Öykü: Aleyna | Naki Selmanpakoğlu

Aralık 9, 2023

Öykü: Aleyna | Naki Selmanpakoğlu

Yemek salonuna “Generaller” yazan kapıdan girdiler, şef, hemen grubu cuma günleri öğle yemeği için ayırttıkları masaya buyur etti. Dördüncü kat, pencere kenarı, Zafer Çarşısı’na bakıyor. Katılım genelde altı- sekiz kişi arasında olur. Yemeğe gelenler burasını “Bizim yerimiz” havasında görür, tadını çıkarmaya çalışırlar.

Hem ucuz hem temizdi bu restoran. Kimi zaman yan masada tanıdık emekli generaller çıkar ve onların konukları olur, masalar keyiflenir. Kimi zaman da değişik nedenlerle; evde alkol alamayanlar bu öğlenin tadını çıkarmak adına rakı parlatırlar, kaçak avlanmanın ve eski günlerin havasına girerlerdi.

Bizim masada oturuş katılıma göre değişir, değişmeyen kıdemli amiralin baştaki yeri. Masa yuvarlak olursa onun oturduğu yer başköşeydi. İsmail Hakkı Amiral çevresinde çekingenlik yaratan, emir vermek için yaratılmış bir havada, general grubunun en erken emekli olanıydı.

Hepimiz cuma gününü bekleriz; hizmet eden garson kızlardan bize bakanı 18-20 yaşlarında, orta boylu, o kadar güzel bir kızdı ki burada ne işi var diye insan düşünmeden edemiyordu. Gördüğüm ilk gün sormuştum, adı Aleyna’ymış. Çok güzel bir anlamının olmasını bekledim. Ertesi hafta araştırdım, Arapça. Kuran da geçiyor, Türkçede yok. Anlamı girişken, becerikli falan demekmiş.

Ona sordum adının anlamı ne diye. Benim sözlükten baktıklarımı söyledi. Üç beş kelime. Sonra yine işine döndü. İnce, narin tipliydi ama dolu bir salonda bile olsanız ona mutlaka gözünüz takılırdı. Bir keresinde dayanamadım, “Aleyna senin hiç mücevher takmana gerek yok”, dedim. Yeşil gözleri daha bir belirginleşti. Göstermeden tebessüm etti.

Masamıza geldiğinde hoş geldiniz deyip önce servisi açar, sonra önlüğünün cebinden çıkardığı kâğıt kalemle gerek görürse not alırdı. Hepimiz o ne getirse razıydık. Yaşı biraz daha büyükler çorba derse herkes çorba içerdi. Maksat onu yormamak. Balıksa balık, ızgaraysa ızgara. Bu rutin bir kez tarafımdan bozuldu, grubun en genciydim, Aleyna’yla bir iki sözcük daha fazla konuşmak için, şu var mı bu var mı diye sorup sonunda çok da önemliymiş gibi “hangisini önerirsin” klasik sorusuyla onun o yeşilin garibi gözlerine biraz daha bakma şansını elde ettim. Masadakiler de bilirdi hınzırlığımı.

Giydiği orduevinin garson üniforması vücudunun hatlarını ortaya sererdi, bakmaya doyamazdık, aslında doyasıya bakamazdık.

Hep görev dışında ne tür bir elbise giydiğini hayal eder, ona mini eteği yakıştırırdım. Öyle bir otorite kurardı ki servis yaparken. “Emredersiniz komutanım” derken bile biz daha alt rütbede hissederdik kendimizi. Her masada çok az kalır, hiç gülmez, diğer kadın garsonlardan fazla çalışır, her hafta gittiğimizde aynı tavrı gösterirdi. İki yıla yakın her cuma Aleyna’yla beraberdik. Sesinin yumuşaklığı, gül kırmızısı dudaklarıyla sözcükleri bastırarak söylemesi sanırım kulağı az duyanlara karşı sesini yükseltmek istememesindendi.

İlk başta Aleyna’ya bırakılan bahşiş ayrı ayrı verildiği için giderek yükseliyordu. Amiral olaya müdahale etti, kuralı koydu: Kararlaştırılan bahşiş eşit olarak paylaşılacak böylece kimse Aleyna’nın gözünde farklı olmayacaktı. İtiraz olmadı.

Kıdemli amiral hepimiz adına hesabı öderken belli bir bahşiş verir, benim yüreğim erirdi. Ben ödesem bu kıza en az üç mislini verirdim. Yemeğin tadını veren, restoranda çiçekler açtıran, yaklaştığında o lavanta kokusuyla ruhumuzu dinlendiren bu kıza ne versen azdı. Sapsarı saçları her zaman örülü sırtına doğru uzanırdı. Bu burnu yaratabilmek için Tanrı kim bilir kaç kulunu ihmal etmişti.

Yüzü, dudakları, çok ender gülümsemesi bir hafta benim belleğimde kalırdı.

Haftalık yemeğimizi iple çekerdim.

“Şu kız benim gelinim olsun dünyaları verirdim” diye düşünen emeklilerin neyi var neyi yok hepsini verecekleri kesindi.

Servis yaparken tüm bakışlar Aleyna üzerindeydi. Konuşmak için;

“Evladım çok başarılısın eğitimini nereden aldın?

“….Turizm  Okulundan komutanım.”

O kadar.

