
Söyleşi: Kübra Çiğdem İnal
Öyküleri, eleştiri yazıları ve gençlik romanlarıyla tanınan Fatma Burçak, 2025’te yayımlanan dönem romanı “Ben Ölünce Yaz”ı İstanbul’da Kübra Çiğdem İnal ile konuştu.
Erenköy Kız Lisesi ve İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi mezunusunuz. Ağustos 2025’te yayımlanan romanınız “Ben Ölünce Yaz” dan önce de çocuklar için kitaplar, gençler için derlemeler, çeşitli öyküler ve inceleme yazıları kaleme aldınız. Bunların dışında kimdir Fatma Burçak? Bize kendiniz hakkında biraz daha bilgi verir misiniz?
Hayatı okuyarak, yazarak ve bazen de anlatarak kavrayan biriyim. Kentin içinde dolaşmayı, bilmediğim yerlere gitmeyi, ellerimle bir şeyler yapmayı severim; örgü örmek, çiçeklerle uğraşmak, resim yapmak ya da boyamak gibi. Çaya, kahveye eşlik eden muhabbeti de pek severim. İnsanın kendini anlatması en zoru bana göre. Bütün bunların dışında hikâye anlatmayı seven biriyim işte.
Yazmaya nasıl başladınız? Sizi yazmaya iten etkenler neler oldu?
Çocukluğumdan beri hikâyelerin peşindeydim ben. Hem anlatmayı hem de dinlemeyi çok severim. Okumayı öğrenir öğrenmez de kitapların peşinden gittim. Hem dünyayı anlamak hem de kendimi ifade etmek için kendime en yakın bulduğum yöntem de okumak ve yazmaktı. İlk olarak gençler için yaptığım derlemelerle edebiyatın derinlerine inmeyi öğrendim; metne bakmayı, görmeyi, incelemeyi, metinle ilişki kurmayı. Bu arada hep yazdım. Sonra edebiyat atölyeleri yapmaya başladım. Daha çok okudum, anlattım; kendi yazdıklarıma karşı mesafe koymayı, yazdıklarımdan kendimi silmeyi öğrenmeye başladım. Sonunda bir de baktım buradayım.

“Ben Ölünce Yaz”; 1942 Varlık Vergisi günlerinde biri Rum, diğeri Türk iki ailenin hikâyesini, arka plana Türkiye’nin zor bir dönemini koyarak ilerleyen ve son sayfasına kadar okuyucuyu elinde tutmayı başaran, sürükleyici bir dönem romanı. Bu roman nasıl ortaya çıktı, hikâyesinden biraz bahseder misiniz?
Aslında romanın iki karakteri Nurdan ve Efrosini, benim için iki farklı öyküydü ama her iki öykü de bir türlü sona ermiyordu. Sürekli yeniden yazıyor, birini bırakıp diğerini yazmaya başlıyordum. Çabam uzun bir süre bu şekilde devam etti ve gün geldi onlarla uğraşmaktan vazgeçtim. Pandeminin sonlarına doğru, Bursa Nilüfer Belediyesi Gölyazı Yazı Evi’ne konuk oldum. Amacım bu iki uzun öyküden birini novella olarak ortaya çıkarmaktı ama yine olmadı. Bir türlü ilerlemedi. Gölyazı’dan ayrılırken elimde “Zaman Bekçileri” isimli çocuk romanım vardı. Ertesi yıl bu kez Misi Yazı Evi’ne konuk oldum, oraya da yine aynı niyetle gittim. Masanın başına oturduğumda iki dosyayı birleştirebileceğimi ve böylesinin çok daha iyi olacağını keşfettim. Sanki karakterler de bu kavuşmayı bekliyormuş gibi, anlatıcının da eklenmesiyle hikâye çözüldü, aktı. İstanbul’a döndüğümde dosyanın üzerinde çalışırken bana yardımcı olan bir şey daha oldu. 1945-46 yıllarında dedemin, doğuda subay olarak görev yaptığı sırada yazdığı mektuplar, dönemin diline yakın bir dil kurmamda ve biraz da olan biteni anlamamda bana rehberlik etti.
