
Türk edebiyatı tarihi yazılırken şiirin, romanın ve öykünün serüveni üzerine sayısız çalışma kaleme alındı. Aynı dönemler farklı estetik ölçütlerle yeniden yorumlandı; kuşaklar, hareketler ve dergiler üzerine kapsamlı araştırmalar yapıldı. Buna karşılık eleştiri tarihinin aynı ölçüde ilgi gördüğünü söylemek güçtür. Oysa bir edebiyatın gelişimini belirleyen yalnızca güçlü şairler ya da romancılar değildir; onları okuyan, tartışan, karşılaştıran ve yer yer dönüştüren eleştiri geleneğidir. Eleştirinin zayıfladığı yerde edebiyatın hafızası da parçalanır; yapıtlar yaşamaya devam etse bile onları birbirine bağlayan düşünsel zemin giderek silikleşir.
Nurullah Ataç’ın bugünkü konumu biraz da bu silikleşmenin sonucudur. Adı hâlâ edebiyat tarihinin temel isimler arasında anılır; ancak bu anılma çoğu zaman birkaç hazır yargının yinelenmesinden ibarettir “Öznel eleştirinin temsilcisi”, “dil devriminin savunucusu”, “Garip’in destekçisi”, “Cumhuriyet aydını”… Bu nitelemelerin her biri belli ölçüde doğrudur ama, Ataç’ın yazarlığını ve Türkçe eleştiride üstlendiği işlevi açıklamak için yeterli değildir. Dahası, bu tanımlamalar zaman içinde açıklayıcı olmaktan çok sınırlayıcı hâle gelmiştir. Ataç’ın metinlerinden çok, onun hakkında kurulmuş klişeler dolaşıma girmiş; eleştirmen kimliği giderek bir imgenin gölgesinde kalmıştır.
Milat Bülent Kılıç’ın Günlerin Geri Getirdiği: Nurullah Ataç’ı Yeniden Konumlandırmak adlı çalışması tam da bu noktada anlam kazanıyor. Kitabın daha adından itibaren taşıdığı iddia dikkat çekicidir. Kılıç, Ataç’ı “yeniden okumayı” değil, “yeniden konumlandırmayı” öneriyor. Bu tercih basit bir sözcük seçimi değildir. Çünkü yeniden okumak, aynı çerçeve içinde yeni yorumlar geliştirmeyi ifade ederken; yeniden konumlandırmak, o çerçevenin kendisini tartışmaya açmayı gerektirir. Kitap da tam olarak bunu yapmaya çalışıyor. Bu nedenle Günlerin Geri Getirdiği’nden Ataç’ın yaşamını kronolojik olarak anlatan, eserlerini tek tek değerlendiren ya da düşüncelerini sistematik biçimde sınıflandıran bir çalışma bekleyen okur, daha ilk sayfalarda farklı bir metinle karşılaştığını fark eder. Bu özelliğiyle de kitap, klasik anlamda bir yazar monografi değildir.
Kılıç’ın ilgisi, Ataç’ın ne yazdığından çok, nasıl okunduğu; hangi tarihsel bağlamlara yerleştirildiği ve zaman içinde hangi yorumların baskın hâle geldiği üzerinedir. Başka bir deyişle kitap, Ataç’ı olduğu kadar Ataç üzerine kurulmuş eleştiri geleneğini de incelemektedir. Bu yönüyle çalışmanın konusu yalnızca bir yazar değil, aynı zamanda bir okuma tarihidir. Kitabın en dikkate değer taraflarından biri de buradadır. Türkçe edebiyat incelemelerinde eleştirmenler çoğu zaman kendi yazıları üzerinden değerlendirilir; oysa eleştirinin tarihsel etkisi yalnızca yayımlanmış metinlerden ibaret değildir. Bir eleştirmenin dergilerde açtığı tartışmalar, genç yazarlara verdiği destek, yayınevleriyle kurduğu ilişki, kültürel kamunun oluşumundaki rolü de en az metinleri kadar önemlidir. Kılıç’ın çalışması, Ataç’ı bu geniş çerçeve içinde ele almayı öneriyor.
