
Pandemi günlerinin karamsar ve sıkıcı günlerinde okuduğum bir romanın benim için unutulmaz olan karakteri Leyland bir sorunun peşine takılmıştı: Tüm dünyanın anlayabileceği bir dil mümkün müydü? Karakterim sorusu etrafında düşüncelerini anlatırken, böyle bir şeyin mümkün olup olamayacağı düşüncesi okuru olarak bana da geçmişti.
Bahsettiğim roman Pascal Mercier’in Sözlerin Ağırlığı isimli romanıydı. Romanın baş karakteri Simon Leyland da bir çevirmendi ve bir çevirinin asla özünü tam olarak temsil edemeyeceğini içtenlikle aktarıyordu ve bazı sorular sıralıyordu: Bir dili bilmek, o dili konuşan insanı anlamaya yeter mi? Anadilimizi konuşan insanları bile anlamanın sınırlar dahilinde mümkün olduğu dünyamızda, başka bir dille konuşan bir insanı o dili bilsek bile ne kadar anlayabilirdik ki?
Yazmak ve okumak üzerine düşünen herkesin ilgisine mahzar olabilecek oyuncaklı sorular bunlar. Çeviri, etimoloji ve mana üzerine düşünmek de öyle değil mi?
Nazan Bekiroğlu’nun Timaş Yayınları tarafından yayımlanan Dicle’nin Sandalı romanını okurken ister istemez Leyland’ı hatırladım. Bekiroğlu’nun karakteri de benzer bir sorunun peşine düşüp aynı cevaba ulaşıyordu. Farklı coğrafyalardan farklı yazarların aynı soruların peşine düşüp aynı cevaplara ulaşan karakterler icat etmeleri yine okumak ve yazmak üzerine düşünen herkesin ilgisini çekeceği bir başka konu. Böyle denk gelişlere bayılıyorum!
Sorumuza geri dönelim: Bir dili bilmek, o dili konuşan insanı anlamaya yeter mi? Nazan Bekiroğlu, Dicle’nin Sandalı’nda işte bu soruyu, daha zorunu yapıp onuncu yüzyıl Bağdat’ının kalabalığına bırakıyor. Roman, Süryani çevirmen Yuhanna’nın hikâyesini anlatırken kelimelerin taşıyabilecekleriyle taşıyamadıkları arasında gidip geliyor. Böylece tarihî zaman ve mekanlarda geçen roman, ekseriyetle anlam arayışını merkezine alan felsefi altyapısı güçlü bir anlatıya dönüşüyor.
Romanda dikkatimi ilk çeken şeyin dönemin mekânlaştırılması olduğunu söyleyebilirim. Bekiroğlu dönemi kuru bir bilgi dökümüne dönüştürmeden duyulur ve görülür kılıyor ve bir karaktere dönüştürüyor. Dicle kıyısındaki sandallar, Beytü’l Hikme’nin ders odaları, pazarcıların sesleri, ibadethaneler ve saraylar canlı bir şehir panoraması kuruyor. Müslüman, Hristiyan, Yahudi ve farklı dillerden, inanışlardan insanların bir aradalığı, yalnızca hoşgörülü bir geçmiş tablosu olarak sunulmuyor. Bu kalabalığın çatışmaları da vergiler, toplumsal hiyerarşi, dinî gerilimler ve siyasal baskıyla gösteriliyor. Bununla birlikte şehrin masallara ve efsanelere konu edilen zenginliği kadar kırılganlığı da hissediliyor. Dicle burada hem şehir hayatının damarı hem düşüncelerin dolaşımını mümkün kılan anlatısal bir eksen.
Bu atmosferi asıl güçlendirense, karakterimiz Yuhanna’nın birinci tekil şahıstaki sesi oluyor. Yuhanna, dönemin sözcük dağarcığına yaslanan “mütercim”, “risale”, “kelâm” gibi ifadeleri gündelik itirazlarla, küçük alaylarla, iç konuşmalarla birleştiriyor. Cümleler ve kelime seçimleri kimi zaman bir masal dinliyormuşuz gibi masal anlatıcısının ritmine kavuşuyor. Kimi zaman düşünceyi ayrıntılarıyla yoklayan uzun ve kıvrımlı bir akışa bırakıyor kendini. Böylelikle okur hikâyeye döneminin düşünsel yoğunluğuyla konuşan, fakat kuşkuları tanıdık gelen bir gencin içinden bakıyor.
Bununla birlikte yazarımız kahramanları yalnızca eski sözcüklerle konuşturmakla yetinmiyor, onların neyi önemli saydığını da dönemin bilgi ve inanç düzeni üzerinden kuruyor. Bir mecliste felsefe tartışması, bir sokakta masal, başka bir yerde mezhep ayrılığı aynı gündelik hayatın parçası. Üstelik karakterimiz Yuhanna’nın alaycı, aceleci gençlik sesi bu ağır tarihsel malzemeyi yer yer hafifletiyor. Masalsı benzetmelerin arasına giren küçük latifeler, karakteri yalnızca düşünce üreten bir zihin olmaktan çıkarıp yaşayan birine yaklaştırıyor. Bununla birlikte uzun, süslü cümlelerin herkese aynı hitabet kudretini vermesi, kimi diyaloglarda seslerin birbirine benzemesine yol açabiliyor.