Bu topraklara ait kültürel dokunun kaybolmasına içim yanıyor
“Ben Ölünce Yaz” için -daha çok kadın karakterlerin sesini ön plana aldığınızdan- “kadın romanı”, hatta “ihanet romanı” veya “intikam romanı” da denilebilir. Ama bana en çok, farklı hayatları iç içe geçiren, bir örümceğin ağını kusursuzlukla örmesi gibi insanların yollarını mükemmel bir şekilde kesiştiren “kaderin romanı” gibi geldi; antik Yunan metinlerinde son sözü söyleyen, Zeus’un bile karşı gelemediği, tanrılardan bağımsız işleyen kader gibi… Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Milan Kundera, hayatın tesadüflerin peş peşe gelmesiyle oluşan bir hafiflik olduğunu söyler. Voltaire de, “Tesadüf anlamsız bir kelimedir; hiçbir şey sebepsiz var olamaz,” der. Aslında tesadüf dediğimiz de, ‘kader’ adını verdiğimiz sonucun doğması için sebep yaratan durumdan başka bir şey değildir. Dolayısıyla bana göre hikâyeler de, tıpkı hayat gibi, tesadüflerden ibarettir ki kader ağlarını örebilsin, karşılaşmalar yaşanabilsin. Evet, bir kadın romanı, aynı zamanda ihanet ve intikam romanı “Ben Ölünce Yaz”. Söylediğiniz kadar kusursuz örebilmişsem o ağları, bir yazar olarak bahtiyar olurum. Yapmak istediğim şey, dünyaya bambaşka pencerelerden bakan iki genç kızın yollarını -kendilerinin bile bilmediği bir noktada- kesiştirmekti. Roman uzun bir dönemi kapsıyor ve bitip de bugüne geldiğimizde bu iki karakterin ömürlerinin son günlerinde bile birbirlerinden de, hayatlarının nasıl kesişmiş olduğundan da haberleri yok. Diğer yandan anlatılanlar, Nurdan ve Efrosini’nin hayatlarından bazı parçaları elinde tutan, gerçeğin ne kadarını bildiğinden emin olmayan ama her şeyi oturup baştan yazmaya karar veren anlatıcının bize anlattıkları. Kaderin kime nasıl bir oyun oynamış olabileceğini kim bilebilir?
Esma Sultan Yalısı’nın geçmişi, koliva tatlısı, Beyoğlu’ndaki Üç Yıldız Şekerlemecisi, karneye bağlanan şeker, Çırağan Sarayı işçileri için lojman olarak yapılan Ortaköy evleri… “Ben Ölünce Yaz” için ciddi bir hazırlık sürecinden geçmişsiniz, çok çalışmışsınız, bu o kadar belli ki… Yazmaya başlamadan evvel yaşadığınız araştırma sürecini de konuşalım mı biraz?
