Masthead header

Jean-Jacques Rousseau – İtiraflar: Bu dünya iyi olanlara fazla acımasız | Elif Kaymazlı

“İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur.”

“İstediğim yalnızca şunlardı:

Bir parça arazi, bir bahçe,

evin yakınında bir pınar,

bir de küçük bir koru.”

Horace

Kaknüs Yayınları tarafından 1998-1999 yılında yayımlanan ve Serkan Özburun derlemesi olan bu eserde; Kenan Somer, Selahattin Güzey, Faik Berçmen’in çevirileri kritik edilmiş olup R. Nuri Gültekin ve Arif Obay’ın çevirileri temel alınmıştır. Bu eser felsefe tarihinin önemli filozoflarından biri olan Rousseau’nun otobiyografik bir yapıtıdır. Eser iki ciltten oluşuyor. Aslında bu eser Rousseau’nun tasarladığı şekilde üç ciltten oluşmaktadır ancak son cildi yazamamıştır.

-İtiraflar I. Cilt,1998

-İtiraflar II. Cilt,1999

Rousseau başkalarının kendisi hakkında oluşturduğu kötü izlenimleri ve düşünceleri, akıllarında oluşan olumsuz duyguları bertaraf etmek için yazmıştır “İtiraflar”ı. Okuyucuyu yargıç ve tanık olmaya çağırır; kendisi için doğru bildiği yolda yürümeye inat ederek,  bu başkaldırısını haklı çıkarmaya çalışır.

Beni yargılamakta acele etme sevgili okuyucu! Önce oku, sonra hüküm ver!” der.

Rousseau, 1712’de Cenova’da doğmuştur. Annesi doğumundan birkaç gün sonra hayata gözlerini yummuştur. Annesiz büyümüş ve babası da on yaşındayken onu terk etmiştir. Kendisine ise babasının yakını bir kadın bakmıştır. On iki yaşında formal eğitimi sona erdikten sonra beş yıllık bir süre için bir oymacının yanına çırak olarak çalışmış ama bir süre sonra buradan kaçarak Cenova’yı terk etmiştir. 1731 yılında Fransa’ya gelmiş ve Barones Warens’ın yardımıyla Charmettes’deki yurtluğunda kalarak eğitimindeki boşlukları doldurmaya çalışmıştır. Madam Warens ile ilişkileri onun gelişimini olumlu yönde etkilemiştir.

Rousseau yazar, düşünür, filozof, politika ve müzik teorisyenidir. Bilimler ve Sanatlar Üstüne Söylev’den Emile’ e, İnsanlar Arasında Eşitsizliğin Kaynağı’ndan  İtiraflara’a insanlık tarihinde önemli eserlere imza atan Aydınlanma düşüncesinin en önemli romantik düşünürüdür.  1749’da Ansiklopedinin “Müzik” bölümünü de kaleme almıştır. Rousseau’nun bana göre en büyük eseri, günümüzde halen üniversitelerin felsefe bölümlerinde okutulan “Toplum Sözleşmesi”dir. “İnsanlar özgür doğar ancak her yerde zincire vurulmuştur. Filan kimse kendisini başkalarının efendisi sanar, fakat bu vaziyet onun başkalarından daha fazla köle olmasına engel değildir” der. Fransız Aydınlanması’ nın sıra dışı sesi Rousseau, akıldan ziyade duyguları ön plana çıkaran, doğada özgür ve iyi olan insanın, bilimlerin ve sanatların etkisiyle köleleştiğini, “zincire vurulduğunu”, ahlaken yozlaştığını ileri süren bu görüşleriyle Aydınlanma karşıtı bir tutum sergiler ve çağdaşlarından bu noktada ayrılır. İnsan doğasının masumiyetini yitirmesine neden olan bu ilişkinin kaynaklarını doğru inmek isteyen Rousseau, özel mülkiyetten önce bu sorunun temelinde siyaset ve yönetim problemi bulunduğunu, “Tüm kötülükler son tahlilde doğamızdan değil, tersine kötü biçimde yönetilmemizden kaynaklandığını” belirtmiştir.