Kitabın giriş bölümünde Virginia Woolf’un Hogarth Press deneyiminden Gérard Genette’in “paratekst” kavramına uzanan teorik tartışma, ilk bakışta Ataç’tan uzaklaşılmış izlenimi uyandırabilir. Oysa bu bölüm, çalışmanın yöntemini kuran temel halkadır. Kılıç, edebiyat eserinin yalnızca kendi iç yapısıyla açıklanamayacağını; kitabın yayımlanma biçiminin, dolaşım ağlarının, dergilerin, eleştiri kurumlarının ve kültürel ilişkilerin de anlam üretimine katıldığını savunuyor. Bu yaklaşım, Ataç’ın neden yalnızca denemeleri üzerinden değil, eleştiri ortamı içindeki etkinliğiyle birlikte değerlendirilmesi gerektiğini de açıklıyor.
Kitabın dikkat çekici yönlerinden biri de yazarın polemikten kaçınmamasıdır. Özellikle Ataç’ın “jakoben”, “elitist” ya da “anti-demokrat” olduğu yönündeki yaygın değerlendirmeler, uzun bir bölüm boyunca tarihsel bağlamı içinde tartışılıyor. Kılıç burada yalnızca Ataç’ı savunmuyor; son kırk yılda Cumhuriyet kültürüne yönelik eleştirel söylemlerin edebiyat alanındaki yansımalarını da sorguluyor. Bu nedenle eser, yalnızca bir edebiyat incelemesi değil; aynı zamanda kültürel hegemonya tartışmalarına müdahil olan bir düşünce kitabı niteliği kazanıyor.
Aslında bu tercih, kitabın en özgün katkısını oluşturuyor. Çünkü Kılıç’ın amacı, Ataç hakkında bilinmeyen belgeler ortaya çıkarmaktan çok, onun bugüne kadar hangi sorularla okunduğunu değiştirmektir. Kitap boyunca hissedilen temel düşünce de budur: Ataç yanlış cevaplarla açıklanmış bir yazar değildir; daha çok yanlış soruların içine yerleştirilmiştir. Dolayısıyla yapılması gereken, yeni cevaplar üretmekten önce soruların kendisini değiştirmektir. Bu yaklaşım, yazarın önsözünde anlattığı kişisel araştırma serüveniyle de destekleniyor. Hüseyin Cöntürk’le kurduğu dostluk, onun arşivinden yararlanma süreci ve yıllar içinde Harvard Üniversitesi dahil farklı kütüphanelerde yürüttüğü araştırmalar, kitabın uzun soluklu bir emeğin ürünü olduğunu gösteriyor. Bu kişisel anlatılar, biyografik ayrıntıları aşan bir anlam taşır; yazarın eleştiri tarihini yaşayan bir gelenek olarak kavradığını da görünür kılar. Cöntürk’ün çalışma notlarından Ataç’a uzanan çizgi, kitapta bir kaynak ilişkisinden çok, kuşaklar arasında aktarılan düşünsel bir süreklilik olarak inşa edilir.
Burada kitabın en önemli iddiası belirginleşmeye başlıyor. Kılıç, Nurullah Ataç’ı tek başına ele alınabilecek bir figür olarak görmüyor. Onu Hüseyin Cöntürk’ten Asım Bezirci’ye, Suut Kemal Yetkin’den Attila İlhan’a kadar uzanan geniş bir eleştiri evreninin içinde değerlendiriyor. Böylece eleştiriyi bireysel yeteneklerin değil, birbirini etkileyen düşünsel ilişkilerin tarihi olarak okuyor. Bu bakış, kitabın yalnızca Ataç üzerine değil, Türkçe eleştirinin kendi tarihi üzerine de söz söyleme iddiasını güçlendiriyor. İşte bu nedenle Günlerin Geri Getirdiğini değerlendirirken temel soru, “Ataç hakkında yeni ne söylüyor?” sorusu değildir. Asıl soru şudur: Bu kitap, Ataç üzerinden Türkçe eleştirinin tarihini yeniden düşünmemize gerçekten imkân veriyor mu? Kitabın değeri de, tartışması da büyük ölçüde bu soruya verilecek cevapta yatıyor.
