Eren Yücesan Cendey: “Çok büyük bir merakla, ilgiyle, tüm dikkatimi ve ilgimi vererek çalıştım.” 

Ekim 13, 2023

Eren Yücesan Cendey: “Çok büyük bir merakla, ilgiyle, tüm dikkatimi ve ilgimi vererek çalıştım.” 

Söyleşi: Kübra Çiğdem İnal

Sicilya Aslanları’na ilk kez geçen kış, Sicilya’da denk gelmiştim. Güneşli ama oldukça soğuk bir ocak günüydü ve bizi Etna Yanardağı’na çıkarmakta olan otobüsümüz bozulmuştu. Dağın eteklerinde bana “gökten düşen” o üç saati değerlendirmenin en iyi yolu da, bir cappuccino alıp kasabanın küçük ama şirin kitapçısında vakit geçirmekti. İşte ben o sabah, Sicilya’daki o kitapçıda, romanın kapağına vuruldum önce! İtalyanca bilmediğime hayıflandım ve üzülerek ayrıldım mekândan. Meğer tam o sıra, Eren Hanım da romanı İstanbul’da Türkçeleştirmekle meşgulmüş!

Kilometrelerce uzakta, iç geçirerek ayrıldığım kitapçıda biri çıkıp da “Sicilya Aslanları’nı pek yakında Türkçesinden okuyacak hatta romanın ilk röportajını da, çevirmeni Eren Yücesan Cendey ile yapacaksın!” deseydi inanır mıydım? Sanmam. Hayat, işte böyle sürprizler ikram etmekten yorulmadığı için çok güzel!

Eren Hanım, merhaba. Çevirdiğiniz son roman olan Sicilya Aslanları hakkındaki sohbetimize başlamadan önce, meslek hayatınıza biraz değinelim istiyorum:

Çağdaş İtalyan edebiyatı söz konusu olduğunda akla ilk gelen çevirmenlerdensiniz. İtalyanca sizin için ne ifade ediyor? Bu lisan bir insan olsaydı örneğin, hangi sıfatları yakıştırırdınız ona? Nasıl biri olurdu kendisi?

Teşekkür ederim. Biz İtalyanca çevirmenler, öteki dillere oranla sayıca daha azız ve şu anda çalışan çevirmen arkadaşlarımın tümü başarılı. Sanırım ben en eskisiyim onların. 

İtalyanca benim her şeyim; on yaşımdan beri hayatımın en başköşesinde yer alıyor; öğrenmek hep devam ediyor; sevmenin sonu hiç yok. Dilin incelikleri ve kökleri hayatıma sızmak için her türlü cilveyi yapıyor, vazgeçmek mümkün değil. 

Bu dil bir insan olsaydı tarzı kimselere benzemeyen, daima neşeli, daima yaratıcı, daima zevkli bir kadın olurdu. 

BAZEN YAYINEVLERİNİN BENDEN İSTEMEDİKLERİ KİTAPLARI DA, SIRF PAYLAŞMA ARZUSUYLA ÇEVİRİYORUM

İtalyan Lisesi’nden mezun olduktan sonra üç ay Perugia’da, iki yıl da Roma’da yaşamışsınız. 1982 yılında Güneş gazetesi için çeviri yapmaya başlamış, 1987’de yazar ve çevirmen Nihal Yeğinobalı’nın yönlendirmesiyle de çeviriye devam etmişsiniz. Nihal Hanım’ın meslek hayatınızdaki yerinden bahsedebilir misiniz bize?

Evet, Perugia ve ardından da Roma’da yaşamak bana farkında olmadan çok nitelik kattı, hem dilime hem bilgime hem sevgime. Böyle bir farkındalığa sahip olmasam ve çok genç olsam da o zor günlerde hepsi katlanarak arttı. 

