Masthead header

Hayat tam bir ironi | Havanur Taflan

Sürekli keşif halindeyiz. Kendimizi, dünyanın sonsuzluğunda bilmediğimiz, tanımadığımız o hayatları… Tıpkı bir büyücü gibi… Yaşamın akışına karşı oluşturduğumuz bir direnç belki de bu… Tüm belirsizlikler içinde aradığımız, yaratmak istediğimiz şey; biricik olmasını istediğimiz kendi hikâyemiz aslında… “Hikâyesiz olmak, her yöne uzanan bir dünyanın enginliğinde kaybolmaktır.” diyor Rabecca Solnit. Büyüsüne kapıldığımız kitapların yalnızlığına ortak olmamızın nedeni bu değil mi zaten? Yazının ardına takılıp tüm hikâyeleri belleğe hapsetme çabamızın da… 

Unutulmak, kaçınılmaz sonumuzun o bilinmezliğinden daha korkutucu bizim için. Aslında… Avcumuzdan kayıp giden kum taneleri gibi akan ve ardında tatsız bir boşluk duygusundan başka bir şey bırakmayan zamandan korkuyoruz. Öyle alelacele kaçıp giden, ortadan kaybolan zamandan… İtalyan şair Antonia Pozzi’nin dediği gibi tendeki kırışıkların orasına burasına nasıl kum taneleri bulaşıyorsa aynı şekilde zamanın da izleri kalıyor üzerimizde. Peki, tüm bu izlere rağmen kendi hikâyemizi yaratamamışsak hala? İşte o zaman kapana kısılmış halde debelenip duruyoruz hayatta. Her şey için geç kalmışlık duygusu ve umutsuzluğuyla yaklaşan sona doğru ilerliyoruz. Ve geçmişin tüm kapılarını açıp tekrar tekrar dalıveriyoruz içeriye… Yaşadığımız tüm duyguları geri çağırarak… Sonra… Kendimizce teselliler yaratarak kabulleniyoruz hayatı… 

60 yıl önce mağazada unutulan korkmuş küçük bir çocuğu geri çağırıyor Jean Louis Fournier de. Yalnızlığın tüm o soğuk duvarlarına çarptığı anlarını anlattığı Tek Yalnız Ben Değilim kitabında. Geçmişin belleğinde sakladıklarını çıkıveriyor birer birer yaşamının son evresinde. Küçük Fournier kadar korkmuş ve çaresiz debelenip duruyor. “Yalnız olmaktan bıktım artık, bıktım her geçen gün daha yalnız, daha yaşlı, daha çirkin olmaktan. Bunların başıma geleceğini bilseydim hiç yaşlanmazdım.” Yalnızlığına çareler arayan kendi kendine konuşan bir yaşlı adam o. Karşı komşularını gizlice gözetleyen ve okura dert yanan… “Karşı komşumun demir panjurları hala kapalı… Pazar akşamı olmasına rağmen hala evlerine dönmediler. Bu yaptıkları hiç hoş değil…” Tam bir ironi anlatısı aslında… ‘Yalnızlık paylaşılmaz/ Paylaşılsa yalnızlık olmaz.’ diyen Asaf’ın dizelerinden habersiz çünkü.

Yalnızlıktan şikâyet ederken bir taraftan da bu yalnızlık hâlinden memnun aslında… Çelişkiler yumağında düğüm olmuş gibi… “Yalnızken kendimi özgür hissediyorum, canımın istediği şeyi düşünebilirim, kendi düşüncelerime sığınıyorum. Kafamın başka yerde olmasına bayılıyorum, düşüncelerimin arasındaki yollara sapmayı, zihnimin derinlerindeki çılgınlıkları özgür bırakmayı çok seviyorum.” Yalnızlığı istemeyen ama yalnızlığa gereksinim duyduğunu söyleyen Roland Barthes gibi.

Ya başkalarıyla yaşamak? Onun için de hikâyesi hazır Fournier’in.  Latince Alter (başkası) ile Ego (ben) toplumsal mizahın başrol oyuncuları ona göre. Ve Ego ile Alter dünyada birlikte yaşamak zorundalar. Ama hiç de kolay değil bu. Anlaştıkları zaman her şey iyi fakat birbirlerinden nefret ettikleri zaman… Felaket çanları çalmaya başlıyor o zaman. Anlatılanları anlıyor ve onaylıyor görünerek, içinden gelmediği halde gülmek, hiç ilgisini çekmeyen konularla ilgileniyormuş gibi yapmak… Bunun ne kadar kötü bir durum olduğunu söylerken; ’ilginizi çekmeyen konularla ilgileniyormuş gibi görünmek yüreğinizi acıtır’ diyen Goncourt Kardeşleri hatırlatıyor bize. Aslında içinde yaşadığı duruma kılıflar arıyor yazar. Kendini teselli etmenin bir yolu bu… “Keşke Descartes ‘Düşünüyorum, öyleyse yalnızım. Yalnızım, öyleyse düşünüyorum” yazsaydı diyor bu yüzden. 

