Masthead header

Öykü: Cacık | Fatih Çavdar

“Kadın sadece vardır ama erkek oluşmalıdır.”

Camille Paglia

“Sözüm meclisten dışarı dostlar

Bugünlerde kendimi hıyar gibi hissediyorum

Hani dilim dilim doğrasalar beni,

Marmara, Ege, Karadeniz ve hatta Akdeniz

Cacık olur diyorum.”

Barış Manço

Ne zevksiz bir tablo? Bu çirkin eşyaları kim aldı? Ya masadakiler kim? Özellikle şu bigudili kadın. Bu devirde bigudi mi kaldı canım. Terliklerim nerede benim? Şu eski olanlar mı acaba? Evet, başparmağım tam yerinden pörtledi, bu terlik benim. Sahi, ben kimim? Gömleğin düğmeleri kopuk, ipleri sarkan eski püskü yeleğin önünü bir çengelli iğne tutuyor. Üstüme başıma bakarken masada kimse kalmadı, herkes bir tarafa dağıldı. Bir tek köpek, ayağımın dibinde dolaşıp duruyor. Zayıf, tüyleri dökük, çelimsiz. Suratıma bakıp bakıp havlıyor, mamasını ben mi veriyorum bunun?

Tam şimdi, başıma kuvvetli bir ağrı girdi. Bir sancı, saplandığı yerde kaldı. Gözümün önünde kuvvetli bir ışık patlaması. Bu anı daha önce yaşamış mıydım? Dün akşam ya da önceki akşam olabilir. Her akşam mı yoksa?

————————-

Yine sofradayız, dünün aynısı. Yalnız kadının bigudileri çıkmış. Daha önce hiç bu kadar çirkin saçlar görmemiştim. Ya da gördüm ama fark etmedim. Bakımsız diyemem, bakılmış ama kötü bakılmış, önce özenle taranmış, sonra tütsülenmiş, salkım saçak kıvırcık bir öbek. Tam bu saatlerde bir şey oluyor, beynim uyuşuyor. Yemekler mi ağır geliyor acaba, sahi kaç yaşımdayım ben? Çirkin saçlı kadın da genç görünmüyor. Telefona gömülmüş şu oğlanla kız bizim çocuklarımızsa eğer, epey yaşlı olmalıyım. Daha az yemeyi denemeliyim. Artanları da köpeğe veririm, böylece suratıma bakıp bakıp havlamalarından kurtulurum belki.

————————-

Bugün daha az yedim. Karabaş (Köpeğin adını bilmiyorum, içimden Karabaş diyorum) bayram etti. Kendime yeni terlikler aldım, kimse fark etmedi. Araştırmaya kendimden başlamalıyım. Önce anıları toparlamam lazım. Herkes çekilince odaları dolaştım. Otlaktan dönen başı önde koyunu ağılına getiren ayaklar gibi ayaklarımın getirdiği bu odada ne tek bir koltuk ne kanepe, ne masa ne de sandalye var. Yalnızca raflar, raflarda kitaplar ve bir sürü ıvır zıvır, yerlerde içlerinde ne olduğunu bilmediğim koliler var. İçerideki toz, toprak, pislik köşeye toplanmış, garip bir üçgen şeklini almış. Bir köşede gaz sobası var, yakmaya çalıştım, gaz kaçırıyor galiba. Kolilerden birini açtım, fotoğrafları buldum. İşte küçük ben, hatırladım, yanımdaki kocaman adam da babam. Bugünü anımsıyorum. Nüfus sayımı vardı, evlere kapanmıştık. Memurlar gelmişti. “Ailenin reisi kim?” diye sormuşlardı. “Benim” demişti babam. Tövbe tövbe bu da sorulur mu, der gibi başını sallamış, belli belirsiz cık cıklamıştı. Bu evin reisi kim acaba? Ben olmalıyım ama emin değilim. Önce bunu kesinleştirmeliyim. Konuşmaya oğlanla başlayayım diyorum. Evin reisi erkek oluyorsa benden yana olması lazım. Sessizce sokuldum odasına. Duvarlarda futbolcu posterleri dolu, ben de futbol sever miydim acaba bu yaşlardayken? Her şey bir tarafta, darmadağınık bir oda, çöp kovası taşmış, çikolata ambalajları yerlerde.  Oğlanın tepesinde kafasından büyük kulaklıklar, gözü masadan da büyük ekranda. Ne duydu girdiğimi ne de gördü. Yatağın ucuna iliştim, işinin bitmesini bekledim.

