Masthead header

İlk Kitap: Ekin Kadir Selçuk | Mesut Örs

İlk kitap söyleşilerimizin bu haftaki konuğu İletişim Yayınları’ndan çıkan Gençlik Güzel Şey adlı kitabıyla Ekin Kadir Selçuk.

“Kitap üniversite evrenini anlatıyor diyebilirim. Hocalarıyla, çalışanlarıyla ve en çok da öğrencileriyle.”

Kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz? Kitaplar hayatınıza nasıl girdi, “okur” olmaktan “yazar” olmaya giden yol nasıl başladı ve ilerledi?

Tabii. Ben 19 Ocak 1981’de İstanbul’da doğdum. Lisansımı 2005 yılında İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo TV Sinema bölümünde tamamladım. Öğrenciliğim sırasında gazetecilik yapmaya başladım. Birgün ve Radikal gazetelerinde çalıştım. Mezun olduktan sonra 2 yıl daha gazetecilik yaptım. Kanaltürk Televizyonu (Tuncay Özkan zamanı) ve yine Radikal Gazetesi’nde çalıştım. 2007’de İstanbul Teknik Üniversitesi Siyaset Çalışmaları bölümüne girdim. Tezimi Türkiye’de yaşayan İngiliz akademisyen, hocam Barry Stocker ile ABD’li filozof John Rawls’un adalet teorisi üzerine yazdım, 2010 yılında mezun oldum. Daha sonra Ankara Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümünde doktora yaptım. 2018’de doktoramı tamamladım. Doktora tezimden türetilen kitabım “Mücadeleciler – Mücadele Birliği 1964-1980” adıyla İletişim Yayınları’ndan basıldı. 2009-2019 yılları arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak çalıştım. 2019’dan beri Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapmaktayım.

Kitapların hayatıma girmesinde elbette ilk etken anne-babamdır. Alt-orta sınıf bir aileye göre kitaplığımız oldukça genişti. Babam 10 yaşında Homeros’un İlyada’sını elime tutuşturmuştu. Severek okudum ama o kadar küçüktüm ki aynı zamanda Hektor ve Akhilleus’u oyunlarımda başkarakter olarak kullanırdım. (Akhalılarla Truvalıları maç yaptırırdım, Hektor ve Akhilleus takımların golcü oyuncuları olurdu mesela) Bizde üniversite sınavı zamanı geldimi anne babalar çocuklarını test çözmeye yönlendirir, hatta kitap okumasına izin vermezler. Çok şükür anne babam öyle insanlardan olmadı. Gerçi o ergenlik yaşlarında her gördüğüm aynada saçımı düzeltmekten kitap okumaya çok vaktim kalmıyordu ama yine de kitapla bağımı kesmedim. Üniversiteye girer girmez kendimce ufak denemeler yazmaya başladım. Bu, tabii beraberinde büyük bir okuma hevesi veriyordu. Okudukça yazmak, yazdıkça okumak istiyordu insan. Ama bütün bu çabalar hep amatör düzeyde kaldı. (Gerçi lisans mezuniyet töreninde “okulumuzun yazarlarından” diye çağrılmıştım ama yazdığım 3-5 deneme dışında başka bir şey yoktu) 

Asıl olarak doktora zamanı 2011’de ciddi olarak kurmaca ve öykü üzerine yoğunlaşmaya başladım. Birkaç zaman sadece bağımsız öyküler yazdım. Yaklaşık 2016 gibi bir dosya yapmaya, üniversite öğrencilerini, hocalarını ve genel olarak üniversite ortamını anlatan bir öykü kitabı yazmaya karar verdim. Bu süreçte bazı atölyelere katıldım. Semih Gümüş’ün yaz atölyelerine, Ankara’da Ethem Baran’ın atölyesine ve birkaç kez de Fadime Uslu’nun atölyesine katıldım. Bu vesileyle 3 değerli hocamın da çok çok önemli katkıları oldu, onlara çok teşekkür ediyorum. Bu süreçte atölyede tanıştığımız dostlarımızla da birbirlerimizin öykülerini değerlendirmeye devam ettik. Gelen eleştiriler ve değerlendirmeler doğrultusunda bazı öykülerimi değiştirdim, bazılarını yeniden yazdım. Uzun bir çalışma sonunda ortaya “Gençlik Güzel Şey” çıktı.   