Rousseau’nun amacı, “insanları oldukları gibi, yasaları da olabilecekleri gibi ele alıp, toplum düzeninde güvenilir ve haklı bir yönetim kuralı bulup bulunamayacağını araştırmaktır.” Bireylere yasalar önünde hukuksal bir eşitlik atfeder, doğalarından kaynaklanan maddesel eşitsizliği ortadan kaldırarak onlara doğuştan getirdikleri haklarını güvence altına alma olanağı sağlamaktır. Rousseau bu sözleşmeyle haklı ve doğru bir toplumun temellerini atmaya çalışmıştır. Eşitlik ve özgürlük düşünceleriyle Aydınlanma döneminin çok önemli düşünürlerinden biridir Rousseau. Hatta döneminin aklı öne çıkaran tutumuna karşılık, duyguyu ön plana alan çağının ötesinde bir düşünür olmuştur. Önerdiği toplumsal örnekte, doğa durumunda insanın özgür olduğu, toplum durumuna geçildiğinde ise ancak toplum sözleşmesi ile insanın yine doğa durumunda olduğu gibi eşit ve özgür olacağını savunmuştur. Ancak bu erdemin toplum içine dâhil olduğunda yitirildiğini ve bunun en önemli nedeninin ise, insandaki rekabet duygusu, kendisini başkalarıyla karşılaştırmaya yönelik davranıştan kaynaklandığını, bu tutumların kaynağında özel mülkiyetin yattığı eşitsizlik olduğunu belirtirmiştir.

Rousseau, bilim ve felsefenin halkın anlayabileceği bir dille ileriye taşınması adına Bacon, Descartes ve Newton’a derin bir saygı duyarak, bu düşünürleri insanlığın büyük öğretmenleri olarak kabul etmiştir.

1978 yılında Fransa’da vefat etmiştir. “İtiraflar” adlı yapıtı ölümünden sonra, 1782’de yayımlanmıştır. 

İtiraflar’ının başında kendisi için kullandığı “iyi, cömert, soylu” nitellerine çoğu zaman ters düşen davranışlar sergilemiştir. Aydınlık düşüncelerden ve insanların kendilerini geliştirme zorunluluğundan bahseden Rousseau hizmetçi, eğitimsiz bir kadın olan Thérèse sever ama evlenmez,  uzun yıllar beraber yaşarlar. Birlikteliğinden olma beş çocuğunu yetimhaneye terk etmesi, belki bu uymazlığın en uç davranışıdır. Babası tarafından terk edilen Rousseau, kendi çocuklarını da kendi terk etmiştir. Bu eylemi neden yaptığını ise şöyle açıklar:Onları kendilerinin yetiştiği kadar bile yetiştiremeyecek olan eğitimsiz bir ailenin insafına bırakmak korkunç göründü bana. Kimsesiz Çocuklar Yurdu’nda eğitilmelerini daha tehlikesiz buldum. Sevdiğim kadın olan Thérèse’in kötü erkek kardeşlerinin ahlaksızlıklarını bilenler, çocuklarımın onun gördüğü terbiye gibi bir terbiye görmeye terk etmemekte haklı olup olmadığıma karar versinler” der.  Onları yurda vermekte hiçbir kötülük olmadığını, onlar için en iyi yolun bu olduğunu hatta onlar gibi bakılıp büyütülmeyi istediğini belirtmiştir. Maddi durumları iyi dostları çocukları alma isteğinde bulunsa da onlara karşı çıkmıştır.  Gerekçesi ise,  onlara verdiğinde büyüdükleri zaman anne ve babasını düşman görerek, kin besleyecek olmasıydı. Anne ve babasını hiç tanımayacak olmaları her şeyden daha iyi olduğunu düşünmüştür. Hatta biraz daha ileri gider Rousseau ve “hayatın hiçbir döneminde kalpsiz bir insan, duygusuz bir baba olmamışımdır” der. Burada yorumu size bırakıyorum!

Yeri gelmişken, Rousseau ağırlıklı olarak eğitim konusunu ele aldığı Emile (Bir Çocuk Büyüyor) isimli yapıtından kısaca bahsetmek istiyorum. Roman, yazarın düşsel olarak yarattığı Emile isimli erkek çocuğun bebeklik yıllarından yetişkinliğine dek nasıl bir eğitim anlayışıyla yetiştirilmesi, terbiye edilmesi gerektiği temeller üzerine kuruludur. Anne babanın çocuğun eğitiminde üstlendikleri role gelince, burada Rousseau’nun tamamen kadını ön plana çıkartarak onu sorumlu tutar. “Çocuğu anne olarak, kocayı da eş olarak sarıp sarmalayan ve kuşatan kişi kadındır” der. Mutlu bir çocuğun mutlu bir aile ortamında büyümesi gerektiğine inanan Rousseau şu cümleyi sarf eder: “Mutlu olacağınız biriyle yapacağınız evlilik, kötü ahlaka karşı tek koruyucudur.” Ebeveynlerin çocuklara iyi örnek olması gerektiğini savunur ve onların iyi ya da kötü bireyler olmalarından da birinci dereceden sorumlu tutar “Disipline edilememiş, iyi yetiştirilememiş bir çocuğun varlığı, çocuktan çok yetişkinlerin ilgisizliğinin/beceriksizliğinin bir neticesidir”  der. 