Evet, çok araştırma yaptım. Bir dönem romanı yazmak bana göre zor bir iş çünkü kendi yaşadığınız bir dönem değilse hata yapma olasılığınız yüksek. Hikâyenin iyi olmasının yanında, dönemini de temsil edecek ayaklarının sağlam olması gerekiyor. Her şeyden önce döneme ait günlükleri, biyografileri, inceleme yazılarını okuyarak işe başladım. Tanıklıklara dayalı yazıları okudum. Döneme ait romanları okudum. O dönemin günlük gazete arşivlerine baktım göz ucuyla. Tren tarifelerini araştırdım. Ama bazı şeyler de, biraz önce üzerine konuştuğumuz tesadüf konusu gibi gelip beni buldu. Koliva bunlardan biri, romanda tarif ettiğim şekilde yapılıyor. Edebiyat atölyelerimden birinin katılımcılarından olan Eleni sayesinde öğrendim kolivayı, tarifini kendisinden aldım ve yazdıktan sonra da kendisine gönderip kontrol etmesini rica ettim. Bu topraklara ait kültürel dokunun kaybolmasına içim yanıyor; böyle şeylerin mutlaka kayıt altına alınması, bilinmesi, kuşaktan kuşağa aktarılması gerektiğine inanıyorum. Üç Yıldız Şekerlemecisi hâlâ var, dilerim hep var olmaya devam eder. Esma Sultan Yalısı hikâyesiyle, Mecidiye Camii ise güzelliğiyle beni büyüleyen yapılardır. Ama onların olmasının sebebi, yani hikâyenin bir bölümünün Ortaköy’de geçmesinin sebebi, Bulgurcu Sokak’taki evlerdir. Bu evlerin hikâyesi romanda var. Benim onlarla ilgili hikâyem ise, babamın bir arkadaşının, ailesiyle uzun yıllar o evlerden birinde oturmasıyla başlıyor. Babamla birlikte birkaç kez o eve gitmiştim, hafızamdaki izi hiç silinmedi. Nurdan’ın hikâyesi aklıma düştüğünden beri aile o evde yaşıyordu zaten.
Türkiye’de 11 Kasım 1942’den Mart 1944’e kadar uygulanan, olağanüstü servet vergisi olarak kabul edilen Varlık Vergisi gerçeğine ve sınırlarımızın ötesinde 2. Dünya Savaşı’nın baş gösterdiği, yurt içinde ise ekmeğin bile karneye bağlandığı, oldukça zor bir dönem olan 1940’lara nedense ortaokul ve lise müfredatlarımızda pek denk gelmeyiz. Öyle bir dönem hiç yaşanmamış gibi, hiç var olmamış gibi bir yaklaşım sergileriz. Sizce bunu neden yapıyor ve olan biteni halı altına süpürmeyi tercih ediyoruz?
Toplum olarak kendimizle yüzleşmekten çekindiğimizi düşünürüm ben. Bu yüzden de zaman zaman genel kabul görmüş anlatının aksine bir şey söylendiğinde rahatsız oluruz, “ama” demeye başlarız. Kendimizi temize çekmek, bir neden göstermek ve haklılığımızı ortaya koymak gibi huyumuz var. Bana göre kibirli bir duruş. Her toplumun, her ülkenin yaptığı yanlışlar var. Tarih bunlarla dolu. Hatalarımızla yüzleşebilsek, “ama” demeden kabullenebilsek belki geleceğe daha sağlıklı bakabilir, seçimlerimizi daha doğru yapabiliriz. Tarih; eksik ya da taraflı anlatıldığında yol gösterici, aydınlatıcı da olamıyor. “Neden böyle?” sorusunun pek çok yanıtı olabilir, hangisi doğru bilmiyorum. 1960’ların ‘kişisel olan politiktir’ sloganını ‘toplumsal olan politiktir’ diye çevirebilirim kısaca. Bir seçim bu; kimin seçimi, o önemli. Ben sadece sesimin uzandığı her yerde tarihin yazıldığı gibi okunmaması gerektiğini söylemeye çalışıyorum.
