Masthead header

Metin Celâl: “Edebiyat ödüllerini beğenmeyen o ödüle katılmasın!”

Söyleşi: Yusuf Çopur

Metin Celâl… Şiirle başladığı edebiyat yolculuğuna romanı ve eleştiriyi de katarak 1980’den günümüze edebiyat ortamının pek çok önemli gelişmesine şahitlik etmiş bir şair, yazar ve yayıncı… Bunların yanında kültür sanat dünyasının pek çok saygın ödüllerinde de jüri üyeliği yapan bir edebiyat insanı. Hal böyle olunca onun şahitlikleri, yaşadıkları, duydukları, gördükleri edebiyatın pek çok alanında yol gösterici, fikir verici değerli yaşanmışlıklar, duyumlar, çabalar ve şahitlikler oluyor. İzmir kitap fuarı için gittiğimiz fuar alanında İzmir merkezli NvarNyokİzmir dijital medya platformunun etkinlikleri kapsamında Metin Celâl’le bir söyleşi yapma imkânımız oldu. Yazarın Çolpan Yayınlarından çıkan “Bir Şiirdi Geçen Yıllar” adlı kitabı da ilk kez bu fuarda okurlarıyla buluştu. Metin Celâl’in hem son kitabına dair hem de 1980’den günümüze tartışılagelen pek çok konuya dair bir söyleşi gerçekleştirdik. Söz uçar yazı kalır, diyerek gerçekleştirdiğimiz konuşmayı yazıya döktük ve ortaya 1980’den günümüze edebiyat ve sanat ortamında dair keyifli bir söyleşi çıktı. 

Bir Şiirdi Geçen Yıllar adlı son kitabınızın yazım sürecinden bahseder misiniz? Şiirden romandan sonra bir anı kitapla okurlarınızla buluştunuz…

Kitap, 1980’den itibaren benim bulunduğum ortamlarda yaşadıklarımı anlatıyor. Ama bunlar hatıra yazayım diye oturup yazılmış şeyler değil, dergi çıkarma, yayınevi kurma, şiir festivalleri gibi süreçler için yazılmış yazılardır. 80’lerde birlikte olduğumuz kimi dostlarımız aramızdan ayrıldı, onların vesilesiyle yazdığım yazılar da var. 

Kitap için 80 kuşağı Türk şiirinin öyküsü diyebilir miyiz?

Ben varsam bizim kuşağın hikayesi olur (Gülüyor). Ama tabii ki kendimi anlatıp durmadım. Pek çok arkadaşımız var, dönemin edebiyat ortamına yön veren, renk ve değer katan. 

Kitabın kapağı ilginç ve çarpıcı bir fotoğraftan oluşmuş. Kapaktaki fotoğraftan biraz bahseder misiniz?

1989 yılında Fanatik diye bir şiir dergisi çıkarmaya karar verdik, Adnan Özer’le birlikte. O zamanlar dergilere görsel sağlamak kolay bir iş değildi. Biz Fanatik’i görseli bol olan bir dergi olarak düşünmüştük. Kapaktaki fotoğrafı dönemin en ünlü fotoğrafçılarından ki çok sayıda yazar fotoğrafı çekmiş biridir, Cengiz Civa’ya ait. Fotoğraf Fanatik dergisinin hazırlıkları sırasında çekildi. Derginin toplantısını yaptığımız ahşap binanın terasındayız o fotoğrafta. 

Kitapta 80 Kuşağının “edebiyat mahfili” Çorlulu Ali Paşa Medresesinden bahsediyorsunuz. Nasıl başladı bu buluşmalar?

Biz arkadaş grubu olarak daha çok çay bahçelerinde, kahvehanelerde buluşurduk. Medreseyi bulmamız hemen olmadı. 

Kimler vardı bu grupta?

