Öykü: Şatocular | Sinan Şuekinci

Ağustos 12, 2026

Öykü: Şatocular | Sinan Şuekinci

Çoğu mahalle köşelerinde insanlardan uzakta, kendi muhabbetlerinde olan bu insanlara neden şatocu dediklerini hep merak eder dururum. Bir cesaretle içlerine karışıp hikâyeyi gerçek sahiplerinden dinlemek istedim.

“Şimdi burada oturmuş, iki muhabbet ediyoruz değil mi? Yanlışsa yanlış de gardaşım. Kime ne zararımız var. He, kimseye bi küfrümüz kastımız var mı, gördün mü böyle bi şey. Sen bir zamandır bizimle laflıyosun. Hoş, genelde biz tatava yapıyoz, sen dinliyosun ama olsun. Allah var, temiz insana benziyosun,  merak etmişsin buraları, başımız gözümüz üstüne. Et tabii, merak da her zaman iyi değildir ya, neyse; hani ya meraktan ya…. Latife ediyom gardaşım. Bu şatoculuk da nerden çıktı, ya sabır! Ben şimdi buradan geçen insanların tipine göre, ne bileyim meşrebine göre isimler takayım; oduncu, düzenci, âlemci, çaycı. Olur mu şimdi, ayıp değil mi o insancıklardan. Biz, yani bu mekâna takılanlar, bir iki kadeh yuvarladıktan sonra anladın mı, sanki dünyanın en zengin adamı oluyormuşuz, o sebepten dünyayı siktir ediyomuşuz, zevk-ü sefa içinde yaşayıp gittiğimizi sanıyomuşuz da ondan biz şatocuymuşuz. Hoş, dünyanın dertlerini siktir etmek de bir meziyet, o ayrı mesele! Anlayacağın güzel gardaşım, kafamız güzelleşince bu mekânı şato zannediyomuşuz. Yahu  bunlar neyin kafasını yaşıyo anlayan beri gelsin. Laf aramızda leyla olan onlar mı biz mi karar vermek zor, neyse. Ulan hepimizin o dükkânda, bu inşaatta, şu pazarda anamız dinimiz ağlıyo akşama deyin. Sonra geliyoz insandan uzak şu köşeye, iki lafın belini kırıp, sessizcene evciğimize yollanıp kıvrılıp yatıyoz. He. Birinin karısına kızına yan gözle mi bakmışız, malını mı araklamışız. Kendi hâlimizde, kafamızı biraz bu şaşkın dünyadan uzaklaştırıp, bir nevi âlem-i huzurumuzda bazen gül bazen ağla, günün meşrebine göre. Neymiş kafayı çekince kendimizi şatoda sanıyomuşuz. Bak hele bak, sanki buğday ambarında kendini sanan akılsız tavukmuşuz gibi. Tabii milletin ağzı poşet değil ki büzesin. Çok merak ediyorsan, gel gardaşım, sana zorla demlen diyen yok, dinle bakalım bu adamlar ne ediyo, ne dillendiriyo diye, değil mi? Uzaktan göz ucuyla bakarak, yok şöyle, yok böyle. İnsanın insandan uzaklaşmasının da en büyük sebebi nedir diye sorarsan gardaşım, insanın diğerini ömrü billah anlamak istememesidir. Yav bir sor değil mi, sen ne yapıyorsun burada. O sebepten aklına geleni salla gitsin, oh ne güzel! Ya sabır. İnsan insanın şeytanıdır derler ya, hakikaten doğru! Bak sen öyle değilsin, kafan karışmış, bize söylenenin aslı astarı var mı diye. Ne oldu, geldin, sana bir şey mi dedik. Yok, gücendiğin bir şey varsa söyle gardaş, bu meclis kolay kolay adamı incitmez. Efendim bu sofraların töresini, kuralını bilmeyenler yok mudur, vardır. Onlarla da bizim işimiz olmaz vesselam. Buralara takılanlar da bizden hâllice olanlar olduğundan herkes herkesi tanır. Hepimiz ekmeğimizin peşinde, çol çocuğumuzun rızkında olan insanlarız. Son söz, bizi öyle kafalarına göre yaftalamasınlar. Gelsinler, otursunlar, soframızı paylaşalım, isterlerse çay çorba. Dinlesinler, muhabbetimize bulansınlar da kim olduğumuza karar versinler. Biz bu hayatın kahrını çekenler, birbirimize derdimizi dökerek biraz rahatlamanın peşindeyiz. Keşkem herkes herkese böyle gönlünü açsa da şen şakrak, ne bileyim, güle oynaya ömrümüzü tüketsek. Geçen bir belgeselde izledim, şu puro üretilen küçük ülke, hani alnında yıldızlı bereli adamın güzelleştirdiği ülke, sade neşe, sade insan, sade huzur… Dört beş saat çalış sonra herkes herkesle, çalgı çengi, ne güzel yer öyle. Şimdi bizim mahalleliye anlatsan böyle bir yer var diye, dakkasında başlarlar kakalamaya affedersin. Efendim üstlerinde başlarında yokmuş da pejmürde yaşıyorlarmış da kadınlı kızlı kafayı çekiyormuşlar da, geç bunları anam babam geç…”

