Mahir Ünsal Eriş: “Hikâye her zaman kendi evrenini kurar”

Eylül 18, 2026

Mahir Ünsal Eriş: “Hikâye her zaman kendi evrenini kurar”

Söyleşi: Özlem Sipahioğlu

Mahir Ünsal Eriş, Harikalar Lügatı’nda okuru 19. yüzyılın sonlarında Anadolu’dan Kudüs’e uzanan, kelimeler, hikâyeler ve insanlarla örülü sıra dışı bir yolculuğa çıkarıyor. Nüvid Bey’in bir lügat hazırlamak üzere çıktığı bu yolculuk, zamanla yalnızca bir sözlük yazma çabasının değil, insanın kendisini ve hayatın anlamını arayışının da hikâyesine dönüşüyor.

Romanın başkahramanı Nüvid Bey, otuzlu yaşlarında bir İstanbul beyefendisidir. Hayatı, bir gece gördüğü rüyanın ardından bambaşka bir yöne savrulur. Rüyasında nur gibi bir elif görür ve bu elif ona “Kalk, Nemika seni bekler!” der. Bu cümlenin peşine düşen Nüvid Bey’in yolu, Şemsettin Sami ile kesişir. Ardından gördüğü iki mana yüklü rüya ve önünde açılan maneviyat kapıları, onu omuzlarına ağır bir sorumluluk olarak yüklenen lügatını yazmak üzere uzun bir yolculuğa çıkarır.

Nüvid Bey’e bu yolculukta Nikolaki eşlik eder. Biz de onların peşinden giderken birbirinden farklı pek çok hikâyenin kapısını aralarız. Her menzilde başka bir kıssa, her durakta başka bir insan çıkar karşımıza. Hikâyeler birbirine eklenip çoğaldıkça, Harikalar Lügatı’nın dünyasında zaman zaman Binbir Gece Masalları’nı dinleyen bir meclisin içinde olduğumuzu hissederiz.

Ancak Harikalar Lügatı yalnızca bir yolculuk romanı değil. Kelimelerin, hikâyelerin ve insanların birbirine değerek yeni hikâyeler doğurduğu; okurun da kendisini bu uzun yolculuğun bir parçası olarak bulduğu geniş bir anlatı dünyası kuruyor. Mahir Ünsal Eriş’in dili aracılığıyla geçmişin kelime hazinesine, hikâye anlatma geleneğine ve insanın kendi içindeki yolculuğuna da kapı aralıyor.

Romanın ortaya çıkışından Nüvid Bey’in yolculuğuna, Şemsettin Sami’den dilin kuruluşuna ve Harikalar Lügatı’nın yazarın edebiyat serüvenindeki yerine kadar merak ettiğimiz pek çok konuyu Mahir Ünsal Eriş’e sorduk.

Harikalar Lügatı’nın ilk kıvılcımı neydi? Bu roman tek bir fikirden mi doğdu; Şemsettin Sami, sözlük fikri, “Nemika seni bekler.” cümlesi ya da yıllardır zihninizde dolaşan hikâyeler zamanla mı birbirine eklendi? Bu romanı yazmanız ne kadar sürdü?


İlk kıvılcım bir hikâyeydi. Bugün Lügat’te Füseyfisâ maddesi altında anlatılan dişçi-berber hikâyesi. Bundan altı yıl kadar önce. Sonra ufak ufak hikâyeler biriktirmeye başladığımı fark ettim, defterleri bunlarla doldurdum. Nüvid Bey’in macerasına yakışacağını düşündüğüm bu hikâyelerin sayısını 99’a tamamlamayı bekledim. İlk satırını 2 Temmuz 26’da yazdım. Dosyayı teslim ettiğimdeyse 21 Mart’tı. Yani yaklaşık dokuz ay sürdü. Ama birikmesi altı yıla yayıldı diyebilirim.

Roman boyunca eski sözlükler, kelimeler ve dil adeta yaşayan bir karakter gibi. Kelimeler mi sizi hikâyelere götürdü, yoksa hikâyeler mi kelimeleri çağırdı?

Hikâye her zaman kendi evrenini kurar. Romanda da öyle oldu. Kendi zamanını, söz hazinesini, ritmini, sesini hatta karakterlerini bile… Hepsini hikâye çağırdı.

Romanın dili, 19. yüzyıl Osmanlı Türkçesinin ruhunu bugünün okuruna hissettiriyor. Bu dili kurarken en çok zorlandığınız nokta neydi? Dönemin kelime dünyasını yeniden inşa etmek mi, yoksa o dilin ritmini bugünün Türkçesiyle dengede tutabilmek mi?

Günümüz Türkçesiyle dengelerken ya da dili kurarken zorlandım diyemem. Ama bazı kelime ve kavramlardan, kimi nesnelerden 19. yüzyıl sonu insanlarının henüz haberdar dahi olmaması epey zorlayıcıydı. Kahvaltı, bavul, havlu, tren gibi bugün farkında bile olmadan kullandığımız, sanki ezelden beri varmış gibi kabul ettiğimiz bu kelimeler o zamanlar yoktu. Bunları gözden kaçırmamaya azami bir gayret sarf ettim diyebilirim.

