Masthead header

Dört Köşeli Üçgen: “Gözlem yapıyorum; o halde varım!” | Hülya Soyşekerci

Felsefi içerikli ironik şiirleri ve sorgulayan denemeleriyle edebiyatımızda önemli bir yeri olan Salâh Birsel’in 1957’de tamamlayıp 1961 yılında yayımladığı tek romanı Dört Köşeli Üçgen’in yeni basımı geçen ay Sel Yayıncılık etiketiyle raflarda yerini aldı. 

Dört Köşeli Üçgen, felsefe eğitimi almış bir edebiyatçının yaşama, edebiyata, insana dair dünyasını net olarak gösteren; sıra dışı, farklı ve özgün bir roman. Yayımlandığı dönem dikkate alındığında; kurgu, düşünce ve roman tekniği itibariyle hayli deneysel ve öncü bir roman metni olduğu da rahatlıkla söylenebilir. Okurken, farklı dünyalar açılıyor önünüzde, yeni ufuklara merhaba diyor; roman anlatıcısı/kahramanı olan Gözlemci ile birlikte dünyaya, evrene, yaşama ve insan hallerine farklı perspektiflerden bakıyor; Gözlemci’nin gözlemlerinden etkilenerek siz de inanılmaz sonuçlara ve yorumlara ulaşıyorsunuz.

Dört Köşeli Üçgen tam anlamıyla bir felsefi sorgulama romanı. Sokrates’in  “Sorgulanmayan bir yaşam, yaşanmaya değer değildir.” sözüne her satırında atıfta bulunuyor sanki. Doğru bildiklerimizin yanlışlığını; insanın zaaflarını, takıntılarını, toplumun iki yüzlü erdem anlayışını; süslü örtüler, tül perdeler altında gizlenen çirkin yalanlarını Gözlemci’nin bilinci içinden geçerek yeniden görüyor; gözlerimizi kapattığımız, görmek istemediğimiz gerçeklerle yeniden yüzleşiyoruz. Bu yüzleşme, elbette huzursuzluk veriyor duyarlı ruhlara, ışıklı bilinçlere… Ancak, yaşamın daha üst düzeyde ve daha insani olarak yeniden üretilmesi için toplumla, insanla, kendimizle yüzleşmeler, kaçınılmaz gerçekler olarak önümüzde duruyor.

Salâh Birsel’in roman kahramanı Gözlemci, bu yüzleşmeler sürecinde bizlere yol gösteriyor. Dört Köşeli Üçgen’de aklın yeniden örgütlenmesini buluyoruz Gözlemci’nin anlatımları içinde. Romanda Gözlemci, toplumun dışında kalarak topluma “çemberin dışından” bakan, gördüklerini ayrıksı bir tutumla dile getiren ve insanlarda kendi yaptığı gözlemler yoluyla farkındalıklar zincirini başlatan sıra dışı bir kimlik.

Daha ilk sayfalardan itibaren Gözlemci’nin gözlemleriyle sarsılıyoruz. Tütün Yaprak Evi adlı firmada bekçilik yapan ama asıl görevinin “gözlemcilik” olduğunu söyleyen kahramanımız, dış’tan iç’e ulaşan tutumuyla, bilgece bir bakışla anlatıyor yaşadıklarını, düşündüklerini ve hissettiklerini… O da toplumda dolap beygiri olan, sürekli çalışıp para kazanma derdi nedeniyle yaşadığını hissetmeyen insanlardan farklı olduğunu söylüyor; tıpkı Aylak Adam romanının kahramanı “C” gibi… Gözlemci’nin farklılığı, sadece bakış açısı ve düşünce sisteminde değil, davranışlarında da kendini ifade ediyor. Onun farklılığı ayrıca her türlü kişisel ve toplumsal ezberin, alışkanlıklar zincirinin dışında kalmasında belli ediyor kendini.

Gözlemci’nin sorgulamaya açtığı pek çok alan var. Önce mekânlardan başlıyor; insanın kendisi için kurduğu/yarattığı mekânları eleştirel olarak irdeliyor. “Uzun zaman odamın neden dört köşe olduğu üzerinde kafa yordum. İnsanlar neden oturdukları yerleri hep dörtgen biçiminde yapıyorlardı da neden bunları üçgen, beşgen, ongen, yirmigen içine oturtmayı istemiyorlardı.” diye soruyor. Sonra da şurada burada rastlanan yusyuvarlak bir kule, bir burç, bir kümbeti göstererek şöyle düşünüyor: “Kişioğlu savaşmak, dövüşmek, düşmanlarının kalbine dum dum kurşunu yollayıp kendi derilerini kurtarabilmek için yusyuvarlak yapılar yükseltiyorlardı da oturmak, uyumak, sevişmek için hep dört köşe odalar, sofalar, salonlar yapıyorlardı. Demek ölmek, savaşmak için bir kasnak, bir çember içine girmek; konuşmak, radyo dinlemek için de ille dört köşeli odalarda bulunmak gerekiyordu.” (s.9) Sonra dairesel döngüler üzerinden giderek yeni mekân tasarımları, farklı açılar ve mimari boyutlar tahayyül ediyor Gözlemci.