Türkiye’ye döndükten kısa bir süre sonra kurulan Güneş gazetesinde, iki yıla yakın bir süre İngilizce ve İtalyancadan haber çevirisi yaptım. Belli bir çerçeve ve zamanlama dahilinde teslim edilmesi gereken haberin özlü ve anlaşılır olması için çalışmak, ayrı bir eğitim oldu. Daha sonra gazeteden ayrıldım, dergiler için parça başı işler yaptım. O sırada Nihal Yeğinobalı hayatıma girdi ve beni Engin Yayıncılık ile tanıştırdı. Onlara İngilizceden beş çocuk klasiği çevirdim. 

Nihal Hanım insan, edebiyat, çeviri sevgisiyle yoğrulmuş, tatlı dilli, hayatı çeviri ve roman olan bir insandı. Beni arkamdan iterek yolumu kısaltmış oldu. Onu daima rahmet ve sevgiyle anarım. 

İstanbul Üniversitesi Felsefe bölümü mezunusunuz. Felsefe, çevirmenliğinize nasıl bir katkı sağladı? 

İtalyan Lisesi’nde üç yıl ağır felsefe okuduktan sonra, üniversite tercihi olarak tek seçimim yine felsefe oldu. Sınav öncesi yapılan listede başka hiçbir okul yazmıyordu. Ne yazık ki 80 mezunu  öğrenciler olarak, derslere layıkıyla devam etme şansımız olmadı. Felsefe, bitmek bilmeyen arayışın yoluydu ve bu yol, yönler değiştirerek daima devam etti, ediyor. Herkesin, hayatının bir döneminde felsefe eğitimi alması gerektiğini düşünüyorum. 

Sonra biri Türk biri İtalyan, iki ayrı okulda Türkçe ve İtalyanca olarak kısa süre felsefe öğretmenliği yaptım.  

Bugüne kadar yüz kırk iki kitabı dilimize kazandırdınız, müthiş bir rakam bu! Çevirilerinizi, sözleşme sürelerinden çok daha önce bitirip teslim ettiğinizi biliyoruz. Peki, evde, evin o rehavet pompalayan ortamında çalışma disiplininizi nasıl sağlıyor, zamanınızı nasıl yönetiyorsunuz?

Bunun tek yanıtı var: işimi çok sevmem. İşimi sevmemin bir nedeni de, paylaşma duygumun yüksek olması sanırım. Bu nedenle bazen yayınevlerinin benden istemedikleri kitapları da, sırf paylaşma arzusuyla çeviriyorum. En son böyle bir kitap çevirdim; umarım okurlara bu kış ulaşacaktır. 

Ben tamı tamına kırk yıldır hep evden çalıştığım ve çalışma hayatıma çok ufak parça işlerle başladığım için böyle bir disiplin geliştirdiğimi düşünüyorum. Ev, benim için aynı zamanda çalışma mekânı. İşim hiçbir zaman iki çocuklu ailemin, ev kadınlığımın, sosyal hayatımın ve benzeri süreçlerin önüne geçmedi, engel oluşturmadı. En azından ben öyle düşünüyorum. 

UMBERTO ECO’NUN, YÜKLENDİĞİ BİLGİNİN AĞIRLIĞININ YANI SIRA, BABACAN BİR HÂLİ OLDUĞUNU HATIRLIYORUM

Kişisel gelişim kitabı olarak da kabul edilen Yüreğinin Götürdüğü Yere Git, spiritüelliğe dair yazılan kitapların ilk örneklerinden biri olan Bir Çift Yürek, Doğu ve Batı medeniyetlerini müthiş bir gözlem gücüyle karşılaştıran Atlıkarıncada Bir Tur Daha gibi, defalarca baskı yapan kitapların çevirmenisiniz. Bu kitapları çevirirken en çok hangisini içselleştirdiğinizi, hangisinde en büyük parçanızı bulduğunuzu merak ediyorum.