——————————

Dün akşam az yiyince, bu sefer de güçsüz düştüm sanırım. Oğlanla konuştuk mu, konuşmadık mı hatırlamıyorum. Bu işe de bir çare bulmam lazım. Yemekleri yine Karabaş’a devrettikten sonra kadının mutfaktan çıkmasını bekledim. Terliklerimi bu sefer Karabaş getirdi. Dolabın köşesinde, kirli bir kavanozun dibinde zeytinin suyu kalmış. Kuru ekmek banıp yedim. Bunu sevdim. Oğlan yoktu bu akşam masada. Odaya geçtim yine. Sobayı yakmadım bu sefer. Burada yeni şeyler anımsamaya başladım. Eski güzel anılar. Kumral saçlı güzel kızlar. Aşka benzer bazı heyecanlar. Bir takım gülüşler. Bazı kitapların sırtları, kapakları. Yabancı isimler. Bunlar benim anılarım mıydı, yoksa raflardakilerden aklımda kalanlar mı, emin olamadım. Kitaplardan okumuş olsam da benim anılarım sayılırdı bence, öyle olmasaydı hatırlamazdım herhalde.

Oğlan olmayınca, kızın odasına yönlendim. Bana benziyor sanki. En azından kadına benzemiyor. Daha güzel. Hem kızlar babalarına düşkün olur derler. Bu akşamki tek şansım bu kız. Odası daha derli toplu. Bunun da tepesinde kocaman kulaklıklar var ama ekranı küçük. Yatağın kenarına oturduğumu, avuç içi kadar ekranın arkasından gördü. Bir zaman bekledim. Göz göze geldiğimiz tam o anda soruverdim. “Kızım ben kimim?” Parmakları hızlı hızlı işliyordu. Annemin parmakları da dantel örerken böyle hızla hareket ederdi. Elleri anneme benziyor galiba, kibarca küçük ve hızlı, onunkiler gibi yumuşak mı acaba? Kafasını kaldırmadan adımı soyadımı söyledi. “Babamsın” demedi. Bu anlama gelecek bir imada da bulunmadı. Gerçi “Kızım” dediğime de itiraz etmedi ama kafasındaki şeylerle beni tam olarak duyabildiğine emin olamadım. “Peki, sen kimsin?” dedim. O kelimeyi bu kez söylemedim, yönlendirmedim onu, tam olarak doğruyu söylesin istedim. Bu sefer kafasını değil ama kaşlarını hafifçe kaldırıp bana bakarmış gibi yaptı, yada bana öyle geldi. “E ben de senin kızınım” dedi. Sonunu biraz kısık sesle söyledi ama emindim, doğru duydum. İyi duydum. Bu kıvançla biraz daha oturdum, etrafı inceledim, ilk günden daha fazla sıkmayayım diyerek, girdiğim gibi sessizce çıktım. Odama döndüm, burayı kendi odam belledim artık. Fotoğrafların olduğu kolinin altlarında defterler görmüştüm. Yeni öğrendiklerimi kaydetmem gerektiğini düşündüm. Bir yere yazmalıydım. Yarın akşam ne olacağını bilemiyorum, hatırlamam şart.

————————————

Bu akşam yemekten sonra ayaklarım kendiliğinden televizyonun karşısına götürdü beni, koltuğun oturmaktan iz yapmış, hafif içe göçmüş yerine oturdum. O anda hatırladım. Beynim uyuştuktan sonra, yani akşam yemeklerinden sonra demek istiyorum; televizyon izliyorum galiba. Ev alıp satanlar, tadilat yapanlar, dev pastalar, hayatta kalmaya çalışanlar. Benim yapamadığım ne varsa onları yapanları izliyorum, sanıyorum ki onlar da benim gibi insanlar. Oğlan bilgisayarda kötü adamları öldürürken ben de televizyonda bunları izliyorum. Oğlan kötü filmler izliyor mu acaba?