Rousseau’nun çocuklarını yetiştirme yurduna bırakıp ardından çocuk nasıl eğitilir diye kitap yazması çok absürt değil mi? 

Rousseau, yaşamı boyunca boyunduruk altına girmeyi ret eder. Özgürlüğünün sınırlayıcısı olan her şeye tepkilidir. Onun o alanına dokunulduğu zaman bırakır gider. Hiçbir yerde tutunamaması ve gezgin olması bu yüzdendir. Onda hiçbir şey, özgürlük kadar önemli değildir. Kendi kendisi olmak, hayatında, duygularında, düşüncelerinde hep özgür olmak ister. Haklı bulduğu bir düşünceyi savunmak için konuşmaya karar verdiği zaman, hiçbir zenginlik, mevki, güvenlik kaygısı onu asla susturamaz. Rousseau’nun felsefesinin özgün tarafı belki de, Aristotales’ten beri kabul edildiği şekliyle, insanın akıllı bir varlık olarak değil, özgür ve yetkinleşme yetisine sahip varlık olarak tanımlanmasıdır. Rousseau’ya göre insanın ayırt edici özelliği akıllı oluşu değil özgür oluşudur.

İnsan için özgürlüğü, istediğini yapmaktan çok istemediğini yapmamak olduğuna her zaman inanan Rousseau, çağdaşlarının onu en aşağı görmelerinin sebebinden birisi de bu özgürlük olmuştur.

Rousseau doğuşunun kendine çizdiği kadere razı olmaz ve yollara düşer. Tek düşüncesi özgür ve mutlu yaşamaktır. Toplumun kendini dışlama pahasına da olsa kendisi karar verir kaderine.  “Yaşamak için bana kalan az zamanı bağımsızlık ve yoksulluk içinde geçirmeye kesin kararlı olarak, ruhumun bütün güçlerini toplumun zincirlerini kırmak ve insanların yargılarına hiç mi hiç önem vermeden gözüme iyi görünen her şeyi cesaretle yapmak için kullandım” der. 

Rousseau evini ve her şeyini geride bırakıp, onu kimsenin tanımadığı sakin bir köye yerleşir. Orada kimliğini saklayıp, toplumdan uzak yaşar.  Kitaplarını ve kalemlerini sandıklardan çıkartmaz ve yazmak ya da okumak istemez sadece doğayla baş başa kalmak ister. Kendine gelen mektuplara cevap yazmak için bile kalem ödünç alır, yazdıktan sonra hemen teslim eder. Odasını kâğıt ve kitaplarla dolduracağı yerde, çiçek ve otlarla doldurur. Kendini sadece doğaya ve bitkibilimine adar. Doğada yürüyüşler yapmak ona inanılmaz derecede huzur ve mutluluk verir. Bu köyde uzun yıllar kalır. Yaşı altmış beşini geçtiğini, yaşlandığını, hafızasının eskisi kadar güçlü olmadığın fark eder ama zamanın nasıl geçtiğini anlamaz.    Bu yaptığı duygusal yolculuklar sonucu oldukça duygusal bir eser ortaya çıkar. Bu eser, “Yalnız Gezenin Düşleri” dir. Vespasidnus döneminde azledilerek son günlerini kırlarda geçiren komutan gibi, “Yeryüzünde yetmiş yıl geçirdim; yedisini yaşadım,” der Rousseau üzülerek.