Üçünde de çünkü üçü de ısrarla peşine düştüğüm kitaplar oldu. İlk ikisinin zaten yayınevi vardı ama Atlıkarıncada Bir Tur Daha’nın yedi yüze yakın sayfasını aşkla ve hevesle, yayınevi bulmadan hatta yayın hakkı almadan çevirdim. Neyse ki Pan Kitap tarafından hâlâ basılıyor ve okunuyor. Bu nedenle bu soruya yanıtım, tereddütsüz Atlıkarıncada Bir Tur Daha olur. 

Çağımızın en büyük düşünürlerinden biri olan Umberto Eco’nun da çevirmenliğini yaptınız ve İstanbul ziyaretlerinde kendisine eşlik ettiniz, şahane! O ziyaretlerde Eco, sizde nasıl bir izlenim bıraktı?

Evet, o yıl Prag Mezarlığı’nı çevirmiştim ve Eco, yayınevinin konuğu olarak İstanbul’a gelmişti. Güzel bir öğle yemeğinden sonra köşeye çekilip kendisiyle biraz sohbet etme fırsatı bulmuştum. Yüklendiği bilginin ağırlığının yanı sıra, babacan bir hâli olduğunu hatırlıyorum. 

Bir söyleşinizde “Çevirmenlik, aslında yalnızlıkla yoğrulan bir iştir,” diyorsunuz. Sizi uzun zamandır sosyal medyadan da takip ettiğim kadarıyla paylaşmayı çok sevdiğinizi, bilgiyi kendinize saklamaktan hoşlanmadığınızı biliyorum. Saatlerce yalnız çalışmayı ve sosyal olmayı nasıl dengeliyorsunuz peki? İki eylemin arasındaki o ince çizgi, sizin için nerede duruyor?

Evet, çünkü yalnız olmaktan başka çareniz yoktur, asla birlikte sürdürülecek bir iş değildir. Çeviri için eve kapandığımız günlerden sonra, yazarlarımızla bir araya gelmek gibi müthiş sosyallikler de yaşıyoruz. Susanna Tamaro ile defalarca ve günlerce birlikte oldum; sevgili Daria Bignardi bana şahane bir dostluk armağan etti hatta onunla ve bir başka yazarım Ferzan Özpetek ile hoş bir sohbet gerçekleştirdik. Bir Çift Yürek’in yazarı Marlo Morgan ile İstanbul’da beş gün geçirip yayıncım Cem Şen ile onun Avustralya anılarını dinledik. Bunun gibi tanıştığım, şimdi adını anmadığım yazarlar evde çalışmanın ödülü oluyor. 

Yayıncı-yazar Erdal Öz ile birlikte çalıştığınız yıllardan bugün geriye nasıl anılar kaldı? Erdal Bey’den neler öğrendiniz?

Erdal Bey, tanıdığım en dürüst yayıncı oldu. Can Yayınları’na ilk kez adım attığımda yayınevinde Erdal Bey’in dışında tek bir kişinin olduğunu hatırlıyorum. İki, belki üç kişilik bir yayıneviydi Can Yayınları. İlk yılların bende yarattığı duygular nedeniyle Can Yayınevi’ni daima yuvam sayarım, bendeki yeri daima ayrıdır. Erdal Öz’ün koyduğu koşulların hâlâ uygulanması nedeniyle de yediğim her lokmada ona dua ederim, herkes bilir. 

Konuyu biraz dağıtalım mı, Eren Hanım? Italo Svevo, benim çok sevdiğim bir İtalyan yazar. Kendisinin, bir başka ünlü İtalyan yazarın -Susanna Tamaro’nun- büyük dayısı olduğunu bir yerde okumuştum. Tamaro, size Svevo’dan ve Svevo’nun James Joyce ile Trieste’de başlayan arkadaşlıklarından bahsetti mi hiç?

Bana özellikle böyle bir şeyden bahsetmedi ama kitaplarının birinde, onun evlerine gelişini anlattığını hatırlıyorum. Orada gerçek adıyla -“Ettore dayı” olarak- anıyor onu. Ve evet, Svevo’nun, Joyce ile olan dostluğunun son zamanlarda çeşitli kitaplara konu edildiğini görüyorum. 