Bizim neslimize dek kadınlara, kız çocuklarına hep susması söylenmiş
Romanı okurken Varlık Vergisi dönemi hakkında ben de biraz araştırma yaptım. Gerekçesi, “halk büyük sıkıntı çekerken iş dünyasının stokçuluk, karaborsacılık ve fırsatçılık yapmasının önüne geçmek” olan bu vergi yüzünden İstanbul’da gayrimüslimlere ait binlerce taşınmaz mülkün el değiştirdiğini ve satılan mülklerin % 67’sinin Müslüman Türkler, % 30’unun da resmî kurum ve kuruluşlar tarafından satın alındığını, 27 Ocak-3 Temmuz 1943 tarihleri arasında vergisini ödeyemeyen 1229 gayrimüslim vatandaşımızın Erzurum Aşkale’ye sürüldüğünü okumaktan bir kez daha üzüntü duydum. Ancak okuduklarım arasında beni esas şaşırtan gerçek, “becerikli burjuvaziden alınan sermayenin beceriksiz olana verilirken” ve dönemin gazeteleri “Bu kanun, vergiye göre mükellef değil mükellefe göre vergi tayin ediyor; sabit oran yok; her şey takdir komisyonlarının insafına bırakılmış!” diye manşetler atarken siyasilerimizin bu haksızlığa tamamen kulak tıkamış olmaları, ta ki New York Times’tan bir gazeteci, Cyrus Sulzberger, Eylül 1943’te vergiyle ilgili bir eleştiri yazısı kaleme alana kadar! İşte o yazıdan sonra TBMM toplanmış ve “henüz tahsil edilmemiş” Varlık Vergisi borçlarını silmeye karar vermiş ama o güne kadar aldıklarını iade etmek gibi bir şey söz konusu olmamış tabii! Böyle bir adaletsizlik karşısında kızmamak, şaşırmamak mümkün değil.
Sözü çok uzattım biliyorum ama şuraya bağlamak istiyorum konuyu: O dönemi araştırırken sizi de günlerce düşündüren, içinize sinmeyen böyle bir tarihî gerçeğe denk geldiniz mi?
Elbette. Kişisel anlatılardan yola çıkarak edindiğim izlenim şu ki, Cyrus Sulzberger’in yazısına kadar mağdur olan vatandaşların dilekçeleri, gazetelere gönderdikleri mektuplar ve az sayıda da olsa köşe yazıları var bu adaletsizliği dile getiren ama hiçbiri etkili olmamış, hatta belki de çoğu okunmamıştır diye düşünüyorum. Rıdvan Akar ile Ayhan Aktar’ın araştırmalarından çok şey öğrendim. Araştırmak isteyenler için ilk önereceğim kaynaklardır.
Romanın girişindeki “Bazı insanlar var ki hayatıma girmiş, hikâyelerini bana emanet etmiş ve gitmiş olabilirler,” cümlesini de açalım mı?
Bu cümle aslında bana değil de anlatıcımıza ait bir cümle çünkü kendi anneannesinden emanet aldığı gizemli hikâyenin peşine düşüyor, sonunda da bir roman yazıyor. Romandaki olayların ve karakterlerin benim hayatımda yerleri yok, onlar tamamen kurmaca ancak anneannemin bana anlattığı bazı hikâyeler var: bunlardan biri Bayburt’un soğuğu, diğeri kızakla dağları geçerken kayışları çözülen sandıkların dağdan aşağıya parçalanarak düşmesi, bir başkası dedemden bana kalan mektuplardaki o güzel cümleler ve bir de dedemin dolma kalemi. Dolma kalem bir Parker Duofold değil ama bir emanet. Bütün bunlar romanı yazarken bana müthiş bir atmosfer oluşturdu. Anlatıcının bu cümlesi benim için önemli olan emanetlerin de altını çiziyor. “Ben Ölünce Yaz”, ilk romanım olduğu için de bu cümleyi epigraf olarak kullanmak istedim.
Kuşaktan kuşağa aktarılan ‘kadın suskunluğu’, damgasını vuruyor romana. Üç kadın karakter de (Efrosini, Nurdan, anlatıcı ve hatta Maria) erkek egemen dünyada sıkışmış ve susarak hayatta kalacaklarını öğrenmiş kişiler. ‘Kadın suskunluğu’, sizce ne anlama geliyor?
