Masthead header

Gözünden aldılar mı sürmeyi? | Feridun Andaç

“Bahçedeki ot acıdır,” demişti bir dostum.

Onu görmemelerine, değer vermemelerine yüksünmüş bir hali vardı bunu söylerken.

Ben olamamanın, birlikle yol alamamanın, iki insanın arasındaki çatışmanın gerçekliğini düşününce hep bu söz gelir aklıma.

Gece ilerlemiş. Geliyorsun. Gecenin bütün sesleri gerilmiş, yüzün bunların tınısından renk almış.

Sesin uzanıyor başka yere. Güller açıyor. Başlıyor kutsayıcı sözler. Zamanın tufeylisi bin bir eda içinde güneş taklası atıyor. Parıltısı geceye düşmese de, inandırıcı geliyor sana.

Senin için de bahçedeki ot acı. Hatta görülmeyen, işitilmeyen, hissedilmeyen…

Geceye düşüyor gölgen, bir de öfken.

Sınırda devriyeler yer değiştiriyor. Irak haritadan silinmek üzre, belalı berduş  savaş oyunları üretiyor habire.

Öyledir, bir savaşta kaybedenler olmalı ki, yeni savaşlar çıksın. Kazanmak iyi geliyor, Gazze Şeridi’nde şafak vakti bir anne ile kız ölüm uykusunda, Bekaa Vadisi yenginin duldasında uykuda. Uykulu zamanlarda, kaybedenlerle kazananlar aynı renkte buluşmuş. Gece sessiz, uzağındayız bunların…

Belirlenmiş alanlarda sürüyor savaş oyunu.

Biz, bahçemize bile sahip çıkamıyoruz!

Hayatı oyun gibi görmenin dili çözülmüş. Ama bahçedeki otların rengi solup gitmiş. Bir tek akasya ağacının çiçeğe duran dallarının kokusu geceyi sarıyor.

Örtsün istiyorum sesini… Veriyorum kendimi o kokuya. Cehennem zebanisine bakarcasına bakmak aşkı öldürür. Esirgemek suyu aşkı bitirir. Başka söze söz yetiştirmek silip atar sevgiyi.

Dar zamanda konuşmak iyi gelmez, sonra çeker alırlar gözünden sürmeyi.

Zaman devriyesi kesilmiş ölüm. Oysa pusuda bekleyen başka şey. Alıştırıyorsun kendini bu düşünceye.

Çıkmış insanların karşısına, anlatmıştın bunu. Korkuların, kaçışların, görmezden gelişlerin bir gün gelip seni yakandan yakalamıştı. Adım adım gitmiş, soğuk yüzünü görmeye alıştırmıştın kendini. Dostunu kucaklayıp toprağa indirmek, kulağına da; “Acılar ancak burada diner,” demek istemiştin. İçin el vermemişti.

Aklına düşmüştü gecelerin sessizliği, orada cehenneme dönüşen duyguların dilsizliği…

İşte bu gecelerden biri…

Göze iyi gelen, dili dilleştiren balık resimleri geçiyor gözünün önünden. Ah! Ne tat, ne tat… Bunlarsız da ölünmüyor, hayat bölüşülmüyor.

Faşizm demişti, Ingeborg Bachmann, iki insan arasında yaşanan ilişkide yatar… Sonra, altını çizmiştin şu satırlarının: “…iki ayrı hayat yaşamaktayız, ama bu, her şey demek değil, çünkü mekân birliği duygusu peşimizi bırakmıyor…”

Orada seninle var olmak için yaşadığımı düşündüm. Gördüm ki; hiçbir köşede iz bırakmamışım, gözlerimin yansısı kalsın istememişsin hiçbir yerde, parmaklarımın izi kazınsın bir kir gibi çıkmasın karşına demişsin. Dolaplara sığmaz ki gözlerim, seni taşıyan duygularım dar yerlerin harcı da değil hiç. Bir duvarın rengi sevgimin rengine dönüşsün istemedim. Gene de silinip atılacakların rengine dönüşen sevgisizlik panayırdan geçmenin kederi dokunuyor bana. Ne acı.

Evet, evet; bahçedeki ot acıdır… Acıdan da acı…

Yok Etme

                                                                          “Uzaktakiler uzaktır çok”

                                                                                  Blaise Cendrars

“Parçalanma,” diyor buna Thomas Bernhard. Yaşadığı toplumun hoyratlığının ezincinde dönüp gökyüzüne bakma gereksinmesini hisseder. İnsanın insanı yok eden bakışı, görmezden gelişi, ikili ilişkilerdeki hoyratlığı, çarşıda pazarda akıp duran çözülme, parçalanma halleri yaralar onu. Bir barınak arayışındadır, tutunduğu yazı kimi zaman onun mutlandırır. Ama gene de kederlidir, yalnızdır. Sığındığı yazı adasında yol almaya çalışır. Orada yazdıkları dönüp bakılmasını istedikleridir belki!

Aradaki gölge siliyor her şeyi. Dönüp okuyorum gerçeküstücü bir şairi:

         “Size dönüyorum

         bugün daha da  güçlü, ya da yalan, bu yürek

         erir gibiyse de neşeli anılarla- ve korkunç.

         Acılı ruhu geçmişin

         ve sen beni çağıran yeni istem,

         sizleri birleştirme zamanı belki

         dingin bir limanında bilgeliğin.

         ve çağrılması olacak bir gün bu

         altın sesin, yılmayan kuruntuların,

         ey artık hiç bölünmez ruhum. Düşün:

         ilahiye dönüştürmek ağıtı; eski duruma ermek;

         yok olmamak artık.” (Eugenio Montale)

Uzağındayım gölgenin, sözlerin yaban kalıyor. Araya giriyor sesler, uzanıyor elem dolu bakışlar. Sesinden ses alıyor gölgen. O da başlıyor edasına. Kimdir, öğreten zaman mı; gösteren dil mi yaşadıklarımızı taşıyan?

Dil bukağısı dedikleri bu olsa gerek!

Senin olmak ne zormuş Akdeniz, sana gelmek; kavuşmak kıyına. Kasırga da yok üstelik, suyunun tadı da yerinde. Ama devriyeler kol geziyor, yok etme zamanıdır Ortadoğu’da.

Bizi ayıran denizin kıyısı sınır, canından süzülenin bakışı od, tükenen ne varsa bir yalımlık söz gibi aramızda.

Kendi olmak yolculuğuna çıkmışken yoluna düşen gölgenin canı kesilmek sağaltıcıdır her zaman. Ama bilinmezlik perdesini de aralamakmış bu, yani paramparça olmayı göze almakmış.

Yönsüzlük savurucu, bilmezlik ise yaralı samur bakışı. Durdukça kanayan, gölgesine sığınılan bir duvar!

Aşılmazlık mührünü kim astı oraya bilinmez. Kim geçti bu yoldan izleri silinmiş, kimdir gecene ışık düşüren, sözünü şenleten?

Ne zaman başlar yok etme yolculuğu, ne zaman biter parçalanmışlık hali… Soruya gerek yok! Yaşamak en iyisi. Gölgen senin önünde. Zamanın tufeylisi oyuncaklarıyla baş başa. Sana orada durmak, bana dilin bukağısında kalmak yakışır. Aramızdan akan nehrin adı konmamış nasılsa coğrafyada. Haritasız yolcu, kıblesiz dua gibiyiz nasılsa seninle.

2006

edebiyathaber.net (30 Ağustos 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r