Şimdi Sicilya Aslanları ile sohbetimize devam edelim: 1800’lerin başında Palermo’da açtıkları derme çatma baharat dükkânıyla Sicilya’da başladıkları iş hayatlarında servetlerine servet katan bir ailenin gerçek hikâyesi, Türk okurunun ilgisini sizce neden çeker?

Florio ailesinin gerçek hikâyesi; çalışma ve azimle, ileri görüşlülük ve doğru ilişkilerle, eğitim ve geleneklerle yokluktan varlığa ulaşan pek çok ailenin hikâyesine benzer.  Yurdumuz da; eğitim, çalışkanlık, şans gibi unsurlarla kuşaktan kuşağa servet sahibi olan ailelerin tanığıdır. Görücü usulü evlilikler, kayınvalidenin ailedeki yeri ve çeyiz hazırlıkları gibi benzerlikler de dikkat çekicidir ve bunlar okura hiç de yabancı gelmeyecektir.

Kitabın, İtalya’da geçen hafta kırkıncı baskısını yapmasını neye bağlıyorsunuz? Yazarı Stefania Auci, Sicilya Aslanları’nı yazarken böyle bir başarıyı öngörmüş müydü acaba? Kendisiyle bu konuyu konuştunuz mu hiç?

Yazar Stefania Auci, doğma büyüme Sicilyalı. Daha önce yazdığı eserlerden farklı olarak, editörünün önerisiyle tarihî roman yazmaya girişmiş ve elbette adasının en ünlü ailesini seçmiş. Ailenin son kalan kadın üyeleriyle irtibat kurmuş ve çok ayrıntılı bir hikâye koymuş ortaya. Bu büyük başarıyı beklemediyse de bence beklemeliydi!

Romanı okurken Florio ailesiyle, 19. yüzyılın Sicilyasında günlerce yaşadım ve bu kitabı ben çok sevdim. Yazarı Stefania Auci’nin üslubu, Floriolarla kurduğu empati ve dahası, karakter yaratmadaki ustalığı beni derinden etkiledi. Sayfalar su gibi akıp giderken favori karakterim hep Ignazio –“amca” Ignazio ama, Giulia ve Vincenzo’nun oğlu olan Ignazio değil- oldu. Vincenzo’dan bazen nefret ettim. Giuseppina’nın, kocası Paolo için hissettiklerini ben de derinden hissettim. Giulia’nın sabrına, olgunluğuna hayran kaldım. Sicilya Aslanları’nı çok sevdiysem, sebebi öncelikle bu bence: karakterlerin çok başarılı bir şekilde işlenmiş olması. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Çevirisini yaparken romanın sizde bıraktığı hissi nasıl tanımlarsınız? 

Söylediğiniz gibi, yazar -bir Sicilyalı olarak- tüm kahramanlara ve mekânlara yeniden can katmış sahiden. Bilgileri sahici kılarak satırlara dökmüş. Satırları hep soluk soluğa, az sonra ne olacak hissiyle çevirdim. Başından kalkamadım; çok büyük bir merakla, ilgiyle, tüm dikkatimi ve ilgimi ona vererek çalıştım. Florio ailesinin üyeleri, bir dönem bizim evin de üyeleri oldu. Ve sonunda kalkıp Palermo’ya gitmek, mekânların geride kalanlarını görmek elzem oldu. Yazarla tanıştım ve büyük bir şükran hissiyle doldum. 

Sicilya için ton balığının, önemli bir ticari ürün olduğunu biliyordum ama onu tuzda tutmak yerine önce pişirip, sonra zeytinyağına yatırarak konserveleyen ve böylelikle de okyanusaşırı seyahatlere veya uzun bekleme dönemlerine karşı dayanıklı kılan kişinin, ailenin ikinci kuşak üyesi olan Vincenzo Florio olduğunu bu kitapta öğrendim. 

