Mediha Ünver: “Bozkır benim anayurdum”

Mayıs 14, 2024

Mediha Ünver: “Bozkır benim anayurdum”

Söyleşi: Nezihe Altuğ

Gülbahar, Mediha Ünver’in yeni kitabı. (Klaros Yayınları 2024)  Roman değil, uzun bir öykü. Derin, anlamlı, sızılı bir anlatı. Sabrın, hüznün, sözün sükuta erişi… Hayatın nabzını, solan renklerin özünü arayış, yansıtış, değişim, çözülme, insan doğa ilişkisinin anlamlı yanı, yozlaşma, göç, sürükleniş… Evet, her şeyi örten bir sessizliğin şiirsel anlatımı. Bir dönemin öyküleri. Kapalı toplumun çözülüşüne tanıklık. Gerçek mi? Diye düşünmedim desem yalan olur. Tam 178 sayfa. İlk kitabı Kapısız Kilitler’den hareketle yazarlığının bugüne ulaşan serüvenini konuştuk Mediha Ünver’le.

Dil ve kültür bağlamında bozkırda yeni bir söylem kurabilmiş, çağdaş düzyazı sanatımızın bir anlatıcısı olarak Anadolu’yu bir uçtan bir uca geçip neden bozkıra uzandınız?

Dil ve kültür bağlamında bozkırda yeni bir söylem kurabildiysem ne mutlu bana. Zira bozkır benim anayurdum. Ekonomik, politik ve kültürel gelişmelere bağlı olarak 1950’lerden itibaren başlayan köyden kente göç (o dönemde nüfusun %75’i köylüydü) bir tercihten ziyade zorunluluktu. İçinde binlerce soru işareti barındıran umuda yolculuktu. Bu umut arayışı, yokluk, yoksulluk altmışlı yıllardan itibaren ülke sınırlarına da sığmayıp yedi düveller aştıran, anayı kuzusundan, nişanlıyı yavuklusundan, yâri sevdalısından ayıran amansız bir arayıştı. Göç olgusunun farkında bile olmayan biz çocuklar için ise göç diye bildiği yalnızca bir kuş uçuşuydu sanki. Leyleklerin pembe gagalarını, ötleğenlerin ak gerdanlarını, turnaların yelpaze kanatlarını toplayıp, öksüz yuvalara, yetim ağaçlara kanatlarının serin esintisini bırakarak gidişiydi. Gittikleri yerin herhalde göğü daha mavi, çayırları daha yeşil, ağaçları türlü türlü yemiş doluydu. Yoksa niye?

Ne gök daha maviydi oralarda ne de türlü türlü yemiş… Tokluğun kokusuna kapılıp geldiğimiz diyarlarda köklerinden sökülmüş, sökülüp de kurak bir yabana dikilmiş, toprağını sevmemiş bitkiler gibiydik. Elektrik direklerindeki bakır tellerin uzanmaya gerek duymadığı, suyun hanesine uğramadığı, kentin manzarasını bazan, çeperlere fırlatılmış şehir artığıydı adeta derme çatma gecekondularımız.

Kentli bakış açısıyla feodaliteden, endüstriyel topluma geçiş aşamasında iki arada bir derede kalan biz göçmenler kentin görünümünü bozmakla kalmıyor (bu bakış açısını kibirli bulduğumu da söylemeliyim), demografisini değiştirerek yeni bir sınıfsal kitle ve kültürel kitle yaratıyorduk. Endüstri çarklarının dişlilerinde ezilen ucuz iş gücüydük. Arabesk kültür denilen, akıldan çok duyguya, kentten çok kasabaya, endüstriyel değerlerden çok fırsatçılığa dayalı olan kendine özgü bir kültür.

Çevresel uyumsuzluk, kültürel aidiyetsizlik ve yabancılaşma gibi kavramlar arasında debelenmekten, adaptasyon sancıları yaşamaktan kendi teslimiyetimizi sorgulamaya bile fırsat bulamadık uzun yıllar boyunca. Köylerimizde toprak anamızın öz çocuklarıyken kentin kıvrımlı sokaklarında kimliğimizi yitirip melezleştik. Zayıfladı köklerimiz, televizyonlarımızın üstüne örttüğümüz dantel örtülerin altında sakladık sararıp solan anılarımızı. Anadolu’yu bir uçtan bir uca geçip bozkıra uzanma arzum beni var eden kimlikte köklerime vefa borcum ve o diyarlara hakkını teslim etme arayışıdır.

