Masthead header

Öykü: Müjgân | Gizem Demir

Bir satıcının tezgâhında babama rastladım. Öylece duruyordu satılık kitapların arasında. 3 lira değer biçmişler kendisine. Yüzünde daha önce hiç tanık olmadığım bir kahkaha, aşina olmadığım bir huzur; yanında daha önce görmediğim insanlar… Konuşmaktan aciz, annemi çok sevip de bunu bir türlü dile getiremeyen, bize sevgisini ancak uyurken başımıza değdirdiği eliyle gösterebilen adam yanındakilere sıkı sıkı sarılmış. Annem olmayan bir kadın, iki de adam… Önlerinde kadehler… Neşelerinin sesini duyabiliyorum, ne tuhaf. Babamın yaşama bu kadar sıkı sıkı bağlanan bir gülüşü olduğunu bilmememe üzülüyorum. Hayır, hesap da sorulmaz ki ölmüş adama… Mecburen, karşımdakine soruyorum: “Nereden geliyor bu fotoğraflar?”

Uzun süredir dikkatlice fotoğrafı incelediğimden olacak; sakalının arkasına gizlenmiş yüzünü eğip büküyor, çekik gözlerini mümkün olduğunca büyüterek süzüyor beni. “Oradan buradan.”

“Nasıl yani? Kimden aldığınızı bilmiyor musunuz?”

“Hanımefendi siz buralara ilk kez geliyorsunuz herhalde, kimsesiz fotoğraflar bunlar. Sahipleri tarafından terk edilmiş, bir şekilde bize gelmişler. Biz de satıyoruz meraklısına.”

“Tanımadığı insanların fotoğraflarını mı alıyor insanlar? Neden?”

“Canım, öyle boynu bükük durduklarına bakmayın. Hepsinin bir hikâyesi vardır elbet. Alan da fotoğrafa yüklediği hikâyeyi seviyor.

Misal elinizde tuttuğunuz fotoğraf… Şu adam kesin çok seviyor yanındaki kadını. Hayat dolu bir adam, kahkahası fotoğrafı doldurmuş. Bakın bakın, yanındaki kadının da ona bakışını görüyor musunuz? Belli, kalbini titretiyor bu adamın gülüşü. Turgut olsun adamın adı. Kadın da Müjgân. Şu kirpikleri görüyor musunuz? Kesinlikle Müjgân bu kadının adı. Müjgân Turgut’a deliler gibi âşık, Turgut da ona… Yanındakiler de çok yakın arkadaşları. Başta ikisi de Turgut’un arkadaşıymış sadece ama Müjgân’ı tanıdıkça çok sevmiş onlar da. Turgut gibi değil tabii, dostane bir yerden. Bir kutlama yemeği olduğu belli. Şapkasına bakın, Müjgân kesin bir ressam. Belli ki yakında bir sergi açacak. Bu yemekte de Müjgân’ın sergisinin kesinleşmesini kutluyorlar. Turgut, Müjgân’a dair her şeyi çok seviyor. Karakalemin parmaklarında oluşturduğu girintiden kaşlarına değen kirpiklerine, gülerken yok olan gözlerinden ufacık ellerine, gülümsemesine sığdırdığı hüzne kadar Müjgân’a dair her şey büyülü geliyor ona. Ölse bırakmaz onu, belli. Turgut aslında içedönük biriymiş ama Müjgân ona hayat enerjisi vermiş; konuşkan, neşeli, ümitli birine dönüşmüş Müjgân’a rastlayınca. Müjgân, kendi içinde hüzünleri olsa da etrafına neşe saçan bir kadın. Turgut, Müjgân gibi sanatçı değil ama… Sıkıcı bir işi var. Devlet memuru belki… Evet evet, sürekli belgelerle uğraşmaktan gözlerinin feri sönmüş, işyerinde asık suratlı olmasıyla bilinen bu adamın Müjgân’ı görür görmez ağzı kulaklarına varıyor. Müjgân’ın gözleriyle dolduruyor kalbindeki boşluğu. Arkadaşlarıyla tanışıklıkları lise yıllarına dayanıyor. Sağlam bir dostluk bu, belli. Şu zıpır görünen reklam sektöründe kesin. Gözlüklü, ciddi görünen bir öğretmen. Evet evet, kesin edebiyat öğretmeni. Turgut edebiyattan pek anlamıyor ama Müjgân’ın boynunun, dünyadaki en güzel şiir olduğunu düşünüyor. Fotoğrafın çekildiği günden bir süre sonra Turgut evlenme teklif ediyor Müjgân’a. O da kabul ediyor tabii. Nasıl etmesin, içindeki taşlar yerine oturuyor bu adam elini tuttuğunda. Kısa süre içinde evleniyorlar. Bu iki adam da nikâh şahitleri oluyor. Tabii evlilik koşuşturmacasında Müjgân eskisi kadar vakit ayıramıyor resme. Sergi biraz yalan oluyor. Ama yine de mutlu, gözlerine baktığında kalbinin yerini hatırlatan adamla evli çünkü. Bir süre sonra da hamile kalıyor Müjgân. Hayat bu ya ikizleri oluyor. Hmm, Müjgân idealist kadın. Bebeklerle uğraşırken resim yapamamak kahrediyor onu. Turgut geçim derdinde, sürekli mesaiye kalıyor, çocuklar büyüyor ama sürekli ağlıyor. Büyümenin ne menem bir şey olduğunu çözmüşler sanki. Müjgân bir gün dayanamayıp çocukları arkadaşlarına bırakıyor, evine geçip banyoya gidiyor, küvete boylu boyunca uzandıktan sonra bileğini kesiyor. Sanatçı olarak ölmek istiyor belli. Gösterişli bir son seçiyor kendine. Turgut artık yalnız. Müjgân’ın dertlerini, iç sıkıntılarını anlayamadığı için kızgın kendine, çaresiz. Çocukları annesine gönderiyor, kendi de bir daha hiç kahkaha atmıyor, hayatının sonuna kadar Ahmet Kaya’nın malum şarkısını dinliyor. ‘Müjgânla ben ağlaşırdık’ kısmı her çaldığında rakı kadehini kaldırıp ağlamaya başlıyor. Ölümü de içkiden oluyor. Yaa işte böyle hanımefendi, bana sorarsanız kırık bir aşk hikâyesi gizli bu fotoğrafta.”

