Masthead header

Feyzi Ersoy: “Kitabın sayfaları arasında dolaşıp, içeriğine vakıf olunca ona tutulmamak mümkün değil.”

Söyleşi: Ayşe Yazar

Kâşgarlı Mahmut, “Erdem ve meziyetin başı dildir.” diyor. Uzun yıllar sözlü gelenekte yaşayan edebî ürünlerimizi dimağında , eşsiz bir hazine gibi saklayan bir milletin bu hazinesini kayıt altına alan ilk sözlük yazarımız olmasından çok daha kıymetli bir yeri var Kâşgarlı Mahmut ve onun eseri  Dîvânu Lügâti’t-Türk’ün.

Bu nadide eserin yazılışının 950. yılında Dîvânu Lügâti’t-Türk ‘ün romanı Bir Kitaba Tutuldum üçüncü baskısını Ötüken Neşriyat ‘tan yaptı. Hacı Bayram Veli Üniversitesi ‘nde Türkolog olan Prof. Dr. Feyzi Ersoy ile romanı üzerine konuştuk.

Kitabın adı sizin de duygu haliniz hissini uyandırıyor. Bu kitaba niçin tutuldunuz?

Kitabın adı, aslında Ziya Gökalp’ın bir cümlesinden alıntıdır. Ali Emiri Efendi, DLT’yi bulduktan sonra uzun süre onu kimselere göstermemiştir. O dönemin İstanbul’unda bu haber yayılmış, kitabı görmek isteyenler olmuş ama kimse bunu başaramamıştır. İşte Gökalp da bu sözü, böyle bir ortamda Kilisli Rıfat’a söylüyor. Kitaba kulaktan duyma ile âşık olduğunu, ne yapıp edip kendisine bu kitabı görme hususunda yardım etmesini istiyor.

Bana gelince bir Türkolog olarak işim gereği zaten her Türkolog gibi DLT’yi ben de sık sık kullanıyorum çalışmalarımda.  Böyle bir kitabın sayfaları arasında dolaşıp, içeriğine vakıf olunca ondan etkilenmemek, ona tutulmamak mümkün değil. Dolayısıyla benim kitaba tutulmamı da kısaca böyle değerlendirmek lazım.

Anlattığınız detaylara baktığımızda hayli araştırma gerektiren unsurlara rastlıyoruz. Kitabın hazırlık sürecinden bahsedebilir misiniz?

Ben, “Dîvânu Lugâti’t-Türk, Ali Emiri Efendi’yi Nasıl Buldu?” başlıklı bir makale yazmıştım. Bu yazım 2018 yılında Dil Araştırmaları dergisinde yayımlandı. Herkes, DLT’yi Ali Emiri Efendi’nin sahafları dolaşırken tesadüfen bulduğunu anlatıyordu. Aslında bu bilgiler de Kilisli Rıfat’ın verdiği bilgilere dayanıyordu. Ancak 1922 tarihli kendi yazdığı bir makalede Ali Emiri, farklı şeyler de söylüyordu. Ben makalemde bu konu üzerinde durmuştum. Tabi makaleler hemen ortaya çıkmıyor. Biraz hazırlık ve araştırma süreci gerekiyor. Ben de bu süreçte konuyla ilgili epeyi malzemeye ulaşmış ve onları okumuştum. Bunları okurken de “Bundan güzel bir hikâye çıkar, ben bunu yazayım.” diyordum. Nitekim yazdım da. Ancak yazdıklarım biraz uzun olunca malzeme bir roman boyutuna ulaştı. Roman da bu şekilde oluştu. Hocam Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun herkesin tanıdığı, ülkemizin en büyük âlimlerinden biridir. Kendisinin yazdığı akademik pek çok eserinin dışında üç tane de romanı bulunmaktadır. Belki hocamın böyle çalışmalar yapmış olması, beni de bu konuda cesaretlendirmiştir.

Karakterlerinize verdiğiniz isimler hep Türkçe. Aykut, Ertunç, Turgut, Bilge, Cengiz, Gökçe. İsim seçimlerinizdeki hassasiyetleriniz neler oldu?

İsimler, “özellikle Türkçe kökenli olsun” diye bir düşüncem olmadı ama bunu hiç de düşünmedim de değil tabi. Aykut ve Ertunç Hoca karakterleri gerçek hayattan alındıkları için onların isimleri, temsil ettikleri kişileri de hatırlatsın istedim. Diğerlerinde ise böyle bir kaygım olmadı. Ama isimleri seçerken sevdiğim isimler olsun istedim elbette.

Kitapta rüyalar hayli yer tutuyor. Ali Emiri’nin rüyaları bir milletin rüyaları mıdır? Bu rüyalar için neler söylersiniz?

Emiri’nin korkusu, kitabın çalınması, yangına kurban gitmesi veya kaybolmasıdır. Tabi kaybolan bu durumda yalnızca bir kitap olmayacaktır. Emiri’nin tabiriyle bütün Türklük ve Tükistan’ı içinde taşıyan bir hazine olacaktır. Kültürümüzün yaşatılması ve gelecek nesillere doğru bir şekilde aktarılması hepimizin üzerinde titremesi gereken bir durumdur.

Aykut Hoca’nın Kıbrıs’ta doğduğu ve çocukluğunun geçtiği köyü ziyaretinde “İl kalır, törü kalmas.” sözünü hatırlaması ile sizin bu kitabı yazma amacınız örtüşüyor mu?