Yeniden Konumlandırmak Ne Demektir?
Kitabın temel iddiasını yalnızca Nurullah Ataç’ın yeterince okunmadığı biçiminde özetlemek yanıltıcı olur. Çünkü Milat Bülent Kılıç’ın derdi, unutulmuş bir yazarı yeniden gündeme taşımaktan daha kapsamlıdır. Onun asıl önerisi, Ataç’ın bugüne kadar yerleştirildiği düşünsel koordinatların değiştirilmesidir. Başka bir deyişle, mesele Ataç hakkında yeni hükümler vermek değil; Ataç’ın hangi tarih içinde okunması gerektiğini yeniden tartışmaktır. Bu nokta önemlidir. Türkiye’de edebiyat tarihi çoğu zaman yazarları birbirinden bağımsız adalar gibi ele alma eğilimindedir. Oysa Kılıç, Ataç’ın ancak belirli bir eleştiri zincirinin ilk halkalarından biri olarak anlaşılabileceğini öne sürüyor. Bu zincirin sonraki halkalarında Hüseyin Cöntürk ve Asım Bezirci’nin bulunması rastlantı değildir. Üç isim, farklı estetik ve düşünsel yönelimlere sahip olsalar da, eleştiriyi Türkçe edebiyatın kurucu etkinliklerinden biri haline getirme çabasında buluşurlar. Kitabın dikkat çekici yanı da bu sürekliliği görünür kılma girişimidir.
Bugüne kadar Ataç üzerine yazılan çalışmaların önemli bir bölümü, onun denemeciliğine, dil anlayışına ya da şiir beğenisine odaklandı. Kılıç ise farklı bir yerden bakıyor. Ona göre Ataç’ın tarihsel önemi, tek tek görüşlerinden çok, eleştiri kurumunu oluşturma yönündeki pratiğinde aranmalıdır. Böyle okunduğunda Ataç, yalnızca iyi yazılar yazmış bir denemeci olmaktan çıkar; edebiyat kamusunun oluşumunda belirleyici rol oynayan bir kültür insanına dönüşür. Bu yaklaşımın ikna edici olduğu kadar tartışmaya açık yanları da var. Kitabın kimi bölümlerinde, Ataç’ın etkisinin neredeyse bütün eleştiri tarihini belirleyen kurucu bir konuma yerleştirildiği görülüyor. Oysa Türkçe eleştirinin gelişimi, tek bir damarın açıklayabileceğinden daha katmanlı bir seyir izler. Fethi Naci’nin toplumcu gerçekçi eleştirisi, Tahsin Yücel’in göstergebilim ve yapısalcılık temelli çözümlemeleri, Berna Moran’ın kuramsal eleştiriyi sistemleştiren çalışmaları, Jale Parla’nın modern roman ve metinlerarasılık eksenli okumaları, Orhan Koçak’ın psikanalitik ve ideoloji eleştirisini buluşturan yorumları ile Nurdan Gürbilek’in edebiyatı kültürel hafıza ve toplumsal tahayyül üzerinden değerlendiren yaklaşımı, bu çoğul geleneğin birbirini tamamlayan halkalarını oluşturur. Kılıç’ın kitabı bu damarları bütünüyle göz ardı etmese de, eleştiri tarihini bilinçli olarak Ataç merkezli bir süreklilik içinde okumayı tercih eder. Bu tercih, çalışmanın odaklanma gücünü artırırken aynı zamanda yorum alanının doğal sınırlarını da belirler.
