
Sınıfın en arkasındaki o ahşap sıranın iç gözünün karanlığında, zamanın tozlarına bulanmış bir halde bekliyordum. O karanlık benim yurdum, paslı soba borusundan sızan is kokusu ise nefesimdi. Sessizdim, küçüktüm; ama metal gövdemin içinde devasa bir sır arşivi taşıyordum. Çocuklar beni sadece kalemlerinin ucu körleştiğinde değil, en çok dünyaları karardığında hatırlardı. Ben onların en mahrem yetersizliklerini, ilan edilememiş aşklarını o küçük metal odamda, ahşap talaşlarıyla birlikte öğütüp saklardım.
Günüm, Revas’ın nasırlı parmakları beni kavradığında başlardı. Yirmi dört ayar altından daha hassas statümle yerine göre havalı kılardım onu. En büyük marifetim; müfredatla öğretmen arasında sıkışmış, matematik dersinin o boğucu on beşinci dakikasında, sayılar siyah tahtada tebeşirin ucunda birer canavara dönüştüğünde, nakavt olmak üzere olan çocuğun ringe atılan havlusu, patlamış kaşına sürülen buz kalıbı oluverirdim. O buhranlı saatlerde Revas bir imdat çığlığı gibi elini cebine atıp beni bulurdu. O an mağlubiyeti kabul etmeyen Revas’ın son sığınağı, dersten kaytarma etkinliklerinin alfabesi olurdum. Parmaklarının ucuyla beni sıkar, o masum ama hileli bahanesini fısıldardı: “Öğretmenim, kalemimin ucu kırıldı, çöpte açabilir miyim?”
Sınıfın bir ucundan ötekine, sanki bir imparatorluk kurmaya gidiyormuş gibi mağrur yürürdü. Prosedür dışı teneffüs hakkını çöp kovasının başında kullanırdık. O, kalemin ucunu kalbime sokup ağır ağır çevirirken aslında zamanı büküyordu. Dökülen her ahşap talaşı, müfredatın ağır yükünden koparılan birer özgürlük parçasıydı.
Ben sadece bir kaçış yolu değil, sınıfsal bir sınır kapısıydım da. Almanya’daki babasının gurbet mesaisinden artırıp gönderdiği, o pırıltılı kutunun içinden çıkmış bir yabancıydım. Köyün diğer çocuklarının, babalarının dizinin dibinde çakıyla yonttuğu küt kalemlerine tepeden bakardım. Sahibime, babasız geçen günlerinin tazminatı olarak bir itibar bahşetmiş olurdum böylece. Hele sınıftaki, burnu havada o subay kızı… Revas onunla konuşmaya cesaret edemediğinde devreye ben girerdim. Kızın zarif ellerine emanet edildiğimde, bıçağımın ne kadar keskin olduğunu ona kanıtlamak isterdim. İki sıra arasındaki o uçurumu kapatan, kalemi her defasında yeniden doğuran o sihirli köprüydüm.
Yıllar, bir silginin hoyratlığıyla geçti üzerimizden. Saman kâğıtları sarardı, dağ yolları asfaltla örtüldü. Revas büyüdü; hayat onu bazen bir tavernada sarhoş etti, bazen bir kavgada köreltti. Ama biliyordum; o en keskin kararlarını verirken bile ruhunun ucu, bir zamanlar benim içimde, o tozlu sınıfta yontulmuştu.
Şimdi ise bambaşka bir sessizliğin içindeyim. Yıllar sonra, artık saçlarına karlar yağmış o adamın titreyen elleri beni bir çekmecenin en derin köşesinde buldu. Yanımda duran o pürüzsüz ekranlara, hata kabul etmeyen dijital dünyaya, her şeyi sil dokunuşuyla yok eden soğuk cihazlara baktı. Onlar asla körleşmeyecekti; ama hiçbir zaman yeniden doğmanın o mis kokulu, talaşlı sancısını da bilemeyeceklerdi. Onların bir hikâyesi yoktu.