Kitabınızın ortaya çıkış öyküsünü anlatabilir misiniz? Fikir nasıl doğdu, kitabınismine nasıl karar verdiniz, yazma süreci nasıl gelişti, yazarken uyguladığınız belli rutinler veya ritüeller var mı?

İlk defa Cemil Kavukçu’nun “Uzak Noktalara Doğru” adlı kitabını okuduğumda tematik bir öykü kitabı hazırlamaya karar verdim. Ama başta kafamdaki fikir başkaydı. Hatta o fikir doğrultusunda birkaç öykü yazdım. Daha sonra güvendiğim bir edebiyat eleştirmenine okuttum yazdıklarımı, hem öykülerime oldukça eleştirel yaklaştı hem de temamın edebiyatta çok karşılığı olmayacağını söyledi. Bu yorumu okuduğumda büyük bir hayal kırıklığına uğradım. Ondan bu yorumu (maille) aldığım gün o kadar düşüncelere dalmıştım ki, bir kaza yaptım, yaklaşık 45 gün yatmak zorunda kaldım. (Arkadaşlarımın evine gitmiştim, meğer asansör boşluğunda kabin yokmuş, ben dalgın olduğumdan bakmadan adımımı attım ve aşağı, boşluğa düştüm) 

Fakat daha yataktayken yeniden okumaya, daha çok ve daha iyi okumaya ve bu doğrultuda yazmaya başladım. Bu süreçte yazarken kitabımın teması aklıma geldi ve öykülerimin konularını o tema etrafında oluşturmaya başladım. 

Dosyayı yayınevine teslim ettiğimde ismi başkaydı ve tatmin edici değildi benim açımdan da. Kitabın ismini editörüm sevgili Duygu Çayırcıoğlu buldu. Daha doğrusu birkaç alternatif önerdi, benim hoşuma en çok “Gençlik Güzel Şey” gitti. Bu sözü öykülerdeki karakterlerimden biri ediyor.

Çoğu öyküyü doktora tezime çalışırken yazdım. Genelde şöyle bir planlamam vardı: Her gün saat 12 gibi öyküye otururdum (mecbur olmadıkça erken kalkmayı, erken çalışmayı sevmiyorum) yaklaşık 2-3 saat okur ve yazardım. Saat 16 gibi de tezime çalışmaya başlar akşam 21’e kadar tezimle uğraşırdım. Genellikle düzenli ve günlük çalışmaya çalıştım. Ama tabii yazmaktan soğuduğum, aylarca bilgisayar başına oturmadığım ya da mecburen sadece tezime odaklandığım zamanlar oldu. Ez cümle: Düzenli çalışmak iyidir ama çalışamadığında da insan kendisini bağışlayabilmeli. 

Yazarken, çalışırken tek ritüelim kahve içmek. Yanımda kahve bardağım olmadan yazamam, çalışamam. 

Dosyanızı tamamladıktan sonra yayınevlerine ulaşma, başvuru ve dosyanın kabul edilmesi sürecinden bahsedebilir misiniz? Bu süreçte yaşadığınız zorluklar olduysa bunları nasıl aştınız?

Aslında başta dosyamı teslim etmek için biraz daha beklemeyi, 6 ay -1 yıl kadar daha çalışmayı düşünüyordum. Sonra doktora tezi yazma süreciyle ilgili yorumlar geldi aklıma. “Hep eksik kalacaktır, hep daha iyisi yazılabilir,” denir. Yani artık bir yerde nokta koymak gerektiği belirtilir. Dolayısıyla biraz sıkıldığımdan, biraz da belki yeterli gördüğümden dosyamı İletişim Yayınları’na gönderdim. Açıkçası çok umutlu değildim. Gerçi benim ilk kitabım İletişim Yayınları’ndan çıkmıştı ama o doktora teziydi, akademik bir metindi. Edebiyat ürününü ise başka editörler okuyordu ve daha önce bir kitabımın yayınlanmış olmasının hiçbir avantajı olmayacaktı. Hatta reddedilince ne yapacağıma dair düşünmeye başlamıştım. Açıkçası vazgeçmeye niyetim yoktu, tekrar çalışıp yeni öyküler ekleyip başka, daha mütevazı bir yayınevine gönderirim diye planlıyordum.