Olay örgüsünün çıkış noktası da bu kuşku. Ailesinin çevirmenlik mirasını taşıyan Yuhanna, kusursuz anlamın başka bir dile aktarılamayacağı düşüncesiyle mesleğine sırt çeviriyor. Dicle Köprüsü’nde rastladığı adeta efsunlu gezginin “Çeviri Dicle’nin sandalıdır” sözü, ilk kırılma anı: Yuhanna’nın becerisi, geçim yolundan insanlar ve kültürler arasında bağ kurma sorumluluğuna dönüşüyor. Bu sahne anlatının sonraki yolculuklarını hazırlayan bir eşik.
Ancak Bekiroğlu, kahramanını bir kez aydınlatıp bırakmıyor. Şehirdeki şiddete tanıklığı, öğrendiklerinin hayatta neye karşılık geldiğini acı biçimde sorgulatıyor. Başlangıçta kelimelerin doğruluğuyla uğraşan genç, artık gördüğü kötülük karşısında kendi yerini sorguluyor. Sonraki seyahatler ve karşılaşmalar, bilgiye duyduğu güveni yeniden sınarken aşk, dostluk ve kayıp ihtimaliyle yüzleşmesini sağlıyor. Burada kahramanımızın Yuhanna’nın gelişimi ve yolculuğu, başkalarının acısına karşı duyarlılık kazanmak üzerine inşa edilmeye başlanıyor.
İlerleyişi belirleyen sahnelerin çoğu dışarıdan bakıldığında birer karşılaşma: Köprüdeki gezginle konuşma, bilginin ve anlamın sınandığı meclisler, sokakta şiddetin yakından görülmesi, Babil’deki yeni temaslar… Bununla birlikte bu şunu fark ediyoruz: Bu karşılaşmalar, bir önceki bölümde ortaya atılan düşünce, sonraki bölümde hayatın içinde sınanıyor. Bu kuruluş, romanın düşünsel bütünlüğünü güçlendirirken zaman zaman anlatı ritmini yavaşlatıyor. Bunun bir yazar olarak göze alınabilecek bir handikap olduğunu düşünüyorum.
Prens Umman’ın bilgiyle iktidar arasındaki mesafeyi sorgulayan varlığı, Samira’nın Yuhanna’yı aklın sınırlarının ötesine taşıyan etkisi ve Vellâde’nin öğrenme konusundaki ısrarı, bu dönüşümün ayrı yüzleri. Özellikle Babil’in yıkıntıları, Bağdat’ın canlı kalabalığına karşılık hafızanın ve yitmiş ortak dil düşünün mekânına dönüşüyor. Böylece karakterin somut yolculuğu ve içsel yolculuk birbirini izliyor.
Başta bahsettiğim ve metne beni derinden bağlayan en güzel yan, etimolojiye ve anlam katmanlarına gösterdiği dikkat. Dicle’nin Idigna, Deqlath, Hiddekel, Tigris adlarıyla anılması, tek nehrin farklı kültürlerde bıraktığı izleri gösteriyor. Yunanca “ousia” için “cevher” ile “zât” arasında yapılan seçim, çevirinin sözlük karşılığından ibaret olmadığını gösteriyor. Samira adının “gece sohbeti” üzerinden açılmasıysa kelime bilgisini duygusal yakınlığın diline dönüştürüyor. Sözcüklerin tarihi böylece olayın yanına iliştirilmiş ansiklopedik açıklama değil, anlatıcının dünyayı okuma alışkanlığı hâline geliyor. Kendisi gibi çevirmen olan babasının “Empátheia” kelimesine takılıp kalması ve bu çerçevede yapılan tartışmada ise bugünkü empati kavrayışına açılan düşünsel bir pencere bizi bekliyor. Kelimelerin yüzyıllar boyunca süre gelen yolculuğu, okumaya ve yazmaya zaman ayıran herkesin ilgisini çekebileceğini düşündüğün bir durak. Bekiroğlu da bunu karakterleri üzerinden çok güzel aktarıyor. İnsanın ve kelimenin yolculuğu bir okuma yoğunluğu oluşturuyor. Okurken düşünüyorsunuz, düşünürken yorumluyorsunuz ve bu yoğunluk edebi bir yolculuğa eşlik ediyor.
Nazan Bekiroğlu, Dicle’nin Sandalı ile okuruna yalnızca tarihî bir yolculuk vadetmiyor. Sözcüklerin, inançların ve medeniyetlerin iç içe geçtiği bir dünyada insanın başka bir insanı anlama çabasını anlatıyor. Yuhanna’nın hakikati ararken kelimelerle kurduğu ilişki, zamanla insanlarla kurduğu ilişkinin de bir aynasına dönüşüyor. Belki de romanın asıl başarısı bilginin sınırlarına yaklaşırken anlamanın imkânlarını sorgulatmasında saklı. Çünkü bir başka dil bilmek bile başka bir insanın yaşadıklarını, acılarını ve duygularını anlamak için her zaman yeterli olmayabilir.

