İnsanların, kendisini tanımadığı bir adada yaşamasını dahi çok gördüğünü, ama kimsenin onu tatlı düşlerle avunmasına engel olamayacağını belirtmiştir. “Avuntuyu, umudu ve sessizliği ancak kendimde bulduğum için yalnızım ve kendimden başka kimseyle uğraşmak istemiyorum,” der. İnsanların onu ne kadar çok üzdüğünü ve anlamadığını, onlar yüzünden acı çektiğini yazar. Üzüntülerinin yükleri altında ezilmekten korkarak yaşar. Tanrı gibi görünmez olmak ister. “Gyges’in yüzüğü ben de olsaydı,” der, “ insanlara baş eğmekten kurtulurdum. Bütün dileklerimin gerçek olacağını bildiğim için şunu isterdim. “Herkesi hoşnut görmek… Bana sürekli bir hoşnutluğu verecek yalnızca bütün insanların mutluluğudur.”  İnsanoğlu böyle görünmezlik yüzüğüne sahip olsa acaba gerçekten bu gücünü Rousseau gibi iyilik için kullanır mıydı? Yoksa Platon’un dediği gibi, “insanların, görülmeyeceğini, fark edilmeyeceğini bildikleri anlarda suç işleyebilecekleri” midir?  “Bu durumda hiç kimse doğruluğa bağlı kalacak, başkalarının malına el sürmeyecek kadar babayiğit olamaz!”  der Glaukon son noktayı koyarak.

Rousseau İtiraflar’ı için açık yüreklilikle şunları yazar: “Kıyamet borusu çaldığında ben, elimde bu kitapla yüce yargıcın huzuruna çıkacak ve şöyle haykıracağım: “İşte yaptıklarım, işte düşündüklerim ve işte ne olduğum. Bu kitapta ben, her şeyi olanca açıklığıyla dile getirdim: Yaptığım bir kötülüğü gizlemediğim gibi, yapmadığım bir iyiliği de söylemedim. Olduğum gibi görünmeye çalıştım. Gerek rezil ve sefil olduğum, gerekse asil ve iyiliksever olduğum zamanları tüm içtenliğimle gözler önüne serdim. İç yüzümü, tıpkı senin bildiğin gibi dışa vurdum. Ey ebedi Varlık! Kullarını etrafıma topla da itiraflarımı dinlesinler. Topla ki kederlerim karşısında inleyip çirkeflikleri karşısında utansınlar. Ve hepsi birer birer tahtının dibine gelip, kalplerindeki aynı içtenlik ve dürüstlükle itiraf etsinler. Sonra da içlerinden biri çıkıp cesaret edebilirse, ‘Ben, bu adamdan daha iyiydim’ desin.”

Rousseau onu eleştirenlere ve yargılayanlara karşı cevabı ise şöyledir: “İnsanlar beni nasıl görmek isterse istesin, ben neysem oyum” 

Rousseau “İtiraflar”ı yazarken yaşamın hepsine dokunduğunu ve boşluğunu denediği hazlarından bıkmış bir adam olarak bu kitabı hiçbir belgeye dayanmaksızın, yalnızca kendi belleğine dayanarak yazdığını, kimi zaman gerçeğe, kendine özgü olmayan bir çekicilikte kattığını; ama kusurlarını örtmek ya da erdemli görünmek için gerçeğin yerine yalanı getirmediğini belirtmiştir.

Bu asi ruhlu, duygusal adam, ileri yaşlarında yüreğinin tatmak için yanıp tutuştuğu tüm zevkleri tadamamış olmanın pişmanlığıyla: “Alınyazısı bana, daha önce vermemiş olduğu bir şeyler borçlu. İç değerimin bilinci sonsuza dek işlevsiz kalacaksa eğer, beni ince duyuşlar, eşsiz yeteneklerle dünyaya getirmiş olması neye yarar. Beni bu haksızlığın bilincine erdirerek, sanki bunun karşılığı dökülüyor yanaklarımdan” der.

Rousseau’ya göre, “Var olmak, kefaret ödemektir.” Hiçbir zaman mahkûm edilmese de hiçbir zaman aklanmaz ve son nefesini verinceye kadar durum böyle devam eder. İnsanların kötü niyetli düşüncelerine maruz kalmamak için onlardan uzaklaşır ve her daim kaçar. Başkalarının onun ile ilgili söylediklerinin ve düşündüklerinin toplamı olmadığını inatla ret ederek kendini toplamak ve her daim birleştirmek zorunda kalır. Varlığının başkalarına dağılmış parçalarını birleştirmek her zaman zahmetli bir iştir onun için. Varlığını sonsuza dek savunmaya çalışır. İnsanlardan kaçıp doğaya sığınsa da bu sefer anılarından rahatsızlık duymaya başlar. Bir türlü kendisiyle buluşamaz, yüreğinin yaralarını kapatmayı başaramaz. Derin bir ah çekerek, “Bu dünya iyi olanlara göre değil” der.

edebiyathaber.net (29 Haziran 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r