Masthead header

Giray Kemer: “İnsan kendini bile ancak yolda tanıyabiliyor”

Söyleşi: Can Öktemer

Olaylar Boksörün Pazı Sarmasını Yemesi’yle Başladı ve Ses Veriyorum kitaplarıyla tanıdığımız Giray Kemer’in son kitabı Türkçe Dublajlı İtalyan Filmleri Gibiyiz, geçtiğimiz günlerde İletişim Yayınları’ndan yayımlandı. Kemer, son kitabında avukatlık çıkmazlarını, memleket hallerini, yozlaşmayı, köşe dönmeciliği, hayal kırıklıkları, aşkları, kaçmayı, yola çıkmayı, denizi, dostuklukları, şenlikli sofraları ve Bodrum’u, denizi anlatıyor. Yazarlar, son kitabı hakkında konuştuk.

Böyle söyleşilerin olmazsa olmazı klasik soruyla başlayalım isterseniz. Türkçe Dublajlı İtalyan Filmleri Gibiyiz, üçüncü kitabınız. Hikâyeyi başa saralım isterseniz, kitabın başlangıç hikâyesi nasıl oldu?

Pazı Sarması’ndan beri hatta Pazı Sarması dahil bir Bodrum romanı yazmak istiyordum. Yol, deniz, inziva… Bir nevi günümüzün Mavi Karanlık’ını yazmak hep kafamın bir yerindeydi.

Beni tetikleyen de Sabi- Ahmet arkadaşlığı ve kitaptaki “yarışma” sahnesi oldu. Bu kitaba dair ilk yazdıklarım o sahneydi. Gerisi sonradan geldi diyebilirim.

Kitaba geçmeden önce kitabın ismi üzerinden gidelim isterseniz. Pazı Sarması’dan itibaren uzun ve dikkat çeken kitap isimleri tercih ediyorsunuz kitaplarınıza. İsimler de hem hikâyeyle alakalı ufak ipuçları taşıyan ama aynı zamanda merakı ve gizemi de koruyor. Uzun kitap ismi için ne düşünüyorsunuz? Kitap isimleri hususunda zamanlamanız nasıl oluyor, hikâyenin başında mı sonunda mı?

Ses Veriyorum da var ama o atlanıyor. Gayet kısa ve basitti. Zaten baştan adını bildiğim tek kitabım oydu.

Metinlerim benim oyun alanım. İstediğimi yapabildiğim, istediğimi konuşturup istediğimi susturabildiğim tek mecra. Oyun alanımda biraz oyun oynamayı seviyorum. Kaldı ki bir şeyin “adını koyma”nın mühim olduğunu düşünürüm. Biraz da zorlanırım açıkçası. Romanlarımdaki isimler çoğunlukla tanıdığım insanların isimlerinden seçilir örneğin.

Pazı Sarması özel bir isimdi benim için. Sporla ilgili bir kitabın memleketin en iyi spor metinlerini yazan bir ustanın kitabına selam çakmasını seviyorum. O isim üzerinden fazlaca dayak yedim ama dövenler aslında farkında olmadan İslam Çupi’yi tanımadıklarını itiraf etmiş oldular. Ben de gizli gizli gülümsedim ne yalan söyleyeyim.

Bu kitabın ismiyle ilgili de aklımda birkaç alternatif vardı. Sonunda editörüm Duygu Çayırcıoğlu ile birlikte iki üç taneye indirdik ama bu isim en çok içimize sinendi. Bir tarafıyla tüm romanın duygusunu karşılıyor, bir tarafıyla da artık benimle özdeşleşen bir şey, bir nevi üslup olmasını seviyorum bu tarz uzun kitap isimlerin.

Türkçe Dublajlı İtalyan Filmleri Gibiyiz’de Avukat Ahmet’in görkemli infilak edişine tanık ediyoruz. Ahmet, kendi sesini, ruhunu bulamamış onu pek de arayamamış biraz silik bir karakter. Varoluşsuzluğunu maddiyatla kapatmaya çalışan bu anlamda zenginlerin kulüp satın alıp büyük transferlerle işi kotarmayı sanması gibi bir hali var. Belki de bu yüzden hem en büyük hayal kırıklığını hem de aydınlanmayı yaşıyor. Bir nevi Ahmetler çağında yaşadığımız düşünülürse, Ahmet için ne düşünürsünüz?