Bu konuda söyleyecek o kadar çok şey var ki, aklımıza gelen her şeyi günlerce sayıp döksek yine de eksik kalır. Bizim neslimize dek kadınlara, kız çocuklarına hep susması söylenmiş. Romandaki kadın karakterler de bunun tipik örnekleri. Erkek egemen toplumun kadın üzerinde en etkili baskı yöntemi bu: susturmak, konuşmasına izin vermemek. Anneden kızına, hatta torununa miras. Romanın ismi “Ben Ölünce Yaz”, tam da buna işaret ediyor. O âna kadar kimsenin bilmediği o sır, ölene kadar yine kimse tarafından bilinmesin, öldükten sonra da ancak anlatıcının romanını okuyan öğrenebilsin. Fakat fail de, mağdur da çoktan göçüp gitmiştir. Kadın suskunluğunun pek çok oluşma biçimi var; kadına söz hakkı, hatta hayat hakkı vermemek bunlardan en bilinenleri. Ama bir de yazdıklarının görmezden gelinmesi, yazmalarının yasaklanması ya da erkek isimleriyle yayımlanması, kürsülerin kadınlara kapatılması, okulların kadınlara yasaklanması, çalışmak için bile kocanın izninin gerekmesi gibi otoritenin koyduğu kurallar var ki, bunların hepsi kadının sesini bastırmak, onu yok saymak, birey olarak değil de sadece sayı olarak görülmesi anlamına geliyor. Evet, bir şeyler değişti, değişiyor ama hâlâ değişmesi gereken çok şey var. Kadının sesinin duyulması gereken çok yer var. Yolumuz uzun. Gelecek her neslin bunun için çaba harcaması, sesinin duyulduğundan emin olması şart.
Çok dinlemişimdir mücevherini kahve kavanozuna, incilerini pirinç kavanozuna saklayan kadınların hikâyelerini
Anlatımda zamanla oynamanız da dikkat çekiyor. Olay örgüsü, kronolojik bir sırayla ilerlemiyor çünkü. Okur, dönemler arası seyahat ederek gizemli bir akışın içinde buluyor kendini. Her bölüm, bir bulmacanın parçası gibi tıpkı, yeni bir ipucu sunuyor ve biten her bölümde olay örgüsü yeni bir anlam kazanıyor. Böyle bir anlatım biçimine nasıl karar verdiniz?
Bu, baştan beri yapmak istediğim şeydi. Anlatıcı dışındaki her iki karakterin de hayat akışının birbirine denk gitmesini istemiştim. Kolay olmadı. Zaman kayması yaşamamak, ipin ucunu kaçırmamak için defalarca tablo yaptım. İki karakterin yaşadıkları benzer zaman dilimleri arasına ise, anlatıcının o an yaşadıklarını ve hikâyeye ait bulgularını yerleştirerek karakterleri birbirine dolamaya uğraştım. Çok severek yaptım, belki biraz okuma güçlüğü yaratmış olabilir, yine de böyle yazmak hoşuma gitti.
“Ben Ölünce Yaz”, bir roman için oldukça etkileyici bir isim. Bu ismi nasıl koydunuz?
Dosyanın ilk ismiydi. Sonra kararsız kalıp değişik isimler denedim. Çünkü ‘yaz’ kelimesinin mevsim olarak anlaşılması beni endişelendiriyordu. Editörüm Didem Ünal Demir’in de onayıyla ilk isme geri döndük. Aslına bakacak olursanız ismiyle doğdu denebilir.
Romanda 6-7 Eylül Olayları’na da dokunuyor ama tarihimizin bir başka hazin sayfasının altını kalın çizgilerle çizmeden, okuyucunun gözüne sokmadan yapıyorsunuz bunu. Tarihî detayları kurguya ‘usul usul’ yedirmenizdeki becerinin, çok kitap okumanızdan kaynaklandığını söylemek ne derece doğru olur sizce?
Aynı roman içinde iki farklı sancılı dönemi anlatmanın doğru bir seçim olmayacağını düşündüm çünkü amacım, bir Türkiye tarihi izleği oluşturmak değildi. Ben roman ya da öykü okurken dipnotlara, arka sayfalardaki dizinlere gömülmekten hoşlanmıyorum. Bu sebeple okurun ihtiyacı olabileceğini düşündüğüm bilgiyi de metnin içine serpiştirmeye çalıştım. Çok okumanın bu seçimime şöyle bir katkısı var: Böyle olabileceğine tanıklık ettiğim pek çok kurmaca eser okudum ve yapılabileceğini gördüm.