Denizcilik, ton balığı, sumak, kükürt, ipek ve çeşit çeşit baharat… Floriolardaki bu dillere destan girişimci ruh ve ticari zekâ hakkında ne söylemek istersiniz? Aile, İtalya’da bugün hâlâ çok tanınıyor mu?

Ton balığı, adanın en büyük nimetlerinden biri. Florio ailesi de, adanın öteki aileleri gibi, ton balığı yakalamak, ayıklamak ve işlemek için büyük tesisler kuruyor. Ve nihayetinde konserveyi deniyor, bir yıl kutuda bekletiyor ve sonunda başarılı olduğunu görüyor. Bu elbette önce kendisi, sonra ada için ton balığı konusunda çok büyük bir devrim oluşturuyor. 

Aile, baharatla başlayıp sonunda İtalya’nın en zengin ve doksan dokuz okyanusaşırı gemiye sahip  armatörüne dönüşüyor. İtalya’da elbette tanımayan yok Florioları. Herkesin onlar hakkında söyleyecek bir sözü var. Floriolar, İtalyan Birliği’nin sağlanmasından sonra kuzeye tırmanıp siyasete de göz kırpıyor ve destek alıyorlar.

Romanda kendisinden sık sık bahsedilen likörümsü Marsala şarabını ve Florio ailesinin, bu şarabın dünya çapında tanınmasındaki rolünü de unutmamak gerek tabii. Sicilya ziyaretinizde, ailenin Marsala’daki şaraphanesini ziyaret etme fırsatınız oldu mu? Olduysa nasıl bir tecrübeydi bu?

Marsala bölgesinin üzümlerinden yapılan ve bugün tüm dünyada bu adla tanınan Marsala şarabı da ailenin dehasının bir ürünü. Yaratıcılık ve girişimcilik her kuşakta kendini gösteriyor. Marsala, Palermo’ya uzak olduğu için orayı göremedim. 

“Ne kadar fazla bilirsen başka ayaklar senin başını daha az ezerler.” 

Eğitimin yüceltilmesi, romanda altı çizilen bir başka önemli olgu. Bildiğim kadarıyla İtalya’nın güneyi, eğitim konusunda ülkenin kuzeyine kıyasla biraz daha şanssız. İtalya’da bir süre yaşamış, orası ile bağlantıları olan biri olduğunuz için bu konudaki görüşlerinizi merak ediyorum.

Eğitim de, öteki tüm gelişmişlik ögeleri gibi, güneye indikçe ne yazık ki zorlaşan bir durum. Bizdeki doğu-batı ekseni, İtalya’da kuzey – güney ekseni gibidir. Hem nüfus artışı hem eğitime verilen önem konusunda elbette güney daha şanssız olmuştur ama günümüzde bu durumun ziyadesiyle değiştiğini biliyorum. En azından güneyliler okumak için kuzeye gidiyor, kimi dönüyor kimi orada kalıyor ama eğitimin önemi biliniyor. 

GARİBALDİ BİR DÖNEM İSTANBUL’DA SAYICA ÇOK OLAN İTALYAN İŞÇİLERİNİ ÖRGÜTLEMİŞTİR

Sicilya Aslanları’na dair bende kalacak hislerden biri de aşk olacak sanırım. Açığa vurulmamış ve her daim güçlü kalmayı başarmış o aşk, kitabı çevirirken sizi de etkiledi mi?

Ne yazık ki evlilikler konusunda da tutucu bir dönem. Ama ailenin ilk kuşağında Ignazio ve Giuseppina arasındaki yasak aşk sahiden çok üzücü. Sonraki kuşaklarda da aşk, muhafazakârlığa daima galip geliyor. Aşklar ve servetler konusunda karşılıklı alışverişler de gündeme geliyor.

