Masthead header

Edebi bir tüfek: Alaybozan | Burak Akbalık

Hepimizin zihninde aynı imge aşağı yukarı mevcuttur: bir tüfek patlar ve etraftaki kuş sürüsü huzursuzca uğuldayıp kaçışır. Tüfek sesine kadar her şey sakin gibidir hâlbuki. Ancak tüfekten çıkan saçmalar geniş alanlara erişir ve kuşları huzursuz eder. Alaybozan edebi anlamda böyle bir tüfeğe tekabül ediyor bana kalırsa. Bu huzursuzluk hâli umutsuzlukla değil, eleştiriyle ve görmek istemediklerimizle alakalı.

Daha çok şiirleriyle tanınan Zeynep Tuğçe Karadağ’ın ilk öykü kitabı Alaybozan farklı sularda yüzse de huzursuz edici eleştirelliğini koruyan 11 öyküden oluşuyor.

Açılış öyküsü olan Kaplan Ağzı hayvanların daima insanlar tarafından şiddete maruz bırakılması ikilemini terse çevirerek bir tür “bastırılmış olanın geri dönüşü”nü konu ediniyor. John Berger, hayvanların son iki yüzyıl içerisinde gitgide kaybolduğunu vurgular[1]. Öykü de bu noktadan hareketle hayvanların bir tür intikam güdüsüyle insanlara yönelik saldırılarını konu alıyor. Saldırılar, insanların paniğe kapılmasına ve farklı önlemler almasına sebep oluyor. Bu kaosun aslında insanların hayvanlar üzerindeki çeşitli tahakküm mekanizmalarının sonucu olduğu da vurgulanıyor yazar tarafından. Genellikle insan hayatına uyum sağlayabildikleri sürece yaşama katılabilen hayvanlar, oldukça vahşi bir şekilde gündelik yaşamda gözüküp kaybolmaya başlıyorlar. Hayvanların hayvanat bahçesini basarak kafeslerdeki hayvanları kurtarması, konunun özneleri tarafından bir hayvan özgürleşmesi (animal liberation) fikrini akıllara getiriyor.

İkinci öykü Kaybolan Dudaklar’da, adından da anlaşılacağı üzere, dudaklarını görmediği insanları duyamayan bir kadının hikayesi anlatılıyor. İşin kötüsü, annesi ve babası dışında kimseye, sevgilisine dahi anlatamamış ve bu anlatılamamışlığın onu daha çok etkilediğini görüyoruz:

Arkamdan seslendiklerinde anlamıyorum. Ne zaman dudakları kaybetsem dalgın sayılıyorum. “İyiyim, sorun yok. Sadece kafam dağınık.” Oysa hiç iyi değilim. Ne zaman arkamı dönsem biri seslenecek diye tedirgin oluyorum. Sesleniyorlar. Koşup geliyorlar. “Neden bakmıyorsun?”, “Niye beklemedin?”, “Neden cevap vermedin?” sorularıyla kilitliyorlar. “Size ne?” diyemiyorum, boğuluyorum. (s.23)

Harflerin ve seslerin üzerine oldukça düşen karakterin sevgilisi Ulaş’ın durumu öğrenmesiyle sonlanıyor öykü. Karakter, bu özelliği sebebiyle kendini toplumun geri kalanından soyutlamış ve ne yaparsa yapsın geri katılamayacak gibi bir imaj çiziyor. İnsanların geri kalanıyla arasında hep bir duvar mevcut bu yüzden. Etrafımızdaki insanların sesini duyamamak, kendi sesimizi onlara duyuramamak günümüzün önemli sorunlarından biri. Bu yüzden anlatı çok yabancı gelmiyor.

Suçbaz öyküsünde bir suçlunun başka bir suçu öğrenmesinin ve vicdan azabı çekmesinin izlerini görüyoruz. Orhan, hırsızlık yaptığı evde bulduğu kasetle ev sahibi Erdem’in suçunu öğrenir ve ne yapacağını bilemez. Polise gitmesi durumunda kendisini ele vermiş olacaktır. Öte yandan bu hırsızlık sonrası vicdan azabı sarar dört bir yanını. Orhan diğer suçlarla, özellikle Erdem’in suçuyla kendi yaptığı arasında bir kıyaslamaya gider:

Orhan, hırsızlığı suç olarak görmüyordu. Neydi yani, güvercin çalarak başladığı serüven, soygunlarla devam ediyordu, sübyancılık yapmıyordu ki. Hapishanede kalırken diğer suçluların gözünde değersiz olduklarını anlamıştı. Koğuşun temizlik işleri hırsızlara verilirdi, ciddiye alınmazlardı bir türlü. (s. 31).

