
Böyle güzel çaydanlık mı olur ya. Niye daha önce almadım ben böyle bir şey. Annenin, ablanın eskisi derken, geçti yıllar. Şu endama bak. Kulplarının asaleti hele. El de yakmıyor. Sülün gibiler. Nasıl da parlak. Ömürlük. Bundan daha güzeli yoktur herhalde piyasada. Parası da fena değildi ama olsun. Değdi. Her gün çay içmiyordum. Kahve tiryakiliği ağır basmıştı zamanla. Su kaynatıcım da pek güzel. Sıcaklığını istediğin ayarda tutan bir fonksiyonu bile var. Bozuk değildi önceki ama aldığıma pişman olmuştum. Resimlerde daha iyi görünüyordu. Hani model evlerdeki gibi; açık yeşil. Mutfağımda o renk elektronik bir alet olsun istiyordum hep. Onu almışken bir de ekmek kızartma makinası aldım yanına. Önceki de iki aylık bir şeydi ama uzun dilimler sığmıyordu. Birine lazım olur diye atmadım daha. Kızıma sordum geçenlerde ister mi acaba diye, bir an evet diyecek gibi oldu ama vazgeçti sonra. Bagajlar dolusu ev eşyasıyla kapısına dayandığım günler geldi sanırım aklına. Biliyordu, bir kere kabul etse kurtulamayacaktı. O da lazım.. Bak bu da ne güzel. Kızım al, kullanmasan da kalsın…
Aldıklarım da öyle pahalı şeyler değiller aslında. İkinci el dükkanlarından da bakıyorum. Sadece geçen gün tutamadım kendimi. Oluyor böyle bazen. Hep isteyip te almadığım örgü bir kazak gördüm bir yerde. Nasıl hoş. Hani böyle üzerinde döküm, döküm duranlar var ya. Tam da saçlarımın renginde, gri. Kazakların Ferrarisi. Bakmaya kıyamadım. Geldin altmış yaşına kızım, dedim sonra kendime. Bunun kırk yılını çalıştın. Bir kazağı çok mu görüyorsun kendine. Tamam, bu fiyata üç tane alırsın ama senin istediğin üç kazak değil ki; bu. Hem, paran da var. Niye bu kadar düşünüyorsun anlamadım. Elalem ne alışverişler yapıyor. Al, kız. Onunla kalmadım tabi. Mavinin çok istediğim bir tonundaki kazağı da aldım. Şu; golf yapan hanımların giydiği, nerden buluyorlar böyle güzel kazakları diye düşündüren, giyeni bir tık sınıf atlatan ton var ya. O da indirimdeydi. Çok düşmemişti ama olsun. Sonuna kalırsam bedenimi bulamayabilirdim. Bir dükkana daha girdim sonra. Orada da, bugüne kadar almayı hep ertelediğim bir hırka görmem mi. Kahverengi. Ömürlük, klasik. İndirimde bile el yakıyordu ama bunlar hep böyle. Taklit değil, koton. Lama yavrusu renginde, onun gibi yumuşacık. Fırsat bu fırsat kızım, dedim kendime. Aldın aldın, yoksa kedinin ciğere baktığı gibi bakacaksın yine.
Eee, bıktım artık ama senin bu güzellemelerinden. Ne bu mağdur halleri. Beğenmiş almışsın, oh canına değsin!
Sağol ya, hem benim alışverişlerimi ballandıra, ballandıra anlatın, sonra da verin gazı. Okuyucu daha ikinci satırda benim rahatsız bir tip olduğumu düşündü. Bundan sonra ağzımla kuş tutsam da boş.
Annenin vefatından sonra giyinme odasında kendine söylediklerini hatırlasana.
Ne demişim?
Ben de varım, demiştin. Artık ben de varım! Ağlamıştın sonra. Küçük bir kız çocuğu gibi dudaklarını büzüştürmüştün. Bir kucak dolusu kıyafet vardı kucağında, dışarı çıktığında.
Ya, karışmayayım diyorum ama ne olur cesaretlendirmeyin karımı, yazar hanım. Hangi birini giyecek. Bu kadının bu eşya tutkusu nedir arkadaş ya. Bir ara yeşil vazolara takar, ev vazodan geçilmez, o bitmeden bakır sevdası başlar, sonra saat biriktirmeye heveslenir. Çekmeceler yiyemeyeceği kadar findık, fıstık dolu. Buzdolabı inim inim inliyor ağırlığından. İkna edip aldırıyor bana sandalyeleri, koltukları, sonra da yok efendim salona uymadı. Bir kere uymadı dediyse eğer uyduramazsınız onu artık. Ev ayakkabıdan geçilmiyor. Şu kadına nolur bir kelam dur-durak yazın. Tamam siz de kadınsınız, birbirinizi destekleyin, iyi hoş ta, lütfen sizden ricam, ona kendisini tatmin edecek bir hobi, bir yetenek verin. Bana da sabır.
Yok muymuş benim yeteneğim? Söylediği lafa bak şunun. Seninle bunca yıldır birlikte yaşamayı yetenekten saymıyor musun? Sen görmesen de, ben kendime ara sıra şapka çıkarıyorum efendi. Üç çocuk verdim sana, üç. Köprü altında büyümediler. Ayıp! Sen de işe gittin, ben de. Sen eve geldiğinde yemek hazırdı. Temiz çamaşırların dolabındaydı. Çocuklar ya..
Kavga etmeyin lütfen. Bakın bugüne kadar bir şekilde idare etmişsiniz. Hem ben sizin hayatınızdan sadece bir kesit yazıyorum. Kısa bir öykü olacak bu. Okuyucunun kafasını ayrıntılarla karıştırmamam gerek. Olmazsa daha geniş bir alanda tekrar çalışırım sizinle.
Başka bir kesit bulamadınız hayatımızdan zahir. Bizi değerli kılan emeklerimizi ‘ayrıntı’ diye mi kodladınız? Tabi, ilginç olması lazım yazdıklarınızın. Okuyucuyu sarması lazım. Haklısınız. ‘Alışveriş bağımlısı’ diye damgalayın beni. Acıyın sonra. Yapıyorsa bir nedeni var ey okur, tiyoyu anneden verdim bak, diyin. Bırakın tiyo vermeyi, gözlerine soktunuz resmen. Travmalı, takıntılı bir karakter yarattınız benden. Övünün bununla; övünün, ey yazar.
Bu arada; benim gibi bir karakter seçmek sizin hakkınızda neler söylüyor acaba. Eşya seviciliğinizi benimle kamufle ediyor olmayasınız? Hem, niye bu kadar meraklısınız insanların zaaflarını didiklemeye. Nedir bulmayı umduğunuz?
Hobi demişken, sahi, en son ne zaman gün ışığı gördünüz? Kapatmışsınız kendinizi mutfak ile yatak odası arasına, tık, tık, tık. Ne zamandır insan kahkahası çınlamadı evinizde. Elit işi tabi yazmak. Yaşamadıklarını anlatmak. Biz anlamayız. Yeni çaydanlığınıza da aşık oldunuz galiba. Bir haller oldu size. Gelip, gidip çay içtiğinize göre…

