Bence bu roman, okurun beş duyusunu çok başarılı bir biçimde harekete geçiriyor. Örneğin, daha ilk satırda bahsedilen depremin şiddeti giderek artıyor ve sarsıntının her saniyesini, sanki kendimiz yaşıyormuşuz gibi, derinden hissediyoruz. Ama ben en çok, eserin genel havasındaki o kokulardan, daha doğrusu, kokuları sarıp sarmalayan ifade gücünden etkilendim: yuva ve yumuşaklığın kokusu, saman ve süt kokan ilkelliğin kokusu, terle karışık korku kokusu, yorgunluk ve kızgınlık kokusu… Bu kokular sizi nasıl etkiledi?

Bence en yoğun koku, baharat kokusuydu. Evler daima ailenin kadınlarının sözünün geçtiği, onların kokularını taşıyan yerlerdi. Evet, yorgunluk ve kızgınlık özellikle ilk ciltte çok ağır basıyor ama ikinci kitapta bunların yerini ihtişam ve zenginlik kokusu alıyor. 

Baharat, ağırlıklı olarak tedavi amaçlı kullanılıyor, ta Hindistan’dan yola çıkarak adaya geliyor ve her derde deva oluyor. 

“İnsan, üzerine ne kadar para parfümü sıksa da olduğu kişiyi yok edemez.”

Eser, hayatın farklı birçok evresine ayna tutarken ne kadar gayret gösterilse de bazı statülerin asla elde edilemeyeceğinin ve bazı insanlar ne kadar varlıklı olsa da toplum tarafından saygı görmeyeceklerinin altını çiziyor. Avrupa’nın geçmişine damga vuran, adı konulmamış bir “kast sistemi” bu sanki. Ne dersiniz?

Evet, “hamalın ailesi” karalamasını sonuna kadar üzerlerinden silip atamıyor Floriolar. Eğitimsizliği damgalamak için kullanılmış bir sıfat bu bence. O dönemde var olan bir sınıf ayrımcılığı olabilir tabii.

Romanda işlenen bir başka olgu da, bugün bize hiç yabancı olmayan göçmenlik… Ana karadan Sicilya’ya göç eden bir aile üstünden anlatılan yabancılaşma ve ötekileşme, günümüz dünyasında çoğumuza pek de uzak olmayan kavramlar aslında. Çevirmen değil de, okur kimliğinizle bu konuda ne söylemek istersiniz?

Sicilya ve Güney İtalya insanları daima kuzeye gitmiştir, kimi zaman okumaya kimi zaman çalışmaya. Bizim doğudan batıya göçlerimiz gibi, onların da güneyden kuzeye tırmanmaları hep gündemde olmuştur. Ne yazık ki şimdi Sicilya ve Güney İtalya daha da güneyden, Afrika kıtasından gelen göçmenlerin, sığınmacıların, çaresiz insanların ilk kapısı oldu. İtalya hepsini kurtarıyor, yerleştiriyor. Gelenlerin niyetleri aslında daha da kuzeye, kuzey Avrupa’ya gitmek olsa da bugün, hayatın pek çok yerinde çalışmakta olan Afrikalı olduğu dikkat çekiyor. 

“Kınakına kabuğu”, “arnika”, “cadı fındığı”, “beşparmak otu”, “atkestanesi kökü” romanı okurken adlarını ilk defa duyduğum baharatlar oldu. Bunları Türkçeye çevirirken herhangi bir zorluk yaşadınız mı?

Baharatları severim, iyi kötü tanırım ama adaya gelenlerin pek çoğunu elbette araştırarak buldum. Kitabın ilerleyen sayfalarında kınakınanın, tıbbın önemli ilaçlarından biri olan “kinin”e nasıl dönüştüğünü görüyoruz. 

İtalya’daki kitapçıları gezerken kitap kapaklarında bolca kullanılan, sanat değeri yüksek, tabloların içinden veya romantik fotoğraflardan çıkıp kitapların kapaklarına konmuş hissi uyandıran kadın figürlerini fark etmemek benim için neredeyse imkânsızdı. Benzer bir tasarıma, Sicilya Aslanları’nın kapağında da rastlıyoruz. Bu durum, İtalya’dayken sizin de dikkatinizi çekti mi? 