“Bozabilir misiniz?”

Dik dik bakıyor, ellerim titreyerek uzattığım 50 liraya. “3 lira için nasıl bozayım hanımefendi, siftah da yapmadım ki daha…”

Elimi daldırıp sekiz-on tane daha siyah-beyaz fotoğraf alıyorum, “Bunları da aldım tamam, üstü kalsın,” diyorum. İlk defa girdiğim bu sahaflar çarşısından çıkıp, rastladığım ilk çöpe atıyorum diğer fotoğrafları. Zira yeterince bilinmezlik var başımda, başka hayatlara da dokunmak gelmiyor içimden. Mideme inen yumrukla babama dair anıları anımsamaya çalışıyorum. Bir fabrikada işçi olan, içedönük, konuşmaktan aciz,  anneme ve bize sevgisini hiçbir zaman tam anlamıyla gösteremeyen, asık suratlı, gözleri bulutlu bir adam… Ama seviyor annemi, yani ben hep böylesine inandım. Fotoğrafta gördüğüm neşe ise kendisini tanıdığım süre boyunca yanından geçmedi babamın.

Sonra herkes karşı çıkmasına rağmen resim tutkumu desteklemesini, hiçbir şey için çabalamamasına rağmen güzel sanatları kazanayım diye didinip durmasını, ilk sergimde ağlamasını hatırlıyorum… Annem, “Leyla olsun,” dese de onu dinlemeyip kimliğime adımı, “Mahur” olarak yazdıran, ağzına içki sürdüğünü görmediğim, en sevdiği şarkı Mahur Beste olan o adam; dağılan şenlikten kalan bir acı yelmiş meğer babam…


Fotoğrafı çeviriyorum, bir telefon numarası… Titreyen ellerimle numarayı tuşlayıp nefesimi tutuyorum. Bir kadın açıyor telefonu, telaşla kapatıyorum. Yarım kalmış o hikâyeyi tamamlamaya haddim olmadığını düşünüyorum. O adamın anlattığı gibi kalsın hikâye, Müjgân olarak bileyim kadının adını. Hikmet olmasın babamın adı da, Turgut olsun bu hikâyede, ne çıkar…

Elimde fotoğraf, kalbime oturan ağırlık, babamı aslında hiç tanımamış olmamın verdiği rahatsızlıkla mezarlığa gidiyorum. Müjgân’ı mezar taşının yanı başına koyuyorum; Mahur Beste’yi açıyorum sonra. “Müjgânla ben ağlaşırdık!” diye bağırıyorum.

Baba, seni kırılmış hikâyenden öperim; tutkularımı desteklediğin için teşekkür ederim, ben de hiç söylemedim sana: Seni seviyorum.

edebiyathaber.net (21 Temmuz 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r