“Şimdi alınma ama senin başka derdin mi yok arkadaş. Kalkmışsın kaç zamandır, sorup soruşturursun. Yok, yanlış anlama, bir şey dediğimiz yok ama insan bu arkadaşım. Ölene kadar kendinden başkasını konuşmayı sever. O öyle olmuş, bu böyle yapmış. Git kahvehanelere, bir ayakları öte dünyada pezevenklerin ama yine de dedikodusunu yapar diğer ayağı ötede olanın. Hoş, konuşmaktan başka şeyi kalmamış insanlar başka ne yapar? Hâl bildiklerini sanırlar, nah bilirler! Konuşsunlar bakalım. Şatocu olduk, hey Allah’ım. Bu şato meselesi nerden çıktı diye cevabını merak etmiştim bende senin gibi. Sonra kendi aklımca bir neden aradım. Laf aramızda insanoğlu kafası karışınca umarı sebep üretmekte bulur, sanki bu dünyada her şeyin bir nedeni olmak zorundaymış gibi, neyse. Bizim âleme takılanların bazıları lüks şeyler içerler. Bak şu çam ağacının altında havalı bir araba var, te şurda, onun yanındakiler onlardandır. Bizim mahallenin müteahhiti. Mahalleye geldiklerinde üstleri başları pejmürde, yemek içmek hak getire, hâlde hâl yok! Vicdanı olan herkes elinden ne geldiyse yaptı, Allah razı olsun, sonra inşaatlarda çalışa çalışa meslek edindiler. Sıvacılıktan buralara geldi ama dürüst esnaf öyle onu bunu dolandırayım fıtratında değil yani. Belki de geçmişin hürmetinedir, onu bilemem. Görmüyor musun mahalle delik deşik olmuş, her yer inşaat, toz duman. Bir dönüşüme girdik ki Allah sonumuzu hayretsin! Ne diyorduk. Böyle küçük bardakları olur onların yanlarında, bizim İzmir bardaklarından hâllice! Şat mı ne derler, onunla içerler. Bana öyle bakma, bizim içkimiz bellidir, onun etrafında kurarız meclisimizi. Gâvurun icadını pek bilmeyiz, ona verecek paramız da yok, gerçek neyse o! Hiç de merak etmedik, evet. Niye mi? Her içkinin bir adabı vardır da ondan. Adap dediğimiz şey de öyle kolay kolay oluşmuyor benim fikrimce. Neyse, biz sadede gelelim arkadaşım. Bu şatocu kelimesi bu tayfanın sofrasındaki içkiden ileri gelir zannımca. Hani bir anda şat diye atarlar, yanında fındık fıstık tamam. Kuru eti pastırması da vardır da bize ne, herkes cepkeninin genişliğine göre yemeli içmeli, konuyu uzatmayayım sakız gibi. Benim aklıma gelen budur. Yanlış anlama arkadaşım, şu insanoğlunun yanarım ahvaline be. Konuştuğumuz konuya bak hele, kötü bir şey yapmışız da kendimizi aklamaya çalışıyoruz. Hem keşke şatomuz olsaydı gerçekten. Evet. He, kötü mü olurdu arkadaş. Para saadet getirir miymiş? Başka ne getirir bu yaştan sonra ulan! Yok para bizi bozarmış. Ne bozacak arkadaş bizi bu güne kadar bu derbeder hayat bozmamış da bir yolunu bulmuşuz insan olmanın, para mı bozacak? Allah kime vereceğini bilmiyor belki de. Hâşâ, laf denizinin ortasında dolandırdın bizi, çok konuşmaya başlayınca da su aldı gemi! Günaha sokma bizi arkadaş, biz fukaralığımıza şükredelim yine. Hem ne demişler, fukaranın tavuğu zenginin atı kıymetli olur demişler. Bırak desinler, ne derlerse desinler…”

