip tedaviyi reddeden bir ünlünün hikayesini okumuştu gazetede. Temiz bir ölümü seçmişti yani. Adama en çok bu anlarda hak veriyordu. Uzlaşmamış, bedenini bu arsız şebekeye teslim etmemişti. Hem bir kahraman gibi görünmüştü adam ona hem de cesurlukta gerisinde kaldığı bir rakip. Öyle bir iradeye sahip olmayı çok isterdi. “Zaten yaşlıydı o adam, çok da büyük bir karar değil aslında onun için” deyip kendini avutuyordu. Kıskançlığını böyle yatıştırıyordu: “Ben daha çok gencim böyle bir karar için”
Yüzünde ceviz büyüklüğünde, yeşile çalan bir doğum lekesi var, ona tutunuyordu. Can bedenine buradan girmişti sanki. Bu karşılaşmanın bir anısıydı leke. Eli lekeye gidiyordu durup durup. Her zaman bu kadar barışık değildi varlığıyla. Onu gizlemek için yıllar içinde onlarca incelikli makyaj hilesi geliştirmişti. Yine de hiçbir zaman tam olarak kaybolmamış, bu hileleri açık, saklama çabasını ifşa eden bir iz olarak kalmıştı sol yanağında. Zamanla lekeden değil, vazgeçemediği gizleme çabasından utanır olmuştu. Şimdi içinde çalışan bu saatli düzeneğe açılan bir pencereydi sanki leke. Oradan yapacaktı ne yapacaksa. Canını oradan sağaltacaktı. Darda kalınca nelere umut bağlamıyordu ki insan?
Rüya görüyor. Bir diktatör devrilmiş. Farklı şehirlerin tanıdık parçalarından oluşan yabancı bir şehirdeler. Her şey güllük gülistanlık. Devrimin kahramanlarından genç bir kadın amansız bir hastalığa yakalanmış. Düz ve kısa saçları var. Kuzenine benzetiyor. Tekerlekli bir sandalyede oturuyor. Son günleri olduğunu kendisi dahil etrafındaki herkes biliyor. Etrafında pervane olan sekiz on kişi var. Onları birkaç metre ötedeki karşı kaldırımdan izliyor. Bazılarını tanıyor. Aralarında şimdilerde yaşlı olan meşhur bir oyuncunun genç hali de var. Bir isteği olup olmadığını soruyorlar kadına. “Şu şarkıyı bir daha dinlemek istiyorum ama çalmıyorlar” diyor ölgün bir sesle. Büyükçe bir sisteme bağlı bir telefondan, epey yüksek sesle açıyorlar şarkıyı. İlk defa duyduğu şarkıyı o da çok seviyor. Kulağında şarkının tadıyla uyanıyor. “Unutmasam bari bu tadı. Bir gün denk geldiğinde tanısam” diye geçiriyor içinden.
Yürüyüşe çıkıyor her gün. Her seferinde rastgele bir yön seçiyor. Yakınlarda park yok. Trafiğin kıyısında, kaldırımda yürüyor. Başka seçenek yok. Her adımına dikkat etmesi gerekiyor bu karmaşada. Yoruluyor böyle yürümekten. Bırakmıyor yine de. Bu yorgunluğun ona iyi geldiğini düşünüyor. Yorulmayı bir zayıflık değil bir kapasite olarak kabul ediyor. Yorulabildiği kadar sağlıklıydı. İyi oldukça da yorgunluğu artacaktı. “Dinlenmelisin” uyarılarında kötücül bir niyet olmadığına, kendini, telkin ile ikna edebiliyor ancak. Tepki vermemekte zorlandığı bu uyarılara kulak da asmıyor. Bu yorgunlukla uyuyakalmanın arındırıcı etkisine inanıyor. Uyuyabiliyor olmasına seviniyor. Uyumak en zorlandığı mesaiydi onun için bir zamanlar. Neredeyse sevinecekti hastalığa artık uyuyabildiği için.
İş yerinden Canan geçmiş olsuna geliyor. Şaşırıyor ama belli etmiyor. Pek barışık değil yıldızları. Baklava getirmiş, iyisinden. Uzun kalıyor diğerlerinden. Minnet duyuyor ona bunun için. Şapşallığı şeffaf yapıyor Canan’ı. Geçmiş olsun yerine “başın sağolsun” diyor. “Dostlar sağolsun” diyerek kendi taziyesini kabul ediyor. Hatasını fark ediyor Canan. Düzeltmek için bile olsa üstüne konuşmayı göze alamıyor. Tedirgin bir gülümseye sığınıyor onun yerine. Gülümseme tedirginliğiyle güzel görünüyor ona. Söyleyeceklerinin durumu daha beter yapacağını bilecek kadar farkında kendinin. Yalnız kendinin değil, onu görmeye gelen herkesin yüzündeki dehşeti ifşa ettiğini de biliyor mu ya da sırf müstakbel bir ölüye karşı yerine getirilmemiş bir görev kalmasın diye geldiğini? “Bu da bir şey” diye geçiriyor içinden. Sadece onu değil, kimseyi yargılamayacak kadar ilerisinde hayatın. Çok yaşlı insanlarda ortaya çıkan bir aldırmazlık ve hoşgörü kazanıyor. Ailesine haber vermeyi istemiyor yine de. Hemen yasını tutmaya başlarlar. Yastan keyif alıyorlar sanki. Zaten yapabilecekleri bir şey de yok. Bir de onların tantanasıyla uğraşmak istemiyor. Ölüm ihtimalini mutlak bir şekilde uzak görmesine için için gülüyor ama gururlanıyor da. “Aferin kızıma” diyerek tebrik ediyor kendini. “Çok sürmez bizi de bulur bu bela” diyor Canan. Ne kastettiğini anlıyor. “Olur mu öyle şey” dese samimiyetsiz görünecek. Onun da aklından geçen bir fikir bu. Onun yerine “Allah korusun” diye düşündü mü, söyledi mi kestiremiyor. “Fena bir insan değilmişsin sen Canan, sevebilirmişim seni” diyemezdi, demiyor.
Gelecek pazartesiye dikiyor gözünü. Bir kemoterapi seansı olacak. Ne yaşayacağını biliyor ameliyattan önceki seanslardan. Çevresindeki her şeyi birbirine karışan karanlık ve ışıklı bir bulanıklık içinde görüyor. Petrolden daha kıvamlı karanlık bir akıntıyı cıvaya benzer aydınlık bir akıntı kovalıyor, birbirlerine karışmıyorlar ama birbirlerinin yerini alıp duruyorlar. Çevresinin bir görüntü olarak kurulması için iki gün gerekiyor. Ölümün kapısına kadar gidiyor bu seanslarda. “Mutlaka ölümü göstererek yapıyor etkisini bu ilaçlar” diye düşünüyor. “Ölümü gören beden ona arkasını dönüp hızla uzaklaşıyor olmalı. Bu kaçışa da iyileşme diyor işte doktorlar.” Şakanın seviyesine ayrıca üzülüyor. “Neşe mi bıraktı bizde bu lanet hastalık” deyip görünmez bir jüriye karşı kendini savunuyor. İyiye giderse o bunun için de sevinecek. Ben de bu günlüğü tutma eziyetinden kurtulacağım için…Zorunluluk olmasa bir satır daha yazmak fazla gelecek.

















