
Marketler, AVM’ler, kahve zincirleri… Floresan ışıkların altında birbirine çarpmadan ilerleyen insanlar, aynı müziklerin döndüğü kapalı alanlar, birbirine benzeyen masalar, aynı telaş, aynı yorgunluk… Modern hayat bize bakmadan yaşamayı öğretti. Görmek ile bakmak arasındaki farkı unuttuk. Kasada bekleyen yüzler, indirim raflarının önünde uzun süre duran insanlar, alışveriş arabalarına sinmiş telaş, bedenlerde taşınan yorgunluk…
Annie Ernaux herkesin sıradan saydığı işte bu mekânlarda dolaşıyor Işıklara Bak Canım adlı kitabında. Market koridorunda gözüne takılan şeyler aslında bizim de gördüğümüz ama görmezden gelmeyi öğrendiğimiz şeyler… Onun için süpermarket yalnızca alışveriş yapılan bir yer değil; toplumun bütün katmanlarının birbirine değdiği modern bir sahne… İşçiler, emekliler, göçmenler, yalnız yaşayanlar, çocuklu aileler aynı ışığın altında. Kiminin indirim etiketi aradığı, kiminin fiyat karşısında kısa süreli bir duraksama yaşadığı, kiminin kasada kartı çekmeyince yüzünün düştüğü… Aynı rafların önünde bile sınıfsal fark o kadar belirgin ki. Ernaux marketleri, kasaları, tüketim alışkanlıklarını yalnızca bir alışveriş alanı olarak değil, çağın hafızası olarak okuyor. Onun için burası modern toplumun sosyolojik laboratuvarı.
Mesele yalnızca ‘tüketim çılgınlığı’ değil. Evet, çoğu insan için alışveriş bir zorunluluk. Asıl mesele tüketimden çok duyarsızlık ona göre. Aynı ekonomik sıkışmayı yaşayan ama birbirinin hikâyesine yabancı insanlar… Kalabalığın içinde birbirinden habersiz dolaşan o yüzler… Mekânlara sıkıştırdı bizi modern dünya. Işıkların, reklamların, ekranların arasında yönümüzü kaybettik. Görünmeyen bir el… Yalnızca ekonomiyi değil; ihtiyaçlarımızı, korkularımızı, hatta kim olduğumuzu yönetiyor.
Modern piyasa ihtiyaçlarımızı karşılamıyor yalnızca; ihtiyaçlarımızı da üretiyor. Üstelik bunu öyle ustalıkla yapıyor ki… Çoğu zaman bunu özgür seçim sanıyoruz. Her yerde çoğalan kahve mekânları… Gerçekten daha fazla kahve mi seviyoruz? Kahve yalnızca kahve değil artık. Çalışmanın, yalnız kalmanın, sosyalleşmenin, ‘kentli’ görünmenin, kısa süreli ait hissetmenin aracısı. Aynı bardaklar, aynı loş ışık, aynı dizüstü bilgisayarlar, aynı müzik… İnsanlar yalnızca kahve almıyor; biraz nefes alabilecekleri geçici bir alan satın alıyor. Yalnızlık, yorgunluk, aidiyetsizlik, sürekli yetişme hissi… İşte tam da bu sıkışmışlığın içine yerleşiyor piyasa. Mekânları ve ürünleriyle ahtapot gibi bekliyor bizi.
Yorgunluk toplumu, başarı ve performans toplumudur.
Byung-Chul Han
İnsan baskıyla değil, kendi arzularıyla sisteme bağlanıyor artık. Sürekli üretmesi, görünür olması, kendini geliştirmesi, aktif kalması isteniyor ondan. Tüketim toplumu insanları tüketerek besleniyor çünkü. Sömürü dışarıdan gelen bir baskı değil; insanın kendi içinde. Market raflarında yalnızca ürünler yok. Görünmez işçiler, düşük ücretler, yorgun bedenler, sessiz sömürüler var.
Şeylerin değeri arttıkça insanların değeri azalıyor.
