İlk Adımlar: Hediye Demet Akan | Hande Emekçi

Ekim 2, 2026

İlk Adımlar: Hediye Demet Akan | Hande Emekçi

Söyleşi serimizin bu haftaki konuğu, Timaş Yayınları’ndan çıkan  “Yara Atlası“ adlı ilk kitabı ile Hediye Demet Akan.

Kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz?  Kitaplarla ve yazmakla olan ilişkiniz nasıl başladı?

Demet ben; sokak hayvanlarının hamisi; yağmur, şimşek, sis delisi; kitapları ilaç diye gören, anlamak ve iyileşmek için okuyan; kendini bildi bileli söylemek istediği her şeyi yazarak ifade etmiş, hâlâ bayramlarda sevdiklerine kart atan biri…

Ama daha kurumsal bir tanıtım isterseniz, 1979, Ankara doğumluyum. Bilkent Üniversitesi, Amerikan Kültürü ve Edebiyatı bölümünden mezunum. Uzun yıllardır metin yazarı olarak çalışıyorum. 

Kitaplarla olan ilişkim çok erken yaşlarda başladı. Annem sağ olsun. Bana küçükken çok kitap okumuştur. Büyürken annemi hep elinde kitapla gördüm. Sonuçta armut dibine düşüyor. Kitap sevgisi, annemin bana en güzel hediyesi.

Kitabınızın ortaya çıkış öyküsünü anlatabilir misiniz? Fikir nasıl doğdu, kitabın ismine nasıl karar verdiniz, yazma sürecinde neler yaşadınız?

Benim metinlerimin akıbetini genelde ilk cümle belirliyor. O ilk cümle sayfaya düşene kadar ben de tam olarak ne yazacağımdan habersizim. “Yıkıldım. Yıkıldım ve sırt üstü yattığım asfalttan gökyüzüne bakıyorum.” cümlesini yazdıktan sonra, iç monologlardan oluşan bir kitap yazmak istediğimi anladım. Son zamanlarda her platformda, psikoloji ile ilgili içerikler adeta sağanak gibi başımızdan aşağı yağıyor. İnsanlar ya programlarda ya da kendi sosyal medyaları aracılığıyla kameraların önünde acılarını anlatmak istiyorlar. Bu konuda resmen bir patlama yaşanıyor. Sadece bizim toplumumuzda da değil üstelik. Dünyanın her yanında kişisel travmaların anlatıldığı içerikler siber nehirlerden insanlığın kolektif bilinçdışına karışıyor ya da insanlığın kolektif bilinçdışı artık kendini tutamıyor ve anlaşılmak istiyor diyelim. Ben bunu çok haklı bir istek olarak görüyorum. Hepimiz gırtlağımıza kadar acı içindeyiz ve anlaşılmak istiyoruz.  

Zira anlaşılmak ontolojik bir ihtiyaç ve ben de bu ihtiyacı anlatan bir hikâye yazmak istedim. Fakat bunu yaparken, zorba bir ideoloji haline gelen “başarı kültürünün” dayatmalarına göre değil, gerçekçi bir iyileşme hikâyesi anlatmayı arzu ettim. Yani, kahramanın tüm kırgınlıkları geride bırakıp küllerinden yeniden doğduğu bir anlatı yerine, gerçek terapide olduğu gibi, hayatın acılarının sihirli bir değnekle kaybolmadığı, tam tersine acıyla aynı çatı altında yaşamayı öğrendiğimiz, yatıya gelmiş çok da sevmediğimiz bir akrabamıza hanemizde yer açtığımız gibi acıya yer açtığımız ve bir şekilde birlikte var olmayı başardığımız bir süreci yazıya döktüm.

Kitabın isim annesi editörüm Sinem Torun Kara’dır. Kendisi, editörlüğünün yanı sıra muhteşem bir yazardır. Yara Atlası’nı isim olarak önerdiğinde gerçekten çok sevdim, zira kahramanımız hikâyede kendi içsel haritalarını çıkarıyor. Kendini anlayabilmek, kendine yaklaşabilmek ve otantik kendiliğini bulabilmek için yaralarını işaretleyip güzergâhlar oluşturuyor.

Yazma sürecime gelirsek, benim için zorluydu diyebiliriz. Çünkü bu hikâyede modern terapi aracılığıyla kendiyle irtibatlanmaya çalışan bir karakter kadar, kendine ve hayata dair soruları doğrudan Allah’a soran, O’nunla konuşan, iyileşme sürecinde manevi bir okyanusun ortasında yönünü bulmaya çalışan biri var. Haliyle ben de kendimi aynı manevi okyanusun içinde buldum. Uzun uzun düşündüm. Bazen uzun uzun ağladım. Başkaları nasıl yazar bilmem ama ben kendi metinleriyle bütünleşen biriyim. Bu yüzden, Yara Atlası benden bir parça oldu.

Kitabınızı tamamladıktan sonra yayınevi bulma süreciniz nasıl geçti? Kitabınızı basmaya karar veren yayıneviyle yaşadığınız süreç nasıldı?