Ölümünün ona en çok acı vereceği kişi olan eşi ondan önce bu dünyayı terk ettiğine göre; artık hiçbir şey o kadar üzemeyecek Fournier’i. “En korkuncu, yalnız başıma ölecek olmam. Beni rahatlatmak, elimi tutmak, gözlerimi kapamak için yanımda olmayacaksın. Bir yandan da, bütün bunlardan kurtulduğuna seviniyorum. Sen en azından, hiçbir zaman dul olmayacaksın.” Ya kendi ölümü? Başkalarının yaşamaya devam edip o olmadan eğleneceklerini düşünmek… İşte en çok bu rahatsız ediyor onu. Yine de zamanı gelince… Usulca ayrılmak istiyor dünyadan. Hiç gürültü yapmadan... Yalınayak gecenin o karanlığına karışarak… Tıpkı Proust’un öyküsündeki yüzbaşı gibi hiç üzülmeden…

Emekli olunca yerleştiği eve gelen emireri “yüzbaşım, artık size aşk da savaşmak da yasak olduğuna göre belki kitaplarla oyalanırsınız biraz, hangi kitapları alayım size?” diye sorduğunda sadece anılarını hatırlamak için onları sakladığı kasanın anahtarını istiyor yüzbaşı. Kasayı açıp çok sayıdaki mektupları okuyor her gün. Ve elinden kayıp giden zamana daha az üzülmeye başlıyor okudukça da. “Onlar zaten yıllar önce uçup gitmişlerdi, hem de başlarını çevirmeden. Ellerinde çiçekli dallarıyla, kanatlı topuklarıyla kaçıp gitmişlerdi.” Bütün bu kabulleniş sonrasında… “Bütün insanlar gibi o da öldü.” diye bitiriyor Proust öyküsünü.

Evet, hayat çelişkiler ve hazlarla dolu… Ve oradan oraya savrulup tüm kırılganlığımızla yaşıyoruz onu. Sonra tıpkı Fournier gibi teselli arıyoruz kendimize. 

 Aslında ne yaparsak yapalım hiçbir zaman tam olarak çözemeyeceğimiz bir bilmece hayat… 

Hayat dediğimiz şey… Pozzi’nin çelişkilerindeki gibi…

Kollarımda sızı ve takatsizlik:

saçma bir istek, kendimden küçükmüş gibi

hissettiğim, canlı bir şeyi

sıkıca tutmak uğruna. Akşam olunca, aniden

kaçırmak ve ardımdan da, koşar adım götürmek isterim,

ağır yüklerimden birini;

onu korumak uğruna, karanlığa hücum etmek

isterim, tıpkı kayalara vuran deniz gibi;

onun için savaşmak isterim, öyle ki bana

bir hayat ürpertisi kalsın; sonra düşmek isterim,

sokakta, en dipsiz gecede,

ay ve kayın ağaçlarıyla yaldızlı

nemli bir göğün altında; kıvrılıvermek

Ya da Macbeth’in tiradı gibi bir yığın saçmalıktan ibaret belki de… 

Yürüyen bir gölge, bir zavallı kukla bu sahnede;

Bir saat boy gösterip boyun kırıp gidecek!

Bir daha duyulmayacak artık sesi.

Bir aptalın anlattığı bir masal bu:

Kuru gürültüler, deli saçmalarıyla dolu.

Fakat… Bizim için kapanacak olan o perdenin arkasından bakıncaya kadar hiç bilemeyeceğiz bunu… (Bu da benim tesellim galiba…)

Kaynak:

Şu Bizim Kırılganlığımız, Eugenio Borgna, YKY Çev. Meryem Mine Çilingiroğlu

Hazlar ve Günler, Marcel Proust, YKY Çev. Roza Hakmen

Tek Yalnız Ben Değilim, Jean Louis Fournier, YKY Çev. Ayşe Ece

edebiyathaber.net (22 Kasım 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r