Haziran gibi teslim ettim dosyamı, Eylül ayında editörüm Duygu Çayırcıoğlu’ndan bir mail aldım. O sırada sahilde müzik dinliyordum, Akçay’daydım. Maili açtım, ilk olarak “Elinize sağlık” ifadesini gördüm. Bu ifadeden sonra hep olumsuz bir şeyler gelir ya.  Hemen peşinden “Ama” ya da “ne yazık ki” gibi bir söz bekliyordum ben de. “Ama” öyle olmadı. Duygu, dosyam hakkında olumlu düşündüğünü, bazı uyarı ve önerileri olacağını, onlar üzerinde biraz durursam yayınlayabileceklerini söyledi. Sanırım hayatımda o kadar mutlu olduğum an azdır. O gece hiç uyuyamamıştım sevinçten. Açıkçası benim kabul almam bir ilk kitap yazarı için kolay oldu. İlk gönderdiğim büyük bir yayınevinden 3-4 ay içinde olumlu cevap aldım neticede. Gerçi yayınlanması epey uzun sürdü. Duygu bunun olacağını söylemişti, üstüne ekonomik kriz de çıkınca korkularım arttı, ya yayınlanmazsa diye. İngiliz filozof Thomas Hobbes, “Korku benim ikiz kardeşimdir,” der. Benim de biraz öyle. (Nitekim yayınevine dosyayı teslime ettiğimde dosyanın adı, bir öykümün de adı olan Korku’ydu) Ama neyse ki korktuğum başıma gelmedi ve kitabım yayınlandı. 

Kitabınızdan biraz bahsedebilir misiniz?

Kitap üniversite evrenini anlatıyor diyebilirim. Hocalarıyla, çalışanlarıyla ve en çok da öğrencileriyle. Öykülerin hepsi 10 yıl çalıştığım Trabzon’da geçiyor. Trabzon üzerinden genel olarak Türkiye’de ve özel olarak taşrada üniversiteli olma halini anlatmaya çalıştım. Bir zamanlar Türkiye’de üniversiteli olmak başka bir kimlikti adeta. Bugün sıradanlaştı, bunun bir sebebi elbette üniversite eğitiminin de sıradanlaşması. Kastım herkesin üniversiteli olması değil, “herkes üniversite okumak zorunda değil” şeklindeki kibirli laflardan hoşlanmıyorum, zira bu lafı edenler genelde üniversite okumuş oluyorlar ve başkalarına bu hakkı çok görüyorlar. Kastım üniversitedeki eğitim düzeyinin sıradanlaşması, derinliğini yitirmesi. 

İkinci olarak, eskiden üniversite bir iş bulma kapısı olarak görülüyordu ve bu doğru bir şey değildi. Üniversite sadece iş bulmayı kolaylaştıran, “teknik” öğreten bir kurum değildir, eleştirel düşünceyi, derin bakmayı ve nihayetinde bilgiyi sırf kendisi için öğrenme merakını tetikleyen bir kurumdur, öyle olmalıdır. Bugün ise vaziyet daha da vahim. Bırakın eleştirel bakmayı öğretmesini, bilgi merakını aşılamasını, iş bulmayı da kolaylaştırmıyor. Sistemin, yöneticilerin suçunu üstlenip “Hepimiz suçluyuz” gibi naif ve asıl iktidar sahiplerini temize çıkartan şeyler söylemeyeceğim elbette ama bir üniversiteli, bir öğretim üyesi olarak, ortamın bozukluğunu bahane edip “sıvışmamamız” gerektiğini de düşünüyorum. İnsan olarak, hoca olarak sorumluluklarımız var, bu sorumluluk da evrensel değerler çerçevesinde hocalık yapmak için çabalamak, bunun için elinden geleni yapmak ve öğrencilerle de bu doğrultuda bir ilişki kurmak. 