Siz söyleyince ben de gerçekten öyle olduğunu düşündüm. Bilmiyorum, herhâlde kadın imgesinin daha romantik ve estetik olmasından ileri geliyor. 

Romanlardan öğrendiğim tarihî bilgilerin, hafızamda her zaman çok başka bir yeri olur. Romanların arka planında yer alan tarihi okurken ruhumda patlak veren o his, o empati duygusu alıp götürür beni ve o kitaplardan öğrendiklerim kolay kolay terk etmez zihnimi. Tarih kitapları ile edebî kitaplar arasındaki temel fark budur belki de, bilemiyorum.

Sicilya Aslanları’nda da bir taraftan servetine servet katan İtalyan bir ailenin 19. yüzyıldaki hikâyesini okurken, diğer taraftan aynı yüzyıla damgasını vuran Avrupa’daki Endüstri Devrimi’ni, 1837’de Sicilya nüfusunu silip süpüren kolera salgınını, bugün tüm Akdeniz’de kullanılan bir yöntem olan ton balığının bitkisel yağ ile konserve edilmesini, Garibaldi’nin “Kızıl Gömlekliler” isimli gönüllü savaşçıları ile Çizme’deki krallıkları tek bir çatı altında birleştirme gayretini, kısacası o dönemde Avrupa’da ve elbette İtalya’da olup bitenleri öğreniyoruz.

Daha fazla uzatmadan şunu sorayım: Hem okur hem de çevirmen olarak, edebiyattan öğrenilen tarihe bakışınız nasıl, Eren Hanım? 

Tarih bilgim zayıftır ve tarihi, romanlar aracılığıyla – doğru bilgiyse elbette- öğrenmek bana daima iyi gelir. Sicilya Aslanları’nın dört kuşak hikâyesini öğrenirken her bölümün başında yer alan ayrıntılı tarihî bilgiler, eminim ki, benim kadar okurların da dikkatini çekecek ve öğretici olacaktır. Bu bölümleri çevirirken yaptığım araştırmalar benim tarih bilgime de ciddi katkı yaptı.

Garibaldi, Mazzini ve Cavour İtalya’nın üç büyük kahramanıdır ve elbette İtalya, Garibaldi’ye çok şey borçludur. 

Garibaldi bir dönem İstanbul-Beyoğlu’nda yaşamıştır. Eski Çiçekçi Sokak’ta oturmuş ve o dönemde İstanbul’da sayıca çok olan İtalyan işçilerini örgütlemiştir. Kurduğu dernek, bugün İstiklal Caddesi’ndeki Deva Çıkmazı’nda “Garibaldi Evi” olarak değişik alanlarda hizmet vermektedir. 

Ana kadın karakterler olan Giuseppina, Mattia ve Giulia gibi kadınların toplum tarafından hep baskı altında tutulduklarını, ezildiklerini, aileleri tarafından para anlaşmaları yüzünden evlendirildiklerini, siyaset ve ekonomi alanlarında bilgili olsalar bile -sırf kadın oldukları için- kocalarıyla bu konular hakkında konuşturulmadıklarını görüyoruz. Oysa İtalya’yı bu kadar ataerkil bir coğrafya olarak bilmezdim ben. Yoksa bu sadece Sicilya’ya özgü bir durum mu?

Bugün öyle olmadığını biliyor ya da tahmin ediyoruz. O dönemde sadece İtalya’da değil her yerde kadının konumunun ne hâlde olduğunu biliyoruz ama elbette Sicilya, ana karaya oranla daima daha geleneksel ve muhafazakâr bir yer olmuş olmalı. 

Kitaptaki bazı cümleleri olduğu gibi İtalyanca bırakmış ve çevirilerini dipnot kısmına eklemişsiniz. Bundaki amacınız neydi? 

