Kitap Günlüğü – 4 | Mustafa Oğuz

Haziran 29, 2026

Kitap Günlüğü – 4 | Mustafa Oğuz

16 Haziran 2026

Bir hikâyeyi ne renklendirir? Olay, merak, gözlem, karakter, atmosfer diye sıralarız birçok şeyi. Bunlar kadar “Ortalık mis gibi hayat koktu” diyebilen yazarı da renklendirir bir hikâyeyi. Görmüşlüğü, yaşamışlığı, birikimi, insancıllığı…

Vecdi Çıracıoğlu; görmüş geçirmiş, yaşamış biri. Lisanslı futbolcu, balıkçı, mühendis… Bulunduğu meclislerde hikâyeler anlatmasını, anlattıkları ile ağzına bakıtmasını bilen biri. Eskiden hikâyeciler öyle değil miydi? Halk hikâyecilerinden söz ediyorum. Bir yandan anlatan, bir yandan çalıp söyleyen sanatçılardan… Modern hikâye çalgıyı hikâyeden çıkardı çıkarmasına ama anlatı bütün gücü ile hikâyeyi ayakta tutan ana omurga olarak önemini korumaya devam ediyor.

Vecdi Çıracıoğlu’nun Maviden Deniz Güzeldir adındaki hikâye meclislerine oturdum. Yazar, bu meclise girmenin bir yolu yordamı vardır, dur bir hele hikâyeden önce dedi. Alışılmadık bir durum bu. Durdum, Ön Söz Yerine İo Geçidi başlıklı yazıyı okumaya durdum. Bir hikâye kitabında ön söz. İlginç. İlginçliği kadar ilginç olan yönü ise içerik… Çıracıoğlu, eline bir çıra yakmış, gece karanlığında boğazın suyu şıngır mıngır akarken bizi Boğaz ve balıkçılık konusunda aydınlatıyor. Bilmediğimiz o kadar çok şey söylüyor ki şaşakalıyoruz. Erguvanları, bülbül şakımalarını biliyoruz da anavaşyayı, katavaşyayı ilk duyuyoruz. İzmaritin balık olduğu bir yerden kulağımıza çalınmıştı da mazmozu duymamıştık. Opiko, livar diye devam ediyor bilgilendirme, fok ailelerinin Boğaz ile ilgisiyle sürüyor. Yazarın kitabın başına yazdığı ön söz, kitaptaki hikâyelerde nelerin anlatılacağını gösteriyor: Boğaz balıkçılığı.

Kitabı okudunuz, hikâyeleri bitirdiniz, öyle elinizi kolunuzu sallaya sallaya gidemezsiniz, bir durun hele diyor. Son Söz Yerine Denize Bakmak yazısına çiviliyor bizi. Yazar denizle ilgili son sözlerini şiirsel bir metinle bırakıyor zihin haritamıza. Bitti mi? Bir de cebimize bir şeyler tıkıştırıyor son olarak: Meraklısına lügatçe. Barekete, ikigeçe, kavelata, döngerdek, fundalamak gibi sözlerin anlamlarını veriyor bu minik lügatçe ile.

Ne anlatıyor peki yazar bu kitaptaki 12 hikâyede? Gelincik ve Mavro, Livar, Puvarya, Sarıkanat başlıklı hikâyeler içeriğini ele veren adlandırmalar. Deli Tayyar, Kofana, Garip, Maviş başlıklı hikâyeler ise denize sevdalılarını, deniz düşkünlerini resmediyor. Dolandırıcılıklar, yalanlar dolanlar, ölüm, kimsesiz Garip’in defnedilmesi, deniz kızı, usta balıkçıların serüvenleri…

Böyle bir kitapta Sait Faik’in adı geçmese olmazdı elbet. Yazar Şair başlıklı hikâyesindeki karakteri ile, Orhan Veli’dir bu şair, ona borcunu ödüyor adeta.

Maviden Deniz Güzeldir, balıkların, balıkçıların dünyasını, sahil şeridindeki sokağın resmini alabildiğine yalın ve çıplak hâliyle anlatan hikâyelerden oluşuyor. Vecdi Çıracıoğlu, yakından bildiği bir dünyadan çektiği fotoğraflardan oluşan özel albümünü paylaşmış bizimle. “Güzel ve bilge olan serserileri”n dünyasını. Metinlerde iyi bir hikâyenin taşıması gereken ana ögeleri, hem anlatım hem de içerik olarak, rahatça görebiliyoruz.