Adnan Özer, Tuğrul Tanyol, Haydar Ergülen, Mehmet Müfit, Oktay Taftalı, Ali Günvar ve daha birçok arkadaşımız… Çoğumuz üniversitede öğrenciydik, İstanbul üniversitesinin çeşitli bölümlerinde. İlk önce Sultanahmet’te buluşurduk, İslam Eserleri Müzesinin yanında. Bir ara Ayasofya’yla Sultanahmet arasında bir çay bahçesinde buluştuk. Hiçbir zaman uzun bir süre bir yerde barınamıyorduk. 

Neden?

Çünkü oralar turistlik bölgelerdi. Oraların sahipleri para harcayan müşteri istiyor haliyle. Hem para harcayan hem de yiyip içip kalkan müşteriler. Biz öyle müşterilerden değildik tabii. Biz oturalım, bir çay içelim ve akşama kadar konuşalım, kalkmayalım, diye düşünürdük. Sonra bir gün Adnan Özer, ilginç bir yer bulduğunu söyledi. Bir bakalım, dedik. Gayet güzel kışlığı, bahçesi olan bir yer. İkinci güzelliği nargile kıraathanesi olması. Buraya nargile içenler geliyor, o yüzden kâğıt, tavla oynanmıyor. İnsanlar nargilelerini içip içip sohbet ediyorlar. Tam bizlik bir yer. Müşteriyi sürekli taciz eden çay satıcıları da yok. Hemen her gün öğle vaktinden akşamın sonuna kadar orada buluşuyorduk. Orası sadece bizim uğrak yerimiz değildi. İstanbul Üniversitesi edebiyat fakültesi öğrencileri de sürekli oraya geldirdi. Onlarla da tanışıp arkadaş olduk. 

Neler konuşurdunuz bu toplantılarda?

Maçları konuşmazdık tabii. Edebiyat tartışmaları, yeni çıkan kitapları, dergileri, dönemin yazarlarını…Yayınlanmamış şiirlerimizi okurduk birbirimize…Bir anlamda hem edebiyat mahfili idi bu mekân hem de bizim için bir şiir okulu. 

80’li yıllarda, bunca gencin toplanıp saatlerce konuşması dikkat çekmiyor muydu? 

Öyle bir sorun yaşamadık. Sonuçta siyasi olarak toplanmıyorduk. Belki orada polisler vardı ama biz hiç fark etmedik veya bizi rahatsız edecek herhangi bir olay yaşanmadı. Edebiyat insanlarının toplanması normaldi. Yazarlar önceden meyhanelerde buluşurmuş. Biz öyle olmadık. Onlar daha meyhaneye alışkın bir kuşaktı. Biz öğrenciyiz. Cebimizde paramız yok. Zaten içkiye o kadar meraklı arkadaşlarımız yok. Bizim için kıraathane daha uygun bir yerdi. 80’lerin ortasından 90’ların ortasına kadar hep orada buluştuk. Sonra zaten okullar bitti, işler başladı ve dağıldık.

Arkadaş grubunuzla şiir yazmakla, okumakla, konuşmakla yetinmeyip dergiler çıkarmaya başladınız kısa bir süre sonra…

Biz üç kişi bir araya geldi mi hemen bir dergi planı kurardık. Ama paramız da çok olmadığı için o dergilerin ömrü uzun olmadı. 

Sanırım Üç Çiçek dergisiyle başladınız bu maceraya?

Evet. Üç sayı çıktı o dergi. Adnan Özer’in bir projesiydi. Tuna (Yetkin) diye bir arkadaşımızla birlikte. Tuna, şair ve yazar olmamasına rağmen bu işleri seven bir arkadaşımızdı. Dostluklarımızın başlangıcı da Üç Çiçek sayılabilir. Sonra İmge Ayrım diye yine üç sayılık bir dergi çıktı. Sonra Poetika, dört sayı. 1989’da Fanatik, en son yine dört sayı. En uzun ömürlü olan 1990 sonrasında çıkan Sonbahar şiir dergisidir. Şiir Atı çıktı bizim olmadığımız ama arkadaşların çıkardığı bir dergi. Şiir Atı’nın da fena bir ömrü olmadı.