Yayınevi bulmak işin en sancılı yeri, bir kere onu söyleyeyim. Her yayın evinin edebiyata baktığı kendine ait bir penceresi var. Bazılarıyla aynı paydada buluşuyorsunuz bazılarıyla buluşamıyorsunuz. En nihayetinde ben metin yazarıyım. Bu benim ne ilk dosyam ne de ben ilk kez yazıyorum. Dolayısıyla Yara Atlası’ndan önce de çok tecrübem oldu yayınevleriyle.

Fakat ben bu dosyamın gerçekten de Timaş tarafından basılmasını çok arzu etmiştim. Benim için en doğru yayınevinin orası olduğunu düşünmüştüm. Düşündüğüm gibi de oldu. Gönderdiğim dosyaya editörümden olumlu yanıt gelince gerisi çok kolay oldu. Bir kere Timaş, yazarını gerçekten sahiplenen bir yayınevi. Çok güçlü, genç ve çok çalışkan bir ekipleri var. Editörlerden, PR ekibine kadar herkes gerçekten işe tüm emeğini katıyor. Sevgilerinde, ilgilerinde, işe ihtimamlarında çok cömertler. O yüzden Timaş çatısı altında olmak beni çok mutlu ediyor.

Kitabınızdan biraz bahsedebilir misiniz? Kitapta sizi en çok etkileyen bölüm hangisi?

Esasen ben kitabımı baştan sonra çok seviyorum. Fakat mutlaka bir şey seçmem gerekirse, karakterin Mezarlıklar Dairesi Başkanlığına yazdığı bir mektup var. Orada “beni bir hayvan mezarlığına gömün” diye bir talepte bulunuyor. Hayattan yetim kalanların yani büyük yoksunluklar çektiği için yetimlikle sınanan insanların arzuhalciliğine soyunuyor, evrensel bir vekaletle dünya yetim nüfusu adına bir mektup yazıyor. Bu biraz da modern insanın yetimliği. Satıhta kurulan ilişkilerin insancıllıktan uzaklığından, bireyselleşmenin insanı kapsül yaşamlara hapsetmesinden, sahteliğin hayatın her boyutuna nüfuz etmesinden gelen bir yetimliği anlatıyor. Şahsıma da tercüman oluyor o mektup, o yüzden o kısmı çok seviyorum.

İlk kitabı yayımlamanın en büyük heyecanı ve en büyük zorluğu neydi? Kitabınız yayımlandıktan sonra aldığınız tepkiler nasıldı?

Sait Faik’in meşhur sözüdür, “Yazmasam deli olacaktım.” Yazmak, insanın içine konulan bir davet. Hiç kimse sizi zorlamıyorken, bu içsel çağrı sizin en büyük derdiniz oluyor. O metinler yazılmalı, bir şekilde okura ulaşmalı diye kendinizi yiyip bitiriyorsunuz. Dolayısıyla kitabın basılması bir yandan da kişinin kendini gerçekleştirebilme serüveni. Çok mutlu, kutlu bir an. Benim için hep olumlu geçmiş bir süreç. Onlar erdi muradına biz çıkalım kerevetine, dediğim bir son.

Kitap yayımlandıktan sonra inanın çok güzel geri dönüşler oldu. Gördüm ki kitabı okuyan onunla gerçek bir bağ kuruyor, çünkü kendinden çok şey buluyor. Sosyal medya üzerinden mesaj gönderen çok kişi oldu. Ortak şeyler söylediler. Sanki kendimizi okuduk, dediler. Birkaç defa online söyleşiler düzenledik. Bu tepkileri o söyleşilerde canlı olarak da duydum. Hakkı verilmiş bir alın teri oldu benim için. Haliyle bunlar beni çok mutlu ediyor.

İlk kitabınızı yayımladıktan sonra yazarlık konusunda düşünceleriniz değişti mi?

İnsanın en büyük hediyesidir konuşup anlatabilmek. Rahman Suresi’nde şöyle bir ayet geçer; “Ona beyanı (düşünüp ifade etmeyi) öğretti.” Bu ayet benim en büyük şükrümdür. Allah hepimize hayata dair şahitliklerimizi anlatabilme hediyesi vermiş. Dolayısıyla kelimelerin benim için kıymeti çok büyük, ben onlara nimet nazarıyla bakıyorum. Ve hayata dair keşiflerimi yazıya dökebildiğim için gerçekten minnetle doluyum. Bu anlamda yazarlığın benim için bir kitap yazıp bastırmaktan çok daha öte anlamları var. Şahsen yazarlığı önemli bir sorumluluk olarak görüyorum.

Yeni bir kitap için çalışmalarınızı sürdürüyor musunuz? Henüz kitabı yayımlanmamış yazarlara tavsiyeleriniz neler olur?

Yeni kitabım hazır. 2027’nin ilk çeyreği gibi okurlarla buluşacak diye tahmin ediyorum. Son derece heyecanlıyım.

Kitabı “henüz” yayınlanmamış yazarlar için tavsiyem değil de bir temennim olur. Eserlerini iki kapak arasında görmelerini gönülden dilerim.

Teşekkür ederim.

Yorum yapın