Mavi bisküvi kutusu, fotoğraflar, mektuplar, reçel kavanozları, çiçek saksıları, çeyiz sandıkları… Kadınlara özel ‘gizli’ bilgilerin, bir ömür boyunca böyle nesnelerde biriktirilmesiyle ortaya çıkan ‘kadın arşivi’ imgesi nasıl oluştu?
Bu bir şahitlik aslında. Ben çocukken etrafımdaki kadınlar gidip de bankaya para yatırmazlardı, döviz zaten alınamazdı. Ev bütçesinden yapılan birikim hep böyle kavanozdan kumbaralarda ya da kutularda birikirdi. Fotoğraflar, mektuplar, her birinin ayrı bir kutusu vardı. Eğer uzun süreliğine bir yere gidilecekse, o kutu ya güvenilir birine emanet edilir ya da hırsızın aklına gelmeyeceği düşünülen yerlere saklanırdı. Çok dinlemişimdir mücevherini kahve kavanozuna, incilerini pirinç kavanozuna saklayan kadınların hikâyelerini. Bunu hatırladıkça hâlâ gülümserim. Dolayısıyla bir ömür boyu saklanmak istenen kâğıt parçası için de en doğru yer, ancak bir bisküvi kutusu olabilirdi.
Romanın yan karakterlerinden biri olan Sara’nın babası üzerinden Aşkale gerçeği ile de yüzleşiyoruz ama yine sessiz sedasız bir yüzleşme oluyor bu.
Yazım sürecinde, başka hangi tarihsel çatlakları özellikle sessiz bırakmayı tercih ettiniz? Okurun, kendi arşiv taraması ile tamamlamasını istediğiniz boşluklar neler oldu?
Zor bir soru. Aslında ipin ucunu tuttunuz mu gerisi geliyor. Bütün bu araştırmaları yaparken 1945’te Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında yaşanan bir sorun olduğunu keşfettim ben. Romanda da bu bilgiye yer verdim, bence çoğumuzun bilmediği bir tarih kesiti bu. Hatta Türkiye’nin NATO’ya katılmasının da yolunu açıyor bu hikâye. “Özel olarak şunu da bilin, araştırın,” demek istemem. Ama edebî her metin, aslında hiç ilgisi yokmuş gibi görünse bile tarihsel bir bağlama sahiptir.
Kitabı okurken ‘ekalliyet’, ‘bungun’, ‘itidalli’, ‘evrak-ı metruke’ gibi, 1940’larda sıkça kullanılan ancak bugün çok rağbet edilmeyen kelimelere de rastlamak mümkün. Yazarken o dönemin ruhuna uygun dili kullanmakta zorlandığınız oldu mu hiç?
Sizin sözünü ettiğiniz gibi, o dönemde kullanılan kelimelerin bir listesini yaptım, dedemin mektuplarındaki dili örnek aldım, dönem romanlarına göz attım ama tamamen 1940’ların dilini de kullanmak istemedim, okuru yorabilirdi. Seksen yıllık bir sürede dil de değişip dönüşüyor. Diyaloglardaki cümle yapıları ve kelimelere özen göstererek geçmiş ile şimdi arasında bir denge tutturmaya çalıştım.
“Sabah erkenden uyandım. Erken uyandığım sabahlara öyle bir minnetle sarılırım ki sanki bana bağışlanmış fazladan bir gün gibidirler.”
“Bağışlanmış fazladan bir gün”… Ne güzel ifade etmişsiniz…
Sabahları yazar mısınız peki? Yazar olarak, belli bir sabah rutininiz var mı?
Evet, uzun zamandır sabah çok erken kalkıp yazıyorum. Bana göre günün en değerli saatleri. Günün karmaşası zihnimi ele geçirmeden ben yazıyla hemhâl olabiliyorum.