Bazı şairler, yazarlar işi dergi boyutunda bırakmayıp bir de buna yayınevini eklediler sanırım. Şairlerin yayınevi maceraları nasıl başladı?

O zaman zaten şimdiki gibi yüzlerce yayınevi yoktu. Var olan yayınevleri de kendi bildikleri kişilerin kitaplarını basıyorlardı. Bizim kitaplarımızı pek basma aruzunda olmuyorlardı. Bizim arkadaş grubundan Adnan Özer’in kurduğu Üç Çiçek yayınevi bir ilktir bizim için. Orada hem bizim kitaplar vardı hem de o dönem, şaşırtıcı olacak bunu söylemek, Cemal Süreya, Hilmi Yavuz gibi kişilerin de kitapları vardı. Şaşırtıcı dedim çünkü bu isimlerin kitaplarının yeni baskıları yapılmıyordu. Onların da yeni baskıları Üç Çiçek’ten çıktı. Sonra biz Çizgi Yayınları adında Poetika’yı çıkartırken bir yayınevi kurduk. Bu yayınevinde Cemal Süreya’nın Şapkam Dolu Çiçekle’sini bastık. Çünkü onlara talip olan başka bir yayınevi yoktu. Garip ama gerçek. 

Sizce nedeni neydi bu ilgisizliğin?

Bu isimler 1950’lerde çıkmış edebiyat dünyasına. 50’lerin sonu 60’ların başı gibi kitapları yayınlanmış isimler. 1968’den sonra Türkiye’ye toplumcu bir hava hakim oluyor. Yayın ortamında da toplumcu hava hakim olunca yayınevleri, bu isimleri bireyci şairler olarak görüp kitaplarını basmak istemiyor. Bu isimlere dergilerde yer verilmiyor. Üç Çiçek’in ilk sayısında Adnan Özer; Edip Cansever, Turgut Uyar, Cahit Zarifoğlu gibi pek çok şairin şiirlerini bastı. Hiçbiri bizi tanımamasına rağmen hepsi seve seve verdiler şiirleri. Çünkü yayınlanacak başka mecraları yoktu. 

Sonra Gösteri dergisi yayınlandı ve pek çok şey değişti sanırım.

Evet, Gösteri dergisi yayınladı. Egemen Bostancı yayınladı. Üç beş sayı sonra da Hürriyet grubu bu dergiyi satın aldı ve kendi bünyesinde yayınladı. Ama bahsettiğiniz değişim asıl Yazko ile başladı diyebilirim. 12 Eylül sürecinden sonra çıkan en ciddi yayın odur. Yazko; edebiyat, felsefe, çeviri alanlarında dergiler çıkardı. Somut adına haftalık bir düşünce gazetesi çıkardı. Yazko Edebiyat dönemin en çok tirajlı dergilerinden biriydi. Gösteri’nin şöyle farklı bir yanı vardı. O zamana kadara edebiyat çok ciddi hatta soğuk bir iş olarak kabul edilmişti. Gösteri, edebiyat ortamına biraz daha görsellik katan bir dergi oldu. Hemen sonrasında Sanat Olayı ve Milliyet Sanat geldi… birdenbire edebiyat daha görünür hale geldi

Tam bu sırada günümüzün önemli yayınevleri kurulmaya başlıyor…

Tabii ki. Adam Yayınları, Can Yayınları kuruluyor… Adam Yayınları büyük sermayeyle kurulmuştur. Bu yayınevi çok ciddi edebiyat eserlerini çok büyük reklamlar yaparak bastı.

Şiir dedik, dergi dedik yayınevi dedik… Kitaptaki “Şair yarış atı değildir” bölümünden yola çıkarak sormak isterim. Edebiyat ortamının süresiz tartışmalarındandır ödüller, yarışmalar… Ki pek çok ciddi edebiyat ödüllerinde yıllarca jürilik de yapan bir kişi olmanız dolayısıyla merak ediyorum söyleyeceklerinizi.