Aklın sınırlarını da tartışmaya açıyor. Karşıtlıklar üzerinde durarak, insan aklının gerçekliği bölerek ve sınıflandırarak algılama olgusunu dile getiriyor: “Ayrı açılara göre belirlenen bu iki gerçeği kavrayacak, bağdaştıracak daha başka bir gerçek vardı herhalde. Ama, insan aklı, o ünlü Alman filozofuna hak verdirecek biçimde, bu gibi gerçekleri kavramak üzere yaratılmış değildi.”(s.13) Akıl, aynı anda iki karşıt gerçeği kabullenemiyor; ikisini “karşıtlık hali” üzerinden algılıyor Gözlemci’ye göre. Gözlemci, mekânları sorgularken insan aklını ve bilincini de masaya yatırıyor.

Akıldan bilinçaltı süreçlerine geçen Gözlemci, ironik bir anlatımla insanların çoğunun “karınlarından konuştuklarını” dile getiriyor. İroninin gerçeküstücü sahnelerle buluştuğu birçok olay ve gözlemin anlatımı içinde insanların görünmeyen yüzlerini, toplumdan gizledikleri yönlerini gösteriyor. Özellikle kadın-erkek(karı-koca) ilişkilerinin yalan üzerine kurulu içtenliksiz boyutlarını sergileyen Gözlemci, insan hallerinin çelişkili gerçeklerine işaret ederken, yalancı ve iki yüzlü erdemin ipliğini pazara çıkarıyor; yüzlerdeki dürüstlük maskelerini düşürüyor. İlişkilerde olması gereken “netlik” ve “içtenlik” kavramlarının aslında hiç de arzu edilen bir durum olmadığına tanık ediyor bizleri.  Romanda, karşısındaki apaçık gerçeği, maddi çıkarlar nedeniyle gözlerini kapatarak görmezden gelen kişilerden birinin söylediği söz, tüm bir hakikati aydınlatıyor gibi: “… gerçek kendini görmek isteyene yüzünü gösterebilir ancak.” (s.30)

“Gerçeği Aramak” başlıklı bölümde insanın kendi olma çabaları ile iç çelişkilerini bir arada işleyen Gözlemci’nin sesi okurun kulaklarında yankılanıyor: “İnsanlarda bir dışlanmak korkusudur gidiyordu. Kendi içlerinden dışarı fırlamak, kendi kişiliklerini, kendi düşüncelerini başkalarına kabul ettirmek, onlara Tanrı işlerine karışmanın korkusunu veriyordu. Bu ürkme kişioğlunu sinmeğe, düşünmemeğe, bir duygu sığlığı içinde kâh kumların altında yaşayan bir yengeç gibi ikili ve şaşkın bir yaşam sürmeğe de iteliyordu.”(s.25- alıntıdaki imla, metindekiyle aynı.)

Gözlemci, insanların tümünün böyle olması durumunda dış yaşamın sürekliliğini sağlamanın, iç dünya ile dış dünya arasında denge kurmanın yüzde yüz olanaksız bir hal alacağını belirterek;  arada bir, yüz yılda bir ortaya çıkan bir şair, bir bilge, bir politikacının, insanlara bazı yaşam reçeteleri, düşünce hapları ve güzellik formülleri sunduğunu ve böylece insanların yaşama tutunabildiklerini anlatıyor.

Romandaki Gözlemci, insanları uyku halleri içinde de gözlemliyor. Uykunun, insanları boğuşmaktan, didişmekten, birbirlerinin külünü havaya uçurmaktan uzaklaştırdığını belirterek, “onlara temizlik, lekesizlik, bilgelik, dostluk duygularını aşılıyordu.” diyor. Uykudaki insanlar Melih Cevdet Anday’ın sözünü anımsatıyor sanki: “Uyuduk mu eşit oluruz. Ne tutku, ne gurur, ne umut…” Gözlemci’nin belirttiği gibi, uykuda melekler gibi olan tüm insanlar, uyandıklarında birçok olumsuz düşünce ve davranışlar içine giriyorlar.

Dört Köşeli Üçgen’in Gözlemci’si insanların “mahremiyet” adı altındaki gizli kapaklı oyunlarını gözlemliyor; kişilerin ve olguların üzerindeki cila tabakasını söküyor sakin sakin; her şeyi tüm çıplaklığıyla sergiliyor. Kısacası Gözlemci, mahremiyeti delik deşik ederek, gizliliğin örtüsünü ortadan kaldırıyor.

