
Yazar Aslı Sökmen Gediz’in Potkal Kitap Yayınları etiketiyle yayımlanan öykü kitabı Kelebek Çalısı okurla buluştu. Değerli mecralarda öyküleri yayımlanan yazarın on altı öyküden oluşan eseri ilk bireysel kitabı. Olgun bir eser olarak dikkat çeken kitap, Gediz’in edebiyat dünyasına geç verilmiş bir selamı gibi bu zamanı beklemiş. Bu bekleyişi, uzun yıllar yazmaya ve nitelikli edebiyata emek vermiş bir yazı işçisinin gün yüzüne çıkmak için sabırla beklemesi gibi de okuyabiliriz.
Gündelik hayatın görünmez çatlaklarında büyük bir inandırıcılıkla dolaşan yazar, kitap boyunca okurla sesini yükseltmeden derinden, samimi bir bağ kurarak ilerliyor. Bu bağ en baştan sağlam bir şekilde kurulduğu için okur yazarın sunduğu evrene dahil olup karakterin zihnine tereddüt etmeden giriyor. Sakin bir üslup ve özenli bir işçilikle kaleme alınmış öyküler, doyurucu bir edebiyat deneyimi sunarken, kitap boyunca okura tam olarak adını koyamadığı ince bir sızı eşlik ediyor.
Kelebek Çalısı’nın meselesi büyük hikâyeler kurmak değil. Tam aksine küçük hayatların içinden sızan, çoğu zaman adı bile konulamayan duyguları gün yüzüne çıkarıyor. Sezgisel bir kavrayışla kendi ritmini tutarlı bir şekilde yakalayan kitap, okuyucuyu öykülerin atmosferine doğal bir şekilde çekiyor. Yazarın dili sadeliği ve yalınlığıyla öne çıkarken, az sözle doğan boşluğu tamamlaması için okuyucuya yer açıyor. Cümleler süslenmeden derinleşirken, yazar anlatmaktan çok göstermeyi tercih ediyor ve kitabın ruhu okurun zihnine yavaş yavaş işleniyor. Öykülere konu olan hayatın dışında kalmış karakterlerin gerçekliği ise gündelik yaşamın içinden çıkmış olmalarıyla güçleniyor. Yazarın kitap boyunca yankılanan sesi, okuyucuyu acele ettirmeden bu yolculuğa davet ediyor. Kitabın omurgasını oluşturan kadınlık, hafıza, kayıp ve geç kalmışlık duyguları yüzeysellikten çok uzak bir derinliği yakaladığı için okuyucuda samimi bir şekilde karşılık buluyor.
Gediz’in kurduğu atmosfer, ilk bakışta sıradan hayatların içinden geçerken dönüp kendi hafızamızı yoklamamıza neden oluyor. Kasap dükkânı, mutfak, balkon, mezarlık, ada gibi mekanlar bir arka plan gibi değil, hayatın içinden çıkıp gelmiş doğal unsurlar gibi öykünün içine yerleşiyor. Her bir mekân karakterin iç dünyasını güçlü bir şekilde taşırken, onların duygularını büyüterek görünür kılıyor.
Kitaba adını veren Kelebek Çalısı öyküsü, bozguna uğramış hayatların içinde biriken bastırılmış öfke ve hayal kırıklığının nasıl yıkıcı bir eşiğe sürüklendiğini çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor. Behiye karakteri üzerinden kurulan anlatı, kadının sıkışmışlığını yalnızca psikolojik olarak değil, eylemsel olarak da mekanla birleştirip hissettiriyor. Öykü boyunca tekrar eden dikenli çalı imgesi hem içsel acının hem de karakterin açmazını simgeleştirerek metnin etkisini derinleştiriyor. Öykünün sert bir şekilde son bulan finali okuyucunun zihninde yer ediyor.
Kitabın omurgasını oluşturan aşk, kayıp ve geç kalmışlık halleri üç öyküde belirgin bir şekilde görülüyor. Öykülerin ruhunu daha baskın bir şekilde yansıtan Soluk Sarı Elbise, Dilsiz Kırlent ve Ada Rüyası birbirinden farklı zamanlarda ve hayatlarda geçse de aynı “geç kalmışlık” duygusunun etrafında dolanıyor.
Soluk Sarı Elbise
Yaşanamamış Hayatlar Sessizce Kendi Boşluğuna Düşüyor
Sinan ve Müjgan’ın yıllar sonra karşılaşması, bir kavuşma anından çok kaçırılmış bir mutlu olma ihtimalinin gözle görülür hâle gelmesi olarak yorumlanabilir. Gençlikte alınamayan kararlar, başkalarının isteğiyle kurulan hayatlar, ailelerin çizdiği sınırlar belirgin ve yıkıcı. Sinan’ın kasap dükkânında sıkışıp kalmışlığıyla Müjgan’ın yıllar sonrasına taşıdığı yorgunluk, aynı geç kalmışlık duygusunda kesişirken, insanın istemediği bir hayatı yaşarken ona sadece katlanmak zorunda kaldığı hissi kuvvetli. Aşkın romantikleştirilmediği öyküde, geç kalınmış ve ıskalanmış hayatların gölgesi belirgin.
Dilsiz Kırlent
Yasın Lal Olmuş Hali
Öykü, kitabın en sessiz ama en ağır öykülerinden biri. Zehra’nın hikâyesi, kaybın en sessiz hâlini anlatıyor. Burada yas, yüksek sesle dile gelen bir ağıt gibi değil, gündelik hayatın içine sinmiş, tekrar eden hareketlerin içine saklanmış bir ağırlık gibi kendini hissettiriyor. Temizlik ve yemek yapmak gibi eylemler bir meşgale gibi değil, baş etme biçimi olarak açığa çıkarken dantel örtü ve kırlent gibi nesneler söylenemeyen cümleleri temsil ediyor. Yazar, acıyı açıkça anlatmak yerine nesneler ve eylemler üzerinden kurduğu evrene işaretlerle bırakıyor.
