Öykü: Yaşamın gizemi | Sevtap Ayyıldız

Nisan 24, 2026

Öykü: Yaşamın gizemi | Sevtap Ayyıldız

Ağlamasını beklemiyordum, çok ani oldu. Birkaç saniye boyunca oturduğum yerde dehşet içinde kalakaldım, omuzları sarsılıyor, tuhaf sesler çıkarıyordu. Yetişkin bir adamın kendini bu şekilde koyuvermesini izlemek, hem de benim yüzümden olduğunu bilmek kötü hissettirdi. Dayanamadım, omuzlarından tutup kendime doğru çektim. Sarılmaya çalıştım. Gözyaşlarına engel olamıyordu, bir tür boşalma gibiydi, şiddetini artırarak devam etti hıçkırıkları. Tamam, dedim, buradayım, gitmiyorum. Artık ne yapmam gerektiğini bilmiyorum, dedi. Yatakta karşılıklı oturmuş birbirimize bakıyoruz, ellerimle sildim ıslanmış yüzünü.

Herkesin bir Feride’si vardır bilmez miyim. / Herkesin bir ayakkabısı gibi bir de şarkısı.* Severdi şiir okumayı eskiden. Bana bakarak, yüksek sesle. Denizleri özlerdi Feride, diye devam ederdim ve mısraların yeri değişirdi.

Beni çaresiz bırakıyorsun, dedi kesik kesik. Nefes alış verişleri normale dönmemişti. Ağlama artık, şimdi mutfağa gidip muz yiyeceğim. Arkamdan geldi, muzu soyarken kavanozdan birkaç kuru üzüm çıkardı, bunları da ye. Tamam. Rosa önce bacaklarıma sürtündü sonra mutfak sandalyesine zıpladı, elimi uzattım, yaladı. Hep yanındayım, bakışını atıp mutfak masasına çıktı, ortamın gerginliği yaramazlık yapmasını engelledi, halıya atlayıp kuyruğunu sallayarak salona yöneldi.  Muzu bitirdim, elimle kalbimi yoklayıp ona baktım. Burnu kızarmış. Yirmi dört yıl önce de tıpkı böyle ağladığına şahit olmuştum, ilkti, beklemiyordum,  şaşırmıştım. Ağlamasına gerek yoktu, başkasını seviyorum demişti. Kadından etkilendiğini, fırtına gibi içinde estiğini, onu uzaklarda yalnız bıraktığım için böyle olduğunu söylemişti. Ben ağlamalıydım ama kesilen yerim henüz acımadığından ağlayamamıştım. Annemlerin köydeki evlerinin balkonundaydık, diğer kadını da sevdiğini söyleyip hıçkırıklara boğulurken sessiz kalmıştım. Ellerim uyuşmuş ona dokunamamıştım. O ise senelerce ilmek ilmek dokuduğumuz aşkımızı yerle bir edip ağlıyordu. Gözyaşları onu temize çekecekti, üzgündü, kalpsiz değil.

Yirmi üç yıllık evlilik hayal kırıklığı oldu dedim, televizyonun karşısında, her hafta Salı günü izlediğim diziyi boşlayarak. Üstelik reklam arası değildi. Her zamanki gibi berjer koltuğuna oturup telefonunun ekranına bakıyordu, kim bilir hangi haberi okuyordu. Şimdi ne oldu der gibi baktı yüzüme. Öyle ya çaylarımızı içmiştik, içi fıstık dolu tabak yanımdaki sehpadaydı. Sanki balçığa batıyorum, kolumu uzatmaya çalışıyorum sadece elim dışarıda. Elimi tutup çıkarmıyorsun. Panikledi, elimi tutmak için uzandı, hemen çektim elimi.

Çayları tazelemek için mutfağa gittim, buzdolabından enjeksiyon kalemimi aldım. Orta sehpaya çay fincanlarını bıraktım, üçlü koltuğa oturdum. Kaleme iğne ucunu taktıktan sonra baştaki dozaj seçiciyi hızla çevirdim, vurmam gereken on dört sayısı gerilerde kaldı, doz penceresindeki son sayı seksendi. Kazağımı omzumdan koluma doğru indirip iğneyi sapladım. Başparmağımı akıtma düğmesine yavaşça bastırmaya başladım.

Ne yaptığımın ayrımına vardığında elimden enjeksiyon kalemini aldı. Ne kadar vurduğumu anlamaya çalıştı.

“Delirdin mi sen?”

“Evet, yeni mi fark ettin?”

“Acili arıyorum.”

“Ararsan kendimi hemen şu camdan atarım.”

“Kesme şeker getiriyorum.”

“Getirme yemem. Yatmaya gidiyorum. Sen de kurtul, ben de.”

Yatak odasına yürüdüm, arkamda Rosa. Uzandım, Rosa tetikte.  Soğuk terler dökmeye başladım. Birazdan içim ürperir, elim ayağım titrer. Sonra ne olacak tam bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa hipogliseminin öldürdüğü. Ne kadar sürecek, kaç dakika, önce midem mi bulanacak, acı çekecek miyim…

Geldi, başımda bekliyor. Kalk. Kolumdan çekip oturttu. Yatmama izin vermiyor, ölmemi nasıl engelleyecek?

“Cenazeme kimseyi çağırma, haber bile verme. Kalabalık etmesin kimse.”

“Neden, neden, neden…” Ağlamaya başladı.

Çayları tazelemek için mutfağa gittim, buzdolabından enjeksiyon kalemimi aldım. Orta sehpaya çay fincanlarını bıraktım. Kaleme iğne ucunu taktıktan sonra baştaki dozaj seçiciyi hızla çevirdim, doz penceresindeki son sayı seksendi. Oysa on dört ünite insülin vurmam gerekti. Kazağımı omzumdan aşırıp iğneyi koluma sapladım. Başparmağımı akıtma düğmesine yavaşça bastırmaya başladım.

Bana baktı, gözleri uzaklara dalmış gibiydi. Tepki vermedi. Sağ elimin başparmağı akıtma düğmesine basılı kaldı, sayılar artmaya devam etti. Yıllar önce ağladığında diğer kadının duygularından emin değildi. Belki de terk edilecekti. Ne aptalmışım… Düğme sona geldiğinde kalemi kolumdan çektim ve yere düştü. Alıp buzdolabına koymaya gerek yoktu. Neden engel olmadın, der gibi baktım ifadesiz yüzüne. Az önce yaptığım şeyi fark etmemiş olabilir mi, ölmemi istiyor olabilir mi… Konuşmak için ağzımı açmak istedim, kurumuş dudaklarımdan kelimeler çıkamadı. Yavaşça uzandım koltuğa, elim kalbimin üzerinde. Hızlanmaya başladı, deprem sarsıntısı içimde. Engel olacaktı, ölmemi istemediğinden ağlayacaktı hem de omuzları sarsılarak. Televizyonun sesini açtı, ekrandaki diziyi izlemez bile. Bari şiir okusaydı, diye geçirdim içimden. Ben senin Feride’n değil miydim? Rosa kucağıma atladı, ağırlaşmış bu kedi, mamayı azaltalım diye düşündüm en son.

*Feride-Yılmaz Odabaşı

Yorum yapın