Öyküde bir üst-orta sınıf eleştirisini de görmekteyiz. Orhan hırsızlık yaptığı bölgedeki insanları robotik davranışlara sahip olmakla suçlamaktadır. Bunun yanında yukarıdaki alıntıda da görülebileceği üzere suçun niteliği üzerine bir sorgulamaya gitmektedir.

İçimdeki Vatoz öyküsünde, bedensel olarak toplumsal normlara uymayan Cenk’in hikayesini anlatılıyor. Dışlanmışlık hissi, sadece dışarıda gördüğü insanlar tarafından değil, kendi ailesi tarafından da veriliyor. Ailesi bu hissi bilinçli olarak yaşatmıyor olsa da Cenk bu şekilde hissediyor:

Bir kafede kahve içip dışarıyı izlemeye ihtiyacım var ama tam tersinin olacağını bildiğimden yapamıyorum. Ne zaman bir yere otursam rahatsız ediliyorum. Fotoğrafımı çeken ergenler, işaret parmaklarını üzerime doğrultan çocuklar, dik dik bakan yetişkinler… (s. 33)

Yaşadıklarının Cenk’i istemeyerek bazı şeyler yapmaya ittiğini görüyoruz öykü içerisinde. Yapmak istediği ama beceremediği şeyin kardeşi Cem tarafından öğrenilmesiyle de sonlanıyor anlatı. Cem bir doksanın üzerinde boyu, kumral teni ve yeşil gözleriyle, 1.24’lük Cenk’in fiziksel açıdan tam zıttı konumunda ve Cenk’in bu duruma oldukça içerlediği görülüyor.

Mahir Bey adlı öykü bilindik bir anlatıyı, çocuklarının arayıp sormadığı yaşlı ve emekli bir karakteri sunuyor okura. Mahir Bey’in çocuklarının özleminin yanında yaşadığı kasabadaki tanıdıklarının, komşularının onları sormasına içerler bir hâlde olduğunu görüyoruz:

Yaşama karşı duydukları hırs, çocuklarını senden uzaklaştırmıştı, iş yerinde yükselmekten başka amaçları yoktu, sana ayıracak zamanları hiç. (s. 39)

Komşuların çocuklarına, torunlarına imrenen ve yalnız kalmaktan sıkılan Mahir Bey, çocuklarının gelmemesine karşın bir çözüm bulmaya çalışır. Ancak yaptığından utanç duymasıyla sonlanır anlatı. Kızının çıkıp gelmesine rağmen Mahir Bey utancı hasebiyle tekrardan yalnız kalmıştır.

Ölürgezer öyküsü benliğine, bedenine ve yaptıklarına yabancılaşan, kendini yaşayan bir ölü olarak addeden bir karakterin hikâyesini anlatıyor. Bir tür arafta kalmışlık söz konusu karakter için. Ölüm denilen olay bir sona tekabül ederken, bu öyküde karakterin bir sonsuzluk durumu içerisinde olduğunu görülüyor:

Giyinik bir ölü olmam, ölmemden de tuhaftı. Organlarımın eksikliğini duyumsadım. Hiçliğin, varlıktan daha kolay ayırt edilmesi can sıkıcıydı. (…) Zihnimin matematiğini çözemiyordum. (s.45)

Dip Nota öyküsünde, kokulara saplantılı olan ve bu sebeple evlendiği kişi de dahil olmak üzere herkes tarafından dışlanmış hissettirilen bir kadının hikâyesi aktarılmış. Oysa koku da, tıpkı sözcükler ve görseller gibi bize bir şeyleri anımsatabiliyor, duygularımızı etkileyebiliyor. Öykünün kahramanının Patrick Süskind’in Koku romanından etkilendiği, dışlandığı alanda kendisini var edebilmeye çalıştığını ve bir tür parfümeri şirketinde çalıştığını görüyoruz. Öykünün sonundaysa trajik bir biçimde çok sevdiği şeyin kaybıyla karşı karşıya kalıyor. Karakterin evlendiği kişi tarafından dışlanmasının tek nedeni kokular değil, Alevi oluşunun da bir başka sebep olarak vurgulandığını görüyoruz Karadağ tarafından.