“Gel otur abicim, otur da bu dünyanın kahrını çeken insan kimmiş de gör. Bu laf edenler var ya, onlar insanlıktan, merhametten, vicdandan nebze nasibini almamıştır. Yalan desen zibil, hılaf desen zibil, hayınlık desen zibil, sana ne diyem abicim. Bir insan içindekini atamazsa, o insan yaşadım demesin. Bana öyle geliyor ki bu garip insanoğlu bu dünyaya dert çekmeye gelmiştir. Allah, kaldıramayacağın derdi vermezmiş insanoğluna, buna da inanırım. İşte kaldıramadığı o derdi sağaltan kim, yine insanoğlu. Hem ne demişler, hâl hâlin yoldaşıdır! İyilik, güzellik, sağlık, huzur insanı insan yapan ne varsa hoş sohbetin yüzü suyu hürmetinedir allasen… Yani o güzel gönlünü açacak bir anahtar olacak kula mecbursundur da ondan. Şimdi sana sorarım kim kimle doğru dürüst sohbet ediyor abicim. Herkes kendi dünyasında. Ya, şu fukara gençliğe bak hele, konuşmayı unuttular nerdeysem o ekrana bakmaktan. Sorsan onun da arkadaşı, dostu, her bir şeyi elindeki. Saygı duyarım, gençlik. Ama kanlı canlı sohbete muhabbete ne oldu abicim. Sohbeti sever miyim? O nasıl soru abicim. Sohbeti sevmeyenin bu küçük sofrada üç ayaklı taburede ne işi olur allesen. Bizimkiler Adana’da o yıkılası binanın altında kaldıklarında, ta oralara kadar geldi buradaki arkadaşların bazıları. Sağ ol, dostlar sağ olsun, ama baş sağlığı dilemekle akıl sağlığı yerine gelmiyor abicim. Yine de sağ ol. Ne diyorduk. Memlekete gitmişti rahmetli karım ile kızım. Rahmetli demek de ne kadar kolay değil mi… Yok, bir şey yok, bakma böyle ağlak olduğuma, o günden sonra benim dünyam böyle. Bir konuşur bir susarım, masanın altındaki market poşetinde vardı peçete. İşte, Allah’tan böyle dostlarım var da perperişan olmadım anladın mı. Şimdi, hani bize şatocu mudur neyim diyenlerin ahına vahına kalsaydım, o meyhane benim bu meyhane benim, sürünür dururdum allasen. İnsan olan insan bir başkasına akıl vermez, el verir anladın mı abicim. Aklı kurban olduğum Allah herkese vermiş. Vermiş ama onu da insan olmakta kullan demiş abicim. Anam derdi, ahmak köpeği yol kocaltır. Aklıma geldi şimdi, bizim inşaatta bazen naçar, okumuş çocuklar gelir. Ne yapsınlar, okul bitmiş ama iş yok, onlar da baba amca mesleği diyerek karınlarını doyurmanın peşinde. Neyse çok tatava yaptım kusura bakma, işte onlardan biri bir gün böyle insandan, töreden, sağlıktan laflarken bir söz etti. Bizim oralı bir yazara aitmiş, nasıldı şimdi, he, ‘güzel insanlar güzel atlara atlayıp gitmişler.’ Abicim, ben bu sözü her söylediğimde, ahan da yine öyle tüylerim diken diken olur. İşte biz de böyle helelik o ata binip gidenleri yad ederek, yaşayıp giden garipleriz. Bıraksınlar bizi yaftalamayı allesen. Biraz duygulandım abicim, şu ağaçlığı turlayıp geleyim.”