Şemsettin Sami gibi tarihî bir şahsiyeti kurmacanın içine yerleştirirken gerçek ile hayal arasındaki dengeyi nasıl kurdunuz?

Aslında kurdum ya da kurmaya çalıştım diyemem. Her şey kendi doğallığı içinde gelişip gitti. Neyin gerçek neyin hayal olduğunu sanırım sadece Şemseddin Sami biliyor denebilir. Biraz da ben belki.

Tula’nın Nüvid Bey’in yönünü Urfa’dan Kudüs’e çevirmesi romanın en önemli kırılma anlarından biri. Bu yol ayrımını kurgularken vermek istediğiniz temel duygu neydi?

Bu daha önceki kitaplarımda da altını çizmeye çalıştığım bir şeydi: Aşk hikâyeyi değiştirir. Hikâye değişince son da değişir.
İlk kitaplarınızdan beri hikâyenin peşinden giden bir yazarsınız. Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde, Olduğu Kadar Güzeldik,

Sarıyaz ve Kara Yarısındaki anlatıcınız daha çok bugünün insanını ve gündelik hayatı anlatıyordu. Harikalar Lügatı ise hem dili hem kurgusu hem de tarihsel atmosferiyle bambaşka bir yerde duruyor. Bu romanı, yazarlık serüveninizde bir dönüm noktası olarak görüyor musunuz?

Arkadaş arasında sohbet ederken kalfalık dönemi kitabım diyorum. BU kitap benim için sadece hacmi, kurgusu ya da diliyle bir kendime meydan okuma değildi. Her köşesine başka bir emek, başka bir göz nuru verdim. Yazılar, diller uydurdum, bir Türk musıkisi makamı tasarladım bu roman için. Aksi belirtilmediyse tüm beyitleri aruz vezniyle ben yazdım, mezar kitabelerini ben kurguladım, gerektiği yerlerde tarih düşürdüm, metinde geçen Kur’an ayetlerini meallere bakmadan bizzat kendi Arapçamla tercüme ettim, 19. yüzyıl ortalarında yazılmış nöroloji makalelerinden Mormon kurmacalarına, menakıbnamelerden seyahatnamelere on binlerce sayfa kitap okudum, vesika karıştırdım, harita ve resim inceledim. Hiç görmediğim yerleri karış karış ezberledim, tatmadığım yemekleri buldum pişirdim, hiç var olmayan şarkılar dinledim. Bu dünyayı kurgulamak için bu dünyanın kendisi oldum. O yüzden şimdi dönüp baktığımda artık hiçbir şey yazmasam da olur diyorum. Ben yaptığım şeyden ilk defa bu kadar razıyım çünkü.

Sizi okuyanlar, anlatıcılığınızı ve hikâye kurma becerinizi uzun zamandır biliyor. Fakat Harikalar Lügatı, sanki bugüne kadar biriktirdiğiniz bütün anlatma arzusunun tek bir kitapta vücut bulmuş hâli gibi hissettiriyor. Siz de bu hissi taşıyor musunuz?

Yazarken taşıyordum. Ama başladığım her işte benzer bir heyecanı duyuyorum. Yoksa zannederim kendimi masanın başında tutmayı başaramazdım.

Harikalar Lügatı aynı zamanda hikâye anlatıcılığı üzerine de bir roman gibi. Bir hikâyenin başka bir hikâyeyi doğurduğu bu anlatım biçimini bundan sonra yazacağınız romanlarda da sürdürmeyi düşünüyor musunuz, yoksa bu kitap sizin için tek seferlik bir anlatı denemesi miydi?

Açıkçası buna nasıl cevap vermem gerektiğini tam kestiremiyorum. Çünkü yazmayı, romanlar, öyküler kurgulamayı pek öyle mühendislik işi gibi düşünemediğim ve yazma uğraşımı da bir kariyer planlaması gibi göremediğimden neyi, ne zaman, nasıl ve ne türden bir motivasyonla yazacağımı da öngöremiyorum. Beni heyecanlandıran şey hikâyedir. Hikâye beni kapıp götürdüyse gerisine o hükmeder gibi hissediyorum. O yüzden ben de merakla bekliyorum neler olacağını.

Son olarak, biz okurlarınızı heyecanlandıracak bir haber var mı? Şu sıralar üzerinde çalıştığınız yeni bir roman ya da bizi şaşırtacak yeni bir proje bulunuyor mu?

Var ama bunu şimdi söylememeyi tercih ederim. Bir roman değil, tercüme işi. Gücüm, kudretim, vaktim yeter mi bilmiyorum ama uzun ve iddialı bir iş. Öte yandan çok heyecanlıyım, neredeyse tam zamanlı olarak buna mesai harcıyor ve kafa yoruyorum. Hayatımı değiştirdim diyebilirim. Bununla birlikte yakında çıkacak çocuk kitaplarım, çevirilerim ve sene sonuna yetiştirmek istediğim bir de öykü kitabım var. Yeter ki ömür olsun.

Yorum yapın