Kitapta geçen bölümle ilgili… 80 sonrasının en büyük özelliği büyük holdinglerin ortaya çıkmasıydı. Enka bunlardan önde gelenler arasındaydı. Enka, bir kültür sanat ödülü verme kararı alıyor. Ödülü çok büyük meblağlar tutan bir organizasyon. İlk yıllarda bu ödülü hikâyeye, romana veriyorlar. Bunların yanında, heykele, müziğe de ödüller veriyorlar. Sanırım üçüncü yılda bu ödüllere şiiri de katıyorlar. Şiire ödülle başlayan Mehmet Müfit, geldi, biraz da toplumcu bir bakışla, böyle bir şey olmaz, büyük holdingler şiire, edebiyata acaba el koymak mı istiyorlar, dedi. Çorlulu Medresesindeki buluşmalarda bu konu arkadaşlarımızın da ilgisini çekti. Büyük bir çoğunluk Mehmet Müfit’e hak verdi. Rumuzlu olması ayrıca can sıkmıştı. Müfit, bir imza kampanyası yapalım, dedi. Her kesimden isim imzaladı bu bildiriyi. 

“Ödül jürilerinde şike yapıldığını görmedim.”

Günümüz edebiyat ortamının ödül tartışmaları hakkında neler söylemek istersiniz?

Ödül tartışmalarına ben bir şey demiyorum. Beğenmeyen katılmasın. Çünkü bizdeki ödüllerin hepsi katılmayla oluyor. Gidip başvuruyorsun. Jüri katılanların arasından seçiyor ödül alan eserleri. Bizdeki ödüllerde başvuru şartı olduğu için ödül almak istemiyorsan o ödüle katılmazsın. Bizde ödüle itiraz edenlerin nerdeyse tamamı o ödüllere katılmış ama kazanamamış arkadaşlardır. Ödül istemeyen katılmaz. Ben hiçbir ödüle katılmadım şimdiye kadar, hiçbir ödüle çıkıp buna neden verildi, burada şike var falan diye bir şey söylemedim. Ben birçok jüride üyeyim, hiçbirinde şike yapıldığını görmedim, kimse kusura bakmasın!

Bir de “jüri bu kitapların hepsini nasıl okuyor?” diye soranlar var…

Öyle bir şey yok. Bir, bu kitaplar yıl içinde yayınlanmış kitaplar, zaten onların bir kısmını yıl içinde okuyoruz. Çünkü çoğumuzun işi bu kitapları okumayı gerektirecek işler. İki, bir kitabın tamamını da okuman gerekmiyor, bir kitabın ne olduğunu anlamak için. Birazını okursun anlarsın kitabı. Tamamını okumazsan anlayamazsın diyenler var, ben buna katılmıyorum. Kaldı ki kötü başlayıp sonra toparlayan bir eser olsa dahi bu özelliği onun ödül alması için yeterli olmayabilir. Kitap, başında, ortasından yanlışsa, sonrasında doğru olması dediğim gibi ödülü hak ettiği anlamına gelmiyor.

Kitaptaki “Eleştiri mi ballı lokma tatlısı mı?” bölümünden yola çıkarak sormak isterim. “Eleştiri bitti edebiyat ortamında. Artık tanıdık, dost, arkadaşlarla al gülüm ver gülüm, ben seni öveyim, sen beni öv… şeklinde gidiyor eleştiri zemini” deniliyor, ne dersiniz? 

Biz Ortadoğulu bir gelenekten geliyoruz. Alaturkayız. Bu yüzden bizim için en iyi eleştiri övgüdür. Bir kişi bizi ne kadar çok övüyorsa o şahane bir eleştiridir. Bunun dışında tenkit eden, öneren, sorgulayan yazılar aslında bir saldırı olarak algılanıyor ve eleştiri olarak kabul edilmiyor. Bu her zaman olmuştur. Bu yüzden Ataç, Fethi Naci, Mehmet H. Doğan hiç sevilmemiştir. 

