Masthead header

Erkan Tuncay’dan “Bir Bilet Gidiş” adlı öykü

Kaldırım kenarındaki duvar üstünde bir serçe gagasındaki simit parçasını parçalamaya çalışıyor, yaklaşan insanlardan ürküp havalanıyor. O zaman simit parçası duvarın üstünde kalıyor. Kuş pes etmiyor.  Yeniden ötelerden uçup simit parçasının yanına konuyor. İnsanlar telaşlı adımlarının seslerini duyurana kadar serçenin savaşımı sürüyor. Mamak’tan yayılan puslu  hava kentin üstünü yavaş yavaş kaplıyor.  İnatçı bir pus. Serçenin bulunduğu yerden biraz uzakta bir kadın kaldırım üstündeki poşetleri düzeltip duruyor. Öte yandan da gözleri, yolda gözüktü gözükecek otobüsü arıyor. Poşetlerden boş pet şişeler, eski gazeteler sarkıyor. Birden toparlanıyor kadın. Durağa yeni yanaşan otobüsün peşinden koşturuyor. Otobüsün ön camındaki yer adlarını okumaya çalışıyor. Sonra geri dönüp kaldırımdaki eski duruşuna geçiyor. 

Sabahın erken saatinde sanki evler boşalmış da, herkes durakta toplanıyor. İşine giden tezgâhtar, öğretmen, memur herkes durakta ayakta dikiliyor. Kadın, kir içindeki üst başıyla bu temiz giyimliler arasında ayrıksı duruyor.

Birine yanaşıp bir şey soruyor. İlk kez o zaman, kırık ön dişlerinin arasından anlaşılmaz bir ses çıkıyor.  

“Kayaş otobüsü geçti mi?” 

Olumsuz bir yanıttan sonra yüz geri dönüyor. Kayaş otobüsü belirince durakta yeni bir kaynaşma daha oluyor. Herkes durağa yanaşan otobüsün kapısını tutmaya çalışıyor. Kadın da ileri atılıyor. Tam kapı önünde, elindekilerden plastik bir şişe düşüyor. Ardından bir başkası… Hızlıca toparlanıp içeri atıyor kendini. Bilet basmadan geçip otobüsün arkasına yerleşiyor. Gözü poşetlerde. Onları evirip çevirip düzeltmeye çalışıyor. 

Çok geçmeden sürücü, “ Bilet, bilet basılmadı” diye sesleniyor arkaya doğru.  

O an herkes uykulu gözlerle bakıp sessizce, olanları anlamaya çalışıyor. Oysa kadın hiç oralı olmuyor. Hala dağınık duran eşyalara bakıyor. Bu yüzden gazeteleri, pet şişeleri poşetlere ayrı ayrı yerleştirmeyi sürdürüyor. 

“Sana sesleniyorum. Bilet, bilet basmadın…” 

Kadın eğildiği yerden, başını hiç kaldırmadan kendi kendine konuşur gibi,  "Cüzdanımı kaybettim,” diye yanıt veriyor.   

Bu baştan savma yanıta karşılık sürücü diretiyor. 

“Kaybederken bana mı sordun? Bilet basacaksın, bilet. Anladın mı?”

"Cüzdanımı düşürdüm, anlamıyor musun? Çoluk çocuğumun parası da içindeydi…”

İş telaşındaki gözler kadına çevriliyor. Ön koltuklarda oturan yaşlı bir adam sürücüye arka çıkıyor. 

“Anlamıyor musunuz bayan,” diyor, “ biletiniz yoksa bizi tutmayın burada. İnin!”

Sürücü daha da güçleniyor o zaman. Sesi daha çok yükseliyor.  

“Bilet, diyorum sana. Bilet! Yoksa aşağı in!”  

Önde oturan bir polis “Biletim yok benim. Yok mu yardımsever biri? Şu kadına bir bilet bassın” diye sesleniyor.

Otobüse ilgisizliğin sessizliği çöküyor. Sanki asık yolcu yüzlerinde, azarlayan bir patron, yönetici bakışı asılı duruyor. 

Sürücü yeniden “Her gün hep aynı şey… Hep aynı. Aynı yalan. ‘ Biletim yok!’ Yalan. Her gün her gün” diyor.