Metindeki o cümleler Sicilya dilinde yazılmıştı ve özellikle öyle bıraktım. Zaten onları çevirmek için ayrı bir çaba sarf etmek gerekti. 

Yazarın şöyle bir cümlesi var Palermo için: “Ne tuhaf şehir diyorlar, sefil, pis ama aynı zamanda asil.”

Palermo’yu, Stefania Auci ile gezip gördükten ve Floriolar için önemli rol oynayan mekânları onun ağzından bizzat dinledikten sonra, şehir hakkındaki bu sözü için siz neler düşünüyorsunuz?

Sicilya mimarisi, sadece Palermo’da değil adanın belli başlı pek çok şehrinde dikkat çekici bir soyluluk sergiliyor sahiden. Zaten İtalya mimarisi, ülkenin en başat değerlerinden biridir. Palermo’nun kunt ve vakur yapıları, kiliseleri, çeşmeleri pek çok Avrupa şehriyle yarışır değerdedir. Palermo’da Palazzo dei Normanni içinde bulunan Cappella Palatina, gördüğüm en heyecan verici kiliseydi ve mozaikleri bende esrime duygusu yaratacak kadar muhteşemdi. 

Son olarak, 2024 yılında Palermo’ya düzenleyeceğiniz Sicilya Aslanları gezisinden de söz edelim mi? Romanı benim gibi soluksuz okuyanları/okuyacakları oldukça heyecanlandıracak, müthiş bir haber çünkü bu!

Evet, kitapları çevirmeyi bitirdiğim zaman o mekânları görmek için can attığımı hissettim ve Palermo’ya gittik. Florioların ve ailenin komşusu Benjamin Ingham’ın ilk ve daha sonraki evleri, cenazelerinin kalktığı kilise ve tüm hikâyenin geçtiği sokaklar, körfez, şaraphaneler, ton balığı ayıklama yerleri, hepsi bizi bekliyordu hatta bilmeden yer ayırttığımız otelin, Benjamin Ingham’ın evi olduğunu öğrenmem benim için müthiş bir sürpriz oldu. Binanın bir bölümü, cadde geçeceği için kesilmiş ve bazı eklemeler yapılmış ama yapı, ihtişamından hiçbir şey kaybetmemiş. Ingham ailesinin görkemli salonu, şimdi otelin özel suiti.

Otelle ilgili şöyle hoş bir anekdot da var: Ünlü besteci Richard Wagner, hekiminin sıcak bir şehirde yaşama önerisiyle 5 Kasım 1881’de Palermo’ya geliyor. Geçmişte Ingham ailesinin eviyken Grand Hotel et Des Palmes adını alan otele yerleşiyor ve Ocak 1882’de ünlü eseri Parsifal’in bestesini burada tamamlıyor. Bu nedenle bestecinin büstü otelin girişinde, piyanosu da suitinde bulunuyor.

Bu romanları İtalyancasından okuyan ve İtalya ile çalışan, güvendiğim bir seyahat acentesi; Florio ailesi üzerine uzmanlaşmış bir rehberle birlikte Palermo’ya özel bir gezi düzenlemeye karar verdi. 6-10 Mart tarihleri arasında tüm bu mekânları okurların da görmesi hatta bugün bir otel olan ailenin evinde kalması mümkün olacak. Ayrıntıları ben daha sonra sosyal medyadan duyururum. 

Bunun yanı sıra Disney, Sicilya Aslanları dizisinin çekimlerini tamamladı ve sanırım ekim sonunda yayında olacak. 

Sizinle bu söyleşiyi uzun zamandır yapmak istiyordum. Teşekkür ederim, Eren Hanım. Romanın ikinci cildini sabırsızlıkla bekliyoruz.

İlginize ben çok teşekkür ederim, Çiğdem Hanım. Sevgilerimle… 

edebiyathaber.net (13 Ekim 2023) 

Yorum yapın