Gözlemci, gözlemlerden bir sonuç çıkarmanın tehlikeli olduğunu da gösteriyor. Çünkü sonuç çıkarma ve yorumlamanın başladığı yerde sorgulamalar ve yüzleşmeler başlıyor; eleştirel düşüncenin filizlendiği ortamlar, topluma egemen olanlara aykırı ve tehlikeli geliyor. İsteniyor ki kimse düşünmesin, sorgulamasın, her şeyi olduğu gibi kabullensin…

Gözlemci, insanların çoğunun kaslarını bile yeterince kullanmadığını yine ironik bir tarzda anlatarak, aslında kullanılmayanın kaslar değil, ruhsal duyarlılıklar olduğunu sezdiriyor. Tiyatro oyuncuları çevresinden yazarlar- şairler çevresine kadar herkesi gözlemleyen roman kahramanı, oralarda çok ilginç ve eleştirel sonuçlar çıkarabileceğimiz gözlemler devşiriyor. Sanatçı-yazar egosunun saçmalıklarını ve bu kişilerdeki bazı karakter bozukluklarını sergilerken; bir kitap bile okumayan yazarlardan, kendilerini edebiyatın merkezi gibi gören üstatlardan ve kendilerini “iktidar” olarak algılayan dergi sahiplerinden söz ediyor; alaysamalı dilin anlam olanaklarını genişleterek gördüklerini naklediyor. Edebiyatın ticari boyutunu ve genç şairler üzerine oynanan antoloji oyunlarını okurken ürperiyor insan; günümüzde de benzer ticari oyunların oynandığını, kitap ticaretinin ulaştığı boyutları da düşünüyor insan bir yandan. Gözlemci, tiyatro çevresindeki kıskançlıkları ve ayak oyunlarını da sergiliyor ayrıca. Anlatılanların çoğunun izini günümüzde de sürdürmek mümkün; sanki hiçbir şey değişmemiş!…

Romanda en ilginç bölümlerden birini Gözlemci’nin cırcırböceğinden sevgiyle söz ettiği sayfalar oluşturuyor. Kahramanımıza göre cırcırböceği felsefi anlamda aylaklığın simgesi; özgür bir gözlemci…

Fabrikadaki işinden, gerçeği gösteren gözlemleri yüzünden uzun zaman önce kovulmuş olan Gözlemci, giderek o kadar çok gözlemle doluyor ki bunları bir şekilde paylaşmak istiyor. Önce bir sergide sonra da bir dükkânda “gözlem satıcılığı” yapıyor. Kimler kimler geliyor bu gözlemleri satın almaya; bir okusanız!.. Politikacılardan sanatçılara, yazarlardan memurlara, sıradan insanlara… Herkes… Sonrasında fincancı katırlarını ürkütüyor, bazı çevreleri rahatsız ediyor bu gözlem dükkânı… Dükkân, iki kez saldırıya uğruyor; saldırganlar duvarları tahrip edip camı çerçeveyi indiriyorlar. Sonrasında kara gözlüklü bir adam gelip üzeri örtülü tehditlerde bulunuyor Gözlemci’ye…

Gözlemci zaman geçtikçe patolojik bir ruh hali içine giriyor. Gözlem yapma amacıyla insanlara zarar vermeye ve onlara zarar verdiğinin farkında olmamaya başlıyor. Gözlemleri giderek “saçma” bir hal alıyor. Bir akıl hastanesi süreci içinde buluyoruz onu. Ancak roman bitmiyor, Gözlemci’nin anlatacakları da… Akıl hastanesi günlerinde “matematiksel kesinlik”  üzerinde duruyor; bu kesinlik durumunu da sorgulamaya başlıyor. Kimi koşullarda matematiksel kesinliğin de tartışılabilirliğini gösteriyor ve giderek insan aklının sınırlarını zorlamaya başlıyor. Dört köşeli üçgenlerin varlığından söz ediyor büyük bir içtenlikle ve ispatlama gayretiyle…

“Gün geldi, gözlemci olmadan yaşayamayacağımı da anladım.” diyen Gözlemci, “işte o vakit; gözlem yapıyorum, demek varım.” sonucuna ulaşarak, gözlem yapmanın onun açısından bir varoluş meselesi olduğunu belirtiyor.  Paul Auster’in New York Üçlemesi’nde yer alan ve kenti hiç durmamacasına gözetleyen adamı da anımsadım bu kitabı okurken. Bence, burada sunulan yazınsal dünya içinde, çağımız medyası ve “gözetleme toplumu”  konuları yeniden tartışmaya açılabilecek nitelikte… Bu kitabı güncelleştirerek okuduğumuzda anlatılanlar daha da derinleşiyor bilincimizde…

Romanda karşılaştığımız absürt durumlar; ironik anlatım ve gerçeküstücü unsurlar, metnin felsefi dokusuna çok iyi uyum sağlamış durumda. Yer yer üstkurmacaya da göz kırpan yazım tekniği, Salâh Birsel’in edebiyat ustalığını ve yenilikçi tarzını kanıtlıyor.

Dört köşeli bir üçgenin olabilirliğinin söz konusu olduğu yepyeni uzaysal tasarımların imkânlarını araştıran; insan aklının düş ve yaratıcılık gücü ile her türlü iç ve dış sınırı aşabileceğinin sezgisel bilgisini sunan bu inanılmaz derinlikteki felsefi roman, simgesel nitelikteki fantastik sonuyla da okuyanları bambaşka dünyalara taşıyacak…

Hülya Soyşekerci – edebiyathaber.net (27 Eylül 2012)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r