Ahmet çok standart biri. Önemli bir özelliği, zevki, hobisi falan olmayan dümdüz sıkıcı biri. Hayatına giren kadınlar yönünden şanslı. Karşılaşılan insanların, yaşanan mekanların insanları çok kolay değiştirebildiğine inanırım.

Hele silik bir tipseniz, köşeleriniz yoksa sürüklenirsiniz. Rüzgâr nereden eserse oraya doğru savrulursunuz. Ahmet önce Sabi, sonra Dermanla birlikte hep iyiye savrulmuş, kendine bir şey katan güçlü kadınlarca eğitilmiş hatta yontulmuş biri.

Çoğu erkeğin hayali de budur zaten.

Sonra parayla, güçle, nüfuzla sınanınca da yeterli karakter olgunluğunda olmadığı için dağılıyor, başkalarını suçluyor, mızmızlanıyor. Her şeyiyle standart bir erkek yani.

Türkçe Dublajlı İtalyan Filmleri Gibiyiz’de hikâyenin akışı içinde dostluk, Ege, Ankara, ahlak gibi meselelerle karşılaşıyoruz. Lakin tüm bu hadiselerde en çok öne çıkan avukatlık mesleği. Ses Veriyorum’da da avukat hikâyesi vardı ama burada Sabi ve Ahmet avukatlığın biraz karanlık yüzünü gösteriyor gibi. Avukatlık meslek olarak şüphe edilmemesi ve ahlaki sınırları kâğıt üstünde belli olması gerekirken bir an hızı kesilmeden yozlaşma emareleri görülüyor. Siz de bir avukat olarak bu durumla ilgili ne düşünürsünüz?

Ses veriyorum 2016’da yayımlanmıştı. Demek ki 2015’e kadar ki avukatlık pratiklerimden süzülmüş o romanda bahsi geçenler. Geçen 6 senede ülke de, meslek de o kadar geriye gitti ki haliyle bu romana çok daha büyük bir pesimistlik yansımış olabilir.

Ses Veriyorum’da biraz daha tuzu kuru bir avukatın şımarıklıkları söz konusuydu. Bu romanda ise Ahmet ve Sabi ekonomik sıkıntıların tam göbeğindeler. Yapamıyorlar, olduramıyorlar, nefes alamıyorlar. Binlerce meslektaşım gibi.

Baronun şu tarihe kadar ödemezseniz meslekten atılırsınız tehditlerine maruz kalıyorlar. Bunun ne kadar rencide edici bir şey olduğunu bir düşünün.

Avukatlık kurtarılamaz bir halde. Koskoca cumhuriyetin üzerine bina edildiği bir erkin kurucu unsurunu göz göre göre bitirdiler. Ne mesleki saygınlık, ne ekonomik özgürlük kaldı.. Bu konuda daha fazla söylenebilecek bir şey yok. Geçmiş olsun.

Sabi ve Ahmet, Özal dönemi “İşini bilen memur” kategorisine girecek insanlar değil. Zor şartlardan sıyrılmak için bir yol ayrımına giriyorlar. Onların ahlaki tercihleri de bir nevi kaderleri oluyor. Hayat insanın karşısına böyle zorlu tercihler, alternatifsiz yollar çıkarabiliyor. Kitabınınızın da çıkış cümlelerinden “Kimse sınanmadığı günahın masumu değildir” vaziyete işaret eden bir durum. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

O cümlenin her şeyin özeti olduğunu düşünüyorum. Bütün romanı yozlaşmayı önerme olarak karşımda tutup “sen olsan ne yapardın” sorusuna cevap arayarak yazdım. Buradaki sen herhangi biri olabilir. Bazen çok büyük cümleleri çok kolay kurabiliyor, rahat rahat yargı bildirebiliyoruz ama unutulmamalı ki yaşanan her şey iki kişiliktir. O koşulları, yapanın neden yaptığını bilmediğimiz şeyler olabiliyor. Bir hukukçu olarak suçu anlamak gerektiğini uzun zaman önce öğrenmiştim. O yüzden yargılamak pek tarzım değildir. Yargılamadan önce düşünüp sormak gerek.

Sabi ve Ahmet için de durum böyleydi. Yapabiliriz sandılar. İşin içine girince anladılar. İnsan kendini bile ancak yolda tanıyabiliyor.