Bu sınırlılık, kitabın temel katkısını gölgelemiyor. Tersine, çalışmanın en güçlü yanı, uzun süredir birbirinden kopuk biçimde okunan isimler arasında yeni düşünsel bağlar kurabilmesinde yatıyor. Özellikle Hüseyin Cöntürk’e ayrılan dolaylı alan, bunun en belirgin göstergelerinden biri. Kitabın önsözünde yer alan kişisel tanıklıklar, ilk bakışta araştırma sürecine ilişkin ayrıntılar gibi okunabilir. Oysa bu bölümler, yazarın eleştiri tarihini nasıl kavradığını da görünür kılar. Cöntürk burada kaynak sağlayan bir isim olmanın ötesinde, Ataç’ın bugüne taşınmasını mümkün kılan düşünsel köprüdür. Bu nedenle kitap ilerledikçe okur, Ataç üzerine yazılmış bir inceleme okurken aynı zamanda Cöntürk’ün neden yeniden okunması gerektiğini de sorgulamaya başlar. Bu, kitabın açıkça dile getirilmeyen, fakat bütün metin boyunca hissedilen ikinci düşünsel katmanıdır.
Kılıç’ın üzerinde ısrarla durduğu bir başka nokta ise eleştirinin toplumsal dolaşımıdır. Kitabın girişinde uzun uzun tartışılan “paratekst” meselesi tam da burada işlev kazanıyor. İlk bakışta teorik görünen bu çerçeve, ilerleyen sayfalarda somut örneklerle ete kemiğe bürünüyor. Ataç’ın yalnızca yazıları değil; hangi dergilerde yazdığı, kimleri desteklediği, kimlerle polemiğe girdiği, genç yazarlara nasıl yaklaştığı da eleştirisinin ayrılmaz parçaları olarak okunuyor. Böylece eleştiri, yalnızca metin çözümleyen bir disiplin olmaktan çıkıyor; kültürel alanın oluşumuna doğrudan müdahale eden bir pratik hâline geliyor.
Bugün dönüp bakıldığında, kitabın belki de en önemli önerisi burada ortaya çıkıyor. Türkçe eleştirinin tarihi, yalnızca yayımlanmış kitapların tarihi değildir; dergilerin, dostlukların, tartışmaların, reddedişlerin ve kültürel müdahalelerin de tarihidir. Kılıç’ın çalışması bu nedenle yalnızca Ataç’ın düşüncelerini değil, onun içinde yer aldığı kültürel ekosistemi görünür kılmaya çalışıyor. Bu yönüyle eser, edebiyat sosyolojisi ile eleştiri tarihini buluşturan verimli bir kesişim noktasında duruyor.
Kitabın dili de bu yönteme paralel biçimde ilerliyor. Akademik kaynaklara yaslanmasına rağmen kuru bir akademik söylem kurmuyor. Yer yer polemikçi, yer yer denemeci, kimi zaman da kişisel tanıklıklara yaslanan anlatımı, okuru yalnızca bilgiyle değil, düşünmeye davet eden bir ritim oluşturuyor. Bu tercih, metni daha canlı kılarken, kimi zaman da tartışmayı keskinleştiriyor. Özellikle Ataç’ın siyasal konumu ve Cumhuriyet kültürüyle ilişkisi üzerine yapılan değerlendirmelerde yazarın kendi tezini güçlü biçimde savunduğu görülüyor. Bu bölümler, kitabın en fazla tartışılacak sayfaları olmaya aday görünüyor. İyi eleştiri biraz da burada başlar. Eleştiri, herkesin üzerinde uzlaşacağı hükümler üretmekten çok, yerleşmiş kabulleri yeniden tartışmaya açabildiği ölçüde önemlidir. Günlerin Geri Getirdiği de tam bu nedenle dikkate değerdir. Okuru, Ataç hakkında bildiklerini doğrulamaya değil, onları yeniden sınamaya çağırır. Kitabın değeri, yalnızca sunduğu cevaplarda değil; yeniden kurulmasını önerdiği sorularda aranmalıdır.
