
Rüyalar bazen geleceğin habercisi, bazen korkularımızın bazen de hayallerimizin yansımasıdır. Biri tuhaf bir rüya gördüğünü söylediğinde, “Hayır olsun,” der, kötü rüyaların tersine çıkacağına, iyi rüyaların ise güzel günlerin habercisi olduğuna inanırız. Peki ya “son derece masum başlayan rüyalar, yüzeye yaklaşan bir deprem gibi, felaketlerin ipuçlarını” veriyorsa?
“Gerçek kimi zaman rüyaların ardına gizlenir.”
Nermin Yıldırım’ın kaleme aldığı Rüyalar Anlatılmaz, belleğin ve bilinçaltının izinde, zihnin kıvrımlarında ilerliyor.
Barselona’da yaşayan Eyüp’ün bir anda ortadan kaybolması ve eşi Pilar’ın endişeleri ile başlıyor kitap. Pilar, elinde eşinin rüya defteri ve zihninde sayısız ihtimalle Eyüp’ün peşinden İstanbul’a gidiyor. Böylece roman, kayıp bir adamı arama hikâyesinden hakikatin izini sürme serüvenine dönüşüyor.
Sıfır Noktasına Yolculuk
Yatılı okullarda okuyan ve eğitimini yurtdışında tamamlayıp yabancı bir kadınla evlenerek Barselona’ya yerleşen Eyüp, yıllar boyu kök salamadığı, bir ferdi gibi hissedemediği ailesinden zamanla uzaklaşmıştır. Çok da güçlü olmayan aile kökü, tutunamamıştır o toprağa ve uçup gitmiştir yıllar içinde. Ya da kendisi öyle zanneder…
Çocukluğundan beri uyku problemi yaşayan Eyüp’ün, gördüğü bölük pörçük ruh bunaltıcı rüyalardan kurtulmak üzere bir terapiste gidip durumu irdelemesi ve hatırlamaya yardımcı olması için rüya defteri tutması, başta çok masum gelse de üzerine toprak atılmış gerçekliklerle yüzleşeceğinin habercisi olur. Oysa annesi çok küçükken uyarmıştır onu, “Rüyalar Anlatılmaz,” diye.
Eyüp ise rüyalarından gelen “macera çağrısı”na kulak vererek hatırladıklarının sağlamasını yapmak üzere, her şeyin başladığı yere, sıfır noktasına gider. Ancak bu yüzleşmeyi sessiz sedasız, yine ailesinden gizlenerek yaşar.
Aile Mezarlığı
Bilinçaltının çetrefilli kıvrımlarına benzeyen bir labirent gibi ilerleyen kitapta içerik-olay örgüsü ahengi karşılıyor bizi. Yazar bunu, anlatımıyla da bir labirent yaratarak yapıyor. Bu labirentte ise toplam yedi giriş, tek çıkış var.
Üçüncü tekil anlatıcı, ilahi bakış açısıyla; geriye dönüşlerle anlatılıyor olaylar. Yedi farklı karakterin adlarıyla başlayan bölümlerde herkesin hikâyesi adı verilen kahramanın açısından anlatılırken aynı olayların farklı akisleri görülüyor. Bir kardeşin utancı, diğerinin öfkesine; bir kardeşin korkusu, ötekinin duasına karşılık geliyor. Eyüp’ü ise rüya defterine yazdıkları kadarıyla biliyoruz. Bu anlatım tarzı okurun, kahramanlardan daha fazla şey bilmesini sağlıyor. Okur, tüm taşları yerine oturturken kahramanlar için bazı anılar, perdeler ardında, belli belirsiz görünüp kayboluyor.
“Hepimizle içinden kavga ediyorsun sen. Sonra da kendi kendine anlattıklarını duymadığımız için güceniyorsun bize.”
Yaklaşık bir haftalık bir zaman diliminde geçen, anlatı zamanı (tahmini) 90’ların sonu, 2000’lerin başı olan eserdeki neden-sonuç ilgileri geriye dönüşlerle kuruluyor. Yer yer yavaşlayan anlatısına rağmen romanın kurduğu psikolojik atmosfer okuru son sayfaya kadar canlı tutuyor.
Yazarın, kurgunun içine ince ince işlediği; “istenmeyen üçlü koltuk”ta, “parmak ucunda ses etmeden yürümek”te, “kan gölü”nde ve nicesinde gizli metaforlar ile neden-sonuç ilgileri kitap ilerledikçe daha da görünür oluyor.
Her daim ortalıkta gezinen sineklerin rahatsız edici vızıltısı, üç kardeşin (Müesser, Veysel, Eyüp) çocukluklarından miras kalan duygunun yansımasıyken Veysel’in bulduğu her sineği öldürmesinin de istismarcı baba ile ilişkilerine mercek tuttuğu söylenebilir.
Ailesinin sandıklara saklayıp üzerine düğümler attığı geçmişin karanlık perdesi ise; Eyüp’ün, henüz beş yaşındayken tanık olduğu ve rüya sandığı anın, acımasız bir gerçek olup yüze çarpmasıyla bir bir aralanıyor.
Bu noktada; anne, baba ve artık abisi Veysel’in de yattığı “aile mezarlığı” hikâyenin ana metaforuna dönüşüyor. Zira içinde yaşadıkları ev, ailenin tüm fertlerine zaten yıllar önce bir mezarlık olmuştur. Müesser ve Veysel, daha çocukken ölen ruhlarını evin odalarına gizlemiştir. Çarpıtılmış gerçekler herkesin ruhunda bir kangrene sebep olmuşken; geçmişin açığa çıkan yaraları daha çok yakacaktır canlarını ama irin akmıştır, iyileşmesi mümkündür artık.
“…Yerin üzerinde bunlar olurken, yüklendikleriyle ağırlaşmış yerkabuğu, içindeki bulantıya daha fazla dayanamayarak, pek yakında çatırdamaya hazırlanıyordu. Zira dolup taşmaya dost bulamamışlar için, er ya da geç muhakkak kusmak lazım geliyordu. İçten içe çürüyüp de hepten yok olmamak için…”
Rüyalar Anlatılmaz; bir aile mezarlığının korka korka kazılıp gerçeklerin gün yüzüne çıkarılmasının hikâyesi.
