Sizi okurken Türkçenin gücünü, dilimizin söz varlığındaki kapsamını bir kez daha anlıyoruz. Sözlüklerde unutulan, yer almayan bölge ağzında yaşayan nice sözleriniz, söz değerleriniz, yerel sözcükler deyim özelliğini kazanıyor, dilin anlatım gücünü pekiştiriyor, ne bozkır insanı, ne de acımasız doğa, onları iyi tanımadan masa başından yazılabiliyor. O insanlarla halleşmeden, o yağmurla ıslanmadan, kısaca bozkır insanıyla doğasını tanımadan Gülbahar’ yazamazsınız. Gülbahar gerçek bir hikâye kahramanı mı? Yakınınız mı? Ya da toplumla bir yüzleşme, helalleşme mi?

Dünya edebiyatında ilk roman Cervantes’in 17. Yüzyılda yazdığı Don Kişot olarak bilinse da aslında ondan tam 600 yıl önce Japonya’da Murasaki Shikibu tarafından yazılan Genji’nin Hikayesi’dir. Biz de ise 1872’de, yüzyıllar sonra Şemsettin Sami tarafından (Ta’aşşuk- Tal’at ve Finat) ilk roman yazılmıştır.

Birçok medeniyete beşiklik etmiş Anadolu’nun ise daha ziyade sözlü gelenekten gelen müthiş zengin bir dili var. Mitler, efsaneler, destanlar, halk hikayeleri, deyimler, atasözleri… Anlatım gücü, çağrışımları son derece yüksek bu dile fazlasıyla yabancılaştığımızı düşünüyorum. Hayranı olduğum bu dile kalemimi teslim etmek heyecan verici doğrusu. Metnin içeriği kendi dilini de belirliyor. Yazarın her yazdığını yaşaması beklenemez elbet. Gelişmiş bir gözlem gücüne sahip olmak birçok şeyi çözse de hissedebildiğimiz duyguları, yaşadığımız ya da ucu bize dokunan olayları daha kolay yazabiliriz. En azından benim için böyle. Yazdığım tüm öyküler gücünü gerçeklerden alsa da tamamen kurmacadır. Toplumla bir yüzleşme amacı taşıyan Gülbahar’da öyle. Olay örgüsü farklı olsa da aynı dramatik finalle biten ne yazık ki binlerce olay var.

“Doğa” da kitabınızın bir kahramanı mı?

Mediha Ünver- Bizler doğadaki varlıkların içinden doğan ve evrilen bir bütünün parçasıyız. Varlığın içinde özne nesne ilişkisi varlığın kendisi olmakla beraber zihin ve beyin arasındaki antolojik özdeşliği belirleyen, bilinç içeriğini onaylayan özne nesne ilişkisidir. Duymamızın nedeni kulaktır ama dışarıda da duyulabilecek bir sesin olması gerekir. İkisi birlikte işitmeyi oluşturur. Bilme edinimi nesnelerden bağımsız değildir. Algılama ve değerlendirme yetisine bağlı olarak da öz benlik, yani farkındalık oluşur. Bilen ve bilinen!  Nietzsche’nin sevdiğim bir sözü vardır “bir uçuruma baktığınızda uçurum da size bakar.” 

Bu bütünsel yaklaşımla insan- insan ilişkisini önemsediğim oranda insan nesne arasındaki ilişkiyi de önemsiyorum. Bu nedenle metinlerimde doğa ve bizi çevreleyen her şey bir karakter olarak kendini belirgin bir şekilde gösterir. Onunla etkileşim halindeyizdir. Severiz, uzak dururuz… Bazen de Gülbahar’ın kiraz ağacıyla kurduğu ilişki gibi bir ağaçla dahi özdeşleşebiliriz.   

Anlatı “anakara” nızı kurarken insanın insanla, insanın doğayla çatışması bozkır kadınlarının “mecbur” ve “tutunamayan” dramı sizi hep ilgilendirdi. İlk kitabınız kapısız kilitler’in sırlarından biride kadınların yaşayamadığı cinsellik mi? Kitaplarınızda açmak istediğiniz başka hangi kapısız kilitleriniz var? Kahramanlarınızın başka hangi yetenekleri var? Çok daha önemlisi Gülbahar bizi nasıl etkilemeli?