Siyasetten, insan ilişkilerin hayatın her alanında eski yozlaşmaları bile özletecek kadar kirlenmişlik söz konusu. Kitapta da bu duruma sıklıkla işaret ediyorsunuz.  Kendilerinden başka seslere tahammül olamama, finans-kapitalin ışıltılı dünyasına teşne olma, kirlenmekten, yoldan çıkmaktan rahatsız olmama halleri hikâyenin önemli saç ayağı. Ahmet bile böyle ortamda başka bir kimliğe kolaylıkla dönüşebiliyor. Memleket halleri için ne demek istersiniz?

Didaktizme düşmek bir edebi metinde en büyük korkumdur. Aynı şekilde politik bir manifestoya dönüşen metinlerden de hazzetmem. Ama öyle bir haldeyiz ki her yerimize sirayet eden ekonomik ve politik çöküntüden kaçılabilecek bir alan yok. İlk soruların birinde bahsettiğim gibi 2016’da şımarık bir avukat pekala olabilirmiş, şuanda mümkün değil.

Geçenlerde bir Tweet gördüm. Memleketin tedavüldeki en büyük parasıyla sadece 4 kilo biber alınabiliyor. Bu nasıl mümkün olabilir minvalinde bir şeydi.

Dibin dibindeyiz, boğuluyoruz, nefes alamaz hale geliyoruz, kimsenin hiçbir şeye dair umudu kalmadı, imkânı olan herkes yurtdışına kaçıyor. Ne diyebilirim ki? Ancak tekrar sorabilirim. “Sen olsan ne yapardın?”

İkinci Dünya Savaşı hikâyeleri kitabın yan karakterlerinden biri. Hatta karakterler içine düştükleri sıkıntıları İkinci Dünya Harbi’nden örneklerle tariflendiriyorlar bir nevi. İkinci Dünya Savaşı anlatılarını hikâyeye dâhil etmenin özel bir nedeni var mıydı?

İkinci Dünya Savaşı kişisel ilgi alanlarımdan bir tanesi. Bu konuda tam bir nerd sayılabilirim. Sadece bu konuda ve saatlerce konuştuğum arkadaşlarım var ve çok eğleniyoruz.

Bugünün bütün kodlarının yazıldığı bu kadar görkemli bir trajediden etkilenmemek de zaten mümkün değil. Romanda da yazmıştım katırlara top çektirmek de var enigma da, jet uçaklarının ilk halleri de var güvercinle haberleşme de… Vahşeti, heyecanı, dinamizmiyle inanılmaz bir dönem.

Sabi, bahsettiğim gibi bu kitabın yazılma nedeni. İlk karakterim oydu. İkinci Dünya Savaşı ve tank manyağı bir kadın karakter yazma fikrini sevdim sanırım. Ona gevezelik yaptırmak hoşuma gitti. Gevezeliğin yakıştığı biriydi, doya doya konuşsun istedim ve İkinci Dünya Savaşı gibi derya deniz bir konu başlığı tam ihtiyacım olan şeydi.

Üç kitabınızda da öne çıkan temaların başında kaçış hikâyesi geliyor desek yanlış olmaz herhalde. Karakterler ya bulundukları ortamdan ya da kendilerinden kaçmaya çalışıyorlar. Türkçe Dublajlı İtalyan Filmleri Gibiyiz’de de benzer durum var. Gitmek, yola çıkmak ve yolda olma fikri ile ne demek istersiniz?

Gitmek, yola çıkmak bir zamanlar en büyük hobimdi. Benzin fiyatlarının ve genel olarak ekonominin geldiği noktaya kadar. O yüzden artık fantastik kurgu gibi bir şey yol hikayesi yazmak. Ejderhaya binmekle aynı imkansızlıkta neredeyse uzun yol yapmak. Çok basit bir şey, aracına binip memleketine gitmekten bahsediyorum. Bunu bile bu kadar zorlaştıran bir ortamda elbette yol artık eski anlamında olmayabilir. Bu kadar hesap kitap yaparken aslında gitmiş de kaçmış da olamaz insan. Sanırım kavramları, metaforları bile çaldılar. Artık onları da değiştirmek, yerine yeni şeyler bulmak zorunda kalacağız.

Ben belki de son bir kez o metaforu bildiğimiz anlamıyla kullanmaya çalıştım. Bir zamanlar çok sevdiğimiz o bilinmezlik, heyecan, merak, sürprizlere teşne hal üzerinden bir “gitmek” anlatmaktı niyetim.

Sabi ve Ahmet arasında dengesi başka türlü kurulmuş dostluk ilişkisi var.  Birbirlerini dengelemekten ziyade tamamlıyorlar gibiler. Siz onların dostluğunu nasıl tarif edersiniz?