Kadın anlaşılmadığını düşündüğünden kızgınca mırıldanıyor.  

Sürücü birden el frenini çekip, bir solukta onun yanına varıyor.

Önce öfkesini bastırmaya çalışarak sesleniyor.

“Aşağı iner misiniz? Lütfen aşağı iner misin?”  

Kadın anlamsız bir bakışla adamı süzüyor. Sonra önemsediği tek iş olan poşetlere uzanıyor. Onları çekiştirip düzlüyor. Olmuyor, yeniden… Kadının su görmemiş, beş on gün boyunca Ankara caddelerinde gezdirilmiş teni belli belirsiz seçiliyor. Bu yüzden üstüne sinen koku her yanı bir sis gibi sarıyor.

“Cüzdanımı düşürdüm diyorum sana. Anlamıyor musun?”

Yılların Ego sürücüsü bu yalanı yutmuyor. Adam yeniden bağırıyor. 

“Aşağı iner misin? İner misin diyorum sana?”

"Çoluk çocuğumun yemek parası içindeydi. Kaybettim işte. Ben eve nasıl gideyim?”

“İn aşağı! Atarım bak seni. İn dedim! Pislik!”

Orta boylu, dolgun bir sürücü. Üstelik geniş, güçlü elleri var. Önce kadının poşetlerini hırsla ikişer ikişer aşağı atmaya başlıyor. Sonra da kadını kapıya doğru, bir çöpü sürükler gibi sürüklüyor. Bu arada haksızlıkların konuşmayan dili halk, otobüs içinde öylece bakıp duruyor. 

Adam çekiştirip durdukça, kadın otobüs koltuğuna daha sıkı yapışıyor. 

Bu olanlara durakta bekleşenler bir anlam veremiyorlar. Bu yüzden sürücüye “ At, at!” diyen  sesler halkın  dilinden henüz fışkırmıyor.  

Sürücü, kadından kurtulmayı başaramadığını fark edince, bu kez kadını tekmelemeye başlıyor. O zaman orta kapının basamaklarında, kadınla adamın ayağı arasında  kavga kopuyor. 

Sonunda kadını otobüsten aşağıya atmayı başaran sürücü yolculara telaşla sesleniyor.

“Biriniz kapı otomatiğine bassın!”

Bu kısa dikkat dağınıklığından yararlanan kadın yeniden kapıya, basamaklara yapışıyor. 

Oysa, “ İn artık,” diyor ona o güçlü ayaklar, “ in, yoksa fena yaparım!”

Kadın  boş durur mu?

“Hadi sıkıysa indir bakalım. Otobüs benim, binmek benim hakkım. Vicdansız…”

“Sus be!”

“Cüzdanımı…”

“Hep aynı…”

“Çocuğumun…”

“İn aşağı!”

“Eve… “

"Çık!”

“Vicdansız… “

“Kapı otomatiğine basııın!..”           

Tam dışarıdaki topluluk, “ At, at!” diye bağıracakken, otobüsün orta kapısı birden kapanıyor. Kadın dışarıdaki topluluğun kucağına düşüyor. İçerdekiler o zaman sanki rahat, temiz bir soluk alıyorlar. 

Otobüsün kalkacağı an, kadın bir güçle kendini aracın önüne atıyor. 

Halk dile gelip “ Atla, atla,” diye bağırmaya başlıyor.

Otobüs sarsılarak duruyor. Serçenin savaşımı az ötede, duvar üstünde sürüyor. Kaynaşan kalabalığı artık kanıksıyor. Kadın, serçenin gagasından simit parçası ötelere fırlayınca, yeniden ileri atılıyor. Önce poşetler yere savruluyor. Ardından kadın. Sonra da simit parçası. Birden otobüs yaydan çıkan bir ok gibi fırlayıp gidiyor. 

Sürücü önündeki aynada kadının görüntüsüyle savaşır gibi, “ Tu… Allah belanı versin senin. Her gün aynı şey. Hep aynı şey. Tu… Bu düzenin de… Böylesi işin de…” diye bağırıp duruyor. 

O an, “ Düzen,” sözcüğü serçenin gagasındaki simit parçasına çarparak dağınık, anlamsız harflere dönüşüyor. 

Ç o k   O k u n a n l a r