
Birçok önemli yazarımız gibi Murat Uyurkulak’da geçimini sinema ve TV için yazdıklarından sağlıyor. Kısa biyografisinde “Hayatını senaristlikle kazanıyor” diye yazıyor. Imdb’nin verilerine bakarsanız, senarist olarak ilk çalışması 2012’de Yıldırım Türker, Seray Şahiner ve Tuğrul Eryılmaz’la birlikte senaryosunu yazdıkları TV dizisi Kayıp Şehir’le olmuş. Yani 14 yıllık bir deneyim söz konusu. Karanlık Gece ile 59. Antalya Altın Portakal Film Festivali‘nde Özcan Alper’le birlikte En İyi Senaryo ödülünü kazanmış. Babam ve Ailesi, Üç Kuruş, Sen Ağlama İstanbul gibi birçok dizide emeği var. Eserlerindeki dramatik yapıların görsel anlatıya yatkınlığı düşünüldüğünde bu şaşırtıcı değil. Uyurkulak’ın romanlarında güçlü bir sinematografik damar var, Özellikle Tol ve Har, yüksek dramatik gerilimleri, çarpıcı monologları, parçalı zaman kullanımı ve sert görsel atmosferleriyle sinemaya yakın metinler değerlendirilebilir. Öte yandan Uyurkulak’ın edebiyatı yüksek ölçüde politiktir. Bu yaklaşımının sinema ve dizi senaryolarına ne kadar yansıdığı kuşkusuz önemli bir araştırma konusu. Dizi çalışmalarında, romanlarındaki dilsel yoğunluk ve politik sertliğin sinema ve dizilere yönelik ağır denetim nedeniyle doğal olarak törpülendiği düşünebiliriz.
Yeni romanı Dipte’de bizi sinema dünyasına sokuyor, bir senaryo yazım ekibine içeriden bakmamızı sağlıyor. Romanın merkezinde bir senaryo yazım süreci var. Kuşkusuz, daha ilk sayfada Uyurkulak’ın televizyon/senaryo deneyiminin romana etkisi nasıl oldu, diye düşünmeden edemiyorsunuz. Benim bu sözlerimin nedeni de o.
Romanın girişindeki “Toplumumuz kokuşmuştur; çünkü ahlaktan, bilimden, her şeyden yoksundur” diye başlayan Memduh Süleyman’dan yapılmış alıntının tamamı Murat Uyurkulak’ın bu romanı kaleme alırken neyi anlatmak istediğini birkaç cümlede anlatıyor. Uyurkulak, arka kapakta da söylendiği gibi Dipte’de bir masanın etrafına toplanmış bir grup adamdan yola çıkarak yaşadığımız ahlaki ve politik çürümeyi anlatıyor. Metindeki “daha aşağısı olmaz dedikçe biraz daha derinleşen çukur” ifadesi romanın ana fikrini oluşturuyor.
Murat Uyurkulak’ın ana kahramanları çok tanıdık gelen kişiler. Romanın ana mekanları da oldukça bildik. Uyurkulak nedense adlarını değiştirmiş, “Bekar Sokak’ta hizmet veren Mega Meyhane’nin”, “Dolapdere Caddesi’nin Pangaltı ucunda faaliyet gösteren 33’lük Birahane’nin”aslında nereler olduğunu okur bulsun istemiş. Kahramanları Can ve Muzaffer’i de bu ana mekanların ortasına Harbiye’ye yerleştirmiş. Ana özellikleri entelektüel bohemi oluşturan tipler olmaları ve kültür endüstrisinde sol düşünceyi temsil etmeleri. Beyoğlu emniyetinde çalışırken şair olarak da tanınan Ali Tolga ve sevgilisini götürdüğü “Koruk Meyhane”de bildik yerlerden. Tabii bu tanıdık kişi ve mekanları bulmak artık izi kalmamış Super Meyhane ya da neyse ki faaliyetine devam eden Pikap Pub’daki biralı sohbetlerin konusu.
Murat Uyurkulak, Can ve Muzaffer’in yaşadıkları dönüşümü anlatırken ele geçirilmez sanılan kültürün iktidarının nasıl siyasi iktidarca kullanıldığının öyküsünü anlatıyor.
Can ve Muzaffer’in yolları yıllar sonra yeniden bir yayınevinde kesişmiştir. Eğlenceli dil oyunları ve okuru yer yer sarsan üslubu ile Can Vardar gerçek hayatta kimi temsil ediyor meselesini bir yana bırakırsak bu ilk bölümleri yayınevlerinde yaşanan ilişkiler ağına içeriden tanıklık olarak okuyabiliriz. Çünkü Murat Uyurkulak’ın 2006’da yayınlanan ilk romanı Tol’den önce yayınevlerinde geçen yılları, çevirmenliği, redaktörlüğü var.