Bir Müdahale Metni Olarak Günlerin Geri Getirdiği
Milat Bülent Kılıç’ın kitabını değerlendirirken belki de en başta teslim edilmesi gereken nokta şudur: Bu çalışma, alışıldık anlamda “tarafsız” bir akademik inceleme olmayı hedeflemiyor. Daha önsözden başlayarak yazarın kendisini metnin dışına çekmediği, tersine ele aldığı konuya düşünsel ve tarihsel bir sorumluluk duygusuyla yaklaştığı görülüyor. Bu tavır, günümüz akademik yazınının nesnellik iddiasından farklıdır; ama Türkçe eleştirinin köklü damarlarından biriyle de ilişkilidir. Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Berna Moran’a, Hüseyin Cöntürk’ten Fethi Naci’ye kadar uzanan çizgide eleştiri, çoğu zaman yalnızca açıklayan değil, aynı zamanda öneren, tartışan ve müdahale eden bir yazı türü olarak gelişmiştir. Kılıç’ın kitabı da kendisini bu ikinci hatta yerleştiriyor. Bu nedenle eserin en güçlü yanı ile en tartışmalı yanı aynı noktada birleşiyor. Kitap, Nurullah Ataç’ın edebiyat tarihindeki yerini yeniden kurmaya çalışırken zaman zaman güçlü hükümler veriyor; bazı yorumları kesin biçimde reddediyor, bazılarını ise yeni bir çerçeve içinde anlamlandırmayı öneriyor. Bu tercih, doğal olarak okurun itirazlarını da davet ediyor. Fakat burada önemli olan, bu itirazların kitabın başarısızlığından değil, tam tersine düşünsel yoğunluğundan kaynaklanmasıdır.
Tartışma üretmeyen bir eleştiri kitabı, çoğu zaman kendi sınırları içinde kapanıp kalır. Günlerin Geri Getirdiği ise okurunu sürekli olarak kendi yargılarını gözden geçirmeye çağırıyor.
Kitap boyunca en çok hissedilen duygu, bir “iade-i itibar” arayışından çok, bir “yerine koyma” çabasıdır. Yazarın Ataç’a yönelik ilgisi nostaljik değildir. Geçmişin önemli bir eleştirmenini bugünün okuruna tanıtmak gibi bir amacı da yoktur. Asıl yapmak istediği, Türkçe eleştirinin oluşum sürecinde belirleyici olduğunu düşündüğü bir halkayı yeniden görünür kılmaktır. Bu nedenle kitap, Ataç’ın kişiliğinden çok işlevi üzerinde durur; düşüncelerinden çok edebiyat ortamındaki etkisini sorgular. Bu tercih, çalışmayı biyografik bir inceleme olmaktan çıkarıp kültür tarihi eksenine yaklaştırıyor.