“Bak dostum, bu adamlara söyledikleri ne varsa bizim için de geçerli değil mi? Niye, üzüm üzüme baka baka kararırmış da falan feşmekân, onu geçtik. Sana bir şey diyeyim mi, bizim kültürün şu atasözleri yok mu adamı deli eder. Sana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın, tam da bizim şu mahalleye uygun bir söz, bak ona diyeceğim yok. Yahu, ortada bir yılan varsa ya yol vericen ki yolunda gitsin, tersini yaparsa kafasını ezicen değil mi? Ama bizimkiler öyle değil, yılana yol verir ama nasıl verir, bana zehrini vermesin de isterse yatağımda dolaşsın diyerekten! Tövbe tövbe. İşte bizi de bu tiynetteki insanlar yaftalayıp, neymiş efendim şatocu olmuşuz, onu geçtik. Yok, ömrü hayatımda bir yudum bile içtiğimi gören varsa bu iki gözüm kör olsun. Biz buraya gelir, bir iki arkadaş, şu garip hayvancıklara yemeğini verir, çayımızı çorbamızı içer, yeri gelir, bu güzelim dünyaya kendi meşreplerince bakan, kafası güzel arkadaşlarla da hayattan, ottan, böcekten ne bileyim, insanoğlunun hâlinden dert yanar, ez cümle iki lafın belini kırar, çekilir gideriz sılamıza. Evet kedisi, köpeği, kurdu, kuşu ne varsa besleriz, Allah’ın yarattığı diye. Bu da bizim eğlencemiz, kime ne!

Yahu bir insana sıfat takmak kolay da o sıfatın bulaştırdığı lekeyi silmek o kadar kolay mı? Sıfatsızlar sizi. Bu lakap işi de sözün insana saplanan en acı okudur belki de, onu geçtik! Sonra bu insanlarla aynı mekânı paylaştığımızdan bize de bu yaftayı vurdular iyi mi… Elbette sohbet ederiz karşılıklı, onlar meşrebinde biz meşrebimizde, onlar badenin esrikliğinde biz ise kahvenin ayıklığında. Bazı vakitler ne muhabbetler döner, anlatmak olmaz. Sen de bir süredir buralardasın, insanlığa ters düşen bir kelâmları, yanlış hareketleri oldu mu? Göremezsin zaten, onlar neyse biz de oyuz şunun şurasında, onu geçtik! Mahallenin bir kısmı yıkık dökük, görüyorsun sen de dönüşüm mönüşüm işleri, her yer çal çamur, yol yok iz yok. İşte bu dönüşümcülere karşı ilk sesi çıkaran da bu şatocu dedikleri bu âlemin insanları oldu. Evet biz de içinde, onu geçtik. Sonra ne mi oldu, bu sesini yükseltenler sayesinde herkes hak ettiği evini metrekaresini aldı, onu geçtik! Hem bize bu lakabı takanlar var ya, kahvehane köşesinde sigara üstüne sigara yakmaktan başka bir bok eylemediler. Sorsan sizin sözünüzle mi oldu derler bu mendeburlar…

Sonra arkadaş şatocuymuşuz, şatocuysak şatocuyuz ulan. Varsın öyle desinler. Avamın sözüne inanan da kabahat ama anlayan kim. Akşam olmuş baksana, güneşin boynu bükük, buradan da ne güzel görünür mübarek. Dünya ölümlü gün akşamlı. Neyse bir kahve koyayım kardeşime, yok bu termos sağlam olanından sabaha kadar dur, yine de içini ısıtır. Afiyet olsun.”

Arabama bindim. Elimle selam verdikten sonra yokuştan aşağıya inmeye başladım. Belki de yükseklerde olmanın bu adamlara mahsus olduğunu düşünmeden edemedim.

Yorum yapın