Kilitlerin Ardında’daysa insan dışı varlıkların duygularının olanakları işlenmiş yazar tarafından. Öykünün “karakteri”, yol arkadaşı Meltem’i kaybedişinin sonrasında olan olayları okura aktarıyor. Burada insan-eşya ilişkisinde göz ardı edilen tarafın işe koşulduğunu görüyoruz. Eşyaların hatıraları taşıyan, hatıraları uyandıran bir niteliği olduğunun altı çiziliyor:

Kaçmak, unutma arzusu değil midir? Öyleyse neden bunca yıl bana hatıralarını taşıttı? (s.55)

Sürekli Gece hayatı şehirlerarası trenlerde geçen Akgün’le yönetmen olmak isteyen Alaz’ın hikâyesini okura aktarıyor. Alaz, Akgün’le alakalı bir kısa film çekerek başarılı olmaya, ten garına doğru koşarken beklenmedik bir patlamayla sarsılır. Tarihler 10 Ekim 2015’i göstermektedir. Öykünün adında geçen süreklilik, sadece Akgün’ün kör birisi olmasıyla alakalı değildir. Sürekli bir karanlığı sağlayan patlamalar, saldırılar, katliamlar ve suikastların mevcut olduğu bir örnek vesilesiyle yazar tarafından okura sunulur.

Tabut Kırıldığında bir ölüm sonrası yaşayanların tepkilerini, yasını ve duygularını içeriyor. Burada altı çizilen ölmenin kendisi değil, ölümden sonra yaşayanların bir yandan ölen kişiyle alakalı üzülürken, onlarla hesaplaşırken bir yandan da bir gün kendilerinin de öleceklerini bilmeleri:

Ölüm hiç eskimiyor, yenileniyor durmadan. Ağıtlar, hesaplaşmalar, sorular biriktirerek genişliyor. (s. 67)

Son öykü Sözcükler Çekildi’de kelimesiz, dilsiz ve dolayısıyla iletişimsiz bir dünyanın nasıl bir kaosa sürüklendiğini görmekteyiz. İletişimin imkânsızlaşması insanların bir nevi çileden çıkaracak duruma getiriyor. Görsel dil ve beden dilinin öneminin arttığını görüyoruz ancak yazar sadece bu ikisinin yeterli olmadığını sezdiriyor okura. Bu hengame içerisinde bir yazarın durumunun aktarılması, dile farklı bir bakış açısından bakılmasını da beraberinde getirmiş. İktidarın halka çözüm olarak bir sözcük paketi sunmasıyla, bir sansür/oto-sansür uygulamasının başlamasını görüyoruz. Bu paketi kabul edenler iktidarın diliyle, onun terimleriyle konuşabiliyorlar sadece. Yazarın bu sözcük paketini kabul etmemesi, hatta bu paketten haberdar olmaması oldukça manidar. Her şeye rağmen yazarların diline ket vurmamaları gerektiğini imliyor.

Özetlersek, Karadağ’ın hemen hemen her öyküsünde görülen eleştirellik/norm-dışılık kitaptaki öyküleri kendi içlerinde birbirlerine bağlıyor. Yazar tarafından örtük ve imalı değil, apaçık ve belirgin bir anlatım biçimi tercih edilmiş. Dert edindiği konular açıkça ortaya konmuş. Öykülerin uzun olmamasını açık ve dolaysız anlatımla bağdaştırmak mümkün. Karadağ’ın cümlelerinde, şair olmasıyla bağlantılı olarak, bir ritim hissediliyor ve bu ritimsellik metnin akıcılığına katkıda bulunuyor.


[1] Aktaran Oxana Timofeeva, Hayvanların Tarihi: Felsefi Bir Deneme, İstanbul: Kolektif Kitap, 2018, s. 12

edebiyathaber.net (30 Ağustos 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r