
Hayatın yorgunluğunda, kalp kendini sessizliğe bırakıyordu. Aynı anda duyup bambaşka hissettiği nice ezgilere… Sık sık bu düşüncelere kapılıyor; yine de yalnızlığından şikâyetçi değil. Günleri, izlediği dizilerin içinde geçiyor… Bu dizilerin karakterlerine, özellikle ona e-postalar yazıyor…
İnsan, sonbaharın serinliğine kanıp kavurucu sıcaklarda kendine gölge olan ağaçları unutur mu? Unutmamalı. Ama ruhunu usulca gıdıklayan o iç ses… Sokağa çıkmayı bırakmıştı; okumayı, şarkı dinlemeyi… Yanıt gelmeyeceğini bildiği hâlde yazmaya devam ediyordu.
İzlediği final sahnelerinde hikâye bir yere yetişecekmiş gibi hızlanıyor, o ise hep aynı yerde kalakalıyordu. Birbirine dokunacak kadar yakın olan insanların arasına soğuk bir sessizlik sarkıyor, tam o anda sahne değişiyordu. Sanki kavuşsalar bir şey eksilecekmiş gibi.
Söylenmeyen sözler havada kalıyor, hikâye dilsiz bir hisse dönüşüyordu.
Oysa gerçek hayatta finaller böyle bitmezdi. Uzardı. İşte o zaman insan kendini sessize alırdı.
Bir sigara yakıp balkona çıktı. İnceden yağmurlu bir gündü. Nergisler, İstanbul’un telaşına aldırmadan tomurcuğa durmuştu. Karşı kafede hararetli konuşan çifte kaydı gözü. Adam kalkmak için yelteniyor, kadın daha çok hiddetlenip anlatıyordu. Sonunda adamın yağmurluğunu alıp sahile doğru gittiğini gördü.
Denizin onun için yaratıldığını fark etmiş gibi, tam da kıyıda durduğunu…
İçinde kırk yaşın kırgınlıkları, onu alıp hiç gitmediği bir mevsime sürüklüyordu. Saçındaki yağmur kokusunu hatırladı…
İzlediği kavuşmaların hızlı finali gibi değildi bu; herkes kendi hikâyesini bitirince sahneden iniyordu. Sigara külünü izledi; düşerken kalbine çarpmış gibi hissetti.
Balkonun kenarında durdu. Gözleri sahildeki adama kaydı. İç sesi fısıldadı:
Hayat filmlerdeki gibi değil, filmlerde hayat gibi değil.
Balkondan içeri girerken aklında eskilerden bir sahne kaldı: final, bilinmeyene yakarış gibiydi.
O an, adamın gölgesinde kendini duyumsadı. İçinde derin bir yer, sahnenin kavurucu yalnızlığını izliyordu.
Sevdiği kadına kavuşmuştu.
Ama içinde, ona zarar verebileceğine dair bir korku hiç eksilmemişti.
Kadının hayatında bir gölge olmak istemiyor, geri çekiliyordu.
Kadını özgür bıraktığını düşünerek kendince bir fedakârlık kurmuştu.
Özlemi kalbine gömmek mi demeli, yoksa “Ben sana yaklaşınca seni acıtıyorum. Seni uzaktan seviyorum” diyen kırılganlık mı?
Belki de bu, içinden çıkamadığı bir romantik diyetti.
Şimdi, özgürlüğün eşiğinde, kadına koşup sarılmak ile olduğu yerde kalmak arasında duruyordu. Bu duraklama, sarılmanın kendisiyle değil, sarılabilecek kadar iyileşmiş bir geleceğin ihtimaliyle ilgiliydi.
E-postalarının aktörün asistanından geçtiğini düşündü. Dizi izlemeye ne zaman başladığını hatırlayamıyordu. Ama bu diziler, hayatın üzdüğü yerden tutup kurtarmıştı onu.
Tiyatro seyircisi ve yıllardır yayınlanan Noel filmlerinin sıkı bir takipçisiydi. Hatta bu aktörün Noel filmini yeni izlemişti. Şimdi zihninde sahneleri yeniden kuruyordu; amatör bir kamerayla çekilmiş gibi… Titrek ama kendine ait…
Bu kez hikâyenin başrolünde o vardı. Adamı ise, seyretmek istediği bir sahneye taşımıştı.
Gururunun ardına gizlenmiş onurlu bir adam…
Soğuk görünen ama iç dünyası tutkulu…
Belki de kendi filminde başrol olmanın hakkını vermeliydi.
Aslında bir süredir izlemiyor, e-posta yollamıyordu. Karamsarlık, romantik bir tutkuydu.
Tam o anda bir çarpıntı hissetti.
Bir dize döküldü dudaklarından.
İzlediği Notre-Dame de Paris’ten bir sahne sızdı zihnine:
“Tu vas me détruire…”
O, sessizce hayat karşısında beş taş oynuyordu…
2026 Baharı
