Aslında öykülerimde de bu perspektif doğrultusunda yaklaşmaya çalıştım karakterlerime. Tabii ki kendi doğrularımı onlara “konuşturtmadım,” onların ağzından kendi doğrularımı anlatmadım. Fakat sanatın, edebiyatın gereklilikleri ve imkanları içerisinde önemsediğim bazı konuları vurgulamaya çalıştım.

Zorbalık, tahammülsüzlük, ayrımcılık, kariyerizm. Bunlar genel olarak eleştirel baktığım konular öykülerimde. Ve elbette öğrenci olmanın, genç olmanın çelişkilerini, onların yaşadıkları mutsuzlukları, umutları, sevinçleri, korkuları, coşkuları öykülerimdeki karakterlerde görünür kılmaya çalıştım. Neticede bu öyküleri yazarken sistemin bozukluğunu kabul etmekle birlikte bu durumun bizim sorumluluktan kaçmamıza vesile olmaması gerektiğini düşündüm. Sartre’ın vurgusu bence çok önemli: “Yazarın görevi hiç kimsenin dünyadan habersiz kalmamasını ve bu yüzden kendisinin suçsuz olduğunu ileri sürememesini sağlamaktır.”

“İlk kitap” hem yazar hem yayınevi açısından birlikte yeni bir yola çıkmanın heyecanını ve soru işaretlerini taşır. Siz “ilk kitap” olgusuyla ilgili neler söylemek istersiniz?

Yukarıda da bahsetmeye çalıştım. Bu, büyük bir heyecan, büyük bir sevinç. Fakat devamında gelebilecek hayal kırklığına da hazır olmanız gerekiyor. Çünkü insanlar tutkuyla sizin yazmanızı, kitabınızın çıkmasını beklemiyorlardı ve büyük bir çoğunluğun kitabınızdan haberi bile olmayacak. Bunu baştan kabul ederseniz, hayal kırıklığına uğrama ihtimaliniz azalır. 

Yıllar önce ünlü bir dergide bir makalem yayınlanmıştı ve ardından herkes beni tanıyor artık sanmıştım. Oysa tanıyan kimse yoktu! 

Bunu fazla büyütmeye gerek yok bence. Zaten az okuyan bir toplumuz, üstelik her gün onlarca kitap yazılıyor, kimsenin sizi takip etme gibi bir zorunluluğu yok. 

Eski büyük yazarları, eleştirmenleri okuyorum zaman zaman. Ülkedeki edebiyat ortamından, anlaşılamamaktan, okunmamaktan yakınıyorlar. Onları görünce bizim ağzımızı açmaya hakkımızın olmadığını düşünüyorum. 

Neticede insan huzuru içinde bulur. Emekle, hakkıyla bir şeyi başarmış olmanın mutluluğu yeter de artar diye bakmak lazım. İnsan çelişkili bir varlık, bunu söylüyorum ama belki ben de bu huzuru tam hissedemiyorumdur. Keşke herkes beni tanısa, kitabımı sevse, övse diye düşünüyorumdur. Ama en azından bunun yanlışlığının farkında olursak nispeten o huzura yaklaşabiliriz sanıyorum. Mutlak huzur zaten yok hayatta! Varsa da bu bir yazar için iyi bir şey mi emin değilim, çünkü o vakit yazacak bir şey bulamayız, yazmak istemeyiz. 

Siz aynı zamanda bir akademisyensiniz. Akademik alanda yürüttüğünüz çalışmalarınız edebi çalışmalarınıza olumlu/olumsuz nasıl yansıyor?

Bence olumlu yansıyor. 40 yıl önce olsaydı olumsuz yansırdı. Neden mi? Eskiden bazı büyük yazarlarımız zaman zaman romancılıkla toplumbilimciliği birbirine karıştırmış sanırım. “Aydın olma” sorumluluğunu da sırtlarına yüklediklerinden daha iyi romanlar yazabilecekken, ne roman, ne toplum bilim eseri sayılabilecek bazı metinler çıkmış ortaya. Tabii bu, o yazarların şahsi hatalarından ziyade dönemiyle ilgili bir durum ve bir de tabii edebiyata dair tartışmaların eksikliğinden kaynaklanıyor. Bugün edebiyata dair daha çok şey biliyoruz, kendimizi daha çok sınırlayabiliriz. Toplumbilimden öğrendiklerimizi edebiyata, edebiyatın elverdiği ölçüde ve biçimde katmayı, bu sınırları aşmamayı biliyoruz. Eskiden bu konuda bilgi eksiği daha fazlaydı sanırım. Bir de tabii o dönemin yazarları büyük ideallerin peşindeydi. Eserlerini de bu ideallerini anlatmak için yazarlardı. Şimdi ise büyük ideallerimiz pek kalmamış gibi. Gerçi bu edebiyat için toplum için iyi bir şey mi emin değilim.