Bize atalarımızdan gelen çok değerli bir mirastır vatanımız, kültürümüz ve dilimiz. Bir çeşit bayrak yarışı gibi. Bayrağı bizden sonrakilere problemsiz bir şekilde teslim etmemiz gerekiyor. Bir dilci ve akademisyen olarak benim yapabileceklerim belli. Bu çerçeve içerisinde dilimizin imkânlarını yalnızca akademik alanda değil sanatsal kulvarlarda da kullanmak var elbette. Bu yüzden zaman zaman bu tarz denemelerim oluyor. Bunu yaparken seçtiğim konular da sadece yazmış olmak için yazılan konular olmuyor. Hem didaktik hem de mesaj veren bir eser olsun istedim mesela bu kitap için. Okuyanlar hem bir roman okusunlar, hem de DLT ile ilgili a’dan z’ye her şeyi öğrensinler, bilsinler istedim.

Kitapta paralel bir kurgu var. Bir yanda 1912’de İstanbul’da akıyor zaman, bir yanda 2017’de Ankara’da. Anlatıda çatışmayı ve merak ögesini körüklemenin dışında neden böyle bir kurgu oluşturduğunuzu sizden dinlemek isterim.

Evet, zaman olarak gel-git’li bir kurgu var eserde. Bunun örnekleri çoktur aslında. Ben hem geçmişi hem de bugünü vermek istedim. Şöyle ki, sadece geçmişi anlatmaya kalksam bu kitap bir belgesel ya da tarihî bir metin gibi algılanabilirdi. Bu yüzden bugünü de dâhil etmek istedim. Vermek istediğim bazı mesajları da aslında bugünü anlatırken daha iyi verdiğimi düşünüyorum.

Her bölümün başında Dîvânu Lügâti’t-Türk ‘ten alınan epigraflar var. Bunları neye göre seçtiniz?

DLT’den alıntı o kısımlar, aslında o bölümde nelerin anlatıldığı ile ilgili okuyucuya ipuçları veriyor. Yazma işini tamamladıktan sonra bunlar aklıma geldi ve bunun için Dîvân’dan işime yarayacağını düşündüğüm cümleler seçmeye çalıştım. Seçtiğim o cümleler içinden de romanda kullandıklarımı belirledim. Bunların pek çoğunun da içerikle büyük oranda güzel bir şekilde örtüştüğünü düşünüyorum.

Tarih, edebiyat, halk bilimi ve çok çeşitli alanlara kaynaklık eden, oldukça ciddi bir konuda yazdığınız kitapta yer yer gülümseten anlara da tanıklık ediyor okurlarınız. Bu mizahi detaylar nasıl ortaya çıktı?

Gülmek hayatımızın her alanında yer almalı bence. Bu sebeple fırsatını yakalayınca birtakım komik sözleri ya da olayları kitaba yansıtmaktan geri durmadım. Aslında Türk Dili Tarihi derslerinde üniversitede yıllardır anlattığım bir konuyu ben roman hâline dönüştürdüm. Öyle bir şey yapmak istedim ki, bu kitabı okuyanlar hem bir kitap okumanın keyfine varsınlar hem de çok önemli bir değerimizi ve onunla ilgili bilgileri kitap bitince kavramış olsunlar. Didaktik bir çalışma oldu aslında bu eser. Karşıdaki kitleyi bilgiye boğup sıkmak istemedim. Bu kaygı ile çıktı esprili bölümler.

Türk Dil Kurumu Başkan Yardımcılığı yaptınız yakın zamanda. Türk dili için gerekli gördüğünüz hususlar neler oldu?

Türk Dil Kurumunda üç yıl Başkan Yardımcılığı görevini yürüttüm. Türk Dil Kurumu, 1932’de Atatürk’ün kurduğu hedefler ve amaçlar doğrultusunda çalışmalarına bugün de devam ediyor. Ben de bu kutlu süreçte küçük katkılarla amaca hizmet edebildiysem ne mutlu bana? Atatürk zamanından beri amaç, dilimizi korumak ve dilimizi dünya dilleri arasında hak ettiği yerlere getirmektir. Türk dili gerçekten dünyanın en köklü ve en zengin dillerinden biridir. Bu dili ne kadar işlersek ve tanıtırsak o kadar güzel şeyler yapmış oluruz. Bu doğrultuda çalıştığımı düşünüyorum.

2022, Dîvânu Lügâti’t-Türk ‘ün yazılışının 950. yılı. Yüzyıllar öncesinden gelen bu kadîm sesin  hangi nitelikleri özellikle bilinsin istersiniz?

DLT, denince çoğumuzun aklına ilk sözlüğümüz oluşu ve yazarının Kâşgarlı Mahmut olduğu gelir. Ama maalesef pek çoğumuz için eserle ilgili bilgiler bundan ibarettir. Çoğumuz ne zaman yazıldığını da bilmeyiz. Hatta okumuşlarımız arasında eserin Kâşgarlı Mahmut tarafından yazıldığını bile bilmeyenler çıkacaktır. Ali Emiri, kitap için “Bu kitap değil bütün Türkistan ülkesidir.” diyor. Haklı da. Onda 11. yüzyıl Türk yaşamına, Türk âdet, gelenek ve göreneklerine ilişkin çok şey buluyoruz. Oğuz boylarını, Alp Er Tunga Sagusu’nu ondan öğreniyoruz. Çoğu bugün de kullanılan atasözlerimizin ilk kaynağı olarak onu görüyoruz. Eserde bir dünya haritası da var ve bu harita daire şeklinde çizilmiş. Dünyanın yuvarlak oluşu hususunda buradan alınması gereken çok mesaj var. Yaklaşık 8800 civarındaki söz varlığı ile hem dil hem de kültür tarihimiz açısından çok önemli bir kaynak bu eser. “Ütü” kelimesine ilk burada rastlıyoruz mesela. Hangi birini anlatalım ki, eserin içine girince engin bir denize girmiş gibi oluyorsunuz.

edebiyathaber.net (29 Mart 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r