Roman, eski artistlerden Ekin Alkan’ın yanında kocaman bir bavulla yayınevine gelmesi ile gelişiyor. Bavul, 1 Eylül 1970 sabahı evinden arabayla ayrılıp bir daha bulunamayan Ahmet Tahsin Alkan’ın arşividir. Bu önemli bilim insanı kahraman bir askerin oğludur. Bavuldaki evrakla birlikte Alkan ailesinin her birinin ilginç bir öyküsü olan fertlerini de yaşamı ortaya serilir. Böylece kuşkulu ölümlerle dolu olan bu ailenin hikayesiyle birlikte Cumhuriyetin kuruluşundan bugünlere uzanan gizli bir tarih ortaya çıkar.
Ahmet Tahsin Alkan’ın arşivinden çıkan Ödemiş Aslanı lakaplı Münip Arif Bey’in mektupları ise bir aşk üçgenine işaret etmektedir. Mektupları gören yayıncıların heyecanı sinema yapımcılarına da yansır ve kültür endüstrisinin yeni eğilimlerine uygun olarak eldeki malzemeden bir film yapmaya ve filmin romanını yayınlamaya karar verirler.
“Kalplerin Zaferi” adı verilecek filmin senaryo hazırlık ekibine yayınevini temsilen Muzaffer, yazar olarak da bavulu içindeki bilgilerle kapıp kaçan Can da katılacaktır. Masada film şirketinden isimlerin yanı sıra ailenin torunu, eski komiser ve büyükelçi Ali Tolga, ortak yapımcıyı temsilen Taber Nom, tarih danışmanı Vel’it İlpan gibi isimler de yer alır. Bir anlamda günümüz kültür endüstrisinin çeşitli siyasi eğilimlerdeki temsilcilerinin hepsini masada görürüz.
Romanın odağında kültür endüstrisi var ama bağlar kaçınılmaz olarak siyasi. Masada yer alan tipleri tanırken dalkavukluk, kariyerizm, ideolojik omurgasızlık, entelektüel çürüme ve medya-sinema-edebiyat çevrelerinin iktidarla ilişkisi romanın ana meseleleri olarak beliriyor. Sinema – televizyon çevresi üzerinden Türkiye’nin kültürel iklimini anlatıyor Murat Uyurkulak. Senaryonun üretim süreci hakikat üretimini, propaganda mekanizmalarını ve nihayet bunların birleşiminden oluşan kültürel iktidarı anlatan bir alegori işlevi görüyor. Dipte’de yoğun bir mizah dozu var. Uyurkulak, bildik deyimle, “Gülün ağlanacak halimize” diyor.
Roman hem senaryo yazım masasındaki ilişkileri ele alarak hem de Münip Arif Bey’in mektuplarının okunması ile ikili bir yapıda gelişiyor. Münip Arif Bey’in mektupları tarih boyutunu oluşturarak bugünlere gelmemizin sadece yirmi yıllık bir iktidardan kaynaklanmadığını, aslında günümüzdeki yapının temel taşlarının onlarca yıl boyunca döşendiğini ve bugünkü hale gelmemizin sağlandığını düşündürüyor.
Arka kapakta söylendiği gibi yakın tarihin karanlığından güncelin zifiri karanlığına, elbirliğiyle mahvedilmiş güzel bir ülkeyi, daha aşağısı olmaz dedikçe biraz daha derinleşen bir çukuru anlatıyor.
Murat Uyurkulak iyi bir anlatıcıdır. Murat Uyurkulak’ın roman anlayışı, politik tarih ile kişisel yıkımı iç içe geçiren, öfke ve melankoliyi aynı anlatı damarında buluşturan bir çizgide gelişir. Anlatılarında yüksek ritimli, şiirsel ve zaman zaman taşkın bir dil kullanır ve argo, küfür, lirizm, ağıt ve grotesk mizah aynı paragraflarda buluşabilir. Biçimsel olarak parçalı kurgu, iç monolog, çok seslilik ve epizodik yapı dikkat çeker ve romanları çoğu zaman sinematografik sahne duygusuyla ilerler. Dipte’de hem konu hem de anlatım olarak bu havayı sezdim ve sevdim. O nedenle de bu kadar çabuk bitmeseydi, diye düşündüm.
* Dipte, Murat Uyurkulak, İnkılap Kitabevi, Nisan 2026.


