—————————————-

Dün akşam televizyonun karşısına oturduktan sonra neler oldu yine hatırlamıyorum. Beynimin uyuşması yemeklerden değil galiba, televizyon uyuşturuyor olmalı. Zeytin suyuna kuru ekmeği bugünlük bırakıyorum. Yemeklerden yedim. Hemen sonra da dün akşamdan aklımda kalanları yazmak üzere odaya geçtim. Altına da not düştüm, bir daha televizyon izlemeyeceğim. Defteri saklarken başka fotoğraflar buldum. Küçük bir kız çocuğu annesinin kucağında, bana dönük gözlerinin için gülüyor. Stüdyoda çekilmişiz, belli ki özel olarak hazırlanmışız. Doğum günü mü acaba? Tarihi yazıyor olmalı fotoğrafın bir yerinde. Yakın gözlüğünü alıp bakayım sonra bu fotoğrafa. Oğlan yine yok evde, kız odasında. Ben de doğru yanına. Manzara aynı, elleri annemin elleri, içim ısındı bu kıza. Bu sefer biraz daha yakınına oturdum, en yumuşak sesimle seslendim “Naber” falan dedim, garipsemedi olağan cevaplar verdi. Galiba o da beni sevdi. Cesaretimi toplayıp sordum,

– Kızım, sence bu evin reisi kim?

– Bilmem ki, bazen aramızda dolaşıyor ama o kadar pespaye ki biz de tam emin olamıyoruz, o mu değil mi?

dedi, konuşurken gözü çengelli iğneye kaydı. Boş boş baktığımı fark edince güldü,

– Aman baba, şaka yapıyorum. Sensindir herhalde.

Elimi çengelli iğnenin üzerine getirdim, yeleğin uçlarıyla da gömleğin sökük düğmesini kapatmaya çalıştım. Çok utandım ama kızımın benimle şakalaştığını düşününce hemen toparladım.

– Peki, bu konu hiç gündeme geldi mi daha önce?

– Neden soruyorsun ki bunu, hiç konuşulmadı ama ben sen sanırdım, veli toplantılarına annem gelse de apartman toplantısı falan olduğunda hep sen giderdin, ben de “Demek ki babam temsil ediyor bizim evi” diye düşünürdüm. Bazen eve misafir geldiğinde kim buyur ediyor, kim uğurluyor, misafirlerle en çok kim konuşuyor ona bakardım. Eskiden sen daha çok konuşurdun, şimdi annem konuşuyor. 

İlk defa bu kadar uzun konuşmuş gibi geldi bana, ama o çok rahattı. Demek ki arada sırada da olsa böyle konuşuyoruz. Hemen odaya koşup hepsini bir bir yazdım. Sonuna da not düştüm, “Çok tatlı bir kızım var.”

——————————-

Bugün kendime yeni bir gömlek aldım. Keşke aynı rengini almasaydım, bir de üzerinde yelek olunca yine fark etmediler ama olsun. Oğlan da dönmüştü bu arada. Yemekler çok güzeldi, hepsini yemek istedim ama Karabaş’ı alıştırmıştım bir kere, yine ölçülü yedim. Yemekten sonra odaya gidip, dün akşam yazdıklarımı okudum. Hoşuma gitmişti. İçimde yeniden kızla konuşmak için büyük bir istek vardı ama madem babaydım, yani galiba babaydım, eşit davranmalıydım. Oğlan bu sefer oyun oynamıyordu, bir şeyler yazarken girdim odaya, hemen fark etti. Onunla da kısa bir naber, nasılsın faslından sonra aynı soruyu sordum. Oğlan fena çıktı, “Ne önemi var bunun” dedi, “Seni bilmem ama benim için fark etmez, artık on dört yaşımdayım ben. Öğrensem de benim hayatımda bir şeyi değiştirmez” diye devam etti. Yeniden başıma ağrı girecek gibi oldu. Annesine çekmiş galiba. Hemen toparlayıp odaya geçtim. Not alırken anladım, bu oğlan benim oğlumdu. Ergenliğin kucağında, kendi acılı, üzgün, kederli ve yalnız geçen ergenlik yıllarımı hatırladım. Oğlanla tekrar konuşmamaya karar verdim, cümlelerinin altını kazıdığımda ortaya çıkacak şey, korkunç olabilirdi.