Revas, cebinden ucu kırık eski bir kurşun kalem çıkardı. Beni avucuna aldığında, metalik gövdemdeki o eski yorgunluk bir anda dağıldı. Beni kalemin ucuna yerleştirdi ve o tanıdık ritimle çevirmeye başladı. Rengim kalmamış, gövdem paslanmıştı. Bıçağım gıcırdıyor, gövdem zorlanıyordu ama çıkan her ahşap talaşıyla birlikte odanın havası değişti. O tozlu dağ köyünün, saman kâğıdı defterlerin ve imkansız hayallerin kokusu odaya doldu. O an anladım ki; ben sadece kalemi değil, onun darmadağın olmuş anılarını da sivriltiyordum. Her dönüşte çıkan o ahşap kokusu, odayı aniden o dağ köyünün rutubetli sınıfına çevirdi. Ama bu çok uzun sürmedi.
Tam o sırada kapı açıldı. Torunu, elindeki tabletin yapay ışığıyla odaya girdi. “Dede, hâlâ o çöp kutusunun başında ne yapıyorsun?” diye sordu. Revas bana baktı, gözlerindeki mahcubiyetiyle gülümsedi ve beni torununa uzattı. “Sana bir imparatorluğun anahtarını veriyorum evlat,” dedi. “Eğer bir gün hayatın satırları yamulursa, sakın silmeye kalkma; gel ve ucunu yeniden aç. Çünkü hayat, hata yapanların değil, hatasından yeni bir sivrilik çıkaranların hikâyesidir.”
Hiçbir şey anlamayan torunu beni eline aldığında metalik gövdemde bir sıcaklık hissettim. Küçük vidalı kapağım açıldığında, paslı bıçağımın altındaki minik bölmeden katlanmış, sararmış bir kâğıt parçası düştü. Yere değmesine izin vermemecesine yerden alışı bir oldu. Torununun meraklı bakışları altında bir çırpıda açtığı kâğıt, titreyen parmaklarının arasındaydı. Zamanın soldurduğu o çocuksu yazı gün yüzüne çıktı: “Bu kalemtıraşı bahane ediyorum aslında. Ben de seni seviyorum. – Derya”
Revas’ın bir zamanlar karşısında dilinin tutulduğu, bakışlarını botlarının çamurundan yukarıya kaldıramadığı o subay kızının itirafıydı bu. Yıllardır belleğinin kuytu köşelerinde unuttuğunu sandığı anılar, kâğıdın sararmış dokusundan sızan bir ışık gibi canlanıverdi.
O an; yırtık pabuçlarının içinde saklamaya çalıştığı çıplak ayaklarını, tarladan kalma nasırlı ellerini ve üzerine sinmiş toprak kokusunu hatırladı. Karşısında ise ütülü üniformasıyla disiplini, kolalı yakasıyla şehri ve ulaşılamaz bir zarafeti temsil eden subay kızı. Aralarındaki mesafe sadece birkaç sıra değil, aşılması imkânsız uçurumlardı.
Oysa o küçücük kâğıt parçası, şimdi çocukluğunun tüm sınıfsal duvarları yıkıp geçiyordu. Revas’ın dudaklarında hüzünlü bir kıpırtı yayıldı. Bu, bir zamanlar korktuğu o mesafenin aslında tek bir gülüşle köpürüp yok olduğunu, ancak bunu anlamak için bir ömrün geçmesi gerektiğini fark eden bir yaşlı adamın tebessümüydü. Gülümseyişi yüzünde hüzünlü bir kıpırtı yaydı.
Ancak bu duygusal sessizlik, tabletin mekanik sesiyle bölündü. Torunu, elindeki kâğıt parçasını alelade bir çöp gibi bir kenara itti ve tableti, dedesinin gözüne sokarcasına uzattı. “Sorduğum soruyu hâlâ cevaplamadın dede! Bak, Wednesday dizisindeki bu kızın hiç göz kırpmama özelliği varmış, görüyor musun? Çok ikonik değil mi? Robot gibi, hiç duygusu yok. Gerçekten hiç mi göz kırpmıyor? Sen de bak diye verdim!”
Revas torununun dijital merakı, Derya’nın tozlu hatırası ve tabletin soğuk, parlak camı arasında öylece kalakaldı. Ben ise çocuğun avucunda, o buz gibi ekrana bakıyordum. Bir yanda gözlerini kırpmayan dijital bir kurgu, diğer yanda bakarken gözleri dolan bir adam…


