“Öteki” olmanın tüm çıplak gerçekliğini dibine kadar yaşayan, bunun tarihsel sızılarını genetik kodlarında taşıyan ve sanırım bu nedenle de hayata hep muhalif ve eleştirel gözle bakan biri oldum. Kendimi bildim bileli haksızlığa karşı aşırı bir hassasiyetim vardı. Bunun karakterimdeki tezahürlerinden biri de katır gibi inatçılığım oldu. Laf aramızda, bu hayatımın biçimlenmesinde de olumlu anlamda çok da işeme yaradı.

Cinsellik önemli bir konu olsa da Kapısız Kilitler’in de Gülbahar’ın da sırlarından birinin kadınların yaşayamadığı cinsellik olduğunu söylemek karakterlere haksızlık olur. Kadının bastırılmış cinselliği, kışkırtılmış erkeklik bir olgu olarak değerli olsa da öykülerdeki ve Gülbahar’daki cinsellik, mevcut erkek egemen düzenin işleyişine bir başkaldırı olarak değerlendirilmelidir. Feodal toplumlardaki ilişki biçiminde Nazım Ustanın dediği gibi, kadın;

… anamız, avradımız, yârimiz

Ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen

Ve sofradaki yeri öküzden sonra gelen…

İnsan olmaktan sonraki ilk kimliğimiz oysa cinsiyetimiz. Ne insan yerine konulmuşuz ne de dişiliğimize sahip çıkabilmişiz. Sevişmek kadınla erkek arasında yapılan bir eylem olduğu halde belirlenen ahlak anlayışının sekteye uğradığı yerde, ölümle sonuçlanabilecek kadar en ağır şekilde cezalandırılan kadınlarımız. Metinlerimde vurgulamaya çalıştığım şudur. Yaman çelişki: İkiyüzlülük!

Yazı, daha doğrusu öykü; size göre bir çağrı mı? Eski kültüre bakışınızda ait olma duygusu, kimlik sorunsalına yaklaşımınız yer yer eleştirellik içeriyor. Kopuşu değil sahip çıkmayı gösteriyorsunuz. Burada öykücü olarak yazdıklarınızla nereye/ neye varmak; insana daha çok neyi anlatmak istiyorsunuz? Topluma insana bakışınızda bir farklılaşma söz konusu, biraz bunu açalım sizi bu kıyıya getiren duygu ve düşünceyi konuşalım. Öykücülüğümüzde kendini bulma, yeni bir dil yaratma dönemi olarak mı kabul etmeliyiz?

“Dertsiz insanın hikayesi yoktur” diye klişe olduğu kadar da doğru olan bir söz vardır. Dert edindiğin meseleleri ayna gibi yansıtarak konuya dikkat çekmek. Neyi yansıtmak istediğinizi ise yaşam felsefeniz belirler. Eşitliği temel unsur olarak ele alan ideolojim gereği aynamın ışığını çelişkiler, haksızlıklar belirler. Bu aynayı bazen de kendimize tutarız. Bireysel ve toplumsal yüzleşme.

Bizim kuşağın en temel problemlerinden biri sanırım bütün içinde tikeli (bireyi) göz ardı etmekti. Başkasının yüzündeki en küçük lekeyi görürken burnumuzun ucundaki kiri göremedik. Evet öykü bir çağrı ama hesaplaşmaya çağrı. Burnumuzun ucundaki kiri görmeye çağrı.  Niyet bağcıyı dövmek değil, yüzleşip hemhal ederek helalleşmeye bir çağrı. Sözcüklerle örgütlenen bir sorgulama, anlama ve anlatma çabası.

Dünyada ve ülkemizde kadınların çok sayıda acısı var. Biz bunları görmemeye çalışarak yaşatılıyoruz. İnsanlık trajedisi karşısında durup hiçbir şey yapmamak, yapamamak, görmezden gelmek, içimizdeki suçluluk duygusunu çok büyüten bir şey. Bir yandan da onun içinde sanat yoluyla kendi acılarımıza bir projeksiyon yapmaya çalışıyoruz. Ya da eğer baş edemeyeceğimiz kadar büyük değilse, ya da bir şekilde huzurun, geçici bir şeyin peşinden koşuyoruz. Bu arayışlar inançtan başlayarak, yarın duygusundan, aileden, çocukluktan, kaybolmaktan hepsi. Bu derin boşluğu kapatma çabası sanki karşılaşmalar, aile laneti, böyle bir kaderi mi araştırıyoruz? Bütün bu yazılanlar aslında bireysel acıların altında bir türlü yüzleşemediğimiz aile geçmişimiz mi?