Yeni çalışmalarınız var mı? Varsa, kısaca söz edebilir misiniz?

Açıkçası kafamda bir roman yazmak var. Başkarakter yavaş yavaş oluşuyor. Ama henüz sadece zihnimde, hiç not almadım. Biraz okumak istiyorum, düşünmek istiyorum. Çok acele etmeyeceğim. “Çok ara verme, unutulursun,” derler. Henüz unutulacak kadar tanınan biri olduğumu sanmıyorum☺ Yazmak için kendimi ruhen ve bilgi donanımı bakımından hazır hissettiğimde yazmaya koyulacağım.

Henüz bir kitabı yayımlanmamış yazarlara ve yazar olmak isteyenlere tavsiyeleriniz neler olur?

Öncelikle bunların “kişisel” tavsiye olduğunu vurgulamam gerekir. Yani her insanın deneyimi, tecrübesi, karakteri farklıdır. Benim için iyi olan bir başkası için iyi olmayabilir. Genç arkadaşlarınız okurken lütfen bunu dikkate alsınlar.

Bence her şeyden önce yola “yazar olmak” kaygısıyla düşmesinler. Kaygı çalışmayı ve gelişmeyi ketleyen bir şey bence. 2011’e kadar kurmaca yazmadığımı söylemiştim yukarıda. Çünkü abartmıyorum, o zamana dek yazar olabilir miyim diye düşünmekten yazamıyordum. 

Yazmayı seviyorsanız yazın, okumayı seviyorsanız okuyun. Ne sizi mutlu ediyorsa onu yapın. Ve ayrıca nasıl yazmak istiyorsanız öyle yazın. Büyük yazarların, eleştirmenlerin nasıl yazmak gerektiği üzerine metinlerini okuyun mutlaka, edebiyattaki gelişmeleri, yöntemleri vs. takip edin, ama bunlar sizi mutlu edecekse o yöntemlerin peşinden gidin. Bence sevmediğiniz kitapları bir büyük yazar, eleştirmen tavsiye ediyor diye okumayın. Tabii şu var, bazı metinler, edebiyata dair bilgin, kültürün arttıkça sevilebilir hale gelir, başta hiç sevmediğin bir metin, ileride başyapıtın olabilir. Ama bu sevgi ve bilgi de zorlamayla olmaz. Bazı ustalarımız ders çalışır gibi okuyun diyor zaman zaman. Onlara büyük saygım var, yanlış anlaşılmasın. Yılların biriktirdiği bilgi ve tecrübeyle konuşuyorlar. Ama bu yöntem beni mutlu etmiyor, ben sevdiğim için okumayı tercih ediyorum. Belki onların dediğini yaptığınızda büyük bir yazar olursunuz. Ama ben öncelikle büyük yazar olmayı değil, mutlu, huzurlu olmayı istiyorum. Edebiyat beni mutlu ve huzurlu kılıyor, o yüzden okuyor ve yazıyorum. Velhasıl, 2000-2011arası büyük yazar olmak istiyordum ve hiçbir şey yazamadım neredeyse. 2011’de  yazar olmaktan vazgeçtim ve bugün belki yazar oldum diyemem (Gerçi instagram profilimde forsum olsun diye “yazar” yazıyor☺) ama bir kitap yazdım diyebiliyorum en azından. 

Son olarak şunu tekrarlamak istiyorum: Bunlar benim şahsi tecrübelerimdir. Herkes kendi hayatını kendisi deneyimler. Sorularınız ve ilginiz için teşekkür ederim. 

edebiyathaber.net (15 Ağustos 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r