————————-

Bu akşam sofraya oturmadan önce yeleğimi çıkardım, oğlan bıyık altından gülüp “Oo baba, gömleğin güzelmiş” dedi. Dalga geçtiğini anladım, dün akşam yazdıklarım aklıma geldi, cevap vermedim. Aslında söylediği şey hoşuma gitti ama bunu deftere yazmayacağım. Hava iyi sanki, sobayı yakmadım. Odada yeniden fotoğraflara daldığımda bu sefer düğün fotoğraflarını buldum. Güzel bir kızla evlenmişim. Şimdi hatırladım, aynı fotoğraftan bir tane de yatak odasında var. Demek ki bizim hanımla evlenmişim, bu akşam onunla konuşayım, muhabbeti nasıl acaba? Televizyonun karşısında buldum onu, sessizce oturdum yanına. Kumral saçları gözünün önüne düşmüştü, yakından bakınca gözüme güzel göründü. Kanalları gezerken bir dizide durdu, çirkin herifin biri bağırıp duruyor, “Bu evin reisi benim ulan, hepiniz beni dinleyeceksiniz, kimse benim sözümden çıkmayacak.” Şanslı günümdeymişim, işte tam zamanı, şimdi sorarsam diziden aklıma geldi sanacak, neden böyle saçma sapan sorular soruyorsun diyemeyecek. Hemen araya girdim,

– Hanım, sence bu evin reisi kim?

Kahkahayı patlattı;

– İlahi Bey, reis de neymiş? Kabile miyiz biz?

– Gerçekten soruyorum, eskiden vardı böyle bir şey, ben babamdan hatırlıyorum, dedim.

“Eskiden” dedi hanım, “Aileler kalabalıkmış, dedeler, nineler, amcalar, dayılar, halalar, büyük halalar, gelinler, torunlar, kuzenler hep bir arada yaşarmış. O zamanlar bir başa elbette gerek varmış, O kadar insanı gütmek, kavgayı gürültüyü idare etmek kolay mı? Hem de esaslı bir başa ihtiyaç varmış, hem içeride hem dışarıda, ama şimdi öyle mi? Hepimiz bu kadarız işte, bir sen bir ben iki de çocuk, büyüdüler zaten. Köpeği de sayarsak beş kişi. Ne gerek var başa, ne gerek var sana, bana?” Demek bana gerek yoktu. Buna üzülmem gerekiyordu galiba ama herhangi bir şey hissetmedim. Tepkimi ölçmek ister gibi baktı, üzülmüş de belli etmiyormuş gibi başımı öne eğdim. Bir şey demeden kalktı, mutfağa gitti. Bir tabak meyveyle geri döndü. Soyduğu elmayı bıçağın ucunda uzattı, bu iyi geldi. Bu sefer gizleyemedim sevincimi. Fark edince devam etti.

–  Birinin baş olduğu yerde birinin de kıç olması gerekir. Ama artık bunların bir önemi yok, önemli olan, birlikte neler yaptığımızdır. Bak neler yapmışız, iki insan yetiştirmişiz, bir düşün bakalım, hangi iş daha zordur bizim becerdiğimizden, Çocuklara gelince onlar da ancak kendi başlarına yaptıklarıyla var olabilirler. Senin reisliğin de artık onlar kâr etmez.

Ne güzel konuşmuştu. Diziye daldığını sandığım bir anda sessizce sıvışayım derken, arkamdan seslendi.

-İlla baş olmak istiyorsan sen bilirsin ama ben kıç olmam haberin olsun.

Duymamış gibi yaptım, ama unutmamak için hemen defterime geçirdim. Sonuna da not düştüm, “Çok akıllı bir karım var.” Üşenmedim, gaz sobasını toparlayıp aşağıya kadar indim ve çöpe attım.

————————————

Bugün güzel kızımın doğum günü, fotoğraftan öğrendim. Hoş bir çikolatalı pasta aldım. Mumları hep birlikte üfledik, Oğlan telefonunu ayarlayıp hepimizin fotoğrafını çekti, kızım tam fotoğraf çekilirken bana baktı, gözlerinin içi gülüyordu. Hanım köfte patates yapmış, sofrada cacık bile vardı. Terliklerimi de Karabaş getirdi, semirmişti.

edebiyathaber.net (24 Ekim 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r