
Söz uçtu, yazı kaldı. Ama zaten her şeyden önce kelime vardı. Bir de tabii o kelimelere hayatı pahasına tutunanlar. Çünkü tutunduğu kelimelerdi insanı şekillendiren. Kimini okuyarak kimini de yazarak. “Peki ama ben bilhassa yazmak için yaratılmış olamaz mıyım?” diyen Martin Eden de onlardan biriydi. Daha doğrusu ona nefesini üfleyen Jack London. Sahi, nerede ayrılıyordu onların hikâyesi? Ya da tam olarak nerede başlıyordu? Yazarın kahramanına dönüştüğü yolun üzerinde kim durabiliyordu?
Kim bilir? Belki Jack London biraz olsun ticaretten anlasa, Martin Eden diye biri hiç olmazdı. O zaman da binlerce kalem, yürüdükleri yolda önlerine çıkan dikenlerin bir tek onların ayaklarına battığını sanırdı. Oysa ne yazmanın ne de yazdıklarını yayınlatmanın yolundaki dikenler biterdi. Zaten “Yazmasaydım deli olacaktım” demekle, yayınlatmasaydım deli olacaktım demek arasındaki mesafe hiç de uzun değildi. Amerika’nın ücra köşesindeki bir çiftlikte doğan Jack London bunu kısa bir zaman diliminde öğrenmişti. Sekiz yaşında okuduğu bir öykü, kendi tabiriyle “dar olan ufkunu” genişletmişti. O öyküyle cüret ettiği takdirde her şeyin mümkün olacağını görmüştü.
“Yazacaktı. Gördüğünü dünyaya gösteren bir göz, duyduğunu âleme duyuran bir kulak, hissettiğini insanlara duyumsatan bir kalp olacaktı. Şiir ve düzyazı, kurgu ve anılar, bütün tarzlarda yazacak, Shakespeare gibi oyunlar kaleme alacaktı.”
Martin Eden bu cümleleri, denizdeki dalgalara kavuşmadan çok önce, Ruth Morse ile tanıştıktan kısa bir süre sonra kurmuştu. Jack London’ın büyük aşkı Mabel Applegarth’ın gölgesi de üzerlerine vuruyordu. Yine de o yoksul denizcinin altında yatan adamın sesini duymak mümkündü. Ve o adam dünyanın öteki ucuna gittiği seferlerdeki geminin kaptanı olmayı istemiyordu. Hatta kitaplarını okumak karşılığında, onun çamaşırlarını yıkamaya bile razıydı. Çünkü kitapların büyüsünün farkına varmıştı. Ona göre “Dünyanın asıl devleri yazan insanlardı.” Demek ki istediği yaşama kavuşması için onun da yazar olması lazımdı. Bu uğurda okuyup, her şeyi öğrenecekti ve içinde kaybolduğu dünyadan kaçış biletini kaybetmeyecekti.
Aşkı ve geleceği için kelimeleri seçmişti Martin. Onlara da tek tek paha biçmişti. Hem de daha yazı masasının başına oturur oturmaz. Onun için her hikâyenin bir fiyatı vardı. Çünkü Jack London normal ticareti pek öğrenemese de beyin ticaretini iyi anlamıştı. Tek kötü yanı aklın emeğinin bu pazarda ucuza gitmesiydi. Zaten kitapçılar, satılık kelimeleri ve kahramanlarıyla en masum görünen ticarethanelerdi. Satılmayacağına inanılanları daha en başından öldürmek de onların işiydi.
Martin’i paha biçilmiş cümlelerin efendisi yapan da buydu. Fakat aslında paranın onun için bir anlamı yoktu. Sadece getireceği özgürlüğün peşindeydi. Zaten yazmaya başladıktan sonra aklında hikâyelerden başka bir şey de yoktu. Kendi tabiriyle “Yazarken duyduğu zevkin dışında bütün duygulara karşı uyuşmuştu.” Peki, bu uyuşukluk yazının yazarı aşan yolculuğunu da kapsıyor muydu?
Aslında bir makineden farksızdı bu süreç. Bunun en büyük kanıtı da masasında biriken ret yazılarıydı. Sürekli dönen çarktan hayır cevapları üst üste geliyordu. Ve bütün yazarlar, o çarklardan taşan hayal kırıklığının tadını biliyordu. Hatta bazen öyle keskin oluyordu ki tadı, insan kurduğu hayali bile unutuyordu. Fakat Martin unutamazdı. Çünkü Jack London sıkı bir savaşçıydı. Kendine güveni de tamdı. Kahramanı da o güvenle çalmıştı her kapıyı. Çoğunlukla da yanlış olanları. Bunların en başında da Ruth Morse geliyordu. Bütün bu yolculuğa çıkmasına sebep olan kadın…
“Yeterince oynadın. Artık hayatı ciddiye almanın vakti geldi” diyordu yüzüne karşı. Onun yazmak için yaratılmadığına inanması yetmezmiş gibi başaracağına da ihtimal vermiyordu. Haliyle Martin’e inanan bir tek kendisi kalıyordu. Tek başınaydı bu savaşta. Ah bir de toplum ve sistem onu hayal kırıklığına uğratmasa…
“Haritası ve dümencisi olmayan, varacağı limanı bilmeyen bir gemi gibiydi ve kendini yaşamın akışına bırakmıştı; zaten acı verende yaşamaktı.”
Hevesli okurdan acemi kaleme, oradan da usta bir yazara dönüşen Martin Eden’in son geldiği nokta bu cümlelerde saklıydı. Başardıklarıyla birlikte hayal kırıklıkları da şekil değiştirmişti. Büyük arzuyla beklediği ilk kitabı yayınlandığında dahi nabzı hızlanmamıştı. Keder vardı üzerinde. Ruth dâhil, bütün insanların gerçek yüzünü görmenin kederi. Zamanında üzerine basıp geçen herkes artık peşinden koşuyordu. Hem de sırf kafalarındaki kabul sınıfına oturdu diye.
İnsanların kafasındakiler ve kalemlerin ucuna gelenler. Okumak, yazmak ve yayınlatmak arasında uzadıkça uzayan zincirler… Bitmek bilmeyen bir uğraş yıllar boyu. Kiminin ki Jack London gibi kitapçı raflarında son buluyor. Kiminin ki de Martin Eden gibi sonsuzluğa açılan dalgalarda. Ama ikisinin kesiştiği nokta da gerçek yüzünü görüp vazgeçtikleri dünyada. Üretirken tükenmenin masalıydı onlarınki. Yarattıkça yok olmanın karşılığı. Ama yine de hikâyenin bittiği yoktu. Çünkü her zaman içi söylemek istedikleriyle yanıp tutuşan biri ortaya çıkıyordu. Yazmak nerede ve nasıl olursa olsun sahiden de bir kurtuluştu.

