“Eleştiri yok”tan bu tarz söylemler “eleştirmen yok”a da evrildi aslında…

Biraz önce de ifade ettim. Bu hep vardı. Hatta bize, 80 Kuşağına, “Siz kuşak olamazsınız, sizin bir eleştirmeniniz dahi yok” diyorlardı. İçerlendim.  Araştırdım, baktım, kimler var diye… Bir liste yaptım, sonra da Gösteri dergisine bir teklif yaptım, bu kişilerle röportaj yapacağım diye. Doğan Hızlan, Hami Çağdaş, sağ olsunlar kabul ettiler. 

Kimler var 80’li yıllarda?

Semih Gümüş, Ömer Türkeş, Ramis Dara… hepsi var… bunların hepsiyle röportaj yaptım… Ama kitaptaki yazının yazılma nedeni genç bir yazarın “bizde eleştiri” yok demesine bir cevaptı. Çünkü böyle söylemek büyük bir haksızlık. Bizim zamanımızda akademi, ağırlıklı olarak güncelle ilgilenmiyordu. Mehmet Kaplan ancak Tanpınar’a kadar getirebildi ve orda kapandı edebiyatımız akademik dünyada. Halbuki 90’lı yıllardan bu yana çok ciddi kitap boyutunda eleştiri kitapları basıldı, akademiden. 

“Edebiyatta eleştiri yok diyenler eleştiriyi okumayanlardır.”

Peki neden “eleştiri yok” diyor bu kişiler? Eleştiri yok demekle ne demek istiyorlar sizce?

O, şunu demek istiyor aslında. “Niçin benim hakkımda yazılmadı?” “Benim hakkımda yazılmadı”yı da şöyle diyor, “bana övgü yazmadılar”. Ben onun için “ballı lokma tatlısı” diyorum. Zaten eleştiri övgü-yergi zemini değildir. Eleştirmen alır metni okur, değerlendirir, önerilerde, bulunur veya bulunmaz. Şahısla ilgilenmez. Nurdan Gürbilek, Jale Parla, Orhan Koçak gibi isimler koca koca kitaplar yazıyorlar. Eleştiri yok, diyenler bunları okumuyorlar, okumadıkları için de görmüyorlar, görmedikleri için de hakkında bir şey diyemiyorlar. Eleştiri yok, demek, kolay. Var, derse biraz önce söylediğim isimlerin eserlerini okuma zahmetine katlanacak… 

Bu isimlerden haberlerinin olmaması düşünülemez herhalde?

Bu arkadaşların derdi, Nurdan Gürbilek onun hakkında yazmış mı yazmamış mı? Yazmamışsa eleştiri, yok, eleştirmen yok, diyor. Gürbilek o isimlerden övgüyle bahsetse aynı kişiler edebiyatımızın en gelişmiş alanını eleştiri olarak söyleyecekler eminim. Nihayetinde bir eleştirmen çıktı, diyecekler.

Bildiğim kadarıyla eleştiri ödülleri de var değil mi?

Biz Mehmet H. Doğan şiir eleştiri ödülleri veriyoruz. Her yıl en az otuz beş tane şiir eleştirisi içeren kitap basılıyor. Ama eleştiri yok, diyen arkadaşlara sorarsan o kitaplar yok.

Biraz da günümüz Türk şiirini konuşmak isterim. Uluslararası boyutunu da dikkate alarak günümüz şiiri için neler söylersiniz?

Maalesef Türk şiiri, Türk öyküsünün ve romanının yaptığını yapamadı. 2005’ten beri devlet de destekliyor, TEDA desteği var. Ondan önce de Türk yazarların eserleri yabancı dillere çevrilip basılıyordu. Bunların arasında yüzde bir oranında şiir yoktur. Belki Nâzım Hikmet’in Özdemir İnce’nin Ataol Behramoğlu’nun haricinde kimse de yoktur. Bizim Türk şiiri kendi içine kapalı, kendi kendine devinen bir şiir halinde ilerliyor. Ben geçmişte onu şairlerin yabancı dil bilmemesine yoruyordum. Türk şiiri içine olduğu kadar dünyaya da kapalı. Zaten dil olmazsa nasıl dünyayla bağ kuracaksın? İletişim kurmazsan nasıl dünyada var olacaksın. Bugün ise. Yine kapalıyız dünyaya. Ne biz dışarıdan bir şey alıyoruz ne biz dışarıya bir şey veriyoruz. 