Sabi karizmatik, güçlü, cool, rafine zevkleri olan çekici bir kadın. Ahmetse biraz önce anlattığım gibi dümdüz sıkıcı biri. Aralarında bir şeytan tüyü olmuş olabilir. Yoksa Sabi’nin ilgisini çekecek bir yanı yok Ahmet’in. Başta T-34’ler olmak üzere bazı tesadüfler olmasa çekemezdi de zaten.

Onların dostluklarından ziyade Sabi’yi seviyorum. Ahmet’i o kadar iyi tanıyoruz ki… Onlardan çok var.

Toparlarsam sorunuz özelinde tamamlayan Sabi, tamamlanan Ahmet’tir.

Kitap boyunca lezzetli, rakının yağ gibi aktığı ve şenlikli muhabbetlerin döndüğü sofralara tanık oluyoruz. Ege havası ve Dionysosçu neşe hâkim sofralara. Sofralar dostluğun pekiştiği veya geçmişin en azından temize çekilebilme ihtimalinin olduğu yerler midir? Siz ne dersiniz bu konuda?

Kişisel gelişim kitaplarının tavsiyelerinin aksine ben güvenli alanımdan çıkmak niyetinde değilim. Yazıdaki muhafazalı alanlarım da sofraları, ilk tanışmaları, yolu, müziğin belirleyiciliğini yazmak. Buralarda dolanmayı seviyorum. Özellikle Bodrum köylerinden birine gidip meyhane açan bir adamı anlatırken sofra anlatmamak olmazdı.

Az önceki kaçış metaforundan ilerlersek karakterler için dünyadan, sorunlardan, tehditlerden, vicdan azabından kaçabildikleri tek yer o sofralar. Hatta belki hepimizin öyle. O anlamda da mühimdi, detaylandırma sebeplerimden biri de o olabilir. Belki de sadece çok sevmem emin değilim.

Türkçe Dublajlı İtalyan Filmleri Gibiyiz’in gizli karakterlerinden biri de hiç kuşku yok ki Ege ve Bodrum. Hikâyenin düğümü de sakinliği de orada çözülüyor. Olası zeytin katliamıyla yeniden gündeme gelen Ege çağlar boyu bir dolu hikâyeye tanıklık etmiş, peki sizin hikâyenizde nerede duruyor?

Bu kitapta biraz ukalalık yapıp kimsenin sevmediği ve bilmediği bir Bodrum anlatayım istemiştim. İçeriden bilgi vermek, bakir koylardan bahsetmekti niyetim. Ama gerek yazınki yangın felaketi gerek bilinçli bir politika olarak dayatılan zeytin kıyımıyla artık herkes tanıyor o bahsettiğim koyları. Çünkü birine Ağaoğlu, diğerine beşli çeteden bir başkası musallat oldu ve er ya da geç bu cennet koyların onlara peşkeş çekileceğini hepimiz biliyoruz. Mücadele edememek, engel olamamak, göz göre göre kaybetmek çıldırtıyor insanı.

Ege, kıymeti bilinmeyenlerce, denizi, zeytini bilmeyen, sevmeyenlerce yönetilecek bir yer değil. Olmamalı. Hemen dibimizdeki Yunan adalarının nasıl korunduğunu, izinsiz çivi çakılamadığını, desibel ve av kontrollerini görünce bunu daha iyi anlıyoruz. Yandaş müteahhitlerin at oynatabileceği bir yer olamamalıydı Bodrum ama maalesef 80lerden beri böyle.

Bu kadar insanın bu kadar uzun zamandır bu kadar uğraşmasına rağmen hala güzel kalması da Bodrum’un mucizesi işte. Sayın hemşerilerim Diyonisos, Heredot, Neyzen falan işin içinde bence.

Son olarak, en son Ses Veriyorum için söyleşi yaptığımızda yine ortalık toz dumandı. Patlamalar, büyükelçilikten sokağa çıkmama uyarıları yapılıyordu. Aradan geçen beş sene içerisinde krizlerin ardı ardası kesilmedi. Pandemi, ekonomik kriz, şimdilerde de yayıncılığın yaşadığı derin çıkmaz. Tüm bu şartlar altında yazmanın sizin için önemi nedir ya da kaldı mı? Yazmak hala bir teselli veriyor mu?

Çok şükür kötü günleri geride bıraktık, şimdi sırada daha kötü günler var.

edebiyathaber.net (19 Nisan 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r