Menüye bakmak kısa sürerdi. Bunun nedeni zaten çok az seçenek olması bir de genelde amiralin istediklerinin herkes tarafından kabulü idi. Üç çeşit çorba, salata, saç kavurma, bir de dil balığı.

 Aleyna biraz daha beklesin isterdim ama o menüyü verip başka masaya seğirtmiş olurdu. “Ne önerirsin?” gibi belli sorulara, yüzüne bir genç kız gülüşü kondurup “Hepsi güzel” yanıtı gelirdi. Sonuçta çorba ve dil balığı çoğunluk tarafından istenirdi. Orhan Paşa “Ufak kırmızı şarap bir de kadeh” ister ama “Başka içecek var mı? Kadeh isteyelim, paylaşırız” diye de eklerdi. “Invino veritas, in sanitos aqua – şarapta hakikat, suda sağlık vardır-.” diye eklerdi. Ek kadeh isteyen tek ben olurdum.

Masamıza o düşmediği zaman –bir kez oldu- suyun da şarabın da balığın da tadı tuzu olmadığı bir gerçekti. Sohbet bile samanlaşmıştı o gün.

Aleyna başka masalara bizden sık uğradığı zaman bile dört emekli general, üç emekli albay o gün yaşlı hissederdik kendimizi. İsmail Hakkı Amiral bu durumda el edip mutlaka bir şey isterdi.

Kimdi bu kız, niye orduevinde garsonluk yapardı. Ara sıra şef garsona kenardan sorularla öğrenmeye çalışırdık. “Öğrenci mi?” diye sordum. Şef, sadece “Bitirdi” dedi. Başkaca bir şey demedi. Parmakta yüzük yok. Yaş tahmin etsek, on sekiz diyen de haklı, yirmi sekiz diyen de.

Yemeğe gelen çoğunlukla orta yaşın üzerindeki müşteriler mutlaka kendi bekâr çocukları için soruşturmuştur. Bekâr kalması mümkün olamayacak kadar güzel, asil ve mesleğini severek yapıyor. Masa aralarında yürümüyor, kayıyor adeta.

Araya salgın girdi, bizim grubun orduevinden ayağı kesildi. Corona’nın bitmesini en çok ben istedim.

Salgın yasağından önceki son gün bitişik masayı kadınlar masası olarak ayırmışlardı. Hep olurdu ama bu kadar kalabalık olmazdı. Mecburen bizim masaya doğru bir yaklaşma oldu.

“Ayşe Hanım takılarınız yeni galiba, maşallah pek yakışmış.”

“Bu sene Kıbrıs’a gitmedim, orada kaybedeceğim paraya kendime bir şeyler alayım dedim. Bir de geçen sene Ahmet Paşa bizimkine Girne’den telefon etmiş; eşin kumarda kaybediyor bütün paranı ye, geriye bir şey bırakma diye.”

Gülüştüler.

Kadınlar hep bir ağızdan bir haftanın özetini yapmaya başladıklarında bir uğultu halini aldı ortalık. Amiralim bu işi sevmediyse de yapacak bir şey yoktu. Onlar da paşa eşiydi nihayetinde. Kadınlar yemek arasında ne yedikleri değil neler duyacaklarının derdindeydi.

O gün Aleyna yoktu. “Yıldız” yazıyordu garson kızın formasında.

Neredeyse masadaki herkes aralıklı olarak Aleyna’nın nerede olduğunu sordu. “Aleyna bugün yok mu?” “Yok işte görmüyor musunuz?” tavrını beklemediler Yıldız’dan; “Bir rahatsızlık geçirdi emirlerinizi ben alacağım komutanım.”

Mutfaktan beklenen koku geldi. Servis başladığında mutfak penceresi önünde duran şef Burhan Polat’ın gözleri hep üç garson kızın üstünde olur, tanıdığı kıdemli general varsa onlara servisi kendi yapardı. Ara sıra bizim kıdemli amirale hatır sormak için masaya uğrardı. Amiral sordu:

“Burhan, Tunalı’da bir Burhan Kebap var, senin orayla ilişkin var mı?”

Kesik, kerem bir sesle,

“Yok komutanım burayı ancak işletebiliyoruz. Ben ve kızım için yetiyor.”

“Kızın kim?”

“Aleyna.”

Hepsinin çatalları havada asılı kaldı.

“Allah bağışlasın hem çok terbiyeli hem de çok becerikli, demek Aleyna senin kızın?

“Evet komutanım.”

Amiralin sorusu ve değerlendirmesi hepimizin adınaydı. Sevinip sevinmemek arasında kaldık.

Bu arada çıkan salgın nedeni ile “generaller” kısmı değil tüm yemekli mekânlar kapatıldı. Biz bu yasağın üç ay süreceğini düşünüp üç ay sonra buluşmak üzere ayrıldık. Bir yıl sonra mekanlar hâlâ kapalıydı ama İsmail Hakkı Amiral ’den masadakilerin adreslerine birer nikâh davetiyesi geldi:

Kızımız Aleyna ve Oğlumuz Cenk’ in nikâh törenine davetlisiniz.

                                             Aileler:

Asiye-Burhan Polat                   Hande-İsmail Hakkı Karaca

Ulan Burhan, iki gözün kör olsun, sana piyango bayiliği de verilmesin!

edebiyathaber.net (9 Aralık 2023)

Yorum yapın