Burada özellikle üzerinde durulması gereken bir başka nokta da kitabın eleştiri kavrayışıdır. Kılıç’ın yaklaşımında eleştiri, yapıtlar üzerine sonradan yazılan değerlendirmeler toplamı değildir; edebiyatın bizzat kurucu unsurlarından biridir. Bu nedenle bir eleştirmenin yaptığı tercihlerin, desteklediği genç yazarların, karşı çıktığı eğilimlerin ya da açtığı polemiklerin edebiyat tarihinin asli parçaları olduğu düşünülür. Bu bakış açısı, Türkçe eleştiri geleneğinde zaman zaman dile getirilmiş olsa da, son yıllarda giderek geri plana itilmişti. Kitap, bu unutulmuş perspektifi yeniden gündeme taşıyor. Belki de çalışmanın en dikkate değer katkısı burada aranmalıdır. Son yıllarda yayımlanan pek çok araştırma, edebiyat tarihini metinlerin tarihi olarak okumayı tercih etti. Oysa Günlerin Geri Getirdiği, metinlerin arkasındaki düşünsel dolaşımı, tartışma ortamını ve eleştirel müdahaleleri de tarihin bir parçası olarak ele alıyor. Böylece Ataç yalnızca yazdıklarıyla değil, yazılmasını mümkün kıldığı metinlerle de görünür hale geliyor. Garip hareketinin erken kabulünden genç kuşaklara yönelik ilgisine kadar uzanan geniş alan, bu perspektif sayesinde yeni bir anlam kazanıyor. Bununla birlikte, kitabın bütün tezlerinin aynı ölçüde ikna edici olduğu söylenemez. Özellikle kültürel ve siyasal tartışmaların yoğunlaştığı bölümlerde, yazarın kendi pozisyonunun metni belirgin biçimde yönlendirdiği görülüyor. Bu durum zaman zaman karşıt görüşlerin daha sınırlı temsil edilmesine yol açıyor. Fakat bu noktada kitabı, amaçlamadığı bir ölçüte göre değerlendirmek de doğru olmaz. Çünkü Kılıç, nesnel bir literatür özeti hazırlamıyor; açıkça kendi tezini savunuyor. Kitabın değerini de burada aramak gerekir. O, uzlaşma arayan bir sentez değil; yeniden düşünmeyi zorlayan bir öneridir.
Edebiyat eleştirisinin en temel işlevlerinden biri, yerleşmiş kabullerin doğal görünmesini engellemektir. Bir yazarın neden önemli sayıldığını ya da neden önemsizleştirildiğini yeniden sormaktır. Günlerin Geri Getirdiği tam da bunu yapıyor. Nurullah Ataç’ı edebiyat tarihinin alışılmış rafından indiriyor ve onu, eleştiri kurumunun oluşumu, kültürel kamunun inşası ve modern Türkçe edebiyatın dönüşümü içinde yeniden değerlendirmeyi öneriyor. Kitabın bütün tezlerine katılmak zorunda değiliz; ancak onun açtığı tartışmanın önemini görmezden gelmek de kolay değildir.
Son yıllarda Türkçe edebiyat üzerine yayımlanan araştırmalar arasında iki farklı eğilim dikkat çekiyor. Bir kısmı arşiv malzemesini çoğaltıyor, yeni belgeler buluyor ve mevcut bilgileri tamamlıyor. Bir kısmı ise yeni bir yorum öneriyor; bildiğimiz isimlere farklı sorular yöneltiyor. Milat Bülent Kılıç’ın çalışması ikinci grupta yer alıyor. Kitabın özgünlüğü yeni belgeler bulmuş olmasından çok, Ataç’ı yeni bir düşünsel harita içinde okumaya çalışmasında yatıyor. Bu nedenle eserin etkisi, yalnızca Nurullah Ataç üzerine çalışan araştırmacılarla sınırlı kalmayacaktır. Türkçe eleştiri tarihini yeniden düşünmek isteyen herkes için dikkate alınması gereken bir müdahale niteliği taşıyor.
İyi eleştiri, okuru rahatlatan kesin hükümler üretmez; tersine, bildiğini sandığı alanı yeniden belirsizleştirir. Soruları çoğaltır, kavramları yerinden oynatır ve alışılmış bakış açılarını sınar. Günlerin Geri Getirdiği, tam da bu anlamda önemli bir kitaptır. Nurullah Ataç üzerine son sözü söylemez ama, bundan sonra onun üzerine söylenecek sözlerin aynı yerden başlamasını güçleştirecek kadar güçlü bir öneri ortaya koyar. Çalışmanın asıl değeri de burada Ataç’ı yeniden okumaktan önce, onu yeniden düşünmeye zorlamasında aranmalıdır.

