Benzer temalarla dar alanlara sıkıştırılmış hikâyelerin yer aldığı kitaplarla yüz yüzü geldiğimiz son dönemlerde okumakla zenginleşebileceğimiz bir kitap bu. Dönüp tekrar bakılacak, zaman zaman anımsanacak nitelikte bir kitap aynı zamanda.

Edisyon Kitap tarafından okura sunulan, usta işi metinlerden oluşan bu kitap 72. Sait Faik Hikâye Armağanı kapsamında Doğan Hızlan Özel Ödülü’ne layık görüldü. 

21 Haziran 2026

Yayınlanan ilk hikâye kitabını, Her Kabilenin Bir Endişesi’ni, okuduğum Emirhan Burak Aydın, hikâye ve roman yazıyor. Aynı zamanda çevirmen ve editör. Yazılarla, metinlerle iç içe geçen bir hayat sürüyor. Notos, Sözcükler, Öykü Gazetesi, Öykülem, Sarnıç Öykü, Lacivert, Peyniraltı Edebiyatı dergilerinde hikâyeleri yayınlanmış. Yazar, yayın dünyasının hem mutfağında hem de dergi okulunun içinde bir isim.

Kendisiyle yapılan bir söyleşide “Beni yazmaya iten şey nedir bilmiyorum. Eskiden içine kapanık biri olduğum için yazıya yöneldiğimi düşünüyordum, şimdiyse yazmaya başladığım için mi içime kapandım emin değilim.” demiş. Okuduklarımla yazarı tam olarak örtüştüren bir açıklama bu.

Emirhan Burak, klasik hikâyeler yazmıyor. Modernin peşinden gidiyor. Bilinç akışı ile, bilinçaltını deşe deşe, her şeye dokuna dokuna, oradan oraya sürüklene sürüklene yazıyor yazdıklarını. Okurunu da aynı şekilde sürüklüyor peşi sıra. “Cemaatçi ablalar” sözü ile “kafana sıçayım” sözünü aynı sayfada kullanması bu renkliliğini gösteren sıradan bir örnek.

Modernist hikâyenin olanaklarından yararlanarak yerli edebiyat metni üretiyor.  Akıcı, yalın, çıplak… Bir şeyi en açık şekilde nasıl anlatması gerekirse öyle anlatıveriyor. Kendisiyle yüzleşen bir gencin iç dökümünde de yapıyor bunu, Uğur’un uzuvlarındaki anormal durumları anlatırken de… Gerçek ile gerçeküstü ögeleri kullanırken kurgulamadaki zenginliği ile karşımıza Atatürk’ün özbeöz torununu çıkarabiliyor.

Her konudan bir hikâye çıkarmaya çalışan, bu uğraşı ile konu bakımından zenginlik taşıyan hikâyeleri ile karşımıza farklı bir çizgide çıkan bir hikâyeci Emirhan Burak Aydın. Yazdıklarının keyfini çıkarma havasında sanki. Yazmaktan aldığı tadı okuruna da veriyor. Dili ile, kurgusu ile, hikâyelerinin ve kitabının adı ile, beslendiği gelenek ile ilk kitabında ortaya iyi iş çıkarmış diyebilirim. Yazar, hikâyede 2020’deki ilk durağında kalmadı elbette, 2024 yılında Boncuk adındaki ikinci hikâye kitabını da sundu okurlarına. Hikâyeden önce Gözlemci Olarak Buradayız adındaki romanı ile yazı yaşamına başladığını da ekleyeyim son olarak.

Boncuk da aynı renkli hikâyeleri ile bana göz kırpıp duruyor kitaplarımın arasında. Bu kitabın kapak yazısında “Edebiyatımızın en yaratıcı genç yeteneklerinden olan Aydın, bu öykü toplamıyla birlikte çağdaşlarından apayrı bir yerde durduğunu kanıtlıyor.” cümlesine yer verilmiş. Çok iddialı. İddianın da ötesinde “kanıtlıyor” denmiş. “en yaratıcı genç yetenek” ve “çağdaşlarından apayrı bir yerde durmak” gibi sözlerin genç bir yazar için kullanılmasını doğru bulmuyorum. Yazarı tarafsız bir gözle değerlendiren bir eleştirmen söylese bu söze bu kadar takılmayabilirim. Yayıncı, yazarın tarafında olan biridir.