Romanda, Avukat Sermet Bey için şöyle bir cümle geçiyor:
“Hukukun adalet demek olmadığını daha fakültede bellemiş olmasına rağmen, hiç o andaki kadar derinden hissetmemişti.”
Vatandaşlarının adalet için giderek daha çetin bir mücadele verdiği, sağlam bir psikolojiyle gündemi takip etmenin her gün daha da zorlaştığı bir ülkede, Çetin Altan’ın tabiriyle “enseyi karartmadan” yaşamak mümkün mü?
“Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil.” Ne güzel demiş Fuzûlî. Karanlığın içinde yaşamak da mümkün değil, karanlık yokmuş gibi yaşamak da. Farkında olmak gerekiyor; karanlığın, adaletsizliğin, eşitsizliğin, yanlışın, merhametsizliğin. Sosyal bir çürüme yaşadığımızı ve buradan geri dönüşün olmadığını düşünüyorum. Ancak geçmişi de romantize etmek ve “Eskiden her şey çok güzeldi, adildi, eşitti,” demek de istemem. Kurtarabileceğimiz şeyler var. Belki toplumsal adaleti sağlayamayabiliriz ama etrafta birilerine el uzatmak, sarılmak, acısını paylaşmak mümkün. Eğer iyilik ve merhamet çoğalırsa karanlık da seyrelir diye düşünüyorum. Böyle olmasını gönülden istiyorum.
Bir de şu ‘erik ağacı’ meselesi… Nedir bu ağacın önemi?
Erik Ağacı, Misi Yazar Evi’ne bir gönderme. Romanın ilk hâlini o ağaca bakarak yazdım. Erikleri acıydı ama yarenliği pek keyifliydi.
Gazeteci Miraç Zeynep Özkartal’ın, Türkiye’nin en köklü züccaciye firmalarından birinin sahibi olan Şabat Levi ile yaptığı söyleşide, Varlık Vergisi ile ilgili olarak, aralarında şöyle bir diyalog geçmiş (Milliyet-2012):
M.Z.Ö: Devletin sizden özür dilemesini ister misiniz?
Ş.L: “Hata ettik,” demelerini isterim tabii ama ne değişir? Ben affettim zaten. Bizi Hitler’den kurtardı İnönü. Varlık Vergisi’ni de affettim böylece. Eğer bizi Hitler’e verseydi İnönü, sabun olacaktık. (…) Parayla hayat ölçülmez. İnönü sayesinde hayatta kaldık. Bunu unutmadım.
Son olarak size şunu sormak istiyorum, Fatma Hanım: Şabat Bey’in penceresinden baktığınızda “Ben Ölünce Yaz”ı nasıl görüyorsunuz? Eser, 1940’ları anlatan bir dönem romanı mı yoksa tarihiyle hesaplaşmayı hâlâ tam olarak becerememiş ve buna çok ihtiyaç duyan bir toplumun aynası mı?
Şabat Levi keşke romanı okuyabilse ve söyleyebilseydi fikrini. Bir yazarın kendi eserine böyle görevler yüklemesini doğru bulmuyorum, yapmak da istemem. Ancak okur verebilir bu kararı. Ben sadece anlatmak istediğim hikâyeyi tarihî bir perspektife oturttum ve okura bir bakış açısı kazandırmaya çalıştım. Esas olarak karakterlerin hikâyelerini derinleştirmeye çalıştım. Toplum olarak tarihimizle yüzleşmekte pek başarılı olamasak da bu yüzleşme görevini edebî eserlere yüklemek haksızlık olur bence. Sanatın ve edebiyatın açtığı pencerede görünen manzarayı nasıl alımlayacağına okur karar verir. Dolayısıyla “bir dönem romanı” demeyi tercih ederim.
“Ben Ölünce Yaz” / Fatma Burçak / Everest Yayınları / Roman / 1. Baskı / Ağustos 2025 / 239 Sayfa


