Yazmanın bendeki karşılığı derin bir boşluğu doldurma ya da bir bireysel acılar altında ezilip bir türlü yüzleşemediğim aile gerçeği değil. Yazmak; yaşam boyu yüreğime derin çentikler atan, yarası bende saklı kahramanlarıma karşı ödemeye çalıştığım bir vefa borcudur. 

Tanpınar’ın dediği gibi “saadeti bir yük olaraktan taşımaktan korktuğumuz için her an biri elimizden alacak ve her an birinin elimizden alacağı korkusuyla taşıdığımız saadeti yaşayamıyoruz” Gülbahar’ın, Ali ile yaşadığı fiziksel birliktelikteki tutkuları, ten uyumu mu yoksa yasak aşkı mı? Sevgi dolu bu dilinizin sırrı ne?

Aşk: Adeta insan iradesini hiçe sayan kimyasal bir büyü. İnadına olmazlara meyilli. İmkansızlığı oranında tutkulu, yaşadığında ödeyeceğin bedel ederinde derin. Başka bir benlikte kendini arama ve iflah olmaz bir bütünleşme arzusu. Özellikle Gülbahar’ın aşkı bunların hepsini barındırıyor. Çok imkansız, çok asi ve acı.  Ten ruhun hizmetçisidir. Ali ile Gülbahar’ın ten uyumu aşktan bağımsız değildir. Metinde sevgi dolu bir dil var ise bu aşkın dilidir.

Kahramanlarınız Gülbahar ve Feride’yi düşününce insan neden intihar eder sorusuyla yüzleştim. Tüm bu zorluklara rağmen yaşamaya, korkularımızı bastırmaya devam ediyoruz. Acı ve keder içimizde birikmeye başlıyor. İntihar insanlık suçuymuş gibi ama aslında intihar, insanlığın bir yüzü mü? Bunu anlayan sizin bozkırınızda kaç kişi var? Sizin anlatımızla intihar düşüncesi mutlu son mu?

İntiharın insanların dayanılmaz olarak gördükleri bir acı ya da olay karşısında gösterdikleri tepki olduğunu düşünüyorum. Umudun bittiği yerdir intihar.  Kimi zaman bir imdat çığlığıdır. Kimi zaman isyan!

İntihar davranışı sadece kişiyi değil, ardında kalanları da etkileyen psikolojik ve sosyolojik bir olaydır. Gülbahar romanı özelinde ise konu olay neden sonuç bağlamında ele alınırsa intihar bir tür toplumsal cinayet olarak da değerlendirilebilir. 

Mutlu bir son mudur… bu yaşadığınız duygu durumunun, çektiğiniz acının vahameti ile ilgilidir. Üzerinizdeki toplumsal baskı, hayal kırıklığı, açmazlar öylesine dayanılmazdır ki… Kişinin yaşadığı mutsuzluk ölümü aratır.

Kendimizi başka insanlar olarak kurma imkânı veren bir çağdayız. Yani artık yalanın artık dibine vurduğu, zireve yaptığı bir yerdeyiz. Pek çok insanın birden fazla kimliği var. Pek çok insan aslında ruhumuzun karanlık tarafını ortaya koyabileceği onunla oyuna gireceği bir mecra kazandı. İnternet böyle bir şey sizin bozkıra hiç uğramadı mı? Yani biz artık dünyada kendimiz olmayanı yaratmanın milyonlarca yolunu bulduk siz bozkırda ne buldunuz?

Kavgaları da sevdaları da yaman olsa da en uzlaşmaz çelişkileri, iyilikleri, kötülükleri bünyesinde barındırsa da hemen her şeyin sahiciliğiyle anımsıyorum köyümü. Bu sahiciliği özlüyorum. Bozkır, doğa, doğal… Doğallık bozkırın beni en çok cezbeden özelliği.   İçselleştirilememiş bir moderniteye kurban ettiğimiz, uzaklaştıkça sahteleşip plastikleştiğimiz. Doğallık; gaz lambaları gibi şimdilerde ancak dekoratif süs eşyası olarak kullandığımız gazı tükenmeye yakın ışık. Bozkır, doğallık; ekilmeden kaya kovuğunda biten gelincik. Bozkıra yönelmek yeniden doğamıza dönmeye bir çağrı olabilir.