Ada Rüyası
Hafızanın Dağılan Coğrafyası
Kitabın en şiirsel ve kırılgan metinlerinden biri olan Ada Rüyası, rüya ile gerçeğin, bireysel yas ile toplumsal şiddetin iç içe geçtiği bir alan açıyor. Düz bir çizgide ilerlemeyen anlatı kendine çıkış yolu ararken, tıpkı travmanın izlediği yol haritası gibi kırılıp farklı kaçışlara sapıyor. Kişisel kaybın savaşın yıkıcılığıyla kurduğu paralellik öykünün merkezine etkili bir şekilde yerleştirilmiş. Okura ise büyük yıkımlarla küçük hayatların arasındaki mesafenin düşündüğümüz kadar fazla olmadığın hatırlamak kalıyor.
Ve diğerleri…Yazarın kurduğu güçlü atmosferde sağlam bir gözlem ve anlatı becerisine yaslanan öyküler, okura kitap bittikten sonra bile zihninde yaşayan karakterler hediye ediyor. Her zaman hatırlamak isteyeceğim diğer öyküler ve kahramanlarının da hakkını vermeli.
Gençliğin Ertesi
Kadınlık, yaş alma ve bastırılmış arzuların oldukça cesur bir şekilde kaleme alındığı bir metin. Karakterin geçmişle hesaplaşması, özgürlük arayışıyla iç içe geçerek ilerliyor. Okurda hafif bir huzursuzluk yaratan öykü, okuduktan sonra da sizi İsmet karakterinin üzerinde düşündürmeye devam ediyor.
İstanbul Kutusu
Öykünün kalbindeki aile ve yolundaymış gibi görünen hayatları satır aralarında yavaş yavaş ayrışıp kendini açığa çıkarıyor. Açıkça dile gelmeyen çatışmalar, sözde var olan aile sıcaklığının altını boşaltıyor. Saklanan duygular, kırgınlıklar, toplumsal algı, eksik ilişkiler, tamamlanamamışlık hissi okura güçlü bir şekilde geçiyor. Sahnelerden sızan yoksulluk ve karakterin geçmişle hesaplaşması etkileyici ama dramatize etmeyen bir dille, yer yer nesneler üzerinden aktarılmış. “Kutu” metaforu saklanan eşyalar, biriktirilen sıkıntılar ve yoklukla baş etme biçimi olarak öyküde karşılık buluyor.
Güvercinler ve Cenaze
Adana’da bir cami avlusunda geçen öykü, ölüm ve gündelik hayatı sade ama vurucu bir dille anlatırken küçük ayrıntılarla büyüyen bir iç hesaplaşmayı büyük duygular üzerine kuruyor. Cenaze hayatın akışı içinde neredeyse sıradan bir olay gibi dururken karakterin ölümle arasına koyduğu mesafenin aktarılış biçimi etkileyici. Güvercinler sıradan bir detay olmaktan çıkıp hayatın devamlılığını simgeliyor. Bir yanda ölümün ağırlığı dururken bir yanda kuşların varlığı öykünün karşıtlık duygusunu güçlendiriyor.
Halamın Mendilleri
Bu öyküde vurgulanan mendil motifi, anıların, gizli duyguların ve dile gelmeyen sözlerin aktarıcısı olarak öne çıkıyor. Kitabın en yoğun hafıza ve kadınlık hattında kurulan öykülerinden biri. Hala figürü üzerinden, eski kuşak kadınlarının susarak ve biriktirerek var olma biçimi aktarılıyor. Anlatıcı çocuk ve hala arasındaki görünmeyen bağ sözler yerine davranışların diliyle aktarılırken, atmosfer detaylarıyla bir film sahnesi okurun gözünde canlanıyor.
Kelebek Çalısı’ndaki öyküler, bir olayın değil bir duygunun etrafında dönüyor ve duyguların içtenliği okuru bu yolculuğa çıkmaya, “büyük şeyler” in değil ama “küçük şeyler”in peşinden gitmeye ikna ediyor. Öyküler birbirinden bağımsız görünse de aslında hepsi aynı yerden doğup, başka yaşam alanlarında olgunlaşıp serpiliyor. İnsanlık halleri, öykülerin gücüyle yeniden hayat bulurken geç kalınmış aşklar, yarım kalmış hayatlar, söylenmemiş cümleler ortak bir bellekten çıkıp aramıza karışıyor. Bir anlamda bütün öyküler, görünmez bir hat boyunca birbirine bağlanıp aynı nehrin içinde yolunu bulur gibi akıyor. Kelebek Çalısı’nın kahramanları çoğu zaman fark etmeden bir başkasının hikâyesinin içinden geçerken, kendi kaybına ve hikayesine rastlıyor. Bence, yazar dramatik kırılmalarla değil, yavaş yavaş biriken eksilmelerle yer değiştiren karakterlerini tam da bu yollara kurulan köprülerin başında doğuruyor.
Aslı Sökmen Gediz’in Kelebek Çalısı kitabı öykü dünyasına sunulmuş taze bir soluk, dingin bir ses, umut veren bir yolculuğun ilk güçlü adımı. Uzun yıllar usul bir nehir gibi okuyucunun kalbine akmasını, sözünün ve sesinin edebiyat dünyasında güçlü bir şekilde yankılanmasını dilerim.


