Bu kapalılığı biraz açar mısınız? İmkânlar mı yetersiz?

İsteyene tüm imkanlar var. Önceden mektup yazman gerekiyordu. Bugün internet var. Buradan mesaj atabilirsin. Şiirini çevirtip sitene koyabilirsin. Her türlü iletişim yolu çok daha kolay. 

“Şairlerimiz dünyayla ilgilenmiyor.”

Şairlerimiz kendilerini mi güvenmiyorlar sizce?

Hayır, şairlerimiz dünyayla ilgilenmiyor. Ama sonra “Ben dünya çapında şiir yazıyorum, dünya benden neden bahsetmiyor?” diyor. Dünya senden nasıl bahsetsin? Dünyanın senden haberi yok. Birkaç dile çevrilmen lazım. Önemli şiir festivallerine katılman lazım. İlişki kurman lazım dünya edebiyat ortamıyla. Dediğim gibi kapalıyız. Dünya bizde nasıl bir şiir olduğunu bilmiyor. Bizim şairler de oturdukları yerden dünyanın onları gelip okumasını bekliyor.

Peki, uluslararası açıdan durum vahim, anlaşıldı. Kendi içimizde değerlendirecek olursak şiirimizin gücü hakkında neler söylersiniz, özellikle günümüz için?

Türk şiiri, geleneksel sanatımız kabul edilir, o kadar önemsenir. Şiir çok önemli denir ama kimse şiir okumaz. Son yirmi otuz yılda şiir okunuyor ama sadece bizim modern klasikler diyebileceğimiz Cemal Süreya, Ahmet Arif, Necip Fazıl, Nazım Hikmet, Cahit Zarifoğlu… bunların okuması çok önemlidir. Ama yaşayan şairlerimizin yüzde doksan dokuzunu halk bilmiyor, insanlar okumuyor. Biz kendi aramızda biliyoruz, okuyoruz, konuşuyoruz, önemsiyoruz, hatta ödüller veriyoruz ama şairlerin büyük bir çoğunluğunu halk bilmiyor, biliyorsa okumuyor veya ilgilenmiyor.

Kendi halkının dahi ilgisini çekememiş, beğenisini kazanamamış şair hangi motivasyonla uluslararası şiir ortamına dahil olmayı düşünecek sizce?

Kendi iç motivasyonuyla. “Ben büyük bir şairim” demeyi biliyor. Bizim okurla bir şekilde bağ kurmamız lazım. Benim Fransızcada kitabım bu şekilde yayınlandı. Akdeniz Şiir festivaline davet edildim. Ben oraya gitmeden yayıncı görmüş, bilgi almış. Gittiğimde “sizin şiirlerinizi Fransızcaya çevirmek istiyoruz, kitabınızı basmak istiyoruz” dediler. İş böyle olur. Yoksa hiç görülmeyen, hiç bilinmeyen bir yayınevinde kitabın basılabilir. Eğer yabancı dile çevrilen kitabın bir kitapçıda varsa ve raflarda yerini alıyorsa asıl o zaman gerçek anlamda yabancı dillere çevrilmiş oluyorsun.

Şairlerle, şiirle halk arasındaki bağ koptu mu?

Öyle görünüyor. Emek veren birkaç şair arkadaşımız dışında ne yazık ki o bağ koptu. Şairlerin büyük çoğunluğunu hiçbir yerde görmüyorsun. Şairlerimiz gözden ırak gönülden ırak. 

edebiyathaber.net (17 Kasım 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r