25 Haziran 2026

Fulya Taşçeviren, ilk hikâye kitabı Açık Alanda Klostrofobik Hikâyeler ile hikâye dünyasına giriş yaptı. Bu kitabı aynı zamanda 72. Sait Faik Hikâye Armağanı kısa listesinde yer almıştı. Yarışmalar, listeler önemli. Söz konusu liste açıklanıncaya kadar Fulya Taşçeviren, okuma ve takip alanıma girmemişti. Kısa listenin bir yıl içinde yayınlanan 190 hikâye kitabından hazırlandığı gerçeği göz önüne alındığında bu durumu gayet normal karşıladım. Kitap, hikâye merkezli bir yayınevi olan Alakarga’dan sunulmuş okurlara.

TDK’nin kapalı yer korkusu diyerek açıkladığı klostrofobi, kapalı veya dar alanlarda bulunmaktan kaynaklanan anormal korku ile karakterize psikolojik bir rahatsızlık, bir anksiyete bozukluğu. Klostrofobi, toplumda “kapalı alan korkusu” veya “dar alan korkusu” olarak biliniyormuş.

15 hikâyenin yer aldığı kitapta en belirgin tema, ölüm. Ölüm ile ilgili olarak, ölü tozu, mezarlık bekçisi, kadavra, intihar kavramları etrafında dönüp duruyor hikâyeler. Ölümün, intiharın manifestosunu yazıyor adeta yazar. Yazdıklarını öylesini derinlikli ele alıyor, bizi olayın o kadar içine çekiyor ki anlattığı evdeki kötü kokuları duya duya okuyoruz hikâyeleri. İntiharı adım adım biz de yaşıyoruz, bir yandan da iç sesimiz kahramana “Dur, yapma, tamam anladık.” diye sesleniyor.

Bir Doktora Tezi olarak İntihar Olgusu başlıklı hikâyede bileğini keserek intihar eden karakteri anlattığı hikâyede kişiyi intihara sürükleyen bunalımı, sıkıntıyı göremedim. Geçmişte intihar edenler üzerine doktora tezi hazırlayan biri aynı deneyimi yaşamak için intihar eder. Oysa intiharın o insanı boğan, her şeyi tüketen ve insanı buna zorlayan ağır bir bunalımı vardır. Yazar buna hiç girmemiş. Böyle olunca da deneysel bir çalışma gibi kalmış anlattığı intihar olayı.  Hhikâye, Bir Kadavra Nasıl Kokar? kadar etkileyici değil bu yönüyle.

Yazar, bu hikâyesinde evsiz, kimsesiz birinin yalnız başına öldükten sonra kadavra oluşunu kahramanın kendi ağzından anlatır. “uzun uzun öldüm. Uzun uzun öldüm diyorum çünkü kimse fark etmedi öldüğümü.” sözlerini söylettiği kahramanın yalnızlığı, çaresizliği olanca çıplaklığı ile etkili bir şekilde resmedilir. “Çünkü bir babası öldüğünde çaresiz kalıyor insan bir de kendisini gömecek kimsesi yokken.”

Yer yer düşünce ağırlıklı ilerleyen hikâye, aforizma cümleleri ile güçlendirilmiş. Aynı aforizmaları ölümle ilgili olan diğer hikâyelerde de görebiliyoruz. İsmail’in Kalbi, Ağır Ölüm, Bir garip Hikâye, İstifhane, Sancar’a Ağıt, Kurbağa da ölümün soğukluğunu hissettiren hikâyelerden.

“Yusuf sıra ölüyorum, Yusuf gibi ölüyorum, Yusuf için ölüyorum” cümlelerini gördüğümüz, Kayboluşu Yusuf’un başlıklı metin, e harfi hiç kullanılmadan yazılmış deneysel bir hikâye.

Kitabın son hikâyesi olan Sular, Ağaçlar ve Japon Balıkları’nda evinde tek başına yaşayan yaşlı bir adamın dünyasını anlatır yazar. Bu hikâyedeki “Hurdacı eskiler alırım eskiler, diye bağırıyor. İçime çekiliyorum. Hurdacı beni fark edecek, gelip o tahta arabasına leğenlerin, soba borularının ve mandalların yanına beni atacak diye korkuyorum.” cümleleri oldukça etkileyici. Yalnızlığın ve yaşlılığın insana yaşattığı korkuların zirvesi… Yaşlıların dünyasının anlatıldığı Ağır Ölüm de ölmek, ölememek, ölümden korkmak, yaşama tutunmaya çalışmak konuları etrafında örgülenmiş. Yatağa mahkum yaşlı kadının bakış açısından verilen “Bir filmde duymuştum. Neden intihar etmiyorum biliyor musun diyordu kahramanın biri diğerine. Çünkü ölümümle bile cezalandırabileceğim kimsem yok. Yalnız duvarlar ve televizyon.” sözleri insanın düştüğü yalnızlığı ve çaresizliği ne de güzel ifade ediyor. Bir Garip Hikâye’nin kahramanı Beytullah da bu yalnızlık ve çaresizlik batağında geceleri mezarlıkta dolaşır, mezarlarla konuşur.

