Masthead header

Gazi Tuğrul Ertuğrul: “Direnebilmek için yeni kavramlar üretmek lazım.”

Söyleşi: Mehmet Özçataloğlu

Felsefe ve edebiyatı temelde buluşturup, “Irmak Kitabı”nda metinlerine yansıtan Gazi Tuğrul Ertuğrul ile konuştuk.

Kitabın adı “Irmak Kitabı.” Farklı bir kitap olduğu adından da biçiminde de anlaşılıyor hemen. Nedir sizi bu kitabı yazmaya yönelten?

Yazma yolculuğuma ırmak ile çıkıyor olmamdaki en büyük motivasyon kaynağım; şüphesiz yaşadığım coğrafya olan Troas bölgesi…

Dağları, ırmakları, ormanları ile tüm ekosistemin dünyanın en büyük şiirlerinden İlyada’nın dizeleri ile eşliğinin oluşturduğu o büyük mit; beni çocukluğumdan beri Skamandros’un ırmağın kıyısına götürmekteydi.

Bir İlyada okuru olarak, çocukluğumdan beri büyük bir coşku ile “dünyanın en önemli mitolojik ırmağının kenarında oturuyoruz” dediğimde, ben de oluşan bu büyük anlamın, çevremde hiç oluşmuyor olmasına duyduğum hayıflanma idi bu motivasyonu daha da arttıran sebep…

Ben de oluşan bu anlamı, hatta anlamın da ötesinde dallanan ve budaklanan bu kavramı herkesle paylaşmak istedim. Evreni başlatan ana elementlerden biri olan suyun tarihine ve şimdisine yaptığım bu öznel tanıklığı aktarmayı denedim.

Kaz Dağları’nda bir pınarın doğuşundan, akışına şahitlik ederken, bugün bulunduğumuz çağda artık topyekün farketmeye başladığımız, aynı zamanda bu evreni bitirecek olan ana elementlerden bir tanesinin de su olacağı gerçeğinin altını çizmek istedim.

Ne yazık ki, bu gerçek yanımızda belli belirsiz akan ve kurumakta olan ırmaklar gibi boylu boyunca uzanmakta yanımızda… Ben ırmakla bütünleşip o sızıyı kalemimle içimde yaşamak istedim bu coğrafyanın bir üyesi olarak…

Kitap Spinoza’dan alıntılarla ilerliyor. Kitabın referansı Spinoza’dır demek yanıltıcı olur mu?

“İmgeden kavrama felsefe” gibi bir iddia ile yola çıkmıştım yazmaya başlarken.

Bu kavram çabasında en önemli anahtar benim için Spinoza’nın önermeleri idi. Ancak yine de tek referans olarak Spinoza’yı göstermek, ırmağın derin ve çok yönlü on- tolojisini tek başına karşılayamayabilir.

Ben her ne kadar metinde bahsetmesem de; Bergson’un ‘sezgi ve zaman’ kav- ramları ve Husserl’in fenomenlerinden ziyadesi ile faydalandığımı söyleyebilirim.

Irmak metnini bende başlatan ilk nüve “akışı sürükleyen oluşlar…” idi. Nereden geldiğini bilmediğim bu cümlenin içini doldurmaya çalıştım metin boyunca.

İnsanların tarih boyunca akan hayatlarında sürüklenen tüm bu oluşlarını aktarmak için ‘Deleuze’un ‘oluş’ kavramının bu ırmakta bana sandal olduğunu da ayrıca belirtmem gerek.

“Irmak iter, kazar veya etrafından dolaşır” diyorsunuz kitapta. Gazi Tuğrul Ertuğrul, bir ırmak olsaydı hangisi olurdu ya da olmayı isterdi?

Evet, bu güzel soru ile aslında “ırmakları insan olsaydı.“ diyerek yazdığım bir bölüme atıfta bulunmuşsunuz. İnsanın; kaçma, savaşma ve donma kalıplarına benzetiyorum ırmakların bu davranışını.

İş insana geldiğinde, sanırım hayatın her evresinde dönüşüyor bu davranış. Buradan hareketle Gazi Tuğrul ırmak olsaydı;

Çocukken iterdi. Gençliğinde kazardı. İlerleyen yaşında etrafından dolanırdı. Zamanın insana kazandırdığı kıvrım sanırım böyle bir şey…

Bir başka sayfada “Irmak hırçın ve asi olduğu kadar sevecendir de. Yolunun üzerindeki tüm tarlalarla paylaşır suyunu; etrafını yeşertir, büyütür ve besler. Bu nedenle ırmak; gidilen ve varılan olduğu kadar, beklenen ve çağrılandır” diyorsunuz. İlginç bir bakış açısı. Irmağa farklı taraflardan farkı gözlerle bakmışsınız. Biraz daha açmanızı isteyebilir miyim bu satırları?