Neden kadınların karanlıklarını, kapısız kilit’lerini bu şiirsel dille yazıyorsunuz? Köy romanı yazan ve içeriğinde köylü kadın cinselliğini bu kadar ön plana çıkaran başka bir kadın yazarı var mı sorusunu okura sorarak var olmak mı istiyorsunuz? Amacınız bu ise sizi yürekten kutluyoruz…

Son elli yılda baş döndürücü bir hızla gelişen dijital teknolojinin insanoğlunu ütopyaya mı yaksa distopyaya mı savuracağı günümüz üretim ilişkilerinde gücü elinde tutanların çıkarları doğrultusunda belirlenecektir. Tek amacı daha, daha, daha…kazanmaya endeksli vahşi kapitalizmin doğası geleceğe dair beni ürkütüyor.

Kendim ve başkaları için yazmak… Değerli şair Ahmet Özer şöyle der: “Edindiğimiz kimlik, bizden öncekilerin bin bir emekle oluşturduğu bütünlüğün bir parçasıdır.” Dolayısıyla edebiyat ve sanat eserleri de o bütünlüğün bizdeki yansımalarından bağımsız değildir. Tuttuğumuz projeksiyonun hedef noktasını ise en çok göstermek istediğimiz yer belirler. Evet kadın konusu son dönemde çok irdelenen bir konu. Benim kadın ya da erkek ayrımım yok. Merkezimde insan var. Öykülerimde kadın karakterlerin daha fazla oluşu onlarla daha kolay empati kurabildiğimdendir.

Metinlerde kullandığım şiirsel dil bile isteye seçtiğim bir yöntem değil. Bunda çocukluğumun köyde geçmesinin büyük etkisi var. “İhtiyaçlar organ yaratır,” der Marks. Her kültür de sosyolojisi içinde kendi dilini yaratıyor. Kadının söz hakkının olmadığı, büyüklerinin yanında erkeklerin çocuğunu sevmesinin bile ayıp sayıldığı, delikanlıların evlenme isteğini pilava kaşık saplayarak belirttiği, genç kızların sevdalanmaya hazır olduğunu elinde taşıdığı iğde dallarıyla gösterdiği, acıların ağıt yakmalara döndüğü, türkülerin, manilerin… kısacası dilsiz bir diyarın simgelerler yüklü diyarından geliyorum. Ve bu çağrışımı çok yüksek dili çok anlamlı buluyor, tutkuyla seviyorum.

Köy romanı yazan ve içeriğinde köylü kadın cinselliğini bu kadar ön plana çıkaran başka bir kadın yazarı var mı sorusunun cevabını gerçekten bilmiyorum. Yazmaktaki meselem ne geriye bir eser bırakarak ölümsüzleşmek arzusudur ne de kişisel olarak var olma aracıdır. Bunlarla hiç işim olmaz. Tek meselem belki de ancak bu yaşta sorgulama, irdeleme, dile getirme cesaretini bulduğum konuları yazarak çeşitli sorunları değerlendirilmek üzere yeniden göz önüne sermektir.

Sözü kendi “ücra” nıza getirmek istiyorum. Mediha Ünver nasıl yaşar, yazının dışında neleri uğraş edinir, günü zamanı nasıl geçer?

Söz etmeye değmeyecek, son derece sade bir yaşantım var. Yamak, okumak, edebiyat etkinlikleri, film izlemek, dostlarla bir arda olmak.

Öyküde yeni bir yol / dil açtığınız gerçek. Bundan sonraki yol uğraklarınızdan söz edelim biraz da…Sırada ne var?

Öyküde yeni bir yol / dil açtığımı düşünmeniz beni mutlu etti. Aynı yolu daha da geliştirerek yürümeye devam edeceğim. Bitmek üzere olan bir roman dosyam ve üçte ikisi tamamlanmış öykü dosyam var.

Nitelikli, geniş kapsamlı sorularınız için çok teşekkür ederim.

edebiyathaber.net (14 Mayıs 2024)

Yorum yapın