Yazar, kitabının başındaki ithaflarda “Yazıya inancımı perçinleyen Faruk Duman, Deniz Poyraz ve Hakan Akdoğan’a… TEŞEKKÜRLE…” sözlerine yer vermiş. Yazarın, ustaların tezgahından, atölyelerinden geçmiş bir hikâyeci olduğu sonucuna varıyorum buradan. Metinler, kusurlarından arındırılmış, kılçıkları temizlenmiş adeta. Böyle olunca da ilk kitap olmasına rağmen başarılı hikâyeler duruyor karşımızda. Bir yandan da işlediği konularda okurunu bu konularda kuru bilgiye boğmadan bilgilendiren bir yazar var karşımızda.

Fulya Taşçeviren, insanı iyi bilen, onları ustaca anlatan bir hikâyeci. Bu kitabında anlattığı hikâyeleri ile hikâyenin alanını genişletmeye çalışıyor, yeni alanlarda kalem oynatmayı deniyor en azından. İyi de ediyor kuşkusuz. Belirli temaların dışına çıktığında da aynı ustalığı göstereceğini, insanın o yalın hâlini anlatan hikâyeler kaleme alabileceğini düşünüyorum. Dili etkili kullanmak, karakter oluşturmak, olaya merak ögesini ekleyebilmek, psikolojiyi ustaca yansıtmak, çizdiği insan resimlerini okurun gözünde canlandırabilmek… Bunların hepsi var hikâyelerde.

28 Haziran 2026

Bağışlama Mesafesi’ni okudum. Neslihan Önderoğlu’nun 11 hikâye ile hikâye yolculuğundaki son durağı bu kitap. Daha önce çocuk kitaplarına, romanlara da imza atmış bir isim Önderoğlu. Yapıtları ile birçok ödül de kazanmış.

Neslihan Önderoğlu, ne anlatacağını, nasıl anlatacağını bilen biri. Usta. Hikâyelerinde aramalara girmiyor, denemeler yapmıyor. Dili de aynı şekilde. Usul usul akıp giden hikâyeler yazıyor. Anlatmıyor, anlatacağı karakteri de olayı da olayın akışı içinde gösteriyor. Aceleye de getirmeden… Modernist öyküler değil bunlar. Yalın, duru… Klasik olay hikâyeciliği geleneğimizde kendine yer bulacak hikâyeler… Kimi zaman açık uçlar bırakarak boşlukları okurun tamamlamasını istemiyor değil. Olayların akışı içinde geriye dönüşler yaparak olayı tamamlaması birçok metninde kendini gösteren bir özellik.

Günümüzde birçok yazarın hikâyelerinde işlediği aile çevresini Önderoğlu’nda da görüyoruz. Evi, aileyi bırakıp giden anne, baba, deliren, delirtilen anne, baba-oğul çatışması, babaevine dönen genç kız… Kendisini bırakıp giden kocasını umutla bekleyen kadın… Bu zengin ve renkli konu evrenine okurunu doğal bir şekilde çekiyor yazar. Bizi anlattığı olayın akışı içinde bir yere yerleştiriyor, orada anlattığı olayı yaşıyoruz. Hikâye kahramanı ile seviniyor, üzülüyoruz. Karakterleri zihnimize canlı kanlı kişilere dönüştürüyoruz. Zorlanmadan.

Usta yazarların kitapları ile ilgili bir şeyler söylemek ne kadar da zor. Ne desek biraz eksik kalır, söylediklerimiz yanlış da olabilir. Zaman zaman kitaplığımın ustalar köşesinde yer alan Sait Faik, Refik Halit, Sabahattin Ali gibi ustaların kitabından birini elime alır, bir hikâyesini okur, kaybolmaya başlayan hikâyenin o eşsiz tadını yeniden alırım. Neslihan Önderoğlu da yazdıkları ile hikâyenin tadını yeniden hissettiren yazarlarımızdan biri. Bağışlama Mesafesi, yayınlanan gençlik öykülerinin yanı sıra yazarın yayınlanan 6. hikâye kitabı. Ödüller kazanmış romanları da var.

Önderoğlu, okunası yazarlardan. Kitaplarında yer alan hikâyelerini de kolayca okutan bir isim. Edebiyatımızda hikâyeciler arasındaki yerini gün gün daha da sağlamlaştıran yazarlarımızdan biri.

Yorum yapın