Masthead header

Öykü: Mete, Zeus olmak istemiyor | Zeynep Öztekin Yıldırım

Asırlık çınarın oradan sola kıvrılır geniş gövdesi. İlk sapakta, uzun yollardan gelmiş yolcuları  Çıralı İlkokulu karşılar. Duvarlarına gülümseyen caretta-caretta resimleri çizili. Deniz kumu serilmiş bahçesinde teneffüslerde öğrenciler koşturur. Derslikler okaliptüs ağaçlarıyla göz göze. Bir süre dümdüz akıp gider, solda baygın narenciye kokularıyla portakal ağaçları eşlik eder, sağda pembe, beyaz zakkumlar ve vahşi kaktüsler, onların ardına saklanmış bir çift turkuaz mavi göz, göz kırpar yol yorgunu gelip geçene. Otomobillerden çok bisikletliler sever onu, bir de ağustos aylarında yavru carettalar, oyunbaz ay, ışığını fazla saçınca dolunaylı gecelerde, yavrular da deniz şavkı sanıp kucağına düşerler birer birer. Yöre halkı bu hayvanlara ihtimam gösterir, akşamları çıt çıkarmaz, ışıklarını söndürüp erkenden yatarlar, evlerini de denizden çok uzaklara kurmuşlardır, bin yılların alışkanlığı tanrıları kızdırmak istemezler. Gürültücü, taşkın turistleri sevmezler belki de bu yüzden ona pek çeki düzen verilmemiştir ne zamandır. Yıllardır aynı asfalt, aynı toz toprak, aynı yamalarla yaşayıp gider.

Yanartaş’ın büyük virajına varmadan hemen önce Şahin Pansiyon köşede yerini alır. Pansiyon sahibinin torunu Mete’nin alışkanlığıdır, bisikletiyle üstünden geçip gitmek. Bütün tümseklerini, çukurlarını ezbere bilir. İstese gözü kapalı bile sürer okula kadar. Mete bu aralar pek dalgın, aklı başka yerde, su dolu çukurları gözünden kaçırıyor, bazen dikenli kuru otlara dalıveriyor.

              “Evet, çocuklar bugün ilk provamızı yapacağız. Herkes kağıtlarını alıp sahneye çıksın bakalım.”

              Bütün çocuklar sahneye yaklaşır, bir tek Mete yerinden kıpırdamaz.

              “Şişt, Mete oğlum, gelsene.”

              “Ih-ıh, gelmiycem.”

              “Örtmen, kızacak oğlum.”

              “Kızarsa kızsın.”

              “Çocuklar ne oluyor orada, niye kaynaşıp duruyorsunuz?”

              Mete’nin gözleri çakmak çakmak kollar çiçek vaziyeti almış ama daha çok kaktüse benzemektedir bu haliyle.

              “Mete, oğlum ne oldu?” diye yanına yaklaşıp fısıldar öğretmeni.

              “Zeus olmak istemiyorum örtmenim.”

              “Niçin Mete? Zeus tanrıların tanrısı, tanrıların en büyüğü. Başrol senin, güzel değil mi?”

         “Başrol istemiyorum, Zeus’u da sevmiyorum. Dün evde okudum ona boyun eğmeyenlere büyük cezalar veren bir tanrıymış.”

              “Ama bu bir oyun, tiyatro –mış gibi yapma sanatıdır. Onu canlandırınca Zeus olmayacaksın ki.”

              “Olsun işte istemiyorum.”

              “Peki Metecim bir hal çaresi düşüneceğim ama söz vermiyorum,” dedi öğretmeni.

Öğretmeninin bir umut ışığı yakmasına sevinen Mete boynuna atıldı. Eve döndüğünde, Emek Pansiyonda kalan turistlerin bıraktığı kitapların arasında bulduğu Mitoloji Sözlüğünü açtı. Mete’ye, öğle uykusunu uyuyan kediler, köpekler eşlik ediyordu. Karabiber ağacının altındaki sedire yayıldı. Sedirin üstüne pembe karabiber tohumları dökülmüştü. Kucağında babaannesinin hazırladığı ikindi kahvaltısı,  keyfine diyecek yoktu. Dedesi “Buralar tanrıların eviymiş eskiden,” diye anlatmıştı bir gün kayıkla açıldıklarında. Bulutlar arasında kaybolmuş Olimpos dağını göstermiş, “gök tanrı Zeus’un mekânıdır,” demişti. O zamandan aklında kalmış, tanrılara, mitolojiye merak sarmıştı. Eve dönüşte tuttukları balıkları ateşte pişirirken, “Prometheus ol oğlum ama Zeus olma,” demişti dedesi de pek anlam verememişti. Dönüşte hemen Mitoloji Sözlüğünü açmış Prometheus maddesinde şu cümleye rastlamıştı:

Prometheus, ateşi tanrılardan çalmış ve insanlara vermiş, tanrıların kurmuş olduğu düzene karşı geldiği için de zincire vurulmuş, yaman bir ceza çekmektedir.”

“Çocuklar oyunumuzu cumartesi sergileyeceğiz, ailelerinizi de davet edin, oyundan kazandığımız ile okulumuz kütüphanesini zenginleştirelim istiyorum.”

“Peki, örtmenim,” diyerek ayrıldılar okuldan, kimisi denize bir an önce girmenin telaşesi ile eve varmak isterken, kimisi hayallere dalmış, kiminin ise kanına tiyatro aşkı girmişti bile ama haberi yoktu.

Babaannesinin elini sıkı sıkı tutmuş, hızlı hızlı okula yürürlerken zihninde cümlelerini bir daha bir daha tekrar ediyordu Mete, bir yandan da bir hanımeli, bir incir kokusuyla baskına uğruyordu. Siyah pantolonu, beyaz gömleği, parlak siyah ayakkabıları, briyantinle yatıştırılmış saçlarıyla yaptığı sanata yakışır bir görünümdeydi. Akşam çok özenmişti babaannesi. Okulun bahçesine girdiklerinde rengârenk balonlar ve belediyenin çay bahçesinden ödünç alınmış mavi sandalyeler karşıladı seyircileri. Sessizce yerleştiler.

            “Çöz beni Zeus, canım çok yandı artık.”

         “Çözmek mi dedin? Seni daha ağır zincirlere vurmalıydım. Dağları başına yığmalıydım, akbabaların yalnızca karaciğerini değil gözlerini oyduklarını duymalıydım, ateşi tanrılardan çalıp insanoğluna vermek neymiş o zaman anlardın!”

           “Bunca zamandır, dağda mıhlanmış duruyorum, ciğerimle bir kartalı besliyorum, yetmedi mi bu çektiğim ceza?”

Zeus’un “yetmedi!” nidası üzerine bir anda Prometheus’un etrafını, oyunda yer alan bütün oyuncular sardı ve hep bir ağızdan “yetti gari!” diye bağırdılar, ipleri çözerek, ateşi çalıp insanlara veren bu kahraman tanrıya özgürlüğünü geri verdiler. Zeus’u ise kalın urganlara hapsettiler…

Oyun bittiğinde büyük bir alkış kopmuş, bütün seyircilerin yüzünde kocaman bir gülümseme belirmişti. Nazlı öğretmen ise böyle bir sona karar veren öğrencilerine hayran kalmıştı.

edebiyathaber.net (30 Ağustos 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r