Eduardo Galeano
2012 Kasım Bangladeş… Bir tekstil fabrikası yanıyor. İçeride insanlar var. İşçilere çalışmaya devam etmeleri söyleniyor. Sonra alevler yayılıyor. Kaçmak için pencerelerden atlıyorlar. Ama çok geç… 110’dan fazla ölü, yüzlerce yaralı. Dışarıda bekleyen markalar ise kocaman gözlerle izliyor bu olanları…
Sonra… Raflarda ürünler tekrar yerini alıyor hiç bir şey olmamışçasına… Rafların önündeyiz bizde aynı umarsızlıkla. Modern yaşamı icat ettiğimizden beri kendimize satın aldığımız o yüzlerle…
“Tek tek, insanların düşük gelirlerine uyum sağlamalarında, toplumsal boyun eğişin sürdürülmesinde oynadıkları rolü. Kasa önündeki yürüyen bandın üzerine konanlar ister üç-beş parçalık küçük bir tepecik, ister dağ gibi yığınlar olsun, satın alınan ürünler hemen her zaman en ucuz olanlar. Hipermarketten çıkarken çoğu zaman acizlik ve adaletsizlik hissi çökerdi üzerime. Bununla birlikte, bu mekânın ve burada yaşanan ustalıkla örülmüş, kendine özgü, kolektif yaşamın cazibesini hissetmeye de devam ettim.”
Markette dolaşırken gözlem yapan biri olmaktan çıkıyor Ernaux anlatısında. Kendini de sorguluyor. Ben bu düzenin neresindeyim? Bu ucuzluklardan faydalanırken gerçekten masum olabilir miyim? Süpermarket onun için politik bir alan artık. Hatta bazen bir boykot düşüncesi beliriyor zihninde. Sessiz tüketici rolünü kırma arzusu… Ama bunun ne kadar zor olduğunu o kadar iyi biliyor ki. Sorun yalnızca tek bir marka değil çünkü. Bütün yaşam biçimi…
Bizler eylemlerimizin dünyasında değil, satın aldıklarımızın dünyasında yaşamaya alıştırıldık.
E. Galeano
İnsanlığın ilkel hayatta kalma dürtüsü hâlâ var. Ama artık toprağın değil, piyasanın içinde yaşıyor o. Raflarda, paketlenmiş, üst üste dizilmiş olarak… Bir zamanlar hayatın ritmini doğadan öğrenen; rüzgârı dinleyen, mevsimleri takip eden, toprağın değişimini hisseden insan… Şimdi doğadan o kadar uzaklaştı ki… Betonun, ekranların ve hızın içinde yönünü kaybedip insanlığını bile askıya aldı. Acısını bile hızla tüketiyor artık. Sürekli krizlerin içinde yaşaya yaşaya hiçbir şey hissetmiyor zaten. Modern düzen unutma üzerine kurulu. Fazla düşünme, oyalan azıcık… Sonra… Kahveni iç ve devam et.
İnternet siparişleri ve bireysel alışveriş ağları yaygınlaştıkça, bu kolektif hipermarket kültürü de yakında tarih olacak. O durumda diyor Ernaux; “bugünün çocukları yetişkin olduklarında, hipermarketteki hafta sonu alışverişlerini, bugün 50 yaşın üzerindekilerin madenî bir maşrapayla süt almaya gittikleri kokulu eski bakkalları hatırladıkları gibi, hüzünle anacaklar belki de.”
Ama temel mesele hiç değişmeyecek. Eskiden hipermarket koridorlarında görünür olan farklar şimdi dijital ara yüzlerde, uygulamalarda ortaya çıkmaya başladı bile. İnsanların ne tükettiği kadar, tüketimle kurduğu ilişkinin kendisi toplumsal bir hikâye anlatmaya devam edecek. Tabii bu hikâyeleri okuyabilirsek… Çünkü yaşamı kaydetmek, ona bakmaktan fazlasını gerektiriyor.
“Günlüğe noktayı koydum. Her defasında olduğu gibi, şimdiki zamanı günü gününe kaydetmeyi bırakınca kendimi dünyanın deviniminden kopmuş hissediyorum, kendi dönemimi anlatmaktan vazgeçmekle kalmayıp onu görmekten de vazgeçtiğim hissine kapılıyorum. Çünkü yazmak için görmek, farklı bir şekilde görmektir. Nesneleri, kişileri, mekanizmaları ayırt etmek ve onlara varoluş değeri vermektir.”
En çıplak hâlimiz gündelik hayatta ortaya çıkıyor çıkmasına da o kadar hızla maskelerimize geri dönüyoruz ki… Hiçbir şeyi idrak edemiyoruz. Modern hayatın en büyük trajedilerinden biri, aynı sıkışmışlığı yaşayıp ortak bir yürüyüş kuramamak. Hepimizin görmeye ihtiyacı var düşünebilmek için. Ama bu şatafatlı ışıkların altında, gözümüz kamaşırken hiç de mümkün değil bu.
Belki ışıkları biraz kıssak…
Ya da…
Canım, şu ışıkları biraz kapatır mısın?
Kaynak
Annie Ernaux, Işıklara Bak Canım, çev. Siren İdemen, Can Yayınları


