Burayı açmaya yine kitabın içerisinden bir cümleyle başlamak isterim “Su ırmağın içinde, ırmak suyun içinde… Birbirlerine teşne sayısız atom ile evrene uzanan bir oluş hali…”(sayfa 23)

Evren içerisinde nesneler birbirleriyle kesintisiz bir etkileşim içerisindeler. Bu çokluktan, bu çok bağlantılılıktan yaşamın kendisi doğuyor. Bağlandıkça yeni kıyılar kuruyoruz ve böylece yeni temas yüzeyleri oluşturuyoruz.

Irmakta varolan bu çokluk; zamana ve mekâna yayılmış bir biçimde, tarihler boyunca çok uzun kıyılar oluşturmasında gizli bana göre. Ve insan doğanın içerisinde, yine doğadan bir parça olarak kalma özelliğini yitirdikçe, bu çoklu bakmayı kaybediyor. Kendi öznesinde, hem kendini hem de doğasını yitiriyor. Şimdilerdeki çaresizliğimizin sebebini de buna bağlıyorum.

İşte tam burada, ırmağı bir ip gibi düşünüyorum. Bir bakıştan diğer bakışa ulaşmamızı sağlayan bir damar gibi… Irmağın içinden kıyıya baktığımız şekilde, kıyıdan da ırmağa bakabiliriz bu anlamda. Bizi tekrar doğamızda bağlayacak olan şey de bu bakış bana göre. Ters bakabilmek… Irmağın içinde her yöne doğru akabilme kudreti bu, bizde gizli olan şey…

Parantezi yine kitaptan bir cümleyle kapatayım:

“anne karnındaki su, ırmaktan gelişimiz gibi doğduğumuz an…”(sayfa 77) işte anneden kopup doğaya çıktığımız an, bu kopmayı birleştirebilmek için bu bağlara çok ihtiyacımız var. Bunu kurarsak aynı zamanda dünyamızın geleceğini de kurtarabiliriz diye düşünenlerdenim.

“Anlamak sevmenin başlangıcıdır” demiş Spinoza. Kitapta da görüyoruz bunu. Birbirimizi anlamadığımız için mi bu denli öfkeliyiz birbirimize karşı? Neler yapabiliriz anlaşılır olmak için, anlayabilmek için?

Az önce de belirttiğim gibi biz bizi birbirimize bağlayacak olan damarlardan yoksun kaldığımız için öfkeleniyoruz. Sadece kendi öznemizle, buna bağlı olarak hiç bir yüzeye temas etmediği için üretme şansı bulunmayan egomuzla, daha ne kadar devam edebiliriz ki… Anlama çabası bitince öfkeden ve kederden başka bir şey kalmıyor geriye…

Hele bir de günümüzde daha fazla tüketmemiz için bize kibirli olmamız gerektiğini dayatıp duran bir sistem varken ve bu kadar güçlüyken…

Direnebilmek için yeni kavramlar üretmek lazım bana göre. Aslında bunun için o kadar çok malzeme var ki çevremizde… Bu bazen bir ırmak olur, bazen de kuruyan bir yaprak… İçimizdeki ırmakta, bir dala tutunarak başlamak kafi… Biz başlayalım yeter ki…

Sırada benzer bir çalışma var mı diye merak diyorum. Nedir planlamanız?

Eğer bu akışı sürdürebilirsem yazma yolculuğumu bir üçleme ile tamamlamak istiyorum. Birinci adım ırmak ile atıldı. Irmakta doğa ve ana ile çıktığım yolculuğu anlatmayı denedim.

Şimdi ikinci adım olan ‘Kule Kitabı’nı yazıyorum. Yani ırmak gibi doğa tarafından yaratılmış hali hazır bir oluş yerine, insanın kurmacalarını… Kendi eli ile inşa ettiği iktidarın kitabını. Kitap Babil mitine atıf yaparak ‘kulenin grameri’ ile başlıyor. Çünkü en büyük kurmacamız dilin kendisi… Dilin içinden dil ile çıkmayı becerebilir miyim bilmiyorum. Ama deniyorum.

Bu üçlemenin son adımı ise ‘Atlas kitabı’… Şimdilik sadece bunun için gökyüzüne yazdığım Haikular var. Bu Haikular beni nereye götürecekler. Ben de çok merak ediyorum.

edebiyathaber.net (11 Nisan 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r